benzer unsurları yan yana getirirler. Sevinç ile keder birbirine
karışır. Çağdaş yazarlar bu “zaman karışımı”na dayanarak
hayatın çeşitli yönlerini verme imkânı bulmuşlardır.
Sevinç Çokum’un hikâyesi de bu “zaman karışımı” esasına
dayanıyor. Hâlihazırda bir çocuğun doğumu bekleniyor. Yaşlı
kadın, bundan yıllarca önce, evinin yukarı odasında oğlunun
doğumunu hatırlıyor. Bu hayatının mesut anıdır. Yeni doğan
çocuğunun soluklarına sokulup ılık bir uykuya dalışını hâlâ
hatırlar:
“Yeniden bahar olsa... Komşuların sıcak gülüşüyle aydınlansa
odalar...”
Hikâyeye bir şiir gibi karışan bu özlemler iki zamanı, dün ile
bugünü birleştirir. Fakat mesut anları felâketli yıllar takip
eder. Savaş yılları, kocasının işlerinin bozuluşu,
hastalanışı... Tekrar bir zaman atlayışı. Oğlu on yedi yaşına
girmiştir. Hastahanede geçen sahne. Doktorla kavgası, kocasının
ölüşü, oğlunun başına gelen felâket. Hikâyenin esasını
teşkil eden bu hadiseler hep, yaşlı kadının hatırasında geçer.
Yukarı katta kiracısı Selma’nın çocuğunun doğumunu bekleyişi,
yaşlı kadına bu eski günleri hatırlatır.
Dün ile bugünün bir araya gelişi doğum ile ölümü, daha birçok
şeyi küçük hikâyede birleştirir ve ona hayattakine benzer
karmaşık bir mahiyet verir. Küçük hikâye, şiir gibi dar bir
çerçeve teşkil ettiği için seçilen an ve kelimelerin büyük
rolü vardır. Yazar, yaşlı kadını pencere kenarına oturtur ve bir
kediyi ona arkadaş yapar. Bu iki unsur yaşlı kadının
yalnızlığını artırır. Hikâyede pencere kelimesi birkaç kere
tekrarlanır. Pencere; dışarısı, dünya, başkaları, yani hayat
demektir. Daldığı düşten uyanan yaşlı kadın pencereden
dışarı bakar:
“Dumanlı bir rengin içinden gelip geçeni kucaklayan
bakışlarında bir çocuk şaşkınlığı vardı. Yoğurtçunun
çıngırağı, bir arabanın camları sarsıp geçişi ona
yaşadığını hatırlattı.”
Yaşlı kadın, hatır alan ve hazin yalnızlığı ile geçen zamanı
ve ölümü hatırlatır. Hikâyenin esas temi, bir iki tatlı izlenime
rağmen “hayatın acılığı”dır. Yazar doğumun sevincine
ölümün zehirini katar.
Hikâyenin esas kahramanı yaşlı kadın olmakla beraber, yazar sosyal
hadiselere de yer verir. Kadının kocası “eski zaman küpleri”
yaparak geçinir. “Dünya savaş başladığı zaman küplerin sırı
için gereken malzemeyi bulamaz olmuştu. Yavaş yavaş gözlerdeki
gülümseme silindi. Artık ebelere, komşulara sunulacak kadar
kahveleri de yoktu mutfaklarında. Dünyaya gelen bebekler, sarı,
solgun yüzlüydü.”
Ailelerin hayatı toplumun şartlarına bağlıdır. İsmail
Efendi’nin “eski zaman küpleri” yapması sembolik bir mânâ
taşır. Böyle bir meslekle modern çağda aile geçindirmek
güçtür. Yazar bu nokta üzerinde fazla ısrar etmez. Fakat
hadiselerin sebeplerini belirtmeyi unutmamıştır.
Kadının kocasını hastahaneye yatırmak için Baş hekimle
yaptığı kavgayı, hikâyeci dramatik bir şekilde, bütün
ayrıntıları ile olduğu gibi anlatır. Yazar, istese onu da hafıza
ve hatıranın müphem ve karışık üslûbu ile ortaya koyabilirdi.
Onun, böyle net hikâye edilişinin sebebi bir sosyal gerçeği
belirmek içindir:
Türkiye’de bürokrasi, halka karşı kayıtsız ve merhametsizdir.
Kadın yumruğu ile onu yola getirir ama kocası on beş gün sonra
ölür. Oğlu da bu hadiseden sonra değişir:
“Oğlunun bezginliği, yorgunluğu o günlerde başladı. Kahvelere,
meyhanelere gitmezken gider oldu. Babasını, hekimin ezici
bakışlarını unutmadı” diyor hikayeci. Babanın ölümü kadar,
oğlunun ölümüne ve yaşlı kadının hayatta yapayalnız kalmasına
Baş hekim sebep olmuştur. Kadın “bakımsızlıktan ölür” diye,
esrara, morfine alışan oğlunu hastahaneye yatırmaya çekinir.
Hikâye, bu yönü ile de kuvvetli bir sosyal tenkidi ihtiva eder.
Yazar aktüeli ön plâna almak, esas hadiseleri geçmiş zaman içinde
göstermek, araya, tabiatı ve başka unsurları sokmak suretiyle, bu
sosyal tenkidin şiddetini kısmen azaltır.
Yaşlı kadın ve kocası, halk tabakasına mensupturlar. Baş hekim
kravatlıdır. Kadın Baş hekimin kravatını yakalar. Kravat
bürokrasinin âdeta bir sembolüdür.
Yazar, tabiatı acı gerçeğe biraz şiir katmak için kullanır.
Hiçbir kötülüğü olmayan tabiat saadet demektir. Kadın mesut
günleri hatırlarken, kocasını domatesler, biberler ve güller
arasında bir iskemlede otururken görür. Çocuğu doğarken tabiat da
güler.
“Salkımlar mı leylâklar mı açmıştı ne? Morumsu, güzel bir
gündü. Bahçedeki bahar pencereden görünüyordu.”
Kısacası Selma, doğurmak için hastahaneye giderken pencereden
dışarıya bakan yaşlı kadın “orada ürkek ve ıslak bir yeşerme
görür.” Hikâye bu cümle ile biter. Bu “ürkek ve ıslak
yeşerme” yaşlı kadının yeni doğacak çocuk karşısındaki
karışık duygusunu belirtir. Acaba o da kendi çocuğunun kaderi ile
karşılaşacak mıdır?
Sevinç Çokum’un hikâyesine yaşlı kadının bakış tarzı
hâkimdir. Yazar kendisini gizler. Gerçekleri duyulara hitap eden
unsurlarla verir. “Yeniden bahar olsa” hikâyesinin başlıca
özelliği, hâlihazır ile geçmiş, fert ile toplum, şiir ile
gerçek, iç ile dış arasında karmaşık, fakat dengeli
münasebetler kurulmuş olmasıdır. Yazar dili de ölçülü olarak
kullanır. Her kelime ve cümlenin hikâyede bir yeri ve fonksiyonu
vardır. Oğlunun ölümüne ait hatıralardan sonra, yaşlı kadını
hâlihazıra döndürürken yazar, dışarıda hayatın devamını şu
iki cümle ile belirtir:
“Sokağın köşesinde bir delikanlı ıslık çalıyordu evlerden
birine. Ötede kahvenin müzik dolabında çalınan bir şarkıya genç
bağırışlar karışıyordu.” Ölüm ile hayat arasındaki
kontrastı gösteren bu cümle, hikâyecinin ince dikkatini ve denge
kurmak arzusunu ortaya koyar.
Mehmet Kaplan
Roman inceleme örneği
KÜÇÜK AĞA VE KÜÇÜK AĞA ANKARA’DA
Yazan: TARIK BUĞRA
BAŞLICA ŞAHISLAR
İstanbullu Hoca: Asıl adı Mehmet Reşit. Çok ciddî bir medrese
tahsili görmüş, genç, bilgili, imanlı ve cesur... Sonradan
“Küçük Ağa” olur adı.
Millî Mücadele’yi kazandıran unsurların birisini, din
adamlarını temsil eder. Derin ve canlı bir tip.
Salih: Vücudunun yarısını Yemen’de bırakmış. Onun için Çolak
diyorlar. O da mert ve gözünü budaktan esirgemez bir insan. Zor
karar verir, ama verdiği karardan dönmez. Sonradan Küçük
Ağa’nın en yakını.
Ali Emmi: Bir toprak adamı. Bütün benzerleri gibi toprağın sabır
ve sükûnunu içine sindirmiş bir Akşehir köylüsü. Romanda Millî
Mücadele’nin “millet” unsurunu temsil eder.
Ağır Ceza Reisi: Sağlam bir şahsiyeti var. Çünkü doğru yolu
bulmuş. Onun için sade, alçak gönüllü, dürüst. Ama gerektiği
zaman inatçı ve yırtıcı.
Gönülsüzlerin Haydar Bey, Topbaşların Halis, Yüzbaşı Hamdi,
Yüzbaşı Nazmi, Küçük Hacı: Hepsi de Millî Mücadele’nin
isimsiz yiğitleri.
Özet
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin mağlûbiyetiyle
bitmiş, ordu dağıtılmıştır. Başşehir İstanbul dahil,
memleketin bütün önemli merkezleri işgal altındadır. Daha
kötüsü, devlet ile milletin bağları kopmuş, Devleti yönetenler
ne yapacaklarını bilmedikleri gibi, millet de nasıl bir yol
tutacağını bilemez durumdadır. Akşehir, bütün köyler, kasabalar
ve şehirlerden bir birim, bir kesittir. Orada cereyan edenler,
aşağı yukarı bütün yurtta olup bitenlerdir.
1919 yılı baharında Akşehir, bütün bir dünya savaşı boyunca
çeşitli cephelere dağılmış evlâtlarından geriye kalabilenleri
toplamaktadır. Bir enkazdır Akşehir... Her ev birinin yolunu
gözlemektedir. Ama onlar, nasıl, ne şekilde, hangi keder ve ruhla
döneceklerdir. Geceleri bir mezar sessizliğine bürünen yaslı
Akşehir’de Gavur Mahallesi’ndeki Yorgo’nun, Minas’ın
meyhanelerinden gelen kahkahalar, naralar, şarkı, gitar ve ud sesleri
bu sessizliği delik deşik eder.
İlk gelenlerden birisi Salih’tir. O, Arabistan cephesinden geliyor.
Sağ kolunu, sağ kulağını ve sağ yanağını orada
bırakmıştır.
Trenden inip evine yönelince bir türkünün iki mısraı gelip geçer
içinden:
Giden gelmiyor
Acep nedendir?
Salih’e göre keşke gelmek olmasaydı, böyle yarım gelmektense...
Onu ilk karşılayan çocukluk arkadaşı Niko’dur. Savaşla birlikte
diğer Rum ve Ermeniler gibi Niko da değişmiş, Osmanlı değil, Rum
olduğunun şuuruna varmış ve tam bir ihanet olan dâvasının adamı
olmuştur. Salih’e yakınlık hatta, dostluk gösterir. Maksadı onu
kendisine bağlamak, çocukluk ve ilk gençlik yıllarında hep
kendisinden üstün olan Salih’i ezip böylece ondan intikam
almaktır
Salih’i giydirir, kuşatır. Her gece Niko’nun babasının
meyhanesine giderler, sabahlara kadar içerler. O, çökmüş
psikolojisinin, yarım kalmış vücudunun tesellisini bu kökünden
kopmakta, inkarda ve arsızlıkta bulmuştur. Köylülerin gözünde o,
tiksinilen bir soysuzdur. Salih’i cepheden o perişan haliyle
dönmüş gören anası, onun şimdiki durumuna daha çok
üzülmektedir.
Bugünlerde İstanbullu Hoca çıkagelir. İstanbul’un İngilizlerle
işbirliği yapan politikacıları onu, Kuvva-yı Millîye
çalışmalarını önlesin diye Akşehir’e göndermişlerdir.
İstanbullu Hoca, Başşehirdeki entrikalardan habersiz olduğu için
sırf padişaha bağlılığı yüzünden var gücüyle çalışır.
Bilgisi, güzelliği, cesareti, sağlam mantığı ve tatlı sesiyle
son derece tesirli olmaktadır. Ankara ve Kuvvacılar onu kazanmak
için her yola baş vururlar. Fakat kararından dönmeyen Hoca için
sonunda “vur emri” çıkarılır.
Bu arada Salih, bir gece, sessizce gittiği Rumların meyhanesinde bir
toplantıya ve bu toplantıda konuşulanlara şahit olur. Rumlar Pontus
devletini kurmak için seferberliğe girişmişlerdir. Elebaşıları
bir papaz, en ateşli gönüllü de Niko’dur. Salih, sadece
düşmanla değil, bunlarla da harp halinde olduğumuzu öğrenir.
İçini büyük bir hırs kaplar. Acizliğini yenmek için her gün sol
eliyle tabanca talimleri yapar. Sonunda sol elini, kaybettiği sağ
elinden daha iyi kullanır hale gelir. Kuvvacılara katılır. Ona
önce ufak tefek ayak işleri verirler. Çolaklığı, düzenli ordu
halini almaya başlayan Kuvvacılar arasına girmesine engeldir. Bunu
öğrenince İstanbullu Hoca’ya katılmak için kumandanlardan izin
alır.
İstanbullu Hoca, çok genç ve güzel bir kızla, Emine’yle
evlenmiştir. İlk çocuğunu beklemektedir. Kendisini sevenler,
hakkındaki “vur emri”ni duyurur ve Hoca’yı kaçmaya zorlarlar.
İstanbullu Hoca bir şafak vakti, genç karısını doğum
döşeğinde bırakarak gider. Çakırsaraylı çetesine katılır. O,
artık İstanbullu Hoca değil, Küçük Ağa’dır. Sakalını
kesmiş, sarığını, cübbesini çıkarmıştır. Küçük
Ağa’nın, İstanbullu Hoca olduğunu pek az kimse bilmektedir.
Bunlardan birisi de Salih’tir. Salih, Küçük Ağa’ya son derece
bağlıdır. Onu bulur, maksadı onun Kuvvacılar tarafında yer
almasını sağlamaktır. Çakırsaraylı’dan ayrılarak tek başına
bir çete kuran Küçük Ağa, Salih’in de yardımıyla
tereddütlerden kurtulmuş, Kuvvacıların fikirlerini ve yolunu
benimsemiştir. Herkes İstanbullu Hoca’nın, İstanbul’a
kaçtığını sandığı günlerde o, Salih ve diğer arkadaşlarıyla
Çerkez Ethem kuvvetlerine katılır. Çerkez Ethem’le Garp Cephesi
Kumandanlığı’nın arası açıktır. Küçük Ağa, Çerkez Ethem
ve kardeşi Tevfik Bey’in güvenini kazanmıştır ama, o Ankara’ya
bağlıdır. Hile yapar, tuzaklar kurar, bu iki kardeşin yeni
kurulmakta olan orduyu ve devleti çökertmesini engeller.
Bu arada Tevfik Bey’den izin alarak, Çolak Salih’i Akşehir’e
gönderir. Aslında Salih, Alayunt’a giderek durumu, Çerkez Ethem ve
kardeşinin niyetini Kuvvacıların önde gelenlerinden Haydar Bey’e
bildirecekti. Sonra da Akşehir’e gidip Emine’den ve Küçük
Ağa’nın daha yüzünü görmediği oğlu Mehmet’ten haber
getirecekti.
Küçük Ağa Ankara’da romanı Salih’in Akşehir’e gelişiyle
başlıyor.
Salih, şubat ortasında Akşehir’e gelir. Kuvvacıların
Akşehir’deki belkemiği, o alçakgönüllü, kararlı,
hoşgörülü; bütün bunlardan dolayı da o hareketin en faydalı
adamı, Ali Emmi ağır hastadır. Salih’i kahvede saygıya yakın
bir sevgi ile karşılarlar.
İkindi üzeri Reis Bey ile Küçük Hacı, Ali Emmi’yi ziyarete
gitmişlerdir. Salih, sırrını onlara açıklar. Bütün
Akşehir’in İstanbul’a kaçtı sonra da öldü sandığı
İstanbullu Hoca hayattadır. Adını ve fikrini değiştirmiş,
Kuvva-yı Millîye’nin en fedakâr gönüllülerinden Küçük Ağa
olmuştur.
Emine’ye gelince, o, uzun geceler boyu, yapayalnız, genç ve güzel
kocasını beklemiştir. Babasının yüzünü bir kere bile
görmediği küçük Mehmet’le birlikte “gel babası geeel, gel”
diye çağırmışlar, ama baba dönmemiştir. Onun vurulduğu haberi
gelince de Emine’yi yaşlı ve bezgin çarıkçı Hasan’a
nikahlamışlardır. Salih, işte bu gerçeği öğrenir ve kalmanın
faydasızlığına inanarak kaçıp gider. O gittikten kısa bir süre
sonra Ali Emmi’yi toprağa verirler.
Ötede, Küçük Ağa, Tevfik Bey kadar ağabeysi Çerkez Ethem’in de
güvenini ve takdirini kazanmıştır. Çerkez Ethem, Garp Cephesi
Kumandanı’yla aralarındaki geçimsizliği bir büyük ihanete
götürmek üzeredir. Bütün kuvvetlerini toplayarak Kütahya’ya
geçecek, istekleri kabul edilmezse Ankara’ya yürüyecektir. Durumun
son derece kritik olduğunu gören Küçük Ağa’nın “Şeriatın
mübah gördüğü harp hilesinin” en büyüğünü oynamaktan başka
çaresi yoktur. Hem kendisi, hem davası, hem de millî zafer
açısından son derece tehlikeli olan bu hile, Küçük Ağa’nın,
dolayısıyla Millî Mücadele’nin sonu olabilir. Küçük Ağa,
büyük oyununu oynar. Çerkez Ethem’in vuracağı darbeyi mümkün
olduğu kadar zayıflatmak için onun askerlerini içinden böler.
Çerkez Ethem kuvvetlerinin yarısı, Kütahya Komutanı İzzettin
Bey’e teslim olur, Kuvvacıların tarafına geçerler. Böylece
Küçük Ağa’nın ihanet saydığı oyun bozulmuş, zafer
kurtulmuştur.
Küçük Ağa, bin atlısı ile önce Alayunt’a, sonra da Ankara’ya
gider. Doktor Haydar Bey, Küçük Ağa’yı Mehmet Akif ve Hasan
Basri Beyler’e götürür. Onlarla karşılaşmak, Küçük Ağa’ya
bütün davranışlarının ve hareketlerinin hatta bütün
tereddütlerinin haklılığını öğretir. Küçük Ağa, nefsinden
vatanı lehine feragat etmekle yanılmamıştır.
Günler geçer, peş peşe, Küçük Ağa Akşehir’e gidip gitmemek
konusunda bir karar arefesindedir. Çolak Salih’in ne kendisi gelir,
ne de bir haber gönderir. Başka çaresi kalmayan Küçük Ağa,
Akşehir’e, Mehmed’ine ve Emine’ye gitmeye karar verir. Ama daha
Akşehir’e gelir gelmez karısının bir başkasıyla
evlendirildiğini öğrenir. Artık “İstanbullu Hoca” hüviyetini
iyice saklamak zorundadır. Kendi oğluyla tanışır, arkadaşlık
kurar. Mehmet de babası olduğunu bilmeden bu genç ve güzel adamı
sevmektedir.
Uzun zamandır hasta olan Emine pırıl pırıl bir cuma sabahı
Hakk’ın rahmetine kavuşur.
Emine’nin toprağa verildiği akşam, Küçük Ağa, Ankara’ya
hareket edecek, kuruluş ve kurtuluş günlerinin önde gelen insanı
olacaktır. Ama devirler geçecek, hayranlıklar ve düşmanlıklar
görecek, varlığı da yokluğu da bütün unsurları ile tadacaktır.
Fakat o, saadeti sadece bir hâtıra olarak tanıyacaktır. Hüzün,
onun saadetinin ikinci adıdır artık...
Değerlendirme
Küçük Ağa ve onun devamı olan Küçük Ağa Ankara’da romanları
Kurtuluş Savaşı’nı anlatan romanlar arasında tek başına bir
taraf teşkil eder. Çünkü diğer romanların bu meseleye bakışı
devletin resmî görüşüne dayanır. Ankara’nın görüşü ve
değerlendirmesi bu romanlarda ana unsurdur ve büyük çoğunluğu
zafer kazanıldıktan, herkes devlet içindeki yerini aldıktan sonra
ortaya çıkan hükümleri esas alır. Demek oluyor ki Kurtuluş
Savaşı zaferinin en büyük hissesini resmî görüşe yakın bir
kısım aydın kendi aralarında paylaşmak istiyorlar. Halbuki
aydının bu ölüm kalım cehennemindeki payı kadar milletin de
hakkı vardır. Tarık Buğra, bize ateş hattını, cepheyi ve o
cephenin Ali Emmi, İstanbullu Hoca, Haydar Bey, Çolak Salih gibi
isimsiz kahramanlarını vermek istiyor. Küçük Ağa romanı, Millî
Mücadele’ye Akşehir’den bakmaktadır. Yani gerçeğin diğer
yarısını, Millî Mücadele’nin en önemli unsuru olan milleti
gösteriyor bize. Zaferin nasıl, kimlerle, hangi acılar ve
fedakârlıklar pahasına kazanıldığını anlatıyor. Kısaca
Küçük Ağa, diğer romanlardaki gibi, KurtuIuş Savaşı’nın olup
bitmiş halini değil, nasıl oluştuğunu dile getiriyor.
Bununla birlikte Küçük Ağa bir destan, bir menkıbe, bir tarih
değil, kuruluşu, yapısı, üslûbu, tiplerinin derinliği ve bütün
unsurlarıyla bir romandır. Gerçek, güzel ve büyük bir roman...
Kurtuluş Savaşımız altmış yıllık bir perspektiften
bakıldığı zaman bir mucizeyi andırır. Çünkü hayatın
kendisidir. Millî hayatımızın çetin bir dönemidir. Halbuki
Küçük Ağa’da mucize yoktur. Çünkü san’at eserinde mucize
olmaz. Tiplerin hepsi beşerîdir. Ve roman kahramanlarının
birbiriyle ilişkileri, öfkeleri, dostlukları, keder ve sevinçleri
hep insancadır. Hiçbirinde “Promete” olma arzu ve ihtirası
yoktur. Bu romanda Kurtuluş Savaşı edebiyatının çok kullanılan
malzemelerinden “saban demirinden süngü yapma, sırtında çocuğu
ile cepheye cephane taşıma...” gibi basmakalıp kahramanlık
unsurlarına da yer verilmemiştir. Harp tarihi söylüyor: Elbette
bunlar yapılmıştır ve fedakârlıktır. Ama insanımız bugün de
aynı zor şartlar altında yaşamakta devam ediyor. Birincinin en
azından kutsallığı vardı. Şahsî bir karşılık ve çıkar
beklemeden yapılıyordu. Ama Küçük Ağa romanı, asıl
fedakârlığın ne olduğunu çok güzel ortaya koymuştur: Reis Bey,
Ali Emmi, Gönülsüzlerin Haydar Bey gibi Kuvva taraftarlarının, o,
insan olarak çok sevip saydıkları, hayranı oldukları, İstanbullu
Hoca için “vur emri” çıkartmak ve vurdurtmak kararı,
Salih’deki çocukluğunun o âsûde günlerinin iyi dostu Niko ile
bir cephede karşı karşıya gelme arzusu, İstanbullu Hoca’nın
genç ve güzel karısını, hele bir daha yüzünü göremeyeceği
evlâdını bırakıp gidişi... Fedakârlık ise, işte fedakârlık
budur. Yani dostluklardan, sevgi ve aşklardan, aileden, hayattan,
şahsî çıkar ve rahattan yapılabilen fedakârlıktır o zaferin
mayası ve sırrı... Ve bunu onlar sadece istedikleri için,
gelenekleri, hayat felsefeleri bunu gerektirdiği için yaparlar.
Romandaki tez, aşağı yukarı bu şekilde yorumlanabilir.
Küçük Ağa romanı, her biri ayrı bir romanın kahramanı
olabilecek kadar diri ve zengin şahsiyetli dört tip üzerine
kurulmuştur.
Ali Emmi ve Ağır Ceza Reisi, roman boyunca değişmiyorlar. Onlar,
yolunu ve dengesini bulmuş iki insandır. Bunda Ali Emmi’nin toprak
adamı oluşunun tesiri vardır. Reis Bey ise, iyi bir tahsil ve
terbiye görmüş, pratik, inandığı değerlerle içinde bulunduğu
şartlar arasında âhenk kurmuştur. O bakımdan Reis Bey’de de
sosyal ve psikolojik bir çatışmaya rastlamıyoruz. Bununla birlikte
davranışları, konuşmaları, ilişkileri o derece güzel ve tabiî
anlatılmıştır ki bu iki tip romandaki canlılıklarından hiç bir
şey kaybetmemişlerdir.
Ali Emmi, bütün saflığı, dürüstlüğü ve sağduyusu ile
milletimizi, Reis Bey ise kararlılığı, inatçılığı, kültürü
ve medenî cesareti ile iyi yetişmiş münevverleri temsil eder.
Diğer ikisi, Çolak Salih ile Küçük Ağa, Türk romanında
benzerlerine rastlayamadığımız fevkalade iki tiptir. Hele Çolak
Salih, insan ruhunun bütün uçurumlarını içinde taşıyan, son
derece canlı bir kahramandır. İkisi de trajiktirler. İkisi de
“seçme”nin, karar vermenin acısını duymuşlar, bütün bir
milletin yeni bir devletle yeniden doğuşunun sancısını
çekmişlerdir. İstanbullu Hoca’nın Küçük Ağa, Çolak
Salih’in tek kollu bir savaşçı olarak ortaya çıkışı bu
yeniden doğuşun kutsallığını taşır. Kazanacak olanın kim
olduğunu bilince taraf tutmak kolaydır. Ama Çolak Salih gibi Hoca da
yüzlerce geçmiş yılın ve binlerce gelecek yılın muhasebesini bir
anda yapacak ve doğruyu seçecekti. Bunu, yani “doğru”yu üstelik
bir defada seçmeye mahkumdu. Ölüm gibi, denemesi olmayan bir
seçimdi bu.
İstanbullu Hoca’nın trajedisi sosyal, Çolak Salih’inki
psikolojik sebeplere dayanmaktadır. İstanbullu Hoca, Kuvva-yı
Millîye hareketinin gelişmesini engellemek için Akşehir’e
gönderilmiştir. Tahsili, kültürü, inançları yolunun doğru
olduğunu gösteriyordu. Bütün yüreği ve samimiyeti ile padişaha,
“Halife-i Ruy-i Zemin”e bağlı idi. Ama, Akşehir’de gördüğü
karşı taraftaki insanların da kendisi kadar dürüst ve samimî
olduklarını anladı. Tek başına olsaydı karar vermesi kolay
olabilirdi. Ama o, kendisine inananlar ve kendi inandıkları adına da
karar vermek durumunda idi. Tercihini bütün bir tarih, din, kültür
ve medeniyet unsurlarını da göz önünde bulundurarak yapacaktı. O,
İstanbullu Hoca hüviyetini bırakıp Küçük Ağa olarak yeniden
doğarken bütün bu saydıklarımızla birlikte sosyal plânda bütün
bir devleti, şahsen de genç ve güzel bir kadın ile körpe
çocuğunu da geride bırakmıştır. Hiç bir romanda bir tip bu
derece güzel ve çarpıcı bir şekilde değişmemiştir.
Salih’in trajedisi çok daha derindir. Onun tereddütü romanla
birlikte başlıyor. Trenden inip evine doğru giderken “gitsem mi
gitmesem mi?” diye düşünür. Çünkü Akşehir’den Arabistan’a
giden Salih ile, şu anda Akşehir’e gelen Salih birbirinden çok
farklıdır. Tarık Buğra, bir yazısında “Salih, çölde
bıraktığı kolu ile Türkiye’nin, ta kendisidir” demişti. Bu
benzetme yerindedir. Salih’in kolu ile devletin kolu kanadı aynı
şeydir. İşte Salih’in trajedisi bu çaptadır.
Kocaman bir imparatorluk darmadağın olmuşsa, Salih’in yarım
vücudu gitmiş ne önemi var? Ama bir de bunu Salih’e sormalı; onun
açısından bakınca da Salih yoksa imparatorluk nasıl var olur?
Hiç bir eserinde düz çizgiler gibi tek boyutlu tiplere rağbet
etmeyen, aksine, aldığı her tipi bütün boyutlarıyla romana sokan
Tank Buğra Salih’i son derece güzel canlandırmıştır. Salih’in
mizacı ve şahsiyeti imparatorluk, Akşehir, dostları ve
tanıdıkları, evi ve annesi, kendisi, tek kolu gibi içiçe ve
gittikçe daralan daireler halinde ele alınmıştır. Ondaki
psikolojik çatışmanın sınırları bir salıncağın periyotlarına
benzetilebilir. Salih, tıpkı bir salıncakta olduğu gibi, bir
kararın en uç noktasından, başka bir kararın en ucuna dönüş
yapar. İhanete kadar giden bir arsızlıktan, yüce bir
vatanseverliğe, çürümüş bir vücuttan sapasağlam bir imana,
çolak bir insandan son derece keskin bir nişancıya, dostluktan
düşmanlığa, nefretten sevgiye ne kadar uçurum ve zirve varsa,
Salih, onların hepsini yaşamıştır.
Yazar, bunu yaparken son derece inandırıcıdır. Salih’in
kararını verdiği sahneyi kısaca özetleyelim: Bir gece Nikoların
meyhanesinde Rumlar toplanmış isyanı, Pontus’u konuşmaktadırlar.
Hepsi ateşli, hınçlı ve heyecanlıdır. Yalnız Manifaturacı
Vasil, muhaliftir ve “biz Osmanlıyız” diye direnir. Onu bozguncu
diyerek saf dışı bırakırlar. Vasil, toplantıyı terkederken,
bahçede gizlice konuşanları seyreden ve konuşmaları dinleyen Salih
ile karşılaşır. Niko’nun arkadaşı Salih, bu meyhanenin devamlı
müşterisidir. Bedava yer, içer, ona elbise, harçlık, sigara bile
verirler. Vasil bunları bilir. Gözgöze geldiklerinde Vasil,
Salih’e tek bir kelime söyler: “Pis!” İşte Salih’e bir melek
kanadı değip geçmiş gibi yeniden ve yeni bir imana götüren sebep
bu tek kelimedir. Yazar, biz fark etmesek bile, hayatımızı küçük
tesadüflerin idare ettiğini çok güzel ortaya koymuştur.
Tarık Buğra, kahramanlarını idealize etmekten hoşlanmayan, onu,
bütün zaafları, iyi ve kötü taraflarıyla kısaca mizacıyla
değerlendiren ender romancılarımızdan birisidir. Ona göre her
şeyden önemli olan insandır. Kararlar, insanın kendi içinde,
vücut yapısında, mizacında teşekkül eder. Toplum ve diğer dış
şartlar bu kararı sadece açığa çıkarır, kanalize eder, enerji
haline dönüştürür. Bu açıdan bakınca Kurtuluş Savaşı,
binlerce Salih, Küçük Ağa, Reis Bey ve Ali Emmi’nin şahsî
kararlarının sonucudur. Aralarında ayrılıklar varsa, bunun sebebi
“doğru”nun birden fazla oluşunda değil, şahsiyet ve mizacın
herkeste -aynı dâva için yanıp tutuşanlarda bile- ayrı ayrı
oluşundandır.
Tip seçmede, yarattığı tipi bütün benzerlerinin sembolü yapmakta
Tarık Buğra kadar usta bir Türk romancısı yoktur. O derece ki onun
1979’da yayınladığı Gençliğim Eyvah romanındaki ihtiyar tipi,
Türkiye’de bir çok insanı rahatsız etmiştir. Çünkü onlar bu
ihtiyar’da ister istemez kendilerinden bir parça bulmuşlardır
Küçük Ağa, bir Kurtuluş Savaşı romanı olduğu kadar bir kasaba
romanıdır da. Çünkü tipler ve olaylar bu dekor ve kasaba tabiatı
içinde ele alınmıştır. Bununla birlikte bu roman, köy ve kasaba
romanları arasında her şeyiyle ne kadar değişiktir. Birçok köy
romanında -Yaban’dan İnce Memed’e kadar- Anadolu insanı, pis,
geri, alçak, güzellikten anlamaz, hain, çıkarcı olarak
gösterilir. Yaban romanında herkes düşmanla işbirliği halindedir.
Tabiat çirkin ve kuraktır. Vatanımıza ve insanımıza adeta
nefretle bakan daha bir çok roman yazılmıştır. Küçük Ağa
burada da onlardan ayrılıyor. Yaban yazarının bir depremden
artakalmış yarığa, tepeleri birer ura, Porsuk çayını irine
benzettiği; toprakları Tank Buğra “Ay ışığının altında bir
ninni veya bir sıla türküsü” gibi görüyor. Ve şöyle tasvir
ediyor. “Ağaç gölgeleri dantelalar örüyor, yaprakları,
damarlarında su yerine nur dolaşıyormuş gibi, sanki içten içe
aydınlık görünüyordu. Kâinat masmaviydi, dağ tepeleri mavi,
gökyüzü mavi, gölgeler bile maviydi. Ayın sarışın ışıkları
fark edilmiyor, onlar bile mavi sanılıyor, insana mavi esintiler
içinde uçuyormuş gibi bir duygu geliyordu” (s. 128). Bir başka
yerde de şöyle diyor: “Sanki Anadolu kocaman bir kovandı da oğul
vermeye hazırlanıyordu. Ölen arılar dışarı atılacak, bölümler
temizlenecek, çiçek tarlalarına doğru o yaratıcı, o biriktirici,
o eşsiz uçuşların şevki başlayacaktı.” (s.310).
O, insana, tabiata, köye, toprağa ve meselelere sevgi ile yaklaşan
müspet yaradılışlı bir yazardır. Yazarın hayata bu sevgiyle
yaklaşımı, onun romanlarının tiplerine de sirayet eder. Yaban
romanındaki Ahmet Celal bir kompleksler yığını idi. Halbuki
Küçük Ağa bir gönül ve dava adamı... Ahmet Celal hayattaki
bütün mes’uliyetlerinden kaçmış tipik bir aydını temsil
ediyordu. O, iman, dostluk, aile, fedakârlık, vefa, sadakat gibi hiç
bir bağ tanımazken Küçük Ağa, mes’uliyetleri için saadetini
milletinin kurtuluşu uğruna feda etmekten çekinmemiştir.
Tarık Buğra’nın dost düşman ayrımı yapmadan: “O üstün, o
insan denen fani” dediği insana bakışı da övgüye değer. O,
hiç bir insanın -en kötü görüneni bile olsa- yok olup gitmesine
razı değildir. Kuvva-yı Millîye taraftarları İstanbullu
Hoca’yı ikna edememişler, onu kendi dâvalarının safına
çekememişlerdir. Hakkında “vur emri” çıkar. Bu emrin
Akşehir’e ulaştığı gece, Akşehir’in Kuvvacıları korkunç
bir kederin, acının, çaresizliğin kabusunu yaşarlar: Yere serilen
yalnızca yirmi, yirmi beş yıllık bir ömürle, bir ömrün elde
ettikleri olsaydı dert bu kadar yakıcı olmazdı. İstanbullu
Hoca’nın hakkı olan gelecek yirmi yıllara nasıl kor gibi
yanılmazdı? O gelecek yılları, üstelik yalnız Hoca, yalnız
karısı, yalnız çocuğu kaybetmiyordu ki... O yılların üzerinde
tanıdık tanımadık daha binlerce ve binlerce insanın hakkı vardı.
Hoca belki de gün gelecek gönül aydınlatan, kafa sağlığını
getiren, insan kurtaran cümleler bulacaktı; bu çerçeve belki de
çok, çok çok geniş olacaktı. Ve kurşun yirmi yirmi beş yıllık
ömürle birlikte bütün bunları da yok edecek, ebediyyen yok
edecekti. O gün akşam, Doktor, durup dururken, herkes gibi kendisi de
somurtup susarken bir Yunus Emre mısraı kaçırıvermişti
ağzından:
“Gök ekini biçer gibi...”
Yüzbaşı Hamdi yatağında dönüp dururken bunu hatırlayıverdi:
“Gök ekini biçer gibi!.. Başaklar daha dolmadan...” (s. 257)
Yalnız bizim edebiyatımızda değil, doğunun, batının bütün
büyük şaheserleri de dahil olmak üzere çok az muharrirde bu derece
engin bir insan sevgisi vardır.
Tarık Buğra folklordan da istifade etmesini bilen bir yazar. Yalnız
o bazı romancıların yaptığı gibi bir efsaneyi veya bir halk
hikâyesini yazıya geçirip, dramatize ederek roman diye ortaya
çıkarmıyor. Aksine, meselâ bir türkünün ortaya çıkışındaki
acıları duyup, o acılarla sosyal hayatın ve insanın bağlarını
keşfediyor. Bir “leit-motiv” halinde romanda karşımıza çıkan
bir türkü bizi halk kaynaklarının zenginliğine götürüyor.
Gençliğim Eyvah romanında Çanakkale Türküsü ile Çanakkale’de
ve anarşik olaylarda hayatını kaybeden gençliğimiz, Küçük
Ağa’da Yemen türküsü ile vücudunu Yemen’de bırakıp dönen
Salih ne güzel birleştirilmiştir.
Küçük Ağa romanında tabiat ve dekor tasvirlerine geniş yer
verilmemiştir. Bir savaş romanında -yani sadece yaşayabilmenin ve
acıların söz konusu olduğu bir romanda- buna lüzum
görülmeyebilir. Aslında yazar, Türk romancılığında yanlış
anlaşılmış olan realizmden hoşlanmıyor. Bunun için de
teferruatı bazen ihmal ettiği görülür. Meselâ, Küçük Ağa
Ankara’da romanında sadece anafikir geliştirilmiş, Emine, Mehmed
Ali Emmi ve Çolak Salih’in şahsî hayatları gözden uzak
tutulmuştur. Teferruatı ihmal etmek, bir açıdan roman için
faydalıdır, gerilim seviyesinin düşmesini engeller ama Tarık
Buğra gibi usta bir romancı, isteseydi romanın sürükleyiciliğini
bozmadan teferruatı da bize verebilirdi. Öyle anlaşılıyor ki Ahmet
Hamdi Tanpınar gibi tasvirci değil terkipçi ve yorumcu bir
yazardır. Hangi malzemeyi nerede ve nasıl kullanacağını çok iyi
biliyor. Bir örnek verelim: Romanın kahramanları defalarca ölümle
yüz yüze geldiler. Ölüm hayatın ikiz kardeşi gibi her an yanı
başlarında idi. Buna rağmen hiç bir kararsızlık içine
düşmüyorlardı. Nasıl olurdu bu? Yazar Evliya Çelebi’den
aktardığı (başka güzel bir hikâyesinde de kullandığı) tek bir
cümleyle kafamızdaki düğümü çözüyor: “Gün akşamlıdır
devletlim, dün doğduk bugün ölürüz!” Bu cümle Millî
Mücadele’ye katılanların hayat felsefesidir. Osmanlı Devletinin
felsefesidir. Evet, insan önemlidir ama tek başına değildir.
İnsan, toplumun değer hükümleri, düşünce geleneği, inançları
ve tarihiyle birlikte vardır. İlmî düşüncenin “sebep -
sonuç” münasebeti bu romanda hiç bir sözde hiçbir davranışta
gözden uzak bulundurulmamıştır.
Tank Buğra, Türkçeyi son derece güzel kullanıyor. İstanbullu
Hoca’nın Akşehir’deki cuma vaazı Kurtuluş Savaşı’nın en
güzel hitabet örneklerinden birisidir. Diliyle, üslûbuyla ses
tonuyla (yazar bunları da tasvir ediyor) ve söyledikleriyle...
Sözün ne yaman bir silah olduğunu yazarı da kahramanı da çok iyi
biliyorlar. Herkesin konuşması; üslûbu, nüktesi ve mizacıyla uyum
halinde. Diyaloglar son derece sağlam. Köylüler, şehirli kırması
gibi değil, kendi mantıklarına göre sade ve sağduyulu, İstanbullu
Hoca medrese diliyle, Reis Bey okumuş adamların mantığıyla
konuşuyor. Yazar, Ali Emmi’yi Akşehir ağzıyla konuşturmuş. Ama
anlamadığımız, yadırgadığımız tek kelime yok. Aksine sıcak ve
candan...
İnsan ilişkilerini anlatırken, yazar, şiirin dilini kullanıyor.
Çolak Salih’in ve İstanbullu Hoca’nın öfkesini,
yalnızlığını, hasretini ve sevgisini içimiz burkularak okuyoruz.
Heykeltraş Rodin “Her mermer blokunun içinde bir heykel gizlidir”
demişti. Fazlalıkları yontup atınca heykel ortaya çıkar. Bu roman
da öyle... Tarık Buğra dilin, davranışların, konuşmaların,
teferruatın fazlalıklarını atmış. Bu roman eksiği ve fazlası
olmayan bir eserdir. Küçük Ağa her şeyiyle Türk romanının yüz
akıdır.
Tarık Buğra
Günümüz yazarlarından (Akşehir 1918). İlk ve orta tahsilini
Akşehir’de tamamladı. Konya Lisesini bitirdi (1936). Çeşitli
aralıklarla İstanbul Üniversitesi Tıp, Hukuk ve Edebiyat
Fakültelerinde ikişer üçer yıl okuyup sonra vazgeçti.
Akşehir’de çıkardığı Nasrettin Hoca gazetesi ile gazeteciliğe
başladı (1947). İstanbul’a gelince Milliyet, Yeni İstanbul, Haber
ve Tercüman gazetelerinde fıkralar yazdı. Sanat sayfaları
düzenledi. Haftalık, Yol dergisini çıkardı. “Oğlumuz”
hikâyesi ile Cumhuriyet gazetesinin hikâye yarışmasında ikincilik
kazandı. Çınaraltı dergisinde yazmaya başladı. Sanat eseri için
her türlü basmakalıbı reddeden, hür ve bağımsız bir sanat
anlayışını benimsedi. Güzel Türkçesi, derin tipleri, şiirli
üslûbuyla Türk tiyatro ve roman yazarlarının başında yer aldı.
24. UYGULAMA
Adı soyadı :......................................
..../..../ 20....
Numarası :......................................
Bölümü :......................................
Okulu :......................................
Bu kitapta 457. sayfada bulacağınız Bekir Sıtkı Erdoğan’ın
Birinci Gece adlı şiirini ses ve ahenk unsurları (ölçüsü,
kafiyesi), biçim (nazım birimi, nazım şekli), dil ve anlatım
(tema, söz sanatları ve diğer anlatım özellikleri), muhteva
(içerik) bakımından inceleyiniz.
................................................................................................................................
................................................................................................................................
................................................................................................................................