YAZILI KOMP.1

39 views
Skip to first unread message

aysup...@hotmail.com

unread,
Apr 15, 2006, 2:07:49 PM4/15/06
to turkdilikonuları
YAZILI KOMPOZİSYON TÜRLERİ

Bir çoğu, aynı zamanda edebî bir ürünün de adı olan yazılı
kompozisyon türlerini (birbirlerine benzer özellikler gösterenleri
aynı başlıklar altında gruplayarak) kısaca şöyle anlatabiliriz:


A. OLAY YAZILARI
HİKÂYE
Yaşanmış veya yaşanması mümkün olan olayların okuyucuya haz
verecek şekilde anlatıldığı kısa edebî yazılara hikâye
(öykü) denir.
Hikâyelerde esas itibariyle bir asıl olay bulunur. Bazen bu asıl
olayı tamamlayan yardımcı olaylara da rastlanır. Hikâyelerde belli

bir zaman diliminde ve sınırlı bir mekânda yaşanan olay (veya
olaylar) anlatıldığı için çevrenin ve kahramanların
tanıtımına pek yer verilmez.
Manzum tarzda yazılan hikâyeler de vardır. Mehmet Âkif ve Tevfik
Fikret bu tarzın başarılı edipleri arasındadırlar.


 Hikâye örneği


TANINMAYAN ADAM
Çocuk yüzükoyun halının üstüne yatmıştı. Önünde bir
haftalık mecmua vardı. Ablası sordu:
— Ne okuyorsun Can?
— Bir şey okumuyorum. Bilmece hallediyorum. Beş lira mükafatı
var.
— Ne imiş o bakayım?
— On dört tane tanınmış adam resmi. Bunların kim olduklarını
bilecekmişiz.
— Kaç tanesini bildin?
— Üç tanesini. Pehlivan Çoban Mehmet, Marlen Ditrih, Arsen
Lüpen...
Abla gülmeğe başladı:
— Arsen Lüpen sahici adam değil, roman kahramanı.
Can şaşırdı.
— Arsen Lüpen yok mu? Ben onun kaç tane resmini gördüm.
— Yok ya... Onlar romancının, ressamın uydurmaları...
— Peki, o kurnazlıkları kim yapıyor?
— Hiç kimse...
— Yazık.
Can’ın gözleri mahzunlaşmıştı. Arsen Lüpen’in sahiden
yaşamamasına bir akrabası ölmüş gibi üzülüyordu.
— Hem daha sen pek küçüksün Can... On yaşına yeni bastın... Bu

meşhur adamları tanımak için insan hiç olmazsa yirmi yaşına
gelmiş, lise tahsilini bitirmiş olmalı. O da yetmez ya... Gel
beraber çalışalım... Becerirsek beş lirayı paylaşırız.
— Olur abla...
İki kardeş yarım saatten fazla uğraştılar. Nafile. Tanınan
büyüklerin sayısı bir türlü sekizden yukarı çıkamıyordu.
Can:
— Bu kadarını göndersek acaba mükâfatın yarısını verirler
mi?
Kız, Canın yanağına bir fiske vurarak güldü:
— Aptal, hiç öyle şey olur mu?
— Şimdi bu kadar çalıştığımız boşa mı gidecek?
Ablanın gözleri birdenbire parlamıştı.
— Aklıma bir şey geliyor, dedi. Yukarıda ağabeyimin misafirleri
var. Hepsi iyi tahsil görmüş, koca koca gençler;... Galiba bir
tanesi de Avrupa’da okumuş... Bunlar zamanın büyüklerini mutlaka
tanırlar... Mükâfatı kazandık Can...
Çocuklar ellerinde resimli mecmua ile salona girdikleri zaman
misafirler o günkü meraklı maçlardan bahsediyorlardı. Fakat
küçük Jano’yu hepsi severdi. (Can’ı ailenin yakınları Jano
diye çağırırlardı. Bu, gerçi adları kısaltma kaidesine aykırı

olarak Can’dan daha uzundu ama kulağa daha hoş geliyordu.)
Misafirler Jano’yu öpüp sevdikten sonra onun hatırı için üç
beş dakika ciddî münakaşalarını bırakmağa razı oldular ve
masanın etrafına toplanarak resimleri tedkike başladılar.
Çocuklar sekizden yukarıya çıkamamakta haklıydılar. Müsabaka pek

çoluk çocuk işi bir şey değildi. Buradaki meşhurları tanımak
için yirminci asrı inceden inceye tanımış olmak lazımdı.
Fakat misafir bayanlar, baylar ateş gibiydiler maşallah... Resimleri
bir bakışta tanıyorlardı:
— Eski şampiyon Karpantiye.
— Rejisör Sesil B.L. Mil.
— Lindberg’in çocuğunu çalan Hauptman.
— Amiral Balbo.
— Moris Şövalye’nin meşhur Bebe Lero’yu...
Yalnız bunların arasında kara sakallı, uzun kabarık saçlı bir
adam vardı ki çehresi kimseye bir şey söylemiyordu. O da bilinse
seri tamam olacak. Mükâfat kazanılacaktı.
Fakat bütün bu okuyup yazmış insanlar bir türlü onu bulup
çıkaramıyorlardı.
Mecmua ya okuyucularına bir azizlik etmek, ya bilmeceyi bilinmez bir
şekle sokarak mükâfat parasının üstüne oturmak istemiş
olacaktı.
Bayanlardan biri derin bir düşünceden sonra:
— Buldum galiba, karılarını yakan meşhur mavi sakal Landru
olacak.
Fakat bir başkası derhal itiraz etti.
— Yanılıyorsunuz. Landru’yu tanırım. Daha zayıftır. Saçları

hafifçe dökülmüştür. Sivri ve hassas bir burnu, sakallarının
arasında yalnız öpmek ve ısırmak için yaratılmış zannedilen
acaip bir ağzı vardı. Nerede onun esrar, zehir ve ateş dolu
gözleri, nerede bu? Bu çehre için kendini göz göre göre ocakta
yaktıracak babayiğit kadın nerede?
Misafirler haykıra bağıra gülüşmeğe başladılar.
Kahkahalar salonun bir köşesinde kendi kendine uyuklayan bunak
amcayı uykusundan uyandırmıştı.
O bir şey anlamadan gülenlere bakıyor:
— Ne var, ne oldu? Bana da söyleyin, diyordu.
Bunak amcaya bu davayı anlatmak deveye hendek atlatmak demekti.
Gençlerden biri:
— Ortada on dört resim var, dedi, on üçünün kim olduğunu
bildik, on dördüncüyü bilemiyoruz.
— Bana da bir kere gösterin bakayım. Belki tanırım.
Misafirler tekrar makaraları koyuvermemek için kendilerini zor
zaptettiler. Bunak amca yerinden kalkmış, masaya yaklaşmıştı.
Gözlüğünü takarak resimlere eğildi:
— Hangisi bakayım, dedi... Şu mu? Tanıdım. Ben Gelibolu’da
mektep çocuğu iken ölmüş Namık Kemal diye bir adamcağızdı.
Reşat Nuri Güntekin
ROMAN
Yaşanmış veya yaşanması mümkün olayların yer ve zaman
belirtilerek etraflıca anlatıldığı, uzun edebî yazılara roman
denir.
Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı
olaylar bulunur. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.

Kahramanların ve çevrenin tanıtımına hikâyelerde pek yer
verilmezken romanlarda kahramanların ve çevrenin tanıtımı yeri
geldikçe değişik bölümlerde birbirini tamamlayacak şekilde yer
alır. Romanı okuyup bitiren bir kişi yazarın anlattığı
kahramanları, olayı ve çevreyi göz önünde canlandırabilir.
Romanlar işledikleri konulara ve üslûplarına göre tarihî roman,
macera romanı, polisiye roman, töre romanı, psikolojik roman, nehir
roman gibi çeşitlere ayrılabilir.
Hikâye ve romanlarda gerçeğe uygunluk aranır.


TİYATRO
Hikâye veya romana konu olabilecek olayların seyirciye sahnede
temsilî olarak da gösterilebilmesi için sahne tekniğine uygun
olarak yazılan edebî yazılara tiyatro denir. Tiyatro terimi; sahne
eserinin oynandığı yer ve sahne eserini oynama sanatının adı
olarak da kullanılır.


Tiyatronun oluşmasında eser (senaryo), oyuncular, sahne ve seyirci
unsurları her zaman dikkate alınır. Tiyatro hem göze hem kulağa
hitap ettiği için diğer türlere göre daha etkilidir.


Tiyatro eserleri genellikle, sahnede oynanmak üzere yazılırlar,
ancak oynanmak için değil de okunmak için yazılan tiyatro eserleri
de vardır.


Klâsik tiyatroda üç (zamanda, mekânda, olayda) birlik kuralına
uymak esastı. Ancak günümüzün teknik imkânları sayesinde tiyatro

sahnesinde canlandırılamayacak bir olay hemen hemen yok gibidir.


Tiyatro (oyun) terimi daha çok genel anlamda kullanılır. Tiyatro
için, konusuna ve sahnede sunuluş biçimine göre trajedi, komedi,
dram, monolog ve müzikli tiyatrolar (opera, operet, opera komik,
vodvil, bale) gibi özel adlandırmalar da kullanılır.


SENARYO
Senaryo bir filme konu olacak olayın, hikâyenin, romanın sinema
tekniğine göre sahnelere bölünerek açıklamalar ve diyaloglar
tarzında hikâye edildiği yazılardır. Senaryo, sesli filmler
çekilmeye başlandıktan sonra ortaya çıkan ve teknik imkânların
sinemada her geçen gün daha fazla kullanılmasıyla gittikçe önem
kazanan bir türdür. Senaryolar filmlerin çekilmesine temel
oluştururlar. “İyi bir senaryodan kötü bir film yapılabilir ama
kötü bir senaryodan iyi bir film asla yapılamaz.” (Rene Clair)


Senaryo; süje, eşel ve tretman denen aşamalardan geçtikten sonra
senaryo hâline gelir. Filme çekilecek konu sinemaya göre önce özet

şekilde kabataslak yazılır (süje). Sonra konu içindeki olayların
birbirleriyle bağlantısı bir plân dâhilinde kurulur. Buna şema da

denir (eşel). Daha sonra ayrıntılar dâhil edilerek konu
genişletilir, karakterler çizilir ve konuşmalar yazılır (tretman).

Bu aşamada sinematografik hikâye kurgusu ve işlenişi bakımından
filmlik bir şekil alır. Son olarak senaryo yazarı kendisini
eleştirel bir gözle filmin tenkidini yapan seyirci yerine kor ve
sinema tekniğinin inceliklerini de hesaba katarak senaryosuna son
şeklini verir.


MASAL
Olağanüstü kişilerin (veya kahramanların) başlarından geçen
olağanüstü olayların yer ve zaman belirtilmeden anlatıldığı
yazılara masal denir. Masallar, halk masalları ve sanat masalları
olarak ikiye ayrılabilir: Halk masalları toplumun değer
yargılarını, anlayışını, kültürünü, dünya görüşünü
yansıtan anonim ürünlerdir. Sanat masalları ise (toplumda görülen

aksaklıkları yermek, bir düşünceyi ortaya koymak gibi) belli bir
amaca yönelik olarak yazılan masallardır.


FABL
Sonunda bir ahlâk dersi vermek amacıyla kaleme alınan, konusu
bitkiler, hayvanlar veya cansız varlıklar arasında geçtiği
düşünülen ve genellikle manzum olan edebî yazılara fabl denir.
Kişilerin veya topumun aksayan yönleri fabl aracılığıyla
düzeltilmeye çalışılır. Hayalî varlıklar ve olaylar gerçeğe
ne kadar yakın olursa fabl o derecede etkili ve başarılı olur.
Teşhis ve intak sanatlarından yararlanılarak anlatıma canlılık ve

güzellik katılır.
Fablin sonunda kıssadan hisse alınabilecek bir dersin verilmesi onu
masaldan ayıran özelliklerin başında gelir.
Hint filozofu Beydeba’nın Kelile ve Dimne’si ile La Fontaine’in
Fabller’i bu türün başarılı örneklerindendir. Orhan Veli’nin
La Fontaine’in Masalları adıyla manzum olarak Türkçeye
kazandırdığı çalışma da anılmaya değerdir.


HATIRA (ANI)
Toplum hayatında önemli görevler üstlenmiş, toplumu ilgilendiren
önemli olayları bizzat yaşamış veya bu olaylara şahit olmuş
kişilerin bu olayları duyurmak için sanat değeri taşıyan bir
üslûpla yazdıkları yazılara hatıra denir.
Hatıralarda dürüstlük, samimiyet, doğruluk ve tarafsızlık ön
plânda olmalıdır. Ancak hatıralar -çoğunlukla- yazanın kendi
bakış açısına göre anlatıldığı için aynı olaylar hakkında
farklı kimseler tarafından yazılan hatıralar arasında bazı
farklılıklar olabilir. Bu sebeple hatıralar -her ne kadar-
yaşanmış olaylarla ilgili olsalar da tarihî bir belge olarak
doğrudan kullanılamazlar.
Hatıra ile günlük birbirine karıştırılmamalıdır. Günlük
adından anlaşılacağı üzere yaşanırken, günü gününe
yazılır. Hatıralar ise aradan zaman geçtikten sonra yazılır.
Hatıra yazarı gerçekleri dile getirmek ve tarafsız olmak
anlayışıyla anlattığı döneme ait çeşitli belgelerden,
mektuplardan, dergilerden, gazetelerden de yararlanabilir.
Hatıra yazılarını ilginç yapan yönlerden biri de tarihe, topluma,

sanata... yön veren insanların özel bilgiler vermiş olmasıdır.


 Hatıra örnekleri


ATATÜRK’TEN
Neşeli anlarında Atatürk, Ahmet Cevat ile eğlenmeyi severdi.
“Cevat Bey, sizin karakol kelimesi üzerinde yaptığınız
etimolojiyi bu arkadaşlara da anlatır mısınız?” buyurdu.
Anlaşılan Ahmet Cevat bu sıralarda Atatürk’e etimoloji üzerine
bir etüd sunmuştu. A. Cevat kol müfreze, kara da bildiğimiz toprak,

yani toprak üzerinde gezen kol demek olsa gerek. Karakolu olduğu gibi

deniz kolu da olur, diye izah etti.
Atatürk, “Bizim Ahmet Cevat Bey, Şemsettin Sami’den bir adım
bile ileri gidememiş... Cevat’ın yaptıkları etimolojiler bize şu

fıkrayı hatırlatıyor:
Padişahlardan biri vezirine, “Halk konuşurken sarık marık, giyim
miyim, pabuç mabuç der. Sarığı, giyimi, pabucu anladık;
marığı, miyimi, mabuçu da ne oluyor, demiş. Akıllı vezir bir
müddet düşündükten sonra; şevketlimin mübarek başındaki
sarık, kullarının fakir başındaki marık; haşmetlümün
üzerindeki elbise giyim, kölenizin üzerindeki miyim; devletlümün
mübarek ayaklarındaki pabuç, bendelerinin ayağındaki ise
mabuçtur, diye izah etmiş. Ahmet Cevat’ın etimolojileri de bu
vezirin etimolojilerine benzer.”
Atatürk’ün bu fıkrasına hepimiz gülüştük, Ahmet Cevat kendisi

de güldü. Atatürk’ün bu şakasında, kendisini kırk yıllık
dilci sayan A. Cevat Emre’ye bir ders vardı.
Abdülkadir İnan


GERÇEK BİR HİKÂYE
Paris’te 1938’de, Casino de Paris’in vestiyeri kadın, temsil
bittikten sonra, Amerikalı müşterilerden birine pardösüsünü
giydirir.
Müşteri hemen pardösüyü çıkarır:
— Bu benim değil, der.
Vestiyer, Amerikalının trençkotunu arar arar, bulamaz.
Yanlışlıkla bunu bir müşteriye giydirdiğini anlar, hatta onun da
yüzünü hatırlar. Trençkotun cebinde 150 dolar kadar para ve
Amerikan sigaraları vardır. Vestiyer kadın, bütün bunları
ödemekle kalmayacak, tiyatro ile mukavelesi de bozulacaktır. Telaş
içindedir. Amerikalıdan ertesi güne kadar mühlet ister. O geceyi
uykusuz geçirir ve düşünür: “Yanlışlıkla bu trençkotu giyip
giden müşteri, Fransızsa geri getireceği şüphelidir. İngilizse
geri getireceği muhakkaktır.” Böylece, zihninde bütün milletlere

göre birer ahlâk notu verir.
Ertesi gün, sabahtan itibaren, gözleri kapıda.
Öğleye doğru, zayıf, gözlüklü, orta yaşlı ve orta boylu bir
adam çıkagelir ve trençkotu ceplerindeki dolarlar ve sigaralarla
vestiyere teslim eder. Kadın sevinçten deli gibidir. Namuslu
müşteriye bir çift orkestra koltuğu hediye etmek ister, kabul
ettiremez. Sorar:
— Fransız mısınız siz?
— Hayır, madam.
— İngiliz?
— Hayır.
— İtalyan?
— Hayır madam, ben Türk’üm.
O zaman, kadın gece düşündüklerini anlattıktan sonra:
— Türkler hiç hatırıma gelmemişti, der.
Ve müşteriye, Türk bayrağının rengini hatırlatan kırmızı ve
beyaz güllerden acele yaptırdığı buketi hediye eder.
Bu hikâye doğrudur, çünkü buketi alan Türk benim. Trençkotu iade

etmek, benim için üstünde durulmayacak kadar ehemmiyetsiz bir
hareketti. Sâdece vazifemi yapmıştım. Fakat kadının bu harekete
karşı gösterdiği hayret ve hassasiyet, dünya ahlâkına karşı
duyduğu şüphenin bir tezahürü olmak bakımından, beni ondan fazla

