dil..tarihçe

395 views
Skip to first unread message

aysup...@hotmail.com

unread,
Apr 15, 2006, 2:37:41 PM4/15/06
to turkdilikonuları
TÜRK DİLİNİN TARİHî DÖNEMLERİ ve GELİŞMESİ

Söz uçar, yazı kalır.

Bir dilin konuşma dili ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır.
Özel bir çalışmayla günlük dile ait konuşma metinleri tespit
edilmediği sürece konuşma dilinin tarihî gelişimi, inceleme alanı

dışında kalır. Ancak günümüzün teknik imkânlarıyla video
kasetlerine, ses bantlarına, CD, VCD ve DVD’lere kaydedilen
konuşmalar, ileri bir tarihte konuşma diliyle ilgili çalışmalara
malzeme oluşturabilir. Yazı dilinin tarihî gelişimi ise ancak o
dile ait yazılı metinlerle takip edilebilir. Metinlerle takip
edilemeyen dönemden öncesi için birtakım tahminlerde bulunmak
mümkün olmakla birlikte kesin bilgi vermek zordur.
Konuşma dili
Konuşma dili, günlük hayatta diğer insanlarla iletişim kurmak
için konuşurken kullandığımız dildir. Bu dil, doğal olduğu
için konuşurken cümlemizin kurallı olup olmadığına, kelimelerin
doğru sıralanıp sıralanmadığına, söyleyişin doğru olup
olmadığına pek dikkat etmeyiz. Bu sebeple zaman içinde, bölgeden
bölgeye değişen birtakım söyleyiş ve kelime farklılıkları
ortaya çıkar. Bu farklılıkların tarihî süreç içinde,
bölgelere göre geçirdiği maceradan o dilin lehçeleri ortaya
çıkar.
Lehçe, bir dilin değişik bölgelerde, aynı dil grubuna dâhil
kişiler tarafından konuşulan değişik biçimidir. Lehçede kelime
farklılıkları, ses ve yapı yönüyle ayrılıklar bulunur.
Türkçe, diğer dillere göre oldukça geniş bir alanda çok
hareketli bir macera geçirdiği için Türkçenin yirmi civarında
lehçesi vardır. Türkçenin uzak lehçeleri olan Yakutça ve
Çuvaşça bugünkü lehçelerle -ayrı bir dil olduklarını
düşündürecek kadar- çok büyük farklılıklar gösterirler.
Türkmence, Özbekçe, Gagavuzca, Kazakça, vb. Türkçenin bugünkü
lehçelerindendir.
Türk dili, lehçelerine göre;
a) Oğuz-Türkmen grubu (Güney-Batı Türkçesi),
b) Kıpçak grubu (Kuzey-Batı Türkçesi) ve
c) Karluk grubu (Kuzey-Doğu Türkçesi) olmak üzere üç ana grup
oluşturur. Bu ana gruplara dâhil lehçeler birbirlerinin yakın
dalları oldukları için anlaşmada çok büyük farklılıklar
görülmez. Aynı grupta yer alan Türkiye Türkçesi ile Azerbaycan
Türkçesi buna örnek olarak gösterilebilir.
Ağız ise bir dil veya lehçenin yakın zamanda ayrılmış, bölgeden

bölgeye veya şehirden şehire sadece söyleyiş farklılıkları
gösteren küçük kollarıdır. Ağızlardaki ayrılıklar çoğu
zaman söyleyişten öteye gitmez. Bölge ağzına özgü kelimelerin
sayısı, dilin bütün söz varlığı düşünüldüğü zaman fazla
bir yer tutmaz. Konuşmada görülen bu durum, zaten yazı diline de
yansıtılmaz.
Konya şivesi, Erzurum lehçesi, Urfa şivesi gibi adlandırmalar
yanlıştır. Doğrusu; Konya ağzı, Erzurum ağzı, Urfa ağzı
şeklindedir.


Yazı dili
Yazı dili, adından anlaşılacağı üzere yazıda kullanılan
dildir. Dilde birliği, anlaşma kolaylığını sağlamak için
kullanılan kitap dilidir, kültür dilidir, edebî dildir. Konuşma
dilinin her bölgenin doğal, günlük dili olmasına karşılık yazı

dili, okuma yazmada kullanılan ortak dildir.
“Bir dilin yazısı, o dilin lehçe veya ağızlarından birine göre

yazılır ve bu yazılış, standart yazı dilini oluşturur. Yazı
dili olma vasfını taşıyan ağız, bir memleketin kültür merkezi
olarak gelişen yerinin ağzıdır ve konuşma dillerinin en
gelişmişidir. Türkiye Türkçesinin yazı dili genellikle İstanbul
ağzına dayanır. Bir ülkede çeşitli konuşma dilleri ve ağızlar
bulunduğu halde bir tek yazı dili bulunur. Yazı dili
muhafazakârdır. Normal şartlar altında özelliklerini kolay kolay
kaybetmez. Ayrıca, lehçe ve ağızların alabildiğine
farklılaşmasını da önler. Gereğinde, hepsinin zenginliklerinden
yararlanır ve onları ortak bir kaynaktan zenginleştirerek birbirine
yaklaştırır. Aydın kesimlerin kendi bölge ağızları ile değil,
yazı dili temelindeki standart Türkçe ile konuşmaları, yazı
dilinin bu birleştirici ve ağız ayrılıklarını silici
fonksiyonundan kaynaklanmaktadır.”
Türk dili derslerinin amaçlarından biri de konuşma diliyle yazı
dilini birbirine yaklaştırmaktır. Kişi, edebî dille doğru
konuşabilir fakat yazı dilinin özelliklerini ve kurallarını
bilmezse doğru yazamaz. Bu sebeple ana dilin kuralları ve incelikleri

iyi bilinmelidir ki dil, anlaşma aracı olma işlevini tam anlamıyla
yerine getirebilsin.
Özellikle son zamanlarda sezgiye dayalı bir anlaşma yolu seçildiği

için “Nasıl olsa, ne demek istediğim, dinleyenler tarafından iyi
ya da kötü anlaşılıyor -daha doğrusu seziliyor- ”
düşüncesiyle yazı dilinin kurallarını önemsememek yanlış bir
tutumdur.
TÜRK DİLİNİN TARİHÎ DÖNEMLERİ
Dil tarihi uzmanları, Türk dilinin tarihî gelişimini dönemlere
ayırırken metinlerle takip edilen dönemden öncesi için birbirinden

az çok farklı ayrımlar ve adlandırmalar yaparlar. Bu
farklılıkları bir kenara bırakarak Türk dilinin tarihî
dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:
1. Altay Dil Birliği Dönemi: Türkçenin Altay dillerinden (Moğolca,

Mançuca, Tunguzca, Korece, Japonca) henüz ayrılmadığı karanlık
bir dönem olarak değerlendirilir.
2. En Eski Türkçe Dönemi: Türkçenin bağımsız bir dil olarak ana

Altaycadan ayrıldığı dönem olarak kabul edilmektedir.
3. İlk Türkçe Dönemi: Hun, Avar, Hazar, Bulgar dillerinin
Türkçeden henüz ayrılmadığı dönem olarak gösterilir.
Türkçenin karanlık çağlarına ait dönemleri ana hatlarıyla bu
şekildedir. Bundan sonraki dönemlere ait elimizde yazılı kaynaklar
olduğu için dilimizin tarihî gelişimini sağlıklı bir şekilde
izleyebilmekteyiz. Türkçenin metinlerle takip edilebilen bu
dönemleri sırasıyla şöyledir:


1. ESKİ TÜRKÇE DÖNEMİ (6.–13. yüzyıllar arası)
Türkçenin belgelerle takip edilen ilk dönemi olup 13. yüzyıla
kadar olan zamanı içine alır. Türkçenin bütün dönemleri hesaba
katıldığında hem ses ve biçim bilgisi hem de söz varlığı
bakımından en saf ve duru dönemidir. Dilin gramer özelliklerini,
tarihî gelişimini tespit için düzenli ve bol metinlerin olduğu bu
dönemde bütün Türkler, Türkçenin bu ilk yazı dilini
kullanmışlardır. Eski Türkçe dönemine ait metinler; Köktürk,
Uygur ve Karahanlı metinleri olarak üç grupta toplanır:


a) Köktürk metinleri
Köktürklerin kendi icadı olan Köktürk alfabesiyle taşlar (bengü
taşlar) üzerine yazılan metinlerdir. Bir kısmı çeşitli albüm

ve dergilerde tanıtılan, bir kısmı ise henüz yayınlanmamış
irili ufaklı bu metinlerin sayısı 250’den fazladır. Bengü
taşların en meşhurları Kül Tigin, Bilge Kağan, Tonyukuk adına
diktirilen ve Köktürk Yazıtları (Orhun Abideleri) adıyla
bilinenlerdir. Metin itibariyle daha uzun ve kapsamlı olan bu
yazıtlar dışında Köktürk çağına ait diğer bengü taşlar
şunlardır: Çoyrın, Hoytu Tamir, Nalayha, Talas, Hangiday,
İhe-Nûr, Köl İç Çor (İhe-Huşotu), İşbara Tamgan Tarkan
(Ongin), Altun Tamgan Tarkan (İhe-Aşete), Mahan Kağan (Bugut).
Bunlardan “Çoyrın bengü taşının 687-692 yılları arasında
dikildiği tahmin edilmektedir. Eğer bu tahmin doğruysa, altı
satırlık bu taş, Türkçe yazılmış olan ve Köktürk harflerinin
kullanılmış bulunduğu ilk metin olmaktadır.”
Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar dikkatlerin yeni bir
malzeme üzerinde toplanmasına sebep olmuştur: Kazakistanda Esik
kurganından çıkan bakır tas üzerindeki Köktürk işaretli kısa
yazının okunuşu doğrulanırsa Türk yazı dilinin belgeleri
Çoyrın bengü taşından 1200 yıl kadar daha önceye gidecek
demektir.
İleri bir tarihte belki yeni malzemeler ortaya çıkabilir. Ancak
bugün itibariyle bu döneme ait en önemli belgeler hiç şüphesiz
Köktürk Yazıtlarıdır. Bu yazıtların bulunması ve yazısının
1893’te Danimarkalı V. Thomsen tarafından çözülerek okunması,
Türk dili araştırmaları için dönüm noktasıdır. Muharrem Ergin,

Orhun Abideleri adlı eserinin ön sözünde bu yazıtları şöyle
tanıtır:
“Türk adının, Türk milletinin isminin geçtiği ilk Türkçe
metin... İlk Türk tarihi... Taşlar üzerine yazılmış tarih...
Türk devlet adamlarının millete hesap vermesi, milletle
hesaplaşması... Devlet ve milletin karşılıklı vazifeleri... Türk

nizamının, Türk töresinin, Türk medeniyetinin, yüksek Türk
kültürünün büyük vesikası... Türk askerî dehasının, Türk
askerlik san’atının esasları... Türk gururunun ilâhî
yüksekliği... Türk feragat ve faziletinin büyük örneği... Türk
içtimaî hayatının ulvî tablosu... Türk edebiyatının ilk
şaheseri... Türk hitabet san’atının erişilmez şaheseri...
Hükümdarâne eda ve ihtişamlı hitap tarzı... Yalın ve keskin
üslûbun şaşırtıcı numunesi... Türk milliyetçiliğinin temel
kitabı... Bir kavmi bir millet yapabilecek eser... Asırlar içinden
millî istikameti aydınlatan ışık... Türk dilinin mübarek
kaynağı... Türk yazı dilinin ilk, fakat harikulâde işlek
örneği... Türk yazı dilinin başlangıcını milâdın ilk
asırlarına çıkartan delil... Türk ordusunun kuruluşunu en az 1250

sene öteye götüren vesika... Türklüğün en büyük iftihar
vesilesi olan eser... İnsanlık âleminin sosyal muhteva bakımından
en mânalı mezar taşları...”
Köktürk yazıtlarından birkaç örnek cümle:
Türk budun tokurkak sen. Açsık tosık ömez sen. Bir todsar açsık
ömez sen. Antağıngın üçün igidmiş kağanıngın sabın almatın

yir sayu bardığ...
Türk Oğuz begleri budun eşiding: Üze tengri basmasar, asra yir
telinmeser, Türk budun, ilingin törüngin kim artatı (udaçı erti)?

Türk budun ertin, ökün! Küregüngün üçün igidmiş bilge
kağanıngın ermiş barmış edgü ilinge kentü yangıldığ, yablak
kigürtüg.
Bugünkü Türkçe ile:
Türk milleti, tokluğa alışıksın. Açlık, tokluk düşünmezsin.
Bir doysan artık açlık düşünmezsin. Böyle olduğun için, seni
beslemiş olan kağanının sözünü beklemeden her yere gittin...
Türk, Oğuz beğleri! Millet! İşitin! Üstte gök basmasa, altta yer

delinmese, Türk milleti; ilini töreni kim bozabilecekti? Türk
milleti! Kendine gel, aklını başına devşir! İtaatsizliğin
yüzünden, seni kalkındırmış, bilgili kağanına ve
zenginleşmiş, kalkınmış güzel yurduna karşı kendin yanıldın,
kötülük getirdin.


b) Uygur metinleri
Köktürk devleti yıkıldıktan sonra tarih sahnesinde Uygurları
görürüz. Yeni bir din arayışıyla Budizm’i benimseyen Uygurlar,
Uygur yazısı ve Mani, Brahmi yazılarıyla taş ve kâğıt üzerine
yazılmış çeşitli metinlerle kütük basması eserler
bırakmışlardır. Doğu Türkistan’daki kazılarda ortaya
çıkarılan yüzlerce sandık eserin çoğu, dinî nitelikli olmakla
beraber aralarında tıp, falcılık, astronomi ve şiirle ilgili
olanlar da vardır. En önemlileri şunlardır:
• Sekiz Yükmek (Sekiz Yığın): Çinceden çevrilen Sekiz
Yükmek’te Burkan-cılığa ait dinî-ahlâkî inanışlar ve bazı
pratik bilgiler vardır. Uygurlar arasında çok yayılan bu eser;
kısa cümleleriyle içten anlatımı ve zengin söz varlığıyla
dikkati çeker.
• Altun Yaruk (Altın Işık): Sıngku Seli Tutung tarafından
Çinceden Uygurcaya çevrilen en hacimli sudurdur. Burkancılığın

temellerini, felsefesini ve Buda’nın menkıbelerini içerir.
Bunlardan en meşhurları Şehzade ile Aç Pars Hikâyesi (Açlıktan
ölmek üzere olan parsı kurtarmak için kendini feda eden şehzadenin

hikâyesi), Dantipali Beğ hikâyesi (Maiyetindeki geyikleri kurtarmak
için kendini feda eden geyikler beğini Dantipali Beğ öldürür ve
korkunç alevler de Dantipali Beğ’i yutar.) ve Çaştani Beğ
hikâyesi (Ülkesindeki insanlara hastalık ve bela getiren
şeytanlarla Çaştani Beğ’in mücadelesi)dir.
• Irk Bitig (Fal Kitabı): Köktürk yazısıyla yazılmış bir
fal
kitabıdır. Her biri ayrı fal olarak yazılan 65 paragraftan oluşur.

Çeşitli inanışlar ve masal unsurlarının bulunduğu kitapta
günlük dile ait pek çok kelime de vardır.
• Kalyanamkara ve Papamkara Hikâyesi (İyi Düşünceli Şehzade
ile
Kötü Düşünceli Şehzade): Burkancılığa ait bir menkıbenin
hikâyesidir: İyi düşünceli şehzadenin bütün canlılara yardım
etmek ve canlıların birbirlerini öldür-melerini engellemek için
bir mücevheri elde etmek üzere yaptığı maceralı yolculuk
anlatılır.


c) Karahanlı metinleri
Eski Türkçenin Karahanlı dönemine ait başlıca eserleri
şunlardır:
• Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi): Yusuf Has Hâcib, 1069-1070
yılında 6645 beyit olarak yazdığı bu eserinde devlet, adalet,
insan ve aklı temsil eden dört sembolik kişiyi birbirleriyle
konuşturarak insanlara iki cihanda mesut olmanın yolunu
göstermiştir. Siyasetname niteliğindeki eserde, ideal bireylerden
oluşan bir toplum ve devlet göz önünde canlandırılmıştır.
Millî kültürle İslâm kültürünün ustalıkla birleştirildiği
bu eser Tabgaç Buğra Karahan’ın iltifatına mazhar olmuş ve
yazarına da Has Hâciplik unvanını kazandırmıştır. Kutadgu
Bilig, İslâmlığın etkisindeki Türk edebiyatının ilk
ürünüdür. Dil ve edebiyat tarihi yanında kültür tarihi
bakımından da en önemli kaynaklardan biridir.
Kutadgu Bilig’de dilin meziyeti, kusuru, yararı ve zararının
anlatıldığı bölümden bugünkü Türkçe ile bir iki beyit
örneği:


Dil arslandır, bak eşikte yatar; ey ev sâhibi, dikkat et senin
başını yer.


Sözü çok söyleme, sırasında ve az söyle; binlerce söz
düğümünü bu bir sözde çöz.


Dili iyi gözet, başın gözetilmiş olur; sözünü kısa kes,
ömrün uzun olur.
• Dîvânü Lûgati’t-Türk: Araplara Türkçeyi öğretmek ve
Türk dilinin üstünlüğünü göstermek amacıyla Kaşgarlı Mahmud
tarafından 1072’de yazılmaya başlanan ve 1077 yılında halife
Ebü’l Kasım Abdullah’a sunulan bu eser, ansiklopedik bir Türk
dili sözlüğüdür. Kaşgarlı Mahmud, Türkçeden Arapçaya sözlük

tertibinde hazırladığı eserinde madde başı kelimeleri
açıklarken kendi derlediği deyimlerden, savlardan (atasözleri),
koşuklardan (koşmalar) örnekler de vermiştir. Aynı zamanda, halk
edebiyatının ilk ürünleri de ilk defa böyle bir eserde
derlenmiştir. Türk toplum hayatından örneklerin de bulunduğu
Dîvânü Lûgati’t-Türk, 11. yüzyıl Orta Asya Türk dünyasının

en sağlam dil mirası olmasının yanında Türk kültürü ve
medeniyetinin eşsiz kaynaklarından biridir.
Dîvânü Lûgati’t-Türk’ten iki atasözü örneği:
Köp sögütke kuş konar, Gür söğüde kuş konar,
Körklüg kişige söz kelir. Güzel kişiye söz gelir.


İt ısırmas at tepmes time. İt ısırmaz, at tepmez deme.


• Atabetü’l-Hakâyık (Gerçeklerin Eşiği): Dinî ve
tasavvufî
konuların anlatıldığı bu eserin Edib Ahmet tarafından 12.
yüzyılın başlarında yazıldığı tahmin edilmektedir. Kitapta;
bilginin yararı, cahilliğin zararı, dili tutmanın önemi,
cimriliğin kötülüğü, cömertliğin iyiliği, alçak
gönüllüğünün güzelliği, kibrin kötülüğü gibi konular
işlenmiştir. Eser bu bakımdan öğretici bir özelliğe sahiptir.
Atabetü’l-Hakâyık’tan iki beyit:


“Eşitgil biliglig negü tip ayur İşit bilgili neler deyip
söyler
Edebler başı til küdezmek tiyür Edeplerin başı dili gözetmek
der
Tiliŋ bekte tutġıl tişiŋ sınmasun Dilini sıkı tut dişin
kırılmasın
Kalı çıksa bektin tişiŋni sıyur Eğer çıksa dilin, dişini
kırar”


• Divân-ı Hikmet: Hoca Ahmet Yesevî’nin şiirlerine hikmet,
bu
şiirlerin toplandığı defterlere Divân-ı Hikmet denmektedir. Bu
eserdeki şiirlerin hepsi, Hoca Ahmet Yesevî’ye ait değildir.
Kitapta, öğretici yönü ağır basan manzumeler vardır. Hoca Ahmet
Yesevî, Türklerin İslâmı daha iyi tanımalarına hizmet etmiş,
yaşadığı dönemde birleştirci bir rol üstlenmiş, Hacı
Bektâşı Velilerin, Yunus Emrelerin, Mahdum Kuluların yetişmesine
vesile olmuştur.


2. ORTA TÜRKÇE DÖNEMİ (13.–15. yüzyıllar arası)
Eski Türkçeyle yeni Türkçeyi birbirine bağlayan geçiş
dönemidir. Bu dönemde bütün Orta Asya’da kullanılan Türkçeye,
Ortak Türkçe, Müşterek Orta Asya Türkçesi adları da
verilmiştir. “Orta-Asya Türk dünyası, XII. yüzyılda başlayan
bazı kaynaşma, karışma ve ayrışmaların sonucu olarak yavaş
yavaş Türk dilinin genel yapısında birtakım değişme ve
gelişmelere sahne olmuştur. Bu değişme ve gelişmeler yeni yazı
dillerinin oluşmasına ortam hazırlamıştır. Böyle bir oluşum ve
dallanmaya beşiklik eden asıl bölge Harezm bölgesidir. Bu bölge,
dil tarihimizde bir yandan Karahanlı Türkçesi ile Harezm
Türkçesini birbirine bağlayan bir köprü vazifesi görürken, bir
yandan da Eski Türkçenin yeni şartlar altında devamını sağlayan
ve Doğu Türkçesini başlatan Çağataycanın oluşmasına ortam
hazırlamıştır. Edebî gelenek bakımından, Harezm’in kuzeyindeki

Altınordu-Kıpçak Türkçesi de Harezm Türkçesine dayandığı
için bölgenin Kıpçak Türkçesinin ayrı bir kol hâline gelişinde

de büyük katkısı vardır. Horasan ve İran’dan batıya doğru yol

alarak XIII. yüzyılda Oğuz Türkçesi temelinde yeni bir kol
oluşturan Türk yazı dilinin ilk belirtileri ve filizlenmesi de yine
bu bölgede başlamıştır denebilir.
Görülüyor ki Harezm bölgesinde kurulup gelişmiş olan Harezm
Türkçesi, XIII. yüzyıla kadar biribirinin devamı niteliğinde tek
kol hâlinde ilerleyen Türk yazı dilinin Çağatay, Oğuz ve Kıpçak

temelinde yeni dallanmalarına kaynaklık etmiştir. Bu dallanmanın
gerekli kıldığı şartlara elverişli bir ortam hazırlamıştır...

Esasen bu devir Türkçesine Orta Türkçe denmesinin sebebi de Eski
Türkçe ile Yeni Türk dili kolları arasında bir geçiş devresi
niteliği taşımasındandır. Bu bakımdan Türk dili tarihindeki yeri

önemlidir.”
Türk dili ve Türk kültüründe önemli değişmelerin olduğu bu
dönem, Harezm Türkçesi ile temsil edilir. Harezm Türkçesi, 13. ve
14. yüzyıllarda Batı Türkistandaki yazı diline verilen isimdir.
Edebî gelenekler bakımından Karahanlı Türkçesine dayanan bu yazı

dili, Oğuz ve Kıpçak lehçelerinden de etkilenmiştir.
Karahanlı Türkçesinden Çağatay Türkçesine geçiş olarak
değerlendirilen bu dönemde dil tarihi bakımından önemli eserler
yazılmıştır. Bu dönemin dil yadigârlarını Harezm Türkçesi ve
Kıpçak Türkçesi olmak üzere iki grupta değerlendirmek de
mümkündür. Bunlardan başlıcaları aşağıda kısaca
anılmıştır:
Harezm Türkçesinin yadigârları:
• Mukaddimetü’l-Edeb: Dîvânü Lûgati’t-Türk’ten sonra
Orta
Türkçe döneminin en zengin söz varlığına sahip bu eser,
Zemahşerî tarafından 1127-1144 yılları arasında pratik bir
sözlük tertibinde yazılarak Harizmşah Atsız’a sunulmuştur.
• Kısasü’l-Enbiyâ: Rabguzî tarafından bir yılda
yazılarak
710 (1310)’da Emir Nasrüddin Tok Buğa’ya sunulan bu eserde
Kur’anıkerim’de adı geçen peygamberlere ait kıssaların yanı
sıra Hz. Muhammet, dört halife, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’e ait
menkıbeler de vardır.
• Muînü’l-Mürid: Arapça bilmeyen Türkmenlere İslâm
fıkhını ve tasavvufu öğretmek amacıyla İslâm mahlaslı bir
şair tarafından 1313 yılında yazılan 900 beyitlik manzum bir
eserdir.
• Muhabbetnâme: 1353’te Harezmî tarafından yazılan manzum
bir
eserdir.
• Nehcü’l-Ferâdis: Kerderli Mahmut tarafından 1358’de
yazılmış, kırk hadis tercümesi niteliğinde dinî, ahlâkî bir
eserdir. Sade bir dille kaleme alınan bu eser, Harezm Türkçesinin
nesir alanındaki güzel örneklerinden biridir.
Anonim Kur’an Tefsiri bu döneme ait diğer bir eserdir.


Kıpçak Türkçesinin yadigârları:
• Kodeks Kumanikus (Codex Cumanicus): İtalyan tüccarlar ve
Alman
rahipler tarafından derlendiği tahmin edilen, Hristiyanlığa ait
ilâhileri, bilmeceleri Türkçe - Almanca - Lâtince - Farsça
sözlük parçalarını içine alan ve anonim bir eser olan Kodeks
Kumanikus, Kıpçakça için olduğu kadar Türk dili tarihi için de
önemli bir kaynaktır. Eserdeki 1303 tarihinin eserin yazılış
tarihi mi yoksa istinsah tarihi mi olduğu bilinmemektedir.
• Tercümanü Türkî ve Arabî: Konyalı Halil b. Muhammed b.
Yusuf
tarafından 1245’te Mısır’da yazılmış veya istinsah edilmiş
bir lügat-gramerdir. Mısır’da yazılan Kıpçakça eserler içinde

-şimdilik- tarihi bilinenlerin en eskisidir.
• Kitâbü’l-İdrâk li Lisânü’l-Etrâk: Türkçenin
bilinen
ilk gramer kitabıdır. Esirü’d-din Ebû-Hayyan tarafından
1312’de yazılmıştır.
• Husrev ü Şirin: Nizamî’nin aynı adlı eserinin Türk
edebiyatındaki ilk tercümesidir. 1341’de Kutb tarafından
yazılmıştır. Kıpçak Türkçesinin temel kaynaklarından biridir.
• Gülistan Tercümesi: Sadî’nin Gülistan adlı Farsça
eserinden
Saraylı Seyf’in yaptığı tercümedir.
• Et-Tuhfetü’z-Zekiyye fi’l-Lûgati’t-Türkiyye:
Yazılış
tarihi kesin belli olmayan Kıpçak gramerlerinden biridir.
• El-Kavaninü’l-Külliye li Zabti’l-Lûgati’t-Türkiyye:
Kıpçakçanın önemli gramerlerinden olan bu eserin de yazarı
bilinmemektedir.


3. YENİ TÜRKÇE DÖNEMİ (15.–20. yüzyıllar arası)
Orta Türkçe dönemindeki Türk lehçelerinin, edebiyatlarının
gelişerek devam ettiği dönemdir. Bu dönemi, dil bilgisi yapısı
bakımından belli farklılıklar olmakla birlikte Orta Türkçe
Dönemi’nden kesin çizgilerle ayırmak pek mümkün değildir. Ancak

Türkçenin dış etkiler sebebiyle bazı değişikliklere uğradığı

zamanlar bu dönem içinde değerlendirilebilir.
Bu dönemde bir tarafta Orhun, Uygur, Karahanlı Türkçeleri, Harezm
Türkçesi ve onun devamı niteliğinde olan ve geçmişteki ses ve
yapı bilgisi özelliklerini koruyan Çağatay Türkçesi
gelişmesinini sürdürürken diğer tarafta Anadolu Selçuklularıyla
birlikte Oğuz ağzı yazı dili olmaya başlamış ve kısa sürede
büyük gelişmeler göstererek Türkçeninin ikinci büyük, edebî
yazı dili olmuştur.
Milâttan önceki yüzyıllarda Hazar ve Karadeniz’in kuzeyinden
Avrupa içlerine kadar uzanan Türk göçleri, milâttan sonraki
yüzyıllarda da devam ederek 15. yüzyıla kadar sürmüştür. Bu
göçlerle birlikte birtakım siyasî gelişmeler de yaşanmış, yeni
kültür merkezleri kurulmaya başlamış, Türk yazı dilinde
dallanmalar ortaya çıkmış, Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı
Türkçesi denen lehçeler grubu teşekkül etmiştir.
4. MODERN TÜRKÇE DÖNEMİ
20. yüzyıldan itibaren bugünü de içine alan bütün Türk
bölgelerinde devam eden Türkçedir. Geçmişte olduğu gibi bugün de

çok geniş bir alanda oldukça hareketli bir görünüm arz eden
Türkçe, günümüzde yirmiye yakın yazı diliyle varlığını devam

ettirmektedir. (Geniş bilgi için 57. sayfadaki Türkçenin Bugünkü
Durumu ve Yayılma Alanları konusuna bakınız.)
TüRK YAZI DİLİNİN TARİHî GELİŞİMİ
Türkler 6. yüzyıldan itibaren değişik bölgelerde, farklı
alfabelerle yazılmış dil yadigârları bırakmışlardır. Bu
eserlerde din, alfabe, konu... gibi farklılıkların yanında
kullanılan malzemede de çeşitlilik vardır. Bunların bazıları
taşlar üzerine, bazıları ağaç kütüklerine, bazıları derilere,

kâğıtlara yazılmıştır. Belki de yeni bulunan belgelerle
başlangıç tarihini daha eskilere götürebileceğimiz Türk yazı
dilinin tarihî gelişmesini bu kitabın yazılış amacını ve
hacmini göz önünde bulundurarak ayrıntılara inmeden sade bir
şekilde özetleyeceğiz:


ESKİ TÜRKÇE
Köktürkler döneminden itibaren yazılı metinlerle takip edilen ve
gelişmesini 13. yüzyıla kadar tek yazı dili olarak sürdüren
Türkçedir. Bu dönemde Türkçenin yayılma alanı ana hatlarıyla
kuzeyde Yenisey ırmağı çevresinden ve Moğolistan’dan başlayıp
Doğu Türkistan’ın güney sınırına; doğuda Mançurya’ dan
batıda Aral gölü ve Hazar denizine kadar olan bölgeyi içine alan
Orta Asyadır. Eski Türkçe; Köktürk, Uygur ve Karahanlı
dönemlerini içine alır. Birbirinden ayrı bölgelerde yeni kültür
merkezleri kuran bütün Türkler, hangi boydan olurlarsa olsunlar hep
bu yazı dilini kullanmışlardır.
Dil bilgisi yapısı bakımından Köktürk, Uygur ve Karahanlı
dönemi eserleri arasında önemsiz bir iki fark dışında
değişiklik olmamakla birlikte bu dönemde birbirinin yerine geçen ve

birbiri ardından kurulan Türk devletlerinde Türkçeye, devletin
girdiği yeni medeniyet dairesinden yabancı kelimeler girmiştir.
Meselâ, Köktürklerden sonra yeni bir medeniyet ve din arayışı
içinde olan Uygur Türklerinin söz varlığında, Sanskritçe
kelimeler, Budizm ve Manihaizme ait Türkçe kelimeler görülmektedir.

Karahanlıların İslâmiyet’i kabul etmelerinden sonra ise
Türkçeye, Arapça ve Farsçadan yeni kelimeler girmiş, bunun
yanında Türkçeden Müslümanlıkla ilgili yeni kelimeler (yapı
bilgisinde değişikliğe gitmeden) türetilmiştir. Bunlar
dışındaki söz varlığı ise ortaktır.


Kuzey-Doğu Türkçesi, Batı Türkçesi
11. yüzyıla kadar Altaylardan Hazar ve Karadeniz’in kuzeyine, hatta

Orta Avrupa ve Balkanlara doğru giden Türkler, İslâmiyet’i kabul
ettikten sonra ve İran devletlerinin de ortadan kalkmasıyla 11.
yüzyılın ilk yıllarından başlayarak bugünkü Azerbaycan, İran
üzerinden Anadolu’ya doğru yönelmeye başlamışlardır. Sonunda
13. yüzyılda Azerbaycan ve Anadolu yeni bir Türk yurdu hâline
gelmiştir. Türklerin batıda Anadolu’ya, kuzeyde Karadeniz’in
kuzeyi ve batısına kadar yayılmaları, buralarda yeni kültür
merkezleri oluşturmaları, o bölge halkının ağzı ile eserler
yazmaları sonucunda Türk yazı dili çeşitlenerek yayıldığı
bölgelere göre biri Kuzey-Doğu Türkçesi, diğeri Batı Türkçesi
olmak üzere iki kola ayrıldı. 13. yüzyılda Türkçenin ikinci bir
yazı dili ortaya çıktığı için bu yüzyıl Türkçenin bir
dönüm noktası olarak da değerlendirilir.


KUZEY-DOĞU TÜRKÇESİ
Orta Türkçe döneminde, Eski Türkçenin bir devamı olarak 13. ve
14. yüzyıllarda Orta Asya ile Hazar denizinin kuzeyindeki Türkler
arasında kullanılan yazı dilidir. Eski Türkçenin birçok izlerini
taşımakla birlikte yeni Türkçenin özellikleri de yavaş yavaş
şekillenmeye başlamıştır.
Kuzey ve Doğu Türkçesi arasındaki farkların giderek artmasıyla bu

yazı dili, 15. yüzyılda Kuzey Türkçesi ve Doğu Türkçesi olarak
iki kolda gelişmesini sürdürmüştür:


a) Kuzey Türkçesi
Kıpçak Türkçesi ve Tatar Türkçesi olarak da adlandırılan Kuzey
Türkçesi, Hazar denizinin kuzeyinden batıya doğru yayılan
Türklerin kullandıkları yazı dilidir. Aslında bu yazı dilinin
Doğu Türkçesi yazı dilinden pek de farklı bir yanı yoktur. Ancak
Kazan ve çevresinde bilhassa 18. ve 19. yüzyıllarda gelişme
göstermiştir. Bu dönemde tarihî yazı dilini kullanan Türk
gruplarının yavaş yavaş edebî dillerine kendi ağızlarından
kelimeler kattıklarını görürüz. Gaspıralı İsmail’in
“Dilde, fikirde, işde birlik” uranı ile yayımladığı
Tercüman gazetesi Kazan Türkçesini, İstanbul ve Taşkent
Türkçeleriyle birleştirmeyi amaçlamıştır. Bugünkü Kazan
Tatarlarının, Kırgızların ve Kazakların dilleri Kuzey
Türkçesinin önde gelen kollarındandır.


b) Doğu Türkçesi
Harezm-Kıpçak Türkçesinin bir devamı olarak 15. yüzyıldan 20.
yüzyıla kadar gelişmesini sürdüren, Orta Asya (yani Doğu)
Türklüğünün yazı dilidir. Çağatayca olarak da adlandırılan bu

yazı dili Sekkakî, Lütfî, Gedâî, Ali Şir Nevâyî, Hüseyin
Baykara, Şiban Han, Muhammed Salih; Babür; Ebulgazi Bahadır Han gibi

şair ve yazarlar tarafından temsil edilir.
“Klâsik devir Çağatay edebiyatının olduğu kadar, bütün Türk
edebiyatının da en önemli şahsiyetlerinden biri olan Ali Şir
Nevâyî, Azerî ve Anadolu sahasında da okunmuş, Osmanlı
şairlerince üstat tanınmış ve XV. yüzyıldan bu yana şiirlerine
pek çok nazire yazılmıştır. Meydana getirdiği divan, mesnevi,
tezkire, hâl tercümesi, tarih vb. gibi değişik türlerde; musiki,
aruz, dil, din vb. gibi farklı konularda kaleme aldığı otuza yakın

eser, klâsik Çağatay edebiyatının teşekkülünde ve gelişmesinde

büyük hizmet görmüştür.”
Ali Şir Nevâyî’nin Türkçeyle Farsçayı karşılaştırarak
Türkçenin Farsçadan üstün olduğunu anlatan
Muhâkemetü’l-Lûgateyn (İki Dilin Muhakemesi) adlı eseri dil
tarihi bakımından özellikle anılmaya değer niteliktedir.
Bugünkü Pakistan, Hindistan ve Afganistan topraklarında 16.
yüzyılın başlarında büyük bir Türk devleti kuran Babür Şah,
Çağatay şiirinin ve nesrinin güzel örneklerini vermiştir. Babür
Şah’ın Vekayi adlı eseri ise dünya hatıra edebiyatının önemli

kaynaklarındandır.
17. yüzyılda Çağatay Türkçesini temsil eden Ebü’l-Gazi
Bahadır Han’ın Şecere-i Türkî ve Şecere-i Terâkime adlı
eserleri meşhurdur.
Doğu Türkçesi günümüzde, Batı Türkistandaki Modern Özbek
Türkçesiyle ve Doğu Türkistanda Yeni Uygur Türkçesiyle temsil
edilmektedir.


BATI TÜRKÇESİ
Hazar’ın güneyinden batıya uzanan ve Azerbaycan (Kuzey Azerbaycan
ve Güney Azerbaycan), Anadolu, Adalar, Rumeli, Irak ve Suriye’de
konuşulan Türkçeye Batı Türkçesi denmektedir. Bugünkü yazı
dillerinin sınıflandırılmasında Türkiye Türkçesi, Gagavuz
Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ve Türkmen Türkçesi Batı
Türkçesi grubunda yer almaktadır. Türk yazı dilinin bu kolu Oğuz
lehçesine dayandığı için Oğuz grubu olarak da adlandırılır.
12. yüzyılın sonlarıyla 13. yüzyılın başlarından günümüze
kadar kesintisiz olarak devam eden ve Eski Türkçeden sonra oluşan
Türkçenin iki büyük kolundan biri olan bu yazı dili, Türklüğün

en büyük ve en verimli yazı dilidir. Türkçenin diğer yazı
dillerine göre en çok gelişme gösteren koludur.
Bugün Batı Türkçesi; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi,
Gagavuz Türkçesi ve Türkmen Türkçesi olmak üzere varlığını
dört kolda devam ettirmektedir. Türkmen Türkçesi, yüzyıllarca
Doğu Türkçesinin etkisi altında kaldığından Türkiye
Türkçesine yakınlığı Azerbaycan Türkçesi kadar değildir.
Gagavuz Türkçesi de Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra
edebî dil olma yolunda büyük gelişmeler göstermektedir.
Türkiye Türkçesi, Batı Türkçesinin ana kolunu oluşturur ve
tarihî süreçte kendi içinde üç döneme ayrılır:


a) Eski Anadolu (Eski Türkiye) Türkçesi
13. yüzyılın başlarından 15. yüzyılın sonlarına kadar Anadolu
ve Rumeli’de kullanılan, Oğuz temelindeki Türkçe olup Batı
Türkçesinin ilk dönemini oluşturur.
Eski Anadolu Türkçesi, gramer şekilleri bakımından kısmen Eski
Türkçeye bağlı olmakla birlikte, Kuzey ve Doğu Türkçelerine
göre hızlı bir gelişme gösterdiği için bu dönemde yeni gramer
şekilleri ortaya çıkmaya başlamıştır.
Eski Anadolu Türkçesini Anadolu’daki siyasî ve sosyal gelişmelere

bağlı olarak kendi içinde Selçuklu Dönemi Türkçesi, Beylikler
Dönemi Türkçesi ve Osmanlı Türkçesine Geçiş Dönemi Türkçesi
olmak üzere üç döneme ayırmak mümkündür.
Anadolu Selçukluları döneminde bilim dili Arapça, resmî dil
Farsça olduğu için Türkçeyle dinî, ahlâkî özellikler taşıyan

ve daha çok, halka seslenen eserler yazılmıştır. Bu eserlerin
yazılmasında beylerin; kendi millî dil ve kültürlerine önem
veren, Türkçe yazan bilim adamlarını ve şairlerini koruyup
destekleyen tutumları oldukça etkili olmuştur. Bilhassa,
Karamanoğlu Mehmet Bey’in 15 Mayıs 1277’de dellâl çağırtarak
yaydığı “Şimden gerü dîvânda, dergâhta, bârgâhta, mecliste
ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır.” fermanı
oldukça önemlidir.
Selçuklu devletinin parçalanmasından sonra ortaya çıkan Anadolu
Beyliklerinde ise beylerin de millî geleneklere ve Türkçeye önem
vermeleri sonucunda dil ve edebiyat açısından verimli bir dönem
başlamıştır. Bu devirde Selçuklu döneminin az sayıdaki
eserlerine karşılık yüzlerce eser meydana getirilmiştir.
Arapça ve Farsça unsurların henüz fazla olmadığı bu dönemin
Eski Türkçeden ayrılan özellikleri olmakla birlikte bugünkü
Türkiye Türkçesinin de temelini oluşturur.


b) Osmanlı Türkçesi
Pratikte kısaca Osmanlıca diye de adlandırılan Osmanlı Türkçesi,

15. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın başlarına kadar Osmanlı

devletinin sınırları içinde kullanılan yazı dilidir.
Bu dönemin en belirgin özelliği Arapça, Farsça gibi yabancı
dillerden oldukça fazla kelime ve gramer şeklinin Türkçeye girmiş
olmasıdır. Klâsik bir edebiyat oluşturma ve sanat yapma
anlayışıyla Türk yazı dili âdeta Arapça, Farsça ve Türkçe
kelimelerden oluşan üçüz bir dil hâline getirilmiştir. Konuşma
diliyle yazı dili arasındaki farklar her geçen gün artarken bir
tarafta konuşulan fakat yazılmayan bir dil; diğer tarafta yazılan
fakat konuşulmayan bir dil ortaya çıkmıştır.
Halka, halkın diliyle seslenen halk şairlerinin yalın Türkçesi
yanında sanat yapma endişesiyle sadece belli bir zümrenin
anlayabildiği, halkın anlamadığı, konuşmadığı unsurlar divan
şairleri aracılığıyla dile girmiştir. Bu durum 17. yüzyılda
doruğa çıkmıştır.
Dilde ortaya çıkan bu ikilikten kaynaklanan anlaşılmazlık sorunu,
17. yüzyılda mahallîleşme hareketiyle yavaş yavaş çözülmeye
başladı. Bu çözülme 18. yüzyıl boyunca ve Tanzimat’a kadar
devam ettiyse de Türkçe, yabancı kelimelerle yüklü ağır bir dil
olarak varlığını Batı Türkçesinin üçüncü dönemini
oluşturan Türkiye Türkçesine kadar sürdürdü.


c) Türkiye Türkçesi
Batı Türkçesinin bugün içinde bulunduğumuz üçüncü dönemidir.

Türkiye Türkçesi teriminden, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmî dili
olan ve bugün çok geniş bir alanda kullanılan Türk yazı dili
anlaşılır.
Ömer Seyfettin ve arkadaşlarının (Z. Gökalp, A. C. Yöntem, Â.
Koyuncu) konuşma dilinden yeni bir yazı dili yaratma amacıyla Genç
Kalemler dergisinde başlattıkları Yeni Lisan hareketi bu dönemin
başlangıcı olarak kabul edilir. Yeni Lisan makalesinde bu hareketin
amacı, “Millî bir edebiyat meydana getirmek için önce millî bir
dile ihtiyaç vardır. Bu dil konuşulan dil, İstanbul Türkçesidir.
Yazı diliyle konuşma dili birleştirilirse millî bir edebiyat ancak
o zaman dirilecektir. Bunun için de yapılacak tek şey dilde
Türkçenin kurallarını geçerli kılmak olacaktır.” şeklinde
özetlenmektedir.
Türkçenin sadeleşmesinde de önemli bir yeri olan Yeni Lisan
hareketinin gerçekleşmesinde bugün de geçerliğini sürdüren
ilkeler benimsenmiştir. Bunlardan bazıları şunlardır:
• Arapça ve Farsçadan Türkçeye giren dil bilgisi kuralları
ve bu
kurallarla yapılan bütün tamlamalar kaldırılmalıdır.
• Dilimize Arapça ve Farsçadan girmiş kelimelerle yapılacak
yeni
isim ve sıfat tamlamaları, Türkçenin kurallarına göre
yapılmalıdır.
• Yazı diliyle konuşma dili arasındaki büyük ayrılığı
kaldırmak için yazı dili konuşma diline yaklaştırılmalı,
İstanbul konuşması, yazı dili olmalıdır.
• Bu ilkelerden yola çıkarak taklit değil, yeni ve millî bir
edebiyat meydana getirilmelidir.
Bu ilkelerden hareketle yabancı kural ve kelimelerden hızla
temizlenen Türkçe, Millî Edebiyat Akımıyla da İstanbul ağzına
dayanan bir yazı dili şeklinde gelişmesini sürdürdü.
“Türkiye Türkçesinin gelişmesi içinde Yeni Lisan hareketinden
sonra en geniş çalışma Dil inkılâbı’dır. Dil inkılâbı, dil

konusunu, önemi ve gelişme şartları bakımından çok yönlü ve
sağlam bir zeminde ele alma ve olgunlaştırma hareketidir. 1928’de
Lâtin alfabesinin kabulü, 1932’de Mustafa Kemal Atatürk
tarafından Türk Dili Tetkik Cemiyeti (Türk Dil Kurumu)’nin
kuruluşu bu hareketin önemli halkalarıdır. Bu devrede Türkçeye
devlet eli uzanmış ve Türkçeleşme hareketi devletin desteği ile
yürütülmüştür. Bu hareketin ana hedefleri şunlardır:
1. Yeni Lisan hareketinden sonra da Türkçede kalmış bazı yabancı
gramer şekilleri ve kelimeleri dilden atmak,
2. Dili, milleti birleştiren, millî kültür etrafında toplayan
önemli bir varlık olarak görme fikrini genişletmek,
3. Türkçeye, yapı ve özelliklerine uygun bir gelişme zemini
hazırlamak,
4. Türkçeyi eğitim dili hâline getirmek,
5. Türkçeyi, ilim ve kültür dili hâline getirmek,
6. Türkçeyi bir ilim kolu olarak inceleme ve araştırma konusu
yapmak,
7. Dile yeni kelime katacak kelime türetme yollarına işlerlik
kazandırarak, bu yolla dili zenginleştirmek.
Dil inkılâbı ile Türkçede, 1940’lı yıllardan itibaren bir
tasfiyecilik hareketi görülür. Zaman zaman Türkçenin tabiî
gelişmesinin önünü tıkayan bu tasfiyecilik hareketi artık
hızını kaybetmiştir. Fakat bugün Türkiye Türkçesi yeni bir
tehlike ile karşı karşıyadır. Bu da batı kökenli kelimelerin
kullanılışının gittikçe artmasıdır.”


Azerbaycan Türkçesi
Türkiye Türkçesiyle büyük bir yazı dili ayrılığı göstermeyen

Azerbaycan Türkçesi, esasen 16. yüzyıla kadar Eski Anadolu
Türkçesi içinde bir ağız olarak varlığını sürdürmüş, bu
yüzyıldan sonraki gelişmelerle bir lehçe görünümü
kazanmıştır. Türkiye Türkçesi batı dillerinden etkilenirken
Azerbaycan Türkçesi, bir dönemdeki Sovyet hâkimiyetinin sonucu
olarak Rusçadan; Güney Azerbaycan’ın İran sınırları içinde
olması ve komşuluk ilişkileri sebebiyle de Farsçadan
etkilenmiştir.
Azerbaycan Türkçesi bugün bağımsız bir devlet olan Azerbaycan
Cumhuriyetinde, İran’daki Güney Azerbaycan’da ve dağılan
Sovyetlerdeki Azerbaycan Türkleri arasında bir yazı dili olarak
kullanılmaktadır.


* * *


SÖZÜN ÖZÜ
Bir dilin konuşma dili ve yazı dili olmak üzere iki yönü vardır.
Konuşma dilinin tabiatından olmak üzere ülkede, birbirinden az çok

farklı ağızların bulunması normaldir. Yazı dili, bir kültür
dili olarak birleştirici bir özelliğe sahiptir. Üniversitelerde
Türk dili derslerinin okutulma gerekçelerinden biri de konuşma
dilini mümkün olduğu kadar yazı diline yaklaştırmak olduğu için

ortak dille yazmaya ve konuşmaya özen gösterilmelidir.
Tarihin çok eski dönemlerinden beri birbirinden uzakta ve geniş bir
coğrafyada varlığını sürdüren Türklerin dili, bir ana kaynaktan

doğmakla birlikte bu uzun zaman içinde ve farklı bölgelerde bazen
az, bazen de çok değişiklikle varlığını sürdürmektedir.
Türk yazı dilinin tarihi kısaca şöyle özetlenebilir: Türk yazı
dilinin ilk dönemi, başlangıçtan 13. yüzyıla kadar olan zamanı
içine alan Eski Türkçedir. Eski Türkçeden öncesi karanlık
dönemdir. Türkçenin uzak lehçeleri olan Yakutça ve Çuvaşça bu
karanlık dönemde ana Türkçeden ayrılan kollardır.
12. ve 13. yüzyılda büyük gelişmeler ve değişmeler olmuş,
Türkler Orta Asya’dan kuzeye ve batıya doğru yayılarak yeni
kültür merkezleri oluşturmuşlardır. Bunun sonucunda Eski Türkçe
dönemi bitmiş, biri Kuzey-Doğu diğeri Batı Türkçesi olmak üzere

iki yeni yazı dili ortaya çıkmıştır. Kuzey-Doğu Türkçesindeki
iki kol, 15. yüzyıldan itibaren farklılaşarak Kuzey Türkçesi ve
Doğu Türkçesi olarak ikiye ayrılmıştır. Kuzey Türkçesi
Kıpçakça ile temsil edilirken Doğu Türkçesi Çağatayca adıyla
da anılmış ve bugün yerini modern Özbek Türkçesine
bırakmıştır.
Batı Türkçesi ise Hazar’ın güneyinden batıya yayılan Batı
Türklüğünün yazı dili olarak 13. yüzyıldan itibaren
kullanılmaktadır. Batı Türkçesi tarihî süreçte kendi içinde
Eski Anadolu Türkçesi, Osmanlı Türkçesi ve Türkiye Türkçesi
olmak üzere üç döneme ayrılır.
Türkçenin tarihî gelişimini takip etmede dönemin tipik
özelliklerini taşıyan eserler için konunun ilgili bölümlerine
bakınız.
Dilin tarihî gelişimi dikkatle incelendiğinde şu sonucu çıkarmak
mümkündür: Yeni coğrafyalarda birbirinden az çok uzakta yeni
vatanlar kurmadan; yeni dinlerle, yeni kültürlerle, yeni
medeniyetlerle... tanışmalardan dil doğal olarak etkilenmektedir.
Ancak bu etkilenmenin derecesi, dilin asıl işlevi olan anlaşma
görevini yerine getirmesini engelleyecek düzeyde olunca bu durum
dilin yararına değil zararına olmaktadır. Osmanlı Türkçesinin
son dönemlerinde olduğu gibi bir tarafta konuşulan fakat yazılmayan

bir Türkçe, diğer tarafta yazılan fakat konuşulmayan bir Türkçe,

anlaşma görevini yerine getiremeyen bir Türkçe istenmiyorsa
yabancı dillerden Türkçeye girmeye çalışan kelimelere ve dil
kurallarına karşı dikkatli olunmalı, bahane ne olursa olsun bir
kelimenin Türkçe karşılığı varken diğerleri asla
kullanılmamalıdır.


KAYNAKLAR
Akalın, Mehmet; Târîhî Türk Şîveleri, 2. baskı, TKAE Yay.,
Ankara, 1988.
Arat, Reşit Rahmeti; Türk Dilinin İnkişâfı, III. Türk Tarih
Kongresi, Ankara, 1943,1948, s.598-611.
__________; Anadolu Yazı Dilinin İnkişâfına Dair, V. Türk Tarih
Kongresi, Ankara, 1956, 1960, s. 225-232.
Banguoğlu, Tahsin; Eski Türkçe Üzerine, TDAY-Belleten 1964,
s.77-84, Ankara, 1965.
__________; Dil Bahisleri I, İstanbul, 1941. Dil Bahisleri II, Dil
İnkılâbının Neresindeyiz?, İstanbul, 1942.
Büyük Türk Klâsikleri 1. Cilt, Ötüken-Söğüt Yay., İstanbul,
1985.
Caferoğlu, Ahmet; Türk Dili Tarihi I, İstanbul Üni. Edb. Fak. Yay.,

İstanbul, 1970, 200 s.
__________; Türk Dili Tarihi II, İstanbul Üni. Edb. Fak. Yay.,
İstanbul, 1964, 256 s.
Dilaçar, A.; Batı Türkçesi, TDAY-Belleten 1953, s.73-92, Ankara,
1953.
Ercilasun, A. Bican; Başlangıcından Yirminci Yüzyıla Türk Dili
Tarihi, Akçağ Yay., Ankara 2004.
Gabain, A. Von; Eski Türkçenin Grameri, (çev. M. Akalın) TDK Yay.,
Ankara, 1988.
Hacıeminoğlu, Necmettin; Karahanlı Türkçesi Grameri, TDK Yay.,
Ankara, 1996.
Karamanlıoğlu, Ali; Türk Dili, Dergâh Yay., İstanbul, 1984.
__________; Kıpçak Türkçesi Grameri, TDK Yay., Ankara, 1994.
Korkmaz, Zeynep; Türkiye Türkçesi, Türk Ansk., 32. C., s. 393-426.
Levend, A. Sırrı; Tarih Boyunca Türk Dili, TDAY-Belleten 1965, s.
129 – 147, Ankara, 1967.
__________; Türk Dilinde Gelişme ve Sadeleşme Evreleri, Ankara,
1972.
Orkun, Hüseyin Namık; Eski Türk Yazıtları, TDK Yay., Ankara, 1987.

Özkan, Mustafa; Tarih İçinde Türk Dili, Filiz Kitabevi, İstanbul,
1997.
Timurtaş, Faruk K.; Eski Türkiye Türkçesi, İstanbul, 1981.
__________; Osmanlı Türkçesi Grameri, İstanbul, 1980.
Türk Dünyası El Kitabı, II. Cilt, TKAE Yay., Ankara, 1976.


SORULAR
1. Ağız özelliklerinin zamanla yazı diline geçebileceği
söylenebilir mi? Tartışınız.
2. Lehçe, şive ve ağız terimleri sizce niçin birbirine
karıştırılmaktadır?
3. Türk yazı dilininin tarihî gelişimi ana hatlarıyla nasıl
özetlenebilir?
4. Karahanlı dönemine ait metinlerin ortak özellikleri nelerdir?
5. Türk yazı dilinin tarihî gelişimiyle Türk tarihi arasında
birebir ilgi olduğu söylenebilir mi?
6. Köktürk kitabelerindeki dilin çok işlenmiş olmasını nasıl
yorumluyorsunuz?
7. Köktürk kitabelerinde Türklerin hangi özellikleri
yüceltilmiştir?
8. Türkçenin en yalın olduğu dönem hangisidir?
9. Kişilerin, kurumların veya kanunların dilin doğal gelişimine
etkisi olabilir mi? Tartışınız.
10. Türkçenin sadeleşmesinde Yeni Lisan Hareketi ne derecede etkili
olmuştur?
11. Yazı dili ile konuşma dilinin geçmişte birbirinden epeyce
uzaklaşması gibi bir durum gelecekte de yaşanabilir mi?
Tartışınız.
12. Bireyin kendi yazı dilinin tarihini bilmesi ona neler
kazandırabilir? Tartışınız.


3. UYGULAMA
Adı soyadı :......................................
..../..../
20....
Numarası :......................................
Bölümü :......................................
Okulu :......................................
A. Aşağıdaki cümlelerden doğru olanlar için yanlarındaki
kutucuğa  işareti; yanlış olanlar için  işareti koyunuz.
• 1. Türkçenin metinlerle takip edilen en eski dönemi Eski
Türkçe Dönemidir.
• 2. Türk yazı dilinin en eski dönemine ait Orhun Kitabelerinden
başka hiçbir metin yoktur.
• 3. Türk yazı dilinin lehçelere ayrılmasında tek etken
coğrafî ayrılıklardır.
• 4. Osmanlıca terimi sadece Anadolu’da konuşulan ve yazılan
dili karşılar.
• 5. Bugünkü Özbekçe, Çağataycanın bir devamı
niteliğindedir.
• 6. Eski Anadolu Türkçesi, Batı Türkçesinin ilk dönemidir ve
13.-15. asırları içine alır.
• 7. Altun Yaruk ve Sekiz Yükmek Köktürkler’e ait metinlerin ad-

larıdır.
• 8. Dîvânü Lûgati’t-Türk Kaşgarlı Mahmut tarafından
yazılmıştır.
• 9. Konuşma dili, kültür dili değildir.
•10. Konya şivesi biçimindeki bir adlandırma doğrudur.


B. Aşağıdaki cümlelerde boş bırakılan yerleri uygun kelimelerle
tamamlayınız.
1. Bir dilin en yeni zamanlarda ayrılmış, küçük, mahallî bölge
kollarına ............................ diyoruz.
2. Ağızlarda sadece ......................... farklılıkları
bulunur.
3. ............................ ve ..............................
Türkçenin uzak lehçeleridir.
4. Konuşma dili tabiî, yazı dili ............................. dir.
5. Azerbaycan Türkçesi Oğuz grubunun bir
............................ dir.
6. ......................................... Kıpçak Türkçesinin
bilinen en eski metnidir.
7. ..................................................... ,
................................................. ve
Atabetü’l-Hakayık Eski Türkçe döneminin meşhur eserleridir.
8. Uygur Türkçesiyle yazılan metinler genellikle
................................... metinlerdir.
9. Batı Türkçesi kendi içerisinde
............................................................,
Osmanlıca ve .....................................................
olmak üzere üç döneme ayrılır.
10. Konuşma dilinin tarihini incelemek
.........................................................


C. Aşağıdaki soruları cevaplayınız.
1. Niçin, konuştuğumuz gibi yazmayız?
...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

2. Konuşma diliyle yazı dili arasındaki en belirgin farklar
nelerdir?
...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

3. Türk dilinin bu kadar lehçelere ayrılmasının sebebi nedir?
...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

4. Türk yazı diline ait yazılı ilk belgeler nelerdir?
...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

...........................................................................­.....................................................

5. Günümüzde, Türk dili kaç kolda gelişimini sürdürmektedir?
Adlarını yazınız

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages