gerektiği üzerinde durduk. Şimdi, konuya en uygun anlatım biçimini
doğru seçebilmek için belli başlı anlatım biçimleri ve bunların
özellikleri üzerinde duralım:
1. Açıklama
2. Tartışma
3. Kanıtlama
4. Hikâye etme (Öyküleme)
5. Tasvir etme
6. Konuşmalı anlatım (Diyalog)
7. Özlü anlatım
8. Manzum anlatım
1. Açıklama
Açıklama, herhangi bir şey hakkında okuyucuya (veya dinleyiciye)
ayrıntılı bilgi (veya haber) vermek, bir şeyi öğretmek gerektiği
zaman kullanılan bir anlatım biçimidir. Okuyucu veya dinleyicinin
zihninde beliren kim, ne, nasıl, niçin, ne zaman gibi soruların
cevapları açıklama yoluyla verilerek üzerinde durulan konu
açıklığa kavuşturulur. Açıklama biçimi atasözleri, öz
deyişler, seçme mısralar gibi özlü sözlerin yorumunda daha çok
kullanılır. Makale, deneme, sohbet, eleştiri vb. gibi edebî
yazılarda da yeri geldikçe açıklama yoluna başvurulabilir. Konunun
açıklanmasında tanımlama, karşılaştırma, örnekleme,
sınıflandırma gibi yollardan da yararlanmak mümkündür.
Herhangi bir özlü sözü açıklamak gerektiği zaman önce, verilen
sözdeki kelimelerin anlamları üzerinde durulur. Özlü sözlerde
kelimeler, çoğunlukla gerçek anlamları dışında (mecaz
anlamlarıyla) kullanıldığı için bu anlamın doğru tespit
edilmesi ve buna göre sözün doğru anlaşılması çok önemlidir.
Konu bu şekilde belirlendikten sonra yukarıda anlatılan kompozisyon
yazmada kullanılacak plâna göre düşünceler açıklanır.
2. Tartışma
Tartışma, herhangi bir konuda, okuyucuyu (veya dinleyiciyi) kendi
gibi düşünmeye yönlendirmek ve onların yanlış kanaatlerini
değiştirmek isteyen yazarların başvurduğu anlatım biçimidir. Bu
yöntem çok yaygın olarak kullanılan bir anlatım biçimi olmasına
rağmen, genellikle açıklamayla birlikte kullanılır. Tartışmadan
amaç yanlış anlayışları ortadan kaldırmaktır. Bu anlatım
biçiminde önce, değiştirilmek istenen düşünce ele alınır, daha
sonra örnekleme, açıklama, karşılaştırma gibi yollarla
düşüncenin yanlışlığı bir anlamda ispatlanmaya çalışılır.
Açık oturum, panel, forum, münazara, makale gibi türlerde
tartışma biçimi daha çok kullanılır.
Doğruluğu herkesçe kabul edilen konular üzerinde tartışmak
yersizdir. Farklı anlayışların bulunduğu, birbirine zıt konular
tartışma için daha uygundur: Turizmin gelişmesinde doğal
güzellikler mi önemlidir, tesisler mi önemlidir? Flört, kişiyi
hayata hazırlar mı, hazırlamaz mı? Ekonomik gelişmede tasarruf
tedbirleri işe yarar mı, yaramaz mı? gibi.
Tartışmada, savunulan konuyla ilgili ayrıntılı bilgi sahibi
olunmalı, nesnel davranılmalı, konu saptırılmamalı ve amacından
uzaklaştırılmamalıdır.
3. Kanıtlama
Ortaya atılan herhangi bir konu, düşünce, görüş veya yargıyı
okuyucuya (veya dinleyiciye) kabul ettirmek için başvurulan anlatım
biçimine kanıtlama (ispat yoluyla anlatım) denir. Bu anlatım
biçimi -genellikle- makale, deneme, fıkra, eleştiri gibi yazılı
türlerle; konferans, açık oturum, münazara gibi sözlü
kompozisyonlarda kullanılır.
Kanıtlamada önce, kişiye ait düşünceler (yargılar, kanaatler...)
ortaya konur, sonra bu kanaatlerin doğruluğunu ispatlayacak
delillerden, belgelerden de yararlanılarak dinleyici veya okuyucu ikna
edilir. Bu anlatım biçiminde bir başka üslûp olarak da önce
yazarın katılmadığı zıt düşünceler söylenir sonra bunların
yanlışlığı belgeleriyle ispatlanır.
Aşağıdaki makalede kanıtlama anlatım biçiminin kullanıldığı
satırların altını çiziniz.
RENKLERLE KONUŞMA YÖNTEMİ
Sağır ve az işiten çocuklar -akustik tepkileri bulunmadığından
dolayı- normal işitenlerden çok daha zor konuşurlar. Şimdiye kadar
ıslık sesini -örneğin sarının “s”sini bile
çıkaramamışlardır. Bu çocukların konuşma kabiliyetleri bir
bilgisayar yardımı ile geliştirilecektir.
Düsseldorflu araştırmacı Gunter Esser tarafından hazırlanan
renkli konuşma transformatörü konuşulan sözcükleri anında
bilgisayar ekranında görünen renk dağına dönüştürmektedir.
Çocuklar akustik yerine görsel “feedback” (Etki-Tepki)
almaktadırlar.
İlk olarak çocuğu tedavi eden konuşma terapisti alıştırma
kelimesini telaffuz eder. Bu (dikkate alınan ilgili ses tonu ve
frekans dağılımı altında) renkli model olarak ekrandaki resmin
üst yarısında görünür. Şimdi telaffuz etme sırası
çocuktadır. Çocuk aynı kelimeyi söylemeye çalışacaktır.
Çocuğun söylediği ise ekrandaki resmin alt yarısında görünür.
Renkli konuşma transformatörü ile yapılan tedavi deneyleri
Esser’in lâboratu-varında gerçekleşmektedir. Bu yöntem Hannover
Tıp Fakültesi’ndeki Phoniatrie (Fonasyon) ve pedagoji
bölümlerinde de kullanılmaktadır. Bu metodun başarısı bilhassa
konuşma engelli çocukların optik modelleri akustik modellerden çok
daha iyi algılamalarına bağlıdır.
Hannoverli doktorlar Renkli Konuşma Transformatörünü konuşma
tedavilerinin dışında hem işitme engellilerde hem de konuşma
kinematiğinde kullanmaktadırlar.
Kulak Burun Boğaz mütehassısı Ellen Rita Mueller bu aleti bunların
dışında bir de profesyonel şarkı yapımlarında da kullanmak
istemektedir.
4. Hikâye etme (Öyküleme)
Yaşanmış veya yaşanması mümkün olayların anlatıldığı
hikâye, roman, tiyatro, hatıra, seyahat, biyografi gibi türlerde en
fazla kullanılan anlatım biçimidir. Yaşanan veya tasarlanan olay,
hikâye plânındaki sıraya göre birinci veya üçüncü kişinin
ağzından yazılı veya sözlü olarak anlatılır. Bu anlatım
biçiminde düşünceyle olay iç içe verilir ve her şey hareket
hâlinde anlatılır. Hikâye etmede olay, temel unsur olarak
kullanılır. Yer, zaman ve kahramanlar diğer unsurlardır.
Bu anlatım biçimi, yukarıdaki edebî türlerde kullanıldığı gibi
yemek tarifleri, problem çözümleri, deney anlatımları gibi
bilgilendirme veya beceri kazandırmayı amaçlayan anlatımlarda da
kullanılabilir. Anton Çehov’un Bahis hikâyesi bu anlatım
biçiminin kullanıldığı bir örnek olarak aşağıya
alınmıştır:
BAHİS
Karanlık bir sonbahar gecesiydi. Yaşlı banker odasında bir aşağı
bir yukarı dolaşıyor, on beş yıl önce sonbaharda verdiği akşam
yemeğini düşünüyordu. Zeki çok kimse vardı o yemekte, ilginç
konuşmalar olmuştu. Söz dönmüş dolaşmış, ölüm cezasına
gelmişti sonunda. Aralarında çok sayıda bilim adamı, gazeteci olan
konukların çoğunluğu ölüm cezasına karşıydı. Bu cezalandırma
yolunun zamanı geçmiş, Hıristiyanlığa ters düşen, töre dışı
bir yol olduğu kanısındaydılar. İçlerinden bazıları ölüm
cezasının her yerde ömür boyu hapis cezasına çevrilmesine
gerektiği görüşünü savunuyordu.
Ev sahibi banker,
— Sizin görüşünüze katılmıyorum –diyordu-. Gerçi ölüm
cezası da yemedim, ömür boyu da yatmadım cezaevinde ama, a
priori şunu söyleyebilirim, bence ölüm cezası çok daha
dürüst, çok daha insanî bir çözüm yoludur. Ölüm cezası birden
öldürüyor, ömür boyu hapis ise yavaş yavaş. Söyler misiniz sizi
birkaç dakika içinde öldüren cellat mıdır daha iyi insan, yoksa
canınızı yıllar boyu ağır ağır çıkaran mı?
Konuklardan biri, “ikisi de kötüdür” demişti. Çünkü ikisinin
de amacı aynıdır, ikisi de öldürüyor insanı sonunda. Devlet,
Tanrı değildir. İstediğinde geri vermeyeceği bir şeyi almaya
hakkı yoktur insanın elinden.
Konuklar arasında bir de yirmi beş yaşında genç bir hukukçu
vardı. Onun da bu düşüncesini sorduklarında şöyle demişti:
— Bence ölüm cezası da ömür boyu hapis de aynı derecede
kötüdür; ama ölüm cezasıyla ömür boyu hapisten birini seçmek
zorunda kalsam hiç kuşkusuz, ikinciyi seçerim. Nasıl olursa olsun,
yaşamak hiç yaşamamaktan iyidir.
Heyecanlı bir tartışmaya girmişlerdi. O zamanlar daha genç,
sinirli olan banker birden heyecanlanmıştı, yumruğunu masaya
indirip, genç hukukçuya doğru bağırmıştı:
— Yanılıyorsunuz! Bir hücrede tek başınıza beş yıl bile
kalamayacağınıza iki milyona bahse girerim.
Hukukçu:
— Sözünüzde ciddiyseniz beş yıl değil, on beş yıl
kalacağıma girerim bahse, diye karşılık vermişti.
— On beş yıl mı? -diye bağırmıştı banker-. Kabul! Beyler iki
milyon koyuyorum ortaya!
— Tamam -demişti hukukçu-. Siz iki milyon koyuyorsunuz, ben de
özgürlüğümü!
Sonunda girmişlerdi bu korkunç, saçma bahse! O zamanlar
milyonlarının hesabını bilmeyen, paranın şımarttığı,
dünyayı umursamayan bankeri çok heyecanlandırmıştı bu bahis.
Sofrada hukukçuya takılıyor, şöyle diyordu:
— İş işten henüz geçmemişken aklınızı başınıza toplayın
delikanlı. Benim için iki üç milyon bir şey değildir, ama siz
yaşamınızın en güzel üç dört yılını kaybetmek tehlikesini
göze alıyorsunuz. Üç-dört diyorum, çünkü daha fazla
dayanamayacaksınız.
Şunu da unutmayın benim bahtsız dostum, bir yere isteyerek kapanmak
zorunlu kapanmaktan çok daha ağır gelir insana. İstediğiniz an
dışarı çıkmaya hakkınız olduğu düşüncesi durmadan
kemirecektir içinizi hücrede. Acıyorum size!
Şimdi, odasında bir aşağı bir yukarı dolaşırken bütün
bunları anımsıyordu banker, soruyordu kendi kendine:
— Ne diye girdim bu bahse sanki? Hukukçunun on beş yılını boşa
harcamasının, benim de iki milyonu havaya atmamın kime ne yararı
olacak? Bu, ölüm cezasının ömür boyu hapis cezasından iyi ya da
kötü olduğunu tanıtlayabilecek mi insanlara? Hayır, gene hayır.
Saçma, akılsızca bir şey bu. Benim açımdan, tok bir insanın
kaprisiydi bu, hukukçunun açısındansa basit bir para hırsı...
Sonra o akşamdan bu güne kadar olanları anımsadı. Hukukçunun bu
on beş yılı bankerin bahçesindeki küçük yapılardan birinde
sıkı bir gözetim altında geçirmesine karar verilmişti. Kendisine
ayrılan bölümün kapısından dışarı çıkmayacaktı. Bu on beş
yıllık süre içinde, hiç insan görmeyecek, insan sesi duymayacak,
mektup, gazete almayacaktı. Yalnız müzik aleti istemesine, kitap
okumasına, mektup yazmasına, şarap ve tütün içmesine izin vardı.
Bahsin koşullarına göre dış dünyayla ilişkileri ancak sessiz, o
da sırf bu amaçla kapısına açılan küçük pencereden
olabilecekti. Gereken her şeyi -kitapları, notaları, şarabı, vb.-
mektupla istediği kadar getirtebilecekti. Ama gene o küçük
pencereden alacaktı hepsini. Anlaşma, hukukçunun bu on beş yılı
kesinlikle yalnız geçirmesi için gerekli en küçük, en önemsiz
ayrıntıları bile kapsıyor; onun tam on beş yıl, 14 Kasım 1870
günü saat 12’den, 14 Kasım 1885 günü saat 12’ye kadar kapalı
kalmasını öngörüyordu. Hukukçunun bu koşulları -iki dakika bile
olsa- bozması bankeri ona iki milyon ödemek zorunluluğundan
kurtaracaktı.
Mahpusluğun ilk yılında hukukçuya -kısa mektuplarından
anlaşıldığı kadarıyla- yalnızlık, can sıkıntısı çok ağır
gelmişti. Kaldığı bölümden gece gündüz piyano sesi geliyordu
hep! Şarap da istemiyordu, tütün de. Şarabın kişide istek
uyandırdığını, isteğinse bir mahpus için en büyük düşman
olduğunu; sonra iyi cins şarap içip de hiç kimseyi görmemekten,
yalnız kalmaktan daha can sıkıcı bir şeyin olamayacağını
yazıyordu. Tütünse odasının havasını bozarmış. Birinci yıl
çoğunlukla hafif kitaplar yollamışlardı hukukçuya:
Karmakarışık olaylarla dolu aşk romanları, cinayet öyküleri,
hayâlî romanlar, komediler, vb...
İkinci yıl piyano susmuştu bahçedeki küçük evde, hukukçu
mektuplarında yalnızca klâsikleri istiyordu artık. Beşinci yıl
piyano sesi duyulmaya başlamıştı yeniden, mahpus şarap istemişti.
Kapıdaki küçük pencereden içeriyi gözetleyenler bütün bu yıl
onun yalnızca yediğini, içtiğini, karyolasında yattığını, sık
sık esnediğini, kendi kendiyle öfkeli öfkeli konuştuğunu
söylüyorlardı. Kitap okumayı bırakmıştı. Bazı geceler masaya
oturup yazmaya başlıyor, bütün gece yazıyor, sabah olunca da
yazdıklarının hepsini küçük küçük olana dek yırtıyordu.
Ağladığını duymuşlardı bir çok kereler.
Altıncı yılın ikinci yarısında mahpus yabancı diller, felsefe,
tarih üzerinde sıkı bir çalışmaya girişmişti. Hırsla vermişti
kendini bu bilimlere; öyle ki istediği kitapları zor yetiştiriyordu
ona banker. Dört yıl içinde yaklaşık olarak altı yüz kitap
getirtilmişti ona. Bu sıkı çalışma döneminde banker bir ara
şöyle bir mektup almıştı mahpusundan: “Sevgili gardiyanım! Bu
satırları altı dilde yazıyorum size. Gerekli kimselere gösteriniz
onları. Okusunlar. Bir tek yanlış bulamazlarsa yazdıklarımda,
yalvarırım size, bahçede bir el ateş ettiriniz adamlarınıza. Bu
silâh sesi emeklerimin boşa gitmediğini gösterecektir bana. Tüm
yüzyılların, tüm ülkelerin bilgeleri başka başka dillerde
konuşurlar, ama hepsinin içinde aynı ateş yanar. Ah, onları
anlayabildiğim için şu anda ne mutlu olduğumu, ruhumu ne büyük
bir hazzın doldurduğunu bilemezsiniz!” Mahpusun isteği yerine
getirilmişti. Banker bahçede iki el ateş etmelerini buyurmuştu
adamlarına.
Onuncu yıldan sonra mahpus hep masada oturuyor, yalnızca İncil’i
okuyordu. Dört yılda altı yüz bilim kitabının altından girip
üstünden çıkan bir insanın hiç de kalın olmayan, anlamı açık
seçik ortada bir kitap üzerinde handiyse bir yıl çalışması tuhaf
geliyordu bankere. İncil’den sonra çeşitli dinlerin tarihleriyle
din kitapları gelmişti.
Mahpusluğun son iki yılında seçim yapmadan habire okumuştu
hukukçu. Kâh doğa bilimleriyle ilgileniyor, kâh Byron’u ya da
Shakespeare’i istiyordu. Kimi zaman, bir kimya kitabıyla tıp
kitabını, bir romanı, herhangi bir felsefe ya da din kitabını
aynı anda istediği mektuplar geliyordu ondan. Parçalanan gemisinin
artıkları ortasında kalan bir insanın, canını kurtarmak için
heyecanla bir o parçaya, bir bu parçaya tutunmasına benziyordu
okuması.
Yaşlı banker bütün bunları anımsıyor, düşünüyordu:
“Yarın saat on ikide özgürlüğüne kavuşuyor. Sözleşmemize
göre iki milyonu vermek zorunda kalacağım ona. Bu parayı verirsem
mahvoldum demektir: Meteliksiz kalırım...”
On beş yıl önce milyonlarının hesabını bilmiyordu, şimdi de
parasının mı, borcunun mu çok olduğunu sormaya korkuyordu kendine.
Borsa fırtınası, tehlikeli vurgunlar, yaşlılığında bile
bırakamadığı çılgınlıkları işlerini yavaş yavaş, kötüye
götürmüş; korkusuz, kendine çok güvenen, mağrur milyoneri
tahvillerin her yükseliş ya da düşüşünde titreyen, sıradan bir
banker yapmıştı.
İhtiyar, mutsuzluk içinde saçlarına yapışıp:
— Allah belâsını versin şu bahsin! -diye mırıldandı-. Niçin
geberip gitmedi şu adam? Daha kırk yaşında. Elimde avcumdaki son
paramı da alacak, evlenecek, mutluluk içinde yüzecek, borsa
oyunlarına katılacak; oysa ben bir yoksul gibi gıptayla bakacağım
ona, her gün aynı sözü duyacağım ondan: “Mutluluğumu size
borçluyum, izin verin de yardım edeyim size!” Hayır, bu kadarı da
fazla! İflastan, yüzkarasından kurtulmanın tek yolu bu adamın
ölümüdür!
Saat üçü vurdu. Banker kulak kabarttı: Herkes uyuyordu evde,
yalnızca üşümüş ağaçların dalları hışırdıyordu
dışarıda. Hiç ses çıkarmamaya dikkat ederek, on beş yıldır
kilitli kapının anahtarını aldı kasadan, paltosunu giyip evden
çıktı.
Dışarısı karanlık, soğuktu. Yağmur yağıyordu. Islak, keskin
bir rüzgâr uğulduyordu bahçede, ağaçları sallıyordu. Banker
gözlerini kısarak bakıyordu, ama önünü de göremiyordu, beyaz
heykelcikleri de küçük evi de ağaçları da... Küçük evin
bulunduğu yere yaklaşınca iki kere seslendi nöbetçiye. Cevap veren
olmadı. Besbelli soğuktan, yağmurdan kaçmıştı; şimdi mutfakta,
ya da limonlukta bir yerde uyuyordu.
“Düşündüğüm gibi yapacak gücü kendimde bulabilirsem önce
nöbetçiden kuşku edeceklerdir” diye geçirdi içinden ihtiyar.
Karanlıkta el yordamıyla çıktı merdiveni, kapıyı açtı,
küçük eve girdi, gene el yordamıyla küçük koridora geçti, bir
kibrit yaktı. Kimsecikler yoktu görünürlerde. Kiminse, yatağı
alınmış bir karyola ile köşede dökme demir küçük bir soba
vardı burada. Mahpusun odasının kapısındaki mühür sağlamdı.
Kibrit sönünce heyecandan titreyerek küçük pencereden içeri
baktı ihtiyar.
Mahpusun odasını yanan mumun cılız ışığı aydınlatıyordu.
Masada oturuyordu mahpus. Yalnızca sırtı, saçları, bir de kolları
görünüyordu. Masanın üstünde de masanın yanındaki iki koltukla
halının üstünde de açık kitaplar doluydu.
Beş dakika geçti aradan, mahpus bir kere bile kıpırdamamıştı. On
beş yıllık mahpusluk kıpırdamadan oturmayı öğretmişti ona.
Banker parmağıyla tıklattı pencerenin camını, mahpus gene
kıpırdamadı. O zaman dikkatle çıkardı mühürü kapıdan banker,
anahtar deliğine soktu anahtarı. Paslanmış kilit boğuk bir ses
çıkardı, gıcırdayarak açıldı kapı. Banker kapı
gıcırdayınca içerden şaşkınlık dolu bir haykırışın, ayak
seslerinin geleceğini bekliyordu, ama üç dakika geçmişti aradan,
eskisi gibi sessizlik vardı kapının arkasında. Odaya girmeye karar
verdi banker.
Olağan insana benzemeyen bir adam oturuyordu masada. Üzeri deri
kaplı bir iskeletti bu; kadın saçı gibi uzundu saçları, sakalı
da uzun karmakarışıktı. Yüzünün rengi kirli sarı, avurtları
çökük, sırtı dar uzundu; saçı sakalı birbirine karışmış
başını dayadığı kolu öylesine ince, cılızdı ki bakınca
birden dehşete kapılmıştı banker. Saçlarının arasında tek tük
beyaz saç bile vardı; çökmüş yüzünü gören dünyada
inanamazdı onun daha kırk yaşında olduğuna. Uyuyordu... Başı
öne düşmüştü. Masanın üzerinde, önünde, ince bir el
yazısıyla doldurulmuş bir kâğıt duruyordu.
“Zavallı adam! -diye geçirdi içinden banker-. Uyuyor, belki de şu
anda milyonları görüyordur düşünde. Bu yarı ölüyü tutup
yatağın üzerine atmam, yastığı yüzüne hafifçe bastırmam yeter
her şeye. En iyi niyetli bir bilirkişi bile cinayet izi bulamaz
bunda. Ama önce bakalım neler yazmış şu kağıda...”
Banker masanın üzerinden aldı kağıdı, okumaya başladı:
“Yarın saat on ikide özgürlüğüme, insanların arasına girmek
hakkına kavuşuyorum. Ama bu odadan çıkmadan, güneşi görmeden
önce sizlere, birkaç şey söylemek istiyorum. Şu anda beni gören
Tanrının huzurunda bütün açık yürekliliğimle söylüyorum size:
Özgürlüğün de yaşamın da sağlığın da kitaplarınız da
dünya nimetleri olarak adı geçen her şeyin de en küçük bir
değeri, anlamı yoktur benim için.
Dünyadaki yaşamı bu on beş yıl içinde dikkatle inceledim. Evet,
dünyayı da insanları da görmedim, ama kitaplarınızda misk kokulu
şaraplarınızdan içtim, şarkılar söyledim, ormanlarda geyiklerin,
yabanî domuzların peşinden koştum, kadınları sevdim...
Yüce ozanlarınızın büyüleriyle yaratılmış bulutlar gibi
göksel dilberler geldiler bana geceleri, başımı döndüren çok
güzel masallar fısıldadılar kulağıma. Kitaplarınızda
Elbrus’un, Monblan’ın doruklarına tırmandım; oradan, güneşin
sabahları nasıl doğduğunu, akşamları gökyüzünü de okyanusu da
dağların tepelerini de nasıl kızıl bir ışığa boğduğunu
gördüm; oradan, başımın üstünde şimşeklerin bulutları yararak
nasıl çaktıklarını gördüm; yemyeşil ormanlar gördüm,
çayırlar, ırmaklar, göller, kentler gördüm; deniz kızlarının
şarkılarını, çobanların kavallarının ezgilerini dinledim; bana
Tanrıdan söz etmek için yanıma konan meleklerin kanatlarına
sürdüm elimi... Kitaplarınızda dipsiz uçurumlara attım kendimi.
Mucizeler yarattım, öldürdüm, kentler yaktım, yeni dinler yaymaya
çalıştım, krallıklar yönettim.
Bilge kişi yaptı beni kitaplarınız. Yorulmak bilmez insan
zekâsının yüzyıllardan beri yarattığı her şeyi kafatasımın
içine sıkıştırdım. Hepinizden akıllı olduğumu biliyorum.
Kitaplarınızı da dünya nimetlerini de bilgeliği de küçük
görüyorum şimdi. Her şey boş, saçma, bir serap gibi
aldatıcıdır dünyada. İstediğiniz kadar mağrur olun; zeki, güzel
olun, ama ölüm tarla fareleri gibi silip götürecektir sizi sonunda
yeryüzünden; geride bıraktıklarınıza, tarihe, yüce
kişilerinizin ölümsüzlüğüne gelince, onlar da bir gün yeryüzü
yuvarlağıyla birlikte donup taşlaşacak, ya da yanıp kül olacak.
Çıldırmışsınız siz, yolunuzu şaşırmışsınız. Yalanı
gerçek, çirkinliği de güzellik sanıyorsunuz. Herhangi bir durum
sonucu elma ağaçları, portakal; portakal ağaçları elma, portakal
yerine birden kurbağa, kertenkele verse; ya da güller terlemiş at
gibi kokmaya başlasa şaşırıp kalırdınız değil mi; işte ben de
yeri göğe yeğlediğiniz için size öyle şaşıyorum. Anlamak
istemiyorum sizi.
Yaşamınızın temel direği olan şeylerden iğrendiğimi
davranışlarımla da göstermek için, bir zamanlar beni cennete
götürecek yol diye hayâlini kurduğum, şimdiyse umursamadığım
iki milyonu almayacağım. Bu parayı almak hakkından kendimi yoksun
etmek için kararlaştırdığımız andan beş saat önce
çıkacağım buradan, böylece sözleşmeyi bozmuş olacağım.”
Banker masanın üzerine koydu kâğıdı, bu tuhaf adamı başından
öptü, gözlerinden yaşlar boşandı, dışarı çıktı. Ömründe
hiç bir zaman, borsadaki büyük kayıplarından sonra bile o andaki
kadar küçük görmemişti kendini. Eve dönünce yatağına yattı,
ama heyecanı, gözyaşları uzun süre engel oldu uyumasına...
Devrisi sabah nöbetçiler -yüzleri bembeyaz- koşarak gelip, küçük
evde kalan adamın bahçeye bakan pencereden dışarı atladığını,
avlu kapısından çıkıp gittiğini haber verdiler. Banker
hizmetçileriyle birlikte küçük eve koştu hemen, mahpusunun
kaçtığını kendi de gördü. Sonra gereksiz birtakım söylentilere
neden olmaması için mahpusun hakkından vazgeçtiğini yazdığı
kâğıdı aldı masadan, odasına dönünce kasasına kilitledi.
Anton Çehov
5. Tasvir etme
Tasvir, Arapça bir kelime olup, herhangi bir varlığın rengini,
kokusunu, tadını, görünüşünü, özelliklerini... anlatma ve
canlandırma (bir anlamda yazı ile resmetme) demektir. Çevremizde
bulunan hemen her şeyi, her olayı tasvir yoluyla anlatmak
mümkündür.
Tasvir başlı başına bir edebî tür olmadığı hâlde roman ve
hikâye gibi eserlerde olayların, varlıkların, mekânın
anlatımında vazgeçilmez bir yoldur. Tasvirin başarısı yazanın
iyi gözlem yapmasına, duyulardan olabildiğince yararlanmasına,
kendinden bir şeyler katmasına ve plânlı olmasına bağlıdır.
Eşyayı veya manzarayı sadece dış görünüşüyle, bir sıraya
koymadan uzun uzadıya, gelişigüzel anlatmak okuyucuyu sıkar,
bıktırır. Tasvir edilenler karşısında duyulan hislerin anlatıma
dahil edilmesi, tasvire canlılık katar, ruh verir. Dış dünyayı
beş duyusuyla algılayan yazar, tasvir ederken duyularından
yararlanır, benzetmeler yapar, kendi hislerini, öznel
değerlendirmelerini de tasvire katar; ama bunda aşırılığa gitmez.
Yazıyı dağınıklıktan kurtarmak ve okuyucunun anlatılan yeri veya
nesneyi zihninde daha kolay canlandırmasını sağlamak için, konunun
özelliğine göre, anlatılanı (yukarıdan aşağıya, aşağıdan
yukarıya, uzaktan yakına, yakından uzağa, soldan sağa, genelden
özele, özelden genele, dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya,
büyükten küçüğe... gibi) bir sıraya koymak gereklidir.
İnsanı konu alan tasvire portre denir. (bkz. s. 369)
Tasvir örnekleri
HOROZ
Sırtında sanki kanla, altınla işlenmiş ağır, parıl parıl bir
manto! Başında vahşi ruhunun timsali gibi balta şeklinde
kıpkırmızı tacı! Yerde hançer gibi keskin bir gaga! Sonra,
ayaklarındaki mahmuz dediğimiz sivri süngüleri! Dikkat ederdim:
Tavukların hiçbirini sevmezdi.
Yerde bir şey bulup “gıt gıt” diye çağırması, beni
hiddetlendiren bir yalandı. Yiyecek bir şey buldu mu kendi yutardı.
Yenmeyecek, yutulmayacak bir taş, bir kum parçası buldu mu hemen
tavuğa ikram:
— Gıt, gıt, gıt!...
Ömer Seyfettin
KÖHNE KAMYON
Her yanı gıcırdayıp tangır tungur sallanan ve art borusundan bir
lokomotif bacası gibi dumanlar çıkaran bu köhne, bu derme çatma
taşıt müstehasesi, herhangi bir arızaya uğrayıp ikide bir, yol
ortasında hareketsiz kalıyor; makinesi söyleniyor, homurdanıyor ve
uzun müddet hep bulunduğu noktada hırçın hırçın tepiniyordu.
Y. K. Karaosmanoğlu
Gamsız sarı tüylü, ihtiyar bir mahalle köpeğiydi. İnsan gibi
anlayışlı, fakat insandan daha vefakâr bir mahluktu.
Galiba serseri ve kalender-meşrebi için ona mahallede “Gamsız”
demişlerdi. Fakat hakikatte o, köpeklerin en gamlısı idi, birkaç
sene evvel büyük bir mateme uğramıştı. Dört yavrusunun birden
zehirlendiğini, gözünün önünde kıvrana kıvrana öldüğünü
görmüştü. Onları götüren süprüntü arabasının arkasından
uzak mahallelere gitmiş, bir hafta geri dönmemişti.
Onun bir yerde bir kaza eceline uğradığını zannedenler olmuştu.
Fakat kalender ve mütevekkil görünüşüne rağmen o açık gözlü
bir köpekti. Cinsinin düşmanlarını iyi tanır, hatta bazen onlara
inanıyor, zehirli ekmeklerini yiyor, tuzaklarına düşüyor
görünerek alay bile ederdi. Binaenaleyh onun bir yerde ölüp
kalmasına imkân yoktu. Nitekim bir hafta sonu tekrar mahalleye
gelmişti Yalnız biraz daha ihtiyar ve düşkün, uzun sarı tüyleri
biraz daha çamurlu, bacakları biraz daha berelenmiş olarak.”
R. N. Güntekin, Gamsızın Ölümü
6. Konuşmalı anlatım (Diyalog)
Herhangi bir konu üzerinde iki veya daha çok kimsenin karşılıklı
konuşturulduğu anlatım biçimine konuşmalı anlatım (diyalog)
denir. Tiyatro eserlerinin tamamı bu anlatım biçimiyle kaleme
alınır. Açık oturum, panel, forum, münazara, mülâkat ve
röportaj gibi uygulamalar da diyalog tarzında yapılır. Hikâye,
roman, sohbet, fıkra gibi türlerde anlatıma canlılık kazandırmak
ve okuyucunun dikkatini çekmek için yeri geldikçe konuşmalı
anlatımdan yararlanılır.
Konuşmalı anlatımda aşağıdaki hususlara dikkat edilir:
a) Kişilerin konuşmaları kendi karakterlerine, toplumdaki
yerlerine,
mesleklerine uygun ve tabiî olmalıdır. Öğretmenin bir öğretmen
gibi, annenin bir anne gibi, doktorun da bir doktor gibi...
konuşturulması gerekir.
b) Konuşmalar, okuyucuyu bıktıracak derecede
uzatılmamalıdır.
c) Cümleler, konuşma dilinin özelliklerine uygun biçimde
düzen-lenmelidir.
ç) Sözün gelişinden kimlerin konuştuğu açıkça
anlaşılıyorsa
gereksiz açıklamalara ve ayrıntılara yer verilmemelidir.
d) Karşılıklı konuşmalar, konuşma çizgisiyle (―)
gösterilmelidir. (Amerikan tipi yazılarda konuşma çizgisi
kullanılmamakta, bunun yerine konuşmalar, tırnak işareti içinde
verilmektedir.) Konuşma çizgisinin her zaman paragrafa konması
gerektiği unutulmamalıdır. Bir kişinin sıra kendindeyken peş
peşe söylediği cümlelerin her biri için konuşma çizgisi
tekrarlanmaz. Konuşanın değiştiğini, sözün başkasına
geçtiğini göstermek gerekince, konuşma çizgisi tekrar konur.
Konuşmalı anlatım örnekleri
NE ALIRSINIZ?
Yahya Kemal, bir yokuşu çıkıncaya kadar nefes nefese kalır.
Yokuşun sonundaki lokantadan bir garson seslenir:
— Buyurun beyim, ne alırsınız?
Yahya Kemal tebessümle:
— Evlat, müsaade edersen bir nefes alacağım.
* * *
...Başka bir taşra vilâyetinin pazar yerinde iki memur konuşuyor:
— Ayıp oldu be Şükrü kardeş. Akşama kadar fır dolandık şu
Fil Hamdi’yi yakalayamadık.
— Şu adam olmasın?
— Belki de odur. Soralım.
Adamın yanına giderler:
— Bayım, senin adın ne?
— Mustafa...
Birbirinin kulağına:
— Mustafa, diyor.
— Hamdi diyecek değil ya... Adını saklıyor.
— Aklı sıra bizi kandıracak.
— Bayım, biraz gelir misiniz?
Aziz Nesin, Fil Hamdi Nasıl Yakalandı?
* * *
DÜNYA ÇALIŞANLARIN
İspanya ile Birleşik Devletler arasında savaş patladığı zaman,
Garcia ile irtibat sağlama zorunluluğu bir çeşit ihtiyaç halini
almıştı. Garcia asilerin reisiydi. Küba adasının dağlık
mıntıkalarında bulunuyordu. Fakat hangi dağın hangi mağarasında
yaşadığı kesin olarak bilinmediği için ne mektup göndermek
mümkündü ne telgraf çekmek.
Başkan Mac Kinley vakit kaybetmeden bu Garcia ile işbirliği yapmak
istiyordu. Bunu kafasına koymuştu. Her türlü çareye baş
vuracaktı. Fakat nasıl?
Adamlarından biri ortaya bir fikir attı:
“Başkanım... Buralarda adına Rowan dedikleri biri vardır. Onu
bulabilirsek o da bize Garcia’yı bulabilir.”
Rowan’ı bulup getirdiler. Garcia’ya ulaştırılacak mektubu
aldı. Çantasına koydu. Yola çıktı.
Bindiği tekne dört gün sonra onu Küba sahillerine bıraktı.
Karşısına bir orman çıkmıştı. Ormanı geçti... Üç hafta
sonra, bu düşman ülkenin öteki kıyısına vardı. Mektubu
Garcia’ya teslim etti. Hepsi bu kadar.
Başkan, kendisine mektubu verirken: “Bu, Garcia’ya
ulaştırılacak.” demişti. Fakat Rowan: “Bu Garcia kimdir?
Nerededir?” diye sormamıştı.
İşte hatırası bronza dökülerek ebedileştirilecek ve büstü
bütün okulların holüne dikilecek bir adam.
Bir fıkra vardır. Belki bilirsiniz. Geniş kadrolu, büyük bir
müessesenin (resmî de olabilir özel de) memurlarından biri bir gün
müdürün huzuruna çıktı.
“Efendim... Siz birlikte çalıştığım arkadaşlarımdan birini
bir derece terfi ettirdiniz... Yaş ve kıdem bakımından aramızda
hiç fark yok. Öğrenimimiz de aynı. O benden daha yakışıklı da
değil... Böyle olduğu halde beni hâlâ terfi ettirmiyorsunuz...”
Müdür dalgın mırıldandı:
“Sokakta gürültüler var... Duyuyor musunuz?.. Nedir acaba?..”
“Gidip sorayım efendim...”
Biraz sonra döndü:
“Bir arabaymış efendim...”
“Yükü neymiş?..” diye müdür sordu.
“Gidip bakayım efendim...”
Biraz sonra döndü:
“Arabanın yükü bir sürü çuval efendim.”
“Çuvallarda ne varmış...”
“Gidip bakayım efendim...”
Biraz sonra döndü:
“Çuvallarda çimento varmış efendim...”
“Nereye gidiyormuş bu araba?..”
“Gidip bakayım efendim...”
Biraz sonra dönüp cevap verdi:
“X ve Y İnşaat Şirketinin merkez şantiyesine gidiyormuş
efendim.”
“Çok güzel” diye müdür onayladı. “Şimdi bana terfi eden
arkadaşınızı çağırır mısınız lütfen?.. Hani şu haksız
yere terfi eden arkadaşınızı!..”
Beriki geldi. Müdür mırıldandı:
“Sokakta birtakım gürültüler oluyor... Nedir acaba?”
“Gidip bakayım efendim...”
Döndüğü zaman şöyle cevap verdi:
“Kırk çuval Portland çimentosu ile yüklü bir araba...
Çimentoların menşei New Orleans... X ve Y İnşaat Şirketinin
merkez şantiyesine gidiyormuş. Uluslar arası ulaşıma ait bir
kamyon çuvalları istasyondan almış. Çuvallardan biri yarı yolda
patladığı için şimdi bunun yerini değiştirmeye
çalışıyorlar.”
“Gördünüz mü?...” diye müdür hâlinden şikâyet eden memura
döndü: “Arkadaşınızı terfi ettirdiğim halde size niye
dokunmadığımı anlamışsınızdır herhalde?...”
Bu iki örnekten birtakım sonuçlar çıkarmak için birtakım
yorumlar yapmaya hiç gerek yok. Dünyayı dolduran özel
müesseselerle resmî dairelerdeki bütün memurları kendime düşman
etmek niyetinde değilim. Bunlar belirli bir öğretim döneminden
sonra bir masanın başına kurularak hiç bir iş yapmadan devlet baba
hesabına geçinip gitmeyi meşru bir hak saymakla zaten meşru olmayan
bir iş yapmış olmuyorlar mı?... Sabahtan akşama kadar sigara
tüttürmek, kahve içmek, vergi yolu ile kendilerini besleyen halkı
hırpalamak, sadist bir zevk uğruna en basit işlemleri bile
karmakarışık etmek, baştan savmak istedikleri bir müracaatçıyı
masadan masaya dolaştırmak. Onları: “Bugün git yarın gel”
teranesiyle hedefinden iyice uzaklaşan evrakı nihayet arşivin
küflü derinliklerine gömmek. Ay sonunda alacakları paraya
karşılık gördükleri iş bu ise şayet hiç zahmet
buyurmasın-lar... Millet bu parayı onlara haram edecektir.
Pitigrilli
7. Özlü anlatım
Özlü anlatım, yorumlandığı zaman çok geniş anlamlar çıkacak
bir konunun az, öz, açık olarak ifade edilmesidir. Okuyan veya
dinleyen üzerinde çabuk, kesin ve güzel bir etki bırakan bu
anlatım biçimine deyimlerde, atasözlerinde, özdeyişlerde ve bazı
manzum parçalarda rastlanır.
Özlü anlatım örnekleri
Avcı ne kadar al bilse, ayı o kadar yol bilir. (Al: Hile)
(Atasözü)
Hayvan ölür, semeri kalır; insan ölür, eseri kalır.
(Atasözü)
Rüzgâr eken fırtına biçer.
(Atasözü)
Söz var, iş bitirir; söz var, baş yitirir.
(Atasözü)
Bir memleketin, bir memleket halkının düşmanlarından zarar
görmesi acıdır. Fakat kendi ırkından, büyük tanıdığı ve
başlarında taşıdığı insanlardan vefasızlık, felâket görmesi
ondan daha acıdır.
(Atatürk)
Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler
yapmak
için kendinde kuvvet bulacaktır.
(Atatürk)
Güneş ülkeleri aydınlatır, sözler milletleri.
(Cemil Meriç)
Akıl yaşta değil baştadır. Doğru bir söz fakat aklı da
başa yaş getirir.
(Cenap Şahabettin)
Canı, can vererek satın almamışsın ki değerini bilesin.
(Nizamî)
Komşularından av kapmak aslanlara ayıptır, köpeklere
değil.
(Mevlâna)
Kadın kendi başına ne gül goncasıdır ne diken,
Koklamasını bilirsen gül olur, tutmasını bilmezsen diken.
(Refik Halit Karay)
Aşk mücadelesi içinde değil, mücadele aşkı içinde ol.
(Peyami Safa)
Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi
(Kanunî)
Kim kazanmazsa bu dünyada bir ekmek parası,
Dostunun yüz karası, düşmanının maskarası.
(Mehmet Âkif)
Anladım işi, sanat, Allah’ı aramakmış,
Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış.
(Necip Fazıl)
(Daha fazla örnek için metinler bölümüne bakınız.)
8. Manzum anlatım
Duygu, düşünce ve hayâllerin belli nazım türleriyle (genellikle)
ölçülü ve kafiyeli olarak kulağa da hoş gelecek biçimde
ifadesine manzum anlatım denir. Günümüzde, şiirlerde ve bazı
tiyatro eserlerinde bu anlatım biçimi kullanılmaktadır.
Diğerleriyle karşılaştırıldığında az olmakla birlikte manzum
hikâyeler, masallar ve mektuplar da vardır.
Örnekler
BENİM BUNDA KARARIM YOK
Benim bunda kararım yok, ben bunda gitmeğe geldim
Bezirgânım matâım çok; alana satmağa geldim.
Ben gelmedim dava için; benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir, gönüller yapmağa geldim.
Dost esriği deliliğim, âşıklar bilir neliğim
Değşürüben ikiliğim birliğe bitmeğe geldim.
Ol hâcemdir ben kuluyam, dost bağçesi bülbülüyem
Ol hâcemin bahçesinde şâd olup ötmeğe geldim.
Bunda biliş olan canlar anda bilişirlerimiş
Bilişüben hâcemile hâlim arz etmeğe geldim.
Yûnus Emre âşık olmuş; ma’şûka derdinden ölmüş
Gerçek erin kapısında hâlim arz etmeğe geldim
Yunus Emre
GÖNÜL
Bağından her güzel bir gül seçerdi,
Bundan mı sarardın soldun, ey gönül?
Kadınlar geçerdi, kızlar geçerdi,
Bir zaman aşk için yoldun, ey gönül!
Dünyaya baksan da gülümser gibi
Uzuyor hayatın bir keder gibi,
Ellerde dolaşan kadehler gibi
Yıllarca boşaldın, doldun, ey gönül!
Çare yok, matemin çok derinse de
Hasretin tükenmez yaşın dinse de.
Gençliğin hoş geçti, eğlendinse de
Sanmam ki bahtiyar oldun, ey gönül!
Faruk Nafiz Çamlıbel
BİR ÖLÜNÜN ARKASINDAN
Ey ölü, az daha yaşatmak isterdim seni,
Habersiz bırakıp gittiğin evde.
Giysen hazır duran terliklerini,
Odalarda dolaşsan, öksürsen
Toplasan bu yaz da bahçende yemişleri,
Az daha ömür sürsen.
Gözlerimin önünde hep boyun bosun,
Nasıl girerdin şu kapıdan, memnun
Şu iskemleye otururdun.
Avuçlarımda, ılık el sıkışın,
Bana bakışın...
Nasıl uzatırdın bana şu sürahiyi?
Seyrederdik uçan bulutları, geçen gemileri.
Nasıl son defa konuştun, son defa güldün?
Nasıl öldün?..
Nasıl öldü, yarabbim, nasıl öleceğiz?
Hangi sonsuz geceler, iklimler geçeceğiz,
Bundan sonra da bir gün aynı sofrada
Oturacak mıyız bir daha!..
Ziya Osman Saba
ANLATAMIYORUM
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.
Orhan Veli
SÖZÜN ÖZÜ
Kompozisyon; herhangi bir malzemeyi belli ölçülerde bir araya
getirmek, biriktirmek, düzenlemek, plânlamak demektir. Hayatın her
anında ve her yerde kompozisyon vardır ve olmalıdır. Kompozisyonun
olduğu yerde kolaylık, güzellik, düzen vardır.
İyi bir kompozisyon yazmak için önce (çok okuyarak, dinleyerek,
gözlem yaparak, kütüphanelerden yararlanarak, yazılar yazarak...)
bilgi birikimi kazanmalı; sonra işlemeye uygun bir konu belirleyip
bunu sınırlamalı, anlatım türünü belirlemeli, paragrafları
niteliklerine uygun düzenlemeli ve yazıya; ilginç, konuya uygun,
kısa bir başlık konmalıdır
Konu seçerken genel konular yerine kaynakların çok olduğu,
(sınırlanabilen) özel konular tercih edilmelidir.
Bir düşünce birimi olan paragrafta sadece bir temel cümle bulunur.
Bu cümle; tanımlama, karşılaştırma, örnekleme, tasvir etme,
benzetme gibi düşünceyi geliştirme yollarından uygun olanlarla
açılır (veya geliştirilir). Bunu yaparken ana düşünceden
uzaklaşmamaya dikkat edilir. Paragrafların uzunluğu düşüncelerin
önemine göre belirlenir. Bir yazıdaki giriş, gelişme, sonuç
bölümleriyle paragraf çeşitlerinden giriş, gelişme, sonuç
paragrafları birbirine karıştırılmamalıdır.
Bir yazının plânı yapılırken önce ana düşünceler belirlenir
ve bunlar (ibareler hâlinde) rakam kullanılarak yazılır; sonra bu
ana fikirleri geliştirmede, açmada kullanılacak yardımcı
düşünceler, (kısa ibareler şeklinde) küçük harflerle şıklar
hâlinde yazılır. Bu taslak üzerinde fazlalıklar çıkarılır,
eksiklikler tamamlanır ve işlenecekler bir sıraya konur; yazı, bu
plâna göre kaleme alınır.
Kompozisyonda anlatım biçimleri
Açıklama: Herhangi bir şey hakkında muhataba ayrıntılı bilgi
vermek, bir şeyi öğretmek gerektiğinde kullanılan bir anlatım
biçimidir.
Tartışma: Muhatabın yanlış kanaatlerini değiştirmek
gerektiğinde kullanılan anlatım biçimidir.
Kanıtlama: Konu, düşünce, görüş veya yargıyı muhataba kabul
ettirmek için seçilen bir yoldur. Belgelerden yararlanılabilir.
Hikâye etme: Yaşanmış veya yaşanması mümkün olayların
anlatıldığı hikâye, roman, tiyatro, hatıra, seyahat gibi
türlerde kullanılan anlatım biçimidir.
Tasvir etme: Varlığın rengini, kokusunu, tadını, görünüşünü,
özelliklerini... anlatma ve canlandırmada kullanılan bir yoldur.
Konuşmalı anlatım, özlü anlatım ve manzum anlatım için ilgili
konuya bakınız.
KAYNAKLAR
Kaynaklar için bkz. s. 393
SORULAR
1. Kompozisyonun sağladığı kolaylıklar nelerdir? Kendi
alanınızdan örnekler veriniz.
2. Kompozisyon yazmak için gereken bilgi birikimine neler yapılarak
sahip olunabilir?
3. İyi bir başlığın özellikleri nelerdir?
4. Yazma konusunu sınırlamak niçin önemlidir?
5. Bir paragrafın ana düşüncesini nasıl tespit edersiniz?
6. Okuduğunuz bir paragrafta, hangi anlatım biçiminin
kullanıldığını nasıl anlarsınız?
20. UYGULAMA
Adı soyadı :......................................
..../..../
20....
Numarası :......................................
Bölümü :......................................
Okulu :......................................
“Kültür; okumak, anlamak, görebilmek, görebildiğinden anlam
çıkarmak, uyanık davranmak, düşünmek, zekâyı terbiye
etmektir.” (Atatürk) özdeyişini konu olarak kullanmak kaydıyla
bir kompozisyon yazacağınızı varsayarak:
A. 1. Konunun maddesini, görüş noktasını ve şeklini belirleyiniz.
Konunun maddesi :
..................................................................................
Konunun görüş noktası :
..................................................................................
Konunun şekli :
..................................................................................
2. Plânını çıkarınız.
PLÂN
1.
................................................................................................................................
a)
...........................................................................................................................
b)
...........................................................................................................................
c)
...........................................................................................................................
2.
...............................................................................................................................
a)
...........................................................................................................................
b)
..........................................................................................................................
c)
..........................................................................................................................
ç)
...........................................................................................................................
3.
................................................................................................................................
a)
...........................................................................................................................
b)
...........................................................................................................................
c)
...........................................................................................................................
ç)
...........................................................................................................................
3. Plânda gösterdiğiniz fikirlerinizi açmada kullanacağınız
metotları yazınız.
1. paragrafta:
.....................................................................................................
2. paragrafta:
....................................................................................................
3. paragrafta:
....................................................................................................
4. paragrafta:
....................................................................................................
5. paragrafta:
....................................................................................................
6. paragrafta:
....................................................................................................
.............................................................................................................................................
B. 1. Plânda gösterdiğiniz gelişme paragraflarından birini, iyi
bir paragrafın özelliklerine dikkat ederek yazınız.
....................................................................................................................................
.............................................................................................................................................
.............................................................................................................................................
.............................................................................................................................................
2. Yazınız için sonuç paragrafı düzenleyiniz.
.....................................................................................................................................