hayrete düşürmüştü. İnsanlar bu kadar mı birbirlerine
itimatlarını kaybetmişlerdi.
1938’den sonra, galiba, daha da fazla.
Dünyanın şüphesiz bir ahlâk problemi var.
Türkiye’ye gelince...
Yine görüşürüz.
Peyami Safa
GÜNLÜK
Bir kimsenin düzenli olarak, günlük olaylarla ilgili yorumlarını,
bunlardan kaynaklanan o günkü anlayışlarını, düşüncelerini,
üstüne tarih atarak kaleme aldığı kısa yazılara günlük veya
günce denir.
Günlük, bir anlamda günü gününe yazılan hatıralar olarak
değerlendirilebilir. Okuyucular dikkate alınmadan yazılan
günlükler, özeldir. Duyguların, düşüncelerin yoğun olduğu
anlarda sıcağı sıcağına yazılan günlüklerin anlatımı
geliştirmede önemli bir yararı vardır.
Günlükler bir deftere yazılabileceği gibi daha kullanışlı
olması bakımından bir ajandaya da yazılabilir.
GEZİ YAZISI (SEYAHATNAME)
Gezi yazısı, yurt içine veya yurt dışına yapılan gezilerde
gezilip görülen yerlerin anlatmaya değer ilginç yönlerinin kaleme
alındığı edebî yazıdır.
Gezi yazılarında gezginin dikkatini çeken ve farklı bir özellik
gösteren insanlar, tarihî ve tabiî güzellikler, farklı kültürler

gibi konular güncel olaylarla da bütünleştirilerek edebî bir
üslûpla anlatılır.
Günümüzün (ulaşım, haberleşme, radyo, televizyon, bilgisayar,
internet VCD gibi) teknik imkânları gezi yazılarının önemini ve
ilginçliğini kısmen de olsa azaltmakla birlikte tarihî değeri olan

seyahatnameler hâlâ önemini korumaktadır.


HABER
Haber, bilinen bir zamana ait olayı en kısa sürede muhatabına
ileten, geniş bir kitleyi ilgilendiren ve değeri ilgilendirdiği
kişi sayısıyla ölçülen yazıdır. Bütün basın dünyasının
bildiği Lord Northcliffe’in “Bir köpek, bir adamı ısırırsa bu

bir haber değildir; fakat bir adam bir köpeği ısırırsa bu bir
haberdir.” sözü, haberin ne demek olduğunu veciz bir şekilde
ifade eden cümle olarak sıkça kullanılır.
Gazetelerin çıkış sebebi haber verme olduğu için haber, gazetenin

ruhu ve temel unsurudur. Dolayısıyla habersiz, gazete olmaz. Fakat
radyo, televizyon ve internetin yaygınlaşması gazetecilerin haberi
bir an önce verme işini zora sokmuştur. Çünkü gazetedeki en yeni
haber bir gün öncesine aittir. Bu yüzden günümüzde gazeteler, bol

fotoğraflı, ayrıntılı ve yorumlu haber vermeye yönelmişlerdir.
Haber; gazetede, televizyonda, radyoda veya internette nerede
yayınlanırsa yayınlansın sağlam kaynaklardan alınmalı, doğru
olmalı, çoğunluğu ilgilendirmeli, özgün olmalı, kişilerin özel

hayatına, hürriyetine zarar vermemelidir. Tam bir haberde
(gazetecilikte 5 N ilkesi olarak da bilinen) şu beş sorunun cevabı
olmalıdır: Ne (veya kim)? Nerede? Ne zaman? Nasıl? Niçin?
Haberde giriş ve gövde olmak üzere iki bölüm bulunur. Giriş
bölümünde birkaç cümle ile olayın kısa bir özeti verilir,
haberin ayrıntıları gövde bölümünde yer alır. Okuyucu, seyirci
veya dinleyici ilgisini çeken haberlere yöneleceği için haber
başlıkları ve bu başlıkların haber metniyle uyumu son derece
önemlidir.
Bağlı olduğu basın yayın organları için haber toplayan ve
bunları yazan kişilere muhabir denir. İyi bir muhabir, “çabuk ve
sessiz hareket eder; kesin sualler sorar; olayları, hareketleri,
tepkileri az çok önceden sezinler; günün haberlerini bilir, gazete
ve dergileri dikkatle okur, belli başlı yayınları izler; iyi
eğitim görmüştür; geniş bilgilidir. Ukalâ değil, uyanıktır;
terbiyesiz değil, ısrar eder; sır yoldaşı değil, inandırma
yeteneği vardır; falcı değil, ileriyi görür; çekingen değil,
dikkatlidir; miskin değil, terbiyelidir; münakaşacı değil,
azimlidir.”


RÖPORTAJ
Röportaj, gazetecilerin bir yeri, bir kurumu ziyaret ederek, o yerin
özelliklerini, orada gördüklerini kişisel düşünceleriyle
birleştirip imkânlar ölçüsünde fotoğraflarla belgeleyerek kaleme

aldıkları yazılardır. Radyo veya televizyon habercisinin bir
araştırma veya soruşturma sonucunda hazırlamış olduğu programa
da röportaj denir.
Röportajda esas olan, bir araştırma veya soruşturma sonucunda elde
edilen bilgilerin kamuya duyurulmasıdır. Bu yönüyle haberin
genişletilmiş biçimi olarak düşünülebilir. Ancak haberde yorum
son plândayken, röportajda öne çıkar. Röportajı yapan, kişisel
görüşlerini, yorumlarını ve haberlerini bir anlamda belgelemek
için fotoğraflardan veya video görüntülerinden yararlanır.
Röportaj; bir yerin, bölgenin veya topluluğun özelliklerini
tanıtmak amacıyla yapılabileceği gibi bir alanın uzmanı olan
(veya olmayan) kişilerin herhangi bir konudaki düşüncelerini
öğrenmek ve bunları kamuya duyurmak amacıyla da yapılabilir. Ancak

böyle bir durumda röportajdan bir yarar gözetilecekse soruyu veya
konuyu uzmanına sormak gerekir.


B. DÜŞÜNCE YAZILARI


MAKALE
Herhangi bir konuda bilgi vermek, bir gerçeği ortaya koymak, bir tezi

kanıtlamak veya bir düşünceyi savunmak amacıyla kaleme alınan ve
temel ögesi fikir olan yazılara makale denir.
Makaleler, gazetelerde veya dergilerde yayınlanır. Gazete makaleleri
çoğunlukla günlük olaylarla ilgili olur ve gazetenin siyasî
anlayışını da yansıtır. Gazetenin ilk sayfasında yayınlanan
baş makalede (veya baş yazı) baş muharrir (veya baş yazar),
aktüel konuyla ilgili olarak ortaya attığı fikrini okuyucularına
ispatlamaya çalışır, onların da kendisi gibi düşünmesini
amaçlar.
Dergilerde yayınlanan bilimsel makalelerin aktüel olma şartı
yoktur. Bilim adamlarının kendi alanlarıyla ilgili olarak
yaptıkları araştırmalar ve bu araştırmalardan elde ettikleri
sonuçlar bilimsel bir üslûpla yazılır. Makaleler; bilim, fen,
spor, politika, ekonomi, kültür, sanat gibi çeşitli konularda
yazıldığı için her makalenin edebî özellik göstermesi
beklenmez. Önemli olan ortaya atılan fikrin ispatıdır.
Bilimsel makalelerin yayınladığı hakemli dergiler, dergiye
gönderilecek makaleler için yayın ilkeleri ve bazı standartlar
belirleyebilirler.


 Makale örnekleri


TÜRK MİLLETİNİN KÜLTÜREL DEĞERLERİ
Türkiye’de kültür konularını ilk defa ciddî ve ilmî bir
şekilde ele alan ve onu millî varlığın temeli yapan Ziya Gökalp,
kelimenin kök mânâsına uygun olarak “hars” kelimesini
kullanmıştır. Son yıllarda yine kelimenin kök mânâsına uygun
olan “ekin” kelimesi kullanılmakta ise de henüz yaygın hale
gelmemiştir.
İlim ve fikir adamlarının çoğu “kültür” kelimesine
“tabiat”a zıt bir mânâ vermektedirler. İnsanoğlunu diğer
hayvanlardan ayıran taraf, tabiatın verdiği ile yetinmemesi, onu
değiştirmesi, kendi emrinde kullanması ve aşmasıdır. Bu maksatla
vücuda getirilen maddî ve manevî her şey, “kültür” sahasına
girer.
“Kültür”, maddî ve manevî her şeyi işlemek ve geliştirmek
demektir. İnsanoğlu tabiatı işleyerek kendi iradesi altına
aldığı gibi, kendisini de maddî ve manevî olarak işlemiştir.
Teknik tabiatı, spor ve tıp vücudu, sanat duygu ve hayali, ilim ve
felsefe düşünceyi işlemekle vücuda gelmiştir.
“Kültür” asırlar boyunca gelişmiştir. Bu gelişmede çeşitli
kültürler arasındaki münasebetlerin büyük rolü vardır.
Milletler tarih boyunca birbirlerinden maddî ve manevî pek çok şey
almışlardır.
Fakat şahsiyet sahibi milletlerin kendilerine ait kültürleri de
vardır. Yüksek seviyede olan hiç bir kültür “saf” değildir.
Medenî milletlerin istisnasız hepsi başka milletlerin
kültürlerinden istifade etmişlerdir.
Büyük Fransız şair ve fikir adamı Paul Valery “arslanın vücudu

yediği hayvanlardan oluşur” der. Bu fikir, fertlerin kültür
hayatına uygun olduğu kadar millî kültür sahasına da uygundur.
Nasıl bir fert, maddî ve manevî şahsiyetini dışardan aldığı
gıdalarla geliştirebilirse, milletler de öyledir. Fakat arslan
yediği bütün hayvanları kendi vücuduna kalbeder. İnsanlar,
toplumlar da öyledir. Her fert ve millet dışardan kendi bünyesine
uygun olanları seçer. Bu bakımdan seçilen unsurlar son derece
önemlidir. Nasıl hayvanlar ve insanlar dışardan bünyelerine uygun
olmayan gıdaları alınca rahatsız olur, hastalanır, hatta
ölürlerse, millî varlığa uygun olmayan yabancı kültürler de
milletleri öldürebilir. Dünya ve Türk tarihinde yabancı
kültürleri benimsemek yüzünden yok olan devletler vardır.
Türkler Çin’de Milattan çok önce hanedan kurmuşlardır. Çin ve
Türk kültür münasebetleri üzerinde kaynaklara dayalı
araştırmalar yapan Alman âlimi Prof. Dr. Wolfram Eberhard, M.Ö.
1050-247 yılları arasında Çin’e hâkim olan Chou hanedanının
menşe itibariyle Türk olduğunu ileri sürer. Atı, arabayı, bronzu,

hayvan takvimini ve gök dinini Çin’e Chou’lar sokmuştur. (Bk.
Çin Tarihi, Ankara 1947, s. 31- 34). Chou’lardan sonra Çin’de
daha birçok Türk hanedanı kurulmuştur. Fakat bunların çoğu
büyük Çin denizinde erimişlerdir. VIII. yüzyılda Orta Asya’da
Orhun nehri kıyılarında dikilen Göktürk kitabelerinde Çin
tesirinden büyük bir dehşet ve korku ile bahsedilir. Göktürk
kitabeleri hayret verici bir uyanıklıkla Türklere, kendi millî
kültürlerine sıkı sıkıya sarılmalarını vasiyet eder.
Türkler akıncı bir kavim oldukları için, gittikleri ve
yerleştikleri her yerde yabancı tesirlere maruz kalmışlardır.
Yalnız Çin’de değil, başka ülkelerde hanedan veya devlet kuran
Türklerden de zamanla yok olanlar vardır. Bulgarlar IX. yüzyıldan
önce Türktüler. Fakat bu asırlardan sonra Slav ve Hıristiyan
kültürü tesiri altında kalarak, millî şahsiyetlerini
kaybetmişlerdir. Çin’de büyük bir devlet kuran Tabgaç’lar da
Budizmi kabul ettikten sonra yok olmuşlardır. Türk tarihinde daha
buna benzer bir yığın örnek vardır. Yalnız İslâmiyet birçok
bakımlardan eski Türk medeniyetine uygun olduğu için, muazzam
tesirine rağmen Türklüğü yok edememiş, tam aksine onun asırlarca

süren büyük bir devlet ve medeniyet kurmasını sağlamıştır.
Anadolu Türkleri, Anadolu’da ve Balkanlar’da, bin yıl boyunca
eski Türk, İslâm, Bizans, Akdeniz ve Avrupa medeniyetlerinden
aldıkları unsurlarla, yüksek bir kültür ve medeniyet
kurmuşlardır.
Bu başarının başlıca sebebi, Anadolu’ya gelen Türklerin yerli
kavimlerden çok ve kuvvetli olmalarıdır.
Türklerin en belirgin özelliği, “hür ve müstakil olarak
yaşama,” dünyaya hâkim olma iradesidir. Türk tarih ve
kültüründe bunu gösteren pek çok örnek vardır. Fakat Türk,
münasebette bulunduğu veya idaresi altına aldığı kavimlere
saygılı ve âdil olmasını da bilmiştir. Anadolu Türkünün
başarısını sadece kılıç kuvvetiyle izaha kalkışmak çok
yanlış bir görüştür. Anadolu Türk devlet ve medeniyetini
kuranlar sadece gaziler değildir. Mevlâna, Hacı Bektaş Veli ve
Yunus Emre gibi, bütün insanlığı sevgi ile kucaklayan ve
birleştiren velilerin de bunda büyük rolü vardır. Anadolu’yu
fetheden Türkler her yerde camiler, medreseler ve tekkeler
kurmuşlardır. Bunlar Türklerin yiğitlik ve kahramanlığına
adaleti, sevgiyi, müsamahayı, zarafet ve inceliği katmışlardır.
Türklerin Anadolu’da ve Balkanlar’da vücuda getirdikleri kültür

ve medeniyet, tarihin en güzel, en üstün, en insanî, en ince
medeniyetlerinden biridir. Türkiye’ye gelen Avrupalı seyyahlar,
edebiyatçılar, fikir adamları, ressamlar bu medeniyet ve sanat
eserleri karşısında duydukları hayranlığı belirtmekten geri
kalmamışlardır. Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları adlı
kitabının başında bunlardan bazılarını zikreder. Türkiye’de
milliyetçilik şuurunun uyanmasında Avrupalıların bu nevi
değerlendirme ve araştırmalarının büyük rolü olmuştur. Batı
medeniyet ve kültürü karşısında aşağılık duygusu hisseden
Tanzimat sonrası Türk aydınları, Avrupalıların bu nevi
yazılarını okuduktan sonra kendi milletlerinin dehasına
inanmışlardır.
Ziya Gökalp’in bu tespiti mühim olduğu için, söylediklerini
buraya alıyoruz: “Türkçülüğün memleketimizde zuhurundan evvel,

Avrupa’da Türklüğe dair iki hareket vücuda geldi. Bunlardan
birincisi Fransızca (Turquerie) denilen (Türkperestlik) dir.
Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar, halılar, kilimler,
çiniler, demirci ve marangoz işleri, mücellitlerin, tezhipcilerin
yaptıkları teclitler ve tezhipler, mangallar, şamdanlar ilh... gibi
Türk sanatının eserleri çoktan Avrupa’daki nefâisperestlerin
dikkatini celbetmişti. Bunlar Türklerin eseri olan bu güzel eşyayı

binlerce liralar sarfederek toplar ve evlerinde bir Türk salonu yahut
Türk odası vücuda getirirlerdi. Bazıları da bunları başka
milletlere ait bedialarla beraber, bibloları arasında teşhir
ederlerdi.
Avrupalı ressamların Türk hayatına dair yaptıkları tablolarla,
şairlerin ve feylesofların Türk ahlâkını tavsif yolunda
yazdıkları kitaplar da (Turquerie) dahiline girerdi. Lamartine’in,
Auguste Comte’un, Pierre Lafayetten’in, Ali Paşa’nın kâtibi
bulunan Mismer’in, Pierre Loti’nin, Farrere’in Türkler
hakkındaki dostane yazıları bu kabildendir. Avrupa’daki bu
hareket, tamamıyle Türkiye’deki Türklerin bediî sanatlarda ve
ahlâktaki yüksekliklerinin bir tecellisinden ibarettir.
Avrupa’da zuhur eden ikinci harekete de Türkiyat (Türkoloji) namı
verilir. Rusya’da, Almanya’da, Macaristan’da, Danimarka’da,
Fransa’da, İngiltere’de birçok ilim adamları eski Türklere,
Hunlara ve Moğollara dair tarihî ve atikiyatî taharriler yapmağa
başladılar. Türklerin pek eski bir millet olduğunu, gayet geniş
bir sahada yayılmış bulunduğunu ve muhtelif zamanlarda cihangirane
devletler ve yüksek medeniyetler vücuda getirdiğini meydana
koydular. Vâkıa, bu sonki tedkiklerin mevzuu, Türkiye Türkleri
değil, kadîm şark Türkleriydi. Fakat birinci hareket gibi, bu
ikinci hareket de memleketimizdeki bazı mütefekkirlerin ruhuna
tesirsiz kalmıyordu. Bilhassa, Fransız müverrihlerinden
Deguignes’nin Türklere, Hunlara ve Moğollara dair yazmış olduğu
büyük tarihle İngiliz âlimlerinden Sir Davids Lomley’in Sultan
Selim-i Sâlis’e ithaf ettiği Kitab-ı İlmü’n-Nâfi ismindeki
umumî Türk sarfı, mütefekkirlerimizin ruhunda büyük tesirler
yaptı.”
Şairin:
O mâhiler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.
dediği gibi, milletler de umumiyetle kendilerinin vücuda getirdikleri

kültür eserlerinin değerini pek fark etmezler. Bunun sebebi,
yarattıkları eserlerin onlara çok tabiî gelmesidir. Bir Türk için

halıdan, kilimden, yoğurttan, şiş kebaptan, Süleymaniye camiinden,

Yunus’tan, Mevlevî ayininden, Erzurum barlarından,
Köroğlu’ndan, Kerem ile Aslı’dan, misafirperverlikten, iyilikten

daha tabiî ne olabilir? Bir balık için deniz ne ise, bir Türk için

de asırlar boyunca içinde yaşadığı kültür odur.
Fakat Türk kültür ve medeniyetiyle ve Türklerle ilk defa
karşılaşan yabancılar için bunlar yeni ve orijinaldir. Bundan
dolayı bir Türk’ün kendi milleti ve kültürü hakkında canlı
fikirler edinmesi için onlara adeta yabancı gözüyle bakması
lâzımdır. Dış ülkelere gidenler, kendi memleketlerinin suyuna,
toprağına, havasına karşı derin bir özlem duyarlar. Böyle
duygular bize bizi keskin bir ışık altında gösterir.
Bir kültürün içinde yaşamak başka, onun üzerinde düşünmek
başka bir şeydir. “Millî” adı üstünde bir “şuur” yani
“farkına varış,” yeni deyimle “bilinç” demektir.
Türkler, kendilerine has kültür değerlerini bilmedikleri, onlar
üzerinde kafa yormadıkları, onların millî varlık bakımından
taşıdıkları değeri ölçmedikleri için, pek çok şey
kaybetmişlerdir. Bir millet, kendisini hiçe sayarak yabancıların
manevî kölesi olursa, er geç maddî kölesi de olur. Hikmetin
esası, ferdin ve milletin kendi kendisini bilmesidir. “Millî
şuur” kendi milletinin varlığını tanımak ve bilmek demektir.
Fakat bu yeterli değildir. Biz bugün değişen dünya ortasında,
kanunda denildiği gibi, “kendimize has özellikleri kaybetmeden,”
çağa uygun, yeni, ileri, güzel bir kültür ve medeniyet vücuda
getirmek zorundayız. Milliyetçilik asla bir “narsisizm” (ayna
karşısına geçerek kendisine hayran olmak) değildir. O, bir
“benlik şuuru,” “kendisine güvenme duygusu,” “yeni şeyler
yaratma iştiyakı ve iradesi”dir. Bu şuur, duygu, iştiyak ve
iradeyi bize; milletimizin tarih boyunca yarattığı eserler verir.
Süleymaniye’yi yaratan bir milletin çocukları, bugün Türk
şehirlerini çirkinleştiren beton yığınlarına tahammül etmemeli,

aynı teknik ve malzeme ile çağın en güzel mimarî eserlerini
vücuda getirebilmelidir. Bu, sadece başkalarını taklit etmekle
değil, kendi kendisini bilmekle olur. Öğretmenlere düşen vazife,
kanunun 2. maddesinde söylenildiği gibi “Türk milletinin bütün
fertlerini, Türk milletinin kültürel değerlerini benimseyen,
koruyan ve geliştiren yurttaşlar olarak yetiştirmek”tir...
Mehmet Kaplan


GALAKSİLERİN KARA KALPLERİ
Astronomlar, iki komşu galaksinin -Andromeda (M 31) ve daha küçük
olan M 32’nin- merkezinde dev kara delik bulunduğunu tespit
ettiklerini söylüyorlar. Washington Carnegie Enstitüsü’nden Alan
Dressler ve Michigan Üniversitesinden Douglas Richstone’a göre kara

delikler güneşin 10 milyon, 100 milyon katı kütleye sahipler.
Astronomlar bu kara delikleri tespit edebilmek için yeni bir teknik
kullandılar. M 31 ve M 32’den, başka büyük galaksiler bu
tekniğin uygulanması için çok uzaktalar. Eğer bu iki galaksi
böyle süper yoğun kara deliklere sahipse, sonuç olarak “kara
delikler büyük galaksilerin merkezinde yer alır” diyebiliriz.
Astronomlar, galaksilerin merkezlerinde süper kara deliklerin
olduğuna dair delillere sahipler. Bazı galaksiler kuasar içerirler.
Kuasarlar bilinen en parlak ve enerjik maddelerdir. Samanyolunun
bütün yıldızlarının ürettiği kadar enerji üretirler. Bu
enerji, galaksinin merkezinde bulunan ve bizim güneş sistemimizden
büyük olmayan bir bölgeden gelmektedir. Bu, ancak yüz veya bin
milyon güneş kadar kütlenin bir kara delik oluşturarak galaksinin
merkezinde yoğunlaşmasıyla açıklanabilir. Kara deliğe düşen
madde girdap gibi dönen ve enerji yayan sıcak bir gaz bulutu
oluşturur.
Kuasarların bu şekilde beslendiği fikri, galaksilerin daha az bir
oranda enerjik patlamalar ürettiği hakkındaki incelemelerle destek
kazanmaktadır. Galaksi merkezlerinde bulunan kara deliklerden
bazıları belki daha büyük oldukları için daha aktiftir.
California Palomer Observatory’de Dressler ve Richstone tarafından
konuyla ilgili birçok araştırmalar yapıldı. Detaylı çalışmaya
en uygun olan M 31 ve M 32 üzerinde çalıştılar. Dressler ve
Richstone galaksilerin kendi merkezleri etrafındaki dönüş hızını

göstermek için spektroskopik teknikler kullandılar.
Yörüngesindeki bir gezegenin hızı yalnızca güneşin kütlesine ve

gezegenin güneşten uzaklığına bağlıdır. Benzer şekilde,
yıldızların yörüngelerindeki hızları, galaksi merkezine olan
uzaklıklarına ve galaksi merkezinin kütlesine bağlıdır. Dressler
ve Richstone’nun yaptığı araştırmalar gösteriyor ki iki
galaksinin merkezleri hızla dönmektedir ve her bir galaksi süper
yoğun merkezî bir bölgeye yani büyük bir kara deliğe sahiptir.
FIKRA
Bir yazarın herhangi bir konu hakkındaki kişisel görüş, anlayış

ve düşüncelerini kanıtlama gereği duymadan hoş bir üslûpla
yazdığı, kısa fikir yazılarına fıkra denir.
Gazete fıkrası (edebî fıkra) ve mizahî fıkra olmak üzere iki
çeşit fıkra vardır. Gazete fıkraları, genellikle gazetenin belli
bir köşesinde yazarı için ayrılan yerde bir köşe başlığı
altında yayınlanır. Gazete fıkralarında seçilen konu,
çoğunluğu ilgilendirmeli ve aktüel olmalıdır. Sürekli olarak
aynı konuları işleyen bir yazı okuyucuyu sıkar.
Fıkra yazarı tarafsız olmalı, herkesin anlayabileceği açık bir
üslûpla az ve öz yazmalı, yazısını etkili bir sonuçla
bitirmelidir. Fıkra yazarları bu niteliklerde iyi bir fıkra
yazabilmek için bol bol fıkra okurlar, yurt ve dünya basınını
yakından takip ederler; politika, kültür, sanat, ekonomi, turizm
gibi etkinlikleri yakından izlerler, kendilerini sürekli olarak
geliştirirler.
Mizahî fıkralar ise kendi içlerinde Nasrettin Hoca fıkraları,
Bektaşî fıkraları, Kayserili fıkraları, Karadenizli fıkraları,
doktor fıkraları gibi başlıklarda gruplandırılabilir. Bu tür
fıkraların bir kısmında güldürürken düşündürme ön plâna
çıkar.
 Gazete fıkrası


MEZUNLARA NUTUK
Salâhiyetim olsaydı, her sene üniversitenin ve yüksek mekteplerin
son sınıf mezunlarını bir araya toplar, onlara şu fikirleri kabul
ettirmeğe çalışırdım:
— Tahsiliniz bugün sona eriyor, değil mi? Ellerinize tutuşturulan
diplomanın en büyük yalanı budur. Tahsiliniz bugün bitmiyor,
bilâkis, bugün başlıyor. On altı, on yedi seneden beri size
öğretilen şeylerin çoğu ihtisas bakımından lüzumsuzdur; bütün

dünyada hâlâ yıkılmamış kötü bir öğretim sisteminin kurduğu

an’aneye göre hafızalarınıza istif edilmiş, unutulmaktan başka
hiç bir şansları olmayan ölü bilgilerdir. Zekanız bu kokmuş
malûmat kadavralarını ne kadar çabuk atarsa, hürriyetine o kadar
erken kavuşur. Mümkün olsaydı, size bugün diploma yerine bir
hafıza müshili verir, ilmin bu molozlarını ruhunuzun
bağırsaklarından, dışarıya çabuk defetmenize hizmet ederdim.
Ellerinizdeki diploma, öğretim denilen ve yazık ki ilacı henüz
keşfedilmemiş müzmin bir hastalığın raporudur.
Bugünden öteye ilk işiniz, kendinizi bu zoraki bilgi illetinin
toksinlerinden kurtarmağa çalışmak olsun. Size ihtisas olarak
öğrettiğimiz şeylerin de bir kısmı lüzumsuz bir kısmı
yanlıştır. Bunların içinde pek azı ileride sizin için
düşünmek ve kültürünüzü derinleştirmek için malzeme olmağa
yarar.
Gençler! Hayatta muvaffak olanlarla olmayanlara bakınız. Eğer
ticaret gibi amelî mesleklerin zaferlerine bir göz atarsanız, bu
şubede kazananlardan yüzde doksanının ticaret mektebinden mezun
olmadıklarını görürsünüz. Bunlar ticaretin hiç bir ders ve
etüt kitabında izi olmayan bütün inceliklerini tecrübe mektebinde,

hayat mektebinde öğrenmişlerdir. Doktorluk ve avukatlık gibi yarı
amelî ve yarı nazarî mesleklerin kahramanlarına da bakınız.
Bunlar da bilhassa diplomalarını aldıktan sonra kendi aşklarıyla
ve tecessüsleriyle kitapların ve tecrübelerin üstüne kapanmış
insanlardır.
Amelî ve nazarî, serbest ve resmî bütün mesleklerde geri
kalmışların hayatına bakınız. Bunlar diplomalarını alır almaz
tahsilin bittiğini ve öğrenilecek hiçbir şey kalmadığını
sanmışlardır. Hayat, onların gözünde iki mevsimliktir: Biri ekme
çağı, ki tahsil çağıdır; öteki de biçme devresi, ki bütün
ömür süren meslek devresidir. Bu devrede ekme yok ve yalnız biçme
var sanmışlardır. Halbuki asıl ekme devresi tahsil çağından
sonra başlar ve biçme ameliyesini de içine alır.
Şu mahalle doktoru niçin mi kazanmıyor? Muayenehanesine girip
bakınız; cevap, yaldızlı bir çerçeve içinde duvarda asılıdır:

Diploma! Zavallı hekim, bu diplomayı oraya astıktan sonra hastalara
bakmaktan başka yapılacak işi kalmadığına inanmıştır.
Kütüphanesi tam takırdır. Orada unutulmuş mektep bilgilerini
hatırlatan birkaç tıp lügatinden ve arkadaş tavsiyesiyle alınarak

tamamıyla okunmayan birkaç eserden başka bir şey göremezsiniz. Bu
kitapların cildini kaplayan bir parmak toz, hekimin bütün
muvaffakiyetsizliklerini izah eden ve kendisinden başka herkesin
görebileceği işarettir.
Bütün bu zavallılar, beşikten mezara kadar süren hayat okulundan
başka okul olmadığı ve diplomasını aldıkları mektebin, asıl
hayat okulunun küçük ve kötü, bir taklidinden başka bir şey
olmadığını bilmeyenlerdir.
Aranızda bu hakikâti anlamayanlar, o zavallılar ordusuna
katılacaklardır.
İşte bugün hepiniz, size hiç bir sun’i okulumuzun veremeyeceği,
hiç bir müfredat programının kazandıramayacağı bilgileri ve
görgüleri temin edecek olan büyük hayat okulunun eşiğindesiniz.
Bu okuldan çıkmak için ölmek lâzımdır. Yaşadığınız
müddetçe, artık hocanıza yaranmak için değil, babanızın
gönlünü hoş etmek için değil, iyi not almak için değil,
sınıfta kalmamak için değil, yedikçe acıkan tecessüsünüzü
doyurmak için, öğrendikçe artan cehlinizi azaltmak için değil
memleketinizin ve mesleğinizin şerefi için ve nihayet kendi
muvaffakiyetiniz için, program ve disiplin zoruyla değil, anlamak ve
çalışmak aşkıyla, durup dinlenmeden öğrenecek ve deneyeceksiniz.

Asıl bugün mektebe başlıyorsunuz. Notları ve imtihanları olmayan
bu büyük mektepten mezun olmak ve diploma almak yoktur. Çünkü ilim

bitmez ve öğrenmek ihtiyacımız, varlığın sırları ve cehlimizin

karanlıkları kadar sonsuzdur.
Peyami Safa


 Mizahî fıkra örnekleri
TORPİLİM YOK
Rusya’da üniversiteye giriş sınavında bir adaya sorarlar:
— Puşkin’i tanıyor musun?
— Hayır.
— Peki, Nekrasov’u, Çehov’u, Tolstoy’u tanıyor musun?
— Hayır.
— Lermantov’u, Gorki’yi ?

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages