Milli Piyango Teşkilatı da hükümetin
denetiminde.
Milli Piyango Genel Müdürlüğü, AKP'nin en çok kadrolaştığı
alanlardan. Örnek olsun; İslamcı hareketin önemli ismi, eski İstanbul müftü
başmuavini ve Başbakan Re¬cep Tayyip Erdoğan'ın okul arkadaşı Timurtaş Hoca'nın
oğlu Bekir Yunus Uçar yakın zamanda Spor Toto Teşkilatı müdürü oldu.
Durun
bitmedi. AKP hükümeti döneminde şans oyunlarında ne gibi değişiklikler oldu,
hangi yeni oyunlar başladı?
İşte bazı satır başları.
At yarışları haftanın
belli günlerinde oynanırken, bütün hafta yarışlar yapılmaya başlandı.
Hatta
gece yarışları başladı. Türkiye'nin ilk gece at yarışları, İzmir Şirinyer H i-
podromu'nda 2007 yılında koşuldu.
Şans oyunlarının günlere dökümüne bir
bakalım:
Pazartes i: On Numara
Çarşamba: Şans Topu
Perşembe: Süper Loto
6/54
Cumartesi: Sayısal Loto 6/49
Pazar: Spor Toto, Skor Toto, Süper Toto,
Spor Loto, Gol 7 İddaa: Her gün oyn a¬nıyor. Kazı Kazan: Her gün
oynanıyor.
At yarışları: Her gün; İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa ya da
Urfa'da yarış¬lar düzenleniyor. 2008 yılında 487 yarış koşuldu.
Milli
Piyango: Her ayın 9, 19 ve 29'unda çekiliş var.
Hükümetin, salı gününe de bir
talih oyunu koyma çalışması olduğu iddialar ar a¬sında.
Cuma günü ise
boş...
Hatta bir başka iddiaya göre, cuma gününe de özel bir oyun düşünüldüğü
kon u- şuluyor...
AKP iktidarı döneminde İddaa adlı oyun devletin en önemli
şans oyunu haline geldi ve dünyada sayılı bahis oyunları arasında yerini aldı.
Gençlik ve Spor Genel Mü- dürlüğü'ne bağlı olarak faaliyet gösteren Spor Toto
Teşkilatı, İddaa oyununu iştirakç i¬lerin beğenisine sunduğu 2004 yılından bu
yana, şans oyunları pazarının liderliğini kimseye kaptırmadığını
açıkladı.
2005 yılında Sayısal Loto rekor kırdı. Milli Piyango'nun 2001 yılın
dan o tarihe kadarla şans oyunlarından elde ettiği toplam ciroya ulaştı.
2007
yılında Milli Piyango İdaresi'nin yeni oyunu Süper Loto başladı.
Milli
Piyango'nun verilerine göre günde 4 milyon insan bu şans oyunlarına k u- pon
dolduruyor. Her ayın 9'unda, 19'unda ve 29'unda mutlaka Milli Piyango bileti ç
e¬kiliyor, özel günler hariç.
Devam edelim... Edinilen bir başka bilgiye göre
Spor Toto Teşkilatı 2004 yılı n- daki şans oyunlarındaki pasta payım yüzde 9'dan
2006 yılında yüzde 44'e çıkardı.
Milli Piyango ve Dünya Piyangolar Birliği
istatistiklerine göre, Türkiye'de her gün ortalama 200 bin piyango b ileti,
600-650 bin Kazı Kazan bileti satılıyor.
Yani AKP döneminde kumar 2,5 kat
arttı.
Evet, bir yanda Milli Piyango ikramiyesini "haram para" diye kabul
etmeyen Müslüman bir aile...
Diğer yanda "kumar mucidi" bir
hükümet...
Yalan mı; o Müslümanlar bu dincilere benzemiyordu!
Görmüyor
musunuz?
Niye bunu hiçbir Müslüman yazar dile
getirmiyor?
Neredeler?
Hepsi mi yerlerde!
Seccadeleri Mekke'ye doğru mu
serili? Nasıl mı?
Gazetelerde tam sayfa ilanlar var:
Emlak şirketi
Mekke'de yapılan büyük bir gökdelenin reklamını yapıyor. Mek¬ke'de yapılan
gökdelende, satışın devre mülk yöntemiyle gerçekleştirileceği proje Tür¬kiye,
Kuveyt, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ortak
projesi.
"Yola Çıkma Zamanı" manşetiyle verilen ilanda çok önemli bir ayrıntı
var. İlanı veren şirket, Kabe görüntüsünün üstüne gökdelenleri oturtmuş.
Yüzlerce Müslüman, Kabe yerine gökdelenlere doğru ibadet ediyor. İslam'ın temel
değerleriyle örtüşmeyen bu görüntü Müslümanlara yapılmış büyük bir saygısızlık
değil mi?
Tam sayfayı süsleyen ilanda Kabe'nin görüntüsü önemsiz bir ayrıntı
gibi sunul u- yor. Şirket gökdelenleri ise Kabe yerine, önünde ibadet edilecek
bir merkez gibi duru¬yor. Para, mal, ticaretin dinci camiayı getirdiği son
noktanın halini gösteren ilan, dini değerleri de birer pazarlama aracı haline
getiren dinci kesimin içler acısı halini göst e¬riyor.
İslamiyet, onu
savunduğunu iddia eden kesimlerce üzerinden rant elde edil ecek bir değer olarak
sunuluyor. İnanç ve iman yerine paranın geçtiğinin en büyük k anıtı olan bu
ilanda, din daha çok daire satmak için yalnızca bir fon kâğıdı.
Mekke bugün,
gökdelenler, alışveriş merkezleriyle çevrilmiş durum da. Türki¬ye'de "meleklerin
cinsiyeti" gibi absürd konuları tartışan dinci yazarlar ise Kabe'yi pazarlayan
bu anlayışla kol kola. Her sene Kabe'ye gezi düzenleyen Vakit gazetesi ve onun
yazan Abdurrahman Dilipak, Kabe'yi m ahveden bu görüntüye neden tepki gö s-
termiyor?
İslamiyet'i pazarlayan ve Allah'ın evini kirletenlere neden sessiz
kalınıyor? Neden susuyorlar?
Hey gidi Sadık Albayrak!
Hadi bazı mücahitler
sınıf atlayıp müteahhit oldu. Peki, bir dönemin mücahit önderleri de ne yapıyor?
Örneğin Sadık Albayrak...
Son yıllarda gazeteler, televizyonlar ondan hep
"başbakanın dünürü" diye ba h- sediyor.
Oğulları Berat ve Serhat nedeniyle
adı duyuluyor artık.
Küçük oğlu Berat (d. 1978), Başbakan Recep Tayyip
Erdoğan'ın kızı Esra'yla evli.
Genç yaşta Çalık Holding'in CEO'su oldu. Büyük
oğlu Serhat (d. 1973) da Çalık Grubu'nda.
Sözünü ettiğimiz isim,
gazeteci-yazar Sadık Albayrak.
Başbakan Erdoğan'la dünür olduktan sonra bir
köşeye çekildi, artık gazetelerde yazmıyor. Konuşmuyor.
Halbuki, görüşlerine
karşı olsam da, Türkiye'nin ona ihtiyacı var, bi liyorum.
Türkiye'nin bu
gergin günlerinde gazeteci -yazar Sadık Albayrak'a görev düşmü¬yor mu? Peki,
neden sessiz?
Dünür olması, susmasını gerektirir mi?
Bunca yıllık Sadık
Albayrak'ın köşesine çekilmesi kabul edilebilir mi?
Bu muydu yani? İki oğlu
önemli bir şirkette CEO olacak, hatta biri başbakanın damadı olacak ve o,
yazılarıyla rüzgâr ekip fırtına biçen Sadık Albayrak kalemini kır a-
cak!
Bunun için mi hapis yattı?
Bunun için mi yüzlerce yıllık cezalan
umursamadan kitaplar, makaleler yazdı?
Uzun yıllar Milli Gazete'nin genel
yayın yönetmenliğini yaptı. Önceleri AKP'ye sert muhalefet eden Milli G örüşçü
isimlerin başında geliyordu.
Sonra... Sonra kayboldu. Yazmadı işte. Dünürüyle
fikir ayrılığı yüzünden mi ka¬lemine kelepçe vurdu? Bilm iyorum.
Bildiğim,
Sadık Albayrak'ın akrabalık ilişkileri nedeniyle köşesine çekilmesine gönlümün
elvermediği.
Sadık Albayrak'ın görüşlerini hiç paylaşmıyorum.
Ama
yazmasını canı gönülden istiyorum.
Sadık Albayrak gazetecidir, yazardır,
düşünürdür.
İdealisttir. Vicdanlıdır. Ahlaklıdır. Aydın olma namusuna
sahiptir. Bu özerkler i¬nin yanında "dünürlüğü" sadece küçük bir
ayrıntıdır.
Tarih Sadık Albayrak'ı dünürlüğüyle değil, yazdıklarıyla
hatırlamalıdır.
Evet, ben kendi adıma, Türkiye'nin bu zorlu sürecinde Sadık
Albayrak'ın yazm a¬sını istiyorum...
Sadık Albayrak'ın "feodal ilişkilere"
kurban edilmesini gönlüm ve aklım kabul etmiyor.
Ama o yazmamakta
ısrarlı.
Gelin de Karl Marx'a hak vermeyin. Ne diyordu: "Ekonomik ilişk iler
sosyal ili ş- kileri belirler!"
Ya da Engels'i tekrar etmeliyiz: "İnsanlar
yaşadıkları gibi düşünür!" İnsanlar yaşadıkları gibi düşünürlerse biz bu
dincilerin fedaisi Hüseyin Üzmez'i ne yapacağız!..
Tabii ki ona
acıyacağız...
Horbo'nun babası Çolak Memo
Birinci Dünya Savaşı'nda Suriye
cephesinde kolundan vuruldu; namı oradan ge¬liyordu.
Savaştan sonra dağa
çıktı, eşkıya oldu. Zaman zaman Malatya'ya ini yordu erzak almak için.
Dört
tığ gibi adamıyla gittiği şehir yolunda, hilal kaşlı, kara gözlü, buğday tenli
bir kıza vuruldu: Emine.
Soruşturdu; kız mıydı, gelin mi? Emirler köyünün
ağası Vahap Ağa'nın küçük kı¬zıydı, henüz 15 yaşındaydı.
Köye heyet gönderdi:
"Allah'ın emri... "
Vahap Ağa sözlerini kesti: "Benim eşkıyaya verecek kızım
yok."
Haberi alan Çolak Memo, otuz atlıyla Emirler köyünü basıp Emine'yi
kaçırdı.
Küçük Emine, Çolak Memo'nun ilk karısı değildi.
Çolak Memo, on üç
kadınla evlendi. Dördüncüsünü boşar, bir daha alırdı.
Cumhuriyet'ten sonra
eşkıyalığa ve mecburiyetten çokeşliliğe son verdi Çolak
Memo.
Emine,
kocası Çolak Memo'dan hep korktu.
Bir gün evde kumalar Meryem, Bedriye ve
Emine otururken, polisler bir hırsızlık soruşturması için eve geldi. Çolak Memo
sorulara cevap verirken, diğer odada üç karı¬sının konuşup gülmelerine
sinirlendi. Gidip, Emine'yi balkondan attı.
Çolak Memo bu olay nedeniyle üç
yıl hapis yattı. 1933'te cezaevinden çıkınca Emine'nin gönlünü aldı ve onu
hamile bıraktı.
Emine, Çolak Memo'dan dört çocuk sahibi oldu. Kocası ölünce
Malatya Mens u- cat Fabrikası'nda çalışmaya başladı. Büyük oğluna çok
güveniyordu; çok çalışkandı, sınıfları hep dereceyle bitiriyordu.
Onu
küçüklüğünden beri "Horbo... Horbo" diye seviyordu. "Horbo" dayısının kı¬zıyla
nişanlıydı.
Bir gün fabrikaya polisler geldi, Emine'yi alıp karakola götürd
üler. Oğlunun ünlü gazeteci Ahmet Emin Yalman'a suikast yaptığını öğ
rendi.
"Horbo" cezaevine giderken o da ameliyat masasına yattı; beyninde ur
vardı.
Yıllarca oğlunun cezaevinden çıkmasını bekledi. Her gece ağladı. Oğlu
ceza e¬vinden çıktıktan bir süre sonra hayata gözlerini yumdu. Çolak Memo ile
Emine'nin oğ¬lu "Horbo" kimdir bilir misiniz: Hüseyin Üzmez!
Bursa'da 14
yaşındaki B. Ç.'ye cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklu bulunan Vakit
gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez.
Nev'i şahsına münhasır biriydi; hayatında iki
sorudan nefret etti: Ne zaman doğdun, Ahmet Emin Yalman'ı niye vurdun?
Bursa
4. Ağır Ceza Mahkemesi'ne giderken, kameramanlara el salladığı görün¬tüsünü
izledim TV'lerde.
Aklıma babası Çolak Memo geldi.
Bir de, "Malatya
Suikastı"nı anlattığı kitabında yazdıkları: "İtalyan Lombroso, 'Bazı insanlar
doğuştan suçludur' diyor. Ben buna inanmıyorum. Allah kulunun hasmı değildir.
Doğuştan suçlu yoktur." (s. 67)
TV'de Hüseyin Üzmez'i elleri kelepçeli el
sallarken izlediğimde düşündüm: Çolak Memo'nun hiç mi suçu yok?
Dinci
tecavüzü
Hüseyin Üzmez'in bu insanlık ayıbını ne yazık ki başta köşe yazarı
olduğu Vakit gazetesi olmak üzere, dinci medya ya hiç görmedi ya da işi
sulandırmaya çalıştı.
Benzer tav rı, Aczmendi Şeyhi Müslüm Gündüz'ün Fadime
Şahin'le basılmasında da göstermişlerdi.
Yetmişlik ihtiyarların gencecik
kızlarla birlikte olmasını doğal buluyorlardı belki de kim
bilir?
Biliyorsunuz Müslüm Gündüz'ün basıldığı evin sahibi Hüseyin Üz
mez'di!
Hüseyin Üzmez'ler, Müslüm Gündüz'ler bu konuda yalnız mı?
Gidin
İstanbul Başakşehir'e, bir iki esnafla sohbet edin, size güvenir lerse neler
neler anlatırlar.
İstanbul'un ikitelli semtinde bulunan Başakşehir, Refah
Partisi dö neminde İs¬tanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı KlPTAŞ tarafından
1995 yılında yapıldı.
Yıllar içinde bu büyük yerleşim yeri, muhafazakâr
kesimlerin konakladığı bir bölge oldu.
Hatta bu muhafazakâr ev sahipleri o
kadar çoğaldı ki, şu an bakıldığında etaplar halinde olan bu büyük sitenin
içinde alkollü içki satan bir yer bulmak
imkansızlaştı.
Fakat...
Muhafazakâr zengin işadamları, İstanbul'un
merkezine uzak Başakşehir'i, ça p- kınlıkları için "ga rsoniyer" olarak
kullanıyor. Şaşırıyor musunuz? Hiç şaşırmayın.
Kaldırıp kafanızı bir etrafa
bakın; hep birbirine benzeyen adamlar görürsünüz.
Nasıl yüzleri botokslu
sosyetik sarışın hanımefendiler birbirine benziyorsa, bu dinciler de o derece
birbirlerine benziyorlar.
Bunlar AKP'nin metroseksüel
dincileri...
Ellerinde mutlaka Vertu marka cep telefonları
var.
Bileklerinde ise Franck Muller saat. Özellikle Başbakan Erdoğan'a hediye
edilen Franck Muller saat, partililer arasında moda yarattı.
Bunların fiyatı
100 bin dolara kadar çıkıyor.
AKP'li metroseksüellerin Doğulu ve Karadenizli
olanlarının büyük oranı burun estetiği yaptırmış durumda. Saçlar, tırnaklar hep
bakımlı.
Tarkan gibi ünlülerin gittiği kuaförlerde artık bu dincileri
görüyorsu nuz.
Gelelim giydiklerine: Mutlaka marka olmalı: Prada, Armam,
Gucci, Cerutti, Ferre, Ermenegildo Zegna, Nina Ricci, Paul&Shark
gibi.
Ayakkabı ise değişmez markalar olmalı: Ralph Lauren, Armani ve
Tod's.
Kemer, gömlek, mendil, çorap yine bu markalardan seçiliyor.
Siyah
takım elbise, beyaz gömlek vazgeçemedikleri. Gece bar kıya fetleri ise kot
pantolon, siyah gömlek ve uzun burunlu siyah ayakkabı.
Parfümleri yine marka
ama özellikle nedense Bulgari tercih ediyorlar.
Alışverişler genellikle
Harvey Nichols, Beymen ve Vakko'dan yapılıyor.
Evet, artık çevrenize daha
dikkatli bakın; onları hemen tanıyacaksınız.
Onlar artık sosyetenin gittiği
Papermoon gibi mekânların değişmez figürleri ol¬dular.
Meğer bunca yıllık
mücadeleleri, büyük laflar etmeleri; TV'lerde, gazetelerde gördükleri sosyetik
metroseksüeller gibi yaşamak içinmiş. Evet, bir daha yazalım:
Yiyin
efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin,
Doyunca, tıksırıncaya, çatlayıncaya
kadar yiyin!
Meclis'te kavga
Hüseyin Üzmez'ler, Müslüm Gündüz'ler
meselesine tekrar dönersek, bunlar y e¬ni mi ortaya çıktı? Hayır!
Bu anlayış,
yani İslamiyet'i erkek dini yapmak isteyen dincilik dün de vardı... Gelin yüz
yıl geriye gidelim...
1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet) sonucu yapılan
seçimlerin ardından Me c- lis-i Mebusan, 27 Aralık 1908'de açıldı.
Üç yıl
görev yapacak Meclisi Mebusan, hukuk alanında da devrim niteliğinde düzenlemeler
yapmak için çalışmalara başladı.
Ceza Kanununun bazı maddelerini değiştiren
yasa tasarısı, Meclis Adliye Encü- meni'nden geçip Meclis Genel Kurulu'na geldi.
Değiştiril mesi istenen maddelerden biri de zinaya ilişkin olan 201. maddeydi.
Zina maddesi, dört fıkradan ibaretti:
- Zina yapan kadın hakkında
soruşturma açılması, eğer evliyse eşi, evli değilse velisinin şikâyetine
bağlıydı. Zina sabit görülürse kadın üç aydan iki yıla kadar hapsed
i¬lecekti.
- Şikâyetçi olan koca veya veli davadan vazgeçer ya da
mahkeme sırasında v efat ederse dava düşecekti.
- Kadının zina yaptığı
erkek evliyse, üç aydan iki yıla kadar; evli değilse bir ay¬dan bir seneye kadar
hapis cezasına çaptırılacaktı. Ayrıca her iki durumda da beş O s- manlı
altınından yüz Osmanlı altınına kadar para cezası verecekti. Ancak bu durumun
kanıtlanması için suçüstü olması veya bir Müslüman'ın evinde yakalanması ya da e
r- keğin kendi tarafından yazılmış mektuplarının bulunması şart
koşuluyordu.
- Erkek, karısıyla birlikte oturduğu evde zina yapmayı
alışkanlık edinmişse üç aydan iki yıla kadar hapis ve beş Osmanlı altınından yüz
Osmanlı altınına kadar para cezası öngörülüyordu.
Zina yasa tasarısının
görüşülmesine 18 Nisan 1911 tarihinde, Ahmed Rıza Bey'in başkanlığında Meclis-i
Mebusan'da başlandı.
İlk sözü alan Halep Mebusu Artın Boşgezenyan, Hüseyin
Üzmez vakasında da ortaya çıkan bir gerçeğin altını çizdi: Bu ceza erkekleri
koruyor!
Sözleri sürekli laf atmalarla kes ilen Artin Efendi şöyle konuştu:
"Kanun aslında erkeğe diyor ki, 'Ey birader, biz senin kıymetini biliyoruz. Her
ne kadar biz sana ceza verir gibi gözüksek de sen bundan korkma Ama dikkatli ol,
sakın kendi evinde yapma Ama ola ki bir kere yaptın ziyanı yok, fakat bunu âdet
edinme. Yani metres tutma, ç i- çekten çiçeğe kon.'"
Artin Efendi'nin,
erkeğin kollandığını belirttikten sonra, "Farz ediniz ki, Meclis-i Mebusan,
kadınlardan teşekkül etse" demesiyle salondan bir kahkaha yü k- seldi. Kütahya
Mebusu Cemal Bey, "Allah o günleri göstermesin" diye laf attı.
Artin Bey yine
de sözlerini sürdürdü:
"Bu gök kubbenin altında her şey olur efendim.
Kadınlar Meclis'e gelseler ve bu yasadaki kadınların yerlerine erkekleri,
erkeklerin yerlerine kadınları yazsalar, siz buna ne dersiniz? Zannederim ki,
'Bu gayet haksızdır' dersiniz. Bu nedenle kadınların huk u- kunu korumalıyız
efendim."
Daha sonra kürsüye gelen Şebinkarahisar Mebusu Mustafa Hayri
Efendi, kadı n- ların ve erkeklerin eşit ceza almalarına karşı çıktı, "Kadınlar
daha ağır ceza almalıdır" dedi. Ayrıca, zina kovuşturmasının sadece eş ve veli
şikâyetine bağlı olmasının, kocasız ve velisiz kadınları yasa kapsamı dışında
bırakacağını söyledi.
Bingazi Mebusu Mansur Paşa, ay etlerden a lıntılar
yaparak başladığı konuşm a¬sında, iffetin korunmasının sorumluluğunun erkekten
çok kadında olduğunu belirt e¬rek, "Bu nedenle kadınlara daha çok ceza veril
mesi gerekir" dedi.
Üsküp-lpek Mebusu Hafız İbrahim'in kadınlardan yana çıkan
konuşması genel kurulu yine karıştırdı.
"Kadınları baştan çıkaran
erkeklerdir. Bugün bir kadının aklı başında bir erkeği olursa, hiçbir vakitte
fenalığa bulaşmaz. Fakat namussuz, alçak bir erkek, kendi zevce¬sini evinde
bırakıp Beyoğlu'nda sabaha kadar sürterse, kadı ncağız da bir zamparayı evine
almaya mecbur kalabilir. Bir erkek bütün gün Beyoğlu'nda zamparalıkta bul u-
nursa ona ceza yok. O kadın ne yapsın?"
Bu sözü duyan mebusların büyük
çoğunluğu hep bir ağızdan bağırıp çağırarak itiraz ettiler. Kimi mebuslar
kürsüye yürümek istedi.
Meclis Başkanı Ahmed Rıza Bey, mebusları sakin olmaya
çağırdı. Hafız İbrahim Efendi'yi de daha dikkatli konuşması için uyardı: "Lüt
fen edeb-i lisanla konuşunuz. Bu kürsüye, Meclis'e yakışmayacak söz ler sarf
etmeyiniz."
Konya Mebusu Mehmed Vehbi Efendi, Artin Efendi ile İbrahim
Efendi'nin sözle¬rini eleştirerek, kadınların dışarıda erkeklerini kontrol
etmesi gibi bir durumun asla mümkün olamayacağını söyledi.
İstanbul Mebusu
Kirkor Zohrab da genel kurulu hareketlendiren bir konuşma yaptı. "Bu cürümde en
büyük kabahat erkeklerindir" deyince salon yine ayaklandı. Sataşmalar üzerine
Kirkor Zohrab, "Bu tahammülsüzlüğünüzün nedeni, erkeklerin k a- dınlar üzerinde
egemenliğini zorla muhafaza etmesinden kaynaklanıyor" dedi.
En çok laf atan
Kengiri Mebusu Mehmed Tevfik söz alarak kürsüye çıktı. Hiçbir Osmanlı ferdinin
Zohrab Efendi'nin bakış açısına ve düşüncelerine iştirak etmeyeceğ i¬ni
söyleyerek, konuyu "dinsel farklılıklar" meselesine getirmek istedi.
Müslümanların Ermeni ve Rum gibi Hıristi-
yanlarla bu konuda ayrı olduğunu
belirtti. "Müslüman erkekler mümtaz bir mevkid edir ve bu mevkii hiçbir vakit
terk etmeyeceklerdir."
Serfıce Mebusu Yorgo Boşo Efendi, soruşturma açılması
hakkının sadece erke k- lere tanınmasını eleştirdi. Ayrıca,' erkeklerin rezil
olmamak için şikâyette bulunam a¬yacağını da belirtti.
Son olarak söz alan
Sinop Mebusu Hasan Fehmi Efendi, konuşmasına zinanın İ s- lam şeriatındaki yeri
hakkı nda geniş açıklamalar yaparak başladı. Bırakın kadının zina hakkında
şikâyetçi olup olmamasını, kadının böyle bir davada tanık olarak bile di n-
lenmemesi gerektiğini söyledi.
Tartışmalar uzayınca Meclis başkanı yeterlilik
önergesini oylamaya sundu. K a- bul edildi. Yasa tasarısı da yapılan oylamada
hiçbir fıkrası değiştirilmeden kabul edi ldi.
Sonuçta, aradan yüz yıl geçse
de, yasaları erkekler yaptığı sürece, adına ister zina davası, ister taciz,
ister tec avüz davası deyin, korunan hep Hüseyin Üzmez'ler, Müslüm Gündüz'ler
olacaktır!
Bu tarihsel bilgiden sonra şimdi sorulması gereken soruya
geldik:
İran'daki, kadını ikinci sınıf varlık gören rejimi, Türkiye
Cumhuriyeti'nde yaş a¬yan iki türbanlı kız öğrenci neden benimser? Neden
Atatürk'ü değil de, Humeyni'yi severler? Aradan 100 Yıl geçmesine rağmen neden
hâlâ kadınları ikinci sınıf varlık gö¬ren Osmanlı milletvekilleri gibi
düşünürler.
"Humeyni'yi seviyoruz!"
İki türbanlı üniversite öğrencisinin
televizyon ekranında söylediği, "Atatürk'ü sevmiyorum. Humeyni'yi seviyorum"
sözünü nasıl değerlen dirmeliyiz?
Sünni türbanlı öğrenci, Şii imam Humeyni'yi
neden sever ?
İslam Devrimi, İranlı kadınlara ne gibi "haklar" getirdi?
Gelenekçi/muhafazakâr ideolojilerin kadınlara daya ttığı rol modelini konuşup
tartışmanın zamanı gelm edi mi?
Soru o kadar çok ki...
O halde bir iki
cümle edelim...
Her Müslüman'ın bildiği gerçektir:
Hz. Muhammed'in
ölümünden sonra ha lifelik meselesinden kaynak lanan çatış¬malar ortaya iki
güçlü mezhep çıkardı: Şiilik ve Sünnilik.
Emeviler döneminde veraset yoluyla
belirlenen halifelik, Abbasiler döneminde sembolik bir makama
dönüştürüldü.
Sünni gelenek, halifelik makamına sembolik değerler yükleyip
dün yevi siyasal otoritenin etki alanını genişletti.
Şii gelenek ise bunun
tam tersi yolda gelişti; azınlık olmanın getirdiği bilinçle, siyasal, dinsel,
sosyal ve ilahi olanı birleştirmeyi amaçlayan bir doktrin geliştirdi. Halifelik
kavramının karşısına "imam" kavramını çıkardı, "imam" cemaatin siyasal ve dinsel
lideri olduğu kadar, manevi konularda da en üst makamı oldu.
Şii doktrinine
göre, imam doğrudan peygamber soyundan gelen kişiydi, imamın otoritesi, bireyin
günlük yaşamından manevi dünyasına kadar tüm sorunlarda "yol gösterici" olmaya
kadar giden geniş bir alanı kapsıyordu.
Yani siyasal liderlik yanında, islam
hukukunu en iyi bilen kişi olarak yorum yapma otoritesi de vardı.
İlahi ve
teorik olarak gerçek otoritenin tek ve meşru temsilcisiydi. Yanılmazdı. "Doğru
İslam"ın kavranması konusunda bir tür bilgi tekeli ne sahipti vs.
Humeyni bir
"imam"dı.
Allah tarafından gönderilen ilahi yasaların mutlak, ebedi doğrunun
ve toplu m- sal düzenin kuralları olduğunu söyledi hep.
İnsanın mutluluğunun,
ancak toplumun bu kurallara uygun biçimde düzenle n- mesiyle mümkün olacağını
vurguladı sürekli.
Peki, böyle bir toplum nasıl yönetilmeliydi?
Humeyni'ye
göre monarşi, İslam'a aykırıydı. Doğru yönetim "vela yet-i fıkıh"a dayalı bir
islam devletiydi. Bu devletin anayasası şeriattı. Yani insanın yaptığı değil,
Allah'ın kelamı ve peygamberin sünneti temel yasalar olmalıydı.
Egemenlik
kayıtsız şartsız milletin değil, şeriatındı.
Bu nedenle İslami devletin
yasama organı yasa yapmazdı; sadece bir danışma ve düzenleme organıydı. (Bazı
çevrelerin, Türkiye'deki hukuk kurumuyla neden sürekli tartıştıklarını da bu
çerçevede değerlen direbilir miyiz? Ya da bazı hukuki kararlarda dini ulemanın
görüşünün alınmasını isteyen anlayışı da yine bu çerçevede yorumlamak gerekir
mi? Geçelim... )
Humeyni rejiminde "yürütme" yetkisi kime ait
olacaktı?
Yanıtı basitti: Toplumun hem manevi hem dini hem de siyasal lideri
olan Hu- meyni'ye.
Kuşkusuz Humeyni'nin önerdiği düzen bir "cumhuriyet"ti.
İdari işlerle ilgilenen görevliler ve danışma görevi yapan "yasama" organı bir
seçimle belirleniyordu. Fakat bu düzen hiçbir zaman "demokrasi" olamazdı. Çünkü
insan ürünü yasaya değil, mutlak ilahi yasaya uymak zorunluluğu vardı. Uzatmadan
soralım:
Laik Türkiye'de yaşayan türbanlı Sünni bir öğrenci, Şii İmam Hu
meyni'yi neden
sever?
Sorunun yanıtından önce, Humeyni İran'ında kadının
yerini de analiz etmeye çalışalım.
İslam Devrimi öncesinde sokak
gösterilerinde kadınlar en öndeydi. Devrimden önce, siyasal gösterilere katılan
kadınların, erkeklerle eşit liği ve katkılarının önemi üzerine kurgulanan
İslamcı söylem, devrim den sonra siyasal iktidarı ele geçirir geçirmez kadının
evcilleştirilmesine ve dindarlaştırılmas ına dayalı özgün bir cinsiyet
ayrımcılığının kurumsallaştırılmasına yöne ldi.
Bütün gelenekçi/muhafazakâr
ideolojiler gibi islam Devrimi'nde de kadın, siy a- sette, iş hayatında veya
başka herhangi bir alandaki kadın değil, sadece ve sadece a i- lede
kadındı.
Kuşkusuz tüm bunların altında kadına yönelik güvensizlik vardı.
Bunun en ça r- pıcı örneği, ceza yasası "kısas"ta yer alıyordu. 1981'de
meclisten geçerek yasalaşan kısas, ilk islam toplumlarının cezalandırma
anlayışını yansıtıyordu. Yani, şeriata dayalı, esas olarak öldürme, cinsel
suçlar ve içki içmek gibi kamu düzenini tehdit eden eyle m- leri cezalandırma,
öç alma anlamına geliyordu. Kısas, kadını ikincil insan konumuna
getiriyordu.
Örneğin, kısasta öncelikle taammüden işlenen cinayetlerde
kadınlar şahit ol a¬rak kabul edilmiyordu.
Ve daha acısı kısasa göre,
Müslüman bir kadını öldüren Müslüman bir erkeğin kısasla cezalandırılabilmesi
için, öldürülen kadının yakınlarının cezanın infaz edilebi l- mesi için ödemesi
gereken kan parası, bir erkek için ödenmesi gerekenin yarısı kada r- dı! Yani
kadının yaşamının değeri erkeğinkinin ancak yarısına eşitti.
Kadınlara
yönelik ayrımcılığın çarpıcı bir başka örneği ise, zina halinde kocası
tarafından görülen bir kadının, yine kocası tarafından öldürülmesi halinde
katilin ceza- landırılmamasıydı!
İslam Devrimi kadınlara bazı "haklar" da
getirdi kuşkusuz!
Çokeşliliği ortadan kaldırmadı. Evlilik yaşı 18'den 13'e
düşürüldü.
Okullarda kız ve erkeklerin ayrı sınıflarda ve mümkünse ayrı
binalarda öğrenim görmeleri şartı getirildi. Ders araç ve gereçleri ile ders
kitapları kız ve erkekler için ayrı ayrı düzenlendi. Erkek öğretmenlerin kız
öğrencilere ders vermesi engellendi.
Bazı meslekler kadınlara yasaklandı;
yargıçlık gib i...
Tüm bunların amacı, kadının geleneksel analık-eşlik rolünü
pekiştirerek, top¬lumsal hayattan elini eteği ni çekmesinin
istenmesiydi.
Kara çarşaf, İslam Devrimi'nden önce şah despotizmine karşı
tepkinin sembo¬lüydü. Bu nedenle sadece İslamcıların değil, her siyasal görüşten
kadının giydiği bir giysiydi. Kadınların çoğu devrimden sonra, artık bir simge
haline gelen/getirilen kara çarşafı bir daha çıkaramayacaklarını düşünmemişlerdi
bile.
Düşünmemişlerdi; çünkü başta Humeyni olmak üzere, din adamlarının
İslam'da zorlama olmayacağı sözlerine inanmışlardı, islam Devrimi'nden sonra
örtünmek rej i¬min sembolü haline geldi. Örtünmeyen kadınlar çeşitli biçimlerde
saldırılara uğradı.
4 Temmuz 1980'de Humeyni'nin isteğiyle kamusal alanda
çalışan kadınların ör¬tünmesi zorunlu hale getirildi. Özel sektör de bu karara
uy -
du. Esnaf ve tüccarlar örtünmeyen kadınlara satış yapmamaya
başladı.
Zorunlu örtünmeyi protesto eden ve bu nedenle gösteriler düzenleyen
kadın¬lar, "Amerikan ajanı", "şah yanlısı" ve hatta "fahişe" olarak
adlandırıldı.
Ayetullah Ali Hamaney, Tahran Üniversitesi'nde örtünmeye karşı
çıkan kadınlar hakkında bakın neler söyledi:
"Onlara fahişe demek
istemiyorum, çünkü fahişelerin yaptıkları ken dilerini ilgi¬lendirir. Bu başı
açık kadınların eylemleri ise toplumu ilgilendirmektedir. Bu nedenle onları
karşıdevrimci olarak adlandırıyorum."
Rafsancani ise kadınları
uyarıyordu:
"Önce bunlar ikaz edilmeli. Sonra yasalar var; ahlaka ay kırı
giyinip dışarı çıka n- lar, bu davranışlarından dolayı mahkemelerde
cezalandırılacaklardır. Gördüğüm bu eğilim nedeniyle çok endişeliyim. Korkarım
ki en sonunda müdahale edilmesine izin vermek zorunda kalacağız."
Özellikle
çalışan kadınlar üzerinde yoğunlaşan örtünme zorlamaları kentli, me s- lek
sahibi, eğitimli kadınları olumsuz etkiledi. Çaresizdiler.
Çünkü
sosyalistlerden liberallere kadar her siyasal çevre kara çarşafı emper¬yalizme
karşı mücadelenin bir simgesi olarak görüyordu !
Örtünmenin, emperyalizmle
mücadeleyle, kadının metalaştırılmasıy la ne ilgisi vardı? Bunlar o günlerde ta
rtışılmadı bile.
Tartışmadıkları için, toplumdan dışlanan, mülteciliğe
zorlanan ve hapishanele r- de ölüme yollananlar da bu kesimler oldu.
Neyse,
konumuz "aydın aymazlığı" değil.
Konumuz, laik Türkiye'de Sünni türbanlı bir
öğrencinin Şii İ mam Humeyni'ye olan hayranlığıydı.
İngiltere sömürgesi bile
olmayı kabul eden bu genç türbanlıları kim ne zaman, nasıl
yetiştirdi?
Kanada'da üniversitede okuyorlar ama kendi topraklarının ürünü
"Meşrık Mek- tebi"nden bihaberler!
Bu nedenle kolayca Araplaşıve
riyorlar...
İslam'ı sadece erkek egemen (ataerkil) bir anlayış haline
getirenler, turbanı eve hapsettikleri kızlarının, eşlerinin gündemi haline
getiriyorlar.
Bu nedenledir ki, gündeminde sadece türban olan bu kızımız,
mese leye salt bu noktada yaklaşınca doğal olarak sömürge olmayı bile kabul
edip, mezhepsel farklılıkla¬rı bir yana atıp Humeyni'yi sevebiliyor, İran'ın onu
ilgilendiren tek tarafı kadınlarının örtülü olması.
Peki, kadının tek sorunu
üniversiteye başörtüsüyle girebilmesi mi ?
Hadi genelleyelim, kadın örtününce
tüm sorunları ortadan kalkıyor mu? Bu k ı-
zımıza göre öyle. Yoksa kadını
kara çarşaftan (ki İslam'da kara çarşaf yoktur) kurta r- maya çalışan, toplumsal
hayatın içinde erkekle eşitleyip cinsler arası eşitsizliği kaldı r- maya uğraşan
Atatürk'ü niye sevmesin.
Sonuçta, İslamiyet erkeklerin elinden kurtarılmadığı
sürece türbanlı kızlarımız Atatürk'ü değil, Humeyni'yi sevmeye devam
edecektir.
Bilgiseven'i niye tanımazlar?
Sözü burada Müslüman bir yazara
bırakayım:
Ayşe Böhürler adını hiç duydunuz mu?
AKP MKYK üyesi.
Yeni
Şafak gazetesi köşe yazarı.
TV yapımcısı. Yazar.
Ayşe Böhürler bir TV
programında, Türkiye'de türbanın artık moda haline get i¬rildiğini söyleyerek me
alen şöyle konuştu:
"Türban moda haline getirilerek içeriği boşaltıldı. Ve ne
yazık ki böylece de tü r- ban saygınlığını yitirdi. Başörtüsü takıldığı zaman
sanılıyor ki bütün günahlardan arını¬lıyor, her şey mubah sanılıyor. Ne kadar
yanlış. İşin özünde, iyi bir insan olmak yatm a¬lıdır. Başörtüsü takmayan bir
kadın, başörtülü bir kadından daha di ndar olabilir."
Demek bazı çevrelerde
hâlâ başı açık kadınlar Müslüman sayılmı yor! Cahillik bu kadar mı her yanı
sardı ?
Peki, başta türbanlı iki üniversiteli kız öğrencimiz olmak üzere,
bunlar Müne v- ver Ayaşlı'yı bilmiyorlar mı?
Ya Sâmiha Ayverdi'yi?
Nezihe
Araz, Safiye Erol, Şaziye Berin Kurt, Sofi Huri, Zühre Ulu -ant... Hangisini
sayayım...
Hepsinin başı açıktı; örtünmüyorlardı.
Hepsi İslamiyet
insanlara götürmek için yıllarca çabaladı. Kitaplar yazdılar, s e- minerlerde
konuştular, vakıflar kurdular. Dincilere karşı mücadele verdiler.
İslam'ı
dünyaya anlatan Cemalnur Sargut, başörtülü bir kadından daha mı az Müslüman
şimdi? Kafalarda artık bir kıyas var demek!
Profesör Amiran Kurtkan
Bilgiseven'in de başı açıktı. Aynı zamanda bir Melami şeyhiydi.
Bilim
kadınıydı; din sosyolojisi konusunda dünyadaki birkaç isim den
biriydi.
Hocaların hocasıydı; Prof. Enis Öksüz, Prof. Zekeriya Beyaz gibi
tanınmış isimleri yetiştirdi.
Prof. Bilgiseven'in hayatı tam da soyadına
yakışıyordu.
1926 İstanbul doğumluydu. Kandilli Kız Lisesi'ni bitirdikten
sonra 1947 yılında iktisat Fakültesi'nden mezun oldu. Bir süre özel sektörde ve
İstanbul Defterdarlığı'nda muhasebeci olarak çalıştı. Ama isteği, üniversitede
bilim yapmaktı.
Başardı da; 1956 yılı sonlarında İktisat Fakültesi'ne
sosyoloji asistanı olarak gir¬di. Prof. Dr. Z. Fahri Fındıkoğlu'nun
asistanlığını yaptı.
1960'ta doktora ve 1965'te doçentlik sınavlarını
verdikten sonra 1970'te prof e- sör oldu.
Eserlerinde bilim-din
bütünleşmesinin somut örneklerini verdi. Ter - cüme yapmadı, kaynaklarını bu
topraklarda aradı. Bu nedenle ülke gerçeklerinden kopmadı.
İyi yazardı; güzel
konuşurdu. Sadece sosyoloji konferanslarında konuşmazdı.
Yakın çevresiyle
dost sohbetleri yapardı.
Bazı konular üzerinde ısrarla dururdu: Müslüman
kadınlarının ezilmesine karşı çıkardı. Kafasında öyle ne başı açık ne de başı
kapalı kadın tipi vardı. Ortada böyle s o- ru bile yoktu.
İslam'da dört kadın
tezine şiddetle karşı dururdu.
Tasavvuf ve laikliğin nasıl iç içe olduğunu
anlatırdı hep.
Türkiye'de sosyal çözülmelerin çok büyük tehlikelere neden
olacağını ilk o sap¬tadı. Alevi-Sünni ayrılığının te hlikesine işaret etti
sürekli.
Etnik ve dini bölücülük karşısında dikkatli olunmasını
istedi.
İslami kavramların içinin boşaltılmasına savaş açtı.
Prof.
Bilgiseven'in "ne kadar inançlı" olduğunu kim
sorgulayabilir?
Bakınız...
Balkanlar, Kafkaslar ve Ortadoğu'dan Anadolu'ya
gelen tarikat, dergâh, cemaat¬ler arasında günlük hayatı yaşayış ve yorumlama
konusunda büyük kültürel farklılıklar var.
Bırakın farklı tarikatları, aynı
tarikatların farklı yaşam biçimlerini görebiliyoruz.
Örneğin, Osmanlı'nın
parçalanış sürecinde Balkanlar'dan Anadolu'ya gelmiş bir Nakşibendi dergâhı ile
Irak'tan Anadolu'ya gelmiş bir Nakşibendi dergâhı arasında bü¬yük kültürel
uçurumlar var.
Kenan Rifai Selanikliydi. Galatasaray ve Alliance'ta okudu;
hukuk öğrenimi gö r- dü. Yıllarca çeşitli okullarda Fransızca öğretmenliği
yaptı.
Kenan Rifai'nin dergâhında kadın müritlerin fazlalığı ve onların
kapanmayıp çağdaş tarzda giyinmeleri, sohbet toplantılarında kadın erkek karışık
oturmaları, bazı dini çevreleri rahatsız etti.
Bu çevreler dergâhtaki
kadınların mayoyla dolaştıkları yalanını bile eklendirdi¬ler.
Kenan Rifai
dergâhı poştnişine hep kadınlar oturdu.
Zaten ilk oturan da Kenan Rifai'n in
annesi Hatice Cenan Sultan'dı.
Kenan Rifai'den sonra dergâhın başına ne
çocukları ne de eşleri geçti.
Sâmiha Ayverdi, İlhan Ayverdi Hanımefendi ve
onun ölümünden sonra da Cemalnur Sargut bu görevi aldı.
Bu toprakların Orta
Asya'dan getirdiği kültürü bir ileri yıllardır Araplaştırmak
istiyor.
Yıl,
2009.
Ne Münevver Ayaşlı ne Sâmiha Ayverdi ne de Amiran Kurtkan ha
yatta.
Artık bu isimleri bilen de pek yok.
Sadece Ayşe Böhürler gibi bir
iki yazar sık sık uyarmak zorunda kalıyor çevres i¬ni: "Başı açık kadınlar da
Müslüman'dır, dindardır." Ne günlere kaldık?
Ne kadar saklamaya çalışsak da
bu toprakların üzerindeki cahillik hep sırıtıyor. Örneğin...
Başörtüsü
"mucidi" Asenalar
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin, üniversitede türbana
yasak getiren Anayasa'nın 10. maddesi 4. fıkrasının kaldırılmasını istemesi;
ardından yasa değişikl i¬ğini reddeden Anayasa Mahkemesi kararını eleştirmesi,
çoğu çevre tarafından şaşkı n- lıkla karşılandı.
Bahçeli ve MHP'nin bu konuda
taktiksel davrandığını yazdı bazı köşe yazarları. Sanıyorum bu çevreler MHP
tarihini pek bilmiyor.
Milliyetçi hareket açısından bir dönemeç olan 1969
kongresinde, "ayaklan yere basmayan romantik Türkçülük" terk edildi.
Yeni
partinin ideolojisi Türk-İslam çizgisiydi. "Kanımız aksa da zafer İslam'ın"
sloganı atılıyordu artık parti m itinglerinde.
Bu kongrede, Türklüğün sembolü
Bozkurt, yerini İslam'ın simgesi Üç Hilal'e bı¬rakmıştı.
Bu minik
anımsatmadan sonra başörtüsü meselesine gelelim:
Üniversitelerde ilk
başörtüyü Dışişleri Bakam Ali Babacan'ın halası Hatice Bab a- can 1967 yılında
AÜ ilahiyat Fakültesi'nde taktı. Olaylar çıktı.
Aynı yıllar, kendine has
bağlama şekliyle Şule Yüksel Şenler kamuoyu önüne çıktı. Mahkemeler,
protestolarla bir dizi olay yaşandı. (Ayrıntılarını Siz Kimi Kandırı¬yorsunuz
adlı kitabımda yazdım.)
Her iki hareket o yıllarda ne kadar kitleselleşti,
tartışılır.
Ancak 1970'li yıllarda üniversitelerde başörtüsünün
bayraktarlığını yapanlar MHP'li Asenalardı.
Başörtüsünü, üniversitelere,
kamusal alana, mitinglere, yürüyüşlere sokan ül¬kücü Asenalardı.
MSP'nin
mitinglerinde, yürüyüşlerinde başörtüsü görülmezdi; çünkü bu to p- lantılarda
kadın yoktu.
Milli Görüş çizgisi, kadının siyasetle ilgilenmesine sıcak
bakmıyordu! Kadın ha¬yatın içinde yoktu. Bu nedenle "başörtüsü" diye siyasi bir
t alepleri de yoktu.
Bir örnek vereyim:
Papyon giymiş damat Necmettin
Erbakan, 10 Ocak 1967 tarihinde İstanbul Çı¬nar Oteli'nde, gelinliği diz üstünde
olan, başı açık Nermin Hanımefendi'yle evlenirken, başörtüsünü hiç
düşünmemişti.
Gümüşhanevi Dergâhı Şeyhi Abdülaziz Bekkine, kadınların manto
giyebileceğini söylemişti. Kara çarşafa karşı manto!
Sonra ne oldu;
hareket nasıl "Ortodoks" bir kimliğe büründü? Erbakan'ı kim dönüştürdü? MHP
olabilir mi? Olab ilir! Nasıl mı?
Başörtüsü meselesini dergi ve gazetelerde
ilk başlatanlardan biri Necip Fazıl Kı- sakürek değil miydi? AKP k urucusu
Cüneyt Zapsu'nun annesi Gaye Uzel'i, genç kızlara, "Türk Müslüman kadın
portresi" olarak gösterip Büyük Doğu dergisinde kapak yapma¬dı mı?[6]
Dikkat
edin, Necip Fazıl Kısakürek hiç Milli Görüş çizgisinde olmadı. Kendine en yakın
parti MHP idi. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Ancak son bir örnekle yazıyı nokt a-
layayım:
İmam-hatiplere giden ilk kız öğrenciler de MHP'li ailelerin
çocuklarıydı. Çünkü Milli Görüşçüler kız öğrencilerin imam-hatiplere gitmesine
karşıydı; "Regl olanların yanında Kuranıkerim mi okunur" gibi kaba/yobaz
gerekçeler ileri sürüyorlardı.
Detaylara gerek yok; ne imam-hatip ne de
türban konusunda MHP hiç yalp a¬lamıyor, dün nasılsa bugün de aynı çizgisini
koruyor.
Bir ara not yazayım; çünkü artık ılımlı İslam'ın "moda" olmasıyla
türbanın ünü sınırlarımızı çok aştı!
6. Haberi okumuşsunuzdur: AKP kurucusu,
başbakanın eski danışmanı ve yakın dostu Cüneyt Zapsu'nun on metrelik teknesi
İstinye'den Beykoz'a giderken kayalara çarpıp batma tehlikesi atlattı. Zapsu ile
iki arkadaşı ve iki korumasını, yardıma koşan tekneler kurtardı. Cüneyt Zapsu bu
olaydan hemen sonra Başbakan Erdoğan'ın Üsküdar Emniyet Mahallesi'ndeki evine
gidip başbakanla bir saatten fazla görüştü. Kuşkusuz bu görüşmenin tekne
kazasıyla bir ilgisi yoktu. Yoktu ama...
Cüneyt Zapsu her ne kadar resmi
olarak başbakan danışmanlığı görevinden ayrılsa da, hâlâ kamuoyunda AKP kurucusu
ve başbakanın yakın dostu olarak tanınıyor. Yani siyasal bir kimli¬ği var.
Peki...
Böylesine AKP vitrininde olan bir kişinin 10 metrelik teknesine ABD
bayrağı asması sizce doğ¬ru mu?
Biliyorsunuz, Türkiye'de tekne vergileri çok
pahalı olduğu için birçok kişi yatına "yabancı uy¬ruklu" göstermek için yabancı
bayraklar asıyor. En çok asılan bayrak ABD bayrağı. Bu şekilde vergiden "muaf
oluyorlar.
Cüneyd Zapsu gibi AKP'nin önde gelen politik ismin, on metrelik
bir teknenin vergisini ver¬memek için ABD bayrağı asması doğru mu?
Üç kuruş
para için Zapsu'nun ABD bayrağını tercih etmesinin hiç yakışır yanı var mı?
Bakınız on metrelik bir tekneden bahsediyoruz. Bunun vergisi ne olabilir ki,
Zapsu bu teknesine ABD bayrağı asabiliyor. Bırakın on metreyi otuz metre olsa ne
önemi var? İns an sormadan edemi¬yor: Türk bayrağı Zapsu için ne ifade ediyor?
Diğer yanda...
Siyasal kimliği olan bir kişinin sırf vergi vermemek için ABD
bayrağı asmasına kim neden ses çıkarmaz, bu da ayrı bir sorudur. Bu kadar
kanıksadık mı her şeyi?
Şöyle ki: Türkiye üniversitelerde ve kamusal alanda
türban serbestliğini konu¬şurken, Ankara'daki İngiliz Büyükelçiliği kamusal
alanda türbanı kabul eden ilk kurum oldu!
Ankara'daki İngiliz Büyükelçiliği
iki yıl önce aldığı bir kararla kadrolarında tür¬banlı bir Türk çalıştırmaya
başladı. Bir ülkenin içişlerine bundan güzel bir müdahale olur mu? Oluyor
işte...
İngiltere'nin Ankara Büyükelçisi Nick Baird, türbana destek veren
tavrıyla tanı¬nıyor. Nick Baird'in büyükelç ilikteki diğer çalışanlara
"Türbanlılarla çalış maya a lışın, bundan sonra daha fazla türbanlı çalışanımız
olabilir" diye espri yaptığı belirtiliyor!
Bir İngiliz büyükelçisinin kamusal
alanda türbana neden bu kadar destek verdiği sorusunun yanıtını biliyor
olmalısınız...
İngilizlerin bu tavrı Müslümanlara saygısından ileri gelmiyor
kuşkusuz. Açmaya¬lım şimdi tarihi defterleri...
Neyse bu konu uzadı, sizlere
iki örnek vaka göstermek istiyorum:
Türkiye'de iki uzmanın bir İslamcı TV
kanalında, erken boşalmayı, iktidarsızlığı tartışması bizim medyamız tarafından
"devrim" olarak değerlendirildi.
Peki, gerçekten bu bir "devrim" mi? Yoksa
ne?
İşte iki olay:
1) El Kuds el Arabi'nin 25 Temmuz 2007 tarihli
haberine göre, Su udi Arabistan El Ray televizyon kanalında "Aşk Serüveni" adlı
bir program var.
Sunucusu, kadın doktoru Fevziye el Dureym. Program eşler
arasın daki evlilik, cinsellik gibi konula rı işliyor.
Örneğin, yüzleri
kapatılmış bir grup Suudi erkek stüdyoda cinsel deneyimlerini anlatıyor.
Bir
programda, erkekler sevişme sırasında kadınlardan ne beklediklerini söyle¬diler.
Hatta biri sevişme sır asında kadının erkek polis üniforması giymesinin
kendisini tahrik edeceğini belirtti.
Yine Suudi Arabistan'da El Yom adlı bir
başka televizyon kanalında, bir psikiyat¬rın yazdığı Bir Lise Öğrencisinin
Kaşkolü adlı kitap tartışıldı. Kitap son yıllarda erkekler arasında
eşcinselliğin arttığını, gençlerin kadınlara imrenip onlar gibi süslenerek kıy
a¬fetler giydiğini anlatı yordu.
Her iki konu da Suudi televizyon
kanallarında açıkça tartışıldı. Suudi TV kanall a¬rı "devrim" mi yapmıştı?
Sorunun yanıtına geleceğiz ama bir haber daha aktarmamız gerekiyor.
Program
yayınlanır yayınlanmaz Mısırlı erkekler ayağa kalktı. Güya Hale Sirhan, milleti
ahlaksızlık ve fuhuşa teşvik ediyordu; dine aykırı biçimde kadınları açık saçık
göstererek namuslu kadınların aklını çeliyordu.
Sonuçta sadece program
yayından kaldırılmadı, Hale Sirhan da Mısır'dan kaç¬maya mecbur edildi.
Hale
Sirhan'ın programı ile Fevziye el Dureym'in programı arasında ne fark va
r-
dı?
Bu iki program arasında dağlar kadar fark vardı!
Bu farkı
bildiğiniz zaman, erkeklerin erken boşalmasını, iktidarsızlığını konuşup
tartışan Türkiye'deki İslamcı televizyon kanalının "devrim" yapıp yapmadığım
anlarsı¬nız.
İşte fark şudur: İslam'ı erkek egem en hale getirenler sadece
erkeklerin sorunla¬rının konuşulmasına izin ver iyorlar.
Erkeğin her
problemini televizyonda konuşup tartışabilirsiniz ama
kadınınkini
asla!
Bütün mesele budur. Ve türban sorununun temelinde de
işte bu er kek egemen bakış açısı vardır.
Aydınlanma dini olan islam, erkek
egemenliğinden kurtarılmadığı sürece kız¬larımız Atatürk'ü değil, Humeyni'yi
sevecektir.
Aslında tüm bunların altında cahillik yatıyor.
Baksanıza CHP
"çarşaf açılımı" yaptı diye dinciler ne çok şaşırdı. Hep öyle yaptı¬lar,
Cumhuriyet kadrolarım İslam'a karşıymış gibi gös terdiler.
Yalan
söylüyorlar... Dinciliğe karşı olmak İslam'a karşı olmak değildir; bilerek kafa
karıştırıyorlar.
Atatürk çarşafa karşı mıydı?
CHP, çarşafı ilk kez hangi
kongresinde gündemine alıp konuşt u? Hangi milletve¬kili neyi savundu?
Atatürk'ün tavrı ne oldu?
Gelin, bugünün tartışmalarım daha iyi anlayabilmek
için yıllar öncesine gidelim.
Tarih, 9 Mayıs 1935. CHP'nin 4. büyük kongresi
Ankara'da toplandı. Atatürk'ün son kez katıldığı bu kurult ayın başkanlığını
İsmet İnönü yaptı.
544 delege, bir hafta süren kongrede çok önemli kararlar
aldı. Öncelikle partinin Cumhuriyet Halk Fırkası olan adı, "Cumhuriyet Halk
Partisi" olarak değiştirildi.
Kongre, 1929 dünya ekonomik krizinin etkisiyle
liberalizme karşı açık cephe a l- dı. CHP Genel Sekreteri Recep Peker şöyle
diyordu: "Ulu -
sal çalışmayı yıpratan ve ulus yığınını sömüren liberalizme
karşı cep hemizi daha da sıklaştırıyoruz."
Kurultayın kadınlar açısından da
önemi büyüktü:
Kongreden önce, 5 Aralık 1934 tarihinde kadınlara seçme ve
seçilme hakkı v e- rilmişti. 8 Şubat 1935'te yapılan genel seçim sürecinde kadın
lar sadece milletvekili adayı yapılmamış, CHP'ye üye olmaları için de yoğun
kampanyalar başlatılmıştı. S o- nuçta 18 kadın milletvekili olmuş ve binlerce
kadın CHP'ye katılmıştı. CHP kurultayı delegeleri arasında, kongre kürsüsünde
artık kadınlar da vardı.
4. büyük kurultayın gündeminde ayrıca -bugün hâlâ
tartıştığımız-çarşaf da va r-
dı.
Tarih, 16 Mayıs 1935. Kongrenin son
günü.
"Dilek Komisyonu"nun raporunun okunmasına geçildi. Rapor, başta Muğla
ve Sivas olmak üzere CHP teşkilatlarından, çarşaf ve peçenin yasaklanmasına dair
gönd e- rilen dilekçeler üzerine hazırlanmıştı.
Bu noktada dikkatinizi çekmek
isterim:
CHP teşkilatları ve Dilek Komisyonu sadece çarşaf ve peçenin
yasaklanmasını is¬temektedir; yani diğer başörtülerine (yemeni, yaşmak, eşarp
vs) ilişkin kimsenin bir rahatsızlığı yoktur. Hatta görüleceği üzere çarşaf
konusunda da katı değillerdir. Rapor, balan ne diyordu:
Türkiye'nin üçte
ikisi köylüdür, köydedir. Burada çarşaf, peçe yoktur. Kalan üç¬te birin büyük
kısmı da bu görenekten sıyrılmış çıkmıştır. Yer yer tek veya toplu hare¬ketlerle
bu kalanlar da hiçbir kanun eli dokunmadan açılıp kaybolmaktadır. O halde, kalan
ve bir çokluk olmayan bu peçeler, çarşaflılar üzerinde yeni tedbir almaya lüzum
var mıdır?
Komisyonumuzda bu konuda iki görüş vardır:
Bunu kadınlarımızın
kendi zevklerine, kocalarının ve babalarının sosyallik zih¬niyetindeki
ilerlemeye mi bırakmalıdır? Yoksa düşmeye hazırlanan ve sadece koca ve baba
saygısıyla sallanıp duran bu çürük meyveyi merkezin küçük bir sarsması ile
dö¬küp atarak, şurada burada kadınlarımızın yüz karası gibi görünen bu kılıktan
onları çı¬karmalı mıdır?
Komisyonumuzun birtakım arkadaşları bu ikinci
görüştedir. Ancak çarşaflı de¬ğil, peçeli kadının ve ne idüğü belirsiz bir
kılıkta sokaklarda dolaştırılmasının polis ka¬nunlarıyla yasak edilmesinin amaca
çabuk varma noktasında lüzumuna kanidir. Ancak bütün komisyon, parti ve hükümet
kurumlarının kestirme bir hareketle yani hiçbir ka¬nun yapmadan bunu başarma
imkânında oybirliği yapmışlardır.
Aslında komisyon raporu da görüşünü tam
olarak netleştirmemiş, karan kon g- reye bırakmıştı.
Kongrede ilk söz alan
Şükrü Kaya oldu.
Herkes merakla Şükrü Kaya'nın ne diyeceğini merak ediyordu,
çünkü içişleri b a¬kanıydı.
Kürsüye gelen Bakan Kaya çok net konuştu:
"Çarşaf, peçe meselesi vardır. K o- misyonun verdiği karar dah ilinde muamele
yapılması bence en doğru karardır." Yani, "yasa çıkarılmasın ama bu sorun da
ortadan kaldırılsın" dedi.
Şükrü Kaya'dan sonra kürsüye gelen, Dilek
Komisyonu Raportörü Giresun mi l- letvekili ve gazeteci Hakkı Tarık Us,
öncelikle peçe ile çarşafın birbirinden ayrılması gerektiğini söyledi:
"Ben
peçe ile çarşafı birbirinden ayırıyorum. Peçe, çarşaftan başka bir mahiye t-
tedir. Sıhhi kanunlarımız evlere kafes konmasını bile zararlı telakki etmiştir.
Fakat k a- dınlarımızın yüzünü örtmesine göz yumar vaziyetimize ne
demeliyiz?"
Milletvekili Us, peçenin de kanunla yasaklanmasına karşıydı;
yerel yönetim¬ler/belediyeler, il genel meclislerinin aldıkları kararlarla peçe
giyilmesinin önüne g e- çebilirdi.
Sonra sırasıyla kürsüye gelen Diyarbakır
Milletvekili Kâzım Sevüktekin, Antalya Milletvekili Rasih Kaplan, Niğde
Milletvekili Naciye Osman, Hakkı Tarık Us'u destekle¬diler.
Ankara
Milletvekili Aka Gündüz ve İçel Milletvekili Dr. Akil Muhtar ise karşı
gö¬rüşteydiler.
Tartışma aslında daha çok, yasa mı çıksın, yoksa yerel
önlemlerle mi çözümle n- sin etrafında düğümlenmişti.
Bu arada meselenin
hükümete bırakılmasını savunan milletvekilleri de vardı.
Tartışmalar uzayınca
yeterlilik önergesi verildi. Önergeyi veren İçişleri Bakanı Şükrü Kaya tekrar
kürsüye çıktı:
"Eğer bu mesele büyük ve önemli bir mesele olsaydı; bu büyük
inkılabı yapan, bunu da programına koyar ve sizden lazım gelen kararı
alırdı."
Şükrü Kaya'nın sözleri çok açıktı: Atatürk, çarşaf ve peçeyi sorun
görmemişti.
İçişleri Bakanı Kaya, Atatürk'ün en yakınındaki isimlerden
biriydi. Kuşkusuz bu konuşmanın direktifini Atatürk'ten almıştı. Buna göre,
kurultay delegeleri kendi bölg e¬lerinde çarşaf ve peçeyle mücadele etmeliydi;
bu konuda kanun çıkarmak doğru deği l- di.
Bunun üzerine Hakkı Tarık Us,
sadece peçenin kaldırılmas ına yönelik verdiği d i- lekçeyi geri
çekti.
Tartışmalar son buldu: Peçenin ve çarşafın yasaklanmasına ilişkin yasa
çıkarı l- masına gerek yoktu. Bu mesele tamamen yerel yönetimlerin inisiyatifine
bırakıldı.
Bu konuda yerel yönetimlerin neler yaptığına geçmeden önce bir
konunun altını çizmek gerekiyor:
CHP'nin 4. kurultayı, aldığı kararlarla
tek parti egemenliğini iyice pekiştirdi. İşte böyle bir kongrede bile çarşaf ve
peçe konusunda sert önlemler alınmadı.
Hani dinci bas ın hep veryansın eder
ya, "CHP kadınlarımızın başındaki örtüyü jandarma zoruyla aldı" diye.
Bırakın
bunun koca bir yalan olduğunu, CHP'nin peçe ve çarşaf dışında kadı¬nın
örtünmesiyle ilgili hiçbir sorunu olmadı. Örtünmenin ge lenek-görenek olduğunu
ve ülkenin aydınlanmasına paralel olarak bu tabunun yıkılacağına
inandı.
Yerel yönetimler çarşaf ve peçe konusunda neler
yaptılar?
Anadolu'da peçe ve çarşaf aleyhindeki çalışmalar CHP'nin bu
kurultayından ön¬ce başladı. Özellikle yerel basın, peçe ve çarşafın çağdışı
olduğunu ve bunun ahlakla bir ilgisi olmadığını yazdı. Bazen bu yayınlar ağır
ithamlara neden oldu: "Çarşafta ırz ve peçede namus arayan gafletin, o örtü
içinde ne zilli maşaların saklı, ne çengilerin gizlenmiş olduğunu bilmemesi ne
yazıktır." (Hakkın Sesi, 30.7.1934)
CHP kongresinden önce bazı belediye
meclisleri aldıkları kararla çarşaf ve p e- çenin giyilmesini yasaklamıştı.
Örneğin, Adana Belediye Meclisi 15 Şubat 1935'te aldı¬ğı kararla, 16 Mart
1935'ten itibaren peçenin ve çarşafın giyilmesini oybirliğiyle yasa k-
ladı.
Bir kez daha belirtme ihtiyacı hissediyorum: Sadece çarşaf ve peçe
yasaklanı¬yor. Yemeni, yaşmak, eşarp, türban değil.
Yerel yönetimler peçe ve
çarşaf yerine manto giyilmesini özendirip teşvik ed i- yorlardı.
Bu arada
peçe ve çarşafa bazı tarikatlar da karşıydı. Örneğin, Nakşibendi Gümüşhanevi
Dergâhı Şeyhi Abdülaziz Bekkine (1895-1952) peçe ve çarşaf yerine
manto
giyilmesini isteyen isimlerden biriydi. Çarşaf ve peçenin İslam'la ilgisi olup
olmadığı da, o günlerden günümüze kadar gelen bir tartışma konusudur.
Bazı
belediyeler peçe ve çarşaf giyilmemesi için ilginç yöntemler buldular: Ö r-
neğin, Bursa Belediye Meclisi, terzilerin peçe ve çarşaf dikmesini
yasakladı!
Yasaklama kararı alan yerel yönetimler, Halkevleri aracılığıyla
yoksullara manto diktirip verdiler.
Yerel yönetimler, çarşaf ve peçenin
yasaklanmasını görüşürken CHP Genel Merkezi hiçbir müdahalede bulunmadı. En
azından bu konuda hiçbir belge yoktur.
Yani CHP'nin, kadınların örtüsüyle
uğraştığı tezi tamamen yalandır; söz kon u¬su olan peçe ve çarşaftı. Bunların
yerine manto ve eşarp özen dirildi.
CHP merkezi yönetiminin örtünmeye ilişkin
tavrı bu kadar açıkken,
Deniz Baykal'a yönelik eleştiriler haksız değil
midir?
Asıl tartışılması gereken bu seçkinci tavır olmalıdır.
Bu seçkinci
bakış, bir dönem CHP'liler tarafından çok eleştirilirdi. Bir örnek vermek
istiyorum:
Kemalizm'in teorisyenlerinden; CHP'li Adalet Bakam Mahmut Esat
Bozkurt "kravatlı eşkıyaları" nasıl eleştiriyor; yerin dibine
sokuyordu:
Çocuktum.
Babamla çiftliğimize giderdik.
Bindiğimiz faytonun
önünde, ardında bir iki silah bulunurdu. Faytonu süren bile silahlıydı! Babama
sorardım, derdim ki;
- Bu adamlar neden silahlıdır? Ne
yaparlar?
- Bizi muhafaza ediyorlar.
- Kime
karşı?
- Eşkıyaya!
- Eşkıya ne yapar?
- İnsanları dağa
kaldırır! Soyar! Paralarını alır!
- Başka? İnsan öldürürler
mi?
- Hayır! Para verilirse öldürmezler.
- Bu eşkıyalar
kimlerdir? Babam anlatırdı:
- Çakırcalı, Gökdeli, Kamalı... Daha bir
sürü isimler!
Gene şurada burada işitirdim, duyardım. Derlerdi
ki:
- Çakırcalı para almış. Köprü yaptırmış. Fukara kızları evlendirmiş.
Çeşmelere su akıtmış!..
Şimdi...
Yüzüm avuçlarımın içinde düşünüyorum.
Yüzümü avuçlarımın içinden çıkaramı¬yorum. O kadar utanıyorum. Bugün.
Beş yüz
bin Türk üreticiyi soyanlar var! Beş yüz bin Türk üreticiyi soyan kravatlı
eşkıya var! Bunların enine boyuna, ellerini sallaya sallaya yemiş çarşısında,
çarşı- pazarda dolaştıklarını, hürmet itibar gördüklerini düşündükçe... Bunların
hâlâ söz sa¬hibi olduklarını görüp duydukça... Utanıyorum! (...)
Bunların
eşkıyadan farkı nedir?
Başlarının melonlu, boyunlarının kravatlı olması
mıdır?
Evet, Harmandalılı Mehmet kasketli idi. Lakin Harmandalın, iki kişi,
üç kişi soy¬du. Yaptıklarının cezasını darağacında çekti. Fakat kravatlı
eşkıya...
Bütün bir ömür beş yüz bin üreticiyi haraca bağlayan, üç beş
kravatlı eşkıyaya ne olacak?
İkram, izzet mi görecek?"
(Anadolu gazetesi,
9 Ekim 1933)
Mahmut Esat'lar dün meseleye böyle "sınıfsal" bakıyorlardı.
Şimdi nasıl bakılı¬yor?
Gelin kıyafet meselesinin bir başka yönüne
bakalım...
Abdullah Gül'ün "smokin açılımı"
Önce bazı sorular sırala
malıyım:
Cumhurbaşkanı Gül hayatında ilk smokini ne zaman giydi? Başbakan
Erdoğan neden hiç papyon takmıyor? Kravatı ilk kullanan padişah hangisiydi?
Dinciler kravatı hâlâ "medeniyet yuları" olarak mı görüyor? Kravat takmayan
Ahmedinejad, Katolik ispanya'nın resmi üniformasını giydiğini biliyor mu
?
Kravat ile papyon arasında ne fark var?
Evet, sorulardan anladığınız
gibi gelin kısa bir medeniyet yolculuğuna çıkalım.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül
ilk kez, 14 Mayıs 2008'de, İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth'in onuruna Çankaya
Köşkü'nde verilen yemekte papyon taktı.
Kurumların protokol kuralları vardır
ve bunlara uyulması saygının bir sonuc u- dur. Cumhurbaşkanı Gül doğru
yapmıştır.
İngiltere'de öğrenim görmüş Abdullah Gül hayatında ilk kez kraliçe
onuruna papyon taktı!
Aradan kısa bir süre geçti...
Genelkurmay'ın 30
Ağustos Zafer Bayramı kutlaması için Ankara Gazi Ordue- vi'nde verdiği
resepsiyonun da protokol kuralları vardı. Ko yu renk, smokin, papyon
vs.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ ve diğer üst düzey komutanlar
protokol kurallarına uydu.
Cumhurbaşkanı Gül papyon takmadı...
Çoğu kişi
papyonu sevmiyor ülkemizde. Giymemek için elinden geleni yapıyor. Kuşkusuz
kişisel tercihtir. Ancak kişinin gideceği yere ve zamana göre giyinmesi ad a-
bımuaşeret gereğidir.
Kraliçe II. Elizabeth için papyon takan Cumhurbaşkanı
Gül'ün, Zafer Bayramı' n- da da protokole uyması beklenirdi. Oysa yapmadı. Niye
?
Yapmaması konusunda, "Eşleri türbanlı olduğu için davet edilmeyen AKP'liler
protesto için papyon takmıyorlar" gibi yorumlar duyuyorum. Sanmıyorum.
Papyon
meselesinden yararlanıp kafamdaki bir soruyu sizinle paylaşmak istiy
o-
rum.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan kravat
takı¬yorlar. Papyonu sevmedikleri aşikâr.
Bu durum sadece onlara özgü değil;
AKP ve Milli Görüş çizgisinde olan İslamcı politikacılar papyonu
sevmiyor.
Hatırlayınız, Necmettin Erbakan renkli, desenli, parlak kravatlar
takardı. Erba¬kan hayatında sadece 10 Ocak 1967 tarihinde papyon taktı. O gün
rahmetli Nermin Erbakan'la nikâh kıydı.
Erbakan o yıllarda Nakşibendi
Gümüşhanevi Dergâhı'nın müridiydi. Buna rağ¬men papyon takmıştı. Peki, sonraki
yıllarda neler yaşadı, papyona niye karşı oldu?
Bu tür muhafazakâr
politikacıların meselesi, modernleşmeyle hesaplaşmak ise niye kravat
takıyorlar?
Hadi kravatı zamanla benimsediler.
Niye papyondan nefret
ediyor, bir gece olsun takmıyorlar?
Dünün Müslüman aydınları; Mehmet Ali
Ayni, İsmail Hakkı İ zmirli, Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Ahmet Avni Konuk,
Süheyl Ünver, Hasan Reşat Sığındım, İsmet Binark vb papyon severdi. Rifai Şeyhi
Kenan Rifai papyon takardı. Sonra ne oldu?
Dincilerin kravat-papyon konusunda
kafa karışıklığı yaşadığını söyleyebiliriz. Bunu ortaya çıkarmak için,
"Avrupa'nın iç savaşı" diyeceğimiz Otuz Yıl Savaşları'na (1618-1648) kadar
gitmemiz gerekiyor.
Çünkü Katolik ve Protestanlar arasındaki bu savaş,
kravatın yaygınlaşmasına neden oldu.
1635'te savaşa para karşılığı katılan
Hırvat askerlerin üniformalarında, bütün boynu sardıktan sonra aşağıya doğru
sarkan püskülleri vardı.
Hırvat askerler Fransa'ya geldiklerinde bu boyun
bağlan çok beğe nildi. Fransa Kralı XIV. Louis süslenmeye pek meraklıydı.
Kravatı çok sevmesi, bu aksesuarı krallığı¬nın simgesi haline getirdi.
Ve
kravat Fransız aristokratları arasında da moda oldu.
Ve yeni bir sözcük
doğdu: cravatel
Fransızca bir sözcük olunca, doğal olarak yıllardır
"Fransızca -Türkçe Sözlük" ya- zımıyla uğraşan gazeteci Doğan Yurdakul'u aramak
elzem oldu. Bugün giydiğimiz kıy a¬fetlerin çoğunun adı Fransızcadan geliyordu
çünkü.
Örneğin; cravate (dş.): boyun bağı, kravat, eskiden Hırvat atlılarının
boyunlarına bağladıkları fular. Kimi araştırmacılar, kravatın Fransızcada Hırvat
kelime¬sinin "Croater" olarak söylenm esinden ileri geldiğini söyleseler de,
buna kimseler pek itibar etmiyor. Neyse bizim konumu z sözcüğün köke ni
değil.
Devam edelim: Kravat Hırvatistan'da doğdu, Fransa'da gelişti ama onu
dünyaya tanıtan İngilizler oldu. Sanayi Devrimi'yle birlikte İngilizler kravatı,
modern erkek giy¬sisinin en önemli aksesuarı haline getirdi. Kravat zamanla
toplumsal hayatın içine iyice nüfuz etti. Beyaz kravatı muhafazakâr, siyah
kravatı liberaller ve kırmızıyı devrimciler taktı.
XIX. yüzyılda Fransız
yazar George Sand, kravatı feministler arasında moda ya p- tı. Artık kadınlar da
kravat t akıyordu. Fakat pek yaygınlaşmadı.
Gelelim papyona...
Papyon
dilimize aynı kravatta olduğu gibi Fransızcadan geldi: Papülon, kelebek
anlamındaydı. Noeud papillon: papyon kravat.
Papyonu moda haline getiren ünlü
İngiliz şair Lord Byron (1788-1824) idi. Ulu¬sal bağımsızlık savaşlarının
gönüllü savaşçısı Lord Byron, kolasız ve iliklenmemiş gö m- leğine taktığı
papyonla kravatın hâkimiyetine geçici olarak son verdi. Papyon özellikle dünya
entelektüelleri arasında hayli taraftar buldu.
Bu bilgilerden sonra kravat ve
papyonun bizim toprakla rımızdaki seyrine bak a¬lım.
Kravat, Osmanlı'ya XIX.
yüzyılda geldi.
Bu yüzyıl bildiğiniz gibi Osmanlı'da modernleşme
sürecinin/çabalarının başladı¬ğı dönemdi. Batı'nın uygar hayatı Osmanlı'ya
adabımuaşeret olarak yansıdı.
Kravatı ilk takan padişahın Sultan Abdülmecid
olması da rastlantı değildi. Su l- tan Abdülmecid, Batı modernizmine
hayrandı.
Eh padişah takar da tebaası durur mu? Önce aydınlar, sonra
bürokratlar kul¬lanmaya başladı.
Kravat, Osmanlı okumuşları arasında pek
sevilirken, mutaassıp çevreler tara¬fından dışlandı. Onlara göre kr avat
"medeniyet yular ı'ydı.
Medrese çevresi, gâvurluğun sembolü gördüğü kravata
mesafeli durdu. Bu karşı koyuşu, Batı'yı tamamen reddetmeyen Mehmet Akif Ersoy
gibi aydınlar yıktı. Ve Mü s- lümanlar zamanla bürokrasi içinde yer almaya
başladı kça kravatla tanıştılar. Bu tabii özellikle Cumhuriyet döneminde
oldu.
Ancak bugün bile kravata karşı olan dinciler var:
Örneğin, bizdeki
Abdurrahman Dilipak gibi, Iran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad da kravat
takmıyor.
Ona göre, kravat Batı'nın simgesi!
Diyelim öyle...
Peki,
kravat takmayan Ahmedinejad neden Batı'nın diğer giysilerini giyiyor ?
İran
cumhurbaşkanı kravat takmıyor, ama ceketi, pantolonu, gömleği redde
t-
miyor.
Aslında protesto etmesi gerekeni giyiyor! Çünkü...
Takım
elbise XVI. yüzyılda ispanya'da ortaya çıktı. Hem de Müslümanları ve Ya¬hudileri
topraklarından kovan Katolik ispanya Krallığı'nın hüküm sürdüğü bir döne m-
de!
Kravatı protesto eden Ahmedinejad, despot Katolik İspanya Krallığı'nın
resmi kıyafetini giyiyor!
Neymiş; küçük şahsiyetler, kişilerle uğraşır; vasat
şahsiyetler, olay larla / şekil¬lerle uğraşır; büyük şahsiyetler, fikirlerle
uğraşır.
Gelelim takım elbisenin bizim topraklara giriş
hikâyesine...
Osmanlı'da takım elbise Tanzimat döneminden sonra giyilmeye
başlandı. Kolay da olmadı.
Sultan II. Mahmud, saray görevlisi Hüsnü ve Avni
ağaları pantolon giydirip ha l- kın tepkisini öğrenmek için ça rşıya gönderdi.
Güvenlik güçleri, Hüsnü ve Avni ağaları halkın elinden zor aldı!
Takım elbise
aşama aşama giyildi.
Örneğin, İstanbullu terzilerin "buluşu" İstanbulin
vardı. Tanzimat'ın resmi kıy a¬feti İstanbulin oldu.
İstanbulinin göğsü
tamamen kapalı olduğundan kolalı gömlek, yaka ve kravat olmadan da
giyilebiliyordu. Bu aksesuarlarla birlikte giyilene "redingot" denildi. Sultan
II. Abdülhamid döneminde redingot yaygınlaştı. Ancak bu kıyafetle aptes almak
zor olduğu için bunu giyenlere "beynamaz" adı verildi.
Uzatmayayım; bunların
hepsi tarihte kaldı. Artık Türkiye'de hemen herkes t a¬kım elbise giyiyor. Kimse
de yadırgamıyor. Kültürel nedenlerden dolayı kravat takma¬yanlar var
kuşkusuz.
Benim meselem Ahmedinejad gibi kravatı Batı'nın simgesi görüp
kıyafeti siya- sallaştıran çevrelerle. Nereden baksanız komik.
Çünkü bu
çevreler, çarık giymeyip Fransa'da ortaya çıkan iskarpin (escarpin)
gi¬yiyorlar.
İtalya'nın insanlığa armağanı pantolonu üzerlerinden hiç
çıkarmıyorlar. Artık pantolon içine külot giymeyen yok herhalde.
Gömleğin
anavatanı pek belli olmamakla birlikte 1500'lerde Batı Av rupa'da gi¬yildiği
biliniyor.
Tişörtün Türkiye'ye 1970'lerde geldiğini çoğumuz biliriz, kimsenin
gömleğe ve tişörte bir itirazı yok. Varsa yoksa kravat ya da papyon
düşmanlığı!
Yani...
Osmanlı'dan günümüze şekilciliğe büyük değerler
yüklemişiz. Kıyafetlerle ilgili sürekli fermanlar çıkarmışız. Peçe, ferace,
çarşaf, manto, kavuk, fes giyilmesi hep ta r- tışma konusu olmuş. Feracenin,
fesin rengi, püskülü için nizamnameler çıkarmışız. 1909'da erkeklerin entari
giymesini yasaklamışız. Sadece kıyafet mi ?
1831'de Osmanlı'nın gerçek
anlamda ilk nüfus sayımında sakalsızları sayma¬mışız!
Sakalını kesen Ahmed
Rasim'i, Şinasi'yi saraya jurnal etmişiz. Neler neler...
Görmüyor musunuz
hâlâ başörtüsünü tartışıp duruyoruz işte.
Etek, kazak, hırka, palto, manto,
kaşkol, şal, eldiven, şemsiye, baston, düğme, fermuar vesaireyi bize nereden
geldiğine bakmadan kullanıyoruz. Hiçbirine simge, sembol demiyoruz. Doğru da
yapıyoruz, artık günümüzde bunları tartışmaya gerek var mı?
Hangi müzik gâvur
işi?
Madem kıyafet meselesinin dincilerin kafasını çok karıştırdığından konu
açtım, buraya bir ekleme yapmalıyım...
İstanbul her yıl ardı ardına
festivallere ev sahipliği yapıyor:
Uluslararası Müzik Festivali, Uluslararası
Caz Festivali gibi.
Nedense son yıllarda devlet erkânı bu festivallere
gitmiyor. Peki niye? Oysa dün öyle değildi. Hadi Atatürk devrimleri travma
yaratıyor, o dönemden örnek vermey e¬lim!
Osmanlı Sarayı da klasik Batı
müziğine ilgi duyuyordu. Padişahlar opera seyr e¬diyor, ünlü virtüözleri saraya
davet ediyor, hediyeler veriyor, nişanlar takıyordu.
Halifeler piyano
çalıyordu. Aile mensuplarının müzik aleti çalması için hocalar
tutuyorlardı.
Ama AKP hükümeti klasik müzikten hiç hoşlanmıyor.
Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan Ankara'da Sibel C an'ı, İzmir'de Arif Şentürk'ü, Rize'de
Davut Güloğlu'nu, İstanbul'da Ferhat Göçer'i dinliyor. Adnan Şenses'le alatu r-
ka şarkılar söylüyor.
Başbakan, İstanbul'daki Cemal Reşit Rey Konser
Salonu'na sadece sempozyu m- lar, paneller, parti toplantıl arı için
gidiyor.
Birey olarak Recep Tayyip Erdoğan'ın müzik zevkine kimse bir şey
diyemez. İ s- tediği konsere gider, istediği müziği dinleyebilir. Üstelik
dinledikleri de ülkemizin renkleri; çoğu kişi dinliyor.
Ancak, söz konusu
kişi başbakan ise, müzik zevki kişisel zevk olmaktan çıkıp devleti temsil etmeye
girmez mi?
Uluslararası müzik (keza sinema-tiyatro) festivallerinin
açılışında-kapanışında başbakan neden yok?
Sormak durumundayız: Avrupa
Birliği'ne girmek isteyen başbakanın, bu evre n- sel sanat dallarına karşı bir
soğukluğu mu var? Varsa bunun temelinde ne var?
Halbuki bu toprakların klasik
Batı müziğiyle tanışması hayli eskidir...
Klasik Batı müziği ilk kez Kanuni
Sultan Süleyman (1520-1566) döneminde Os¬manlı sarayına girdi.
Osmanlı
sarayında kalıcı olarak ilk gelen Batı enstrümanı bir org idi. Yıl
1599.
İngiltere Kraliçesi I. Elizabeth bu müzik aletini İngiliz org yapımcısı
Thomas Dallam aracılığıyla Sultan III. Mehmed'e hediye olarak gön derdi. Thomas
Dallam, Top- kapı Sarayı'nda bu orgla konserler verdi, ilginçtir, bu org daha
sonra kayboldu ve hâlâ nerede olduğu bilinmiyor.
Osmanlı'nın resmi anlamda
klasik Batı müziğine ilgisi Sultan III. Se lim (1789¬1807) devrinde oldu. XIX.
yüzyıl, klasik Batı müziğinin Osmanlı'da yerleştiği dönemdi.
Çünkü siyasal ve
kültürel alanlarda uygulanan Batılılaşma politikaları, sosyal ya¬şamda da önemli
değişikliklere neden oldu.
Bu değişim kendini sanat alanında da gösterdi.
Osmanlı sarayı ve münevverleri arasında kısa sürede benimsenen klasik Batı
müziği, değişen toplumsal yaşamın sim¬gesi oldu.
İstanbul'da müzik etkin
liklerinin yapıldığı Bosco, Naum, Gedikpaşa isim li tiyat¬rolar açıldı.
Buralarda oper alar, baleler, tiyatrolar sahnelendi.
Avrupa müzik sanatının
parlak virtüözleri de o dönemde sarayda ağırlanmaya başlandı.
Genç bestekâr
ve arpçı Elie Alvars, İstanbul'a ilk gelen isimlerden biriydi. Bu gün repertuara
kazandırdığı arp konçertolarıyla tanınan Al vars, Sultan II. Mahmud'un
hu¬zurunda konserler verdi. Hatta bu ziyare tin anısına padişaha bir marş
besteledi. O dö¬nemde tahta çıkan her padişah için ayrı bir marş
besteleniyordu.
Osmanlı padişahının huzuruna çıkarak konser veren en
prestijli isim şüphesiz Macar piyanist Franz Liszt idi. Liszt, 1847'de geldiği
İstanbul'da yaklaşık beş hafta ka l- dı. Liszt İstanbul'da çok sevildi.
Kendisine nişan verildi, Sultan Abdülmecid'in "İrade-i Seniye"siyle
ödüllendirildi.
Sultan Abdülaziz, Lizst'in damadı ünlü besteci Richard
Wagner'in yaptığı tiya t- roya maddi yardımda bulundu. Bu yardım Avrupa
krallarına örnek olarak sunuldu.
Son Halife Abdülmecid Efendi, yağlıboya
portresini yaptığı Franz Liszt'in Beyoğ- lu'nda kaldığı evin müzeye
dönüştürülmesini çok istedi; yapamadı. Son Halife'nin Liszt'e ilgisinin nedeni,
Liszt'in anılarından etkilenip İstanbul'a yerleşen iki Macar p i- yano
hocasıydı. Son Halife çok iyi piyano çalıyordu. Mösyö Volton ve Mösyö Hegge,
Şadiye ve Sabiha Sultan'a piyano hocalığı yaptılar.
Sarayda konser veren
sadece Liszt değildi, arpçı Elie Alvars'tan bah settim. Ayrı¬ca devrin ünlü
isimleri Leopold de Meyer, Eugene Vivier, Henri Vieuxtemps, August d'Adelburg da
sarayda konser veren müzi syenlerdendi.
Bu isimlerden Leopold de Meyer'in
Amerika'da klasik Batı müziğinin yayılm a¬sında öncü rolü oynadığını söylersek
İstanbul'a ne kadar değerli sanatçıların geldiğini tahmin edersiniz.
Bir
minik not daha ekleyim: Piyanist Meyer'i Amerika'da üne kavuşturan beste¬si
"Machmudier: Air guerrier des Türques" yani Mahmudiye, Türk
Marşı'ydı.
Osmanlı padişahları kültür alanında yaptıkları yardımlarla da
biliniyor. Örneğin, 1846'da Beyoğlu'nda çıkan bir yangın, bugünkü Çiçek
Pasajı'nın olduğu yerde bulu nan ünlü Naum Tiyatrosu'nu da yerle bir etti.
Binanın sahibi Michel Naum Duhani, Sultan Abdülmecid'in yardımıyla onardığı
tiyatrosunu 4 Kasım 1848'de Verdi'nin Macbeth operasıyla açtı.
Abdülmecid
sadece maddi yardımda bulunmadı. 9 Şubat 1849'ta Naum Tiyatro- su'na bizzat
giderek Donizetti'nin Linda di Chamounix adlı operasını izledi.
Abdülmecid
iki kez daha Naum Tiyatrosu'na giderek operalar izledi. Keza Abdülmecid'in
Dolmabahçe'ye Saray Tiyatrosu yaptırmasında, izlediği bu operaların etkisi
oldu.
Zamanla yanıp yok olan bu Saray Tiyatrosu, Dolmabahçe Camii'nin tam
karşı¬sındaydı.
Unutmayınız...
134 yıl sonra...
2 Temmuz 1993'te 37
kişinin öldüğü Sivas Madımak Oteli yangını, "caminin kar¬şısında tiyatro
yapıyorlar" provokasyonuyla başlayacaktı!
Osmanlı hoşgörüsüne ilişkin bir
örnek daha vermek istiyorum:
Rossini'nin dinsel eseri Stabat Mater 1850 ve
1885'te iki kez İstanbul'da sahne¬lendi ve hiçbir tepki gö rmedi.
Yazmak
zorundayım: Sivas katliamına bahane bulmak için, "Cuma namazında davul çaldılar"
yalanına başvurdular.
Ne kadar g ericileştiğimizi bir örnekle izah
edeyim:
Danimarkalı Hans Christian Andersen'i bilirsiniz; çocuk masallarıyla
tanınır. Y a¬zar Andersen de İstanbul'u ziyaret eden gezginlerden biriydi. Cuma
selamlığı sırasında bandoların belirli aralıklarla marş çaldığından anılarında
bahseder. Bu bandolar ne çalıyordu dersiniz; Rossini'nin en tanınmış eseri
Wilhelm Teli parçasını...
Düşünebiliyor musunuz, aynı zamanda halife olan
Abdülmecid, cuma namazına Rossini'nin nükteli operatik müziğinin vurgu temposu
eş-
liginde gidiyor ve hiç rahatsızlık duymuyordu.
Abdülmecid'in
yaptırdığı Dolmabahçe Saray Tiyatrosu'nun bir diğer özel liği ise Türk
sanatçılarının da sahne almasıydı. Türk sanatçılar tarafından sahnelenen opera
ve operetler hep ilgiyle izlendi.
Bu arada, ilk Türk tiyatro oyunu olan
Şinasi'nin Şair Evlenmesi adlı oyunu da Dolmabahçe Saray Tiyatrosu' nda oynanmak
üzere yazıldı.
Osmanlı, topraklarında sahnelenen opera, bale ve tiyatrolarla
gurur duyuyordu. İstanbul'a gelen değerli yabancı konuklarını mutlaka bu
gösterilere götürüyordu. Ö r- neğin, Galler prensi ve prensesi 2 Nisan 1868'de
izledikleri operayı 8 Nisanda bir daha izlediler.
Keza 1869'da ziyaret için
İstanbul'a gelen Avusturya imparatoru da opera izledi.
Onlar İstanbul'da
operaya gitti de, Osmanlı padişahları Avrupa'da gitmedi mi?
Abdülaziz, Paris,
Londra ve Viyana'da opera ve baleler izledi. O kadar etkilendi ki -geleneksel
sanatlara daha çok ilgi duymasına rağ men- Taksim'de Tiyatroyi Hüm a- yun
kurulmasını istedi.
Uzatmayalım.
Padişahların, halifelerin gittiği,
dinlediği, seyrettiği klasik Batı müziği konserle¬rine Başbakan Erdoğan neden
teşrif etmiyor? Sanıyorum yanıtı siz benden daha iyi biliyorsunuz... Mesele
sadece klasik Batı müziği meselesi değildir. Mesele tek başına modernite
meselesi de değildir. Mesele nedir biliyor musunuz? Gelin yanıtı bir aileyi
tarayarak bulmaya çalışalım...
Ertuğrul Özkök'e sorulan sorunun
yanıtı
Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Hürriyet gazetesi Genel
Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'e, "Sizce Türkiye'de burjuvazi, kültürel
değerlere sahip çıkı¬yor mu?" diye sordu.
Koçlar, Sabancılar, Eczacıbaşılar
ve Türkiye'nin önde gelen diğer aileleri son dönemlerde ardı ardına müze
açtılar.
Dünyanın önemli eserlerini Türkiye'ye getirdiler.
Klasik Batı
müziği başta olmak üzere çeşitli festivallerin sponsoru oldular.
Diyeceksiniz
ki, "O halde İlker Paşa, gazeteci Özkök'e niye bu soruyu yöneltti?"
İşte bu
sorunun yanıtı, Başbakan Erdoğan'ın "Batı kültürü" diye küçümseyip konserlere,
gösterilere gitmemesiyle yakından ilgili... Evet, bu sorunun yanıtı için Medici
ailesini tanımamız gerekiyor...
Medici ailesinin adını duydunuz
mu?
Bilenler hemen söyleyecektir:
İtalya/Floransa'nın kentsoylu zengin bir
ailesiydi. Avrupa sanat yaşamına öne m¬li katkıları oldu.
Dönemin
sanatçılarına hamilik yaparak dünyanın en önemli sanat koleksiyon u¬nu
oluşturdu.
Aşağı yukarı alacağımız yanıtlar bunlarla sınırlıdır.
Özellikle
sanatseverlerin yakından bildikleri bir ailedir Mediciler.
Mediciler sanatın,
sanatçıların niye hamisi oldu; sanata, sanatçıya neden değer
verdi?
Soruyu
yanıtlamaya çalışalım...
Floransalı Medicilerin yıldızı XIV. yüzyılda
parladı, ipek ve kumaş ti caretinden çok para kazandılar, banka ku
rdular.
Giovanni di Bicci de Medici (1360-1429) bankacılık işine gi ren ilk
Medici oldu. Medici Bankası, Avrupa'nın en başarılı ve saygın bankalarından
biriydi. Dönemin Fra n- sız tarihçisi Philippe de Commines'e göre, Medici
Bankası sadece Avrupa'nın değil, tüm dünyanın en kârlı ve en zengin
kuruluşuydu.
Mediciler zamanla Avrupa'daki bankaların kurumsallaşmasının
öncüsü haline geldiler.
Zamanla Vatikan'ın bankeri oldular.
Vatikan'ın
bankeri olunca papa çıkarmamak olmazdı; Papa X. Leo, Papa VII. Clemens, Papa IV.
Pius ve Pap a XI. Leo, Medici ailesinin üye siydiler.
Bunlar değil ama
yaşadıkları bir olayın, Medici ailesinin tarihini değiştirdiğini söyleyebiliriz.
Ve ilginçtir, bu ol ayın sebebi Osmanlılardı...
Yıl, 1439. Yer,
Floransa.
Ortodoks ve Katolik kiliselerinin önde gelen isimleri toplantı yapı
yor.
Osmanlı'nın İstanbul kapılarına kadar dayanmasıyla zor durumda kalan
Bizans Ortodoksları, Roma Katolik Kilisesi'nden destek arıyor.
Her ne kadar
Bizans imparatoru, on dört sene sonra Fatih Sultan Mehmed'in İs¬tanbul'u
fethetmesiyle, bu toplantı sonucunda vaat edilen desteğin aslında hiç güv e-
nilmez olduğunu anlasa da, Floransa bu toplantıdan büyük ticari, siyasi ve
kültürel kazanç sağladı.
Medici ailesinin dünya çapında yükselişini ve
prestij kazanmasını sağlayan en önemli olay bu toplantıydı.
Şöyle
ki:
Toplantı sırasında Floransa'ya gelen pek çok Yunan âliminin katılımıyla
oluşan kültürel ortamda, klasik Yunan felsefesi, sanatı, tarihi ve yazılı
metinlerine karşı büyük ilgi oluştu. Filozof Platonla ilgili aydınlanma
konferansları ndan çok etkilenen Cosimo de Medici (1389-1464) Floransa'da ilk
Platon Akademisi'nin kurulmasına öncülük etti. Pla¬ton'un eserlerinin Yunancadan
Latinceye çevrilmesini sağladı.
Böylece Mediciler, Batı düşünce
sisteminin/Batı zihniyetinin temellerinin atıl¬masında öncü oldular.
Bir
örnek vermeliyim: Cosimo de Medici'nin kütüphanesi, döneminde dünyanın en büyük
kütüphanesiydi ve yüz yıl sonra yapılan Vatikan Kütüphanesi'ne model
oldu.
Sanıyorum Orgeneral Başbuğ'un sorusunun yanıtına yavaş yavaş ge
liyoruz...
Fakat önce sormamız gereken bir soru var:
Floransa, Mediciler
döneminde neden Rönesans'ın beşiği haline geldi?
"Bir aile ortaya çıktı ve
sanatı korudu, kolladı" gibi yüzeysel bir anlayışla bu ta¬rihsel gelişmeyi
kavrayabilir m iyiz?
Ya da "Bir aile dönemin resimlerini, heykellerini alarak
sanatçılara destek ve r- di" gibi basit açıklamalarla işin özünü anlayabilir
miyiz? Hayır!
Rönesans aydınlanmaydı.
Rönesans
devrimdi.
Ama...
Sadece sanatta devrim değildi.
Rönesans iktisadın,
siyasetin ve kültürel hayatın köklü değişimiydi. Kilise'nin hayatın merkezinden
çıkarılmasıydı.
Soylular artık şatolarında yalıtılmışlık içinde yaşamıyor,
zenginliklerini göster e- cek kent saraylarına taşınıyo rlardı. Şövalyeler
tarihe karışıyordu.
Yani mesele sadece resim, heykel almak, müze açmak
değildi.
Anlatmak istediğimi daha iyi ifade edebilmek için bir örnek
vermeliyim: Bugün Floransa'nın Bargello Müzesi'nde sergilenen Donatello'nun
Davud heykeli, döneminin en çok tartışılan eseriydi. "Heykel" bile de memek
gerekir; çünkü o dönemde heykeller sadece mimari süsleme veya taşıyıcı öğe
olarak kullanılırdı.
Klasik Yunan anlayışla yapılmış, Donatello'nun bu
kusursuz, duygu yüklü, realist Davud heykeli, muhafazakârların çok tepkisini
çekti. Ancak Cosimo de Medici bunlar¬dan etkilenmedi ve heykelin tek basma
sergilenmesine destek verdi.
Mediciler, sanat çıların arayışlarına hep kanat
gerdiler. Geçmişin tüm düşünc e¬siyle bağlarını kopararak yeni bir sanat
yaratmayı amaçlayan lara hamilik ettiler.
Perspektifin öncüsü sayabileceğimiz
Mimar Brunelleschi'ye de, Ortaçağ ressam¬larının hiç önemsemediği ışığı kullanan
Pie ro della Francesca'ya da destek oldular.
O çağlarda halk, sanatçıyı övmek
istediğinde yapıtının eski eserlerden hiç de aşağı olmadığını belirtirdi. Yani
değişim istenmezdi. Mediciler bu anlayışı yıktılar; de v- rimci sanatçıların
yanında oldular.
Bu nedenle, katı ve alışılmış Bizans anlayışıyla/tarzıyla
köprüleri atan, Rön e- sans'ın müjdecisi ressam Giotto di Bondone de Medicilerin
koruması altındaydı.
Bu nedenle, dini veya doğayı bire bir anlatmak yerine
buna e stetik katan, ilk kez Hıristiyan söylenceleri dışında resim yapan
Boticelli de, Medicilerin himayesin- deydi.
İtalyancayı kullandığı için
soylular ve aydınlar tarafından aşağılanan Dante'nin eserlerine övgüler
düzdüler.
Batı edebiyatının en önemli kaynakları ndan Homeros'un eserlerini
yaz ılı hale getirdiler.
Michelangelo'dan Leonardo da Vinci'ye kadar sanat
tarihinin pek çok dâhisi Medicilerin koruması altına girdi. Bu devrimci
sanatçılar, Medicilerin saraylarında ya¬şadılar, atölyelerinde
ürettiler.
Nasıl olmuştu da, bunca büyük ustanın/dehanın hepsi aynı dönemde
yetişmiş¬ti?
Sanatı toplumsal gelişmelerden ayrı düşünürseniz bunun yanıtını
ve remezsiniz.
Keşfetmek için yola çıkan ve bir kıtaya adını veren Amerigo
Vespuc ci kimin hi- mayesindeydi sanıyorsunuz? Medici lerin!
Kilise'nin
dünyayla ilgili öğretilerine karşı çıktığı için yargılanan Gali leo Galilei'yi
Floransa'ya kim davet etti san ıyorsunuz? Mediciler!
Medicilerin nadir
bulunan kitapları ve elyazmalarını Avrupa, Yakındoğu ve A l- man
manastırlarından tek tek toplamalarının bu gelişmelerle ilgisi yok mu
sanıyorsu¬nuz?
"İtalik" yazı tipinin ya da modern el yazısının Mediciler
sayesinde doğmasının sebebi nedir?
Ya da Avrupa'da porseleni ilk onların
üretmesinin tüm bu devrimci hareketlerle ilgisi yok mu
sanıyorsunuz?
Medicilerden Grandük I. Francesco'n un (1541-1587) kimya
laboratuva rında de¬ney yaparken ölmesi hep aynı anlayışın göstergesi değil
midir?
Muhteşem Lorenzo Medici'nin (1449-1492) Floransa Üniversitesi'ni niye
kurd u- ğunu düşünüyorsunuz?
Bilim, Rönesans sanatçılarının kaynağı oldu.
Böylece soru sordular, bağnazlığı yıktılar.
Bu nedenledir ki, Mediciler
deyince aklınıza sadece görsel sanatlar gelmesin. Medicilerin bilim ve doğa
tarihi adına destekledikleri çalışmalar bugün Palazzo Vecchio ve Uffızi
Sarayı'nda sergileniyor.
Meramımı anlattığımı düşünüyorum. Bu nedenle tekrar
dönelim Orgeneral Başbuğ'un sorusuna: "Sizce Türkiye'de burjuvazi, kültürel
değerlere sahip çıkıyor mu?"
Bugün burjuvazinin kültürel değerleri, Türkiye
Cumhuriyeti'nin ku rucu ideoloji- sidir, yani Türk rönesansıdır.
Peki,
kurucu ideolojinin ayaklar altına alınmasını sessizce seyreden burjuvazi,
kültürel değerlerini nasıl kor uyacak?
Her geçen gün muhafazakârlaşan
toplumsal hayatı görmezlikten gelerek mi?
Burjuvazi sadece müze açarak
kültürel değerlerine sahip çıkamaz!
Madem Floransa'ya "gittik", bir tarihsel
olayı yazmalıyım:
Muhteşem Lorenzo Medici'nin son yıllarında Ferrara'dan
gelen Do minik Papaz Savonarola, Floransa'da vaazlarıyla hemen dikkat
çekti.
Kadınlarla hemen hiç konuşmayan, eski yamalı kıyafetlerle gezen, tahta
yatak üzerinde ince bir döşekte yatan, çok az yiyen bu sözde din adamı,
Floransalılar tara¬fından çok samimi bulundu.
Dinci papaz, geleceği
görebildiğine ve Tanrı'nın kendisi aracılığıyla dile geldiğ i¬ne herkesi
inandırdı. Vaazlarında özetle şöyle diyordu: "Flo ransa lılar, İsa Peygamber
dönemi sadeliğine dönmezler ve Platon okuyup lüks ve sefa içindeki ihtişamlı
hayatl a¬rına devam ederlerse, Tanrı onları korkunç bir şekilde
cezalandıracaktır."
Papazın tarzı ve sözleri çok etkileyiciydi. Boticelli
gibi sanatçılar ve hatta tüm eleştiri oklarını yönettiği Muht eşem Lorenzo
Medici bile korkup ona saygı duyuyordu.
Floransa halkının papazdan korkup
çekinmesinin nedeni, o yıllarda yaşadıkları sıkıntılarla da ilgiliydi. Fransa
Kralı VIII. Charles'ın gittikçe İtalya'yı işgal etmesi bu ko r- kulan
artırıyordu. Yoksullaşan halk, papazın kehanetierinin gerçekleşeceğine inanıyo
r- du. Onun önerdiği şekilde yaşamaya, oruçlar tutmaya, kadınları manastırlara
kapa t- maya başladılar.
Papazın vaazları bazen o kadar etkili oldu ki, halk
galeyana gelip Medici taraf¬tarlarım öldürdü. Hatta bir dini tören sonucunda pek
çok kitap, sanat eseri yakıldı.
Medici ailesi bu gelişmeler üzerine şehri
terk etmek zorunda kaldı. Floransa yönetiminde artık Papaz Savonarola
vardı.
Halk sürekli konuşan papazdan özel güçleri ni ispat etmesini
bekliyordu. Papaz ise bunu hep erteledi. Halk, papazın sadece laf ürettiğini
anladı. Ve zamanla vaazla karınlarının doymayacağım kavradı. İsyan etti;
Savonarola'yı yargılayıp Signoria Mey- danı'nda yaktı.
Mediciler, Floransa'ya
geri döndüler.
Peki, bugünün Türkiyesi'nde Papaz Savonarola'lar yok
mu?
Var. Düşüncelerini açıklayıp, "Gerici politik gelişmeleri korkuyla ta kip
ediyo¬rum" diyen dünyaca ünlü sanatçımız Fazıl Say'a saldıranların kim olduğunu
sanıyors u¬nuz?
Sadece Papaz Savonarola'lar mı?
Liberaller de Faz ıl Say
gibi Cumhuriyet Mitingi'ne katılanları bugün Türkiye'de hedef tahtasına
oturtmuşla rdır. Bunlara göre mitinge katı -
lanlar "ulusal cinnet"
geçirenlerdir!
"Ulusal cinnet" sözünü edenlerin edepsizliği bir yana, asıl
yapmak istedikleri sürekli kafa karışıklığı yaratmak.
Kasıtlı olarak
ulusalcılığı şovenistlik anlamında kullanıyorlar.
Aslında biliyorlar ki,
ulusal anlatım ile evrensellik arasında bir karşıtlık yok.
Örneğin, Amerikan
Bağımsızlık Bildirgesi ya da 1789 Fransız Devrimi'nin İnsan Hakları Bildirgesi
hem ulusal hem de evrenseldir.
Ulusalcılığın, hemen herkes tarafından kabul
göreceği açıklaması şudur: XIX. yüzyılda Avrupa'da sanayileşmenin getirdiği yeni
ekon omik sistem, feodal yapıya d a- yalı eski toplumsal düzeni yıkarak
özgürlükçü bir anlayışı geti rdi.
Bunun doğal sonucu olarak ulusal bilinç
uyandı. Bu, siyasete olduğu gibi sanata da yansıdı.
Sanatı belirtmemin nedeni
Fazıl Say'ın gıyabında Cumhuriyet Mi tinglerine kat ı- lanlara destek
çıkmak.
Klasik müzik nedir?
Klasik müzik uygarlıktır, Batılılık
ölçütüdür.
Şimdi ulusalcılık ile klasik müzik ilişkisine bakalım.
Klasik
müziğin dehaları, Haydn, Handel, Mozart, Beethoven ulusalcıydı. Hepsi aydınlanma
bilincine sahipti.
1789 Fransız Devrimi'ne yol açan toplumsal olayların
tutuşturduğu bir döne m- de yaşamışlardı.
Devrime inanıyorlardı, devrime
bağlıydılar.
Ama bu onları ulusal duygularından yoksun bırakmadı.
Mozart
1783'te yazdığı mektupta şöyle yazıyordu: "Benim için daha fazla sıkıntı
anlamına gelse de, AlMarxa operayı yeğliyorum. Her ulusun kendi operası var,
niye Almanya'nın da olmasın?"
Peki, Beethoven?
1806'da yazdığı mektubunda
açıkça "Alman yurtseveri" olduğunu yazmaktan çekinmiyordu. Bunları yazan Mozart
ve Beethoven şovenist miydi?
"Ulusal cinnet" mi geçiriyorlardı?
Hayır.
Üstelik hiçbir şey onları insanlığın zorbalığı yendiği ateşli mücadeleye övgüler
düzmekten alıkoymadı. Evrensel değerler üretmesine engel olmadı. Onlara göre
sanatçı, "ulusun öğretmeni"ydi. Önderiydi. Yaşamlarında bunu
gösterdiler.
Emredilen müziği bestelemek ve bunu ekselansları dışında kimseye
çalmamak gibi "kölece sözleşmelere" karşı durdular.
Aristokrasiye karşı
duygularını dile getirmekten çekinmediler.
Toplumsal yaşamdan, onun
dertlerinden, üzüntülerinden ellerini çekmediler.
Mücadeleciydiler.
Korkusuzdular.
Mozart 1781'de başpiskoposun hizmetinde olmadığını açıklayacak
kadar cesu r-
du.
Beethoven, ulusal şair Goethe'ye hayrandı ama onun
soylular önün de dalka¬vukluk yapmasını kıyasıya eleştirmekten de geri
durmadı.
Halkın değerlerine saygılıydılar. Eserlerinde halk öğeleri
kullanmaya özen gö s¬terdiler. Seçkinler arasında yaşamış Mozart, dans
salonlarında çalman danslar bile besteledi. Zerlina, Susana, Despina gibi şuadan
köylü kadınları üstün nitelikli insanlar olarak yansıttı. Ulusalcıydılar, ama
Türk ya da Çigan müziği motiflerini kullanmaktan çekinmediler.
Bugün
yaşasalardı Mozart da, Beethoven da Fazıl Say gibi konuşur, yazardı, hiç
kuşkunuz olmasın.
Bugünün Türkiyesi'nde yaşasalardı Cumhuriyet Mitinginin ön
safında olurlardı.
Yazımıza Orgeneral Başbuğ'un sözleriyle başladık, emekli
Orgeneral Aytaç Ya l- man'ın yazdıklarıyla son verelim:
"Atatürk çoksesli
müziğin bir topluma nasıl dinamizm getirebileceğini, Balkan Savaşı'ndaki
yenilgiyi, operanın olmayışına indirgeyecek ölçüde biliyor, bu yüzden de müzik
devrimini, yaptığı bütün devrimlerin özü sayıyordu."
Bugün böylesine büyük
bir devrimciyi her fırsatta karalamaya çalışı yorlar. Savunucularını ise "ulusal
cinnet" geçirmekle itham ediyorlar. Şimdi... Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın
Batı müziği konserlerine hiç git memesinin sebebini ve Genelkurmay Başkanı
Orgeneral İlker Başbuğ'un gazeteci Özkök'e sorduğu sorunun yanıtım bu
bilgilerden sonra bir daha düşünün...
Bunu yaparken seksen bir yaşındaki
Haldun Dormen'in mücadelesini düşünün... Haldun Dormen, yargının
siyasallaşmasına, bilim ışığının karartılmasına, çağdaş eğitime darbe
vurulmasına, laik Cumhuriyet'in tehlikeye girmesine duyarsız kalınm a¬ması için
sanatçıların Ga latasaray'da buluşup Taksim'e yaptı k ları yürüyüş kortejinin en
başındaydı.
Haldun Dormen'in Moliere'in Kibarlık Budalası oyununu sahneye
koyması ile "seyirci kalmayın" protestosunu organize etmesi arasında nasıl bir
bağ vardı? Hiç tesadüf değildi...
Sekse n bir yaşında bir çınar
Tiyatro
eserleri dünyada en çok tercüme edilmiş sanatçıların başın da Moliere
gelir.
Osmanlıcaya ilk çevrilen tiyatro eserleri arasında da Moliere'in oyunları
vardır. Diğer yanda...
Oyunları dünyanın dört bir yanında sahnelenen
Moliere'in mezarı kayıptır!
Bunun çeşitli sebepleri vardır. Ama en
önemlisi...
Kilisenin Moliere'in cenazesinin şehir mezarlığına gömülmesine
izin vermem e¬sidir.
Papazlar, cenazede bulunmayı, Moliere için dua etmeyi
reddederler. Bu nede n- le Moliere'in nereye gömüleceği dört gün boyunca
bilinemez. Tabuttaki ceset kokm a¬ya başlayınca, Kral XIV. Louis araya girer ve
Moliere bir geceya rısı defnedilir.
XVII. yüzyılın en büyük oyun yazarı
Moliere, Kilise'yi bu derece öf kelendirecek ne yapmıştır?
Sorunun yanıtı
kuşkusuz Moliere'in hayatında gizli...
15 Ocak 1622'de Fransa'da dünyaya
geldi. Gerçek adı Jean Baptiste Poquelin idi. Babası sarayın mobilyacısıydı. On
bir yaşında annesini kaybetti.
Babasının kariyer planına boyun eğdi. Önce
Paris'te Cizvit papazla rın sıkı disip¬lin uyguladıkları "College de Clermont"a
gitti. Ardından hukuk fakültesinde okudu. Babasının hayali, oğlunun "avukat bir
işadamı" olmasıydı.
Yirmi bir yaşında babasına karşı çıktı, ailesinin
zenginliğini reddetti; o dönemde hiç de makbul olmayan bir mesleği seçti,
tiyatrocu olmaya karar verdi.
Çocukken büyükbabasıyla gittiği oyunlar hiç
aklından çıkmamıştı. Bu kararında, oyuncu Madeleine Bejart'a duyduğu ilginin de
etkisi vardı.
1643'te "Illustre-Theatre" adlı tiyatro topluğunu
kurdu.
Dönemin koşullarına uygun bir biçimde kendine sahne adı olarak
"Moliere"i
seçti.
"Tiyatro tozu yuttuktan" iki yıl sonra borçları
nedeniyle cezaevine girdi, iki haf¬ta sonra kefaletle serbest kaldı.
Grand
Châtelet Cezaevi'nden çıkar çıkmaz, on iki yıl sürecek gezici tiyatro
yol¬culuğuna çıktı. Fransa ve İtalya'yı dolaştı.
24 Ekim 1658 tarihi
hayatının akışını değiştirdi.
Paris Louvre Sarayı'nda Kral XTV. Louis'nin
önünde gösteriye çıktı. Kral, Moliere'in oyununu çok beğendi; Petit Bourbon'da
bulunan kraliyet tiyatrosundan yararlanmalarına izin verdi.
Babasının
döşemecilik için girdiği saraya Moliere oyuncu olarak girdi.
Moliere yazdığı
ve oynadığı oyunlarla Paris aristokratlarım hep şaşırt - tı. Aristokrat
kuralların gerektirdiği yüzeysel -aşın kibarlıkları alttan a lta hep hicvetti.
Eleştiriler karşısında hep aynı yanıtı verdi. Amacının gerçek kibarlarla değil,
bunların taklitleriyle alay etmek olduğunu söyledi.
Bu sözler, alıngan
aristokratları-burjuvaları teselli etmedi. Kibarlık Budalası ya¬saklandı. Halkın
büyük isteğiyle on beş gün sonra oyun tekrar sahneye kondu.
Fakat iktidar
sahipleri, Moliere'in oyunlarından hep rahatsızlık duydu. Fakat Moliere
toplumsal taşlamal arından hiç vazgeçmedi.
Keza...
1662'de sahneye koyduğu
Kadınlar Mektebi de sert eleştiriler aldı. Oyun, kadın¬lardan çekinen ve bu
yüzden bakire bir genç kızla evlen mek isteyen bir burjuva erke¬ğin
gülünçlüklerini anlatıyordu.
Moliere "hiçbir değere saygısı kalmadığı"
iddiasıyla krala şikâyet edil di. Moliere yılmadı; eleştirilere, Kadınlar
Mektebi'nin Tenkidi ve Versaiües Tuluatı adlı tek perde¬lik oyunları yazıp
oynayarak yanıt verdi.
Tartışmalar şimdilik sona ermişti. Sanat
kazanmıştı.
Ancak...
Moliere'in 1664'te yazıp sahneye koyduğu Tartuffe
fırtınalar kopardı. Bu kez Moliere'in karşısında aristokrasi değil, Kilise
vardı! Oyunda, dindar görünüşlü sahtekâr Tartuffe'ün serüvenleri
anlatılıyordu.
Sahtekâr, yobaz Tartuffe karakteri K ilise'yi ayağa
kaldırdı.
Saray, Kilise'yi karşısına alamadı; oyunu yasakladı. Gerekçesi şuy
du: "Oyundaki sahte dindarlar ile gerçek dindarlar arasında öyle bir benzerlik
var ki, gerçek dindarlar bundan alınabilirler. Bu nedenle kral, sayın
uyruklarını düşünerek, kendini oyundan duyacağı hazdan yoksun bırakmaya karar
vermiştir!"
Dinsel bağnazlığın hedefindeki Moliere hiç yılmadı.
Yine
içinde sert aristokrasi eleştirisi olan Don Juan'ı sahneledi. Şımarık
aristok¬rat Don Juan'rn hiçbir toplumsal değere saygısı yoktu. Tek düşündüğü,
kişisel çıkarı y- dı. Dini inancı bile pek yokken çıkarı için dindar görünüyo
rdu.
Moliere aslında ikiyüzlülüğü anlattığı bu oyunuyla, Tartuffe'lı
yasaklayan Kili- se'ye yanıt vermişti. Fakat Don Juan oyunu da Kilise'nin
tepkisi üzerine sahneden kal¬dırıldı.
Moliere, Kilise'nin baskısına, hatta
kralın ansızın desteği ni çekmesine rağmen sosyal taşlamalarına hiç son
vermedi.
Gördüğü "budalalıkları" yazmaya devam etti.
İnsandan Kaçan,
Cimri, Kıskanç Herif ve Kibarlık Budalası'nı sahneye koydu.
Kibarlık Budalası
orta sınıf içindeki yükselme ve sınıf atlama çaba - larının insanları ne derece
küçülttüğünü konu alıyordu. Oyunun kahramanı Jourdain, süslü ama içi boş
laflar/gereksiz lakırdılar yapan biriy di. Jourdain, bizim "Araba Sevda¬sı"
peşinde koşan Tanzimat aydınına benziyordu!
Moliere'in toplumsal
eleştirilerini n e Kilise ne de s aray sonlandıra bildi.
Onu sadece ölüm
durdurabildi... Akciğerlerinden rahatsızdı.
Son oyunu Hastalık Hastası
oldu.
1673'te hayata gözlerini kapadı.
Ve iktidardaki bağnazlar, Moliere'i
hiç affetmedi.
Moliere'i sadece halk sahiplendi.
Bu bilgilerden sonra ge
lelim ne sonuca varmak istediğimize: Moliere'in yaşam öyküsünü okuyunca, seksen
bir yaşındaki sanat emekçisi Haldun Dormen'in "seyirci kalmayın" protestosunu
niye organize ettiğini sanıyorum anlamışsınızdır. Bakınız...
Sanatçı, tarihi
boyunca her türlü bağnazlıkla mücadele etmiştir. Bu muhalif mü¬cadele geleneği
sanatçının iliklerine işlemiştir. Tarih gösteriyor ki sanatçılar bunu bir görev
kabul etmişlerdir. Salt "icracılık" tek başına sanatı tanımlamaz. Haldun Dormen
bunun iyi bir örneğidir.
Sanmayınız ki, bu yürüyüş Haldun Dormen'in ilk
eylemidir. Hayır. Haldun Do r- men, Moliere'in Kibarlık Budalası oyununu sahneye
koyarak tavrını göstermiş ve bu yürüyüşü çoktan başlatmıştır. Niye sekiz yıl
sonra sahneye döndüğünü sanıyorsunuz?
Evet, Haldun Dormen ve sanat çı
arkadaşları, ne dinci bağnazların ne de aristo k- rasinin-burjuvazinin yok
edebildiği Moliere'in bu aydınlık muhalif yolundan yürüme k-
tedir.
Galatasaray'dan Taksim'e yürüyenler Haldun Dormen'ler, Gülriz
Surri'ler, Genco Erkal'lar, Ferhan Şensoy'lar, Müjdat Gezen'ler değildir;
Taksim'e yürüyenler birer Moliere'dir.
Oyunları yasaklanıp vatanından kovulan
Bertolt Brecht'tir.
Kitapları yakılan James Joyce'tur.
Vatandaşlıktan
çıkarılan Thomas Mann'dır.
Cenazesini Kilise'nin kabul etmediği Gabrielle
Colette'tir.
Papanın aforoz ettiği Umberto Eco'dur.
Eserlerini Kilise'nin
yasakladığı Andre Gide'dir, François Rabela is'tir,
Kazancakis'tir.
Goethe'nin dediği gibi, "Ölümsüzlük herkesin harcı
değildir."
Türkiye, tarihinin önemli bir yol ayrımına geldi:
Bir yanda
İslâm dergisinin eski mücahitlerinin temsil ettiği uygarlık
düşmanı bir
hayat, diğer yanda Fazıl Say'ların Haldun Dormen'lerin bulunduğu insa nlık
ülküsünü yücelten bir yaşam.
Bu kapışma aslında Ergenekon Davası üzerinden
yürütülüyor. Nasıl mı?..
Üçüncü bölüm Dinci liberal ittifak
Henüz ortada
ne Susurluk vardı ne de Ergenekon.
Ne "Yeşil" biliniyordu ne de JİTEM.
PKK
itirafçıları daha ortaya dökülmemişlerdi.
Faili meçhul cinayetlerin ardı
arkası kesilmiyordu.
Tam o günlerde, bugün artık adını herkesin bildiği bir
subayla tanıştım; Binbaşı Ahmet Cem Ersever...
Ersever'i öldürenler nüfus
cüzdanını bana gönderdi; ölüm sırası bendeydi. B u- gün avazı çıktığı kadar
bağıra nların o gün sesleri hiç çıkmıyordu.
Evet, gelin Ergenekon'u bir de
benden dinleyin; kafanızı çok karıştırdılar çünkü.
Ergenekon
soruşturması/Davası konusunda son günlerde ortalık bi raz sakinleş- ti. Eee
artık Türkiye'nin bu sözde derin gündemi hakkında birkaç söz edebilirim. San ı-
yorum bu konuda bir şeyler söyleyecek ka dar bu konuyla ilgili haberler,
kitaplar yaz¬mış ender gazetecilerden biriyim.
Önce Binbaşı Ersever'in
İtirafları adlı kitabımı yazdım. Yıl: 1993. Binbaşı Ahmet Cem Ersever'le 7
Haziran 1993'te tanıştım. Ersever'in cesedinin bulunduğu 4 Kasım tarihine kadar
geçen beş aylık sürede çeşitli görüşmeler yaptım. Bunların çoğu yazı l- mamak
üzereydi.
JlTEM'i, JlTEM'in neden ve nasıl kurulduğunu, ilk komutanının kim
olduğunu, "Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldırım'ı, Vedat Aydın'dan Musa Anter'e kadar
nice yargısız infazın nasıl yapıldığım, PKK itirafçılarının kimler olduğunu,
bunların hangi cinayetle r- de kullanıldığını Binbaşı Ersever anlattı.
İlk
kez bir subay, Güneydoğu'daki hukuk dışı hareketler konusunda, kontrgerilla
hakkında konuşmuştu. Ve çok şey biliyordu. Ersever'i hep şaşırarak
dinledim.
Zamanla Ersever'le görüşmemizi birileri öğrendi. Ve daha fazla
konuşmaması için onu öldürdüler. Nüfus cüzdanını beyaz bir zarf içinde
bana
gönderdiler. Zarfta başka hiçbir şey yoktu.
Sonra birileri bazı gazeteleri
telefonla arayarak, "Sıra Soner'de" de diler.
Kaçtım, kayboldum.
Ve o
kaçak günlerde Ersever'in bana anlattıklarının hepsini Binbaşı Ersever'in
İtirafları adlı kitapta yazdım.
Ersever'e yazmayacağıma söz vermiştim, ama
artık yazmak zorundaydım. Belki bu yazdıklarım sonucu kati llerinin bulunacağına
inanıyordum. Ne sarmışım o yıllar!
Ersever'in anlattıkları, bugün konuşulan
Ergenekon Soruşturması'ndan daha değerli bilgiler içeriyordu. Ancak o günlerde
Binbaşı Ersever'in İtirafları hiçbir gazete¬de, dergide, TV'de haber
ol(a)madı.
Bir binbaşı, elleri ayaklan bağlanıp kafasına sıkılan iki kurşunla
in faz edilip An¬kara'nın çıkışına bırakılıyor ve kimsenin bu cinayetle ilgili
sesi çıkmıyordu !
Oysa Türkiye'de o tarihe kadar tam 20 yıldır kontrgerilla
konusu tartışılıyordu.
İlk kez içeriden biri, kontrgerilla faaliyetini
ayrıntılarıyla açıklıyordu. Yapılanla¬rın kanunsuz olduğu ortadaydı. Ama
kimsenin sesi çıkmı yordu.
Çünkü terör herkesi esir almıştı. Sanılıyordu ki,
terörle mücadelede her yol m u-
bahtı!
O yıllar, 1990'lı yılların başında
Güneydoğu'da oluk oluk kan akıyordu. Faili meçhul cinayetlerde büyük artış
vardı. Herkes canından bezmişti ve kimsenin aklına hukuk gelmiyordu.
Sadece
Güneydoğu'da değildi bu kanunsuz hareketler. Dev-Sol gibi sol örgütl e¬rin
İstanbul ve Ankara'daki hücre evlerine yapılan baskınlarda teslim olanlar bile
infaz ediliyordu. Yargısız infazlar dönemi başlamıştı.
Devletin bir bölümü,
terörü böyle bitireceğine inanıyordu. Susurluk'a uzanan kanlı yol işte böyle
oluşturuldu. Daha Susurluk meselesi ortaya çıkmamıştı.
Ama Susurluk çetesi
ardı ardına cinayetler işliyordu. Yöntemleri aynıydı; polis yeleği giyip, "Biz
polisiz" deyip kişileri evlerinden, işyerlerinden, araçlarından indirip
götürüyor ve infaz ediyordu.
Bu yöntemi ilk Güneydoğu'da denemişler; SP
Şırnak İl Yöneticisi İbrahim Sanca, HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın, ÖZDEP
Erzincan II Başkanı Cemal Akar, ANAP Varto ilçe Başkanı Kerim Geldi ve niceleri
aynı yöntemlerle öldürüldü.
O günlerde Başbakan Tansu Çiller'in ilginç bir
demeci oldu.
Çiller, 4 Kasım 1993'te İstanbul'daki Holiday Inn Oteli'nde bas
ın men-
suplarına şöyle konuştu: "Türkiye, milis hareketi niteliğine
dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir terör hareketiyle karşı karşıyadır. PKK'nın haraç
aldığı işadamları ve sanatçıların isimlerini biliyoruz, hesap
soracağız."
PKK'ya yardım eden 67 Kürt işadamı ve sanatçısının bulunduğu bir
listeden bahsediliyordu.
Listenin ilk başında Behçet Cantürk vardı.
Ve
Behçet Cantürk 14 Ocak 1994'te İstanbul'da evine giderken, polis yeleği giymiş
kişiler tarafından otomobilinden indirilerek bilinmeyen bir yere götürüldü. Bir
gün sonra cesedi bulundu.
Behçet Cantürk'ü diğer cinayetler takip etti: Fevzi
Aslan, Salih Aslan, Savaş Buldan, Adnan Yıldırım, Hacı Karay, Sefa Erciyes,
Yusuf Ekinci, Namık Erdoğan, M e- det Serhat, Faik Candan gibi Kürtler, İstanbul
ve Ankara'da kaçırılıp öldürüldü.
Haziran 1996'da Behçet Cantürk'ün Anıları
adlı kitabımı çıkardım. Daha Susur¬luk'taki o malum kaza olmamıştı. Devleti
çıplak görmüştüm.
İtalyan Gladiosu'nu ortaya çıkaran Savcı Fellice Casson'un
bir lafı vardır: "Gladio'yu keşfettikten sonra, ondan örgüt elemanlarının
haricinde haberdar olan tek kişinin kendin olduğunu bilmek, bunun neticesinde de
seni her an öldürebileceklerini düşünmek korkunç bir duygu."
Bende korktum
ama yine de Susurl uk çetesinin cinayetlerini ve yön temlerini, Behçet
Cantürk'ün Anıları'nda yazdım.
Aslında ortada pek de gizli saklı bir durum
yoktu. Cinayetlerin görgü tanıkları, Susurluk çetesinin infaz timlerinin robot
resimlerini bile çizdirmişti. Dava dosyalarında birçok ayrıntı vardı. Ama
bunların üstüne gidecek ne bir siyasi güç ne de yargı vardı.
Terörle mücadele
maksadıyla yola çıkan Susurluk çetesi, Kürt işadamlarının in¬faz edilmesi
sürecinde parayla tanıştılar. Öldürülmekten korkan herkes, canını kurt a-
rabilmek için oluk oluk para dağıtıyordu.
Terörün finans kaynağı silah
kaçakçılığı ve uyuşturucudan elde edilen paraların büyüklüğü, bu sözde idealist
çetenin aklını başından aldı.
Para için "kumarhaneler kralı" Ömer Lütf i
Topal öldürüldü.
Artık bir büyük oyun sahneleniyordu; önde terörle mücadele
görüntüsü vardı; arkada para paylaşımı.
İşin içine para girince çete
elemanları birbirine düştü.
Bir taraf Tarık Ümit'i yok ederken, diğer taraf
"Yeşil" kod adlı Mahmut Yıldı- rım'ın başına bela oldu.
Çete içindeki kavga
kamuoyunda, "ikinci MÎT Raporu" olarak bili nen raporun ortaya çıkmasına neden
oldu. Rapor basında elden ele dolaşmaya başladı. Kimse ya z- maya cesaret
edemedi. Aydınlık dergisi, 21 Eylül 1996 tarihinde raporu kamuoyuna açıkladı.
Rapor yalanlandı. Meselenin üstü bir kez daha örtüldü.
3 Kasım 1996'daki
Susurluk'taki trafik kazası, raporu doğruladı. Yaranın irini akmaya başladı.
Basın kararlılıkla olayın üzerine gitti.
Biz de Doğan Yurdakul'la birlikte
Reis, Gladio'nun Türk Tetikçisi: Abdullah Çatlı ve Bay Pipo, Sıradışı Bir MİT
Görevlisi: Hiram Abas kitaplarını yazdık.
Sonra ne oldu; Refah Partisi-DYP
koalisyon hükümeti, Susurluk'u "fasa fiso" ilan etti. Basının gayretlerine
rağmen Susurluk'un üzeri örtüldü.
Aradan yıllar geçti...
Ergenekon
soruşturması patlak verdi.
Evet, üzerine dört kitap yazdığım "Ergenekon
meselesi" konusunda bir şeyler söyleyebilirim artık...
Ergenekon aslında
Susurluk'tur.
Peki Susurluk, Gladio mudur?
Bu soru kafaları çok
karıştırıyor.
Bu nedenle önce Gladio nedir ona bakalım:
Gladio'yu ikinci
Dünya Savaşı'nın bitimiyle birlikte CIA ile anlaşan eski Naziler kurdu. Hedefi
komünist ö rgütlerdi.
Soğuk Savaş döneminde her NATO ülkesinde bir Gladio
teşkilatı ku ruldu.
Türkiye, Soğuk Savaş'ın başladığı iki kutuplu dünyada
safını Batı olar ak belirle¬di. NATO'ya girdi. Ordusunu, istihbaratını ve
bürokrasini ABD'ye teslim etti.
Türkiye'nin hedefinde bir tek güç vardı;
Sovyetler Birliği ve sözde "uzantısı" iç e- rideki komünistler.
Önceki
bölümde yazdım; CIA ve dolayısıyla Gladio'nun yardımlarıy la solculara karşıt
sivil örgütler kuruldu: Komünizmle Mücadele Derneği, ilim Yayma Cemiyeti g i-
bi...
Türkiye'de sol kitleselleştikçe karşısına bu kez inanmış idealist
ülkücüler, din¬ciler çıkarıldı. Komando kampları, Akıncı kampları kurulmaya
başlandı.
Türkiye siyasal cinayetlere sahne oldu.
Tesadüf mü; öldürülen
ilk on kişinin hepsi solcuydu. Öldürülen ilk yüz kişinin yetmiş altısı da
solcuydu.
Birileri halkı ve vatanı için ölüme koşan idealist gençleri
kışkırtmak için elinden geleni yaptı. Toplumda saygı gören isimler öldürülmeye
başlandı. Ardından kitlesel katliamlar geldi: Kahramanmaraş, Çorum
gibi...
Toplum, akan kanlarla askeri darbeye mecbur edilmek isteniyordu.
Zaten 12 Ey¬lül 1980'de darbe yapanlar açıklamışlardı: "Durumun olgunlaşmasını
iki yıl be kle- dik!"
Bugün artık ortaya çıkmıştır ki, Türkiye'deki bu
katliamların sorum -
lusu CIA/Gladio güdümündeki örgütlerdi.
CIA,
Türkiye'yi sola teslim etmek istemiyordu. Bunun dış politik nedenleri
de
vardı:
ABD'nin bugün nasıl "Büyük Ortadoğu Proje si" varsa, 1970'li
yıllarda da "Yeşil Kuşak Projesi" vardı. CIA'nın planına göre Sovyetler Birliği;
Türkiye, İran, Pakistan, Afganistan gibi Müslüman ülkelerle çevrilecek ve bunlar
içerideki Müslümanları ayak¬landırarak Sovyetler Birliği'ni
yakacaklardı.
CIA'nın isteği gerçekleşmedi: İran'da ABD karşıtı İslam devrimi
ol du; Sovyetler Birliği Afganistan'a girdi. Mısır, Irak, Suriye'de ABD karşıtı
Baas hareketleri güçlüydü; iktidardaydı.
Bölgede giderek yalnızlaşan ABD
Türkiye'yi kaybetmeyi göze alamazdı. 12 Eylül askeri darbesine giden kanlı
yolları Gladio/kontrgerilla döşedi.
Ve olanları biliyorsunuz.
Sonra
1989'da Berlin Duvarı yıkıldı. Doğu Bloku çöktü. Sovyetler Birliği
dağıldı.
Avrupa'daki Gladiolar bir bir ortaya çıktı:
Batı Almanya'daki adı
"Sword"; Avusturya'da "Schvvert"; İngiltere'de "Secret British Netvvork
Revealed"; Belçika 'da "Bdra8"; Hollanda'da "Command"; İsviçre'de "P26" ve
"P27"; Yunanistan'da "Sheepskin" idi. Fransa'daki adı Teoman'ın şarkısının
adıydı: "Rüzgârgülü!"
Hepsi komünist hareketlere karşı gizlice görev
yapmıştı.
İlginçtir, sadece Türkiye'deki Gladio açığa çıkarılmadı.
Gladio,
kontrgerilla ya da Ergenekon adı neydiyse, bugün kamuoyunun kafasını
karıştırmaya devam ediyor.
Elinizde kaba bir şablonunuz varsa;
kontrgerillanın/Ergenekoncuların, Gladio olduğundan emin olabilirsiniz.
"Dün
öyleydi ve bugün ortaya çıkan çeteler bunun uzantısıdır" kolaycılığı sizi
yanıltır.
Bakınız...
Soğuk Savaş döneminde 12 Mart ve 12 Eylül
darbelerinde CIA-Gladio vardı. ABD'nin hedefi-amacı belliydi.
Peki, bugünkü
Ergenekon'un altında/arkasında CIA olabilir mi? Sorunun yanıtını soruyla
vermemiz gerekiyor:
ABD'nin bölgedeki Kürt politikası belli; AKP'ye bakışı
belli; Yeni Dünya Düzeni '- nin ılımlı İslam hedefi belli; diğer yanda
Ergenekoncula rın da sözde hedefleri belli; o halde?
Üstelik Ergenekon'a
karşı savaş açan dinci-liberal takımının ABD-AB ilişk ileri de malum.
Gladio
bugün, Ergenekoncuların mı, yoksa güya Ergenekonculara savaş açmış gibi görünüp
Kemalist Cumhuriyet'i yıkmayı amaçlayanların mı arkasında?
Sorunun yanıtını
"Gladio'nun babası" ABD'nin dış politikalarına bakarak
yanıt¬layabilirsiniz.
Bugün ortaya çıkarılan Ergenekon'un Gladio olduğunu
söylemek zor. Ancak Gladio'dan kötü bir anlayışı devraldığını söylemek
zorundayız.
O halde, bugün ortaya çıkan Ergenekon nedir?
Ergenekon devlet
içindeki çetedir.
Yereldir, yani uluslararası bağlantıları yoktur.
PKK
terör örgütüne karşı Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir mücade le vermekte¬dir.
Ancak terör örgütüyle mücadelede, kendini herkesten çok "kahraman" ve
"milli¬yetçi" gören bazı kişiler hukuk dışı yollara sapmışlardır.
Ergenekon,
devlet içinde çeteleşmiş ve kişisel çıkar peşinde olan
mafyadır.
Dinci-liberal ittifak aksi görüştedir.
Onlara göre, Ergenekon
salt bir çete değil, bir devlet örgütlenmesidir. Kanun¬suzluğunu TSK'dan aldığı
güçle yapmaktadır. Amacı darbe yaparak AKP'yi yıkmaktır. Devletle, TSK'yla
hesaplaşmadan bu sorunun ortadan kalkamayacağı görüşündedirler.
Bu
nedenle...
Daha soruşturma aşamasında, ortada kamuoyunu ikna edecek bir delil
bile yokken, yıllarca kontrgerillayla mücadele edenler-kontrgeril lanın hedefi
olan aydı n- lar, gazeteciler, akademisyenler "Ergenekoncu" olarak kamuoyu önüne
çıkarıldı.
Cumhuriyet Mitinglerine katılanlar, Atatürkçü Düşünce Derneği,
Çağdaş Y a- şamı Destekleme Derneği darbeci yapıldı!
Türkiye'deki tüm AKP
muhaliflerine "Ergenekon çetesi" yaftası vu ruldu.
Yandaş medyanın hukuku
hiçe sayan fütursuz yayınları çok kişiyi rahatsız etti.
Aslında bu çevrelerin
amacı, Ergenekon'u aydınlatmak değildi.
Ergenekon sad ece araçtı.
Neyin
aracıydı? Ulus devleti yıkmanın mı ?
Taraf gazetesi yazan Lale
Sarıibrahimoğlu'nun 14 Ocak 2009 tarihli makalesinin başlığına dikkatinizi
çekerim:
"Ergenekon Operasyonu ABD'nin İsteğiyle Yapıldı."
Sarıibrahimoğlu
yazısında, ABD'nin Türk ordusu içindeki Genelkurmay eski baş¬kanı, emekli
Orgeneral Hüseyin Kıvrıkoğlu ekibinden son derece rahatsız olduğunu ve bu ekibi
tasfiye etmek istediğini ifade etti.
Peki, sebebi neymiş?
"(...) Kentucky
Üniversitesi'nin ünlü Ortadoğu uzmanı Robert Olson "T urkey's Relations with
Iran, Syria, Israel and Russia, 1991-2000" isim
li çalışmasının 138-143
sayfalarında Kıvrıkoğlu'nun Genelkurmay başkanlığı dönemin¬de yaşanan
tartışmaları anlattı. Robert Olson kitabında, Hüseyin Kıvrıkoğlu ile Gülen
cemaatinin, Kıvrıkoğlu'nun görev süresi boyunca çatışma halinde olduğunu sö y
lüyor."
Emekli Yarbay Steve Williams da, ABD'deki Western Policy Center için
30 Ekim 2002 tarihinde yazdığı mak alede açıkça Kıvrıkoğlu'ndan rahatsızlığım
ifade etmişti.
Williams makalesinde, Kıvrıkoğlu'nun neden bir kez bile ABD'yi
zi yaret etmedi¬ğini sorguluyordu. Kıvrıkoğlu'nun ABD'ye alternatif ittifak
arayışlarının ABD -Türkiye ilişkilerine zarar verdiğini yazdı
Steve
Williams'ın makalesinin "Türk Askerinin Yeni Yüzü" başlığını taşıması
il¬ginçtir. Adı geçen yeni yüz ise Kıvrıkoğlu yerine Genelkurmay Başkanlığına
gelen O r- general Hilmi Özkök'tü. Orgeneral Kıvrıkoğlu'nu yerden yere vuran
Williams, Özkök için makalesinde "yeni nesil Türk askerlerinin öncüsü", "etkin
ve uluslararası fo rum- larda ehil bir muhatap" gibi ifadeler kullandı.
Steve
Williams, NATO ve ABD'nin Türk ordusunun yüzünü Doğu'da ittifak ara¬yışlarına
çevirmesine tahammül edemeyeceğini ve Ergenekon Operasyonu'na bu ne¬denle destek
verdiğini belirtti.
Nitekim benzer bir konu üzerine yazılmış ve ABD için Türk
ordusunun önemini bildiren bir makale de The DISAM Journal'ın, 2003-2004 kış
sayısında çıkmıştı. Bir ordu yayını olan The DISAM Journal'da benzer ifadeler
dile getiriliyordu.
Ergenekon operasyonu Türk ordusu içindeki ABD karşıtı
eğilimlerin temizle n- mesi için yapılıyordu ve bu temizlik Türkiye için de
iyiydi.
Evet sorumuzu tekrar yineliyelim: "Ergenekon Örgütü"mü yoksa
karşıtlarımı Gladio'nun desteğini alıyordu?
Bu sorudan sonra gelin bir komşu
ülkeyi ziyarete gidelim...
Ülkesinin yönünü Batı'ya değil, Doğu'ya dönmek
isteyenlerin başına ne gelmiş¬ti? Öyle ya bazdan Ergen ekon'u bazıları hâlâ "iç
meselemiz" olarak görüyor...
Bu Ergenekon'u biliyor musunuz?
Ergenekon
duruşmaları İstanbul Silivri'de sürüyor.
Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan,
Ukrayna, Gürcistan gibi renkli dev rimlere sah¬ne olan ülkelerde de birer "Ergen
ekon Davası" olduğunu biliyor muydunuz?
Bu ülkelerde de siyasi parti
liderleri, askerler, kanaat önderleri, ga zeteciler bir gece sabaha karşı
gözaltına alınıp tutuklandı.
Ardından yandaş medyanın yayınları başladı:
Bunlar darbeci! Sahi, gerçekte bu ülkelerde neler olmuştu?
Evet gelin bir
komşu ülkede yaşananlarla başlayalım ki bizim ülkemizde neler olduğunu/döndüğünü
kavrayabilelim...
Ülke, Gürcistan.
Tarih, 6 Eylül 2006.
Saat,
05.00.
Adalet Partisi, Muhafazakâr Parti, Cumhuriyetçi Parti ve Anti-Soros
Hareketi üyesi otuz kişi, eşzamanlı operasyonla gözaltına alındı. Evler deki
bilgisayarlara, kitap¬lara, defterlere, paralara el konuldu. Gözaltına alınanlar
arasında, eski askerler de vardı.
Suçlama Devlete karşı komplo ve hükümeti
darbeyle alaşağı etmekti.
Başta Soros destekli Rustavi2 televizyonu olmak
üzere, Başkan Mi hail Saakaşvili'ye yakın yandaş medya olayı hep aynı cümleyle
verdi: "Darbeciler yak a¬landı!"
Cumhuriyetçi Parti Lideri D. Berdzenişvili,
operasyonun muhalefeti sindirmek amaçlı olduğunu söyledi. Bu arada gözaltılar
sürdü.
12 Eylülde Cumhuriyetçi Parti yöneticilerinden, kamuoyu tarafından çok
sevilen Goga Odzeli gözaltına alındı.
Bir suç örgütü liderinin evinin
inşaatıyla ilişkisi hakkında sorgulandıktan sonra serbest bırakıldı.
Toplumu
etkileyen kanaat önderleri gerçekten pis işlere karışmış çetecilerle işbirliği
içinde gösterilmek isteniyordu.
"Sağlamlar" ve "çürükler" aynı torba içine
konuyordu. Amaç kamuoyunu yö n- lendirmekti.
Rustavi2 televizyonu, Odzeli
serbest bırakılmasına rağmen, onu yeraltı dünya¬sıyla ilişkili göstermeye devam
etti.
Ayrıca, Adalet Partisi üyelerinin darbe planlarını itiraf ettiklerine
ilişkin sorgu tutanakları yayımlandı.
İddialara göre, Adalet Partisi ve
Anti-Soros üyeleri, silahlı ayaklanma için "plan" yapmışlardı: Meclis önünde
yapacakları büyük mitinge, emirlerindeki bazı adamları tarafından ateş açılacak
ve çıkacak kargaşadan yararlanıp yönetime el koyacaklardı!
Darbe yapacağı
iddia edilen partilerin toplam oyları yüzde 1 -2'yi geçmiyordu. Ancak kamuoyunu
etkilemede güçlüydüler. Polis operas yonuyla bu etki ortadan kald ı- rılmak
isteniyordu sanki.
Gelişmeler ne kadar Türkiye'ye benziyordu...
Saakaşvili
yandaşı medya, darbecilerin lideri olduğunu iddia ettiği
"Bir Numara"nın
peşine düştü. Çabuk da buldular: Gürcistan'ın îç Gü venlik eski Bakanı Igor
Giorgadze!
Elli altı yaşındaki eski Bakan Giorgadze, kamuoyu tarafından sevi
len bir isimdi. Babası Sovyet savaş gazisi ve Gürcistan Komünist Partisi
lideriydi.
İlginçtir ki, "Bir Numara" Giorgadze'nin adı daha önce eski Devlet
Başkanı Eduard Şevardnadze'ye karşı bombalı suikast düzenlenmesi olayında
geçmişti!
Bu biraz kafaları karıştırıyordu. Çünkü darbeci old ukları
nedeniyle tutuklananlar arasında, Şevardnadzeciler ile Şevardnadze'ye suikast
düzenlemekle suçlananlar va r- dı!
Bu düşman tarafların nasıl bir araya gelip
darbe planladıkları anlaşılamadı!
Sonunda Gürcistan'ın "Ergenekoncuları"
yargı önüne çıktı. Dava kapalı oturum usulü gerçekleştirildi. Görüntü alınmasına
bile izin verilmedi.
Başından beri iddiaları ve işbirliğini reddeden on iki
kişi çeşitli hapis cezalarına çarptırıldı.
Sanık avukatlarından L. Barcella,
"İddianamenin delilleri tutarlı değildi v e lehte delillerimizi de görmezden
geldiler. Bunu kimsenin gör mesini istemiyorlar ki, mahke¬me salonunu
kapattılar. Sonra da en yüksek cezayı verdiler" dedi.
En yüksek ceza 8,5
yıldı.
Verilen cezalar ve yargılama usulü bugün halen tartışılıyor.
Diyeceksin iz ki, "Eee, bu yazdıklarınız bize yabancı değil. Siz bize bunların
arkasında neler dönüyor onu yazın." Haklısınız... Yazayım;
Tarih, 31 Mart
1991.
Gürcistan bağımsızlığını ilan etti.
Hayatı boyunca Sovyetler
Birliği'ne muhalif olmuş Zviad Gamsahurdia devlet başkanı oldu. Ancak gerek
iktisadi zorluklar, gerekse iç karışıklar sonucu kısa süre so n- ra görevinden
istifa etmek zorunda bırakıldı.
Rusya'nın desteğiyle Sovyetler Birliği'nin
eski Dışişleri Bakanı Edu ard Şevardnadze, 1992 yılı ekim ayında Gü rcistan
devlet başkanlığı koltuğuna oturdu.
Şevardnadze'nin lakabı "Gümüş Tilki"ydi;
ilk başlarda Batı yanlısı gözüktü. Ona en çok inananların başında, dünyanın en
büyük spekülatörlerinden George Soros gel i- yordu.
Soros, Şevardnadze'yi,
IMF'nin istediği yapısal reformları hızla ger - çekleştirecek, serbest piyasaya
inanan bir lider olarak görüyordu.
Soros, -aynı Turgut Özal'ın bir dönem
yaptığı gibi - Şevardnadze'nin ülkenin k o- münist geçmişiyle hiçbir bağı
olmayan, yurtdışındaki genç Gürcü "beyinleri" çağırıp onlarla çalışmasını
önerdi.
Önerilen isimlerden biri de Manhattan'da bir hukuk bürosunda çalışan
avukat Mihail Saakaşvili'ydi.
Saakaşvili, adalet bakanı yapıldı.
Soros
1994 y ılında "Açık Toplum"un Tiflis şubesini kurdu.
Gürcistan Genç Avukatlar
Birliği gibi sivil toplum kuruluşlarına ve medyaya para akıtmaya
başladı.
Şevardnadze deneyimli bir Sovyet yöneticisiydi; kabinesinde genç
"beyinlere" hep aynı uyarıyı yaptı:
"Bölgemiz etnik ve dini farklılıklardan
dolayı bir dinamit kutusuna benzer; aman dikkat."
Ancak ülke ekonomisi kötü
sinyaller verdi; elektrikler sürekli kesil di, yiyecek bulunamadı ve suç
şebekeleri her geçen gün büyüdü. Rüşvet, toplumu hızla yozlaştı r- dı. Yetmezmiş
gibi Güney Osetya sınırındaki çatışmalar da durmak bilmedi. Abhazya
bağımsızlığını ilan etti.
Soros destekli Amerika'dan getirilen-"genç
beyinler", Şevardnadze'den acil ra¬dikal kararlar almasını istediler.
"Gümüş
Tilki", Batı'nın dayattığı "sömürgeci kararları" almadı; aksine Rusya'ya
yaklaştı.
Ve ipler koptu.
Soros destekli Rustavi2 televizyonu, Şevardnadze
aleyhinde yayınlara başladı. Şevardnadze, Rustavi2'yi k apatmak istedi.
Televizyonun da istediği buydu zaten. Kanal bu kararı, "Eski günlere dönüş" diye
gösterip muhalifleri sokağa döktü.
Şevardnadze geri adım attı. Ama bu
hareketiyle o güne kadar güçsüz olan m u- halefeti birleştirdi.
Bu
muhalefetin bir lidere ihtiyacı vardı.
Ve Soros, Gürcistan'ı kurtaracak
lideri açıkladı: Saakaşvili!
ABD'deki Demokrat Parti'nin uluslararası kanadı
"Ulusal Demokrat Enstitü" (NDI), Saakaşv ili liderliğindeki bir grubu, Şubat
2002'de Amerika'ya götürdü.
Saakaşvili, Beyaz Saray'a kabul edildi. Soros'la
tanıştırıldı.
Saakaşvili aynı yıl haziran ayında, Soros'un mali destek
verdiği Central European University'de düzenlenen bir törenle, uluslararası Açık
Toplum ödülünü bi z- zat Soros'un elinden aldı.
Aynı günlerde ABD,
Gürcistan'a yeni büyükelçisini gönderdi: R. Miles. Yeni bü¬yükelçi Belgrad'dan
geliyordu ve diplomasi dünyasında "Sırbistan'daki renkli devrimi gerçekleştiren
büyükelçi" diye tanınıyor-
du. Geldiği gün Rustavi2 televizyonuna çıkıp
sihirli sözcükleri sıraladı: "demo krasi", "insan hakları", "açık-şeffaf toplum"
vs.
Keza yine Sırbistan'daki renkli devrimin "mucitlerinden", Soros destekli
"Özgür¬lük Enstitüsü" kurucusu G. Bokeria da Be lgrad'dan Tiflis'e
geldi.
Bitmedi.
Sırbistan'daki renkli devrimin mimarlarından M. Blagojevic
gibi, Soros destekli CeSID (Özgür Seçimler ve Demokrasi İçin Yurttaş Girişimi)
üyeleri de Gürcistan'a gitt i¬ler.
Tiflis'in yolunu tutanlar arasında, Soros
tarafından finanse edilen ve 2000 yılı n- da Milosevic karşıtı gösterileri düze
nleyen Sırp öğrenci grubu Otpor'un kurucusu A. Maric, S. Popovic, S. Djinovic de
vardı.
Görevleri "seçim gözlemciliği" yapmaktı!
Gerçek amaçları Soros'un
özgürlük Enstitüsü tarafından Tiflis'te kurulan gençlik örgütü Kmara'yı
eğitmekti.
O günlerde "tarafını açıkça belli eden, Soros destekli bir gazete
de yayın haya¬tına sokuldu: 24 Saat. Çok ayrıntıya girmeyeyim:
2 Kasım 2003
seçimlerinden sonra seçimlere hile karıştırıldığı gerekçesiyle
Tiflis
karıştı.
Rustavi2 televizyonu, 24 Saat gibi medya araçları düğmeye
bastı; Kmara adlı gençlik örgütü, halkı sokaklara döktü.
Televizyona çıkan
Amerikan Büyükelçisi R. Miles seçimi sahtekârlık olarak nit
e¬ledi.
Saakaşvili taraftarlarının eylemleri dün ya televizyonlarındaydı. CNN
harekete isim bile buldu: Gül Devrimi.
O sıcak günlerde Şevardnadze'nin,
Gürcistan'ı karıştırdığı iddiasıyla suçladığı Soros'la ilgili demeçlerini kimse
dünyaya duyurmadı nedense.
Gösteriler günlerce sürdü. Şevardnadze istifa
etmek zorunda kaldı. Yapılan yeni seçimler sonucu 4 Ocak 2004'te Saakaşvili
devlet başkam oldu.
Soros, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'yla
ortaklaşa, Kapasite İnşa Öde¬neği aracılığıyla Saakaşvili Hükümeti'ne bağlı
memurların maaşlarını ödedi!
Eklemeliyim, Gürcistan Ekonomi Bakanı K.
Bendukidze, Soros'un iş ortağıydı!
Bu arada...
Soros'un ülkeyi yıkıma
sürüklediğini söyleyen Gürcü muhalifler "Anti-Soros Ha¬reketi" adlı ulusal bir
cephe örgütü kurdular.
Ama Soros'a ve Saakaşvili'ye muhalefet etmenin bedeli
vardı; "darbeci" damga¬sı yiyip tutuklandılar.
Ve işte Gürcistan'ın
"Ergenekon"u böyle doğdu.
Anti-Soros örgütü gibi muhaliflerini güç kullanarak
sindirmeye çalışan Saakaşvili sonra ne yaptı? Güney Osetya'ya saldırdı!
Eee,
"renkli devrim" mucitlerinin istedikleri bir diyet olmalıydı; öyle değil
mi?
Neyse artık bu kadar ayrıntıya girmeyelim.
Gelelim bir başka ülkenin;
Ukrayna'nın "Ergenekon" una!...
1960'lı yılların ünlü sloganını ters düz
edelim:
"Bir, iki, üç daha fazla 'Erge-neo-con.'"
"Dolar sihirbazı" Soros,
1998'de Slovakya'da, 1999'da Hırvatistan'da, 2000'de Sırbistan'da ve 2003
yılında Gürcistan'da yaptığının bir benze rini Ukrayna'da da yap¬mak
istedi.
Tarih, 8 Aralık 1991.
Ukrayna bağımsız oldu. İlk devlet başkanı
Leonid Kravçuk idi. Üç yıl sonra kol¬tuğunu Leonid Kuçma'ya bıraktı.
Kuçma,
her ne kadar sıkı bir özelleştirme taraftarı olsa da dümenini sonradan Rusya'ya
doğru kırdı.
İktidarda kaldığı on Yıl boyunca ülkeyi yozlaştıran Kuçma'ya hiç
sesini çıkarm a¬yan ABD, Ukrayna'nın Rusya'ya yaklaşması üzerine politika
değişikliğine gitti. Kuçma'yı "istenmeyen adam" ilan etti. Yerine düşündükleri
isim, Batı yanlısı, bankacı Viktor Yuşçenko idi.
O bildik "siyasi pazarlama"
yöntemi sahneye kondu:
Hani şimdi ismini herkesin bildiği Cumhuriyetçilerin
başkan adayı Senatör McCain'in o günlerde yönettiği Uluslar arası Cumhuriyetçi
Enstitü (İM), Yuşçenko'yu Washington'a çağırdı. Ukrayna'nın "yeni prensi" bir
dizi görüşme yaptı.
Ardından Washington Times yazdı:
"Yuşçenko, Ukrayna
için tek umuttur."
Ardından Ukrayna'da hareketli günler
başladı.
Sırbistan'ın Otpor, Gürcistan'ın Kmara adlı Soros destekli gençlik
örgütü bu kez Ukrayna'da "Pora" adıyla kuruldu.
Pora'nın lideri V. Kaskiv
zaten Soros çalışanıydı. Bu arada Kaskiv, Beyaz Rusya muhalefetine de dan
ışmanlık yapıyordu!
Sırbistan'da B92 radyosunun, Gürcistan'da Rustavi2
televizyonunun rolü, U k- rayna'da Kanal 5 adlı TV'ye v erildi.
Soros'un Açık
Toplum Enstitüsü'nün Ukrayna'daki ayağının adı, Uluslararası Rö¬nesans
Vakfı'ydı.
Keza Soros'un "Özgürlükler Evi" de Kiev'de görev başındaydı.
Sırbistan deneyi¬mini yaşamış M. Markovic, ABD tarafından finanse
edilen
Kiev'deki "Znayu" adlı yeni bir sivil toplum kuruluşunun başına getirildi.
Bu
arada fazla ayrıntılarla kafanızı karıştırmak istemiyorum.
Ancak bu tür sivil
toplum kuruluşlarına sadece Soros ve ABD'nin "sponsor" o l- duğunu düşünmeyiniz,
örn eğin, Sırbistan ve Gürcistan'daki renkli devrimlerde görev almış,
Milenkovic, Maric, Markovic gibi "profesyonel devrimcilere" Ukrayna'ya gitm
e¬leri için, İngiltere'nin Westminster Demokrasi Vakfı para verdi. Alman
Marshall Fonu da hep devredeydi.
Bir bilgi daha vermeliyim:
Renkli
devrimlere sahne olan ülkelerin hepsinde seçim öncesi ka muoyu anketi yayınlama
"numarası" vardı. Ukrayna'dan örnek vereyim:
Eski Sovyet cumhuriyetlerindeki
Batı yanlılarını destekleyen Amerikan kuruluşu Demokrasi İçin Ulusal Bağış
(NED), Soros'un Rönesans Vakfı ve doğrudan ABD Dışişleri Bakanlığı'na çalışan
Avrasya Vakfı'nın finanse ettiği Demokratik İnisiyatifler Vakfı, U k- rayna'da
sürekli kamuoyu anketleri yaptı.
İnandırıcılık açısından tek kamuoyu
araştırma şirketi olmazdı. Amerika'nın para verdiği Ukraynalı Seçmenler Komitesi
adlı bir kuruluş daha vardı. Her ikisinin anket sonuçları aşağı yukarı benzerdi.
Anketlerde hep Yuşçenko önde gösteriliyordu.
Ve diğer ülkelerde olanlar
Ukrayna'da da hayata geçirildi:
Sandıktan, anketlerin tersi sonuç çıkınca
"sebep belli" diyorlardı: "Seçimlere h i¬le karıştırıldı!" Ve halkı sokağa
döküyorlardı.
21 Kasım 2004 Ukrayna seçimlerine de "hile" karışmıştı! Çünkü
sandık sonuçları anketleri doğrulamamıştı!
Doğal olarak diğer ülkelerdeki o
oyun yine sahneye kondu: Uluslararası TV'ler ve ulusal Kanal 5 canlı yayına
geçti; gençlik örgütü Pora, halkı sokağa döktü, seçimler iptal edildi. Seçimler
sonra yenilendi ve Ukrayna'da "turuncu devrim" gerçekleşti!
Soros'un
Ukrayna'daki Açık Toplum Enstitüsü'nün yöneticisi B. Tarasyuk dışişle¬ri bakanı
oldu.
Keza enstitünün Yönetim Kurulu Üyesi Y. Mostova'nın eşi A. Grit senko
da sa¬vunma bakanı yapıldı. Pora'nın başkam, Soros'un çalışkan
elemanı
Kaskiv de devlet başkanı Yuşçenko'nun danışmanıydı artık.
Diğer "turuncu
devrimc iler" ya milletvekili oldular ya bürokrat ya da işadamı. Ha unutmayayım;
hani Yuşçenko'nun zehirlendiği, yüzünün sürekli değiştiği, z a- yıfladığı ve
kısa süre sonra öleceği şeklinde bizde de bolca haberler çıkmıştı; hatırladı¬nız
mı?
Yuşçenko yaşıyor ve hâlâ Ukrayna'nın devlet başkanı.
Şimdi ne mi
yapıyor; anti-Sorosçu muhaliflerini, darbe yapacakları ve başta g a- zeteci R.
Gongadze'yi öldü rdükleri iddiasıyla tutuklayıp ce zaevine koyuyor! Ve Ukrayna
da kendi "Ergenekoncula rını" konuşup tartışıyor.
"Renkli devrimlere" sahne
olan Sırbistan'ı ve diğerlerini ayrıca yazmaya gerek var mı? Yok!
Şimdi artık
Türkiye'ye tekrar dönebiliriz.
Türkiye'de kimlere, ne yaptırılmak isteniyor?
Renkli devrimlerin olduğu ülke¬lerdeki medya araçları, sivil to plum kuruluşları
vb Türkiye'de neye savaş açtılar?
TSK kimin, niye hedefinde?
Son dönemde
dinci-liberal ittifakının hedefinde Türk Silahlı Kuvvet leri var.
Niye
acaba?
Saldırganların amacı ne ?
Tüm bu psikolojik savaşın perde arkasında
neler var ?
TSK'ya ağır sözler sarf edenler kimlerin ağzıyla konuşuyor
?
Soruların yararlarından önce bir fil hikâyesi
anlatmalıyım!..
Hindistan'da yaşamları boyunca f il görmemiş yirmi kişi
gözleri bağ lanarak bir fi¬lin yanına götürülmüş. File dokunmaları istenmiş.
Gözü bağlı Hintlilerin her biri filin bir yerine dokunmuş. Sonra Hintlilere
sormuşlar: "Dokund uğunuz şeyi anlatın."
Gözleri bağlı Hintliler filin
neresine dokundularsa hayvanı öyle anlatmış, öyle tanımlamışlar.
Son dönemde
Türkiye'de yaşananları bu "hikâyeye" benzetiyorum. Herkes ol a¬yın bir yerini
tutmuş, ona göre değerlendirme yapıyor. Fakat...
Meseleyi böyle görenler,
böyle tanımlayanlar aldanır. Meselenin özü başka. Bü¬tünü görmek gerekiyor.
Türkiye Cumhuriyeti tarihine baktığınızda dört kırılma noktası tespit
edersiniz:
1) Cumhuriyet'in ilanı ve Atatürk devrimleriyle devam eden
tarihsel süreç. Bu dönem dış politikasının temeli ise "Yurtta sulh, cihanda
sulh", "Komşu ülkeler arası n- daki ihtilaflara karışmama" gibi barışçı,
bağlantısız bir duruştu. Batı'ya da, Sovyetler Birliği'ne de aynı yaklaşım söz
konusuydu.
2) 1950'lerde Soğuk Savaş dönemiyle başlayan bu ikinci
kırılma noktasının ana ekseninde Batı-ABD vardı. Türkiye hızla serbest piyasa
ekonomisine geçmeye çalışı r- ken, dış politikasını tamamen ABD-NATO eksenine
bıraktı. Mehmetçik, Kore Savaşı gibi emperyalist görevlerde
kullanıldı.
3) 12 Eylül 1980 darbesiyle Kemalist Cumhuriyet'in bütün
kurumları tasfiye edildi. Ülkenin aydınları yok edilirken dinci akımların önü
açıldı. Komünizme karşı "İ s- lam kalkanı" hazırlandı.
4) Dördüncü
kırılma noktası, Doğu Bloku ve Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortaya çıktı.
Türkiye Yeni Dünya Düzeni'nde nerede, nasıl yer alacaktı? AKP hüküm e¬tiyle
neoliberalizmin "sivil programı" hayata geçirildi. Ancak yeni dönemin Büyük
Ortadoğu Projesi'ne karşı duranlar da vardı.
Yani: ABD dünyanın en büyük
siyasi-iktisadi ve askeri gücüydü. Amerika'yla iliş¬kiler devam ediyordu ama bir
sorun vardı; ABD Soğuk Savaş döneminde Türkiye'ye savunma rolü vermişti. Bu rol
Atatürk'ün belirlediği barışçıl dış politik aya da uygundu. Ancak Soğuk Savaş
bitip Afganistan ve sonra Irak saldırılarıyla başlayan süreçte ABD Türkiye'den
"atak" politikalar istedi.
"Atak" politikadan kastedilen Meh metçik'in savaş
cephesine sürül mesiydi.
Tıpkı Kore Savaşı'nda olduğu gibi. Zaten öyle
dememiş miydi George Soros, "Türkiye'nin en büyük ihraç kalemi Mehmetçik'tir"
dememiş miydi? Bu "atak" dış politikaya karşı Türkiye'de bir direnme noktası
oluştu. Bu direnişi kimler, hangi k u¬rumlar yaptı?
Bu, yaşadığımız bir süreç
olduğu için bu konuyu biraz daha açalım...
Tarih, 9 Kasım 1989.
Berlin
Duvarı yıkıldı. Soğuk Savaş dönemi bitti.
Yeni bir dünya düzeni başladı. Orta
Avrupa'da, Kafkaslar'da, Ortadoğu'da he¬men yeni haritalar çizilmeye
başlandı.
Soğuk Savaş dönemindeki Türkiye'nin rolü, NATO dolayısıyla ABD
tarafından belirlenmişti.
Peki, Yeni Dünya Düzeni Türkiye'ye hangi görevi
verecekti?
Türkiye'yi ne bekliyordu?
Gazeteci Ufuk Güldemir'in, CIA
Ortadoğu Masası eski şefi Graham Fuller'la ya p- tığı röportaj bu rolün ipucunu
verdi:
Atatürk'ün düşünceleri çağı için son derece güçlü düşüncelerdi. Ama
Türkiye artık ulusal kimliğini, yörüngesini, dünyadaki rolünü, hatta İs lam'ın
günlük yaşamdaki yerini yeniden düşünmelidir. Türkiye, demokrasi ile İslam'ın
bir arada yaşatılabileceği modern bir formül bulsa, İran ve Arap dünyasına
olağanüstü büyük bir entelektüel öncülük yapmış olur. İslam dünyası için
geleceğin modeli olur bu."
(26 Şubat 1990, Cumhuriyet.)
CIA ajanı Fuller o
yıllarda medyaya sık demeçler verdi: "Kemalizm öldü. Kema¬lizm'in sonuna
gelmesinin iyi olduğunu düşünüyorum. Halkın büyük bir parçası islam için daha
hürmet görmeyi, Osmanlı tarihiy le kucak laşmayı istiyor."
CIA ajanı Graham
Fuller Los Angeles Times'ta yazdığı pek çok yazıda Türkiye'de yükselen ABD
karşıtlığından rahatsızlığını dile getirdi. Örneğin Fuller, 15 Temmuz 2003
tarihinde yazdığı "Turkey's 'No' Vote on Iraq Pays Off" başlıklı yazısında,
Türki¬ye'de parlamentonun neden Irak Savaşı'na katılma kararını reddettiğini
irdel edikten sonra Türkiye'de yükselen ABD karşıtlığından söz etti. Fuller ABD
karşıtlığı ve Türk i- ye'nin ulusal politikaları konusunda solun ve sağın
oluşturduğu bir koalisyondan
bahsetti.
Kamuoyunda "kızıl elma koalisyonu"
olarak bilinen ittifakı hatırlatan Fuller, yükselen ABD karşıtlığını bu ittifaka
bağladı.
Bunların dışında Fuller makalelerinde, "ılımlı islam" projesine
verdiği destekle de biliniyor. Fuller, İslam'da köktenciliğe karşı ılımlı
siyasetin geliştirilmesi gerektiğini savundu hep. Fuller'a göre İslamcı ülkeler
İle ABD ilişkileri bu proje sayesinde düzel e- bilirdi.
Kısacası Fuller'ın
politik görüşleri ile Türkiye'nin son dönemde tartıştığı gündem arasında büyük
paralellikler var.
CIA ajanı Fuller'ın "kişisel görüşleri" zamanla rapor
haline getirildi. Pentagon, genellikle CIA ajanlarının görev yaptığı Rand
Corporation adlı araştırma kuruluşuna rapor sipariş etti: "The Prospects for
Islamic Fundamentalism in Turkey."
Rapor, Türkiye'nin yeni yol haritasını
çiziyordu: ılımlı islam.
Bu görüşü savunan sadece CIA ajanı Fuller
değildi...
"Uygarlıklar çatışması" kuramcısı Samuel P. Huntington'ın da tezi
aynıydı: "Türkiye, İslam'ın lideri olmalıdır." Huntington'ın, tezini açıklarken
sarf ettiği bir cü m- lesi ilginçti: "Demokrasinin mutlaka laikliğe dayanması
gerekmez."
Hudson Enstitüsü üyesi John O'Sullivan'ın cümlesi de öyle: "Türki
ye'nin laiklik anlayışı artık değişmek zorunda ve bu değişimi garanti altına
alıp koruyacak bir anay a¬sa gelmek zorunda"
Kemalizm'i toprağa gömüp ılımlı
İslam'a sarılması istenen Türkiye'nin idari yö¬netimi nasıl olacaktı?
Bunu
da, uzun yıllar CIA Türkiye Masası şefliğini yapmış Paul Henze'nin rapo¬rundan
öğrenelim: "Türkiye'yi federalizm büyütecek." İstanbul başkentli "Yakındoğu
Federasyonu" kurulabilirdi! Ama önce Kürtlerle yakınlaşmak gerekiyordu !
Ve
CIA'nın federasyona dahil olacak Kürtlere de önerisi vardı: "is lam ipine
sarı¬lın!"
Evet, Yeni Dünya Düzeni'nde Türkiye'nin görevi belli olmuştu. Bu
konuda yü z- lerce ABD'li uzman konuştu, onlarca rapor yayımlandı.
Peki, ABD
Türkiye'ye bu rolü biçti de, Türkiye'd e herkes bunu kabul etti mi?
Tabu ki
hayır...
Türkiye, Balkanlar, Kafkaslar, Ortadoğu'daki ülkeler gibi yapay ülke
değildi.
Tarihsel birikimi ve Cumhuriyet'in kazanından nitelikli (sayılan
hükümet kurma¬ya yetmese de) bir nüfusu o rtaya çıkarmıştı.
Cumhuriyet
Mitingleri aslında Yeni Dünya Düzeni'ne karşı duruştu.
Yurtsever aydınlar
işin farkındaydı. Askerlerin bu mitinglerin gönüllü destekçisi olduğu da bilinen
gerçek.
TSK, Cumhuriyet'in kurucu ideolojisinden ödün vermeye hiç taraftar
değildi. Mustafa Kemal devrimleri ölmemiş, aksine giderek "Ortaçağ karanlığına"
dönüşen dünyada daha da önemli hale gelmişti.
Ordu, 28 Şubat Kararları'yla bu
tavrını göstermişti.
TSK sadece içerisi için değil dış politika konusunda da
ABD'yle ters düştü.
Atatürk'ün "Yurtta sulh, cihanda sulh", "Komşu ülkeler
arasındaki iht ilaflara ka¬rışmama" gibi dış politik ilkelerinden ödün
vermedi.
Yani ne Irak'la ne de İran'la savaşmaya taraftardı.
Topraklarını
lojistik anlamda ABD'ye açmaya da pek taraftar gözük medi. Genel¬kurmay Başkanı
Necip Torumtay'ın Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın, bir koyup üç a l- mayı
hedefleyen çıkarcı politikalarına karşı çıkıp istifa hakkını kullandığını
anımsatı¬rım.
Ama o kadar eskiye gitmeyelim.
2000'li yıllarda, askerlerin
tavrı aynıydı:
Madem Yeni Dünya Düzeni kurulmuştu, "Türkiye de çok taraflı
siya set izleme- li"ydi. Ayrıca ABD ve AB'nin sürekli Türkiye'yi örselemesi de
çok rahatsızlık vericiydi.
Dönemin Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri
Orgeneral Tuncer Kılınç 'ın, 7 Mart 2002'de Harp Akademileri Komutanlığının
"Türkiye'nin Etrafında Barış Kuşağı Nasıl Oluşturulur" konulu sempozyumunda
yaptığı konuşma, TSK'nın tavrını gösterdi:
Türkiye'nin öncelikle, stratejik
anlamda kimlerle bağı varsa, o bağları çözmesi lazım. Bugünün konjonktüründe,
kendi bekası açısından, ileriye dönük hangi tehditle r¬le karşı karşıya
kalabilir, bunları yeniden iyi değerlendir e bilmek için, ayaklarındaki bağı
çözmesi lazım. Bu bağlardan bir tanesi NATO'dur. Eğer NATO'dan sıyrılırsanız,
ABD'nin size bakışının ne kadar doğru olup olmadığının, hayrınıza veya şerrinize
olup olmadığının kararını daha kolay verirsiniz. Bugün Amerika, Türkiye'ye zaman
zaman stratejik dost diye bakıyor, ama hiçbir zaman dostça davranmıyor. Türk
iye'nin yeni arayışlar içinde olması bir ihtiyaç. Rusya'yla bir likte, ABD'yi
göz ardı etmeksizin, mü m- künse İran'ı da içerecek şekilde arayış içinde
olunmalıdır.
Orgeneral Kılınç bu sözleri pat diye mi söyledi?
ABD'nin
resmi silahlı kuvvetler dergisi American Forces Journal var. Neler yazı¬lıyor
Türkiye hakkında?
Emekli Yarbay Ralf Peters, Kürt meselesine değindiği "Blood
Borders" (Kan Sı¬nırları) adlı makalesinde hiç sıkılmadan şunu yazabiliyor:
"Türkiye'nin sınırları kan-ırk esasına göre yeniden çizilmelidir."
Adamlar
oyunu açık oynuyor.
Bizde ne oldu?
Orgeneral Kılınç'ın sözlerinden hemen
sonra TSK karşıtı psikolojik harp kam¬panyası hızlanıverdi:
- Üst düzey
komutanların darbe hazırlığı içinde olduğunu iddia eden, dönemin Deniz
Kuvvetleri Komutanı Oram iral Özden Örnek'e ait olduğu söylenen ama hâlâ bir
türlü gerçek olup olmadığı ortaya çıkarılmayan günlükler
yayımlanıverdi.
- Ardından, "gazetecileri fişleyen" sözde andıçlar
ortaya çıkarıldı. Kimin yazdığı belli olmayan lahikalar ortaya saçı
ldı.
- Genelkurmay başkanları Orgeneral Yaşar Büyükanıt ve Orgeneral
İlker Başbuğ hakkında, göreve başlayacakları dönemde karalama kam panyala rı
başlatıldı. Fotoğra f- lar sızdırıldı.
- TSK'da kuvvet komutanlığı, ordu
komutanlığı yapmış eme kli orgeneraller, Er¬genekon soruşturmasına dahil edilip
hücrelere tıkıldı.
- Psikolojik savaş öyle bir hal aldı ki, Mehmetçik'in
teröre karşı verdiği mücade¬lenin sırları bile sızdırıldı.
- Tuğgeneral
Münir Erten'e ait olduğu söylenen ve Kuzey Irak'a yapılan kara h a- rekâtını iki
gün önceden haber veren bir video, internet ten yayınlandı.
- Aktütün'e
teröristlerin saldıracağına dair görüntünün TSK'ya verildiği ama hiçbir önlemin
alınmadığı şekli nde manşetler atıldı. Oysa görüntülerin Aktütün'le ilgisi
yoktu.
Uzatmaya gerek yok. Benzerlerini biliyorsunuz. Söylemek istediğim
şudur:
Gözü bağlı Hintliler gibi meseleyi sadece bir boyutuyla ele alırsanız,
meselenin tümünü, özünü kavrayamazsınız. Bütünü görmek gerekiyor.
Mesele,
Cumhuriyet'in kurucu ideolojisine sahip çıkma meselesidir.
Mesele, ulusal
bütünlüğü, bağımsızlığı koruma, komşularla savaşmama mesele¬sidir.
Mesele,
Ortadoğu'da taşeron olmayı reddetme meselesidir.
Mesele, dünyanın en büyük
petrol rezervlerine sahip Irak ve İran'daki petrol kuyularının bekçiliğini
yapmama meselesidir.
Mesele, sadece bunlardan ibarettir.
Mesele bu kadar
açık ve ortadadır.
Bu stratejiyi hayata geçiren Türkiye'deki
solcu-liberallerin "ağababası" da sade¬ce CIA ajanları değildir. Ayrıca New York
aydınları da vardır...
Solcu-liberallerin öğretmenleri
Solcu-liberaller
Osmanlı'daki Tercüme Odası'nda çalışan memurl ara benziyor. Fikir olarak ortaya
attıkları sadece çeviridir/tercümedir. Bunlar, New York neo- con'larının
söylediklerini, yazdıklarını evirip çevirip yeniymiş, kendi görüşleriymiş gibi
yazıp söylüyorlar.
Sizce aşağıdaki sözler kime aittir?
- Ulus
devletin sonu gelmiştir.
- Yeni yüzyılın en önemli çatışması, demokrasi
güçleri ile otokratik (despotizm yanlısı, baskıcı) güçlerin çatışması
olacaktır.
- Türk ordusu dokunulmaz bir kurum
değildir.
- Türkiye'yi daha demokratik kılacak olan, Türklerin hayatında
dev letin ve or¬dunun rolünü azaltmaya yar ayacak reformlardır.
- Asıl
mesele din özgürlüğüdür vs...
Bunlar Türkiye'deki solcu-liberallerin özgün
görüşleridir derseniz yanılırsınız.
Bunları söyleyenler New York
aydınları!
Ya da günümüz deyimiyle -başlangıçta aşağılayıcı bir terim olarak
ortaya atılan - neo-con'lardır.
Bunlar...
1930'lu yıllarda Amerikan
Troçkist hareketi içindeydiler. Sol hareket içinde yer almaları, hepsinin Yahudi
olması ndan ve Ekim Devrimi'yle tarihte ilk kez antisemitizmi suç sayan bir
devletin kurulmasından kaynaklanıyordu.
Hitler-Stalin anlaşması ve Troçki'nin
ikinci Dünya Savaşı'nda Hitler'e karşı sava¬şan Franklin D. Roosevelt'i deste
klemeyi reddetmesi,
günümüz neo-con'ların atalarının, sosyalizm yolundan
teker teker ayrılmas ına yol açtı.
1948'de İsrail'in kurulmasından sonra bu
grup artık kurtuluşun sos yalizmde de¬ğil, İsrail'i koruyab ilecek tek güç olan
Amerika'da olduğu nu savundu: "Amerika ne denli güçlü olursa, İsrail de o denli
güçlü olacaktır."
New York aydınları, ABD'yi "yen i mesih" ilan ettikten
sonra, sol hareket içinde edindikleri birikimleri Amerika ve Avrupa'da sol
hareketin içini oymak için kullandı.
New York aydınları tarafından kurulan ve
CIA tarafından fonlanan, solcu görü¬nen ama as ıl amacı solun içini boşaltmak
olan "Congress for Cultural Freedom", Soğuk Savaş boyunca Sovyetler'deki
sosyalizme karşı, sözde "özgürlükçü sosyalizm" inşa e t- me misyonu
üstlendi!
Dillerinden düşürmedikleri kavramlar demokrasi, insan haklan ve
özgürlüktü.
Pek çok iyi niyetli solcu aydın, ne yazık ki bunların aleti oldu,
bu rüzgâra kapıldı.
Solcu aydınları yanıltanların başında Amerikalı Max
Shachtman ge liyordu. O, neo-con'ların ilk lideriydi aslında Ne sosyalizm ne
kapitalizm diyen "3. Kamp" teorisi onundu. Görüşlerini "öğrencileri"
yaydı:
James Burnham, The Managerial Revolution kitabında, insanlığın
karşısındaki en büyük tehdidin artık, "teknisyenlerin" ve " bilim adamlarının"
yanı sıra "bürokra t- lardan" ve "askerlerden" oluşan güçlü bir "elit" yönetici
sını ftan geldiğini yazdı.
Neo-con'ların önde gelen teorisyeni Robert Kağan,
son kitabı The Return of History and the End of Dreams'te, yeni yüzyılın en
önemli çatışmasının liberal demok¬rasiler ile otokratik devletlerin çatışması
olduğunu yazdı. Ulus devletler yıkılmadan özgürleşme olamazdı!
New York
Times'ın "şahinler" arasında saydığı Daniel Fried, İsrail'in bir ulus dev¬let
olmasından rahatsız değildi. Ama söz konusu Türkiye olunca çok sert konuşuyordu:
"Sorun Türklerin nasıl bir ülkeye sahip olmak istedikleridir.
Milliyetçilik/ulusalcılık özünde defansif bir tutuma, gurursuzluğa dayanır.
Gururlu insanlar milliye tçi/ulusalcı olmaz, gururlu insanlar dünyaya açık
olur."
Allan Bloom, Sidney Hook, Norman Podhoretz gibi eski solcu New York
aydı n- lan, 1980'lerde neoliberalizm'in taraftarı oldular.
Neo-con'ları
sadece sivil olarak düşünürseniz yanılırsınız: Sözü, Amerikan ord u¬sundan
Yarbay Patrick F. Gillis'e bırakalım:
Tarihe baktığımızda, Türkiye'deki
siyasal yapının, ordunun etkisini sınırlamada kifayetsiz ve isteksiz olduğunu
görürüz. Ancak bu durum,
2003 yılı itibariyle değişmeye başlamıştır. ABD
-Türkiye ilişkileri, Soğuk Savaş yıllarının askeri ortaklığından, çok yönlü bir
ortaklığa dönüşmelidir. Türkiye'nin ABD'yle kalıcı ve geliştirilmiş bir
stratejik ortaklık kurabilmesi için bütünüyle demokratik olması gere k-
mektedir.
(mayıs 2004)
Bu söylemlerin Türkiye'de yaygınlık kazanmasının
bir diğer nedeni de, İngiltere doğumlu "yeni sol"un ithal idir!
Bu nedenlerle
"Antiemperyalist Deniz Gezmiş solcu olamaz" diyebiliyorlar. Çe¬virdikleri öyle
çünkü... Emperyalizm olgusu ortadan kaldırılırsa biliyorlar ki, ulusal de v-
letlerin varlığı da son bulacak! Bu yeni teorinin "mucidi" neo-conlardı
işte.
İşin özünde, neo-con'lar önce sosyalistti, sonra hümanist solcu oldu
lar ve en son geldikleri yer, ulus devlete karşı antiemperyalizme inan mayan,
solcu liberallik! Yani aynen bizim artık sık sık medyada görmeye başladığımız
liberaller gibi...
New York aydınlarının yazdığını, söylediğini, Türkiye'deki
solcu-liberaller bugün büyük bir öfke ve kinle dile getiriyorlar.
Akşam
gazetesi yazan Serdar Turgut "Hedgistan Notları" başlıklı yazısında
şöyle
diyor:
Soner Yalçın Hürriyet gazetesindeki yazısında bu insanların
düşünce biçimleri¬ni çözümledi. Yazısının başlığı "Türk Silahlı Kuvvetleri Neden
New York Aydınlarının Hedefinde"ydi ve bu nedenle de güncel yaşadıklarımız
açısından çok önemli bir ince¬lemeydi bu.
Soner Yalçın neo-con olarak
adlandırılan insanların kökeninin yeni sol (new left) akımda olduğunu ve
bunların çoğunun şehrin bu semtinden çıktıklarım yazmış. Çok ilginç ve orijinal
bir saptama. Şehrin bu semtinde ağırlıklı bir Troçkist nüfus oldu¬ğunu da ben
biliyorum. Sonunda bu insanlar Yahudi olmalarının da verdiği ivme ile İs¬rail'in
konulmasının ancak Amerika tarafından yapılabileceğini saptayarak Amerika'nın
dünyadaki ve bölgedeki rolü üzerine teoriler üretmeye başladılar, işte bu
insanlar, Türkiye'ye bölgede Amerika güdümünde yeni roller belirlemek
istiyor.
Yalçın'a göre TSK'ya yönelik psikolojik savaşlar açanlar da bu insan
lardan olu¬şuyor. Şöyle demiş Yalçın yazısında: 'New York aydınlarının yazdığım,
söylediğini Tür¬kiye'deki solcu liberaller bugün büyük bir öfke ve kinle dile
getiriyorlar. Kızgınlıkları bi¬raz da, göbekten bağlandıktan neoliberalizmin ve
ABD'nin dünya üzerindeki hege¬monyasının küresel kriz ile çökmesinin
endişesinden kaynaklanıyor."
Eğer doğruysa bu orijinal tespit, o zaman
küresel krizi yaratanların toplandığı doğu yakası (Hedgistan) ile batı yakası
(özgürlükçü sosyalistler) arasındaki gerilimin di¬rekt olarak Türkiye'ye
yansımasına şahidiz demek¬tir. Ban yakası Amerika'nın yeni gücünün teorisinin
yapıldığı yer, doğu ya kası ise eko¬nomik gücünün oluşturulduğu ve çökertildiği
bölge.
Bizim oradaki ikilemi burada da yaşıyor olmamız son derece ilginç ve
üzerinde daha çok yazılabilecek bir saptama.
Serdar Turgut New York
neo-con'larının takipçilerine bir isim veri yor: rokoko enteller!
Neden
rokoko? Çünkü bu stil, bir zarafet içerir. Hatta abartılı, görgüsüz
sayıla¬bilecek bir mimari söz konusu olsa bile, buna bir zarafet, bir şıklık
katmayı başarır. En¬telektüeller genelde böyledir. Çok şık olmayan hatta kaba
bir şey söyleseler de, bunu teorik kavram karmaşası alımda saklayıp dediklerine
şık görünüm verirler.
Rokoko entelektüeller kavramını Tom Wolfe'un "In the
Land of the Rococo Mandsts" başlıklı yazısından esinlendim.
Global trendlere
baktığımızda, herhangi bir toplumda entelektüel olarak nite¬lendirilmeye hak
kazanmak için, kişinin şu özellikleri sergilemesi zorunlu gibi
gözükü¬yor:
1- İçinde yaşamakta olduğun toplumda "sıradan" diye
tanımladığın çoğunlu¬ğun üstünde göreceksin kendini. Gündelik hayatın
sorunlarından kopuk yaşayacaksın. O gündelik yaşam ve sıradan insanlardan hayal
kırıklığı duyacaksın. Bunun toplumdan nefret etmeye kadar varmasına izin
vereceksin.
2- Hayata kötümser bakacaksın. Hiçbir şey seni kolay mutlu
etmeyecek. Kolay tatmin olmayacaksın.
3- Bu kopukluk nedeniyle toplumun
önem verdiği bazı değerlere rahatça saldı¬racaksın. Bunu bir hak olarak kabul
edeceksin.
4- Sergilediğin bu duruşunu kompanse etmesi için, sürekli
olarak toplumda sa¬hip çıkabileceğin ezilmişler arayacaksın. Dikkat edin; bu,
samimi bir taraf olmaktan değil, kişisel bilincini rahatlatmak için yapılıyor
olacak.
5- Sahip çıkılan kitle proletarya olabildiği zaman işler
nispeten kolaydı. Türki¬ye'de hemen bütün Marksistlerin entelektüel sıfatına
uyan insanlar olduğunu unut¬mayalım. Proletarya politik bir sınıf olarak ortadan
çekilince rokoko entelektüel kendi¬sine "sahip çıkacağı" yeni gruplar aradı ve
buldu. Kadınlar, azınlıklar, eşcinseller, transseksüeller (ÖDP seçim
bildirgelerini hatırlayın), fahişeler (seks işçileri) yeni prole¬tarya olarak
tanımlanabilir.
Proletaryanın yerini alanların sadece bazı yeni gruplar
olması da gerekmez. Bazı yeni politik hedefler de proletaryanın yerini
tutabilir. Bunun en çarpıcı örneği feminizm ve çevreciliktir. (Yeşil
partiler.)
Bu tür amaç ve grupları sahiplenen entelektüel sınıfın (Nietzsche
bunların bir sınıf olarak ortaya çıkıp XX. yüzyıla damgalarım vuracakla
larr
1882 yılında görmüştür) bir özelliğini daha vurgulamak zorundayız.
Sahip
çıkmaya başladığı konular ve yeni grupların sorunları hakkın da hep
ge¬nellemeler yaparak konuşan entelektüeller, genelde pek fazla bilmedikleri
konularda konuştuklarında dikkat çekerler. Sınıflarının diğer kişileri
tarafından sahiplenir, takdir görürler.
Batı'dan iki çarpıcı örnek
vereceğim.
Susan Sontag çok iyi bir yazardır, ama onun toplumda bir anda
parlaması, "Be¬yaz ırkı toplumu yiyip bitiren kanser olarak" ilan ettiği 1967
tarihli Partisan Review adlı dergide yazdığı makalesidir.
Entelektüeller bir
yandan kendilerinden de nefret ettiklerinden, çoğunluğunun ait olduğu ırkı böyle
kolaylıkla suçlayabilmeleri de rahat olabiliyor. Bugün entelektüe l- ler
arasında Obama hayranlığının global olmasının bir nedeni de budur.
Diğer
çarpıcı örnek ise Noam Chomsky'dir. Türkiye'de okuyucusu bol olan Chomsky büyük
bir dilbilimcidir. Bu bilim dalma çok önemli katkıları vardır, ama çoğu insan
onu Vietnam Savaşı karşıtlığıyla tanır, insanların gözünde asıl katkısının önemi
pek yoktur. O Vietnam Savaşı karşıtlığı gibi doğru bir tavır sergilediğinden
meşhurdur artık.
İnsanların gözünde topluma hayata asıl katkılarıyla değil
de, politik çıkışı ile önem kazanmış insanlardan bahsederken benim aklıma
kaçınılmaz biçimde Orhan Pamuk geliyor. O da onca usta romandan ziyade,
tarihimizdeki Ermeni meselemiz ve Kürtler ile ilgili almış olduğu politik tavır
nedeniyle "rokoko entelektüeller" arasında çok popüler oldu.
Dolayısıyla bu
global trendlere özelliklere uyum sağlamak zorunda olan Türk entelektüellerinin
ağırlıklı biçimde Obama'yı desteklemelerinde hayret edilecek hiçbir yan
yoktur.
Onlar için yeni proletarya Kürtlerdir, feminizmleri ise "türban
özgürlüğü" şek¬linde basit formülle tanımlanır.
Bence Türkiye'de iki adet
über-entelektüel var.
Biri Elif Şafak, diğeri de Murat Belge.
Murat Belge
daha deneyimli, daha bilgili olduğundan, dünyada entelektüel ke¬simde trend
olanı Türkiye'ye rahat aktarabildiğinden, bir kesim üzerinde etkisini yıl¬lardır
kaybetmemiştir. Onun son olarak Taraf gazetesinde yazmaya başlaması bugüne kadar
gördüğüm en isabetli karardır. Taraf gazetesi ise, yöneticisi Ahmet Altan'ın
şahsında rokoko entelektüalizmin en bariz yayın organıdır.
Elif Şafak ise
entelektüellere mahsus olan amaç ve gruplar hakkında sürekli alışverişteymiş
gibi davranıyor. Dünyada ne ve hangi grup gündemdeyse, romanların¬da onu alıp
Türkiye'ye başarıyla uyguluyor.
Serdar Turgut'un makalesi böyle... Onu da biz
yazalım.
Peki bu "rokoko enteller" hangi "kurumsal" süreçlerden
geçiriliyor?
Ama bu "değerlendirmeden" çok somut b ilgiler ışığında
olacaktır... Şöyle...
Orhan Pamuk'un yıldızının parlamasında Iowa
Uluslararası Yazarlık Programı '- nın (International Writing Program/TWP) ne
denli önemli bir yeri olduğunu biliyoruz.
Kendi deyişiyle "ilk uluslararası
başarısı" olan Kara Kitap'ı 1980'li yularda, bu programa katılırken
yazdı.
IWP'nin finansmanı Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanlığınca
sağlanıyor.
Resmi sitesinde, programın amacının dünyanın dört bir yarımdan
seçilmiş ya¬zarların Amerikan yaşamıyla tanıştırılması olduğu yazıyor. Aşağıdaki
bölüm gene pro g¬ramın resmi sitesinden alındı:
IWP yazarları kendi
yurtlarına, Amerikan kültürünü ve başka ülkeleri daha iyi
anlayarak, düşünce
şekillendiriciler olarak döner. Amerikan kültürünü ve başka ülke¬leri daha iyi
anlama şansı onları güçlendirerek, siyasal baskılar ve etkilerden
özgür-
leşmiş bir biçimde yazabilmelerini ve ilişkiler geliştirebilmelerini
sağlar.
IWP dünyanın dört bir yanından gelen yazarlara Amerikan kültürünü
tanıtarak, onları kendi ülkelerinin siyasal baskılarından özgürleştirme amacı
güdüyor ve bunu da ABD Dışişleri Bakanlığı'nın parasıyla yapıyor.
IWP,
programa katılacak yazar adaylarını seçerken, söz konusu yazarların ya¬bancı
uyruklu olsa da, Amer ika'da yaşamaması krit eri getiriyor. Yazarların "Amerikan
kültürüyle" tanıştıktan sonra ülkelerine dönmesi gerekiyor. Diğer bir kriter ise
yazarl a¬rın kültürlerarası dinamikler konusunda "rahat" olmaları, kültürel
etkileşime açık ile istekli olmaları isteniyor.
Son yıllarda Müslüman ve
Arapça konuşan ülkelerden giderek daha çok yazarı kabul eden IWP'nin 2008
katılımcıları arasında İranlı bir kadın şair, Filistinli bir oyun yazarı ve
roMarxı, Ürdünlü bir roMarxı ve gazeteci, Iraklı bir şair ve deneme yazarı ve
Bangladeşli bir şair ve kurmaca yazarı bulunuyor.
Yani Ortadoğu'nun yeni
Orhan Pamukları geliyor.
Nereden başladık, nerelere geldik...
Ama madem bu
konuya geldik bir bilgi aktarmama izin veriniz... Tekrar Soğuk Savaş dönemine
dönmeliyiz ki, Orhan Pamukların "yaratım" sürecinin nasıl başladığını
anlayabilelim...
CIA'nın kültürel çalışmaları
Önce bir isim...
Adı,
Wilhelm Furtwângler.
Sadece Almanya'nın değil dünyanın en önemli orkestra
şeflerinden biriydi.
Tartışmasız en iyi Beethoven yorumcusuydu. Hitler dönemi
III. Reich sırasında Berlin Devlet Opera Orkestrası'nı yönetti. Konserlerini
Nazilerin gamalı haç bayrağı altında verdi. Destekçisi, Nazilerin propaganda şe
fi Goebbels'ti.
ABD ordusu 1945 yılında Berlin'e girince, "Nazilerden
Arındırma Ko mitesi"ni kurdu. Sorguya alınan müzik adamlarından biri de
Furtvvang ler'di.
Amerikalı Binbaşı Steve Arnold'un sorularına
soğukkanlılıkla yanıt veren ünlü şef, Nazi olduğu iddialarını hep re
ddetti.
Sorgulamadan sonra Furtwângler, Berlin'de kurulan "Sanatçılar Özel
Mahkem e¬si" karşısına çıkmayı bekledi.
Yalnız değildi.
Almanların
orkestra şefleri Herbert Von Karajan ve Karl Böhm ile soprano Elisabeth
Schwarzkopf da mahkemeye çıkmayı bekleyen sanatçılar arasındaydı. Richard
Strauss ve Cari Orff gibi besteciler de Nazi olmakla itham
ediliyordu.
Gelecekte dünyanın en iyi orkestra şefleri arasında gösterilecek
olan Karajan, o dönem çok sıkıntılı günler y aşadı. 1933'ten beri Nasyonal
Sosyalist Parti'nin üyesiydi. Muhalifleri ona, "SS Albay Von Karajan" adını
takmışlardı.
Nasıl Goebbels, Furtvvângler'i destekliyorsa, Goring de
Karajan'ı kayırırdı. Karajan konserlerine Nazilerin sevdiği Horst Wessel Lied
ile başlamakta bir sakınca görmezdi, işgal altındaki Paris'te Alman askerlere
moral konserleri verdi. Bir diğer o r- kestra şefi Karl Böhm de parti üyesiydi.
Viyana konseri sırasında kameralara dönüp Nazi selamı vermekten
çekinmemişti.
En iyi Alman sesleri arasında göste rilen soprano Elisabeth
Schwarzkopf da par¬tiye 7548960 numarayla kaydedilmişti. "Nazi Divası"
deniliyordu ona.
Doğu cephesindeki Naziler için konserler vermiş, Goebbels'in
propaganda fil¬minde oynamıştı.
Sonuçta hepsinin hikâyesi birbirine
benziyordu.
ABD ile SSCB arasında temelinde bir psikolojik harp olan Soğuk
Savaş dönemi İkinci Dünya Savaşı ertesinde başladı.
Nazilere kafa tuttuğu
için ABD tarafından hoşnutlukla bakılan Sovyetler Birliği, savaş sonrasında
tehlikeli görülmeye başlandı.
Ayrıntıya gerek yok, biliyorsunuzdur.
ABD,
Batı Avrupa'da gizli bir kültürel propaganda çalışmasına başladı. Tek bir amacı
vardı: Marksizm'e yakınlık duyan Batı Avrupalı aydın
lara "Amerikan hayat
tarzını" öğretmek!
İnsanların kafalarını ele geçirme operasyonuydu
bu.
CIA'nın Soğuk Savaş dönemindeki en önemli silahı olacaktı bu kültür
politikala¬rı. Bu kültürel savaşın ön cephesinde kimler vardı biliyor musunuz ?
Arthur Koestler, Andre Gide, Bertrand Russell, Ignazio Silone gibi "hayal
kırıklığına uğramış" eski solc u¬lar!
CIA gölgesinde "Kültürel Özgürlük
Komitesi" kuruldu. Komitenin 35 ülkede bü¬rosu vardı. Vakıflar aracılığıyla oluk
gibi para akıtılıyordu.
Dergiler çıkarılıyor, resim sergileri açılıyor,
konserler düzenleniyor, seminerler yapılıyor, kitapların basılmasına ve satın
alınmasına önayak olunuyordu. Sanatçılar ödüllere boğuluyor, ABD'ye davet
ediliyordu sürekli.
ABD ile SSCB arasındaki bu kültür üzerinden yürütülen
Soğuk Savaş'ın ilk başla¬dığı yer, ikinci Dünya Savaşı 'nın hemen sonrasında
Berlin oldu.
Her ikisi de işgal gücüydü.
Berlin'i
paylaşmışlardı.
Propaganda yarışında birbirlerini geçmek için her ikisi de
kültürel "silahlara"
sarıldı.
Yıkıntılar arasından hâlâ ceset kokuları
gelirken SSCB, 1945 yılında Berlin Devlet Operası'nı faaliyete geçirdi. "Kü ltür
evi" açtı. Amerikalılar geri kalmadı, "American - Hauser"i faaliyete
geçirdi.
Kültürel propagandada SSCB çok öndeydi.
Amerika, daha çok
solcuların propagandaları yüzünden, kültürel açıdan çorak bir ülke olarak
biliniyordu. Çiklet çiğneyen, Dupont kullanan, büyük arabalara binen kaim
kafalılar ülkesiydi.
Amerika bu "kara propagandayı" tersine çevirmek
istiyordu.
İşte o günlerde Berlin'de başlayan ve dünyaya yayılacak olan bu
kültürel Soğuk Savaş, Alman müzik adamlarının hiç beklemediği bir kararın
alınmasına neden oldu.
Ünlü Rus yazar Vladimir Nabokov'un kuzeni kompozitör
Nicolas Nabokov, A l- man müzik adamlarının kaderini değiştirdi.
Michael
Josselson, 1936 yılında ABD'ye sığınmış bir Ru s Yahudisi'ydi.
Almanya'daki
Psikolojik Savaş Dairesi'nin istihbarat Şubesi'nde çalışıyordu.
Savaş sonrası
CIA gölgesinde kurulan Kültürel Özgürlük Komitesi'nin başkanlığı¬na
getirildi.
Yardımcısı Nabokov da ABD'ye göç etmiş bir Beyaz Rus Yahudi
si'ydi.
Nabokov'un da uzmanlık alam psikolojik harpti. Ayrıca besteci oldu ğu
için müzik şubesine atandı. Görevi, Alman müzik hayatına yuvalanmış Nazileri t
e- mizlemekti.
Ancak...
Soğuk Savaş döneminde yeni düşman Naziler değil,
komünistlerdi. O halde, komünizme karşı eski Nazilerle işbirliği
yapılabilirdi!
Josselson ve Nabokov bu yeni döneme hemen uyum
sağladılar.
"Bu Naziler bizim Yahudi kardeşlerimizi diri diri yakt ılar" bile
demediler. Dünya değişiyordu ve ona uygun stratejiler yapmak
gerekiyordu!
Üstelik Sovyetler, "yaşayan en büyük besteci" Şostakoviç'i
propaganda amacıy¬la her yere götürüyordu. CIA alte rnatifler çıkarmak istedi.
Çıkardı da...
Wilhelm Furtvvângler, Berlin'de Amerikalılara bırakılmış
Titania Palast'ta 25 Mayıs 1947'de Berlin Filarmoni Orkestrası'nın başında
sahneye çıktı.
"SS Albay Von Karajan", "Nazi Divası" Schwarzkopf gibi Alman
mü zik insanları¬nın hepsi onurlandırılarak, nişanlar verilerek görevlerine
döndürüldü.
Hepsi de kısa zamanda dünyanın en iyi müzik inşam oluverdiler!
Yeni devir, imaj devriydi!
"Nazilerin müzik ilahı" ünlü besteci Richard
Wagner'ın eserleri bile tekrar ç a¬lınmaya başlandı!
Berlin Devlet Opera
binası, SSCB kontrolündeki alanda kalmıştı; Amerikanlar Berlin'de görkemli bir
konser salonu yapmaya karar verdi: Berlin Filarmoni Orkestrası binası böyle
doğdu.
Kültürel Soğuk Savaş hep sanat lehine olmadı; Nazilerin kitaplarını
yaktığı Thomas Mann, Tom Paine, Helen Keller, John Reed gibi yazarların
eserlerini bu kez el altından CIA yakıyordu artık!
Almanya'da eski Nazi
sanatçılara özgürlük verilirken, Amerika'da McCarthy dö¬nemiyle "komünist
avcılığı" başladı ve Arthur Miller, Albert Einstein, Charlie Chaplin, Leonard
Bernstein, Dorothy Parker, Marlon Brando gibi onlarca sanatçının, akademi s-
yenin hayatını kararttılar.
CIA Soğuk Savaş boyunca kendi kontrolündeki yeni
isimleri/eserleri empoze etmeye çalıştı hep. George Orwell, Henry Miller, T. S.
Eliot gibi birçok yazarın eserl e¬rinin basılmasına, dağıtılmasına önayak oldu.
Çehov Yayınevi desteklendi.
Yeni sanat akımlarının doğmasına bile aracılık
yaptı.
Ve Soğuk Savaş dönemi bitti.
Ama Kültürel özgürlük Komitesi bugün
hâlâ faaliyette.
Eğer bir gün yabancı gazetelerin birinde, neden yapıldığını
bilmediğiniz, "Dün¬yadaki en zeki 100 kişi" veya "Dünyadaki en yaratıcı 100
kişi" ya da ne bileyim, "Dü n- yaya yön veren 100 deha" gibi "istatistik
haberlerini" okursanız; bilin ki ClA'nın Kültü¬rel Özgürlük Komitesi
işbaşındadır!..
"Faaliyet çakılmasın" diye bu listelere hak eden birkaç isim
de koyarlar hani; aklınız karışmasın sakın.
Sanıyorum bizim solcu-liberal
tayfasını biraz tanıdınız.
Şimdi gelelim onların avaz avaz bağırdıkları darbe
meselesine...
Önce bir soruyla başlayalım: Darbe yi sadece askerler mi
yapar?
Darbe deyince aklınıza askerler, tanklar mı geliyor sadece?
Sivil
darbeyi kim yapıyor?
TSK son yıllarda bazı çevreler tarafından neden
yıpratılıyor?
Israrla bu soruyu sormalıyız?
İşin garip yanı...
TSK'ya
karşı öyle bir hava oluşturulmuştur ki, Washington'daki bir Yunanlı gaz e- teci
bile saygısızca Türk ord usunun generaline "faşist" de mektedir.
Bu
gazetecinin adı Lambros Papantoniou, gazetesinin adı ise Eleftheros Typos.
Bu
gazeteci geçen yıl, başta ABD Dışişleri Bakanlığı sözcülerinden Tom Casey olmak
üzere herkese, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın "faşist dikt a-
tör" olduğunu söylüyordu.
Nereden bulduysa (!) elinde Genelkurmay
Başkanlığı'nın, Eylül 2007'de "Lahika- 1" ismiyle faaliyete koyduğu iddia edilen
ve Genelkurmay'ın yalanladığı "eylem pl a- nı"nı gezdiren Yunanlı gazeteci
Papantoniou, Orgeneral Büyükanıt'ın görevden hemen alınması için ABD hükümetinin
acilen devreye girmesini istiyordu, işin ilginç yanı ise; Lambros Papantoniou'ya
bu "lahika" belgesinin, zamanında Washington'da görev yapmış, daha sonra
Türkiye'ye dönmüş "taraftar bir gazeteci tarafından verildiğinin iddia
edilmesi...
Ne acı değil mi? ABD'den "devşirilen gazeteciler" bu ülkenin ne
kadar milliyetçi olduğu çok iyi bilirler aslında.
4 Eylül 2008'de John
McCain'in başkan adayı ilan edildiği kongre salonunda çok büyük bir afiş üzerine
ne yazılıydı: "CONTRY FTEST (önce Vatan)."
Bunu görmediklerini sanmayınız
lütfen.
Türkiye'nin en güvenilir kurumuna karşı yapılan bu sistematik
psikolojik savaşın amacı nedir?
TSK bir karşı darbenin saldırılarına mı
maruzdur? Kimdir bunlar ve ne isteme k- tedirler?
Yandaş medya son iki yıldır
hemen her gün benzer cümleleri yazıp duruyor:
"Askerler, AKP hükümetine
karşı, darbe yapacaktı!"
Arkasından 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül askeri
darbelerini örnek gösteriyorlar. Onlar yazmıyorlar ama, mes eleyi 1876'da Sultan
Abdülaziz'in tahttan indirilmesinden, 1913 Babıâli Baskını'na kadar götürebili
riz. Hadi onlar yazm ıyor; biz de o kadar eskiye gitmeyelim.
Diyorum; darbeyi
sadece askerler mi yapar?
Örneğin, polisler yapamaz mı ?
Ya da Sırbistan,
Gürcistan ve Ukrayna'da gördüğümüz gibi "renkli-sivil darbeler" olamaz
mı?
Tabii ki olur.
O halde, işin özünde yanlış bir tartışma yürütülmüyor
mu?
Aslında...
Darbeyi kimin yapacağından çok, darbenin neden yapılacağı
üzerinde durmamız gerekmiyor mu?
Örneğin, bu topraklardaki darbeler hep iç
dinamiklerle mi hareket etmiştir?
1876 darbesinin arkasında İngilizler yok
mudur?
1913 Babıâli Baskını'nın arkasında Almanlar olduğu gibi.
12 Eylül
1980 darbesini "bizim oğlanlara" yaptıranların Amerikalılar olduğunu
bilmeyenimiz yok herhalde.
Ezberlenmiş kavramlarla konuşmayı bırakıp darbeyi
kimin, neden yapacağına daha geniş açıdan bakmakta yarar
var.
Bakınız...
Soğuk Savaş bitene kadar Türkiye'nin iç ve dış politikası
belliydi. ABD-NATO-AB; yani Batı, Kemalizm'den, TSK gibi Cumhuriyet
kurumlarından memnundu.
Ortak düşman ise belliydi: komünistler.
Bu nedenle
NATO dahilinde kurulan Gladio da, Türkiye'deki yerli sivil işbirlikç i¬leriyle
solculara karşı elinden geleni yaptı. Provokasyonlar, suikastlar düzenledi. Ye
t- medi, askeri darbe yaptı!
Buraya kadar sanıyorum kimsenin bir itirazı
yoktur.
Sonra ne olduysa Berlin Duvarı'nın yıkılmasıyla bir şeyler değişmeye
başladı.
Kemalizm out, ılımlı islam in oluverdi!
ABD, Türkiye'ye "yeni bir
elbise" giydirmek istedi.
Başta TSK olmak üzere Cumhuriyetçi kurumlar bu
elbiseye girme di/girmek is¬temedi.
Eee, ne olacaktı?
Eee'si yoktu, öyle
ya da böyle o elbise giy ilecekti!
İyi ama eskiden Amerika isteyince askeri
darbe yapılıyor ve zorla da olsa o elb i¬se giydiriliyordu.
Oysa şimdi, dün
elbisenin giyilmesine aracı olan TSK, bu kez yeni el biseyi giy¬mek istemiyordu.
Örneğin, fazla "kapalı" buluyor; başörtüsü ne mesafeli duruyordu! Ayrıca beline
silah takıp komşularının evine girmek de istemiyo rdu.
TSK'nın bu tavrına
karşı siz ABD olsanız ne yaparsınız?
Hemen Türkiye'de o elbiseyi giymeyi çok
istekli cemaatlerle, kurumlarla işbirliği yaparsınız. Yetmedi, parti kurars
anız!
Ve bu işbirliği sayesinde elbiseyi giymeyenleri tasfiye
edersiniz.
Peki, bu tasfiyeyi nas ıl yaparsınız?
Hitler'in sağ kolu J.
Goebbels, Nazilerin propaganda bakanıydı. Yalanlarını ka¬muoyuna kabul
ettirmekte çok ustaydı. Yalanını kabul ettirmekte o kadar başarılıydı ki, bugün
hâlâ Batı üniversitelerinde onun "büyük yalan" ol arak bilinen tekniği ders
olarak okutulmaktadır.
Evet, tasfiye için "büyük yalana"
başvurursunuz.
Yoksa Türkiye tarihinin en önemli emniyet-savcı soruşturması
neden çarşaf ça r- şaf gazetelere, TV'lere servis yapılsın?
Evet, şimdi iyi
bir noktaya geldik.
O halde yaklaşık yirmi yıl geriye gidelim...
Tarih, 3
Aralık 1990. Yer, Ankara
Genelkurmay'dayız. Harekât Daire Başkanı Korgeneral
(rahmetli) Doğan Bey a¬zıt, basın mensuplarına "Özel Harp Dairesi" hakkında bri
fing veriyor.
Brifing esnasında gazeteci Güneri Cıvaoğlu'nun çağrı cihazına
bir mesaj düştü. Ve Cıvaoğlu söz alarak, Genelku rmay Başkanı Necip Torumtay'ın
az önce istifa ettiğ ini duyurdu.
Orgeneral Torumtay niye istifa
etmişti?
Hayır, bu istifanın Gladio tartışmalarıyla hiçbir ilgisi yoktu.
Torumtay, Cumhur¬başkanı Turgut Özal la (dolayısıyla ABD) Körfez politikaları
konusunda anlaşamamıştı.
Bu istifayla askerler, siyasal iktidarlarla
uzlaşmadıkları zaman koltuğu bırakıp gitme olgunluğuna ulaştıklarını
göstermişti, ilkti.
Bu aynı zamanda darbeler döneminin kapandığını da
gösteriyordu.
Yirmi yıllık süreçte Torumtay'dan sonra nice Genelkurmay
başkanları ge lip geç¬ti. Ve büyük çoğunluğu ABD'nin Ortadoğu politikalarına
sıcak bakmadı. Mehmetçik'i petrol kuyularına bekçi yapmak istemedi. Ama bunun
kararını da hep TBMM'ye bıra k- tı. Bunları gördük, yaşadık.
Oysa
bugün...
Birileri hâlâ askerlerin darbe yapacağını ısrarla yazıyor,
söylüyor.
Pardon, tercüme ediyorlar.
Kimden mi? Bunu gösterdik; ekleme
yapalım.
2003'e dönelim...
Amerika'nın Irak işgalinin mimarlarından Paul
Wolfowitz, 6 Mayıs 2003'te CNNTürk'te Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar'ın
sorularını yanıtladı. Konu, Amer i- ka'nın Irak işgali için Türkiye üzerinden
kuzey cephesinin açılm asını sağlayacak 1 Mart Tezkeresi'nin reddi ve
Amerika'nın bundan duyduğu derin rahatsızlıktı. Bakınız Wolfowitz, tezkerenin
reddinden kimi sorumlu tuttu:
Wolfowitz: Türkiye'de bize destek olacağını
düşündüğümüz, aramızdaki ittifa¬kın çok önemli geleneksel destekçisi olan
kurumlardan, aradığımız desteği bulamadık. Soru: Hangileri
özellikle?
Wolfowitz: Tahmin ediyorum ki biliyorsunuz hangilerini
kastettiğimi, ama ör¬neğin ordu... Ordu, hangi nedenle olursa olsun, o önemli ve
oynaması gereken liderlik konumuna tam olarak sahip çıkamadı...
Soru: Ordunun
liderlik görevi tam olarak nedir?
Wolfowitz: Ben siyasi açıdan bahsetmiyorum.
Şunu kastediyorum: Türkiye'nin ulusal çıkarları ve ulusal stratejilere bakacak
olursanız, özellikle sizin sisteminizde ge¬çerli olan şu: Ordunun söylemesi
gereken bir şey vardı. "Amerika'yı desteklemek Tür¬kiye'nin çıkarınadır"
demeliydi. Benim gözlemim şu oldu: Yapması gereken ya da so¬nuçta fark yaratacak
şekilde güçlü ifade edemedi kendini.
Yazdım ya güzel bir noktadayız; devam
edelim. Bu kez tarih, 19 Nisan 2003.
New York Times'ta. "Savaşan Bir Ulus"
başlıklı bir yazı yayımlandı. Sözünü ettik¬leri ulus Türkiye.
Yazar Alan
Cowell, yazışma, "Tek bir kurşun dahi atılmadan Türk ordusunda çok pahalı bir
savaş yaşandı" diye başladı.
1 Mart Tezkeresi redd edildiğinde Genelkurmay
başkanı, Hilmi Özkök'tü. Ancak New York Times, faturayı Özkök'e kesmedi. Şöyle
yazdı:
Generali yıllardır tanıyan bir Türk analizcisine göre altmış üç
yaşındaki Hilmi Özkök, "Bu ülkeyi ordunun yönettiğine dair izlenimi
güçlendirmemek için büyük özen gösteriyor... "
Ama General Özkök'ün Avrupa
yanlısı duruşu onu, ordunun siyasal ve ekonomik gücünün azalması konusunda
temkinli davranan bazı kıdemli subaylarla karşı karşıya getiriyor. Daha net
konuşmak gerekirse, gene bazı analizcilerin söylediği¬ne göre, General Özkök'ün
selefi Hüseyin Kıvrıkoğlu ve Kara Kuvvetleri Komutanı Ay¬taç Yalman gibi bazı
generaller,
General Özkök'ün Amerika Birleşik Devletleri'yle bu denli
işbirliği için de olma¬ması gerektiğini savunuyorlar.
Yani Amerika' nın
derdi, ord unun siyasete karışmasıyla "demokrasi nin zedele¬necek" olması
değildi. Amerika'nın derdi, Türk ordusunda bazı kesimlerin artık Am e- rika'yla
kayıtsız şartsız işbirliğine onay vermemesiydi.
Son olarak, yazının bir başka
bölümünü aktaralım:
Dahası, bazı ordu uzmanları, söz konusu krizin, ordunun
en üst kademeli ku¬mandanları arasında uzun süredir devam eden bir tartışmayla
keskinleştiğine inanı¬yor. Batı tarafından kabul görme arzusu taşıyanlarla -ki
bu arzu Ankara'nın Avrupa Bir- liği'ne katılma isteğinde de somutlaşıyor- ulusu
Avrupa ve ABD'den uzaklaştırarak Rusya ve Çin gibi yeni müttefikler aramaya
itecek daha derin bir ulusalcılığı benimse¬yenler arasındaki tartışma
bu.
Gördünüz mü meselenin özünü?
Amerika'nın dış siyasetini belirlemede en
önemli kurumlardan biri olan Brookings Enstitüsü Winning Turkey (Türkiye'yi
Kazanmak) diye bir kitap çıkardı.
Ortadoğu uzmanı ve Başkan Obama'nın
danışmanlarından Philip H. Gordon, k i¬tabında Türkiye'de askeri bir
darbe sonrasında neler olacağını şöyle kestiriyordu:
Türkiye'de askeri
hükümet, Ankara'nın on yıl önce başlattığı Avrupa Birliği'ne katılma amacından
vazgeçerek başvurusunu geri çeker, NATO üyeliğini askıya alır; Amerika'nın
Türkiye topraklarındaki askeri üslerini kullanmasını yasaklar ve bundan böyle
daha bağımsız bir dış siyaset izleyeceğini açıklayarak Rusya, Çin ve İran'la
daha yakın diplomatik, ekonomik ve enerji bağları kuracağını ilan eder ve
bunlara ek olarak, Kuzey Irak'ı karşısına alır.
Görüyor musunuz; büyük oyunu
nerelerde, hangi korkunç yalanlarla sürdürü¬yorlar.
Bir örnek daha
yazmalıyım: ABD German Marshall Fund (GMF) kuruluşunun üst düzey uzmanlarından
oIan O. Lesser, ABD-Türkiye ilişkisinde kilit testler oluşturacak üç konuyla
ilgili bir çalışma yaptı. Lesser çalışmasında Rusya, AB ve İran'ı, Türkiye-ABD
ilişkileri açısından "üç büyük stratejik konu" olarak ele aldı. Lesser'a göre bu
üç konu, Oba¬ma'nın Türkiye'de dile getirdiği "model ortaklık" için de "kilit
testler" oluştur uyor.
Pasifik Konseyi eski başkan yardımcısı, Rand
Corporation uzmanı, ABD Dışişleri Bakanlığı Politika Planlama Dairesi eski
görevlisi lan O. Lesser, çalışmasında şunu d i- yordu: "(... ) iyi haber ise,
NATO'ya stratejik alternatif olarak Moskova'yla daha yakın ilişkiler için
bastıran, Avrasya'ya odaklananların, Türk siyasetinde marjinal bir konuma
itilmiş olmasıdır."
Yani lan O. Lesser, NATO karşıtlarının, Avrasyacı
kesimlerin, Ergene kon soruş¬turması yoluyla içeri atıldığını me mnuniyetle dile
getiriyor.
Fehmi Koru, Ergenekon soruşturmasına, 5 Kasım 2007'de yapılan
Bush-Erdoğan görüşmesinde karar verildiğini daha önce hem köşesinde yazmış hem
de Kanal 7'de canlı yayın programında d ile getirmemiş miydi? Mesele açık değil
mi?
Psikolojik savaşın merkezinin neresi olduğu belli değil mi ?
Her ne
kadar komutanlar sürekli "Artık askeri darbeler dönemi bitti" diye açı k-
lamalarda bulunsa da, Amerikan neo-conla rı da (ve Türkiye'deki takipçileri) bir
o k a¬dar Genelkurmay'ın darbe yapacağını yazıyor!
O halde sormak zorundayız:
Türkiye'de "ABD elbisesini" giymek is teyenler, askeri darbe yalanını ortaya
atıp Cumhuriyetçi kadrolara karşı büyük bir tasfiye ope¬rasyonuna girişmiş
olamaz mı?
Sizin darbeden salt anladığınız, sabaha karşı yönetime el
konulması, bildiri okunması, tankların yürümesi gibi S oğuk Savaş dönemi müda
haleler mi?
Ergenekon adı verilen soruşturma kapsamında saygın isimler, adı
şaibeli kiş i¬lerle birlikte kamuoyunun önüne çıkarılmıyor mu?
Yıpratma
taktiklerinin yapıldığı ortada değil mi?
Bu kara propaganda hep "Askerler
darbe yapacak" sözleriyle aynı anda yapılı¬yor.
Nasıl oldu da, "Asker darbe
yapacak" sözleri ile yıpratma kampanyaları yan ya¬na durdu?
Bunlar psikolojik
savaşın hep bir merkezden yürütüldüğünü göster miyor mu?
Gerçekten
Türkiye'nin son yıllarda gördüğü -hakkını vermek gerekiyor- en başa¬rılı
psikolojik savaş yöntemi yle yapılmıyor mu? İnsanlık tarihi sivil darbeleri
görmedi mi? Sivil darbe yapmakta, görünen o ki Hitler'i bile aratmıyo rlar.
Nasıl mı?
Hatırlamaya çalışalım...
Almanya'da Weimar Cumhuriyeti'ni kim
yıktı: Adolf Hitler. Hitler'in kurduğu cumhuriyetin adı neyd i: Demokratik
Cumhuriyet.
Hitler'in parlamento darbesiyle kurduğu bu cumhuriyetin silah
gücü neydi: p o-
lisler.
Hitler'in diktatör olmak istediğini anlamayıp ona
"yetki kanunu" ve ren kimlerdi: merkez sağ partiler.
Hitler'i diktatör
yapacak yasalara ve uygu lamalara mecliste karşı çıkan kimdi? 88 sosyal demokrat
milletvekili.
Hitler'in arkasındaki meclis gücü neydi: 441 milletveki li.
Hitler'e karşı çıkan ba¬sının ve muhalefetin başına ne geldi: Hepsi cezaevine
tıkıldı.
Hitler'in Reichstag yangını gibi provokasyonlarla kandırıp ele
geçirdiği son k u¬rum hangisiydi: Alman ordusu.
Hitler'in hedefindeki gazete:
"Hürriyet"
Türkiye'de, yaşananları "sivil darbe" olarak değerlendirenleri
haklı çıkarak çok somut gelişmeler yaşanma ktadır.
Bunlardan biri de Doğan
Grubu'na kesilen Türkiye tarihinin en büyük vergi c e-
zasıdır.
Bu mali
cezanın siyasi baskı nedeniyle verildiğini herkes biliyor. Siyasal iktidar
tarafından Doğan Grubu yok edilmek istenmektedir.
Benzer baskıyı faşist
diktatör Hitler de iktidarının İlk dönemlerinde hayata ge¬çirdi.
Hitler'in
hedefindeki ilk gazete Almanya'nın "Hürriyet" iydi...
İngiltere'de The Times,
ABD'de New York Times, Fransa'da Le Monde neyse Al¬manya'da da Vossische Zeitung
oydu.
Hitler sivil diktatörlüğüne ilk adımım basını susturarak attı.
Öncelikle hedefinde Vossische Zeitung gazetesi ve onun genel yayın yönetmeni
Georg Bernhard vardı...
Tarih, 15 Mart 1933.
Demokratik seçimle iktidara
gelen A. Hitler III. Reichi ilan etti. Yedi ay sonra... Tarih, 4 Ekim 1933.
Alman bas ın kanunu çıktı.
Gazetecilik "kamu mesleği" sayıldı. Bu yasayla
basın, devlet (dolayısıyla Nazi) propagandası yapmak zoru ndaydı. Anlayacağınız
gazeteciler "devlet görevlisi" haline dönüştürüldü.
Ve o günden sonra günlük
gazetelerin yazı işleri müdürleri her sabah, Halkı Bil¬gilendirme ve Propaganda
Bakanlığı'ndaki Gözetim ve Talimat Merkezi'nde Bakan J. Goebbels (ya da
yardımcısı) başkanlığın - da toplandı. Bu toplantıda hangi haberin
yayımlanacağı, haberin nasıl yazılacağı, nasıl başlıklar atılacağı ve başyazının
ne hakkında olacağı bildirilirdi.
Şehir dışındaki küçük gazetelere ve
dergilere de bu emirler yazılı olarak geçili r-
di.
Yazı işleri müdürü
olmak için Nazilere yakın, "Ari/temiz ırktan" ol mak gerekti¬ğini yazmama gerek
yok herhalde...
Daha sonra gazetecileri "disipline etmek" amacıyla özel
profesyonel kurullar oluşturuldu. Bunlar, gazetelere/gazetecilere para cezası
kesmeye, basın birliğinden atmaya kadar pek çok yetkiye sahipti. Basın odası
ndan/loncadan atılma cezası almak, gazeteciliği bırakmak anlamına
geliyordu.
Bu arada "Alman basın führeri" (basın odası başkanı) kimdi biliyor
musunuz? Hitler'in Birinci Dünya Savaşı'ndaki başçavuşu Max Amann! Gazete ve
dergilerin kap a¬tılması onun iki dudağının arasındaydı.
Bu genel bilgilerden
sonra gelelim hikâyem ize...
Vossische Zeitung Almanya'nın en eski
gazetesiydi. 1704 yılında yayın hayatına başladı.
Sahibi Almanya'nın önde
gelen yayın kuruluşlarının sahibi Ullstein ailesiydi.
Bu köklü gazetenin
yayın çizgisi liberaldi. Her görüşten köşe yazarı vardı.
Örneğin, 1751 ile
1755 yıllarında Aydınlanma Çağı'nın büyük ismi Gotthold Ephraim Lessing,
gazetede aylık bir ek çıkardı.
Prusya Kralı Büyük Friedrich'ten, AEG'nin
sahibi sanayici W. Rathenau'ya kadar tarihi isimler de bu gazetede yazılar
kaleme aldılar.
Keza romantik romanın öncülerinden Theodor Fontane gazetede
tiyatro eleşt i¬rileri yazdı.
Evet, gazete tarihi boyunca yazarları arasında
her görüşten yazarı barındırdı. Örneğin edebiyatçı Willibald Alexis 1848
devrimini destekledi.
Bir bilgi ekleyeyim:
Yunanca photos (ışık) ve
graphien (çizmek) sözcüklerinin birleşme sinden mey¬dana gelen "fotoğraf'
sözcüğü ilk kez Vossische Zeitung gazetesinin sayfasında yer al¬dı. Sonra
evrensel bir sözcük oldu.
Gazete sadece Almanya tarihi için değil, dünya
basın tarihi için de önemli bir yayın organıydı.
Her şey Hitler'in iktidara
gelmesiyle başladı...
1930'lı yılların başında Almanya'da üç büyük yayın
kuruluşu vardı: Mosse, Sherl ve Ullstein. Hitler'in ilk hedefi Ullstein
oldu.
Almanya'nın en büyük yayıncı kuruluşu Ullstein ailesi; Vossische Ze
itung, Beriiner niustrirte, BZ am Mittag, Berliner Morgenpost, Bertiner Zeitung,
Deutsche AUgemeine Zeitung, Dame, Bauutelt, Verkehrstechnik, Herteren Fridolin,
Grune Post isimli yayın organlarına sahipti.
Hitler öncelikle Vossische
Zeitung'dan rahatsızdı. Etkisinin farkındaydı. Bu gaze¬tenin basının "amiral
gemisi" olduğunu biliyordu. Gazetenin liberal yayın çizgisinden de, aralarında
bulunan solcu yazarlardan da memnun değildi. Önce gözdağı vererek korkutmaya
çalıştı. Olmadı. Çünkü gazetenin tarihsel bir geçmişi vardı. Böylesine bir
birikim öyle bir iki günde ters düz edilemiyordu.
Hitler bu kez hedefini
gazetenin genel yayın yönetmeni Georg Bemhard'a çe¬virdi. Almanya'nın önde gelen
gazetecilerinden Bernhard'ı tasfiye etmesi halinde ba¬sın üzerinde korku
yaratacağını hesap ediyordu.
Bernhard'ın gazetenin başından ayrılması da
yetmeyecekti; ülkeden ayrılmasını istiyordu.
Bernhard da korkuyordu;
meslektaşları Cari Von Ossietzky ve Walter Kreiser, s ı¬radan haberleri bahane
gösterilerek, gizli askeri bilgileri ifşa ettikleri gerekçesiyle v a¬tan
hainliğiyle suçlanıp hüküm giymiş, Papenburg-Estervregen Toplama Kampı'na
atılmışlardı.
Benzer oyunun kendisine de oynanacağını anlayan Bernhard
yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.
Ardından Vossische Zeitung'da büyük bir
kıyım yapıldı, onlarca gazetecinin- yazarın işine son verildi.
Mesele sadece
gazetenin-yazarın mesleğinden olması değildi.
Örneğin Lothar Erdmann
(1888-1939) Vossische Zeitung muhabiriydi; Sachsenhausen Toplama Kampı'nda 1939
'da katledildi.
Else Ury (1877-1943) Vossische Zeitung'da müstear isimle
yazılar yayımlıyordu. 1943'te Auschwitz Toplama Kampı'nda katledildi.
Heilig
Bruno (1888-1968) Vossische Zeitung muhabiriydi. 1933'te Viyana'ya sı¬ğındı.
Ülke Almanlar tarafı ndan işgal edilince 1938'de siyasal tutuklu olarak Dachau
Toplama Kampı'na hapsedildi.
Fritz Heymann (1897-1943) yazardı. Auschwitz
Toplama Kampı'nda 1943'te ka t-
ledildi.
Jakob Cahnmann (1893-1942)
gazeteciydi. 1942'de Auschwitz Toplama Kam- pı'nda katledildi.
Acı örnekler
çok...
Ne ilginç değil mi, bugün Türkiye'de yandaş medyadaki bazı köşe
yazarları so l- cuların köşe yazarı olmasından rahatsızlık duyup gazete
patronuna "Bunların işine son verirseniz AKP'yle ilişk ileriniz düzelir" diye
yazıyorlar! Yetmiyor. Kimi sözde köşe ya¬zarları da solcu yazarları Ergenekon
savcılarına hedef gösteriyor; "Bunları da sorgul a¬yın" diye yazmaktan
utanmıyorlar. Ne günlere kaldık değil mi? Neyse...
Biz yine dönelim Vossische
Zeitung'un kapatılış öyküsüne..'.
Genel Yayın Yönetmeni Bernhard yurtdışına
kaçtı, ama Vossische Zeitung'ın Propaganda Bakanlığı'yla s orunları
giderilemedi.
Propaganda Bakanlığı'nın 5 Mart 1934 tarihli kara rı: Amerikan
ordusundaki yol¬suzluk skandalla rına ilişkin habe rler verilmeyecek.
7 Mart
1934 tarihli kararı: Dr. Goebbels'in New York Times'a verdiği mülakat olduğu
gibi yayımlanmayacak; resmi Alman basın bürosunun verdiği kopya
yayımlana¬cak.
9 Mart 1934 tarihli karan: Dr. Goebbels söz konusu toplantının
sözünü etmeye değer olup olmadığına ilişkin görüş bildirinceye kadar New York'ta
düzenlenen "Hitler'e Karşı Uygarlık" mitingi haber yapılmayacak.
Bu ve
benzeri haberler konusunda Vossische Zeitung ile Propaganda Bakanlığı hiç
anlaşamadı. Tarihi gazete yeni döneme uyum sağlamakta zorlandı.
Ve
sonuçta...
Tarih, 1 Nisan 1934.
Faşist baskılara dayanamayan Almanya'nın
en etkili liberal gazetesi Vossische Zeitung 230 yıldır devam eden yayınına son
vermek zorunda kaldığını açıkladı:
"Vossische Zeitung adlı gazetemizin
yayınına son verdik. Acı da olsa gönüllü ama mantıksal olarak gazetemizin bu
ayın sonunda kapatılması kararını aldık."
Resmi açıklamada pek açık verilmese
de herkes Hitler rejiminin baskısı sonucu bu kararın alındığını
biliyordu.
Böylece Alman tarihinin en eski yayın kuruluşu kapandı.
Peki,
Ullst ein ailesinin hisselerini kim aldı dersiniz ?
Hitler'in başçavuşu Max
Amann; Alman basın führeri! Max Amann, baskılar s o- nucu kapanmak zorunda kalan
yayın organlarını çok düşük fiyatla satın alıp "yandaş medya"
oluşturuyordu!
Gazeteleri, dergileri kim için alıyordu dersiniz? Nazilerin
yayın kuruluşu Eher Verlag için!
Demek o tarihte "ahbap-çavuş" ilişkileri
apaçıktı. Örtüye gerek duymuyorlardı.
Sahi Sabah gazetesini Çalık Grubu nasıl
almıştı? Kamu bankalarının verdiği kre¬diyle! Neyse...
Her diktatör gibi
Hitler de, basını ele geçirmeden amacına ulaşamayacağım iyi biliyordu. Sivil
faşist rejiminin baskısı sonucu ilk kapanan gazete Vossische Zeitung
oldu.
Hitler, Ullstein ailesini bas ın dışına attıktan sonra, sıra bir diğer
ba s ın imparato¬ru aileye gelmişti: Mosse ailesi.
Bu ailenin dünyaca
tanınmış, 1872 doğumlu liberal gazetesi Beriiner Tageblatt, Nazilerin hedefine
girdi.
Önce Genel Yayın Yönetmeni Theodor Wolff'u tasfiye ettiler. Wolff
yurtdışına kaçmak zorunda kaldı. Eğer kaçmasıydı, Hitler' in provokasyon
amacıyla yaktırdığı A l- man Parlamentosu (Reichstag) davasının sanığı
olacaktı.
Beriiner Tageblatt genel yayın yönetmenliğine 1 Nisan 1934'te
gazetenin dış haberler bürosundan Paul Scheffer getirildi.
Liberal
Scheffer'in yurtdışı bağlantıları çok sağlamdı ve Hitler'in şimdilik bu
bağ¬lantılara ihtiyacı vardı.
Ve Hitler, bu dış desteğe ihtiyaç duymadığı
gün, 1939'da, bu gazeteyi de kapa t-
tırdı.
Bakınız tarihte örnekleri
çoktur ve acıdır.
Gazetenin sahibi Hans Lachmann-Mosse, Hitler'in iktidara
gelmesi için büyük destek vermişti. Yayın kuruluşları; Beriiner Morgen Zeitung,
Beriiner Tageblatt, Beriiner Volk-Zeitung, 8-Uhr Abendblatt,
Annoncen-Eocpedition, Rudolf-Mosse-Code Hitler'in propaganda araçları gibi
çalışmıştı.
Sonuçta Hitler ihtiyacı kalmayınca Mosse a ilesinin de üzerini
çiziverdi!
Nazi diktatörlüğü iktidarını güçlendirdikçe, gazeteler bir bir
kapanır ya da el değiştirirken basın piyasası "kraldan çok kralcı"
gazetelere/gazetecilere kaldı.
Almanya'nın üçüncü büyük gazetesi Frankfurter
Zeitung, genel yayın yönet¬menliğine Londra muhabiri Rudolf Kircher'i;
Almanya'nın tutucu gazetesi Deutsche AUgemeine Zeitung ise genel yayın
yönetmenliğine yine Londra'da muhabirlik yapmış Karl ZUex'i getirdi.
Meydan
koltuk hırsına kapılmış, bilgisi, bir ikimi olmayan gazetecilere
kaldı.
Almanya'da bas ın, hem sermaye hem de yönetici/yazı işleri olarak
hızla el d e- ğiştirdi.
Sonra neler olduğunu biliyorsunuz...
Mustafa Kemal
30 Kasım 1929'da Almanya'nın "Hürriyet"i Vossische Zeitung muhabirine şu demeci
vermişti: "Korku üzerine bir iktidar inşa edilemez."
Gazeteciler
hedefte
Almanya'daki gazeteciler kadar yazarlar da Hitler'in zulmünden
kurtulamadı.
Kurt Tucholsky (1890-1935) devrin en önemli Alman gazetecilerin
den biriydi.
Gazeteciliğe öğrencilik yularında başladı. Üslubu taşlama
(hiciv) idi.
Aynı zamanda kabare yazan, şarkı sözü yazan, ro Marx ı ve
şairdi. Toplumcu - gerçekçiydi.
Kendisini demokrat, ba rış sever ve
antimilitarist olarak ta nımlandıyordu. Top¬lumu eleştirmekten de geri durmuyo
rdu.
Özellikle Yahudilere "Hitler'e karşı mücadele etmiyorlar" diye sitem
ediyordu.
Yahudilikten çıkıp Protestan oldu.
Yazılarında "göbeğini kaşıyan
adama" değil ama "kesesi kabarık zenginlere" Hitler'i destekliyorlar diye çok
yükle ndi.
Hitler'in yoluna kırmızı h alı döşeyen işadamlarına, eski kurt
politikacılara ateş püskürdü.
Hitler iktidara gelmeden önce halkı uyaran
yazıları en çok o kaleme aldı.
Makalelerinde sürekli gelmekte olan tehlikeye
işaret etti. Yargı ve polis içindeki Nazilere dikkat çekti.
Hitler'in
başbakanlığının ülkeyi nereye götüreceğini hayal etmek bile
istemi¬yordu.
Tucholsky yırtınıyordu. Gelmekte olan fırtınaya dikkat çekiyor,
ama kimse gö r- mek istemiyordu.
1930'lu yılların başında, tüm uyarılarının
duymazdan gelinmesi ye cumhuriyet, demokrasi ve insan hakları için yapmış olduğu
girişimlerin etkisiz olduğunu anlaması Tucholsky'yi derinden
yaraladı.
Almanya'yı terk etti. İsveç'e yerleşti.
1933 yılında Naziler,
kitabı Weltbühne,yi yasakladı. Ayrıca, Tucholsky'nin kitap¬larını yaktılar ve
onu vatan daşlıktan çıkardılar.
Gönüllü sürgün yaşadığı İsveç onun bir yerde
mezarı oldu. Çenesini tuttu; "Ok¬yanusa karşı ıslık çalınmaz" d iyordu. Çok
yazamadı.
Önceleri saygı duyduğu fakat daha sonra Hitler rejimini destekleyen
Norveçli şair Knut Hamsun'la hesaplaşmak için sert bir yazı yazmayı planladı;
ama buna yete¬cek enerjiyi bulamadı.
Tek yapabildiği ölüm kampında bulunan
gazeteci arkadaşı Cari Von Ossietzky'ye 1935'te Nobel Ba rış Ödülü'nün verilmesi
için çalışmak oldu.
20 Aralık 1935 tarihinde evinde çok sayıda uyku hapı
aldı. Bir gün sonra kom a¬ya girmiş halde bulundu ve Göt eborg'daki Sahlgrensche
Hastanesi'ne götürüldü. 21 Aralık akşamı orada yaşamım yitirdi.
Yıllarca
Tucholsky'nin intihar ettiği söylendi.
Son zamanlarda, Tucholsky
biyografisini yazanlardan Michael Hepp bu tezle il¬gili şüphelerinin olduğunu ve
dikkatsizlik sonucu ölmüş olabileceğini ileri sürdü. Onu Hitler rejiminin
öldürdüğü de söylentiler arasındadır...
Tucholsky'yi gerçekte öldüren,
ülkesinde olanlara karşı bir şey yapamama umutsuzluğ uydu.
Dünyadaki tüm
diktatörlükler muhalif medyaya düşman olurlar. Almanya'da Hitler döneminde
yaşananların benzeri İran'da da gerçekleşti. Kendisine yandaş med¬ya arayan isim
Humeyni'ydi...
Humeyni'nin hedefindeki gazete: "Hürriyet"
Ayandegan,
İran'ın en çok okunan gazetesiydi. Tirajı bir milyondu. Liberal - özgürlükçüydü.
Köşe yazarları ar asında, solcu, sağcı, liberal her görüşten kişi
vardı.
Sahibi Daryuş Homayun gazeteciydi. Doktorasına yaptıktan sonra bas ın
dünya¬sına girmiş ve sonunda kendi gaz etesini çıkarmıştı. Liberaldi. "Anayasacı
meşrutiyeti" savunuyordu.
Evet, Ayandegan İran'ın en etkili ve popüler
gazetesiydi.
Ve bir gün...
Tarih, 11 Mayıs 1979.
Ayetullah Humeyni,
Ayandegan gazetesinin yalanlar yazdığını söyleyerek İranlı¬ları gazeteyi boykot
etme ye çağırdı.
Ayandegan ne yazmıştı da Humeyni'yi kızdırmıştı?
Humeyni
ile Ayandegan arasındaki mesele ülke dışındaki bir olaydan çıkmıştı!
2 Mayıs
1979'da -bugün hâlâ kimler tarafından öldürüldüğü bilinme yen- Aye¬tullah
Mottahari'ye suikast yapıldı.
Bu cinayetle ilgili kapsamlı bir araştırma
yapan Fransız Le Monde gazetesinin haberini çevirip sayfalarına taşıyan
Ayandegan, Humeyni'yi çok kızdırdı. Çünkü haber, üstü kapalı bir biçimde
suikastı Humeyni'yle irtibatlandırıyordu.
Humeyni, Fransız Le Monde'a. değil,
ama Ayandegan'a. yönelik öfke dolu bir konuşma yaptı.
Humeyni'nin öfke dolu
konuşmasının birden çok nedeni vardı. Aslında Mottahari suikastı bardağı
taşırmıştı.
Ayandegan, yeni rejime karşı özgürlükçü kesimin taraftarlığını
yapı yordu.
İran Gençlik ve Spor Bakanlığı'ndan bir yetkili, yandaş medya
Ittilat gazetesi n- de, kız ve erkek çocukların birbirinden ayrı spor yapmaları
gerektiğini, aksi takdirde yakında spor salonlarının yanına bir de doğumevi
açmak gerekeceğini yazdı!
Kuşkusuz bu yazıya bugün siz nasıl tebessümle
yaklaşıyorsanız, o gün İranlıların çoğu da öyle yaklaştı.
Ayandegan bu
görüşle alay eden bir makale yayımladı.
Aslında kimse tehlikenin farkında değ
ildi henüz.
Herkes yeni rejime yaranma telaşındaydı. Bu konuda komik bir örne
k vermeli¬yim:
Tahran Kent Tiyatrosu'nun önünde Henry Moore'un yaptığı flüt
çalan adam yontusu vardı.
Iran, islam cumhuriyeti olunca yeni rejime yaranmak
isteyen, Berlin'de tiyatro bilimleri öğrenimi görmüş, yani okumuş tiyatro
müdürü, hemen heykelin pipi sini kes¬tirdi, inanın şaka değil.
Fakat pipi
kesilerek sorun giderilemedi. Çünkü bu kez heykelin dişi mi, erkek mi olduğu
kafaları karıştırdı!
Tiyatro müdürü heykeli giydirmek istedi.
Ama mollalar
kesin çözümü buldu; heykel parçalanarak çöpe atıldı! Bir süre sonra da yeni
rejime yaranmak isteyen müdürün işine son verildi; tiyatrolara yasak
getirildi!
Zamanla komik görünen olaylar dehşetli bir hal almaya başladı.
Ayandegan hepsini haber yapıyordu.
Kamusal alanda kadınlara başörtü
zorunluluğu getiren yasaya Ayandegan karşı
çıktı.
Peçesiz dolaştığı için
saldırıya uğrayan kadınların çığlıklarını duyan tek gazete Ayandegan
oldu.
İçki satan büfelere, fabrikalara yapılan saldırılar Ayandegan 'da yer
buldu.
Kızların evlenme yaşının 18'den 13'e düşürülmesine karşı çıkan yine
Ayandegan'dı.
İranlı aydınların büyük çoğunluğu, molla rejiminin yaptıklarını
hep, "geçiş sancıları" olarak görüyordu. Her seferinde "Tamam bu sonuncusu"
diyorlardı.
Tehlikeli gelişmeden haberdar olan gazeteciler, yazarlar da
vardı.
Ayandegan gazetesi köşe yazarı Said Cevadi bunlardan biriydi. Her gün
yazıyor¬du: "Faşizmin ayak seslerini duyuyorum!"
Köşe yazarı Cevadi'yi bir
kişi duydu: Ayetullah Humeyni.
Humeyni, Ayandegan'ın "baş belası" olacağını
çoktandır anlamıştı.
İktidara daha tam hâkim olamadığı için ilk başta
gazeteyi kapatamayacağını bi¬liyordu. Bu nedenle boykot çağrısı yapmıştı.
Sanıyordu ki gazete ya geri adım atacak ya da satamayıp iflas ederek
kapanacaktı.
Humeyni'nin beklediği olmadı.
Humeyni'nin boykot çağrısından
bir gün sonra, Ayandegan dört sayfa çıktı.
İlk sayfada kısa bir açıklama
vardı; Mottahari suikastıyla ilgili ha berler Fransa'¬da çıkmıştı. Onlar sadece
çevirisini yapmışlardı. Eğer Iran devleti olarak tepki duyul a- caksa Fransa'ya
duyulmalıydı!
Bu açıklamadan sonra da eklediler: "Yılmayacağız."
Gazetenin
diğer üç sayfası boştu, bembeyazdı.
Ayandegan mücadeleye
kararlıydı.
Ama..
Bayiler gazeteyi satmaya korktular. Çünkü gazeteyi satan
bay ilerin dükkânları eli sopalı mollalar tarafından tahrip edilip
yakıldı!
Başörtüsüz kadınların yüzüne kezzap atan, sinema, kitabevi yakan,
içkili yerleri yakan mollaların hedefinde bu kez gazete bayileri
vardı.
Bayiler, Ayandegan'ı satmamaya başladılar.
Bu kez devreye gazetenin
okuyucuları girdi; Ayandegan'ı elden sattılar. Gazete tiraj kaybetmedi.
Ancak...
Ayetullah Humeyni'nin Ayandegan'a hiç tahammülü yoktu.
Gazeteyi
çıkaranlara, satanlara okuyanlara "Vahşi hayvanlar" diyor du. "Bunlara karşı hiç
toleransımız olm ayacak" diye halkı kışkırtan konuşmalar yapıyordu.
Boykot
pek etkili olamayınca, eli sopalı mollaların hedefine bu kez gazete ok u-
yucuları girdi.
Yaşamı boyunca Ayandegan görmemiş, okumamış yoksul varoşlar,
gazeteyi ki¬min elinde görürse saldırıp öldüresiye dövüyordu. Ayandegan 'ı
taşımak, okumak artık riskli hale gelmişti.
Enformasyon Baka nı Minaci'ye
göre bu şiddet değ ildi; halkın içten gelen tepk i¬siydi.
Ve basına da öğüt
veriyordu sürekli: islam devrimi yolundan sapmayın! Halkı kışkırtmayın! Halkı
kandırmayın!
Yıllarca şaha karşı mücadele vermiş, özgürlük hareketlerini
savunmuş Ayandegan, yandaş medyada yapılan kışkırtıcı, yalan yayınlar sonucu bir
anda, "Ame¬rikancı" ve "Siyonist" oluverdi!
Kara propaganda başardı oldu.
İnsanlar korktular.
Sonuçta molla şiddeti ve Humeyni kazandı.
Ayandegan,
"yeni rejimin basın özgürlüğü konusundaki tutumu açıklığa kavuşa¬na kadar
yayınma bir süreliğine ara verdiğini" açıkladı. Sonra bir iki kez çıkma teşe b-
büsünde bulundu.
Ancak...
Velayet-i Fıkıh tarafından 8 ağustos 1979'da
kesin olarak kapatıldı. Sahibi Daryuş Homayun tutuklandı. "Günah keçisi" ilan ed
ildi. Sonra İran'dan kaçıp Türkiye üzerinden Paris'e gitti.
Yıl
2009...
Ayandegan, İran'da hâlâ yasak!
Ayandegan'nın başına gelenleri
"geçiş döne minin spontane olayları" diye düşü¬nen İranlı aydınlar, bugün P aris
kafelerinde gördükleri ih tiyar Daryuş Homayun'dan af diliyorlar!
Biri
Hitler... Diğeri Humeyni...
Ve Türkiye'de Doğan medyasının başına
gelenler...
Siz hâlâ darbeyi askerler mi yapar diyorsunuz ?
Sahi bu süreci
soğukkanlılıkla değerlendiriyor musunuz?
Gözaltına alınanların,
tutuklananların hepsinin suçlu mu olduğunu düşünü¬yorsunuz?
Ya da bu olan
bitenin Türkiye tarihinde benzerinin olmadığım mı sanı yorsunuz? Gelin, Nâzım
Hikmet'in yaşadıklarına kısaca bir göz atalım...
Nâzım Hikmet Ergenekoncu
çıktı
Tarih, 17 Ocak 1938.
Yer, İstanbul.
Emniyet görevlileri akşam
saatlerinde Nişantaşı'ndaki ipek Film Stüdyosu'nu bastı. Bir süredir orada
çalışan Nâzım Hikmet'i sordu.
İpek Film Stüdyosu'nun sahibi -rahmetli İsmail
Cem'in babası - ve aynı zamanda Nâzım Hikmet'in yakın a rkadaşı İhsan ipekçi,
biraz önce çıktığını söyledi.
Polisler stüdyoda arama yaptı. Nâzım Hikmet'e
ait bazı defter ve ki taplara el koydular.
Sonra İhsan İpekçi'yi de yanlarına
alarak Nâzım Hikmet'in birkaç sokak ötedeki evine gittiler.
Kapıyı Nâzım
Hikmet'in eşi Piraye açtı. Nâzım Hikmet evde yoktu. Polisler, od a- larında
uyuyan iki çocuğu -Memet Fuat ve Suzan'ı- uyandırmamaya çalışarak evde arama
yaptı. Bazı yazılara ve kitaplara el ko nuldu.
Bu arada Nâzım Hikmet'in
nerede olduğunu öğrendiler; halasının oğlu gaze teci- yazar Celalettin Ezine'nin
Beyoğlu'ndaki evindeydi.
Paris Üniversitesi mezunu halaoğlu Celalettin Ezine,
yalan arkadaşı İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Hilmi Ziya Ülken'le birlikte
bir düşün dergisi çıkarmak ist i- yordu. Yayın hayatındaki tecrübesinden dolayı
Nâzım Hikmet'in fikrini almak için onu yemeğe davet etmişlerdi.
Eve baskın
yapılınca şaşırdılar. Polisler Nazım Hikmet'i alıp gittiler.
Şair neyle
suçlandığını henüz bilmiyordu.
Oysa her şey altı ay önce
başlamıştı...
Nâzım Hikmet ilk kez 1925 yılında Ankara İ stiklal
Mahkemesi'nde yarg ılandı. Bunu diğer davalar takip etti. Davalar genellikle
gazetelere yazdığı makaleler yüzü n- den açılıyordu.
Son olarak 30 Aralık
1936'da gözaltına alınmış ve bu davadan 21 Haziran 1937'de tahliye edilmişti.
Ancak karar Yargıtay aşamasındaydı. Bu nedenle çok dikkatli davranıyordu. Artık
otuz beş yaşındaydı. Evliydi; Piraye'nin iki çocuğuna babalık yapı¬yordu. Muhsin
Ertuğrul saye¬sinde İpek Film Stüdyosu'nda iş bulmuştu. Makalelerini bile artık
takma isimle yazı¬yordu. Fakat...
1937 yılının bir ağustos günü İpek Sineması
holünde karşısına çıkan bir kişi ya¬şamını altüst etti. Bu kişi Harp Okulu
öğrencisi Ömer Deniz'di.
Nâzım Hikmet'e hayran olduğunu, gazetelerdeki
yazılarını hep okuduğunu, Harp Okulu'ndaki arkadaşlarının da kendisini çok
takdir ettiğini söyledi.
Üzerinde askeri üniforması olan genç birinin bu
derece kendine yakınlık gös¬termesi Nâzım Hikmet'i şüphelendirdi. Teşekkür edip
işini bahane ederek uzaklaştı. Ancak canı sıkılmıştı. Telefon rehberinden
Emniyet Müdürlüğü'nün telefonunu buldu; 1. Şube'den Başkomiser Salih Tanyeri'yle
konuştu:
"Benim her şeyim ortada; nerde oturduğum, nerde çalıştığım, ne
yazdığım,
kimlerle konuştuğum. Hiçbir gizli saklım yok. Asker kılığında
polisler gönderip beni ra¬hatsız etmeyin. Herkesin gözü önünde evimin ekmeğini
kazanmaya çalışıyorum. Ben¬den ne istiyorsunuz?.."
Nâzım Hikmet meselenin
kapandığını sandı.
Oysa polis, "bunda bir iş var" deyip, Ankara'yı uyardı ve
Ömer Deniz takibe
alındı.
Aradan günler geçti...
Ömer Deniz bu kez
üzerinde askeri üniformasıyla 3 Aralık 1937'de Nâzım Hi k- met'in
Nişantaşı'ndaki evine geldi. Nâzım ve Piraye evde yoklardı. Kapıyı evin emekt
a¬rı Nine Hanım açtı. Ömer Deniz, Nâzım Hikmet'e not yazmak için sofadaki
sandalyeye oturdu. Tam o sırada Nâzım ile Piraye geldiler.
Nâzım Hikmet
karşısında Ömer Deniz'i görünce sinirlendi. "Evime bir hileyle n a¬sıl
girersiniz!" diye bağırdı. Piraye eşini sakinleştirdi. Ömer Deniz özür diledi,
sadece bir iki küçük sorusu olduğunu söyledi. Nâzım Hikmet saki nleşti, "Ne
istiyorsun?" dedi.
İlk sorusu, "Subay çıkınca erlere ne öğretelim?" oldu.
Nâzım Hik met, "Talimat¬larınızda ne yazıyorsa onu öğreteceğiniz. Anayasamızdaki
Altı Ok'u öğretin, Atatürk milliyetçiliği dışına çıkmayın" deyip kestirip attı.
Ömer Deniz'in bu kez Marx ve Engels'le ilgili soru sormak istemesi üzerine,
"Bunları ansiklopedilerde bulabilirsiniz, ben bilgin değilim" diyerek davetsiz
konuğunu evden çıkardı.
Genç idealist Ömer Deniz polis tarafından izlendiğini
ve hayranı olduğu büyük şairin başına farkına varmadan ne belalar açtığını
anlamamıştı bile...
Halaoğlunun evinde gözaltına alman Nâzım Hikmet İstanbul
Emniyet M üdürlü- ğü'nde fazla kalmadı.
Apar topar Ankara'ya
götürüldü.
Ankara'ya götürülmesinin nedeni, Harp Okulu'nda başlayan soruş
turmayla ilgi¬liydi.
Okulda arama yapılmış ve bazı öğrencilerin dolaplarında
Nâzım Hik met'in 835 Satır, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Şeyh Bedreddin
Destanı gibi şiir kitapları bulun¬muştu. Ayrıca bazı askeri öğrencilerin
yataklarının altından İşçi Sınıfı İhtilali, Bolşevik¬lik Âlemi, Stalin'in
Hayatı, Puşkin'in Hayatı gibi eserler çıkmıştı.
Öğrenciler; 5409 yaka
numaralı Ömer Deniz, 5271 İbrahim Abdülkadir Meriçboyu (şair A. Kadir), 5408
Şadi Alkdıç (yazar, namı diğer Şadi Baba), 5227 Necati Çelik, 5202 Naci Fişek,
5362 Orhan Alkaya, 1132 Galip Arda, 5273 İsmail Özdemir'di.
Sosyalizme inanan
yirmili yaşlardaki bu askeri öğrenciler gizlice örgütlenmişti. Liderleri Ömer
Deniz'di.
Soruşturmayı yürütenlere göre fikri lider Nâzım Hikmet'ti. Ömer De
niz'in İstan¬bul'da Nâzım'ın evine gitmesi b unun en önemli kanıtıydı!
Nâzım
Hikmet Ankara'ya geldiği gün sorgulandı. Harp Okulu öğrencilerini kışkır¬tarak
darbe yapmak iddiasıyla gözaltına alınmıştı. İddiaları reddetti.
Ankara
Merkez Komutanlığı'ndaki cezaevinin tek kişilik hücresine konuldu. 24 Mart
1938'de hâkim karşısına çıktı.
Askeri Usul Yasası'na göre sanıkları savunacak
avukatları "adli amir'in onayl a¬ması gerekiyordu. Nâzım Hikmetin avukatı irfan
Emin Kösemihaloğlu kabul edilmemiş¬ti.
Ankara'dan Fuat Ömer Keskinoğlu ve
Saffet Nezihi Bölükbaşı bu lundu. Nâzım Hikmet mahkemede şöyle
dedi:
Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla
yatma¬nın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyet'in, Mustafa Kemal'in Türkiye'ye
getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğu idraki içindeyim. Komünist olmam,
Mustafa Kemal Paşa'ya saygı duymama, Anayasa'daki ilkelere sahip çıkmama mâni
değildir, yazılarım bunun delilidir...
Marksist kültürle yetişmiş, kendi
milli kültür kökenlerinden istifade edebilmiş bir şair olarak bir öğrenciye, hem
de polisliğinden şüphe ettiğim birine komünizmi tavsiye etmem aklın alamayacağı
bir yakıştırmadır. Ömer Deniz'e ordu içinde görev vermem de mümkün
değildir.
Sanık Ömer Deniz de Nâzım Hikmeti doğruladı. Şairin öyle bir telki
ni, tavsiyesi, direktifi olmamıştı.
Bu sözler üzerine Nâzım Hikmet
rahatladı.
Mahkeme karar vermek için duruşmayı 29 Marta
erteledi.
Avukatlarına göre şair "yüzde bin beş yüz" beraat edecekti.
Ve
Askeri Hâkim Kâzım Yalman karan açıkladı:
"Ordu içinde kışkırtma çıkarmak
isteyen Nâzım Hikmet, Askeri Ce - za Kanunu'nun 94. maddesine göre on beş yıla
mahkûm edilmiştir!" Nâzım Hikmet dondu kaldı.
Ömer Deniz dokuz yıla mahkûm
edilmişti, ancak yaşı yirmi birden küçük olduğu için cezası yedi buçuk yıla
indirildi.
Nâzım Hikmet davanın hukuki değil, siyasi olduğunu anlamıştı.
Yoksa hayatında iki kez gördüğü ve üstelik ajan sanıp polise bildirdiği biriyle
konuştuğu için nasıl on beş yıl ceza alabilirdi?
Gazeteci Falih Rıfkı Atay
yıllar sonra TBMM'de Kâzım Özalp'ten duyduğu sözleri yazdı: "Vesika yokmuş ha?
De lil bulunamazmış ha? Biz onu divanıharbe mahkûm ett i¬relim de gününü
görsün." {Dünya gazetesi, 2 Mayıs 1965.)
Nâzım Hikmet İstanbul'a yakın Îmralı
Cezaevi'ne nakledilmesini talep etti, an¬cak aniden İstanbul'a götürüldü.
Yargıtay, Nâzım Hikmet'in 21 Haziran 1937'de tahliye olduğu bir önceki davanın
kararını bozmuştu. Dava yeni baştan görülecekti. Fakat Nâ¬zım Hikmet'i
İstanbul'da bir sürpriz dava daha bekliyordu.
Erkin gemisinin özel olarak
hazırlanmış duruşma salonunda görüle cek bu dava¬nın konusu neydi dersiniz?
Kitap okutarak donanma per sonelini darbeye teşvik etmek!
Ergenekon Davası
sanıkları Silivri'de özel yaptırılan bir duruşma sa lonunda yar¬gılanıyor. Nâzım
Hikmet de, düny ada belki de örneği olmayan bir duruşma salonunda
yargılandı.
Bu özel duruşma salonu Silivri açıklarına demirlemiş Erkin
gemisin deydi...
Nâzım Hikmet Ankara'dan İstanbul'a getirilerek Sultanahmet
Cezaevi'ne kondu. Ancak burada uzun kalmadı, haziran ayının son günü Donanma
Komut anlığı'na bağlı askerler tarafından Erkin gemisine götürüldü. Önce
tuvalete, sonra da ambara haps e¬dildi. Sürekli seyir halindeki gemide kırk gün
kaldı.
Yargılama 10 ağustosta gemide yapıldı. Gemi Silivri açıklarına demir
atm ıştı.
Peki, dava konusu neydi? Kitap okumak!
Yavuz gemisinde görevli
bazı astsubay ve erlerin kitap okudukları istihbaratı alınmıştı. Kitaplar bir
"kaynaktan" geliyordu.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma Nudiye Yalçı,
Kıvılcım Kütüphanesi adında bir yayınevi kurmuşlardı. Buraya g idip gelen yirmi
yaşındaki (yazar) Kerim Korcan ar¬kadaşlarıyla birlikte "Kitap Sevenler Derneği"
diye bir topl uluk oluşturmuştu. Kerim Korcan'ın ağabeyi Haydar Korcan askerliği
ni Yavuz zırhlısında yapıyordu. Hafta sonları gelip buradan kitap alıyor, okuyup
geri veriyordu. Zamanla gemideki diğer ast subay ve erler de kitap okumaya
başlamıştı.
Buraya kadar her şey normaldi. Ancak Ankara Harp Okulu'ndaki
gelişmeler, gözleri bir anda Yavuz zırhlısına çevirmişti. Gemide gizli bir
örgütlenme filan yoktu, ama sol yayınları okuyanların ileride ne yapacağı belli
olmazdı.
Donanma personelini kitap okutup kışkırtarak darbe yapmayı düşü
nenler olabi¬lirdi
O halde...
25 Nisan 1938'de operasyon
başladı.
Hikmet Kıvılcımlı, eşi ve Kerim Korcan gözaltına alındı. Bir ay
emniyette işkence gördüler. Gözaltına alınan sanık sayısı yirmi sekiz
oldu.
Soruşturma, ağır baskılar altında ve kışkırtıcı muhbirler kullanılarak
sürdürüldü.
Bu muhbirlerden Astsubay Hamdi Alevtaş'a göre, dört yıl önce
tanıştığı Nâzım Hikmet kendisinden, erlerin mektuplarını okuyup yoksul olanların
adreslerini bildi r- mesini istemişti! Öyle ya, komünistler yoksul bulmakta
zorlanıyorlardı!
Soruşturmayı yürüten Savcı Haluk Şehsuvaroğlu davanın hukuki
değil, siyasi ol¬duğunu anlayarak istifa etti. Üstelik bu durum kendisini çok
rahatsız etti, meslekten ayrıldı.
Okunan kitapların yasak olmadığı Adalet
Bakanlığı tarafından mah kemeye bildi¬rilince, Savcı Şerif Budak 'ın ettiği söz
tarihe geçti: "Biz bu davada delil arayacak ka¬dar saf değiliz."
Davaya
adaleti hâkim kılmak isteyen hâkimler de vardı. Mahkeme Başkanı Ami¬ral Hüsnü
Gökdenizer, "Ortada hiçbir şey yok, bu çocuklara yazık ediyorsunuz. Bu ya p-
tığınız donanmaya kötülüktür" diyerek istifasını verdi.
10 ağustosta başlayan
duruşmalar 29 ağustosta bitti. Ve ne yazık ki Nâzım Hik¬met bu davadan da 13 yıl
ceza aldı. Toplam cezası 28 Yıl olmuştu.
Açıkça görülüyor ki, Nâzım Hikmet
hukukun ölçülerine göre değil, siyasal eğ i¬limlerine göre mahkûm ettiri
lmişti.
Sonrasını biliyorsunuz:
Nâzım Hikmet İstanbul, Ankara, Çankırı,
Bursa cezaevlerinde on iki yılı aşkın bir süre kaldı. 1950 yılında çıka rılan
afla serbest kaldı.
Ancak çürüğe ayrıldığı halde kırk sekiz yaşında yeniden
askerlik yapmaya çağ¬rılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine
yurtdışına kaçtı. Artık adalete inancı kalmamıştı çünkü.
25 Temmuz 1951
tarihinde DP hükümeti tarafından Türk vatandaşlığından çık a-
rıldı.
Ve
Nâzım Hikmet'e 2009'da yeniden vatandaşlık hakkı verildi.
Bir yanda dün
hukuksuzluk sonucu yurtdışına çıkmak zorunda kalan Nâzım Hikmet'in vatandaşlığı
geri veril iyor, diğer yanda bugün Ergenekon soruşturmasında yapılan hukuk
ihlalleriyle insanlarımızın ha - yatlarının darmadağın olması sadece
seyrediliyor...
Bugün Ergenekon sanığı Mustafa Balbay gibi bir basın
emekçisinin haykırış iç e¬ren mektuplarını okudukça aklıma Nâzım Hikmet geliyor.
Nâzım Hikmet de Atatürk'e mektup yazmıştı. Bakın ne demişti:
Cumhurreisi
Atatürk'ün Yüksek Katına,
Türk ordusunu "isyana teşvik" ettiğim iddiasıyla
"on beş Yıl ağır hapis" cezası giydim. Şimdi de Türk donanmasını "isyana teşvik
etmekle" suçlanıyorum.
Türk inkılabına ve senin adına and içerim ki suçsuzum.
Askeri, isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev
hamleyi anlayabilen bir kafam, yur¬dumu seven bir yüreğim var.
Askeri, isyana
teşvik etmedim.
Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.
Yüksek
askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düş- manlarınca
aldatılıyorlar.
Askeri, isyana teşvik etmedim.
Deli, serseri, mürteci,
satılmış; inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an ol¬sun düşünebileyim.
Askeri, isyana teşvik etmedim.
Senin eserine ve sana, aziz olan Türk çillinin
inanmış bir şairiyim. Sırtıma yük¬lenen ve yükletilecek hapis yıllarım
taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işle¬rinin arasında seni bir Türk
şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
Bağışla beni. Seni bir an
kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu "inkılap askerini isyana
teşvik" damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inan-
dığımdandır.
Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.
Kemalizm ve senden
adalet istiyorum.
Türk inkılabına ve senin başına and içerim ki,
suçsuzum.
Bu mektup Atatürk'e ulaşamadı. Atatürk ağır hastaydı.
Nâzım
Hikmet'in akrabası Ali Fuat Cebesoy'un çabaları da yetmedi. Cebesoy okul
yıllarından beri arkadaşı olan Atatürk'e olayı ancak hasta yatağında iletebildi,
Atatürk, "Görüyorsun ne durumdayım, mareşalı darıltmadan siz bir çözüm bulun" d
e- di.
Mareşal, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fevzi Çakmak'tı. Davalarla özel
olarak ilgilenmişti. Her taşın altı nda komünist aramıştı.
Ne ilginçtir,
yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı'ndan alınınca bunu kabul ed e- medi,
politikaya atıldı; insan Hakları Derneği'ni kurdu ve bu nedenle komünist o
lmakla itham edildi!
Diyeceksiniz ki mesele sadece komünizmin tehlikeli
görülmesi sonucu Nâzım Hikmet başta olmak üzere onlarca kişinin cezaevlerine
tıkılması mıydı?
Eğer ortada hukuk yoksa biliniz ki siyasal bir çekişme
vardır. Örneğin, Mustafa Kemal hasta yatağındayken siyasetin gündeminde "milli
şefin" kim olacağı sorusu va r- dı. Bir yanda Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras gibi
Sovyetler Birliği'ne yakın dış politika yürütenler, diğer yanda
diğerleri...
Eh komünistler orduyu kışkırtıyorsa Kaya ve Aras'ın "milli şef
olmasına olanak
yoktu.
Zaten sonra ikisi de tasfiye edildi.
Demem o ki,
meselelere daha geniş açıdan bakmak ta hep yarar var... Ergene¬kon süreci gibi
bir olay sadece Nâzım Hikmetin mi başına geldi? Türkiye aydını her fırsatta
cezaevine tıkılıp işkenceden geçirildi. Hem de ne uyduruk iddialarla... Bunları
yeni kuşaklar bilmeli... Bunu somut olaylarla örneklendirm eliyim...
Uçak
kaçıran solcular
Türkiye son üç yıldır sık sık Ergenekon "dalgalarına" tanık
oluyor. Evet, benzer operasyonlar bu ülke topraklarından hiç eksik olmadı. 12
Mart 1971 darbesinden so n- ra yapılan Şafak Operasyonu'nda önce eli silahlı
isimler yakalandı.
Ardından başlayan Şafak Operasyonu ikinci dalgasının
hedefinde aydınlar vardı. Muhalif aydınlar geceyarıları evlerine yapılan
baskınlarla alınıp sorgusuz sualsiz cez a- evine tıkıldılar.
Hepsi "düşünce
suçlusu"ydu!
Ancak bu "suç" kamuoyunu ikna etmezdi. Daha inanılır bir "suç"
bu lundu: Ya¬sadışı örgüt kurup uçak kaçırmak!
Zülfü Livaneli, Altan Öymen,
Onat Kutlar, Erdal Öz gibi aydınlar bakın o yılla r- da hangi örgütün
üyesiydiler ve nasıl uçak kaçırdılar!
Tarih, 3 Mayıs 1972.
Türkiye'de ilk
kez bir uçak kaçırıldı. Ankara-İstanbul seferini yapan Boğaziçi adlı uçak zorla
Sofya'ya götürüldü.
Uçak, Sofya Havaalanı'na indiğinde, iki ülkenin yetkil
ileri görüşmelere başlamış¬tı bile. Yolcular, uçuş ekibi ve dört eylemci uçakta
otuz altı saat beklediler.
Görüşmeler umulan sonucu vermeyince dört "hava
korsanı" Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz, Yaşar Aydın teslim oldu.
Uçak boşaltıldı. Eylemc iler, havaalanında düzenledikleri basın toplantısında
Türkiye'de olup bitenleri bütün dü n- yaya duyurmak istediklerini
söylediler.
Duyurmak istedikleri, Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf
Aslan'ın idam ceza¬larının durdurulmasıy dı.
Zülfü Livaneli uçak kaçırıldığı
haberini dolmuşla Karaköy'e giderken minibüsün radyosundan duydu. Ya nındaki
arkadaşı Akay Sayılır'a, "Bu çılgınlığı hangi sivri akıllılar yaptı?" diye sitem
etti.
İkisi de bir süre sonra bu olayın sanıkları arasında olacağını
bilmiyordu.
Altan Öymen o günlerde sık sık Erdal Öz'ün Ankara'daki Sergi
Kitabevi'ne gidi¬yordu. Başını İstanbul'da Onat Kutlar ve Yaşar Kemal'in,
Ankara'da Altan Öymen, Em il Galip Sandalcı, Uğur Mumcu'nun çektiği aydınlar,
idam cezalarının durdurulması için imza topluyorlardı.
Ankara'daki imzacılar
Sergi Kitabevi'nde bir araya geliyordu. Altan Öy men top¬lanan 12 bin imzayı
TBMM başk anvekiline ve cumhurbaşkanı özel kalem müdürüne elden götürüp teslim
etmişti. CHP milletvekilleriyle, önemli gazetecilerle, İsmet İnö¬nü'yle
görüşmeler yapıyorlardı. Bir kişi bile öldürmemiş gencecik üç fidanın idamı nı
önlemeye çalışıyorlardı.
İdam cezasının önlenmesi için bir uçağın Sofya'ya
kaçırıldığını duyunca şaşırıp kaldılar. Aylardır uğraştıkları çabalar şimdi boşa
mı gidecekti?
Türkiye'de İlk kez bir uçak kaçırma olayının gerçekleşmesi
kamuoyunu sarstı. Psikolojik savaş araçları hemen devreye sok uldu: "Nasıl
olabilirdi böyle bir şey? Bu teröristler ne kadar tehlikeliydi!"
Halkın
desteğiyle operasyonlara hız verildi. Cezaevlerindeki ranzalar artık
yet¬miyordu. Birçok genç, öğrenci, hukukçu, yazar, gazeteci hapisteydi.
Yetmiyor, sürekli yeni tutuklular getiriliyordu.
Gözaltına almanlar işkenceli
sorgulardan geçiriliyordu.
Ve bu işkence tezgâhlarına yatırılanlardan biri de
Mustafa Beşgen adlı genç bir resim öğretmeniydi.
Yapılan eziyetlere fazla
dayanamadı. "Tamam" dedi, "konuşacağım."
Hemen örgütünün adını sordular.
O
dönemdeki örgüt adları, THKO, THKP/C, TİİKP gibiydi. "THO" dedi. Hemen
açı¬lımını sordular.
Diğer örgütlerin ismini biliyordu ama o zor koşullarda
yeni bir örgüt adı bulması zordu. Hemen bulamadı. Tekrar işkence yapacaklarını
söylediler. Korktu. Bir isim bul¬malıydı. Trabzonluydu.
Nereden aklına
geldiyse, "Titrek Hamsi Örgütü" dedi. Sorgucular rahatladı. Ha t- ta içlerinden
uyanık biri, "Örgütü mü, ordusu mu" diye sordu.
Düşündü, "ordu" militan
sayısı olarak büyük olabilirdi; "Örgütü" dedi.
Sorgucular diğer gizli örgüt
isimlerinin yanma yazdılar:
"Titrek Hamsi Örgütü."
Benzer olaylar çoktu.
Birini anlatmalıyım:
Gözaltına alınan bir üsteğmene işkence sırasında "Hangi
örgütten sin?" diye so¬ruyorlar.
Üsteğmen siyasi konularla ilgisi olmadığı
için bilemiyor, "Bana örgüt isimlerini sayın" diyor. Sayıyorlar.
Bu kez
"Hangisinin cezası daha az?" diye soruyor.
Yanıt veriyorlar: "Türkiye
İhtilalci işçi Köylü Partisi'ne üyelikten yedi buçuk yılla
kurtarırsın."
"Tamam, ben o örgüttenim öyle yse" diyor.
Ve bu davadan
tutuklanıp cezaevine konuluyor.
Gelelim işin en hazin bölümüne:
Üsteğmen
afla tahliye olduktan sonra, kendisini başka bir subay arkadaşının, bir kızla
ilişkisini kıskandığı için ihbar etmiş olduğunu öğreniyor!
Konumuza dönersek,
Şafak Operasyonları korku yaratmaya devam ediyordu.
Herkes bir gün sıranın
kendisine gelmesini bekliyordu. Yazar Sevgi Soy sal, arka¬daşlarıyla meyhanede
yemek ye rken askeri darbeyi eleştirdiği için lokantadan alınıp doğruca
cezaevine konulmuştu. Herkes te dirgindi.
Gözaltına alınmaktan, cezaevine
tıkılmaktan çok işkenceye maruz kalmaktan tedirginlik duyuluyordu.
Gözaltı
sırasının bir gün kendisine de geleceğini düşünen Zülfü Livane li, eşi Ü l- ker
ve kızı Aylin'i alarak kayınvalidesine gitti. Ka rıkoca bir geceyarısı
kapılarının çalınıp gözaltına alınma korkusu taşıdıklarını söylemediler. Her
şey, olağan bir aile ziyar eti havasındaydı. Bir süre orada
kalacaklardı.
Birkaç gün sonra radyoda akşam haberlerini dinlerken birçok
"şehir eşkiyasının yakalandığını duydular. Spiker isimleri okumaya
başladı:
Uğur Mumcu, Emil Galip Sandalcı, Erdal Öz, Altan Öymen...
Ve son
isim olarak, Zülfü Livaneli.
Nişantaşı'nda kayınvalidesinin evindeydi; oysa
radyoda yakalandığı haberi va r-
dı.
Anlam veremedi. Ne yapacağını
bilemedi. Çaresizdi. Kendim kıstırılmış bir av hayvanı gibi hissetti.
Livaneli'nin aklına bin bir soru geldi. "Yakalanmadığı halde, n e¬den
yakalandığı duyurulmuştu? Yoksa sokak ortasında vurup "Kaçarken vuruldu" mu
diyeceklerdi?" Ürperdiğini hissetti...
Zülfü Livaneli ve eşi Ülker
kendilerini sokağa atmışlardı. Ne yapacaklarını konu¬şuyorlardı.
Zülfü
Livaneli'nin babası ağır ceza reisiydi. Babası aracılığıyla "işkence
yapılma¬yacağı" garantisiyle teslim o lmaya karar verdi.
O saatlerde
Ankara'da Altan Öymen gözleri, elleri bağlı, polis otosuyla emniye¬te
getirildi.
Sorgusunun alınabilmesi için tam sekiz gün hücrede bekletildi.
Altan Öymen sonunda "suçunu" öğrendi: Titrek Hamsi Örgütü'nün üyesi olmak ve
Sofya'ya uçak kaçırma olayını planlamak! Polis her şeyi öğrenmişti:
Altan
Öymen'in Türk Hava Yolları'nda ve Ankara Esenboğa Havaalanı'nda tanı¬dıkları
vardı. Biri yer hostesi Leyla'ydı. Öteki kargo memuru Diyarbakırlı Mahmut'tu.
Onlar uçakla ilgili bilgiler vermişler, Altan Öy men de o bilgilerle birlikte
uçak kaçırma işini planlamıştı. Altan Öymen şaşırdı kaldı. Ne diyeceğini
bilemedi. "Titrek Hamsi Örgütü"nün mucidi(!) Mustafa Beşgen de, sorgusunda
hangi aydının adını biliyorsa onu örgüte katmıştı. Üstelik örgüt olarak uçak
kaçırma eylemini de üstlenmişti.
Altan Öymen'in avukatları, iddiaların
asılsız olduğunu tek tek ortaya çıkardı. THY'nin Esenboğa kadrosunda ne yer
hostesi olarak çalışan bir Leyla vardı ne de başka bir görevde çalışan
Leyla.
Diyarbakırlı Mahmut'a gelince, kargo servisi dahil, tüm kadro içinde
ne bir Mahmut vardı ne de bir Diyarb akırlı.
Aslında...
12 Mart sorgucula
rı da olayın absürd olduğunun farkındaydılar. Zaten Titrek Hamsi Örgütü
"mensuplarına" uçak kaçırma eylemin - den çok, idam cezalarının önlenmesi için
kimlerden imza topladıkları sorulmuştu.
Örgüt ve uçak kaçırma, operasyonun
bahanesiydi.
Amaç muhalif aydınları cezaevine sokup seslerini
kesmekti.
Titrek Hamsi Örgütü "mensuplarının" suçsuz oldukları anlaşılmıştı.
Tahliye edilmeyi bekliyorlardı artık.
Soruyorlardı: "Ne zaman serbest
kalabiliriz ?"
Aldıkları yanıt tıpkı cezaevlerine sokulma nedenleri gibi
trajikomikti:
"Sizlerin uçak kaçırma suçuyla yakalandığınızı radyodan
duyurduk. Bu nede n- le biraz vakit geçmesi lazım ki olay unutulsun."
Aylar
sonra serbes t bırakıldılar. Kamuoyu bu davayı ancak unutab
ilmişti.
Mesleğimizin duayenlerinden Altan Öymen salıverildikten sonra
yaşadıklarını bakın nasıl anlattı:
"Çıktığım gün gözaltına alındığımı z
günlerin gazetelerine baktım. Arkadaşlarım¬la beraber 'uçak kaçırmamız
manşetlerdeydi. Tahliye edilişim ise, iç sayfalardaki tek sütun başlıklı, üç
dört cümlelik bir haberle geçiştirilmişti."
Evet, aydın olmak, gazeteci olmak
bu ülkede dün de zordu, bugün de.
Oynanan oyun ise hep
bildik.
Yerseniz...
Madem geçmiş yıllara gittik bir örnek olay daha
yazmalıyım. Bunlar b ilinmeden, anımsanmadan bugün anlaşılamaz...
Bomba
Davası
Tarih, 6 Mayıs 1972.
Bombalı bir eylem sırasında elleri ve ayaklan
kopan İbrahim Çenet adlı öğrenci¬nin ifadesiyle başlayan soruşturma, bir anda
bambaşka gelişmelere neden oldu.
Türkiye gündeminden aylarca düşmeyen ve
"Bomba Davası" adı verilen soruş¬turma kapsamında eski polis müdürlerinden
doktorlara, avukatlardan üniversite öğ¬rencilerine, bürokratlardan emekli
askerlere kadar elli yedi kişi gözaltına alınıp anaya¬sal düzeni yıkmak
iddiasıyla tutuklandı.
Bomba Davası sanıkları, bir askeri ihtilal hazırlamak
amacıyla, soygun ve bo m- balı saldırılar düzenlemek ve Boğaz Köprüsü'nü havaya
uçurmak gibi uyduruk iddiala r- la İstanbul'daki Ziverbey Köşkü'nde işk enceli
sorgulamalardan geçirildiler. "Kontrgeri l- la" adı ilk kez bu köşkte dile
getirildi. Sorgulamayı yapanlar kendilerini "kontrgerilla" diye
tanımlıyordu.
Ziverbey Köşkü'nden çıkan ifadeler doğruymuş gibi gazete
manşetlerine taşındı. Bu yalan haberlerle kamuoyu oluşturulmaya
çalışıldı.
Örneğin, güya sanıklardan Orhan Kabibay, gemi batırmak için Bü
lent Ecevit'- ten 4 500 lira almıştı!
Peki, soruşturma neden birdenbire
büyümüş ve başka kanallara doğru gitmişti? Talat Turhan mahkemede şöyle
diyordu:
Yapılmak istenen Atatürkçülerin ve 27 Mayısçıların tasfiyesidir.
Huzurunuzdaki sanıkların çoğu ve ben, o tarihte kuvvet komutanı olan Orgeneral
Gürler, Orgeneral Muhsin Batur ve Oramiral Kemal Kayacan 'ı suçlanmaya
zorlandık. Bunu yapanlar, bazı hallerde bu en değerli komutanların kendilerine
ve ailelerine açıkça küfrediyor¬lardı. Çünkü bizi bir iktidar kavgasında
kullanmak isteyen gayrimeşru bir örgüt esir a l- mıştı; tabir benim değil
onlarındır.
Bomba Davası büyük gürültülerle sürdü, ama sessizce bitti.
Yargısal süreç, b e- raat ya da mahkûmiyetle son bulmadı. 1974 yılında çıkardan
afla dava düştü. Sanıklar davanın düşmesine itiraz ettiler; suçsuzluklarının
mahkeme tarafından kabul edi l- mesini istediler. Dosya Askeri Yargıtay'a gitti,
ama karar değişmedi.
Bomba Davası, siyasal amacın gerçekleşmesine yaradı mı?
Evet, en önemlisi, suçlanan Faruk Gürler cumhurbaşkanı seçilemedi.
Bomba
Davası üzerine araştırmalar yapan rahmetli Uğur Mumcu şöy le
diyordu:
Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Mem- duh
Tağmaç ve İstanbul Sıkıyönetim Komutanı Korgeneral Faik Türün üçlüsünde
simgelenen emperyalistlerle bütünleşmiş işbirlikçi iç güçler, ulusalcı Faruk
Gürler- Muhsin Batur-Kemal Kayacan üçlüsünü buna engel görüyorlar ve onları
bertaraf et¬mek istiyorlardı.
Bugünü anlamak için fazla söze gerek var
mı?
Bomba Davası'nın hedefinde komutanlar da vardı. Peki, iktidar klikleri
arası n- daki çatışmanın temelinde ne yatıyordu? Emekli Tümgeneral Celil Gürkan
yaşadığı işkenceli sorgulamayı anlatarak buna yanıt verdi:
Gözlerim bantlı,
ellerim ve ayaklarım zincirli ve pijamalı halde sorgu cunun kar¬şısındayım.
Sivil olmalarına rağmen herkes birbirine "Albayım", "Yarbayım" diyor, ger¬çek
kimliklerini saklamak istiyorlar. Beni son derece şaşırtan bir soruyla başladık.
"Pa¬şam siz son derece değerli bir
subay idiniz, komutan idiniz,
seviliyordunuz. Neden o... Gürler'e, o... Batur'a (burada yinelemek istemediğim
bazı kaba sözcükler kullanarak) alet oldunuz, onların oyunlarına
geldiniz?"
Sorgucunun bu sözleri söylediği tarihte, (Faruk) Gürler
Genelkurmay başkanlı¬ğından yeni ayrılmış olmakla beraber cumhurbaşkanlığına
adaylığım koymuş fakat k a- zanamamıştı. (Muhsin) Batur ise fiilen Hava
Kuvvetleri komutanı y dı.
Sorgulama çok ilginç bir önsözle başlamıştı. Sözde
"albay", benden Adapaza- rı'nda 2. Tümen komutanlığım dönemimden başlayarak son
güne kadar geçen olayları anlatmamı istedi. Başladım anlatmaya. Araya giriyordu.
"Yoo Paşam öyle değil, gerçe¬ği söyleyiniz. Biz her şeyi biliyoruz. Sonra
külahları değiştiririz!" Ben anlatıyordum, o araya girip, "Cuntaları anlatın,
cuntaları" diyordu.
Cunta falan yoktu. Kara, Hava ve Deniz Kuvvetleri'ndeki
silah arka daşlarımız, kendi aralarında olsun, komutanlarıyla beraber olsun,
olağan görevleri gereği zaman zaman bir araya gelerek, 12 Mart öncesi tehlikeli
gidiş üzerinde durmuşlar, ordunun uyarıcı görev yapması üzerinde görüş
alışverişinde bulunmuşlar, ne gibi önlemlerin alınabileceğinin değerlendirmesini
yapmışlardır.
"Albay"14 elindeki yazılı bir metinden okuduğu izlenimi veren
bir tonla sordu: "Paşam, siz emekli olduktan sonra, 16 Mart 1972 tarihinde
emekliye sevk edilen beş general/amiral ve sekiz albay eşlerinizle birlikte
Ankara Kent Oteli'nin meyhanesinde, daha doğrusu gece kulübünde toplanmışsınız.
Aranızda bir de üniformalı kurmay al¬bay varmış. Bu toplantıda sizi emekli
ettikleri için Silahlı Kuvvetler'den intikam almaya yemin etmişsiniz. Bunu
anlatın."
Bu suçlama karşısında sarsıldığımı hissettim. Aklıma, vaktiyle bir
yerde okudu¬ğum ve beğendiğim şu söz geldi: Ben size insanım diyorum, oysa siz
benden eşek ol¬madığımı ispatlamamı istiyorsunuz!
Emekli olmuş, ellerinde
hiçbir güç, kuvvet bulunmayan, sadece içinde yaşadıkları memleketin refahını
isteyen on üç emekli subay adına benden, niçin Türk Silahlı Kuvvetleri'nden
intikam alma andı içtiğimizi açıklamamı istiyorlardı.
"Albayım" dedim, "size
bu bilgileri veren kaynağın kim, neresi olduğunu bilmi¬yorum. Öğrenmek de
istemiyorum. Şayet resmi bir kaynak ise, ülkenin güvenliği açı¬sından üzülerek
karşılarım. Her birini çok yakından tanıdığım arkadaşlarımın, içinden
yetiştiğimiz ve her türlü nimetlerini gördüğümüz aziz Silahlı Kuvvetlerimizden
sırf emekli edildik diye intikam andı içecek derecede serseri, sağduyudan yoksun
kişiler olmadıklarını biliyorum. Elhamdülillah sağduyumuzu, aklımızı yitirmiş
değiliz. Bu suç¬lamayı nefretle reddederim. Kent Oteli'nin gece kulübü ya da
meyhanesi, yerli yaban¬cı, dost düşman, casus, istihbaratçı, hırlı hırsız
her
türlü insanın bulunduğu bir yer. Eğer cahilce bir ant içme söz konu su olsay¬dı
bunu herkesin gözü önünde yapmazdık."
Sorgumun ikinci günü ifademi yazılı
olarak vermem istendi. Beyaz kâğıtlar ver¬diler. 12 Mart (1971 askeri darbesi)
öncesi, Silahlı Kuvvetler içindeki örgütlenme ça¬lışmalarını yazacaktım! Ne
ilginçti. Eğer benim de içinde bulunduğum örgütlenme ça¬lışmaları "cuntacılık"
sayılıyorsa, bu "cuntaya" liderlik etmiş iki kişiden biri Silahlı Kuv¬vetlerin
hava gücünün başındaydı. Öteki de daha düne kadar Silahlı Kuvvetler'in tü¬münün
başındaydı. Eski Genelkurmay başkanı ile fiilen hava gücüne komuta etmekte olan
bir Hava Kuvvetleri komutanını suçlayacak bir dosya hazırlanıyordu
demek.
Sürekli soruyorlardı: "Başınızda kimler var? Sizi kullananların
içyüzünü açıkla¬yın da bitsin bu iş."
Yazdıklarım beğenilmedi. Vaki olmayan
bir cuntadan, ihtilal ya da darbe girişi¬minden ve cunta üyeliğinden söz etmemi
istiyorlardı. "Albay" sü rekli tehdit ediyordu: "Yoksa külahları değişiriz...
"
Yazdım beğenmediler, yazdım beğenmediler. İstediklerini alamadılar.
Konforlu köşkteki konukluğumun altıncı günü saat 10.00 sıralarında gözlüklü bir
yüzbaşı geldi. "Paşam bugün öğle yemeğinden sonra sizi serbest bırakacağız.
Şimdi elbiselerinizi gönderiyorum, hazırlarım" dedi. Sevinmedim dersem yalan
olur.
Diyeceksiniz ki cuntaya kat ılmış hiç mi subay yok? Olmaz olur mu?
Doğan Yurdakul'la birlikte kaleme aldığımız Bay Pipo'da. Ayrıntılarıyla ordu
içindeki cuntacıları yazdık. Diğer yanda...
Osmanlı'dan günümüze ferdi
hareketler içinde olan subaylar da yok değildir. Mahkeme ne karar verir
bilmeyiz, ama bugün bir Veli Paşa konuşulup tartışılı- yorsa, dün de Vehib Paşa
merak edilirdi...
Vehib Paşa'nın icraatları
Bir emekli generalin gözaltına
alınması ya da tutuklanması üzerine büyük komplo teorileri inşa edip TSK'ya
saldıranların, Vehib Paşa'yı iyi tanımaları gerekiyor. Aksi takdirde "kumdan
kale" inşa ettiklerinin farkında olamazlar... Tarih, 1 Ekim 1935.
Cumhuriyet
gazetesinin manşeti: "Vehib Paşa, Habeşistan (Etiyopya) Başku¬mandanı mı oldu?"
Benzer haberleri sadece Türkiye'deki gazeteler yazmadı. Zaten bizde çıkan
haberler, İngiliz ve Fransız gazetelerinin tercümesiydi.
İtalya-Habeşistan
Savaşı boyunca Vehib Paşa'nın kahramanlıkları gazetelerde yer almayı
sürdürdü.
Kâzım Karabekir, M. Niyazi Erenbilge, Ahmet Naim Ciladır bu savaşla
ilgili kita p- lar yazdılar. Mareşal Badoglio'nun hatıraları tercüme
edildi.
Müslümanların İtalyanlara karşı direnişleri Türkiye'de hep ilgiyle
takip edildi. Bazı gazeteler savaşla ilgili ekler bile çıkardı.
Pastaneler de
geri durmadı; yeni yapmaya başladıkları pastaya Habeşistan'ın başkenti "Addis
Ababa" adını verdiler.
Ancak Habeşistan imparatoru Haile Seîasiye ve ardından
komutanı Ras Nassibu, 9 Mayıs 1936'da ülkeyi terk edince Vehib Paşa'dan haberler
kesildi. Bu arada ilginç bir olay ortaya çıktı:
Vehib Paşa'yı Habeşistan'a
İngilizler göndermişti!
Müslüman askerlerin Hıristiyan İtalyanlara karşı
zorlu mücadelesinin büyük komutanı, İngilizlerin adamı çıkmıştı!
9 Temmuzda
devletin resmi yayın organı Ayın Tarihi bir açıklama yapmak zo¬runda
kaldı:
"Vehib Paşa, istiklal Mücadelesi'nin başlangıcından beri Türkiye'den
çıkmış ve bin bir maceraya girmiş bir ada mdır. Memleketinden başka her emele
hizmet edecek bir yaradılıştadır ve Türk vatandaşlığından birçok seneler evvel
ıskat edilmiştir."
Bitmedi...
Habeşistan bozgunundan sonra Vehib Paşa,
ispanya'nın faşist lideri Franco'nun emri altına girdi. Cumhuriyetçilere karşı
yapılan İç Savaş'ta Franco kuvvetlerinin be l- kemiği olan Müslüman Faslı
birliklerin başına geçmek ist iyordu. Amacına ulaştı mı, burası muğlak.
Vehib
Paşa, altmış yaşma gelmişti ve hâlâ savaşmak istiyordu.
Peki, kimdi bu
maceracı Vehib Paşa?
Ailesi aslen Taşk entliydi. Sonra Yanya'ya göç
etmişlerdi.
Babası Mehmed Emin Efendi, Yanya belediye reisiydi. Üç erkek
kardeşt iler:
1) Esad (Bülkat) Paşa, Harp Akademisi'ni birincilikle
bitirdi; Harp Okulu'nda öğ¬retmenlik yaptı; matematik ve geometri kitapları
yazdı; Balkan savaşlarında, Birinci Dünya Savaşı'nda çeşitli cephelerde bulundu;
1919'da emekli oldu ve kısa bir süre bahriye nazırlığı yaptı. Cumhuriyet
Türkiyesi'nde sadece Türk-Yunan mübadelesi k o- misyonunda görev
aldı.
2) Ortanca çocuk Nakiyeddin Efendi ömrü boyun ca memurluk yaptı;
sorgu ya r- gıçlığından emekli oldu. Oğlu Kâzım Taşkent, Yapı Kredi Bankası'nın
kurucusuydu. Kâzım Taşkent ilköğrenimini amcası Esad Paşa'nın yarımda İ
stanbul'da yaptı.
3) Ve Vehib (Kaçi) Paşa...
1877 Yanya
doğumluydu.
1897'de Harp Okulu'ndan mezun oldu. 1900'de erkânıharp (kurmay)
diploma¬sim birincilikle aldı.
Genç subayların tümü gibi o da ittihatçı oldu.
23 Temmuz 1908'de Manastır'da Kışla Meydanı'ndaki top arabasının üzerine çıkarak
"Tem muz Devrimi"ni herkese du¬yurdu.
Yeni görev yeri Erzurum 4. Ordu
oldu.
Ardından, Pangaltı Harbiyesi Komutanlığı'na atandı. Kurmay binbaşıydı,
ama li¬va (tuğgeneral) yetkilerine sahipti. Üç yıl görev yaptı, ama başarısız
oldu. Güler yü z- lüydü, herkesin sevgisini kazanmıştı, ama di
siplinsizdi.
1912 yılı Vehib ve Esad kardeşler için ilginç bir sene oldu. İ
ki kardeş, doğum yerleri olan Yanya Komutanlığı emr ine atandılar.
Balkan
Savaşı'nda Yanya'yı Kolordu Komutanı Esad Paşa ve Müstahkem Mevki Komutam
Kaymakam Vehib Bey savundu.
İki kardeş kahramanca direnmelerine rağmen, 482
yıldır Türk hâkimiyetinde olan şehri Yunanlılara teslim etmek zorunda kaldılar.
Esir alındılar. Barış görüşmeler i¬nin ardından dokuz ay sonra yurda
döndüler.
Vehib Bey miralay (albay) yapıldı ve Hicaz'daki tümen komutanlığına
atandı. Osmanlı'ya muhalif olan Mekke Emiri Şerif Hüseyin'i hemen tutuklamak
istediyse de Babıâli buna izin vermedi. Aksine Şerif Hüseyin'le çatışmaya
girdiği için Vehib Bey, tümeniyle birlikte Hicaz'dan çıkarılıp Kanal Seferi
yapacak 4. Ordu'nun emrine verildi. Daha görev yerine gidemeden Çanakkale'ye
gönderildi. Seddülbahir'de grup komu tanı oldu. Ağabeyi Esad Paşa da aynı orduda
kolordu komutanıydı.
Vehib Bey savaş döneminde mirliva (tuğgeneral) yapıldı
ve Kafkas ya'daki 3. Or¬du komutanlığına getirildi. Yaptığı taarruzlar sonuç
getirmediği gibi Rusların Doğu Anadolu'yu işgaline neden oldu.
Fevriydi.
Kendini devletin üstünde görmeye başlamıştı. Buna rağ men Enver Pa¬şa ona hep
hoşgörüyle yaklaştı.
Enver Paşa göz yumdukça, o da bir o kadar başına buyruk
davrandı.
Üstelik geçimsizdi, kıskançtı. Örneğin, 2. Ordu Komutanı Mustafa
Kemal'i hiç sevmiyordu. Mustafa Kemal ve bazı yüksek rütbeli subayların,
orduların yanlış idare edildiğini iddia ederek İstanbul'a gelip hükümeti
devirecekleri dedikodusunu yaydı. Gerçekte böyle bir durum yoktu; olay
komploydu.
Evet, Mustafa Kemal savaşını kaybedilmekte olduğunu arkadaşlarına
söylemiş¬ti. Ama o kadardı; İstanbul'a gidip hük ümeti devirmeyi
düşünmemişti.
Savaş döneminde kimse Vehib Paşa'nın bu komplosuyla uğraşaca k
durumda değildi.
Zavallı Vehib Paşa yanlış dönemde hayata gelmişti! Bugün
olsa el üstünde tut u-
lurdu.
Savaşın sonuna doğru Vehib Paşa, yeni
kurulan Şark Orduları grup komutanlığına getirildi. Geçimsizliği sonucu bu
görevinden de istifa et ti. 1. Ordu ko¬mutanlığına atandı.
Savaş sonunda
yapılan Mondros Mütarekesi'nin ardından tutuklanıp Bekirağa Bölüğü'ne
konuldu.
Burada sıkı durun: Komutanlar genellikle savaş suçu, Ermeni tehciri
gibi nede n- lerle tutuklanırken, Vehib Paşa neden cezaevine konuldu biliyor
musunuz? Kişisel çı¬karları için görevini kötüye kullanmaktan. Batum'da petrol
yolsuzluğu yapmıştı.
Divanıharpte dört ay hapis cezası aldı. Ancak cezaevine
girmedi; çünkü Bekirağa Bölüğü'nden kaçmıştı.
İstanbul'da "Hacı Süleyman"
adına temin ettiğ i İtalyan pasaportuyla Roma ya¬kınındaki bir köye
yerleşti.
Artık sıkı bir İttihatçı düşmanıydı. Dün ittihatçıların ön safında
yürüyen Vehib Paşa, şimdi eski hareketine düşman olmuştu. Her şeyin sebebi
ittihatçılardı! Kurtuluş Savaşı'na da karşı çıktı.
Mustafa Kemal'e karşı
küçültücü, hatta hakaretlere varan sözler sarf etti. Yakup Şevki Paşa'ya 14
Eylül 1921'de gönderdiği mektupta şöyle yazdı:
Hatırlıyor musun? Ben
felaketlerin karib-ül vuku olduğunu (gerçekleşeceğini) anlatmış ve her şey olmak
isteyen ve fakat hiçbir şey olamayan Mustafa Kemal'in memleketi mahvedeceğini
söylemiştim. Bekir Sami Bey'in hazırladığı itilaf esaslarım kabulünden sonra
mevkisiz kalacağım anlayan bu adam bütün dünyaya meydan oku¬du. Memleketi
batırırken kendisinin batacağım anlamadı.
Vehib Paşa milli mücadeleye
katılmayı da reddetti. Ona göre "kurtuluşun" reç e- tesi, emperyal bir gücün
kanatları altına girmekti!
Bu nedenle Roma'da kendisi gibi ülkesinin
insanlarına inanmayan Osmanlı'nın bazı eski nazırlarıyla toplantılar yaptı.
Büyük güçlerden medet uman bu toplantılardan hiçbir sonuç çıkmadı.
Sonunda
Vehib Paşa, İngilizlerin "devşirmesiyle" profesyonel asker oluverdi! Habeşistan
biliniyor; ispanya iç Savaşı'nda ne kadar süre savaştı bi linmiyor.
Yurtdışındaki hayatının bilinmeyenleri çoktur.
Bilinen, 1940 yılında
İstanbul'a geldi. Pişmandı. Yorgundu. Hastaydı. Kısa süre sonra vefat etti...
Neden Vehib Paşa'yı yazdım?
Evet, son dönemde emekli generallerin gözaltına
alınmasının ya da
tutuklanmasının ardından medyada "divanıharpler" kuruldu.
Neler söylendi, neler y a¬zıldı ve ne komplo teorileri üretildi!
Bunlar hep
bir ya da iki emekli subaydan yola çıkılarak yap ıldı.
Bakınız...
Dün
olduğu gibi bugün de bazı subaylar fevri davranıp kend ilerini devletin,
hu¬kukun üstünde görebilir.
Kanunsuz işlemler yaptırmış ya da yapılmasına göz
yummuş olabilir; ele avuca sığmayan, mesleğini kişisel çıkarl arı/maddi
zenginliği için kullanan subaylar tarihin her döneminde olmuştur, olacaktır
da.
Bunların mutlaka cezalandırılmaları gerekir.
Ancak...
Vehib Paşa
gibi bir askerin yaptıklarından yola çıkılıp nasıl Türk Silahlı Kuvvetle¬ri
karalanamazsa, bugün de bir emekli askerden yola çıkılarak ordu karalanmaya kalk
ı¬şılamaz. Eğer yapılırsa, bu ülkeye yazık edilir; toplumsal uzlaşmanın temeline
dinamit konulur. Ve mesele bulandırılır.
O zaman ne Susurluk ne de Ergenekon
çözülebilir.
Ama birilerinin amacı "çözmek" değil, "sivil darbe" yapmak ise o
zaman doğru yolda gittiklerini söyleyebilirim!
Hep yazıyorum; kendini
devletin, adaletin, hukukun yerine koyan "vatan kurta¬ran Şabanlar" hep
olmuştur.
Hadi Vehib Paşa'yı yazdık, tarihten bir örnek daha verelim ve
Nureddin Paşa'nın yaptığını yazalım. Üstelik öldürttüğü bir vatan haini bile
olsa yaptıklarını bugün kim kabul edebilir?..
Ali Kemal nasıl
kaçırıldı?
Ali Kemal (1869-1922) İstanbul'da doğdu.
Babası tüccardı.
Siyasi yaşamına Jön Türklere katılarak başladı. Sonra yolunu ayırdı ve "ödülünü"
Brüksel Elçiliği'nde ikinci kâtipliğe atanarak aldı. İkdam gazetesin¬de
ittihatçılara karşı ağır yazılar yazdı.
Makalelerinde liberalizmi
övdü.
Gerici 31 Mart Ayaklanması'nı destekledi.
"Liberal" Hürriyet ve
itilaf Fırkası'na girdi. Peyam gazetesini çıkarmaya başladı.
Damat Ferit
Hükümeti'nde mi lli eğitim ve sonra içişleri bakanlığına getirildi.
Kurtuluş
Savaşı'nın önderi Mustafa Kemal'i tutuklatmak için tertipler hazırladı.
Milli
Mücadele'ye düşmanlığını yazıların da sürdürdü. Makaleleri öylesine h
a¬karetlerle doluydu ki 25 Ekim 1921'de öğrenciler tarafından taş yağmuruna
tutuldu.
İngilizlere yakındı.
Tarih, 5 Kasım 1922.
Yer, İstanbul
Beyazıt Emniyet Amirliği.
Saat, sabah 10.00 suları.
Merkezin resmi
telefonu çaldı. Beşinci Şube Polis Müdürü Cem'i Bey telefonu açtı. Karşısında,
İstanbul Emniyet Müdür Muavini Sadi Bey vardı.
"Siz misiniz Cem'i
Bey?"
"Evet, benim efendim."
"Sivil misiniz, resmi misiniz?"
"Resmi
kıyafetteyim efendim."
"Derhal sivil giyinerek müdüriyete geliniz."
Bir
saat sonra...
İstanbul Emniyet Müdürlüğü, Sadi Bey'in odası.
Odada Sadi
Bey'le birlikte Birinci Şube Müdürü Nevzat Bey de vardı.
Cem'i Bey odaya
girince, Sadi Bey, nöbet tutan polise "içeriye kim seyi alma" ta¬limatını verip
kapıyı kapadı.
Cem'i Bey'in yanına gelip elini omzuna koydu:
"Size
itimadımız sonsuzdur. Size mühim bir görev vereceğim. Beni dikkatlice
dinleyiniz. Bugün Ankara'dan bir telgraf aldım. Yurtdışına kaçma ihtimali olan
Peyam-ı Sabah Başyazarı Ali Kemal'in her ne surette olursa olsun, tevkif
edilerek mahkemeye çıkarılmak üzere Ankara'ya gönderilmesi emredilmiştir.
Emrinize Başkomiser Mazlum Bey İle Araştırma Bölümü'nden Mehmed ve Emin Bey'i
veriyorum, istediğiniz gibi h a- reket edebilirsiniz. Ancak müdüriyetten
çıktıktan sonra bir daha buraya uğramayaca k- sınız. Ali Kemal'in İstanbul
polisi vasıtasıyla kaçırıldığı katiyen bilinmeyecektir. Lazım olan para da sonra
tedarik edilecektir."
Cem'i Bey şaşırdı; çekinerek sordu: "Affeder siniz Ali
Kemal nerede oturuyor?"
Ali Kemal'in kim olduğunu biliyordu kuşkusuz. Ama hiç
karşılaşmamıştı; sadece gazetedeki fotoğraflarından tanıyordu.
Sadi Bey de
pek tanımıyordu: "Ali Kemal Arnavutköy'de, Büyükde re'de, Ada'da, Beyoğlu'nda,
Zekipaşa Apartmanı'nda oturur. Her yerde gezer, her yerde dolaşır. B e¬nim
bildiğim de bu kadardır!"
Öğlen saatleri...
Ali Kemal'i kaçırmakla
görevlendirilen Cem'i Bey, Mazlum, Mehmed ve Emin, emniyet binasından çıktılar.
Yolda görev bölüşümü yaptılar. Mehmed ve Emin Zekipaşa Apartmanı'nı
gözetleyecekti. Cem'i Bey ve Mazlum ise Beyoğlu'nda Ali K e- mal'i
arayacaklardı. Ayrıldılar.
Cem'i Bey tam Beyoğlu başındaki Tünel'e girmişti
ki, Kiraz Hamdi Paşa'yı gördü. Üç dört adım arkasından da Vasfi Hoca geliyordu.
Onları yine Ali Kemal'in yakın çevre¬sinden, Hürriyet ve İtilaf Partisi'ne
mensup birkaç kodaman takip ediyordu.
Cem'i Bey bunların bir toplantıdan
çıktıklarını tahmin etti. Hepsi ay nı istikamet¬ten geliyordu ve istikametin
başlangıç noktası Zekipaşa Apartmanı'ydı!
Ali Kemal'in evine yöneldiler;
yaklaştıklarında polis memuru Emin yanlarına geldi. "Apartmandan birkaç pa rtili
çıktı; muhtemelen Ali Kemal evde" dedi.
Cem'i Bey tabancasını çıkarıp mermiyi
ağzına sürdü. Apartmana gireceklerdi. Tam o sırada apartmandan birkaç sarıklı
daha çıktı. Biri Cem'i Bey'i gördü ve polis o l- duklarım anlayıp içeri
girdi.
Cem'i Bey, memurlarına "içeri giriyoruz" talimatını verecekti ki, Ali
Kemal hızla apartmandan çıkıp hareket halindeki tramvaya bindi.
Beyoğlu'nda
casus filmlerini andıran bir takip başladı.
Ali Kemal, "Marsel" adındaki
berber dükkânının yanında, hareket halindeki tramvaydan atlayarak dükkâna girdi.
Cem'i Bey kararlıydı; ne olursa olsun Ali Kemal'i buradan alıp
kaçıracaktı.
Polis Mazlum'a dönerek, "Apartmanda bizi gören sarıklı imam
İngilizlere haber vermiştir; vakit kaybetmeden Ali Kemal'i buradan götüreceğiz"
dedi. Ardından Mehmed'e dönerek, "Hemen bir otomobil bul getir; dikkat et şoför
Müslüman olsun" diye talimat verdi. Son emri Emin'e oldu; onu da berber
dükkânının diğer çıkışına gönderdi.
Saat, 15.00 suları...
Polis Mehmed
otomobili getirdi. Şoför Müslüman'dı; adı Hamid.
Cem'i Bey, Mazlum'u da yan
ına alarak berber dükkânına girdi. Ali Kemal'in y a¬nına geldi. "Sizi polis
müdürü görmek istiyor, bizimle emniyete geleceksiniz."
Ali Kemal sanki onları
bekliyordu; sakindi, "Peki" dedi.
Cem'i Bey birkaç adım atıp şoförün yanına
yaklaştı. Şoförden emin olmak ist i- yordu. Ali Kemal'i göstererek, "Bu adamı
tanıyor musun?" diye sordu. Şoför galiz bir küfür savurarak, "Ali Kemal değil mi
o?" dedi. Cem'i Bey şoförle konuşurken, Ali Kemal fırsattan yararlanıp fırlayıp
kaçtı. Kovalamaca başladı.
Ali Kemal soluk soluğa Serkildoryan (Cercle
d'Orient) Pasajı'na daldı. Merdive n- lerden çıkarken yakalandı. Bağırmaya
başladı: "Haydutlar Beyoğlu'ndan adam mı kaçı¬rıyorsunuz..."
Pasaja insanlar
doluştu. Bazı şapkalı takım elbiseli kişiler olaya el koymak ist e- di. Bu arada
resmi bir polis memuru geldi; Cem'i Bey'i ta nıyordu: "Amirim çabuk olun,
İngiliz askerleri Galatasaray'dan koşa rak geliyor."
Cem'i Bey silahını çekip
kalabalığa seslendi: "Hemen çekilin yoksa ateş ederim." Kalabalık dağıldı. Sonra
silahını Ali Kemal'e doğru uzattı: "Bir daha denersen beynini dağıtırım!"
Ali
Kemal'i otomobile sokup hızla uzaklaştılar.
Ev hapsine alındı.
Saat, 16.00
sula rı...
Cem'i Bey, Ali Kemal'i yakalamıştı. Ama nerede saklayacağını ve An
kara'ya nas ıl götüreceğini hesaplamamıştı. Otomobil dolanıp duruyordu,
İngilizlerin peşlerine düş¬mesi an meselesiydi.
Aksaray'a doğru giderken Ali
Kemal, "Hani beni Beyazıt'a götürecektiniz, neden Aksaray'a geldik?" diye
sordu.
Cem'i Bey, "Müdür bey sizi bir evde bekliyor" diye yanıt verdi. Ali
Kemal inandı.
Cem'i Bey, Mazlum'un kulağına eğilerek, "Ali Kemal'i şimdilik
senin evde sakl a- yalım, sonra Ankara'ya götürmenin çaresine bakarız" dedi.
Otomobilin yeni istikameti Samatya'ydı.
Mazlum'un Samatya'daki evinin önüne
geldiler. Ali Kemal karşı koy madan, ses çıkarmadan otomobilden indi ve eve
girdi. Cem'i Bey Maz lum, Mehmed ve Emin'i bek¬çi olarak evde bıraktı. Ali
Kemal'in duyacağı şekilde polis memurlarına emir verdi: "Kaçmaya kalkışırsa
kesinlik le vurun!"
Saat, 17.00 suları...
Cem'i Bey, Emniyet Müdürü Esad
Bey'e ulaşmak istedi. Gelişmeler hakkında bilgi verip yardım isteyecekti. Esad
Bey, bir ay önce Türk askeriyle İstanbul'a giren Refet Paşa'yla birlikte
Divanyolu'ndaki Şark Mahfili'nde toplantıdaydı.
Cem'i Bey, toplantıya girmeyi
başardı. Esad Bey'e yaklaşıp, fısıltıyla "Emrinizi yerine getirdim; sevki
hakkında talimatınızı bekliyorum" dedi.
Müdür Esad Bey önce meseleyi
anlayamadı. Cem'i Bey, "Ali Kemal mevzusu" deyince hemen ayağa kalktı; Cem'i
Bey'i alnından öptü.
On dakika sonra...
Refet Paşa, Esad Bey ve Çatalca
Mebusu Şakır Bey, Ali Kemal'in An kara'ya nas ıl gönderileceğini ayaküstü
konuştular. İngi lizlerin her yerde Ali Kemal'i aradığını biliyo r- lardı. Hemen
bu gece Anadolu'ya götürülmesinde yarar vardı. Esad Bey, Cem'i Bey'i bir köşeye
çekip talimatını verdi:
"Bu gece saat 21.30'da bir tekne sizi İzmit'e
götürmek için Samatya sahilinde olacak. Ali Kemal, İzmit'ten trene bindirilerek
Ankara'ya götürülecek."
Cem'i Bey emri alınca Samatya'ya döndü.
Durumu
arkadaşlarına anlattı. Hazırlık yaptılar; yolda yemek için ekmek, zeytin,
peynir, pekmez aldılar. İki battaniye buldular.
Saat, 20.30 suları...
Ali
Kemal'e, İsmet Paşa ve Refet Paşa'nın Haydarpaşa'da kendisini beklediğini
söylediler. Ali Kemal önemsendiği için mutlu oldu.
Samatya'daki evden çıkıp
sahile geldiklerinde tekne henüz yoktu. Tekne 22.00 sularında göründü. Lodos
teknenin gelişini geriletilmişti.
Ali Kemal bu fenersiz tekneye
bindirildi.
Tekneye binmeden önce Cem'i Bey, şoför Hamid'i uyardı: "Otomobi
lini garaja çek ve hayatın boyunca kimseye bu olaydan bahsetme!"
Ali Kemal'i
taşıyan tekne o gece çıkan fırtınaya inat, kapkara Mar mara Deni- zi'nde yol
almaya başladı. Teknedekiler yarının ne getireceğini bilmiyordu...
Tarih, 6
Kasım 1922. Sabah saatleri...
Zorlu bir deniz yolculuğundan sonra Ali Kemal'i
taşıyan tekne, sabaha karşı İz¬mit Körfezi'ne girdi.
Polis Müdürü Cem'i Bey,
Değirmendere'deki askeri kumandanla görüştü. Ku¬mandan durumu İzmit'teki
(Sakallı) Nureddin Paşa'ya bir telgrafla b ildirdi. Hemen ya¬nıt geldi. "Ejder"
adlı istimbotu hareket ettirmişlerdi; "konuk lar" alınacaktı.
Cem'i Bey
beklerken Ali Kemal'i dışarı çıkardı; kahvede çay i kram etti. Ali Ke¬mal,
Ankara'ya gideceğini öğrenmişti; rahattı.
Saat, 14.00 suları...
"Ejder"
iskeleye yaklaştı. İzmit merkez kumandanı, yanında on ka¬dar askerle inip Ali
Kemal'in yan ına geldi. yor, İzmit'e gideceğiz" dedi.
Ali Kemal karşılık
vermedi. Hep birlikte istimbota bindiler.
"Beyefendi, sizi kumandan paşa
görmek ist i-
Saat, 15.00 suları...
"Ejder" henüz kıyıya yaklaşmamıştı.
Cem'i Bey gördüğü manzara karşısında ş a¬şırdı. Halk, Ali Kemal'i görmek için
sahile hücum etmişti.
İstimbot iskeleye yaklaştı. Ali Kemal indirildi. Halk
küfür etmeye başladı. Bir manga asker süngü takıp aralarına Ali Kemal'i alarak
Merkez Komutanlığı'na götürdü. Cem'i Bey ve arkadaşları da mangaya eşlik
etti.
Saat, 16.00 suları...
Ali Kemal ordu karargâhından istendi. Nureddin
Paşa kurmaylarıyla birlikte, bir tepe üzerine kurulmuş karargâ htaydı.
Ali
Kemal yine bir manga askerle karargâha getirildi.
9 Eylül 1922'de İzmir'i
kurtaran Nureddin Paşa, Ali Kemal'in yanına yaklaştı:
"ismin nedir?"
"Ali
Kemal."
Nureddin Paşa birden sesini yükseltti.
"Senin adın Ali Kemal
değil, Artin Kemal'dir. Millet seni bu isimle tanır."
Ali Kemal başını
kaldırdı.
"Benim adım Ali Kemal, Artin Kemal değil."
Paşa güldü. Gıyabında
idam cezasına mahkûm edildiğini bildirdi. "Bakalım ke n- dini müdafaa edebilecek
m isin?" Sonra manga çavuşuna döndü. "Götürün!"
Cem'i Bey, sertliğiyle
tanınan Nureddin Paşa'nın yanına yaklaştı: "Paşam aldı¬ğım emirle mahkûmu Ankara
'ya götüreceğim. Emir buyurduğunuz takdirde bu gece Ankara'ya yola
çıkalım."
Nureddin Paşa yanıt vermedi.
Saat, 17.00 sula rı...
Ali Kemal
geldiği Merkez Komutanlığından dışarıya çıkarılmıştı ki, kadın, erkek ve
çocuklardan oluşan bir grup, "Gebertin şu vatan hainini" diye Ali Kemal'e taş
atma¬ya başladı.
Kimi iddialara göre halkı Nureddin Paşa'nın askerleri
kışkırtmıştı.
Taşlar ortada tek başına kalan Ali Kemal'e yağmur gibi yağdı.
Ali Kemal sende¬ledi. Düştü. Kadınlar ellerindeki ipi Ali Kemal'in ayağına
geçirip çekmeye başladılar.
Ali Kemal sürüklenerek sahile kadar getirildi. O
anda asker i müfreze geldi, halkı dağıttı. Ali Kemal'i hastaneye ka ldırmak için
sedye getirdiler.
Ancak Ali Kemal ölmüştü...
Akşamüzeri...
Nureddin
Paşa'nın emriyle, Ali Kemal'in cesedi beyaz önlük giydirilip darağacına asıldı.
Boynunda da bir levha vardı: "Artin Kemal."
Barış görüşmeleri yapmak için
Lozan'a giden İsmet Paşa, mola verdiği İzmit'te bu manzarayla karşılaşınca çok
sinirlendi: "Şehitlerin, kahramanların soylu hatıraları nı böyle bir cinayetle
lekelemeye kimin hakkı vardır. İnsan cephede savaşarak ölür; mah¬keme kararıyla
idam olur, böyle bir şey kabul edilemez."
İsmet Paşa'nın bu sert sözlerinden
sonra Ali Kemal'in cesedi apar topar kaldırıl¬dı. Bir arabaya konuldu ve b
ilinmeyen bir yerde toprağa verildi.
Milli Mücadele aleyhinde yapmadığını,
yazmadığını bırakmayan Ali Kemal'in bu acıklı ölümü karşısında İsmet Paşa'nın
gösterdiği tavır, bu ülkede her daim adale¬tin/hukukun geçerli kılınmasına
teminat olmalıdır.
Bu gergin bölüme renkli bir anekdotla son verelim
artık...
Ergenekon'un 1 numarası
"Ergenekon" Göktürklerin türeyişinin
hikâyesini anlatan Türk destanının adı.
Mitolojiye göre Ergenekon'un aslında
1 Numarası Börteçine'dir! Yani "kurdun adıdır! Destanımız ne hale
getirildi.
Bugünlerde yeraltı dünyası, suikastlar, illegal örgütlenmeler,
Gladio gibi sözcü k- lerle yan yana kullanılıyor.
Kimilerine göre
"Ergenekon", kontrgerilla örgütlenmesinin adı! Bana göre ise bir siyasal
partinin adı! Nasıl mı?
Çok partili siyasal yaşama geçtiğimiz yılda,
Ergenekon Köylü ve İşçi Partisi 21 Haziran 1946'da kuruldu.
Kurucuları;
silindir makinisti Arif Hikmet Adsız, kalem tamircileri Mehmet Fethullah ve
Şerif Küçüközkan, komisyoncu Ali Çelik, üniversite öğrencileri Suat Üzer İle
Cahit Ateş ve işsiz Adnan Dik'tiler.
Yani Ergenekon'un 1 Numarası, Arif
Hikmet Adsız'dı!
Genel merkezi Aksaray Caddesi'ndeki Sırmakeş Han'daki 30
numaralı daireydi. Türkiye genelinde iki teşkilat kurabilmişti; biri İzmir,
diğeri ise şaşırtıcıdır; Balıke¬sir/Susurluk!
Genel Başkan Arif Hikmet Adsız,
partilerinin 200 üyesi olduğunu söylüyordu. Ama o kadar kalabalığı gören
olmamıştı.
İstanbul Valiliği'ne verilen dilekçede parti programı ana
hatlarıyla şöyle açı k- lanmıştı:
İç ve dış siyasetimiz, rahmetli Atamızın
mukaddes mirası Misak-ı Milli yahut "Yurtta sulh cihanda sulh" prensibi ismimiz
olan Ergenekon'da toplanmıştır.
Partimizin umdesi şu tek cümledir: Elimize,
belimize, dilimize doğru olmaya; millet medeniyet ve demokrasi davasında fedai
bir nefis taşımaya milletçe ant içip, Türk'ün ileri bir cemiyet olmasına
çalışacağız.
Türkiye'de ilk kez "Anayasa Mahkemesi kurulsun" diyen parti
oydu! Polis ve jandarma baskısının kaldırılmasını talep eden de bu
partiydi.
Parti, devlet dairelerinde kadınların çalışmasına karşı değildi.
Ama "erkeğe n a- zaran bazı konularda daha az metin yaratılan kadınların, yargıç
ve devlet sırlarını bilir makamlarda olmalarına razı değillerdi."
İsmine
bakıp da aşırı milliyetçi bir parti olduğunu düşünmeyiniz. Tüzüğünde, "Ergenekon
müteşebbisi faşist T urancılık şaibesi ile de lekelenmiş değildir"
yazılıydı.
Son dönemde eski ülkücüler, solcular, ulusalcılar, milliyetçiler
bir cephe hare¬keti kurmak için toplantı üstüne toplantı yapıyor.
Bu "kızıl
elma" hareketi ileride partileşirse adı neden "Ergenekon Köylü ve işçi Partisi"
olmasın!
Şaka bir yana...
Bu bölümde dincilerden Ergenekon'a uzandık.
"Ergenekon meselesine" diğer bölümde devam edelim. Çünkü kafa karışıklığını
gidermek için konunun bir başka yö¬nünü ele almak zorundayız: Yeşil Gladio!
Dördüncü bölüm
Yeşil Gladio
Dinciler, liberaller diyor ki, "Ergeneko n
soruşturmasıyla Türkiye'de Gladio açığa çıkarılıyor." Keşke.
Keşke
Susurluk'ta sonuna kadar gidilebilse; eski başbakanlar, eski Genelkurmay
başkanları, emniyet müdürleri, polisler yargı önüne çıkarılabilse.
Gerçekten
Ergenekon soruşturması, Gladio sırrı nı çözebilir mi?
Zor
görünüyor.
Yazayım.
Ancak öncelikle bir yanlışı düzelteyim:
Gladio,
İtalya dışında hiçbir yerde aslında pek ortaya çıkarılmadı.
Soğuk Savaş
döneminin bitimiyle esen dik rüzgârlar sonucu, "dönemin bittiğini" vurgulamak
için, Gladio'nun bittiği/bitirildiği propagandaları yapıldı.
Aslında yapılan
yalnızca, "adı şuydu-buydu" türü yüzeysel açıklamalardı. Arkası -birazcık İtalya
dışında - pek gelmedi. Orada da bir yere gelindi ve hemen durduruldu.
Bu
sebeple Avrupa'da hâlâ "Bizi kandırdınız" diye haberler/yorumlar yapılma k-
tadır. Bu konuda sayısız kitap çık arılmıştır.
Yine de iyimserliğimizi
koruyalım.
Ve hadi diyelim ki Ergenekon soruşturmasıyla Türkiye'de Gladio
ortaya çıkarılı¬yor.
Peki, nedir kimdir bu Türk Gladiosu?
Yandaş medya
için Glad io, askerlerden, ulusalcı/milliyetç ilerden ve bazı solc u¬lardan
oluşmakta.
Askerleri biliyoruz; Soğuk Savaş yıllarında NATO
konsepti/stratejisi gereği özel harp yapılandırılmasına gidildi.
Yine
biliyoruz ki bu ya rı militer güç, zamanla siyasetin aracı halin e getirildi.
Darbeleri meşrulaştırma çalışmalarında kullanıldı vs.
Bunlar
biliniyor.
Fakat Gladio konusunda pek bilinmeyenler de var. Örneğin, bazı
yazarlar ısrarla "sol Gladio"dan bahsediyor. Bilgiye dayalı değ il yazdıkları;
tahmin ediyorlar!
Kimileri, fırsat bu fırsat deyip olayı kişisel intikama
dönüştürmüş durumda. F a-
kat...
Benim üzerinde asıl durmak istediğim konu
bu değil.
İki nokta özellikle gözden kaçırılmak isteniyor.
Bir; PKK ve
Gladio ilişkisi üzerind e de duruluyor; ama nedense Bar zanici Kürtle¬rin
Gladio'yla teması var mı sorusu hiç dile getirilmiyor? Neden?
İki; yandaş
medya Gladio'nun "İslamcı ayağıyla" neden ilgilenmiyor? Gladio'nun İslamcı
kadrosu hiç hatırlanmak istenmiyor.
Soğuk Savaş döneminde solcularla kimler
çatıştı? Dolmabahçe önlerinde ol¬duğu gibi genç devrimcileri kimler bıçakladı?
Maraş'ta, Çorum'da "Aleviler camiye bomba attılar" provokasyonlarına kimler or
tak oldu ?
Antikomünist yapılanmalar olan MTTB, İlim Yayma Cemiyeti,
Komünizmle Mücadele Derneği'nde Gladio mensupları yok muydu
sanıyorsunuz?
Örneğin, Komünizmle Mücadele Derneği kurucusu bir cemaat
liderinin bugün CIA'yla çok yakın ilişki içinde olması kafalarda neden sorular
doğurmuyor ?
Bakınız, elinizde bilgi belge olmadan yayın yaparsanız, konu
karanlık olayları açığa çıkarmaktan öteye taşınır; mesele bulanır. Komplo
teorileri havada uçuşur.
Sonra birileri çıkıp, "CIA gölgesindeki Gladiocu
cemaat, ulusalcı solu ve sağı tasfiye ediyor" deyiverir!
Herkes çok bildik
tavırlarla ahkâm kesmeyi bırakıp sadece bildiğini ortaya
çı¬karmalıdır.
Örneğin:
Yandaş medya -nedense yıllar sonra - madem merak
duymaya başladı bu işlere, Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Ahmet Taner
Kışlalı, Necip Hablemitoğlu cinayetl eri, Gazi Mahallesi, Madımak yangını
provokasyonla rıyla işe başlasın.
Dikkat ediniz, bu kanlı olayların hepsi
Soğuk Savaş'ın bittiği 1990 yılıyla başladı. Tesadüf mü?
Meraklılarsa, İslami
Hareket Örgütü'nü kimlerin, neden kurduğunu araştırsı n- lar. Aksi halde
yapılanlar tıpkı Susurluk'ta olduğu gibi kafaları bulandırmaktan öteye
gitmez.
Demem o ki, meselelere ne intikamcı duygularla, ne de at gözlüğüyle
bakılsın.
Bugün Türkiye'de Gladio'nun dinci ayağı ortaya çıkarılmamıştır. Bu
karardık iliş¬ki ortaya çıkarılmalıdır. Önc elikle bazı soruların yanıtlarını
bulm alıyız.
Neden Müslümanlar sola soğuk?
Önce genel bir soruyla
başlayalım: Türkiye'de Müslümanlar neden sağcıdır?
Bu sorunun yanıtını bir
olay üzerinden analiz etmeye çalışalım: 2009 yılında İran'da meydana gelen
gösteriler Türkiye'deki dinci medyanın kafasını karıştırdı. "Ba- tı'nın Iran
İslam Cumhuriyeti'ne müdahale etmek için bu tür olayları çıkardığını-
desteklediğini-abarttığını" söylemeye/yazmaya başladılar. Güzel.
O halde şu
soruyu rahatlıkla sorabiliriz: İran'daki gösteriler ile Tür kiye'deki Er¬genekon
arasında nasıl bir bağlantı vardır?
Bunlar size karışık gibi gelebilir, ama
inanın hiç değil...
Tüm meselelere/sorunlara modernizm ya da kaba pozitivizm
perspektifinden bakan bazı Müslümanlar, dün olduğu gibi bugün de "düşmanı
belirleme" konusunda hata yaptıklarını hiç düşünüyor mu?
Biraz karışık mı
oldu?
O halde şimdi de bir saptamada bulunalım:
Müslümanlar neden
modernizme karşıdır? Türkiye'deki hareket noktalarının merkezine neden modernizm
düşmanlığını koyarlar ?
Salt bu bakış açısı yüzünden bu topraklarda üç yüz
yıldır yanlış hareketler için¬de olduklarını düşünüyorlar mı? Ya da -ağır olacak
belki ama - emperyalistler tarafın¬dan kullanıldıklarının farkındalar
mı?
Biraz geriye "siyasal İslamcılığın" ortaya çıkış dönemine
gidelim.
İslamcılık; Türkçülük ve Batıcılıkla birlikte Osmanlı'daki üç
siyasal tarzdan b i¬riydi. Türkçülerle hiçbir problemleri olmadı. Hep kardeş
ilişkisi içinde oldular. Tıpkı bugün olduğu gibi.
Hedeflerinde yalnızca
modernist/Batıcılar vardı.
Yüz yıl önce İttihat ve Terakki'ye karşı
çıkışlarının tek nedeni bu si yasal hareke¬tin modernist olmasıydı.
Ne yazık
ki dincilerin modernizm anlayışları da çok sığdır. Bir örnek meseleyi daha iyi
anlatır: İslamcılar, Namık Kemal düşmanıdır. Oysa Kanun-ı Esasi'nin daha sert
şeriat hükümleriyle donatılmasını isteyen Namık Kemal'di!
Diğer yandan Mehmet
Âkif Ersoy'u el üstünde tutarlar. İttihatçıların Teşkilat-ı Mahsusası'nda görev
almış, Birinci Dünya Savaşı'nda Almanlara methiyeler düzmüş Mehmet Âkif
hakkında, bir tarih efsanesi uydurulmuş, "Atatürk'ün şapka devrimine karşı çıkıp
Mısır'a gittiği" söylentisi çıkarılmıştır. Yalandır. Ama meselemiz bu değil.
Büyük Şair Akif'e antimodernist olduğu için hayranlık duymaktadırlar. Halbuki
Meh¬met Akif'in modernizm düşmanlığıyla alakası yoktur. Geleneği unutmayan bir
Batılı¬laşmayı savunmuştur hep.
Şunu diyebiliriz:
Bazı Müslümanların
siyasal duruşlarını belirleyen ana eksen, bir tür kültürel
duygusallıktır.
Şimdi diyorsunuz ki, "Bunların, başta sorduğunuz Iran
olaylarıyla, Ergenekon'la ne ilişkisi var?" Kiminiz de Müslümanların büyük
çoğunluğunun neden sağcı olduğunu merak ediyorsunuz.
Bekleyiniz lütfen;
yazacağım...
Yine dönelim yüz yıl öncesine...
31 Mart 1909'ta Osmanlı
büyük bir ayaklanmaya sahne oldu. İsyan eden gerici¬lerin arkasında İngilizlerin
olduğu bugün sır değil.
Bu şaşırtıcı mı? Değil, İngiliz emperyalizmi Osmanlı
üzerindeki nü fuzunu Alman¬lara kaptırmak istemiyordu.
Yani, 31 Mart
Ayaklanması'nın arkasında büyük emperyalist güçlerin pazar kapışması vardı.
Ayaklanan Derviş Vahdet i gibi İ ttihad-ı Muhammedi Cemiyeti men¬supları bunu
biliyor muydu? Hayır! Onlar sadece "Gâvurluk istemeyiz" diyorlardı.
Örneğin,
ittihatçılar anayasada yer alan, padişaha meclisi kapatma yetkisi veren 35.
maddeyi kaldırmak istiyordu. Gerici isyancılara göre bu 35'in anlamı şuydu: 30 r
a- mazan, 5 de beş vakit namaz!
Ayaklananlar büyük kapışmadan
habersizdi.
Peki, 31 Mart isyancıları ile İngilizler bu ilişkiyi nasıl
kurmuşlardı? Hanedan üyeleri, dönemin lib eralleri ve dinciler el ele
vermişlerdi. Bugün gibi...
Müslümanlar kandırıldı; emperyalizmin bu
topraklardaki taşeronu haline g e-
tirildi.
Gelelim Cumhuriyet
dönemine...
Siyasal İslamcıların yıllardır propaganda yalanlarına rağmen
gerçek ortadadır; Müslümanlar Cumhuriyet döneminde hiçbir haksızlıkla
karşılaşmadı.
İkinci Dünya Savaşı'nda bazı camilere buğday gibi dönemin en
değerli yiyecek¬lerinin saklanmasını dinciler propaganda malzemesi yaptı.
"Camileri ahır yaptılar" ya¬lanını söylediler.
Pek inandırıcı
olmadılar.
Soğuk Savaş döneminde dincilerin hedefinde Cumhuriyet değil,
solcular vardı, İlim Yayma Cemiyeti, Komünizmle Mücadele Derneği gibi örgütler
Soğuk Savaş'ın Türkiye'deki en önemli sivil örgütleriydi.
Gladio'nun
antikomünist güçleriydi bunlar.
ABD'nin 6. Filosu'na "hayır" diyen
solcu/sosyalist gençleri öldüren bunlardı.
Örnekleri uzatmaya gerek
yok.
Meselenin özü aynıydı. Sadece "başaktör" değişmiş, İngilizlerin yerini
Amerika¬lılar almıştı!
Peki, Müslümanlar yıllar geçse de neden biri
kimlerinden ve tecrübelerinden ya¬rarlanıp bu oyunu bozm uyorlar?
Temel sorun
"düşman" tanımından mı kaynaklanmaktadır?
Meseleleri neden hep iç sorun
olarak görmektedirler?
Niye doğru dürüst bir "emperyalizm" tanımlan
yoktur?
İşte bu tespitlerden sonra 2009 İran olaylarına
gelebiliriz...
Müslümanların çoğu Iran olaylarını "Batı, İran'a müdahalenin
gerekli olduğunu dünya kamuoyuna göstermek için, gösterileri abartıyor" şeklinde
yorumluyor. Sırbi s- tan, Gürcistan, U krayna'daki renkli devrim oyunlarının
benzerinin Iran seçimlerinden sonra sahneye konduğunu kavramaya
başladılar.
Güzel, demek bazı Müslümanlar meseleye antiemperyalist bir
söylemle yaklaşı¬yor artık.
Bu görüşü ileri sürenlere göre, ABD'nin Irak ve
Afganistan'a "özgürlük" ve "de¬mokrasi" götürmeleri büyük bir yalandı.
Evet,
şimdi olayın esas noktasına geliyoruz...
Bazı Müslümanlara göre demek Batı
emperyalizminin Ortadoğu'ya yönelik ka nlı politikaları vardı.
Peki, bu
güçlerin Türkiye'ye biçtikleri siyasal rol nedir ?
Bu yeni rolün Ergenekon
soruşturmasıyla ilgisi var mı ?
Dün 12 Mart ve 12 Eylül gibi darbel erle
"yeni yolu" çizen NATO/Gladio, bugün bu "yeni rolü" nasıl çiziyor ?
Gladio
dün askeri darbeyle yaptığım bugün sivil bir darbeyle yapamaz mı?
Sırbistan,
Gürcistan, Ukrayna'da ki Batı/Soros destekli "renkli devrimler" gör¬mezlikten
gelinebilir mi?
Soğuk Savaş'tan sonra dünyanın yeni bir paylaşım mücadelesine
sahne olduğu tespitine katılanlar; İran'daki olayları ülkenin iç meselesi olarak
görmeyenler; Ergen e- kon'u nasıl Türkiye'nin iç meselesi olarak değerlendirmekt
edir?
Soruyu unutmadım: TSK niye hedeftir ?
Soruları çoğaltayım;
Iran
ve Rusya yeni müttefiklerimiz olsun diyen paşalar niye gözaltına alınmış,
tutuklanmıştır?
Avrasyacı siviller niye Silivri'ye takılmıştır ?
Komşumuz
İran'da "emperyalist parmağına" işaret edeceksiniz, Tür kiye'de bu konuda hiç
ses çıkarmayacaksınız.
Hadi tüm bunları geçelim; şu kabaca sıraladığımız
tarihsel süreçteki olguları topladığımızda bile Ergenekon'da "kimlerin parmağı"
olduğu net değil mi?
Kafalarda hâlâ sorular var mı?
Eğer bazı Müslümanlar
meselenin özü olarak hâlâ modernist kişi ve kurumları görmeye devam ederlerse,
dün olduğu gibi bugün de dünya ölçeğindeki bu büyük emperyalist/paylaşım
savaşının sadece piyonu olarak kalmaya mahkûmdurlar. Diğer yanda...
İran'daki
olaylar konusunda solun büyük bir bölümüyle hemfikir olan bazı Müs¬lümanlar,
neden solla değil de, gösterileri "renkli devrim" diye alkışlayan liberallerle
ittifak yapmaktadır?
Artık Müslümanların tüm bunların üzerinde düşünme zamanı
gelme di mi? Sor¬maları gereken çok soru var. Sıra onlarda.
Örneğin,
"Türkiye'deki Müslümanların büyük çoğunluğu neden sağcıdır?" soru¬suyla
başlayabilirler...
Ya da kökü dışarıda cemaatlerin gizli ilişkilerini açığa
çıkararak...
Bunun için bir cemaati yakından tanımamız gerekiyor.
Bu
cemaati bilmeden Gladio'nun özünü kavrayamazsınız...
CIA kontrolündeki
cemaat
Türkiye'de hep bir "cemaat" konuşulup tartışılıyor.
Kimi eğitim
çalışmalarını alkışlıyor, kimi açılan okullardan mezun olan "altın n e- sil"in
gizli ajandasından bahs ediyor.
Kimi "cemaatin" toplumsal uzlaşma için çaba
sarf ettiğini iddia ediyor, kimi "cemaatin" emniyetten adalete, milli eğitimden
TSK'ya kadar gizli örgütlenmeler içi n- de olduğunu ileri sürüyor.
Aynı
kuşkularla dünyada tartışılan bir başka "cemaati" tanıyalım: Opus
Dei.
Okullar, üniversiteler açıp medyada büyük bir güç haline gelen ve
kiminin "ku t- sal mafya" diye tanımladığı bu "cemaatin" adım hiç duymuş
muydunuz ?
Beş kıtada 475 üniversite ve yüksekokulu, 200 koleji vardı... 604
ga zete ve der¬giye sahipti... 52 radyo ve televizyon kanalı aralıksız
yayındaydı...
Bu bilgiler otuz yıl önce Opus Dei üyesi Alvaro del
Portillo'nun 1979'da ağzı n- dan kaçırdığı bilgilerdi.
Opus Dei'nin bugün ne
kadar bir güce hükmettiği bilinmiyor. TV ve radyo say ı¬sının 700 olduğu tahmin
ediliyor.
Bu "cemaatin" endişe verici nüfuzu hep tartışma konusu. Kimilerine
göre milyar dolara hükmeden Opus Dei, aslında sadece "kutsal mafya!"
Peki, iş
ve siyaset dünyasında karmaşık ilişkiler yürüten Opus Dei neydi?..
Adı,
Josemaria Escriva de Balaguer'di.
Madrid'de sıradan bir Katolik papazdı.
İnzivaya çekildiği kilisede
"Tanrı'dan gelen vahiy" sonucu 2 Ekim 1928'de
"Opus Dei" (Tan rı'nın Eseri) adlı gizli "cemaatini" kurdu.
Amacı, Vatikan ve
kiliseler dışında papaya destek olacak, iyi eğitim görmüş elit bir grup
oluşturmaktı.
Opus Dei'ye göre papanın kimliği, Kilisenin ve papalık
kurumunun üstündeydi!
Papa, Tanrı Krallığı'nın kutsal önderi, "olağanüstü"
bir kişiydi.
Opus Dei'nin ruhaniliği kendine özgüydü. "Çilecilik"; acı çekme
yü celtiliyordu. Müritler kırbaçla göğüslerine, sırtlarına vuruyordu. Çünkü
onlara göre acılar ruhu Ta n- rı'ya yaklaştırıyordu!
Papaz Balaguer
"müritlerini" genelde Katolikliğe sıkı sıkıya bağlı, varlıklı, iyi eğ i¬tim
görmüş zenginlerden oluşturmaya gayret etti. (Cemaate bağlı işadamları
genellikle turizm ve inşaat sektöründeydi.)
Mesleğinde başarılı doktor,
mühendis, gazeteci, yazar vs hepsini "ce maatine" kazandırmaya çalıştı. Başarılı
da oldu.
Tamamen gizli olan "cemaate" üç tipte katılım olanağı vardı.
En
kalabalık kesim "kadro dışı" olanlardı. Bunlar günlük hayatını "cemaat"
idea¬line bağlı olarak yaşayan evli ya da bekâr müritlerdi.
"Kadrolular" ise
kendilerini tamamen "cemaate" adamış seçkin, ön derlik ede¬cek erkekler ve
kadınlardı.
Bir de "yardımcılar" vardı; "cemaate" üye olmayıp etkinliklere
katılan ve öze l- likle de bağış yapan kişilerdi bunlar.
"Kadrolu" kişi Opus
Dei'ye kabul edilmek için tanıklar önünde ye min etmek zo¬rundaydı. Sadakatle
bağlı kalmak, gizliliğe harfiyen uymak ve havarilere özgü bir ya¬şam sürmek
şarttı. Aile yaşantısı onaylanmayan müritler ailelerinden uzakta, özel e v-
lerde barındırılırdı.
Eğitim yoluyla seçkin önder elemanlar yetiştirmeyi
hedeflediler. Okullar açtılar ardı ardına. Yetmedi, taşradaki başarılı çocuklar
için yurtlar hizmete soktular. Yurtdışı burs olanaklarını iyi kullandıl
ar.
Yetişen müritleri devletin kilit yerlerine yerleştirdiler.
Ve hep
devlet desteği gördüler.
Çünkü düşman ortaktı...
Opus Dei kurucusu Papaz
Balaguer antikomünistti.
"Cemaat" için komünistlerle mücadele esastı. Bu
sebeple İspanya İç Savaşı'nda Cumhuriyetçilere karşı savaşan faşist Franco'nun
yanında saf tuttular.
İlişki karşılıklıydı; Franco "cemaatin" iyi yetişmiş
insan kaynaklarından hep ya¬rarlandı. "Cemaat" ise diktatör Franco'nun
gölgesinde büyüdü.
Opus Dei, iş dünyası ve politikadaki gücünü her geçen yıl
artırdı. Buyanda s ü- rekli "partiler üstü" gözüktüler, diğer yanda ellerini
politikadan hiç çekmediler.
İlk dönem İspanya'yla sınırlı mütevazı gizli
"cemaat" zamanla mürit sayısını, s i- yasi ve iktisadi nüfuzunu artırınca ülke
dışında da "hizmete" başladı. Çünkü Soğuk S a- vaş dönemine girilmişti.
Yıl
1947. Opus Dei kurucusu Papaz Balaguer, Vatikan'a çağrıldı.
"Papa
Hazretleri'nin Yüksek Papazı" unvanı verildi.
Opus Dei böylece dünyadaki
kiliseler bünyesinde ayrıcalıklı bir yer edindi; t a¬nındı. Özellikle 1982'den
sonra Papa II. Johannes Paulus'un kanatları altına girerek Vatikan'ın en etkili
dinsel örgütü oldu.
Opus Dei'nin anahtar iki sözcüğü vardı:
"Hoşgörü" ve
"diyalog"!
Bu iki kavramı kullanarak dünyanın çeşitli ülkelerindeki
insanlarla yakınlaştılar, konferanslar-seminerler düzenlediler, okullar açtılar,
TV -gazete satın aldılar. Adları duyulmamış aydınları ünlü yaptılar.
Sahibi
oldukları 12 film şirketini psikolojik savaşın emrine verdiler.
"Hoşgörü",
"diyalog" sözcüklerini ağzından düşürmeyen Opus Dei, diğer yandan Soğuk Savaş'ın
en güçlü antikomünist örgütlerinden biri oldu.
Özellikle İspanyolca konuşulan
Latin Amerika'daki ülkelerde sosyal hareketleri destekleyen kiliseler ile sol
hareketlerin kurduğu ittifakı bastırmak için aktif ol arak kullanıldı. Örneğin,
Şili diktatörü Pinochet gibi eli kanlı askerlerle sıkı işbirliği içinde oldu.
Arjantin, Paraguay ve Uruguay'da otoriter rejimleri destekledi. Nikaragua'da
diktatör Somoza'yı, Peru'da Fujimori'yi finanse etti. Yani CIA ile Opus Dei hep
içlidış - lıydı.
"Cemaat" Avrupa'daki kirli politik işlerin de
içindeydi.
Fransa'da sosyalist Mitterand karşısına cumhurbaşkanı adayı olarak
çıkarılan Maliye Bakanı Valery Giscard d'Estaing'i desteklediler. Zaten baba
Edmond Giscard d'Estaing, Opus Dei'nin sahibi olduğu Banco Popular Espanol'un
başkanıydı!
Opus Dei'nin kurucusu Papaz Balaguer, ülkesi İspanya'ya bir daha
dönmedi.
Hayatının sonuna kadar Vatikan'da yaşadı.
1975'te öldükten sonra
önce 1990'da "üstat" ilan edildi. Ardından 2002'de azizlik mertebesine
çıkarıldı! Üç yüz yıl beklemesi gerekirken on beş yılda bu unvanı
alıvermişti!
Tüm bunlara rağmen kamuoyundaki imajını hiç iyileştiremedi.
Milyar dolarlık serveti nedeniyle "kutsal mafya" olarak
değerlendirildi.
İngiliz araştırmacı Michael Walsh, "cemaate", Opus Dei değil
Octo pus Dei (Tan- rı'nın Ahtapotu) adını verdi.
İsviçreli toplumbilimci,
siyaset adamı Jean Ziegler ise Opus Dei'yi terörizm k a¬dar mücadele edilmesi
gereken aşırı sağcı bir hareket olarak gördüğünü yazdı. Bu arada şunu
yazmalıyım:
"Avrupa'da Gladiolar bir bir açığa çıktı; bir tek Türkiye'deki
bilinmi yor" diye yeri göğü birbirine katan liberaller, ispanya'daki Gladio-Opus
Dei ilişkisinin neden açığa çıkarılmadığını biliyorlar mı? Bilmiyorlar. Bilme
dikleri çok...
Opus Dei, Vatikan'ın en önemli "Hıristiyanlık dışı dinler ve
inançsız lar" kurumu¬nu elinde bulunduruyor. Bu "diyalog arayıcısı" hoşgörülü
kurum, Müslüman ülkele r- deki bazı "cemaatlerde sıkı bir işbirliği
içinde.
Peki, kimdir bu "cemaatler?" Ortak paydaları nedir?
Yeni Dünya
Düzeni'nin "islam ayağı" olan "ılımlı islam projeleri" nerelerde, nasıl
kotarıldı?
Neymiş, "cemaatler yalnızlaşan insanın terapi merkezi"ymiş! Keşke
mesele bu kadar basit olsa...
CIA ajanı, cemaat liderine kefil
Opus Dei ve
benzeri "cemaatler" aslında gerçeği yüzümüze çarpıyor. Tabii gö r- mek
isterseniz...
Uzun süredir ABD'de yaşayan ve Türkiye'de "laik devlet düzenini
değiştirmek amacıyla örgüt kurmakla" suçlanan, aldığı beraat kararı Yargıtay
tarafından onayla n- masına rağmen Türkiye'ye dönmeyen Fethullah Gülen, ABD'de
oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan "Green Card" (Yeşil Kart) aldı.
Ancak bu pek kolay olmadı.
ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi (USCIS)
Gülen'in başvurusunu önce re d-
detti.
Göçmenlik Servisi'nin bu kararı şu
demekti: Bir ay içinde ülkeyi terk et! Karar üzerine Gülen dava açtı.
Göçmen
Bürosu'nun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü
Robert S. Mueller'den de şikâyetçi olduğu davada Fethullah Gülen'i, Klasko,
Rulan, Stock & Seltzer avukattık şirketi savundu.
Davada, Göçmenlik
Bürosu'nu ise Eyalet Savcısı Patrick L. Meehan ve y ardımcısı Mary Catherine
Frye temsil etti.
Bu arada Gülen ne kadar güvenilir biri olduğunu gösteren
referanslarını ilgili servise sundu.
Mahkemeye sunulan belgelerde Güle n'in,
Vatikan'da Papa II. Johannes Paulus'la görüştüğü, yüzlerce kitap ve gazete
makalesinde kendisi hakkında bilgiler yer aldığı, ayrıca kendi kurduğu hareket
hakkında dünyanın sayılı üniversitelerinde konferanslar verildiği, Gülen
hareketinin ABD başta olmak üzere dünyada yüzlerce okul açtığı
bildirildi.
Gülen'in kırk kitap ve yaklaşık yüz makale yazdığı, "Gülen hareke
ti"nin de kuru¬cusu olduğu belirtildi.
Savcılık kayıtlarında ise Gülen'in
finansal kaynakları hakkındak i iddialara yer ve¬rildi. Burada Gülen hareketinin
projelerinin arkasında Suudi Arabistan, Iran, Türk hü¬kümeti ve hatta CIA'nın da
bulunduğu iddia edildi.
CIA meselesine biraz sonra değineceğiz.
Ama önce
mahkemeye resmen verilen bilgilerden cemaatin parasa l kaynakları¬na bir
bakalım.
Yıllık gelirinin yüzde 10 ve yüzde 70 arasındaki payını Gülen
hareketine bağışla¬dığını itiraf eden işadamlarının olduğu, bu miktarların kişi
başına yılda 20 bin ila 300 bin dolar arasında değiştiği ileri sürüldü,
İstanbul'da yaşayan bir işadamının 4-5 mil¬yon doları her yıl Gülen hareketine
bağışladığı, Gülen okullarından mezun olan gençle¬rin de her yıl 2 000 ila 5 000
dolar arası bağış yaptıkları belirtildi.
Savcı, Gülen için şöyle
dedi:
"Dini ve siyasi bir figür; akademisyenlere para ödeyerek kendisi ve
hareketi için yazı yazdırıp akademik prestij elde etmek istiyor."
Gülen'in
yazdığı kitaplara da atıfta bulunan savcı, "Gülen'in yazdığı kitapların hiçbiri
eğitimle ya da eğitim modelleriyle ilgili değil, tamamı dini çalışma. Ayrıca
gele¬neksel laik eğitim ile inançlara yönelik hoşgörünün harmanlanmasıyla bir
eğitim m o- deli yaratıldığı şeklindeki ifade de inandırıcı değil"
dedi.
Gelelim Hoca Efendi'nin referansla rına...
Fethullah Gülen'in Yeşil
Kart başvurusu için mahkemeye sunula n destek mek¬tupları arasında ilk sırada
CIA'dan analiz ve prodüksiyon direktörü olarak emekli olan George Fidas'ın
yazdığı mektup yer alıyor.
CIA'nın Balkanlar uzmanı Fidas, Washington
Üniversitesi Uluslararası ilişkiler Bölümü'nde ders veriyor.
Yunan as ıllı
olan Fidas, ayrıca Joint Military Intelligence Council'de görevli.
Referans
mektubu yazan tek CIA mensubu Fidas değil.
Referans mektubu yazan CIA
mensupla rı arasında "Kemalizm bitti,
Türkiye ılımlı İslam'a dönmelidir"
diyen CIA ajanı Graham Fulle r da var!
Ayrıca mesleki yaşamına CIA'da
başlayıp sonra diplomat olan ABD'nin Ankara eski Büyükelçisi Morton Abramovvitz
de var.
Öyle ki sadece Yeşil Kart'la ilgili meselede değil, cemaatin ABD'deki
faaliyetl e¬riyle ilgili her konuda tanınmış politikacıların adı
geçiyor.
Örneğin...
Cemaatin ABD'de açtığı Turquoise (Turkuaz) Kültür
Merkezi'nin açılışım ABD eski Dışişleri Bakanı Madeleine Albright
yaptı.
Albright açılış konuşmasında, kendisini Türk gibi hissettiğini söyledi
ve bir islam ülkesi olarak Türkiye' nin önemine değindi. Ardından Fethullah
Gülen'e övgülerde b u¬lundu. Dünyanın bir "yol gösterici"ye ihtiyacı olduğunu
söyleyen Albright, bir yol gös¬tericide olması gereken değerlerin Gülen
cemaatinde bulunduğunu söyledi.
Albright, Gülen cemaatinin yol göstericisi
olduğu değerlerin karşısında "radikal popülistlerin" ve "agresif
mi11iyetçilerin" bulunduğunu vurguladı.
Cemaatin ABD'deki bu yeni kültür
merkezinin açılışına ayrıca, Houston Emniyet Müdürü Harold Hurtt, Houston
Ticaret Odası Başkanı Jeff Moseley, Fox 26 haber kana¬lının başkam D'Artagnan
Bebel, NBC Local 2 kanalının başkanı Larry Blackerby, CBS KHOU 11 kanalının
başkam Susan McEldoon, Texas Eyaleti Senatörü Rodney Ellis, Oklahoma Eyaleti
Dışişleri Bakanı Susan Savage, İngiltere'nin Houston Başkonso losu Paul Lynch,
Türkiye'nin Houston Konsolosu Ali Fındık, Shell'in eski CEO'su John Hofmeister,
Global Energy firması CEO'su Kenneth Yellowe v e Houston Baptist Üniver-
sitesi'nin kurucu pederi Dr. Stewart Morris kat ıldı.
Gecede Fethullah
Gülen'in kutlama mesajı da okundu. Oldukça ilginç bir geliş¬me de bu mesajı
Houston Üniversitesi dekanlarından Ira Colby'nin okumasıydı.
ABD için bu
kadar önemde birine nasıl vize verilmezdi?
Gülen'e referans veren yirmi altı
kişinin desteği midir bilinmez, sonunda Fethullah Gülen 10 Ekim 2008 tarihinde
ABD'de rahatça kalması için gereken vizeyi aldı.
Yani Gülen ABD'de beş Yıl
yaşar ve vergi beyannamesini doldurursa artık ABD vatandaşı
olabilecekti.
İlginç bir rastlantı...
Aynı tarihlerde Rusya Yüksek
Mahkemesi, Fethullah G ülen cemaatiyle ilişkisi bulunduğu tespit edilen bütün
kurumların Rusya'daki faaliyetlerine son verdi.
Aslında Rusya iç istihbarat
Örgütü (FSB) Rusya'daki okullara daha önce opera s- yon düzenlemiş, okullarda
görevli ABD'li öğretmenleri CIA
ajanı oldukları gerekçesiyle sınır dışı
etmişti.
(Bu arada bilinenin aksine Gülen okullarında eğitim dili
İngilizcedir.)
Gülen okullarının Kafkasya macerası hayli hareketliydi.
Özbekistan Devlet Baş¬kanı İslam Kerimov kendisine karşı düzenlenen suikastın
sorumlu su olarak bu okul¬ları gösterdi. Okulları kapattı. Cemaat bu tür
iddiaları hep reddetti. Buna rağmen ce¬maat okulları Azerbaycan'da da aynı
akıbete uğradı.
Yeri gelmişken aktarmalıyım:
Fethullah Gülen'in resmi
sitesi, Gülen hakkında yurtdışında yayınla nan haberle¬rin neredeyse tamamına
yer veriyor.
Bu haberlerden bir tanesi var ki Gülen'in sitesinde önemine
rağmen yer bula¬madı. O haber Azerbaycan resmi devlet gazetesinde 16 Mayıs 2009
tarihinde çıktı. Gazetenin niteliği, Fethullah Gülen cemaati hakkında
Azerbaycan'ın devlet görüşünün ne olduğunu da gösteriyor.
Haberin başlığı
şuydu: "Today's Zaman ve Onun Sahiplerinin Ermeni Sevgisi ve Azerbaycan'a
Nefreti Nereden Kaynaklanıyor?"
Haberde Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin
Azerbaycan'a etkilerinin bir değerle n- dirmesi yapıldı ve ardından cemaatin
yayın organı Zaman gazetesine çok ciddi bir it¬hamda
bulunuldu:
"Anti-Azerbaycan kampanya yapıyorlar."
Gazete buna gerekçe
olarak AKP hükümeti ile Ermenistan arasındaki ilişkilerin artmasıyla beraber
Zaman gazetesinde çıkan Azerbaycan karşıtı yayınları gösterdi. Azerbaycan
gazetesinin yazdığına göre Zaman gazetesi sistemli bir şekilde Azerbay¬can'da
demokrasi değil, diktatörlük olduğunu, Avrupa Birliği'nin Azerbaycan'daki ant i-
demokratik duruma müdahalede bulunacağı yalanını yazıyordu.
Zaman gazetesi
bunu niye yapıyordu?
Birincisi, cemaat Azerbaycan'da rahat faaliyet
yürütemiyordu.
Azerbaycan resmi gazetesinin ikinci iddiası ise, Zaman'ın
Ermenistan lobisinin tesiri altında haber yapmasıydı.
Gazete bir de uyarı
yaptı: "Bize şirketleriyle gelip bizden para kazanıp Ermen i¬lere çalışan bu
şebeke bu yayı nlarına devam ederse gerekli cevabı bulur! Azerbaycan'ı açık
şekilde Afrika ülkelerinden aşağı seviyede gören Today's Zaman gazetesi ve onun
rehberleri, ideologla rı, bu sersem ve esassız iddialarının sonucunu anlamalı ve
ders çıkarmalıdırlar."
Türkiye medyası bu haberleri görmüyor, ama cemaat ile
Kafkas ülkeleri arasın¬da gerilim tırmanıyor.
Ya da ABD ile Rusya kapışıyor
mu demeliyiz? Dünyanın yeni paylaşım mücade¬lesinde cemaat hangi
safta?
Kuşkusuz Ömer Fevzi Mardin'in yolunda...
Soğuk Savaş'ın piyonu
cemaat
Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı-Efendi 2 kitabımda yazdım. Okumayanlar
için özetleyeyim:
Ömer Fevzi Mardin, bahriye teğmenliği sırasında
İttihatçılara katıl dı. Trablus- garp Savaşı'nda gönüllü olarak yer
aldı.
Harbiye Mektebi'nde öğretmenlik yaparken komutanı Rauf Orbay'ın
aracılığıyla Nakşibendi şeyhi (Üzeyir Garih'in mezarını ziyaret ettiği) Küçük
Hüseyin Efendi 'yle tanıştı.
Ve ondan icazet alıp askerliği bıraktı,
"halifesi" oldu.
Zamanla kendi dergâhım kurdu, "şeyh" oldu.
1942'de
İlahiyat Kültür Derneği'ni kurdu. Amacı "dinler arası diya logdu.
Şeyh Ömer
Fevzi Mardin'e dinler arası diyalog konusunda en büyük desteği R a- hip Dr.
Frank Buchman verdi. Rahip Buchman, ABD'de 1929 yılında "Manevi Cihazl a¬rıma
Cemiyeti"ni ku rmuştu.
Şeyh Ömer Fevzi Mardin ile Rahip Buchman'ı yan yana
getiren, bir gazeteciydi: Ahmet Emin Yalman!
Detaya girmeyelim...
Şeyh
Ömer Fevzi Mardin 1949 yılında Rahip Buchman' ın davetiyle İsviçre'ye git¬ti.
Bir şatoda dünyanın çeşitli yerlerinden gelen din adamlarıyla bir hafta süren to
p- lantılar yaptı. Yaptığı konuşmayı İslamiyet ve Ehl-i Kitap Ailesi kitabına
aldı: "Müslü¬manlık devrinin bugün faal görevlerini bu varlıklı, imkânlı millet
olan Amerikalılar üze¬rine almış bulunuyor. Çünkü Allah onları bu işe seçmiş,
hazırlamış ve harekete ge - çirmiştir."
İsviçre'deki toplantının nedeni
"diyalog"du, ama sonuç farklı çıktı: Solculara karşı yılmaz bir mücadele
verilmelidir!
Şeyh Ömer Fevzi Mardin, İsviçre'den döner dönmez ne yaptı
dersiniz? Meh- metçik'in Kore'ye gönderilmesini savunan bir kitap yazdı.
Kitabında, Kore Savunması¬na Katılmamızda Dinî ve SiyasîZaruret'ı
anlattı!
Başta müritleri olmak üzere herkese ve basına, ABD Başkanı Franklin
Roosevelt'in, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi dervişanından Münir Ertegün vasıtasıyla
giz¬lice Müslüman olduğunu söyledi!
Görüldüğü gibi "cemaatlerin" dış
bağlantıları olabiliyor ve bunlar etkisiyle ülk e¬nin siyasetini belirlemede
hayli aktif görevler üstleniyor, "Soğuk Savaş'ın piyonu" ha¬line
geliveriyorlardı.
Bu karmaşık ilişkiler ağı bilinmeden, ortaya çıkarılmadan
Yeşil Gla dio'nun faali¬yetleri bilinemez...
"Vakit" gazetesinin ABD'yle
ilişkisi
Bundan birkaç yıl önce Vakit gazetesinin telefonu çaldı.
Arayan
dönemin ABD İstanbul Başkonsolosu David Arnett idi.
Başkonsolos Arnett, Vakit
gazetesinin sahibi Mustafa Karahasanoğlu'nu kendi¬siyle görüşmek üzere
İstinye'deki konsolosluğa davet etti. Karahasanoğlu bu davetten ötürü huzursuz
oldu; "Niye çağırdı acaba?" diye birkaç yakın arkadaşına sordu.
İlk kez
oluyordu, radikal bir dincinin ABD Konsolosluğu'na çağrılması. Ya da o n- lar
öyle biliyordu!
Vakit gazetesi sahibi Karahasanoğlu, aynı zamanda avukat olan
yakın bir dostu¬nu alarak ABD Konsolosluğu'na gitti.
Ancak özel görüşmeye
avukat alınmadı. Arnett ile Karahasanoğlu baş başa gö¬rüştü. Ne
görüştüler?
Görüşmeye gergin giren Karahasanoğlu gülerek çıktı ve başkonso
losla samimi olarak tokalaşıp veda etti.
Bu iddialar, radikal İslamcı örgüt
IBDA-C'ye yakınlığıyla bilinen Baran dergisinin 75. sayısında yer aldı.
Baran
dergisinin canlı şahitlere dayanarak, "ABD Elçisi Tarafından Terbiyeli Bir
Gazete: Vakit" başlığıyla verdiği bu çarpıcı habere göre Arnett,
Karahasanoğlu'na ga¬zetede çıkan ABD karşıtı yazılardan duyduğu rahatsızlığı
anlattı.
Derginin iddialarına göre, terörle mücadeleden Irak Savaşı'na,
ABD'nin Türkiye politikasına kadar bazı meselelerin konuşulduğu görüşmede,
Başkonsolos Arnett, Karahasanoğlu'ndan ABD karşıtı yazılara karşı duyarlı olunm
asını istedi.
Karahasanoğlu bu talebe olumlu yanıt verdi ve samimi bir
vedalaşmayla görüş¬me sonlandı.
Vakit gazetesi, bu olaydan sonra ABD'ye karşı
eleştirel yaklaşımını yumuşattı.
Baran dergisi, Karahasanoğlu'nun, "El Kaide
lideri Usame bin Ladin'i Yahudi ilan eden" analizini bu görüşmenin etkisine
bağlıyor.
Vakit gazetesi sahibi Karahasanoğlu'yla görüşen ABD İstanbul
Başkonsolosu David Arnett, kamuoyunda Türk geni taşıdığı iddiasına dayanarak DNA
testi yaptırm a¬sıyla, İslam'da reform önerileriyle ve katıldığı cenazelerde
Yahudi asıllı olmasına rağ¬men kıldığı cenaze namazlarıyla
tanınıyor!
Kuşkusuz, ABD Başkonsolosluğu'nun bir gazete yöneticisiyle
görüşmesi Türk i- ye'de ilk değil. Diğer gazete yöneticileriyle de görüşmeler
oluyor. Ancak burada öne m¬li olan nokta, radikal dinci bir yayın çizgisi olan
Vakit'in bu görüşmeden sonra ABD karşıtı yayınlarını hayli yumuşatması...
Bu
arada...
Vakit gazetesinin ABD'yle ilişkisini sadece bu görüşmeyle sınırlı
tutmak hatalı
olur.
Geliniz, bir Vakit gazetesi yazarını yakından
tanıyınız...
"Vakit'in ABD'deki yaza rı
Adı Yusuf Ziya Kavakçı. Soyadı
tanıdık geliyor mu?
Kendisi, Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan Fazilet
Partisi'nin türbanlı milletvekili Merve Kavakçı'nın babası.
Prof. Dr. Yusuf
Ziya Kavakçı, Erbakan'a yakınlığıyla bilin iyor ve yaklaşık yirmi yıldır ABD'de
yaşıyor.
Kavakçı, Kuzey Texas'ta Kura n akademisi, Suffa Islamic Seminary'nin
kurucu de¬kanı ve İslam hukuku hocası. Dallas Merkez Camii imamı.
Ve bunlarla
birlikte en önemlisi; ABD Devlet Bakanlığı'nın "resmi islam sözcülü¬ğü" görevini
yürütüyor.
Kavakçı'nın bu unvanı sır değil; Vakit'te yayımlanan yazılarında
yer alıyor. Ayrı¬ca bu iş için maaş aldığını da belirtelim...
Papa XVI.
Benedictus'un ABD ziyareti sırasında görüştüğü isimler arasında, Y u- suf Ziya
Kavakçı da vardı.
Kavakçı'nın portresi araştırıldığında, Texas
Parlamentosu'nun açılışında konuş¬ma yaptığı ve dua okuduğundan, ailesinin
ABD'deki bağlantılarına kadar birçok çarpıcı iddiaya ulaşmak
mümkün.
Kısacası, kızı Merve Kavakçı gibi Vakit'in köşe yazarlığını yapan
ABD'nin resmi din görevlisi Yusuf Ziya Kavakçı, tartışılacak bir portreye ve
bağlantılara sahip.
Vakit gazetesi, her ABD'ye gideni ve ABD'de yaşayanı CIA
ajanlığıyla itham et¬mesiyle bilinen dinci bir yayın organı.
Örneğin,
milliyetçi bir yayın çizgisi olan Yeniçağ gazetesi yaza rı Savaş Süzal'ı
Amerikan pasaportu sahibi ve Amerikan vatandaşı olmakla suçladı (2 Eylül
2008).
Nedense konu kendi yazan olan Yusuf Ziya Kavakçı'nın yuka rıdaki
ilişkilerine g e- lince susuveriyor. Niye acaba?
Halbuki...
Vakit
gazetesinin ABD'de bir şeyhi bile vardı: W. D. Muhammed. Şeyhi tanıma¬mız
lazım:
9 Eylül 2008'de vefat eden W. D. Muhammed, ABD'deki World Community of
Al-Islam in the West örgütünün lideriydi. Kendisine bağlı 20 bin kişilik cemaati
vardı.
Şeyh W. D., Islara Ümmeti örgütünün kurucusu ünlü lider Elijah Mu
hammed'in oğluydu.
Merve Kavakçı Vakit gazetesinde Şeyh W. D.'nin ölümünü
konu etti. Kavakçı yazdığı makalesiyle hem kendilerine, hem de ılımlı İslam'ın
ABD kökenli yapısına yeni¬den dönmemizi sağlıyor.
Kavakçı'nın yazısında öve
öve bitiremediği Elijah Muhammed ile W. D. Mu- hammed'i biraz daha
tanıyalım.
Elijah Muhammed'in islam anlayışının, her Müslüman'ın farkına
varacağı gibi, İslamiyet'le uzaktan yakından bir ilgisi yoktu. Şöyle
ki:
1) Elijah Muhammed, peygamber olduğunu iddia ediyordu, İslam'da ise
son peygamber Hz. Muhammed'di. Bu basit kuralı bile reddeden Elijah Muhammed,
Vakit yazarı Merve Kavakçı tarafından İslam'ın savunucusu ilan
ediliyor.
2) Elijah Muhammed ırkçıydı. Siyahları n beyazlardan üstün
olduğuna inanıyor¬du. Elijah Muhammed'e göre islam, Siyah ırka gönderilmiş özel
bir dindi.
3) Elijah Muhammed "zinanın günah olmadığını" söyleyecek
kadar İslamiyet'in temel kurallarından kopmuş bir isimdi.
Vakit yazarı Merve
Hanım'ın büyük islam bilgini olarak takdim ettiği Elijah Mu- hammed'in,
İslamiyet'le bir ilgisi yoktu.
Aksine İslami esasları bozduğunu ve kendi
kurallarını koyarak islam dışına çıktı¬ğını söyleyebiliriz.
Peki, bu
gerçekler ortadayken Kavakçı baba-kız neden onu övüp göklere çıka
rı-
yordu?
Bu arada, Merve Kavakçı yazısında Elijah Muhammed'in Malcolm
X'i İslamiyet'e kazandırdığından övgüyle söz etti. Bu kısmen
doğru.
Ancak...
Malcolm X, İslam'ı öğrenip Elijah'ın kurallarının İslam'la
ilgisiz olduğunu anla¬yınca islam Ümmeti örgütünden ayrıldı. Ayrılışının
ardından cemaatin yayınlarında hakarete maruz kaldı. Kafası kopmuş bir şekilde
resmedildi. Kısa süre sonra da kuşkulu bir şekilde öldü.
Merve Kavakçı
nedense makalesinde bu ayrıntıları vermedi.
Bitmedi...
Merve Kavakçı
Vakitteki makalesinde, oğlu W. D. Muhammed'in babasına is¬yan ederek kendi
cemaatini kurduğunu iddia ediyor. Fakat...
Bu ifade bizzat Şeyh W. D.'nin
Haksöz dergisine verdiği röportajla yalanlandı (ocak-Şubat 1995).
Aslında
Şeyh W. D. babasını eleştirdiği için onun dergâhından kovuldu, ancak çok pişman
oldu, ağlayarak kendisini affetmesini istedi, defalarca mektup yazdı. Ve
ısrarları sonucunda babası tarafından affedildi; İslam Ümmeti'ne yeniden kabul
edildi.
Tekrar cemaate alınan Şeyh W. D.'nin büyümesi babasının ölümü
yle
oldu. W. D., kendini babasının takipçisi sayıyordu.
Aile reisleri
tarafından cemaatin başına geçirildi. Bundan sonra cemaatin ABD'yle sıcak
ilişkileri başladı.
Elijah Muhammed döneminde İslami olmayan ancak ABD'ye
asker liği reddede¬cek kadar siyasal olan anlayış, hızla ABD yönetimiyle uyumlu
hale geldi.
Malcolm X'in Yahudi sermayesine karşı Siyah emekçi tepkisi, W.
D.'nin islam anlayışında bulunmuyordu.
Şeyh W. D., İslam'ı babasında
görüldüğü gibi tepkisel bir hareket ol maktan da çıkardı. Cemaatin islam
anlayışım hem ABD'deki diğer dinsel eğilimlerle hem de ABD siyasetiyle uyumlu
hale getirdi.
Merve Kavakçı'nın babasının da yöneticisi olduğu ISNA (Kuzey
Amerika İslam Toplumu), ABD'yle uyumlu örgütün şemsiyesi altına gi
riyordu.
Merve Kavakçı yazısında Şeyh W. D.'nin Sünni İslam'ı seçtiğini
yazdı. Tam aks i¬ne Şeyh W. D. ise Haksöz dergisine verdiği röportajda Sünni
düşünceye yakın olmakla beraber Sünni İslam'ı seçmediklerini açıkça
söylüyor
Çoğunlukla Sünni olarak nitelendiriliyoruz. Müslümanların
kendilerini Şii ya da Sünni diye isimlendirmelerini çok büyük bir yanlış olarak
görüyoruz. Ama yine de şunu söyleyebilirim ki bizler Sünni islam anlayışının
uygulamalarına, Şii İslam anlayışının uy¬gulamalarından daha yakınız.
Şeyh W.
D. aynı röportajda, Sünni olmakla birlikte asıl duruşlarının Şiiliğe mesa¬feli
olduğunu belirtiyor
Biz, On iki imam anlayışının ve bunun gibi mistik
anlayışların ve hatta kan ba¬ğıyla ilgili iddiaların İslami olmadığına
inanıyoruz. Ve bu tür düşünce ve iddiaların İs¬lam dünyasına dışardan gelmiş
olduğunu düşünüyoruz. On iki imam anlayışı İslam'dan ziyade, İncil kaynaklıdır.
Kan bağıyla ilgili iddiaların ya da peygamberin soyundan ola n- ların otomatik
olarak kutsal insanlar oldukları ve yüceltilmeleri gerektiği düşüncesi gayri
islamidir. Şimdi sözlerimin yanlış anlaşılmasını istemem; Şiileri seviyorum ve
on¬ların İslam'a oldukça derinden bağlı insanlar olduklarını düşünüyorum. Onlar
insani duygularla doludur ve birçok Sünni Müslüman'dan daha ruhanidir. Ama aynı
zamanda onlarla birlikte adlandırılmaktan rahatsızlık duyarım. Bu onları
sevmediğim ya da on¬ları, dinlerine bağlı insanlar olarak görmediğim için değil,
fakat az önce söylediğim çe¬kincelerden dolayıdır.
Açıkça görülüyor ki Şeyh
W. D.'nin İslam'ı, ılımlı islam ol arak tarif edilen, radi- kal-siyasal İslam'la
mesafeli bir düşünceyi temsil ediyor, İslam'ı ABD'nin politikasıyla uyumlu hale
getiriyor.
Dinler arası diyalog çalışmalarına katılıyor. Vatikan'da papayı
ziya ret ediyor. Bu sayede 1992'de Amerikan Senatosu'nu duayla açan ilk Müslüman
oluyor. 1993'te ve 1997'de Bili Clintonin görevine başlayış duasını ediyor.
Clinton'ın başarısı için A llah'a yalvarıyor.
Council on American-Islamic
Relations Başkanı Ahmed Rehab onun için, "O, Amerika'nın imamıydı" diyo
r.
Evet... Gerçekten de "O, Amerika'nın imamıydı!"
Peki, Amerika'nın imamı
Türkiye'de hangi yayın organında övülüyor, göklere çı¬karılıyor? Vakit
gazetesinde!
Bu dinci gazetelere göre "kökü dışarıda olmak" nedir bilir
misiniz ? Eğer anneniz yabancıysa kökünüz dışarıda oluyor!
Cumhuriyet'in
yiğit kadınlarından Türkan Saylan'a hayattayken en çok bu Vakit gazetesi
saldırdı. Bağnazlar, Türkan Saylan'ın annesinin inancıyla ilgili hep iftira
attılar.
Cenaze namazında emekli müftü İhsan Öztekin, Türkan Saylan'ın a
nnesiyle ilgili sözlerden hep büyük üzüntü duyduğunu ve kendisine yakındığını
açıklayınca çok c a¬nım yandı.
Osmanlı şeyhülislamının kabul ettiği gelini bu
dinciler kabul etmiyorlardı. Türkan Saylan'ın annesinin Türkiye'deki hikâyesini
anlatayım ki sizler de bu vahşi dincileri yakından tanıyınız.
Kimin kökü
dışarıda?
Önce Osmanlı tarihinden iki ismi tanıyalım: Birincisi, Şeyhülislam
Mehmed Cemaleddin Efendi.
Rumeli Kazaskeri Şeyh Ahmed Halid Efendi ile Hz.
Ebu Talib ve Hz. Ali'nin elli b i- rinci kuşaktan torunu Vezir Said İbn
Abdülbaki'nin kızı Seyyide Mevhibe Hanım'ın oğ¬luydu.
Büyükannesi, ünlü Türk
matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi'nin kızı Naile H a-
nım'dı.
4 Eylül
1891'de şeyhülislam oldu ve bu görevi kesintisiz on altı yıl on bir ay sü
r-
dürdü.
Bu makamdan istifa ettikten sonra üç defa daha meşihat makamına
layık görü l-
dü.
İkinci görevi (1908) altı ay on gün; üçüncü görevi
(1912) üç ay sekiz gün ve dö r- düncüsü (1912) iki ay yirmi beş gün sürdü.
Toplam on yedi yıl on bir ay görev yaptı.
İttihatçılar 1913 Babıâli
Baskını'yla iktidarı ele geçirince Şeyhülis lam Cemaleddin Efendi Mısır'a
sürüldü.
Ölene kadar Mısır'da kaldı. Üç çocuğu vardı.
- Anadolu
Kazaskeri Mahmud Kemaleddin. (Boş Beşik, Barbaros Hayrettin Paşa gibi filmlerin
yönetmeni Baha Gelenbevi'nin babasıdır.)
- Şûrayıdevlet (Danıştay) Üyesi
Ahmed Muhtar.
- Ve Ayşe Aliye.
Şimdi gelelim ikinci ismi tanımaya:
Cemil Topuzlu.
Eyüp'teki Mihrişah Valide Sultan Türbesi'ne gömülü İskeçe li
Topuzlu Hacı Mus¬tafa'nın torunu Kaymakam Yusuf Ziya Paşa ile Kazasker
Siruzizade Tahir Efendi'nin kızından dünyaya geldi.
Babası Kudüs'teki Mescidi
Aksa Camii'ni restore ettirdi. Başarısı karşısında rü t- be, nişan
aldı.
Cemil Topuzlu hekimdi.
İlk sivil tıp fakültesi olan İstanbul Tıp
Fakültesi'ni kurdu. Bunu dişçilik v e eczacı¬lık okulları takip etti. 1912 ve
1919'da iki kez İstanbul belediye başkanlığı görevini yü¬rüttü. Gülhane Parkı
gibi birçok park, şehir tiyatroları, merkez hali vs yaptı.
Hekim Cemil
Topuzlu, Şeyhülislam Cemaleddin Efendi'nin kızı Ayşe Aliye'yle 1891'de
evlendi.
Bu evlilikten üç çocuk dünyaya geldi: Muhiddin, Mehmet Ziya ve
Selma.
Cemil Topuzlu çocuklarına çok ilg ili bir babaydı. Çocukları bulaşıcı
bir hastalığa yakalanınca hepsini alıp 1914'te Cenevre'ye gitti. İki yıl bu
ülkede kaldı. Çocuklar iy ile- şince İstanbul'a döndü.
Fakat fazla kalamadı;
Fransız hükümetinin sulh teklifini Sadrazam Talad Paşa'ya iletmesi, Enver
Paşa'nın te pkisiyle karşılandı. Cemil Topuzlu, Çiftehavuzlar'da ki köşkü gözlem
altına alınınca 1917'de ailesiyle birlikte bir kez da ha İsviçre'ye gitti.
Bu
kez aralarında Muhiddin yoktu. Dört lisanı anadili gibi konuştuğu için, "kü¬çük
dâhi" dediği on üç yaşındaki oğlu Muhiddin'i yakalandığı hastalıktan kurtaram a-
mıştı.
Topuzlu ailesi Cenevre'de iki Yıl kaldı. Cemil Topuzlu İstanbul b
elediye başka n- lığı teklifiyle tekrar yurda dö ndü. Belediye başkanlığı ve
nafia nazırlığı yaptı. Ancak Sadrazam Damat Ferid Paşa'yla geçinemedi; istifa
etti. İstifasına kızan Damat Ferid'in kendisini divanıharbe vereceğini öğrenince
yine yurtdışına, Frans a-Nice'e gitmek zo¬runda kaldı.
Bu arada Ankara
Hükümeti de "İngiliz Muhipler Cemiyeti" kurucusu olduğu için Cemil Topuzlu'yu
kara listeye aldı.
İstanbul ve Ankara Hükümetinin tepkisini alan Cemil
Paşa'nın bu Pa ris'teki "g ö- nüllü sürgünlüğü" dört yıl sü rdü. 1924'te
İstanbul'a döndü.
Fakat memleketinde yine uzun süre kalamadı. Bu kez gidiş
sebebi oğlu Mehmet Ziya'ydı.
Mehmet Ziya, 1925'te Galatasaray'dan mezun
oldu.
Cemil Topuzlu çocuklarını Avrupa'da okutmak istedi.
Mehmet Ziya
Topuzlu, Belçika Leuven Üniversitesi'nde ekonomi okudu.
Oğulları üniversiteyi
bitince Topuzlu ailesi 1929 yılında İstanbul'a döndü.
Yanlarında bir de
gelinleri vardı: Lilimina Reimann...
Liümina Reimann İsviçre kökenli bir
ailenin kızıydı.
1900'lerin başında İsviçre'de ekonomik bir kriz yaşanınca,
Zürich yakınlarındaki Melingen kasabasından İngi ltere Birmingham'a göç
etmişlerdi.
Babası Robert Reimann, fabrikalarda teknisyen olarak çalışıyordu.
Mina adlı bir İngiliz'le evlenmişti.
Ve Lilimina -aile içindeki adıyla Lili-
Birmingham'da 1908'de dünyaya gelmişti.
Reimannlann ekonomik düzeyi giderek
iyileşmiş ve Lili, dönemine göre iyi oku l- larda öğrenim görmüştü. T icaret
lisesinden mezundu.
18-19 yaşlarındayken Mehmet Ziya Topuzlu'yla
tanışmıştı.
Mehmet Topuzlu ve Lili İngiltere 'de 1929'da evlendiler.
Tüm
aile o yıl İstanbul'a gelip Caddebostan'daki Topuzlu Köşkü'ne
yerleşti.
Lilimina'nın güzelliği İstanbul'da dillere destan oldu. Hatta
karıkoca bir gün tekneyle gezi yaparken Atatürk'le tanıştılar. Atatürk, Lili
Topuzlu'ya "Tıpkı bir Limoges vazosu gibi güzelsiniz" diye iltifat
etti.
Mehmet Ziya ile Lili Topuzlu mutluydular, ancak bir sorun vardı. Lili
hamile ka- lamıyordu. Bu durum sekiz yıl sürdü. Lili Topuzlu giderek içine
kapandı. Eski neşeli sıcak halinden eser ka lmamıştı. Gezmeye bile
gitmiyordu.
Ve bir gün karşısına Fasih Galip adlı bir genç çıktı... Fasih
Galip 1900 doğumlu y-
du.
Ailesinde "paşalar", "beyler" yoktu. Balkan
göçmem annesi Nadide Hanım ye¬timhanede büyümüştü. B abası Galip yoksuldu ve
zaten genç yaşında ölmüştü.
Fasih Galip daha lise öğrencisiyken askere
alındı. Galiçya Cephesi'nde bulundu, yaralandı, Almanya'da tedavi oldu. Bu
ülkede okudu. Mühendis oldu. Türkiye'ye dö¬nüp ülkenin inşasında görev
yaptı.
Xenya adındaki balerine âşık oldu. Her ikisinin de ülkelerinde yaşama
istekleri evlenmelerine engel oldu.
Bir de Fasih Galip'in yeni aşkı...
Lili ile Fasih Galip'in nerede, nasıl tanıştıkları b ilinmiyor. Bilinen, bu
tanışmanın evlilikle sonuçlandığı.
Fakat Fasih Galip'in Lili'yi ikna etmesi
hiç de kolay olmadı, öyle ki, zorlu bir yo l- culukla Birmingham'a gidip,
Lili'nin anne babası Robert-Mina Reinmann'ı alıp İstanbul¬'a
getirdi.
Ailesinin desteğiyle Lili, çocuk veremediği Mehmet Ziya Topuzlu'dan
boşandı.
Bu dostça bir ayrılıktı. Mehmet Ziya Topuzlu yine bi r İ ngiliz'le
evlendi. Bu evlili¬ğinden oğlu Prof. Dr. Celalettin Topuzlu dünyaya
geldi.
Fasih Galip ile Lili 1934 yılında evlendiler.
Lili beş aylık
hamileyken 28 Haziran 1935 tarihinde Beyoğlu Müftülüğü'ne gide¬rek Müslüman oldu
(sayı 9/154). Adını "Leyla" olarak değiş tirdi.
Ve 13 Aralık 1935'te Türkan
doğdu. Yeni çıkan Soyadı Kanununa göre, Türkan Saylan. Bundan sonraki hik âyeyi
hepiniz biliyorsunuz. Yiğit bir Cumhuriyet kadınının neleri gerçekleştirdiğ
inden haberdarsınız.
Gelelim sonuca..
Lili Topuzlu, şeyhülislamın gelini
olmasına rağmen dinini değiştirmesi için hiçbir baskıyla karşılaşmadı.
Zaten
dinini de değiştirmedi.
İkinci evliliğinde de bir zorlamayla
karşılaşmadı.
Ne zaman ki kızı Türkan'a hamile kaldı, gidip kendi isteğiyle
Müslü man oldu.
Yani hiçbir zorlama olmadan.
Bundan gurur duymamız
gerekmiyor mu?
Bu hoşgörüyü dünyaya anlatmamız, "işte islam budur" dememiz
gerekmiyor
mu?
Samimi olarak inanmış, kimse ona bir zorlama getirmemişken
kendi rızasıyla Müslüman olmuş, oruç tutup namaz kılmış Leyla Saylan hakkında
dinci gazeteler ne¬den iftira atmışlardır?
Vicdanları bu kadar mı
tenekeleşmiştir?
Galiba öyle...
Diyoruz ya, "Bu dinciler o Müslümanlara
benzemiyordu."
Yahudi mallarını protesto
Bu dincilerin ne kadar cahil
olduklarına bir örnek verme k istiyorum. Trajikomik bir olay...
Bu dinci
yayın organları neredeyse yılda ortalama iki kez "Yahudi malları alma¬yın,
kullanm ayın" kampanyası düzenliyor.
Her fırsatta Yahudi düşmanlığı
yapıyorlar.
Yahudi malı almak kesinlikle günah diyecekler
neredeyse...
Burada sözü odatv.com okuru Murat Yılmazer'e bırakalım...
Ben
bir bilgisayar mühendisiyim, uzun zamandır PHP isimli betik dilini kullana¬rak
internet tabanlı yazılımlar geliştirmekteyim. PHP hakkın da teknik detaylara
girme¬yeceğim, ama asıl bahsetmek istediğim konuya gelmeden önce PHP'nin kısa
tarihçes i¬ni anlatmakta fayda var.
1995 yılında Rasmus Lerdorf, kendi
çevrimiçi (online) özgeçmişini zi yaret eden¬leri takip etmek için basit Perl
betikleri topluluğundan oluşan bir sistem yazdı. PHP'ni n temelleri böylece
atılmış oldu.
Üniversite projesi olarak e-ticaret sistemi geliştirmek için
bir dil ara yan Andi Gutmans ve Zeev Suraski, PHP'ye (PHP/FI 2)
rastladılar.
Andi ve Zeev, bu betik dilini tekrar yazmaya karar verdiler, PHP
3 bu şekilde çıktı; yıl 1998.
1998 kışında, Andi ve Zeev PHP çekirdeğini
tekrar yazmaya başladı lar. 1999 or¬talarında "Zend motoru" (Zeev ve Andi'nin
isimlerinden oluşuyor) ortaya çıkmış oldu.
2000 yılında Zend motoruyla
çalışan PHP 4 resmen tanıtıldı.
2004 yılında PHP 5 çıktı, günümüzde oldukça
popüler olan bu son versiyon Zend 2.0 çekirdeği üzerinde çalışıyor.
PHP
internetin en popüler dillerinden biri, facebook ve yahoo da da hil,
milyon¬larca site bu dili kullanıyor.
Fakat burada asıl olarak dikkatinizi
çekmek istediğim konu şu:
PHP dili 1997'den beri asıl olarak Andi Gutmans ve
Zeev Suraski isim leriyle bir¬likte anılıyor, ayrıca PHP'nin kalbi olan motor bu
ikili tarafından oluşturuldu.
1999'da kurdukları ZEND teknolojileri şirketi
artık milyonlarca dolarlık bir şirket ve ikili hâlâ bu şirkette yönet icilik
yapmaktalar
Eh bu kadar ön bilgiden sonra yavaş yavaş asıl konuya gelelim.
Hem Andi Gutmans, hem Zeev Suraski İsrail Teknik Üniversitesi'nden mezun ve
tahmin edeceğ i¬niz gibi ikisi de Yahudi.
Yani PHP'nin kalbinde iki Y
ahudi'nin yazdığı motor var!
Ve asıl bomba: Yahudi ürünlerini protesto eden,
Yahudi düşmanlığıyla meşhur bir kesim vardır malum. Bunların en azılısı ve "bel
altı vurma" meraklısı olan Vakit ga¬zetesi var ya hani, işte onun internet
sitesi PHP ile yazılmıştır:
(Örnek: http://www.vakit.com.tr/haber.php?id=71014)!
E,
onlar Yahudi malı kullanır da bir başka dinci yayın organı, ha-ber7.com durur
mu? Onlar da PHP kullanmışlar (http://www.haber7.com/haber/20090417/TSKdan-
Turkiye-halki-yorumuna-kanit.php)...
Peki ya islami evlilik sitelerine ne
demeli? http://www.gonuldense-
venler.com/uyeol.php, http://www.zevac.merihnet.com/index.php?go=2,
http://hayirlikismet.corn/index.php?page=login
vs vs...
Bu dindar kardeşlerimiz, içine Yahudi parmağı karışmış
izdivaçlarının hayırlı olabileceğine gerçekten inanıyo rlar mı?
Şaka bir
yana, sizce de bu durum bazılarının yüzünü kızartmayacak mı ? Utanmadan "Yahudi
mallarını boykot edin" kampanyası düzenliyorlar, işte bu n- lar bu kadar
cahildir. Hep kullanılırlar.
Cahil dinciler
Türkiye'deki temel mesele
okuma alışkanlığının olmamasıdır. Herkes kulaktan duyduğu bilgilerle
Müslümanlığını yaşamaktadır. Kimse evinin duvarında asılı duran Kuranıkerim'i
alıp okumamıştır. Türkiye aydınının durumu da böyledi r; o da okumaz.
Tarihlerini bilmezler.
Bir örnek vermeliyim:
Mehmet Barlas köşesinde
yazdı. Bir işadamı Barlas'a demişti ki, "Türkiye'nin t a- lihsizliği Şinasi,
Namık Kemal gibi Batı'yı İlk tanıyan aydınların Fransızca öğrenmeler i- dir.
Türkiye, Tanzimat'tan başlayarak Fransız sistemim benimsemiştir." (5 Haziran
2007, Posta.)
Bunun üzerine tartışma yapılabilir. Doğru olduğu kadar eksik
yönleri de vardır.
Ancak, Vakit gazetesi köşe yazarı Hasan Karakaya, gazeteci
Barlas'ın yazısı üze¬rine uzun bir makale kalem e alınca, artık bu bilgi
eksikliğini gidermek şart oldu.
Çünkü aslında sadece Vakit gazetesi değil,
resmi ideolojiye karşı çıktığını belir¬ten bazı yazarlar da, aslında o karşı
çıktı kla rı resmi ideolojinin argümanlarıyla bunu tartışıyorlar.
Örneğin
Vakit'e göre Namık Kemal kimdi?
Cumhuriyet, Namık Kemal'i nasıl anlatmışsa
Vakit de aynı onu benimsemişti! Yani Cumhuriyet'in okullarında ne öğrendiyse
bunun üzerine analiz yapmaya kalkışı¬yordu.
Namık Kemal'in siyasi
düşüncelerine ilişkin kapsayıcı, derin bir değerlendirme¬leri yoktu.
Halbuki
Namık Kemal, Vakit'in pek de beğeneceği görüşleri savunu yordu.
Bir örnekle
yetinelim:
1876 Anayasa çalışmalarının en faal isimlerinden biri Namık Ke
mal'di.
Namık Kemal'in kafasındaki "anayasal düzen" İslami temelde Batılı bir
yaşam¬dı. Yani gelenekten kopmayan bir modern yaşamı savunuyordu: "Hem
Batılılaşalım hem Müslüman kalalım" diyordu kısaca.
Çünkü Namık Kemal'e göre
Batı'nın liberal felsefesi ile İslam'ın yönetim esasları birbirine hiç de aykırı
değildi. Aslında tüm bunlar şeriatın öngördüğü hususlardı.
Namık Kemal hocası
Şinasi gibi "katı bir Avrupacı" liberal değildi. Bir elinde hep Kuranıkerim
vardı.
Özelde Namık Kemal'in, genelde Yeni Osmanlıların "devleti kurtarma
projesi" aynı zamanda dinin/İslam'ın kurtuluşuydu. Ali Suavi farklı mı? Onun da
yer yer şeria t- çılığa kaçan görüşleri var, ama diğer yandan bilimin
kılavuzluğuna inanır, "empery a- lizme" karşıdır.
Namık Kemal'leri, Ali
Suavi'leri bugünlere taşıyan düşünceleridir.
Medyadaki cahillik başlı başına
bir kitap konusu.
Dincilerin Atatürk'le ilgili yıllardır yaptıkları bir
yalanı yüzlerine vurmak istiyo¬rum.
Biliyorsunuz, Türkiye'deki dinci gruplar
ve bunların medyası yıllardır Atatürk'ün ölümüyle ilgili hep bir yalanı dile
getirirler:
Atatürk'ü içki öldürdü!
Doğru olmadığını
söylersiniz...
Resmi belgeleri gösterirsiniz...
Yok hayır,
dinlemezler.
Papağan gibi tekrar ederler: Atatürk çok içki içtiği için
öldü.
Dayanamayıp sorarsınız: Nereden biliyorsunuz?
Hemen yanıtlarlar:
Siroz hastası değil mi ydi?
Açıklarsınız, sirozun alkolden kaynaklandığı bir
şehir efsanesidir.
İnanmazlar.
Peki dersiniz, Mehmet Âkif neden öldü
biliyor musunuz?
Çıt çıkarmazlar. Kem küm ederler.
Sirozdan dersiniz,
inanmazlar. Öyle ya sirozun içki içmekten kaynaklandığını sa¬nıyorlar ya! Eh
Mehmet Akif içmediğine göre nasıl sirozdan ölebilir?
Cahil oldukları için
dalga da geçersiniz: Belki gençliğinde çok içtiğinden dolayı olabilir mi?
Ne
yazık ki son yıllarda sürekli böylesi absürd meseleleri tartışıp durmuyor m
u¬yuz?
Uzatmayalım...
Dinci Yeni Şafak gazetesinin birinci sayfadan
verdiği bir haberi spotu şöyleydi:
"Bursa Orhangazi'de iki ay önce grip
belirtileri gösteren iki yaşındaki Furkan'ın siroz olduğu anlaşıldı. Küçük
Furkan babasından alınacak karaciğerle hayatta tutul a-
cak."
Yani...
Yanisi şu: Atatürk içkiden değil sirozdan öldü.
Sonuçta...
Farkında olmadan yıllardır dile getirdikleri koca yalanlarını, hem
de birinci say¬fadan tekzip etmiş oldular.
Yani Atatürk içkiden değil,
sirozdan öldü.
Ne diyelim, Allah Furkan'ı inşallah annesine babasına
bağışlamışta.. Dinci medyanın "üfürükçü" haberlerini uzatmayalım. Fakat konuya
başka bir açıdan devam etmek istiy orum.
Başbakanın dini bilgisi
zayıf
Başbakan Erdoğan'ın sinirlendiğinde hep aynı cümleyi kurduğunu fark
ettiniz
mi?
"Bir yanağına vur, öbür yanağını çevirirsin anlayışına da
sahip deği liz. Kusura bakmasınlar, öyle yanak bizde yok. Böyle yanak bizde yok.
Çünkü adalet bu değildir."
"Kusura bakmasınlar, yumuşak başlıysak uysal koyun
değiliz, bunu da bilmeleri lazım. Bir yanağına vur, öbür yanağını çevirsin,
kusura bakmasın, öyle yanak bizde yok... "
Vs vs...
Evet, başbakan nedense
hep bu örneği veriyor. Sizce Başbakan Erdoğan'ın din bilgisi çok zayıf değil mi?
Ya da şöyle diyelim; din bilgisi sadece imam-hatipte öğrend i- ğiyle mi
sınırlı?
"Bir yanağına vururlarsa, sen öteki yanağını da çevir" sözü kime ait
bilmiyor
mu?
Hatırlatalım: İsa Peygamber'e!
Bu söz Fransızca diline bir
deyim olarak da girmiştir:
Tendre l'autre joue: Kutsal Kitap'ta yazdığı gibi,
bir yanağına vurana öbür yana¬ğını da uzatmak anlamına gelir.
- Luka İncili
(6/29): "Bir yanağına vurana, öbürünü de uzat." Matta İncili (5/39): Fakat ben
size derim: Kötüye karşı koma; ve senin sağ y a- nağına kim v urursa, ona
ötekini de çevir."
Devamı (5/40): "Ve eğer biri seninle mahkemeye gidip senin
gö mleğini almak isterse, ona abanı da bırak."
5/41: "Ve kim seni bir mil
gitmeğe zorlansa, onunla iki mil git." 5/42: "Senden dileyene ver, senden ödünç
isteyenden yüz çevirme." Üç büyük semavi dinde de bu söz çok değerlidir.
Kutsallık atfedilir.
Bu söz hoşgörü ve barışın sembolüdür.
Ama.. Başbakan
Erdoğan, nedense bu sözü İsa Peygamber'in söylediğini bilm i- yormuş gibi
konuşuyor.
İşte o zaman ister istemez soruyorsunuz; sahiden Başbakan
Erdoğan'ın dini bil¬gisi zayıf mı?
En azından danışmanları kendisini
uyarmıyor mu? Uyarmadığı belli. Çünkü...
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
partisine "AKP" denmesine de çok kızıyor.
"Ak Parti" denmesini
istiyor.
Çoğu kişi bu durumu şaşkınlıkla karşılıyor.
Ne olacak sanki?
"AKP" dense ne olur, "Ak Parti" dense ne olur?
Yine de bazı medya grupları,
meselenin ne olduğunu bilmeden, Başbakan Erdo¬ğan'ı kızdırmamak için h
aberlerinde artık "Ak Parti" adını kullanıyor.
İyi de ediyorlar. Kişi ya da
grup kendisini nasıl ifade etmek istiyorsa saygı duy¬mak gerekir.
Ancak...
Bir soru hâlâ ortada:
Başbakan neden "AKP" denilmesine çok
kızıyor?
Bunun yanıtını, Orhan Hançerlioğlu'nun islam İnançları Sözlüğü
kitabı veriyor. Bakınız sayfa 17'deki "Akabe" sözcüğünün karşısında ne yazıyor:
"Şeytan'ın oturduğ u¬na inanılan tepe."
Bu akabelerin en ünlüsü Mekke ile
Mina arasındaki tepedir.
Hac bayramında Müslümanlar bu tepedeki taştan sütunu
(Cemre-i Akabe) ta ş- larlar, böylelikle de bir z amanlar orada oturduğuna
inanılan Şeytani taşlamış olurlar.
Yaaa! Şimdi anladınız mı, Başbakan
Erdoğan'ın "A-KE-PE" denilmesinden neden çok rahatsız olduğunu?
Başbakana
göre partisine "AKP" diyen herkes aslında "Şeytan" di yordu.
Başta Recep
Tayyip Erdoğan olmak üzere AKP'İilerin islam bilgileri pek zayıf de¬ğil
mi?
Bu isim olayı gösteriyor ki, Mekke'de Şeytan'ın oturduğuna inanılan
tepenin adım, partilerine isim yapmışlar!
Sonra da dünyada eşi benzeri
olmayan bir talepte bulunuyorlar:
"Partimize AKP demeyin, Ak Parti
deyin!"
Eee, şunu baştan düşünsenize...
Bir de imam-hatip mezunu
olacaklar!..
Ya da tekrarlayacağız: "Bir okullarda öğrenim kalitesi iyi
değil." Hayır hayır, derdim, imam-hatip müfredatını ve öğrenimini ele almak
değil.
Konu açılmışken bir parantez açmama izin veriniz; imam-hatip
meselesine de¬ğinmek istiy orum. Bir Türkiye gerçeğini gözler önüne sermek için
Bursa'dan bir örnek vereceğim:
Coşkunöz, Durmazlar, Diniz, Ermetal, Mutlusan,
Ünimak, Karmod, Hidro Tek, Kema Makine, Mimfa, Kuzuflex, Omega Otomotiv,
Başarır, Tuğra Makine, Türkkar, Yuneka, Kardoba, Beltan, Revsan, Biytaş, Mod
-san... Liste uzayıp gidiyor. Hepsi ihr a- catçı.
Hepsi Bursa'da. Ciroları
yüz milyonlarca dolar.
Bu şirket kumcularının hepsinin ortak bir özelliği
vardı.
Ticari hayata 1955'te atılan M. Kemal Coşkunöz, bugün 400 milyon dolar
cirosu olan Coşkunöz Holding'in kurucusuydu.
1956 yılında küçük bir atölyede
iş hayatına başlayan Ali Durmaz, bugün cirosu 150 milyon dolar olan Durmazlar
Holding'in sahibiydi.
Bugün on bir şirketi ve 2 000 çalışanı olan Talat
Diniz, Diniz Hol ding'i 1976 y ı- lında kurdu.
Ve diğer şirketlerin
kurucuları şu isimlerdi:
Fahrettin Gülener, Ermetal; Atilla Öztelcan,
Kuzuflex; Mehmet Ülker, Meka Teknik; Serkan Köriistan, Gera Makine; Ali
Olağaner, Mutlusan; Necmettin Pınar, Pınar Metal; Ali Altınipek, Omega Otomotiv;
Hu lusi Burkay, Burkay Tekstil; Abdullah Bayrak, Elsisan; Nurettin Akbal,
Ceyantek; Burak Selamet, Ünimak; Zeki Tunaoğlu, Tunaoğlu AŞ; Yusuf Meriç-Kadir
Gümüş, Yuneka; Ali Tosun, Mutfakçılar AŞ; Sabri Evci, Revsan; Cengiz Malkoç,
Karmod; Emin Işıkverenler, Başarır Kalıp; Yusuf Keser, ŞRK AŞ; Vehbi Varlık,
İnoksan; Harun Keser, Kema Makine; İhsan Gürsu, Türkkar Otobüs; Erhan Kara,
Hidro-Tek; Fahri Tuğral, Tuğra Makine; Veli Kaynar, Hidrosel; Turgay Şenel,
Modsan; Fevzi Uçar, Mimsa; Hüseyin Şah in kul, Şah un kul AŞ; Turgut Yavaş,
Turgut Ti caret; Fevzi Uçar, Mimfa; Hüseyin Karabacak, Hüner Triko; İsmail Uçar,
Mimfa; Kenan Ba y- rak, Kardoba; Suat Gülçimen, Biytaş; Rahim Kuru, Baykal AŞ;
Süleyman Beltan, Beltan AŞ vs...
Milyon dolarlık cirolara sahip şirket
kurucularının hemen hepsi yoksul ailelerin çocuklarıydı.
Hayır, ortak
yanlarından kastettiğim yoksul olmaları değil. Bu şirket sahiplerinin hepsi aynı
okuldan mezundu.
Hepsi Tophane Endüstri Meslek Lisesi mezunuydu; eski adıyla,
Bur sa Erkek Sa¬nat Enstitüsü.
Evet, bu işadamlarının hepsi, bugün artık
devletin ve dolayısıyla ailelerin pek il¬gi göstermediği meslek lisesi
mezunuydular.
Kimi tesviyeci, kimi dökümcü, kimi makineci, kimi marangoz,
kimi dokumacıydı.
Bugün Bursa'nın en önemli sanayi kentlerinden biri
olmasında, Top hane En¬düstri Meslek Lisesi'nin 141 yıllık katkısını kimse göz
ardı et - miyor. Peki, bu okulu yaşatmak için elinden geleni yapan münev verleri
kim unutabilir?
Tophane Endüstri Lisesi'nin ilginç bir hikâyesi
vardı:
Bursa Valisi İzzet Paşa, okulu, 29 Mart 1868'de yoksul ve kimsesiz
çocukları k o- rumak amacıyla "ıslahhane" olarak kurdu. Islahhanenin başına da
jandarmadan Hüs e- yin Efendi'yi getirdi.
Burada yoksul ve kimsesiz çocuklara
ileride iş edinmeleri amacıyla el hünerler i¬ne dayanan meslekler öğr etilmeye
başlandı; biçki dikiş gibi. Ya rarı da görüldü; 1877 - 78'de Rusya'yla savaşan
Osmanlı askerlerine elbise dikildi.
1899 yılında okula, "Hamidiye Sanayi
Mektebi" adı verildi.
Temmuz Devrimi (1908, II. Meşrutiyet) okulun
gelişmesine önayak oldu. Bu dö¬nemde demir, tesviye, d öküm atölyeleri
kuruldu.
Cumhuriyetin ilk milli eğitim bakanlarından Vasıf Çınar, Birinci
Dünya Savaşı döneminde okulda öğretmenlik yaptı ve okulun yedi yıllık bir lise
haline gelmesini sağ¬ladı.
Okulun artık birçok bölümü vardı: marangozluk,
tesviyecilik, tornacılık, döküm¬cülük, ağaç tornacılığı, mode lcilik,
kunduracılık ve demircilik.
Osmanlı'nın ayağa kalkmak için, toprağa dişiyle
tırnağıyla tutunduğu Birinci Dünya Savaşı yıllarında, öğrenciler sabahlara kadar
çalışarak Mehmetçik'in ihtiyaçla rı- nı gidermeye çalıştı. Kimi cepheye koşup
şehit oldu.
Aynı direnç, Ulusal Kurtuluş Savaşı'nda da gösterildi.
İşgal
yıllarında bakımsız kalan okulun yardımına genç Türkiye Cum huriyeti ye¬tişti.
Vali Hacı Adil Bey bizzat kolları sıvadı ve okulu tekrar öğrenim görülecek hale
getirdi.
Yerli malı üretiminin teşvik edildiği o yıllarda okulda sık sık
sergiler düzenledi. Öğrenciler ürettiklerini satarak okula katkıda
bulundu.
Okul 1927 ve 1944 yılında iki kez yangın tehlikesi atlattı. 1952'de
Bursa Erkek Sanat Enstitüsü adını aldı.
1958'de ek olarak, Akşam Tekniker
Okulu açıldı. Yirmi beş yaşını aşmamış Erkek Sanat Enstitüsü öğrenciler inin
alındığı bu okul üç yıllıktı. Başlangıçta makine bölümü olan bu okulda 1963-1964
öğretim yılında elektrik bölümü eklendi. Bu okullar nedense tüm ülkede 1968
yılında kapatıldı. Yerine, bugünkü teknik liseler açıldı.
1974 yılında okulun
adı Bursa Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi oldu. 1974 - 1975 öğretim
yılında Yeniyol'daki bölüm bağımsız bir okul halini aldı. Böylece Bursa'da iki
endüstri meslek lisesi oldu. Eski okula Tophane Teknik Lisesi ve Endüstri Meslek
Lisesi, Yeniyol'daki okula da Yeniyol Endüstri Meslek Lisesi adı verildi. (Bu
okulun adı daha sonra Demirtaşpaşa Endüstri Meslek Lisesi olarak değiştirildi.)
1987'de Tophane Anadolu Teknik Lisesi açıldı. Elektronik bölümüy - le eğitim
ve öğretimini sürdürdü. Daha sonra Anadolu Teknik Lise si'ne bilgisayar ve
makine bölümleri, teknik liseye de makine bölümleri dahil edilerek bugünkü konum
u¬na ulaştı.
Şimdi bu bilgilerden sonra gelelim asıl meselemize...
Milli
Eğitim eski Bakam Hüseyin Çelik açıkladı; meslek liselerinde öğrenci sayısı
azaldı; bu nedenle meslek liseleri ile teknik liseler birleştirilecek.
Bugün
gidin, herhangi bir küçük, orta ya da büyük sanayi şirketi sahibiyle- müdürüyle
konuşun; size bir tek söz söyleyeceklerdir: "Kalifiye eleman sıkıntısı çekiy o-
ruz."
Evet; Türkiye'nin tornacıya, elektrikçiye, dökümcüye, tesviyeciye,
kalıpçıya yani teknikerlere ihtiyacı var. Bu gerçeği bilmeyen yok. Ama gelin
görün ki bugün meslek liseleri öğrenci bulamıyor.
Burada bir çelişki yok
mu?
Ne yazık ki yok; her gelen hükümet eğitim sistemini kevgire
döndürdü.
Mesleki eğitimi canlandırmak için gençleri meslek liselerine
gitmeye teşvik eden Milli Eğitim Bakanlığı, diğer taraftan da meslek liselerini
yok etmek için elinden gelen gayreti gösteriyor. Çünkü mevcut hükümet için varsa
yoksa imam-hatip okulla¬rıydı.
Türkiye'nin bu gerçeği artık saklanabilir mi
?
Bürokraside vali, kaymakam, müsteşar, genel müdür, artık aklımıza ne
gelirse neredeyse hepsi imam-hatip kökenli; arkeoloji müzesi müdüründen TÜBİTAK
başkanı¬na kadar.
Öğrenci velileri bu gerçeği görmüyor mu ?
Eskiden
"Çocuğum okusun, memur olsun" diyenler, bugün "Oğlum imam - hatipte okusun,
memur olsun" diyor.
Ne yapsın yoksul halk? Başka bir kurtuluş yolu bıraktılar
mı? Varsa yoksa imam- hatip...
Devlet kadroları imam-hatiplilerle doldu, daha
ne istiyorlar?
"Çocuklarımız dini eğitim alsın" dendi. Güzel; devlet Kuran
kursları açtı. Yetm e-
di.
"Çocuklarımız okullarda din eğitimi alsın"
dendi. Okullarda din dersi mecburi oldu. Yetmedi.
"Okullarda dini müfredat
daha ağırlıklı olsun" dendi. İmam-hatip okulu sayısı artırıldı. Yetmedi.
Bu
okullar Türkiye'nin bir gerçeği, tamam, kabul... Ama artık sayıları yeterli
de¬ğil mi? Her yıl 25 bin imam-hatipli mezun oluyor. Hâlâ yetmediğini
söylüyorlar.
İnsan sormadan edemiyor:
Çocuklarımız bu kadar dini bilgiyi
ne yapacak? Herkes teolog mu olacak? İslam dini bu kadar zor öğrenilen bir din
mi? Bütün Türkiye'yi din adamıyla mı dolduracaksınız? Yoksa istediğiniz dine
dayalı bir yaşam mı? Ya da imam-hatip okulları dinci siyasetin aracı mı? Galiba
öyle.
Yoksa imam-hatip okullarının yıldızı her geçen yıl parlarken,
Osmanlı'yı iktisadi krizden kurtarmaya çalışan, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin
temeline harç taşıyan To p- hane Endüstri Meslek Lisesi gibi teknik okullar
neden tarihe karışsın?
Kimse de çıkıp, "Eğer dini eğitim bir ülkeyi
yaşatsaydı, Osmanlı hâlâ büyük i m- paratorluk olarak kalırdı!" d emez
ki.
Dogmatizmin olduğu yerde sanayileşme, gelişme olur mu? Dogmatizmin olduğu
yerde soru, şüphe olur mu? Kuşku duymazsanız her gösterilene, anlatılana
inanırsınız. Kullanılırsınız...
İmam-hatip parantezini kapatalım. Umarım ne
demek istediğimi anlatabilmi-
şimdir.
Bu tespiti yapmamın bir başka nedeni
daha var... Çünkü "imam-hatipliliğin" bir başka sonucuna dikkat çekmek
istiyorum...
Psikolojik harbin merkezi
İmam-hatipli Başbakan Erdoğan'ın
dini bilgisinden çok, ani duygusal kararlar ve tepkiler vermesi beni çok ilg
ilendiriyor.
Başbakanın bu aşırı duygusal tavrını yalnızca ben mi
gözlemliyorum? Sanmam.
Türkiye'de bir yanda Ergenekon soruşturmaları
yürütülüyor, diğer yanda he¬men her geçen gün Başbakan Erdoğan'ın koruma sayısı
artırılıyor.
Bu iki olay arasında nasıl bir bağlantı olup olmadığı konusunda
sorularım var:
Nisan 2009'dan itibaren Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ı CAT,
yani özel op e- rasyon timleri de korumaya başladı. Başbakan Erdoğan'ın, dönemin
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin'in açıklamasına göre, 221'i yakın koruma olmak
üzere, toplam 287 koruması bulunuyor. Bu sayı, Bülent Ecevit döneminde 130
civarındaydı. Sayının iki kattan fazla artmasının sebebi olarak ise Erdoğan'a
düzenlenmesi planlanan suikastlar olduğu öne sürülüyor.
Suikast teşebbüsleri
oldu mu? Evet oldu.
2005 yılında Kütahya'da Linyit İlköğretim Okulu'nda
düzenlenen törene katılan Başbakan Erdoğan'a, Mustafa Bağdat isimli bir
vatandaşın ekmeğin içine sakladığı k u- rusıkıdan bozma tabancasıyla suikast
teşebbüsünde bulunduğu gazetelerde yer aldı. Kendisine protestocu süsü vererek
başbakana yaklaşan saldırgan Bağdat, korumalar tarafından etkisiz hale
getirildi. Olayın incelemesinde, bilirkişiler bu ta bancayla bir iki metreden
ateş edilse bile etkisiz olacağını açıkladılar.
2006 yılında "Atabeyler"
isimli bir örgütün lideri olduğu öne sürülen Murat Eren isimli şahıs yakalandı.
Onun ifadelerine göre, örgüt başbakanın eski danışmanı Cüneyt Zapsu'ya, Başbakan
Erdoğan'a ve BİM marketler zincirine karşı eylem yapmayı düşünüyordu. Bu
sebeplerle yakalanıp Mamak Cezaevi'ne konuldu. Yakalananlar idd i- ayı
reddettiler. Mahkeme süreci devam ediyor.
2008 yılı görece daha
hareketli geçti. Temmuz ayında "yandaş" med ya, Ergene- kon'un DHKP-C
aracılığıyla Başbakan Erdoğan'a suikast düzenlemeye çalıştığını iddia etti, buna
kanıt olarak ise başbakanın evinin iç ve dış krokilerinin bulunmasını göste r-
di.
Ekim ayında ise Tuncay Güney, Erdoğan İstanbul büyükşehir belediye
başkanıy¬ken, Ergenekon'un suikast yapmayı düşündüğünü, ancak malum "1
Numara"nın su i- kasta engel olduğunu söyledi.
2009 yılının ocak ayında
Yarbay Mustafa Dönmez'in evinde yapılan aramalar sonucu, Erdoğan'ın evinin
krokisi bulunduğu iddia edildi ve suikast tertiplediği şüphe¬siyle tutuklandı.
Dava sürüyor.
2009 yılının mart ayında Adana AKP mitinginde suikast
yapacakları şüphesiyle teknik takibe takılan dört kişi yakalandı ve adliyeye
sevk edildi. Sonra böyle bir planın olmadığı anlaşıldı ve dördü de serbest bı
rakıldı. (Bu sırada yandaş basın, zanlıların PKK veya Ergenekonla bağlantılı
olduğunu yazmıştı!)
Yine mart ayında, Tekirdağ'da miting alanına silahla
girmeye çalışan Muammer Altıntaş, korumalar tarafı ndan yakalandı. Yapılan
sorgularda, önce Erdoğan ve Bay kalı öldürmeyi düşündüğü, sonrasında ise
Erdoğan'ı öldürdükten sonra kendisini de öldü¬receği şeklinde birbiriyle çelişen
iki açıklama yaptı; ardından başbakanı öldürmeye teşebbüs etmek ve ruhsatsız
silah taşımaktan tutuklandı.
Ergenekon'un ikinci iddianam esinde ise, Kemal
Aydın, Neriman Aydın ve Dur¬muş Ali Özoğlu'nun 30 Ağustos töreninde Tayyip
Erdoğan ve Abdullah Gül'e suikast yapmayı planladıkları yazıldı. Bu iddiaya
kanıt olarak telefon görüşmeleri sunuldu.
Son olarak Üsküdar'da başbakana
suikast yapılmak üzere kazılan bir tünel ort a¬ya çıkarıldı. Sonra bu tünelin
Osmanlı'dan kalma bir su galerisi olduğu anlaşıldı.
Bunların hepsini alt alta
yazıp topladığımızda, elimizde yalnızca bir avuç kroki ve iddialar, bir tanesi
kurusıkıdan bozma, çok yakından ateşlense bile işe yaramayacak bir silah ve
polislerin arasından cebinde silahla geçmeye çalışacak kadar acemi bir "s u-
ikastçı" kalıyor.
Ama burada başbakana suikast yapılmak için ortaya
çıkan/çıkarılan krokilere de bakmak lazım:
Türkiye şu sıralar krokilerle
yatıp kalkıyor. Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan aramalarda neredeyse
her evden bir kroki çıktığı iddiaları medyaya yansıyor.
Son günlerin popüler
terimi "krokilerin" listesine bir bakalım:
- Yarbay Mustafa Dönmez'in
Sapanca'daki evinde ele geçirilen kroki ve harit a- lar. İddialara göre, evde
ele g eçirilen krokilerde Başbakan Erdoğan'a yönelik suikast planı da
var.
- Yine Yarbay Dönmez'in Ankara Sincan'daki evinde bulunan krokiyle
kazılar başlatıldı ve çok sayıda mühimmat bulundu.
- Susurluk hükümlüsü
ve Ergenekon soruşturması tutuklusu Özel Harekât Dair e¬si eski Başkanvekili
İbrahim Şahin'in evinde bulunduğu belirtilen krok iler. İddia edilen krokiler
sonucu yapılan kazılarla silah, bomba ve mühimm ata ulaşıldı. Şahinin evinde
ayrıca önemli alışveriş merkezlerine ait krokilerin de bulunduğu
yazıldı.
- Ergenekon soruşturması kapsamında işçi Partisi'nde yapılan
aramada yine karşımıza bir kroki çıktı, iddialara göre, söz konusu kroki
Yargıtay binasına aitti.
- Atabeyler Operasyonu 2006 yılında
gerçekleştirildi. Polisin yaptığı operasyo n- da bir ajandanın içinde başb
akanın oturduğu sokağın krokisinin çıktığı söylendi.
- Yine 2006 yılında
yapılan Sauna Operasyonu'nda Ankara Etimes gut'taki askeri bölgelere ait olduğu
söyl enen krokiler ele geçiri ldi. Bununla birlikte birçok alışveriş merkezinin
de krokisinin ele geçirildiği gündeme geldi.
Şemdinli'de Umut Kitabevi'nin
2005 yılında bombalanması olayında da yine "krokiler" gündeme geldi, iddialara
göre, bir jandarma aracında olayla ilgili krokiler ele geçirilmişti
Evet,
herkes bir kroki hazırlamış görünüyor! Buna karşılık başbakanın koruma sayısı
her geçen gün artırılıyor. Tüm bunlar düşünüldüğünde ortaya bir tablo çıkıyor:
Birileri başbakanı devamlı tehdit altında o lduğuna mı ikna etmeye çalışıyo
r?
Her suikast iddiasından sonra Ergenekon'un, başbakanı öldürmek istediği i
d- dia ediliyor. Bilgileri toplayınca sorulan soru şu: "Yoksa birileri suikast
iddialarıyla başbakanı Ergenekon'un varlığına ikna mı etmeye
çalışıyor?"
Başbakan Erdoğan'ın koruma sayısının aşırı artırılması ve
neredeyse her Erge- nekoncu sanığın evinde başbakana suikast yapılacağını
gösteren krokilerin bulu n- ması biraz şüphe uyandırmıyor mu?
Neyse, benimki
sadece gazeteci merakı...
Anımsıyor musunuz? Taraf gazetesine gizlice
sızdırılan ve manşet yapılan, sözümona Genelkurmay tarafından hazırlanan ve
Kurmay Al-
bay Dursun Çiçek'in altında imzası bulunan "AKP ve Gülen'i
bitirme planı" ortaya çı¬kınca Başbakan Erdoğan Şanlıurfa Kongresinde yaptığı
konuşmada ne demişti? "Ak Parti üzerine oynanması düşünülen oyunları
görüyorsunuz." Aradan günler geçti.
Artık Taraf gazetesinin yayımladığı bu
belgenin doğru olduğunu söyleyen biri var mı? Hayır!
İşte söylemek istediğim
bu; Başbakan Erdoğan çok çabuk tepki veriyor. Böyle kişilikte biri çok çabuk
yanıltılamaz mı?
Kararlarını akılla değil, duyguyla alan tüm yöneticiler bu
tür oyunla ra getirile¬mez mi?
Biliyoruz ki Ergenekon, okyanus ötesi güçler
tarafından psikolojik harbin en önemli aracı haline getirilmiştir.
Sadece
başbakan değil, bilgisiz/cahil gazeteler de bu oyunun aracı haline get
i¬rilmektedir.
İki örnek vereceğim.
Biri bugüne kadar her
yazdığı-yayımladığı haber/belge yalan çıkan Taraf gaz e-
tesinden.
Tarih,
11 Mayıs 2008.
Taraf gazetesinin manşeti:
"İşte MİT'in Sabancı Cinayeti R
aporu."
Sabancı Holding Yönetim Kurulu Üyesi Özdemir Sabancı, Toyota -SA
Genel M ü- dürü Haluk Görgün ve sekreter Nilgün Ha sefe, 9 Ocak 1996 tarihinde
Levent'te bulu¬nan Sabancı Center'ın, yönetim katı olarak adlandırılan 25.
katında öldürülmüştü.
Gazetenin haberine göre MİT'in 1996/114 hazırlık,
1997/443 esas bel gesi bu suikastı ortaya çıkarıyordu. Haber
şöyleydi:
Özdemir Sabancı suikastıyla ilgili ortaya çıkan bir Milli
İstihbarat Teşkilatı (TVİTT) belgesinde, DHKP-C'nin cinayeti para karşılığı
üslendiği, organizasyonun ise Abdullah Çatlı, Hüseyin Kocadağ ve o dönemde
kıdemli piyade yüzbaşı rütbesindeki Hüseyin Pepekal tarafından yapıldığı
saptanıyor. MİT belgesinde ayrıca cinayeti işle¬yen Mustafa Duyar, Fehriye Erdal
ve İsmail Akkol'un devlet tarafından kullanıldığı, olay sırasında Piyade Yüzbaşı
Hüseyin Pepekal'ın da cinayet mahalli olan 25. katta bu¬lunduğu
belirtiliyor.
MİT raporunda başka tespitler de var. Belgede, İstanbul
Büyükçekmece'deki Akçimento fabrikasında, emniyetin kaçakçılardan ele geçirdiği
uyuşturucuların yakıl¬dığı, ancak bir süre sonra bunların Akçimento ocaklarında
imha edilmek yerine Avru¬pa'ya satıldığının öğrenildiği anlatılıyor. Özdemir
Sabancı'nın uyarılmasına rağmen iş¬leyişin sürdüğü bilgisi de belgede yer
alıyor.
Bırakın gazeteci olmayı, bir vatandaş olarak böyle bir belgeye
ulaşsanız ne y a- parsınız? Tabii ki doğrulatmaya çalışırsınız.
Hayır, bu
yapılmadı ve haber manşetten bu deli saçması iddialarla yayımlandı. Tabii
medyada yer yerinden oynadı. Kimi köşe yazarları "Kanım dondu"
diye
yazdı.
Bu haberden sonra odatv.com adlı haber sitemizde Ahmet Altan'a
bir mektup yazdım:
Sayın Altan,
Gerçeğe sadık olmayan, ne Türkiye'yi ne
dünyayı analiz edebilir. Taraf gazetesi bazen siyasal görüşlerine ve dolayısıyla
gazetenin çizgi sine uy¬gun gördüğü haber ya da belgeyi gözü kapalı sayfalarına
taşıyor.
Ve ne yazık ki en az bir iki kaynaktan doğrulatılmayan bu haberler
fi yaskoyla sonuçlanıyor.
Sayın Altan,
Birçok gazeteci bilir ki, bu tür
sözde MİT belgeleri gerçek değildir. Ve tüm yayın organlarına sızdırılır.
Bu
belgeye inanan yayın organları ya da son dönemlerin, internetten buldukla- rıyla
kitap yazan kişileri bu oyunun bir parçası, figüranı olurlar.
Telefon açıp
Ankara'daki deneyimli gazeteci temsilcinize ve meslektaşlarınıza bu durumu
sorabilirsiniz. Ve eminiz ki onlar da size "Evet bizde de buna benzer onlar¬ca
sahte belge var" diyeceklerdir. Sayın Altan,
Böylesine büyük bir iddiayı ne
kadar kolay manşete taşıyorsunuz? En azından açıp bu deli saçması haberi Güler
Sabancı'ya sorabilirdiniz. Ve bir uyarı:
Taraf gazetesi şimdiden yorulmaya
başladı; bu tür editoryal hatalar bunun s o- nucudur.
Ve karanlık güçler bunu
bildikleri için bu tür belgeleri/bilgileri size sızdırıyorlar. Lütfen biraz daha
dikkat ediniz. Çalışmalarınızda başarılar dileriz.
Taraf gazetesinin
haberinin ardından sonra ne oldu? MİT belgenin sahte old u- ğunu açıkladı. Peki
bu sahte belgenin hikâyesi neydi?..
MİT'in Silivri'deki "Ergenekon
mahkemesi"ne gönderdiği açıklaması şöyleydi: Ergenekon soruşturması kapsamında
tutuklu bulunan Doğu Perinçek'in ikame t- gâhında yapılan aramada, Tuncay Güney
İpek'ten elde edildiği öğrenilen dokümanlar arasında ayrıca benzer içerikli, MİT
an-
tetli, Mart 1996 tarih ve 11.07.14 (okunmuyor) sayılı yazının da
bulunduğ u belirlen¬miştir.
Her iki dokümanın incelenmesi
neticesinde;
- MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği çeşitli
Bakanlık/kuruluşlarla bu tür antetli kâğıtlar kullanılarak yazışma yapıldığı, bu
itibarla Müsteşarlığımıza ait a n- tetli kâğıtların Müsteşarlık dışından da
temin edilerek fotokopi İle boş kâğıt haline getirilip kullanılmasının mümkün
olduğu,
- Belge olduğu öne sürülen yazılardaki sayıların
Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı, makama hitap
tarzının Teşkilatımızın yazışma kurall a¬rına uymadığı,
- Sabancı Center
başlıklı yazının son unda yer alan 413-914 Dinçer Bozak (Kd.Bnb.) ve 210-719
Yusuf Balbay (Istihda Yrd.) ibarelerinin Teşkilatımızla ilgisinin bulunmadığı,
hususları belirlenmiş olup söz konusu dokümanların dezenformasyon çalışması
olduğu izlenimi edini lmiştir.
Ne sözümona MİT belgesi ne de MİT'in benzer
açıklamaları yeniydi.
Son yıllarda gazeteciler benzer olaylarla sık
karşılaşır oldu.
Taraf'ın manşeti yalandı.
Sonra ne oldu dersiniz?
Bu
kez de şöyle bir iddia ortaya attılar...
Tarih, 25 Temmuz 2008.
Haber
şöyle:
"Gizli" kaşeli MİT belgesinin Ergenekon soruşturması kapsamında
örgütün üst düzey yöneticisi olduğu iddiasıyla tutuklanan İşçi Partisi (İP)
lideri Doğu Perinçek'in evinden çıktığı öğrenildi. Soruşturmayı yürüten
savcılığın Sabancı suikastını anlatan belgenin doğru olup olmadığını MİT'e
sorduğu, ancak olumsuz cevap aldığı kaydedildi. Savcılığın, iddianamede,
Ergenekon terör örgütünün suikastlar sonrası sahte belgele r¬le kamuoyunu
manipüle etmeyi amaçl a dığı tespitine yer verildiği ileri
sürüldü.
Nasıl?
Ne kolay değil mi? MİT belgesi yalan çıktı.
O halde bu
sahte belgeyi de Ergenekoncular hazırladı!
Gördünüz mü şu Ergenekoncuları,
sahte belgelerle gözü pek cesur süper gaz e- tecileri nasıl ellerinde oyuncak
yapıyorlardı. Manşet b ile atmalarına neden oluyorla r- dı! Şaka
gibi...
Bitmedi.
Bir de bu sahte MİT belgesi üzerine Kod Adı Darbe adında
kitap yazan Zihni Ça¬kır gibi gazet eciler vardı. Çakır, yine sahte bir MİT
belgesi ne göre Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden'in CIA ajanı o
lduğunu yazdı! Güya bu MİT belgesine göre Özden, 1994 yılı başlarında CIA
Türkiye masası eski şeflerinden Direktör Albay W. Bob tarafından CIA'yla
irtibatlandırılıp, "güvenilir aja n- lar" statüsüne alınmıştı! Kod numarası ise,
EC-7-97 idi!
Gülmeyin, bunları yazanlar TV ekranlarında "uzman" diye konuştu
ruluyor...
Sabancı cinayetiyle ilgili hukuku süreç sürüyor.
Sahte MİT
belgesinde adı geçen Albay Hüseyin Pepekal Taraf gazetesine dava açtı. Dava
Kadıköy 2. Asliye Ceza Ma hkemesi'nde devam ediyor.
Bir notla bu bölümü
noktalayayım.
21 Şubat 2009 tarihinde yapılan bu duruşmadan başka, aynı gün
Taraf gazete¬sinin yirmi duruşması daha vardı...
İnanması zor ama, mesleğin
duayeni olarak bildiğimiz bazı gazeteci ağabeyler Tarafın bu tür sansasyonel
haberciliğine övgü düzüyor.
Öyle ya haberin gerçek/doğru olup olmaması değil,
ne kadar gürültü çıkardığı önemli hale geldi...
En gürültücü olan, en cahil
olanı
Liberal bir gazeteden örnek verdik. Bir de dinci bir gazetenin
manşetine baka¬lım...
Tarih, 11 Nisan 2008.
Vakit gazetesinin
manşeti:
"işte Uğur Mumcu Katilleri."
Bakalım dinci gazeteye göre Uğur
Mumcu'nun katilleri kimdi?
2 Şubat 1993 tarihli ve M İT tarafından
Başbakanlığa hitaben yazılmış MİT Müs¬teşarı Sönmez Köksal imzalı, "çok gizli
ibareli" Uğur Mumcu cinayeti konulu belgenin içeriği şöyle:
ABD'nin
güvenliğini ve hayat çıkarlarını yakından ilgilendiren Türki ye'nin gerekli
yerlerinde kuvvet bulundurmak ve bu maksatla Ortado ğu'yu kontrol altına alıp
Türk i- ye'nin dine dayalı bir yönetim altına girmesini önlemek maksadıyla; ABD
Haberalma Servisi CIA denetiminde, İsrail kabine görevlisi Haim Bar-Lev
kontrolünde, İsrail GANDA birliklerinde eğitim gören altı kişilik özel tim,
Hayfa Deniz Üssü'nden botla Türkiye'ye giriş yapmışlardır. Mezkûr timin
ülkemizdeki görevleri, teşkilatımızın değe r- li haber kaynaklarından Gazeteci
Uğur Mumcu ve Mehmet A li Birand'ı öldürmektir.
Gazeteci Uğur Mumcu'yu
öldüren tim elemanları, ikinci görevleri olan Mehmet Ali Birand'ı öldürmek için
ülkemizden çıkış yapmamış lardır. Tim elemanlarının, yaptığımız istihbarat
neticesinde, İsrail hükümetinin Ankara Temsilciliği'nde kaldıkları tespit
edilmiştir.
Bu haberden sonra hemen aynı gün odatv.com'da şunu
yazdık:
Karanlık odaklı merkezlerin en çok sevdiği yayın organları, el
altından sızdırdığı bilgi/belgeleri hiçbir süzgeçten geçirmeyen yayın
organlarıdır.
Son dönemlerde özellikle Ergenekon soruşturması nedeniyle bunun
medyada sıkça örneğini görüyoruz.
Bu gazetelerin başında dinci Vakit gazetesi
geliyor. Vakit gazetesinin bilmediği gerçek şu:
Bu tür uydurma sahte belgeler
Ankara'da her medya kuruluşuna gön derilir. Hangi gazeteye gitseniz bir torba
dolusu böyle akla ziyan belgelerin bulunduğu dosya görürsünüz.
Ve işin daha
garip yanı:
Vakit'in haber yaptığı bu belge zamanında medyada tartışma konusu
oldu. Uğur Mumcu cinayetinden hemen sonra basın toplantısı düzenleyen RP Genel
Başkan Yardımcısı Şevket Kazan'ın dağıttığı belgenin aynısıydı. Ancak kısa bir
zaman sonra bu belgenin sahte olduğu ortaya çıktı.
Vakit'in manşetinden
verdiği MİT belgesi sahteydi.
MİT, yıllar önce yalanladığı belgeyi bir kez
daha yalanladı. Balon na sıl bir açık¬lama yaptılar? Ancak MİT'in açıklamasını
dikkatli okumanız gerekiyor, çünkü sahte belgecilerin neler yapabileceğini
ortaya çıkarıyor:
Uğur Mumcu suikastıyla ilgili basında yer alan sahte MİT
belgesi hakkında; 16/05/2000 tarih ve 10.2.001.01.000.440.35-610/14026 saydı
yazı İle Adalet Bakanlı- ğı'na yapılan suç duyurusu. (Listede yer aldığı sıra
no: 35, 92, 103,259)
Uğur Mumcu suikastını konu alan ve MİT tarafından
yazıldığı izlenimi yaratıl¬mak istenen her iki dokümanla ilgili olarak yapılan
inceleme lerde;
- İlk belgede (02/02/1993 gün ve 01.786/0875/433 sayılı
yazı) geçen imzanın doğru olduğu, ancak başka bir belgeden alınarak bu yazının
altına monte edildiği,
- MİT Müsteşarlığı olarak yasal görevimiz gereği
çeşitli Bakanlık/ kuruluşlarla bu tür antetli kâğıtlar kullanılarak yazışma
yapıldığı, bu itibarla Müsteşarlığımıza ait antetli kâğıtların Müsteşarlık
dışından da temin edilerek fotokopi İle boş kâğıt haline getirilip
kullanılmasının mümkün olduğu,
- Belge olduğu öne sürülen yazıdaki
sayılarında Müsteşarlığımızca kullanılan sistem ile ilgisinin bulunmadığı,
makama hitap tarzının Teşkilatımızın yazışma kuralla¬rına uymadığı, hususları
belirlenmiş olup, dezervformasyon olduğu anlaşılmış ve Ada¬let Bakanlığı'na suç
duyurusunda bulunulmuştur. Anılan dezenformasyon çalışmasının Uğur Mumcu
suikastının gerçekleştirildiği tarih itibariyle, faillerin tespitine ilişkin
he¬def saptırmak amacıyla ortaya çıkartıldığı izlenimi edinilmiştir.
Vakit
gazetesi, Ergenekon sanığı Veli Küçük'ün evinde bulunan MİT belgesini hiç
doğrulatma gereği duymadan manşetine taşımıştı. Herhalde belgeyi aldığı
kayna¬ğına çok güv eniyordu!
Haberi doğrulatma ihtiyacı duymamıştı. Peki,
"haberi" yalan çıkan gazete ne yaptı dersiniz?
Tarih, 13 ağustos
2008.
Aynı Sabancı suikastıyla ilgili sahte belge olayında olduğu gibi yandaş
medya yine benzer manşeti yaptı:
"Ergenekoncular, Suikastlardan Sonra Sahte
Mİ T Raporu Düzenlemişler." Evet şaşırmayınız. Türkiye medyasının geldiği durum
budur. Peki, bu yeni iddi a- larına ilişkin ellerinde hiç s omut bir delil var
mıydı ?
Vardı! Çünkü bu sahte MİT belgeleri Ergenekon sanıklarının evlerinde
ele geçi¬rilmişti! Aman dikkat etsinler, yarın bir başka soruşturmada bu
belgeler onlarda bul u- nursa, "belgeleri" onların düzenlediği ortaya
çıkar!
Biz bu eleştirileri yapınca yandaş basın ne diyor? "Soner Yalçın
Ergenekon'u sulandırıyor!" Güler misin, ağlar mısın?.. Kimin sulandırdığına
örnek olsun diye yazayım:
1 Eylül 2008 tarihli yandaş gazetelerin Ergenekon
haberlerine bakar mısınız: Taraftan bir haber: "Keçiören'deki büfeciyi de
Ergenekon dövmüş... Keçiören'de içki sattığı gerekçesiyle büfeci Metin Şahini
dövmekle suçlanan Z a- bıta Müdürü İsmet Öztürk'ün ilişkileri, Ergenekon'dan da
tutuklu çete lideri Sedat P e- ker'e dayandı..."
Yeni Şafaktan bir haber:
"Ergenekon şike de yaptırmış...
Ergenekon sanıklarından Hayretti n Ertekin'in
Konyaspor-Ankaragücü maçına da müdahale ettiği ortaya çıktı."
Zamandan bir
haber: "Ergenekonla Sauna'nın yolları kesişti..." Stardan bir haber: "Küçük
ajandada hayati tehlike var..."
Sözümona çok önem verdikleri Ergenekon
Davası'nın suyunu kendileri çıkarmı¬yor mu?
İnsan sormadan edemiyor; kendi
yazd ıkları haberleri, kendileri oku ya okuya "Ergenekon manyağı" mı oldular
?
Çünkü artık komik duruma düştüklerini bile fark edemeyecek hal
deler.
Perinçek'le yakınlığım
Yandaş medyanın benimle ilgili bir diğer
suçlaması, "Aydınlıkçı" olduğum ve Doğu Perinçek'i savunmak için Ergenekon'a
karşı çıktığım şeklinde. Gerçekten öyle mi?
Doğu Perinçek'in 2000'e Doğru
dergisinde çalıştım. Aydınlık'ta haber müdürlüğü, köşe yazarlığı yaptım. Ama ne
Aydınlıkçı oldum ne de partili.
Gazeteci olmak istedim hep. Sadece habercilik
yapmak istedim. Sonra ayrıldım.
Hakkımda yazmadıklarını
bırakmadılar.
Sustum.
Baktım susarak olmayacak sonra dava açtım.
Kazandım.
Asliye Hukuk Mahkemesi Aydınlık'ı 3 000 TL'ye mahkûm etti. Sonra
Ergenekon süreci başladı. Ne yapmam gerekiyordu?
Hakkımda yalan haberler
yaptıkları için şimdi Ergenekon soruşturması kaps a- mında tutuklanan
Aydınlıkçılar aleyhine yapılan haberleri kendi kişisel meselem yü¬zenden
alkışlamalı mıydım ?
Yoksa kızgınlığın/öfkenin esiri olm adan gazetec ilik
yapmayı sürdürse miydim? Tabii ki bana yakışanı yaptım.
Kişisel duygularımı
işime karıştırmadan habercilik yapmaya devam edeceğim.
Diğer yanda Doğu
Perinçek hakkında ne mi düşünüyorum?
Bakınız...
Doğu Perinçek...
Çok
insanın günahını almıştır.
Kafasındaki komplolara inanmış; karşı çıkanlar
karşısında cellat kesilmiştir. Keza kuşkuculuğu paranoyaya
dönüştürmüştür.
İdeolojisini günlük siyasi gelişmelere feda etmekten geri
durmamıştır. Bu ne¬denle bir gün sağa savrulmuş, bir gün sola yönelmiştir;
PKK'yl a da yan yana durmuş¬tur, MHP'yle de.
Sovyetler Birliği'ne karşı
ABD'nin yanında bile olmuştur.
Dün küfür ettiği İttihat ve Terakki
kadrolarını gün gelmiş yürekten savunmuş¬tur.
Düşman gördüğü Rauf Denktaş
zamanla kahramanı oluvermiştir.
Yani siyaseten hep y
anılmıştır.
Ama..
Hepsi onun gerçeğidir.
Ancak...
Tüm bunlar bir
olguyu gözden kaçırmamıza neden olmamalıdır: Kendi doğrus u¬nu savunurken hiç
yalpal amamıştır. Dönek esintilerin olduğu bu topraklarda inadına rüzgâra karşı
yürümüştür.
Ömrü gözaltılarda, işkencelerde, cezaevlerinde geçmiştir.
Tehditler almıştır. En yakın arkadaşlarını ölüme uğurlamıştır. Ama politik
inancından taviz vermemiştir.
Düşüncelerine, yaptıklarına, tavırlarına karşı
olsak da, bir hakkı teslim etmemiz gerekiyor:
Doğu Perinçek inanmış bir
adamdır.
Hadi Perinçek meselesini ilginç bir anekdotla bitirelim: Aralık
1976'da Aydınlık Yayınları'ndan bir kitap çıktı: Bozkurt Efsaneleri ve
Gerçek.
Yazan Doğu Perinçek'ti.
Perinçek, 82 sayfalık broşür gibi
kitabında Orta Asya'daki Tür k kavimlerinin ta¬rihsel sürecini irdelemeye
çalıştı.
Kitabında, "Turancılık, yurdumuzda faşist diktatörlüğün hüküm
sürdüğü dö¬nemlerde devletin resmi ideolojisi haline gelmiştir" (s. 10) diyen
Perinçek'e göre "t a- rih boyunca kurulan on altı Türk devleti" de bir
safsataydı, (s.72)
Saf bir Türk ırkı olmayacağını yazan Perinçek, Ergenekon'a
da "hu rafe" diyordu.
Yıllar önce Ergenekon'a safsata diyen Doğu Perinçek'in,
Ergenekon soruşturm a¬sı dahilinde tutuklanıp cezaevine konması, herhalde tarihi
nin garip bir cilvesi olsa ge¬rek!
Ergenekon'un neresindeyiz?
Bazı liberal
solcular soruyor: "Susurluk'a karşı çıkanlar, bugün ne den Ergene- konculara
karşı çıkmıyor?"
Gelin önce şu konuda anlaşalım:
Soğuk Savaş döneminde
Türkiye'deki örtülü eylemlerin tümünde CIA - MOSSAD parmağı vardır.
1 Mayıs
1977 katliamından Abdi İpekçi cinayetine, Kahramanmaraş Olayla rı'n- dan Çorum
Olayları'na kadar...
Sanıyorum bu konuda hemfikiriz. Şimdi gelelim
günümüze...
Terör örgütüne karşı Türk Silahlı Kuvvetleri büyük bir mücadele
veriyor. "Dananın kuyruğu burada kopmaktadır."
Terör örgütüyle mücadelede
kendini herkesten çok kahraman ve milliyetçi gören bazı askerler hukuk dışı
yollara sapmışlardır. Bu hukuk yolundan sapış Susurluk'u
doğurmuştur. Ve Susurluk ne yazık ki devletin en üs t kademelerine
uzanacakken, bütün kanunsuzluklar üç beş özel timcinin üzerine yıkılıp mesele
kapa - tılmıştır.
Gelelim Ergenekon meselesine:
Dava mahkeme sürecinde ve
bu konuda pek bir şey söylenemez.
Ama iddianameden görüldüğü kadarıyla, yine
kendilerini kahraman gören Bin¬başı Ersever tipi eski askerler hukuk dışı
yollara sapmış ola bilir.
"Olabilir" diyoruz, çünkü buna mahkeme karar
verecek.
Dünyanın her savaşında bazı subayların yasadışı yollara girdiği,
kirli ticaretler yaptığı bilinir. Sayıları çok az olmakla birlikte ne yazık ki
benzerleri Türkiye'de de gö¬rülmüştür, görülüyor.
Benzer olayların açığa
çıkarılması için dün olduğu gibi bugün de eli mizden gele¬ni yapacağız.
Bu
bilgilerden sonra gelelim Ergenekon'a neden mesafeli olduğu muz sorusunun
yanıtına:
Bunun birincil sebebi, yandaş medyanın hukuku hiçe sayan
yayınlarına verilen yanıtlar, bizleri mesafeliymiş gibi gösterebilir.
Kendi
adıma buna karşı çıkarım.
Diğer yanda-Siz İlhan Selçuk gibi duayen
gazetecileri, Alemdaroğlu, Manisalı g i- bi profesörleri, üniversite k
urucularını, TV sahiplerini, Kanadoğlu gibi hukuk anıtlarını, Türkan Saylan gibi
yiğit kadınlarımızı bir çete içinde gösterirseniz, biz mesafeli dur
u¬ruz.
Siz Cumhuriyet Mitinglerini, Atatürkçü Düşünce Derneği'ni, Çağdaş
Yaşamı De s- tekleme Derneği'ni darbeci yaparsanız, biz mesafeli dururuz.
Siz
Türkiye'deki tüm AKP muhaliflerine "Ergenekon çetesi" yaftası vurursanız biz
mesafeli dururuz.
Siz bir avuç "vatan kurtaran Şaban"ı büyük eylemlerin
organizatörü olarak gö s- terirseniz biz mesafeli dururuz.
Siz Ergenekon'u
politikaya alet ederseniz biz mesafeli dururuz.
Siz sorunu çözmek yerine
meseleye hınç almak isteğiyle yaklaşırsanız biz mesa¬feli dururuz.
Siz
Cumhuriyet'in kurucu ideolojisine ve onun destekçilerine savaş açmak için
Ergenekon'u fırsat bilirseniz biz mesafeli
dururuz.
Bakınız:
Gladio/Kontgerilla/Ergenekon zindanlarından,
işkencelerinden geçenlere, ma¬kaleler kitaplar yazanlara d önüp, "Siz
Ergenekon'a neden mesafelisiniz?" demeniz için dönüp arkanıza bir bakmanız
gerekir.
Sizler bugüne kadar nerdeydiniz? Hep suskundunuz.
Yine de
soralım:
Sizler, Susurluk'u çözmek yerine hep bulandıranlarla bugün nasıl yan
yana d u- rabiliyorsunuz?
Üzgünüz, ama biz size kuşkuyla
bakıyoruz.
Ergenekon'un Türkiye'nin bir iç meselesi olmadığım da çok iyi bili
yoruz.
Ergenekon sadece araç!
Ve ne yazık ki sizler, yeni Soğuk Savaş
döneminin renkli devri mlerini sahici sa¬nanlardansınız!... Biz size hep
mesafeli dururuz... Ama...
Gazetecilikte ısrar edeceğiz.
İyi niyetinden
kuşku duymadığımız bazı meslektaşlarımızı da eleştireceğiz.
Bunlardan biri
Radikal gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan.
Kendisine odatv.com
editoryal kadrosu adına mektup yazdım; ka muoyuyla pay¬laştım, işte o
mektup...
İsmet Berkan'a mektup yazdım
Sayın ismet Berkan,
Biz sizin,
psikolojik olarak ağır hasta Emniyet Özel Harekât Dairesi eski Başkanı İbrahim
Şahin'in sözlerini manşetten verdiğiniz "habercilik" anlayışına yabancı
değiliz.
Bu şudur:
Önce teori geliştirirsiniz ve ardından sadece buna
uygun haberleri önemsersi¬niz. Teori hakkında kuşkulara neden olacak, belki onu
boşa çıkaracak haberle¬ri/olguları görmezsiniz bile.
Ve meselenin en acıklısı
ise, sizi böyle bilen "organizasyonlar" tarafından "bel¬ge manyağı"
yapılırsınız.
Yani sizi psikolojik savaşın piyonu haline
getiriverirler.
Gönderilen belgeler/bilgiler "teorinizi" güçlendirdiği için
gerçek mi, değil mi sorusunu aklınıza bile getirmezsiniz. Çünkü bu habercilikte
kuşkuya yer yoktur.
Evet, Ergenekon soruşturmasının başlamasıyla Türkiye'de
bazı mes¬lektaşlarımızın içine düştüğü acıklı durum budur. Bunlardan biri de
sizsiniz.
Gelelim meselenin bir başka boyutuna.
Sayın İsmet
Berkan,
Gazeteciliğin en büyük düşmanı nedir bilir misiniz? Hayattan kopuk
yaşamak!
Dar bir çevre içinde salt fıkirdaşlarla birlikte yaşamak, mesleğini
çürütür. Çün¬kü soru sorma pratiğini öldürür.
Sizin meslek yaşamınıza
bakıyoruz: Sadece spor muhabirliği yaptınız.
Sonra hep masa başı görevlerde
bulundunuz.
Araştırmaya yönelik bir kitap bile yazmadınız, inanınız, bunu
küçümsemek için yazmıyoruz.
Bir "gazeteci türü"nü kavramaya
çalışıyoruz.
Siz Ergenekon soruşturmasında gözaltına alınan, cezaevine atılan
kişilerden, sanıyoruz sadece -İlhan Selçuk'u, belki bir de Mustafa Balbay'ı-
tanıyorsunuz.
Onun dışındaki zanlıların hiçbirini tanımıyorsunuz. Kuşkusuz
tanımayabilirsiniz.
Bakınız...
Siz otuz yıldır iç savaş yaşanan bir ülkede
genel yayın yönetmenliği yapıyorsu¬nuz.
Ne bölgede görev yapan küçük rütbeli
bir subayı ne bir PKK'lıyı ne de PKK iti¬rafçısını tanıyorsunuz.
Bölgeyi
sadece resmi gezilerde gidip gördünüz; o da havadan!
Diyeceksiniz ki
"görmek-tanımak zorunda mıyım?"
Görmeden, tanımadan olur; olur ama editoryal
bir konumda bulunan gazeteci¬lerin salt "kitabi bilgiler", "teorik çerçeveler"
ya da dar çevre "sohbetleriyle" hareket etmesi, bunlara sıkışıp kalması hata
yapmasına neden olmaz mı?
İbrahim Şahin'i ya da onun gibi olanları
tanısaydınız böyle büyük bir hataya im¬za atmazsınız. Gelelim üçüncü
aşamaya...
Sayın Berkan,
Diyelim ki siz yukarıda yazdığımız gibi bir
gazetecilik hayatı sürdürmekte ısrar¬cısınız. Olabilir. Kim ne diyebilir
ki?
Peki, sizi hata yapmaktan ne alıkoyar biliyor musunuz? Uzman
muhabirler!
Radikal gazetesi büyük çıkışını ne zaman yaptı?
Susurluk
kazasından sonra yaptığı haberlerle.
Bunu uzman muhabirlerinize
borçluydunuz.
Şimdi Ergenekon'u izleyen kaç muhabiriniz var?
Genel yayın
yönetmeni, editör kadro masa başında ve hayatın içinde muhabir yok. Haber
merkezine uzak kaynaklardan gelen haberlere "ambalaj" yapıyorsunuz.
"Kaynak"
haber merkezini o kadar "esir" alıyor ki size "sızdırılan" her haberi kuşku
duymadan kullanıveriyorsunuz. Çünkü burada önemli olan haber değil, kafanız¬daki
teorik çerçeve.
Siz halen soruşturulan bir olay hakkındaki hükmünüzü önceden
vermişsiniz. Sayın Berkan,
Taraf gazetesiyle "yarışmaya" kalkışmayınız.
Tarafın manşete çıkardığı "Aramı¬za Hoş Geldin Radikal" sevinci, sizi "yalan
habercilik kulübüne" katmanın sevincidir, aklanmayınız.
Onlar en başta
anlatmaya çalıştığımız gazeteciliği yapmakta ısrarlılar. Alev Er'ler, Alper
Görmüş'ler "Aydınlıkçılık" yapmayı sürdürüyorlar, si¬yasi görüş olarak
ayrışsalar da "habercilik anlayışları" inanınız, hâlâ aynı. Hâlâ "ben bi¬lirim"
tavırlarından vazgeçmiyorlar.
Biz bunu biliyoruz, yaşadık. Bunu bir
özeleştiri kabul ediniz lütfen. Ama bu tür habercilik anlayışının sakat
olduğunu, bazı organizasyonlar tarafın¬dan "kullanılmaya" müsait olduğunu
biliniz. Sayın Berkan, Fazla uzatmayalım.
İbrahim Şahin'in ifadeleri
konusunda büyük gazetecilik hatası yaptınız. Çünkü bu meseleye objektif
bakamayacak kadar kafanızdaki kurgunun esirisiniz. Sizi haberciliğe davet
ediyoruz. Saygılarımızla.
Mektup böyleydi.
Peki, kimdi İbrahim
Şahin?
Doğan Yurdakul'la Reis: Gladio'nun Türk Tetikçisi kitabında yazdık.
Susurluk olayının patlamasından sonra kamuoyunun önüne çeşitli sorumlular
çıkarıldı, teşhir edildi. Bu isimlerin pek çoğu piyondu, zamanında bir kukla
gibi, e ge- menler tarafından kullanılmışlar, işleri bittiğinde, olay
patladığında da harcanmış, teş¬hir edilmişlerdi, İbrahim Şahin de sadece
onlardan biriydi.
Üstelik demans (bunama) hastası. Avrupa'da demans
hastalarını özel olarak k o- ruyorlar.
Bazıları Şahin'in demans hastası
olduğuna inanmıyor. Olabilir. Öyleyse Şahin iki yıldır cezaevinde; niye tetki
kleri yapılıp açıklanmıyor? Medyada bu soruyu bile artık kimse
sormuyor!
Bakınız burada İbrahim Şahini "koruyor" durumuna hiç düşmek is
temem. Susurluk'un önemli "piyonlarından" biri olduğunu bilirim.
Ama bu
derece hasta birinin evinde ortaya çıktığı iddia edilen belge lere daya¬narak
(ki bazılarını TSK yalanladı) koskoca bir davaya dayanak yaparsanız, karanlık
olayların aydınlanması için yirmi beş yılını
harcamış bir gazeteciyi ikna
edemezsiniz. Tabii davayı yürütenlerin beklentileri başka ise bilemem.
Neyse...
Gelelim... Ergenekon meselesinde adı çok öne çıkmış bir kuruma:
Emniyet!
Beşinci bölüm Amerika'daki Türk po lisleri
Türkiye büyük bir
değişim/dönüşüm yaşıyor.
Bunu büyük bir toz bulutu altında yapıyor. Göz gözü
görmüyor. Ya lan/sahte imajlar havada uçuşuyor.
Kimin hangi mesleği yaptığı
da artık bilinmiyor. Polisler gazetecilik, gazeteciler ise polisçilik oynuyor!
Fakat bir gerçeği tespit etmemi z gerekiyor. Polis "gazetecilik" konusunda hayli
başarılı. Nasıl mı?
Diyelim, 28 Şubat'ın yıldönümü; hooop ortaya emekli
Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nın bir telefon kaydı.
Diyelim, Doğan
Grubu'na korkunç bir vergi cezası eleştiriliyor, hooop Doğan Grubu'ndan Soner
Gedik'in telefon kaydı.
Diyelim, emekli Orgeneral Hurşit Tolon hastaneye sevk
edildi; hooop ortaya GATA'da yatan emekli Orgeneral Şener Eruygur'un eşinin
telefon kaydı.
Diyelim, Mehmetçik'in Kuzey Irak operasyonundan neden ani ve
erken döndü¬ğü tartışılıyor; hooop ortaya bir generalin telefon kaydı. Vs
vs...
Gündemi bu telefon kayıtları belirliyor.
Bu telefon kayıtları
neredeyse tüm yandaş medyada manşetten veri liyor.
Yandaş TV'lerde üzerine
programlar yapılıyor.
Ardından anlı şanlı köşe yazarları
döktürüyor...
Evet, gündemi ne Erdoğan ne de Baykal belirliyor.
Gündemi
polis belirliyor.
Sadece telefon kayıtlan yok işin içinde.
Gelin 15
ağustos 2008 tarihine gidelim.
O günkü Taraf gazetesinden bir
haber:
Eruygur'u çıldırtan seçim
Ergenekon tutuklusu eski Jandarma Genel
Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur'un üzerinde çıkan belgelere göre AKP
Güvercinlik, Beytepe ve Etimesgut as¬keri lojmanlarında birinci oldu...
O
günkü Zaman gazetesinden bir haber: İşte Eruygur'u çıldırtan
sonuçlar
Ergenekon tutuklusu eski Jandarma Genel Komutanı emekli Orgeneral
Şener
Eruygur'un üzerinde çıkan belgelere göre AKP Güvercinlik, Beytepe ve
Etimesgut as¬keri lojmanlarında birinci oldu.
Aynı kalemden çıkmış gibi,
noktası, virgülü bile farklı olmayan iki haber. Sadece tıpatıp aynı olmasın diye
başlıklarıyla biraz oynanmış, o kadar! İkisinde de kaynak gö s- terilmemiş. Ne
bir muhabir adı ne imza ne de ajans...
Ne büyük tesadüf değil mi?
Gel de
sorma:
1) Yandaş medyanın ortaklaşa yararlandığı bir "Ergenekon
haberleri havuzu" mu var?
Varsa bu havuzun suyu nereden geliyor? Bu havuzu,
"orijinal" bazı haberlerle sürekli olarak kim besliyor?
2) Bu haberler
yayımlandığında, Temmuz 2008'deki Ergenekon operasyonunda tutuklananlarla ilgili
iddianame yazılmış mıydı?
Hayır!
Bu haberler 442 klasörde var mı?
Hayır!
O zaman Şener Eruygur'un üzerinden çıkan belgeleri nereden buldunuz?
Üst araması yapan polislerin yanında siz de mi vardınız da, "Kardeş biraz
müsaade eder misin?" deyip fotokopilerini mi alıverdi niz? Yoksa bu belgeleri
birisi o ortak havuza yanlışlıkla mı düşürüyor ?
Diyeceksiniz ki "Peki, tamam
anladık da, bunlar hangi polis ?"
Tüm polis camiası mı? Yoksa Emniyet
Teşkilatı içindeki bir grup mu ?
Ve... Gündemi belirlemede bu kadar etk
in/yetkin olan bu polis grubu kimden destek alıyor?
Eğer destek almadan
yapıyorlarsa, bravo doğrusu! Medyaya gazete cilik dersi veriyorlar!
Gündem
ancak bu kadar "başarılı" belirlenebilir...
Cemaate yakın olan Gazeteciler ve
Yazarlar Vakfı bu "başarılı" polislere ödül vermeli!
Bu başarılı (!) polisler
nerede, nasıl eğitildi? Hangi kurslardan geçirildi?
YÖK başkanının polis için
yaptıkları
YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan, -kuşkusuz tesadüf eseri - Fethullah
Gülen'in ABD- 'den vize aldığı 10 Ekim 2008 tarihinde Amerika'daydı. YÖK Başkanı
Özcan ve heyeti, temasları çerçevesinde, ABD Dışişle ri Bakan Yardımcısı
(akademik işlerden sorumlu) Thomas A. Farrell, ABD Eğitim ve Kü l- tür işleri
Dışişleri Bakan Yardımcısı Goli Ameri, ABD Dışişleri Bakanlığı Küresel Eğitim
Programları Direktörü Paul Hiemstra ve aynı bakanlığın İngilizce Dili
Programları Da i- resi Direktörü John Connerly ile bir araya geldi.
Anadolu
Ajansı, Özcan ve heyetinin, Amerikalı muhataplarıyla, Türki ye'de yeni açılan
üniversitelerde İngilizce okutman sayısının artırılması, ABD üniversitelerinin
Türkiye'de kampus açması, uzaktan eğitim ve Fulbright bursunun artırılması
konuları üzerine görüştüğünü aktardı.
Kulağa güzel geliyor mu?
Acele
etmeyiniz.
Goli Ameri, Paul Hiemstra ve John Connerly'nin görev yaptığı
Bureau of Educational and Cultural Affairs (BECA) yani Eğitim ve Kültür işleri
Bürosu hakkında biraz bilgi vermeliyim.
Connerly'nin İngilizce Dili
Programlan bu büronun bir alt kolu. Bü ro sitesi, tan ı- tımında bu programın
amacını şöyle açıklıyor:
Denizaşırı ülkelerde öğretmen yetiştirme
programlarına katkıda bulunarak,
ABD yönetimi İngilizceye hâkim bir dünya
oluşturulmasına katkıda bulunur; böylelikle
Amerikan üniversitelerinin, iş
çevrelerinin ve başka kurumların Amerikan çıkarlarını
geliştirip ilerletmesi
kolaylaşır.
Elbette Türkiye, Amerikan Dışişleri Bakanlığı'na bağlı Eğitim ve
Kültür işleri Bü- rosu'nun Amerikan çıkarlarını geliştirip ilerletmek üzere
seçtiği tek ülke değil.
Büro'nun başkan yardımcısı olan ve kendisine
Condoleezza Ricei örnek aldığını söyleyen Cumhuriyetçi Goli Ameri'nin ziyaret
ettiği ülkelerin başında Irak, Azerbaycan ve Çin bulunuyor.
Büro, Irak'ta
başlattığı UCSC Iraklı Genç Liderler Değişim Programı'yla gurur d
u¬yuyor.
Goli Ameri, "Yeni liderler a rıyoruz" diyor. "Bizler için önemli
olan li derlik yetisi¬ne sahip olmaları. Programa kabul ettiğimiz çocuklar bir
şeyleri değiştirmek isteyen çocuklar." (UCSC, basın bülteni, 6 ağustos
2008.)
Programa katılan Iraklı gençlerin, eğitimleri tamamlandığında Irak'a
dönecekl e¬rini ve Irak'ı Amerikan çıkartan doğrultusunda şekillendirmeye aday
liderler olacakla¬rını tahmin ediyors unuzdur.
Bir de ne diyorlar? "YÖK
Başkanı Özcan cemaatçi!"
Baksanıza Türkiye için nasıl
çalışıyorlar?
Aslında bu girişi yapmamın nedeni bu ziyaret değil...
YÖK
başkanının ABD'deki bir başka faaliyetini gözler önüne
sermek.
Başlayabiliriz...
ABD'nin başkenti Washington'da önemli bir Türk
kuruluşu var. Adı, Turkish Institute for Security and Democracy (TISD). Yani,
Güvenlik ve Demokrasi için Türk Enstitüsü. Enstitüyü 2003'te kuranlar Türk
Emniyet Teşkilatı üyeleri, yani Türk po lisi.
TISD kendi yayınlarında kurumu,
"Türk Emniyet Teşkilatı'nın ABD'deki yüzü" olarak tanımlıyor. Amaçlarını şöyle
özetliyorlar:
"ABD'ye okuma amaçlı gelen polis memurlarına burs, barınma ve
akademi ola¬nakları sağlamak."
Yani, TISD Türk polisinin ABD'de eğitilmesine
yardımcı oluyor. ABD'ye giden Türk polisi sayısı hayli fazla mıydı? Önce birkaç
not yazayım:
1999-2003 yılları arasında Emniyet Teşkilatı yönetmeliklerinde
bir dizi değişiklik yapıldı.
Artık yabancı dili olan Polis Akademisi mezunu
polisler, eğitim amacıyla yurtdı¬şına çıkabileceklerdi.
İlginçtir, bu
yönetmelik değişimi sonrasında yurtdışına giden polislerin nere¬deyse tamamı
ABD'ye gitti.
Sayılara bakıldığında ABD dışında başka bir ülkede lisansüstü
eğitim yapan polis sayısı ABD'ye gidenlerin yüzde 2'si kadar!
Şimdi gelelim
bu konuyla ilgili tanıdık bir ismin faaliyetlerine: YÖK Başkanı Yu¬suf Ziya
Özcan!
Yönetmelik değişikliğinin yapıldığı yıllarda Özcan, Polis Akademisinde
öğretim
üyesi.
Bu dönemde Yusuf Ziya Özcan'a bir teklif
yapıldı:
"ODTÜ'de bir polis enstitüsü kurulabilir mi?"
O dönemde Yusuf
Ziya Özcan, ODTÜ Sosyoloji Bölümü Başkanı.
Prof. Yusuf Ziya Özcan öneriyi
ODTÜ Rektörü Ömer Saatçioğlu'na götürdü.
Teklife ODTÜ sıcak baktı. 20 00
yılında Emniyet Genel Müdürlüğü'yle "Uluslar a¬rası Güvenlik ve insan Haklan
Araştırma Merkezi" kurulması konusunda anlaşma imz a- ladılar.
YÖK de bu
merkezin kuruluşuna onay verdi.
Böylelikle polis eğitimi için bir merkez ilk
defa ODTÜ'de kuruldu. Üzerinden çok zaman geçmedi.
Bu kez Yusuf Ziya Özcan'a
ODTÜ'de kurulan enstitü gibi benzer bir enstitüyü ABD'nin Kuzey Texas Ünivers
itesi'nde kurma teklifi geldi.
Prof. Özcan, Kuzey Texas Üniversitesi'nde
TIPS'in (Turkish Institute for Po lice Studies-Polis Eğitimi için Türk
Enstitüsü) kuruluşunun gerçekleşmesine yardımcı oldu.
Aynı yıl altmış beş
polis eğitim için Texas'a gönderildi. Bitmedi. Daha sonra TIPS, Washington'da
TISD haline dönüştü. Bu bilgilerden sonra gelelim sorulara:
-Neden Texas
Üniversitesi, Türk polisini eğitmek için bir enstitü kurdu ?
-Neden
Türkiye'den gelen polislere burs veriyor ?
-Neden ABD'ye giden polislerin
çoğunluğu Texas Üniversitesi'nden bursludur ?
Bu sorular oldukça
anlamlıdır...
Bakınız daha eğitimlerde neler yapıldığını, dersleri neden CIA
görevlilerinin verdiğini, nasıl bir bilgi alışverişinde bulunulduğunu vb
sormadık. Geleceğiz...
Bilgilerimizi sıralamaya devam edelim.
Ve Texas'tan
tekrar ABD'nin başkentine dönelim...
Washington'daki TISD'nin başında emniyet
mensubu Komiser Samih Teymur
vardı.
Samih Teymur 1990 yılında komiser
yardımcısı olarak Polis Akade misinden me¬zun oldu. Ardından Terörle Mücadele
Şubesi'nde göreve başladı.
2002 yılında ise ABD'ye yüksek lisans yapmaya
gönderildi.
Doğal olarak Texas'a gitti. Kuzey Texas Üniversitesi'nde
"criminal justice" pro g¬ramına başladı. Mastır eğit imini tamamlayarak aynı
üniversitede "information science" bölümünde doktora kabulü aldı. Doktor oldu.
Bu arada Teymur sekiz yıl AB D- 'de kaldı.
Samih Teymur kendini saklayan biri
de ğil. Medyaya röportajlar veriyor. Bu rö¬portajlarında sıkça bir konunun
altını çiziyor: TISD, Ameri ka'da CIA ve FBI yetkilileriyle oldukça sıcak
ilişkilere sahip.
Ayrıca, yine ABD'de eğitime gönderilen Komiser Fatih
Balâ'nın yazılarından öğ¬rendiğimize göre, TISD'nin NATO'yla yaptığı ortak
projeler de mevcut. Örneğin TISD, NATO'yla birlikte ABD'nin başkenti Washing
ton'da, 8-9 Eylül 2006 tarihlerinde "Ter ö- rizmin Uluslararası Alandaki
Etkilerini Anlamak ve Mücadele Etmek" başlıklı bir çalış¬ma
gerçekleştirdi.
Bu ilişkilerin zamanla hangi noktaya kadar ilerlediğini
öğrenmek ister misiniz? Devam edelim o halde...
TISD Başkanı Samih Teymur,
CIA ve FBI'yla yaptığı görüşmelerde kendilerine inanılmaz tekliflerde
bulunulduğunu rahatlıkla açıkladı.
Komiser Samih Teymur, Amerikan istihbarat
birimleriyle yaptığı görüşmede, Guantanamo'daki sorgulamalara Türk polisi olarak
girmeyi önerdiğini söyledi!
Şaşırmamak elde değil, Komiser Teymur bu
önerisinin yasalarımıza göre suç teşkil ettiğini bilmiyor
mu?
Bitmedi.
Komiser Teymur'a göre TISD, FBI'ya çok ilginç bir öneride de
bu lundu: FBI'dan Türkiye'de "Terörle Mücadele Merkezi" açılmasını istedi! Bu
büro sayesinde FBI ve Türk polisi Türkiye'de terörün önlenmesinde ortak faaliyet
yürütebilecekti!
Peki, TISD'nin parasal kaynakları nelerdi?
İçişleri
Bakanlığından ve Türk Tanıtma Fonu'ndan maddi katkılar alan TISD, K u- zey Texas
Üniversitesi'nden de önemli destek görüyor. Yazdığımız gibi öncelikle Kuzey
Texas Üniversitesi'ne gelen polislere burs veriliyor.
Texas Üniversitesi
neden Türk Emniyet Teşkilatı mensuplarına kayıtsız şartsız burs sağlıyor?
Bilinmiyor!
Gelelim Türk polisine ABD'de verilen derslere...
Tahmin
edersiniz ki, TISD mensubu polislerin eğitim süresince aldıkları dersler ve bu
dersleri verenler Türkiye tarafından denetlenmiyor. Çünkü bu derslerin verildiği
üniversiteler Türk makamlarına/YÖK'e bağlı değil.
Dersleri veren,
konferanslarda konuşan isimlerden; Prof. Dr. Cindy J. Smith, Prof. Dr. Thomas
Albert Gilly, Prof. Dr. Dr. h.c. HansJörg Albrecht, Prof. Dr. Christopher
Dandeker, Prof. Dr. Chris W. Eskridge gibi isimlerin hepsi aynı zamanda ABD,
İngiltere, Almanya gibi ülkelerin haberalma teşkilatlarının projelerinde
çalışıyor.
TISD'nin Florida temsilcisi Bahadır Şahin'in ifadesine göre
TISD'nin toplantıla¬rında FBI ve CIA da bulunuyor, polislere verilen eğitimlerde
sunumlar yapıyorlar.
Polislerin hazırladığı tez konuları da oldukça
ilginç.
- Komiser Ahmet Ekici'nin hazırladığı "Bir Protestoya Katılır
mısınız? Protestola¬ra Katılım ve Etkileyici Etmenlerin
incelenmesi";
- Komiser Ali Özdoğan'ın hazırladığı "Amerikan iletişim
Şirketleri nin Kolluk Kuv¬vetlerine Yardımı Kanununun
Analizi";
- Komiser Halim Utaşin hazırladığı "Türkiye'de Sol Terörizm:
DHKP -C";
- Komiser Hüseyin Cinoğlu'nun hazırladığı "Belli Başlı
Amerikan Ayaklanmaları¬nın incelenmesi: Ayaklanmalar ve Kontrol
Metotları";
- Komiser İbrahim Meşe'nin hazırladığı "ABD'de Politik
Retorik Yolu ile Teröriz¬min Sosyal Olarak inşası";
- Komiser İsmail
Dinçer Güneş'in hazırladığı "Kolektif Hareketler ve Kalabalıkla
Kontrolü";
- Komiser Oğuzhan Başıbüyük'ün hazırladığı "Haber Konusu
Olarak Polisin To p- lumsal Olaylara Müdahalesi";
- Komiser Samih
Teymur'un hazırladığı "DHKP-C Terör Örgütünün Eleman K a- zanma Yönte mleri";
- Komiser Sebahattin Gültekin'in hazırladığı "Polis Sapmasında Mesleki
Kültü¬rün Rolü: Türk ve Amerikan P olisinde Ana Kültürel
Temalar";
- Komiser Serdar Yıldız'ın hazırladığı "Polis Performans
Değerlendirme: Türkiye ve Amerika Arasında Karşılaştırmalı Bir
Çalışma";
- Komiser Serdar Tatilin hazırladığı "İstihbarat
Topluluklarının Terör Saldırıları¬na Tepkileri Üzerine Karşılaştı rmalı Bir
Analiz" vs göze ilk çarpan tezler...
TISD'nin 2006 raporunda oldukça ilginç
olduğunu düşündüğümüz bir konu di k- kat çekiyor;
TISD yalnız Türk polisini
değil, Türki cumhuriyetlerdeki polisleri de ABD'de eğitmeye yardımcı
oluyor!
TISD aracılığıyla (özellikle TISD'nin Türki kimliği kullanılarak)
Türki cumhuriyet¬lerden getirilen polislerin, burada CIA ve FBI üyeleriyle
tanıştırılmasının altında n e¬ler yatıyor?
Yaşasın renkli devrimler!
Ve en
önemli soruyu sona sakladık.
TISD'nin nasıl bir kurum olduğuna ilişkin açık
bir ifade yok.
Kimi zaman yalnızca polislere yurtdışı eğitimini sağlayan bir
organizasyon teşk i- latı, kimi zaman CIA ve FBI ile Türk polisinin iletişimini
sağlayan bir örgütlenme, kimi zaman ise yeni bir polis kuşağının
yetiştirilmesini hedefleyen bir düşünce kuruluşu olarak tarif ediliyor.
Belki
de tüm bunların yanıtını Zaman gazetesinin Samih Teymur'la yaptığı rö¬portaj
haberinin şu satırlarında bulmak mümkün:
ABD'de FBI, Merkezi Haberalma
Teşkilatı (CIA) ve Yurtiçi Güvenlik Bakanlığı içindeki birimler ile Türkiye'deki
ilgili birimlerin bağlantılarına yardımcı olduklarını be¬lirten Teymur,
"Güvenliğe çok farklı açılımlar getirecek yeni bir grup yetiştiriyoruz; hem
akademik, hem uzmanlık alanı olan... Güvenlik biliminin altyapısı oluşuyor"
dedi. (... )
Ancak TISD'nin icra Direktörü Cihangir Baycan, "Biz bir düşünce
kuruluşu deği¬liz. Biz akademik birikime yöneliyoruz. Amaç, buradaki biri
kimleri oraya götürmek, bizdeki tecrübeleri buraya getirmek. Buraya gelen
arkadaşların organizasyonu ve eği¬tim çalışmalarının takibine yoğunlaşıyoruz"
diye konuşuyor.
Görüldüğü gibi TISD'nin iki yöneticisi birbiriyle çelişiyor.
TISD'nin ne olduğunu ve ne amaçla kurulduğunu kendi yöneticileri tam olarak
bilmiyor.
Başlangıçta yalnızca yurtdışı eğitimi organize etmek amacıyla ku
rulan TISD, git¬tikçe kendi görev alanında b ulunmayan ilişkilere yöne liyor.
Buradan sonra yine sorular yöneltmemiz gerekiyor:
TISD üyesi olan polisler
hangi kriterlere göre seçiliyor? ABD'den dönen polisler nerelere
yerleştiriliyor? ABD'ye gönderilen polislerin cemaate yakın olduğunu söyl e¬mek
kimseye şaşırtıcı gelmeyecektir.
Polislerin ABD'deki faaliyetlerini
toparlarsak:
Eğitim-öğrenim için ABD'ye gönderilen polislerin neler yaptığı
ortada.
CIA ve FBI'yla iç içe olan emniyetç ilerin Amerika faaliyetleri
ortada.
Polislerin cemaatle ilişki içinde olup olmadıkları ortada.
O
halde...
"ABD'deki polisler dosyası"nın bir sayfasını d aha açalım.
Recep
Gültekin adım duyanınız var mı?
Yazalım:
1953 Afyon Dinar
doğumlu.
1970'te Ankara Polis Koleji'ne girdi. Ardından Polis Akademisi'nde
okudu. Sonra mesleğe adım attı.
1990'da ODTÜ Sosyoloji Bölümü'nde "Polis
Akademisi'ndeki Eğitimin Kalitesi Hakkında Öğrencilerin Algı ve Beklentileri"
çalışmasıyla mastır yaptı.
Tez hocası kimdi dersiniz? YÖK Başkam Prof. Yusuf
Ziya Özcan!
Recep Gültekin ile Prof. Özcan öğrenci-öğretmen ilişkisi yanında
dost oldular; yedikleri içtikleri ayrı gitmedi.
Recep Gültekin, Prof Özcan
sayesinde doktora tezi hazırladı. Emniyetin terfi ve atamalarındaki politikası
ve politik ilişkileri üzerine çalıştı!
Recep Gültekin akademik çalışmalarını
yürütürken polislik mesleğini de sürdür¬dü. Ankara Emniyet Müdü rlüğü kadrosunda
değişik birimlerde komiseriik yaptı.
Fehmi Koru'nun kardeşi Nabi Koru'nun
konsolos olarak görev yaptığı Amerika Chicago Başkonsolosluğu'nda emniyet
ataşesi olarak çalıştı.
Türkiye'ye döndüğünde Polis Akademisi Başkanlığı'nda
şube müdürlüğü ve baş¬kan yardımcılığı görevlerini yürüttü.
1990'lı yıllarda
adı medyada, "Emniyet içindeki Feth ullahçı müdürler" listesin¬de yer
aldı.
Çıkan haberler üzerine, Mesut Yılmaz'ın başbakan olduğu ve Ünal
Erkan'ın e m- niyet genel müdürlüğü yaptığı dönemde "başmüfettiş" kadrosuyla
kızağa alındı.
Ancak...
İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu döneminde
yıldızı yeniden parladı ve teşkil a¬tın yedi yıldır atama yapılamayan en kritik
makamına, personel daire başkanlığına ge¬tirildi.
Milliyet gazetesi 12 Temmuz
1998 tarihli haberinde bakın ne diyor:
Personel Daire Başkanlığı'na yapılan
"ani atamanın" yürürlüğe girme siyle Em¬niyet Genel Müdürlüğü karargâhı karıştı.
Yapılan atamayla ilgili Milliyet'e konuşan bazı üst düzey polis şefleri atamanın
yerinde olduğunu öne sürerken, bir bölümü ise Bakan Başesgioğlu tarafından
yapılan seçim nedeniyle Emniyet Teşkilatı üzerindeki "dinci kadrolaşma"
iddialarının yeniden gündeme geleceğini belirtti.
İlginçtir...
Aynı
dönemde, 21 Temmuz 1998'de Emniyet Teşkilatı içine İngiltere'den bir ku¬rum
geldi: Uluslararası Polis Birliği (IPA).
Bu kurumun başkanlığını on yıldır
kim yönetiyor biliyor musunuz? Recep Gültekin.
Uzatmayalım... Bütün bu
bilgileri niye verdik ona gelelim...
Recep Gültekin bugün Emniyet Genel
Müdürlüğü Dış ilişkiler Daire si başkanlığı görevinde.
Utah, New York,
Washington ve Texas'ta mastır-doktora yapan polisleri yurtdı¬şına bu daire
gönderiyor.
Recep Gültekin'in ABD'ye gönderdiği polislerden biri de kim
biliyor musunuz? Oğlu Komiser Sebahattin Gültekin!
Hukuki olarak suç olmasa
da bu durum sizce ahlaki mi? "Ahlaklı bir nesil yetiştirme gayesindeki" cemaat
bu "seçime" kızmaz mı? Üstelik... Neydi Recep Gültekin'in doktora tezi? Türk
polis teşkilatında atama ve terfilerde kıyakçılık!
Polislerin hangi
kıstaslarla, kimler tarafından ABD'ye gönderildiği açık değil mi ? Şimdi gelelim
TISD üyesi polislerin ABD'de neler yaptığına mesele sine... Bunun için Utah'a
gitmemiz lazım...
Utah'a gitmeden Ergenekon soruşturmasıyla gündem yaratan
bazı belgelerin kaynaklarının neresi olduğunu bilemeyiz...
Amerika'daki polis
faaliyetleri
Önce bilmeyenler için Utah'tan biraz söz edelim.
ABD'nin batı
bölgesinde yer alan Utah eyaleti kayalıklar, çöller, akarsular, o r- manlar gibi
hemen hemen bütün doğal yer şekillerinin görüldüğü zengin bir coğrafy a¬ya
sahip.
Nüfusu 2,2 milyonun üzerinde.
Diğer eyaletlerle
karşılaştırıldığında sessiz bir yapıda olan Utah'ta ilk dikkatinizi çeken olgu
Mormon etkisi oluyor.
XIX. yüzyılda Hıristiyan Kilisesi'nden kopan Mormonlar,
İncil'i ka¬bul etmekle beraber kendi kitapları da olan bir tarikat.
Eyaletin
çoğunluğunu oluşturan Mormonlar, eyalette muhafazakâr dünyayı önemli oranda
belirtiyorlar.
Mormonlar sayesinde eyalette yaşanan bazı tartışma başlıkları
da size tanıdık gelecek. Bunlardan biri alkol meselesi.
İçki kullanımı
eyalette yasal kısıtlamalarla sağlanıyor. Üye olmadan barlara gir i- lemediği
gibi, eyalet sınırları içinde satılan içkilerin alkol oranları çok düşük. Çünkü
Mormonlar içki kullanmıyor ve kullanılmasını kısıtlıyor.
Mormonların bir
diğer özelliği de çok çocuk yapmaları. Bu nedenle Utah'taki ai¬leler çok
çocuklu.
Yani, Mormon Kilisesi Tayyip Erdoğan gibi çok çocuk sahibi olmayı
özendiriyor.
Gelelim meselenin bizi ilgilendiren yönüne...
Mormonlar
yönetimindeki Uta h, cemaatin övgüyle söz ettiği b ir eyalet.
Cemaat
neredeyse kendine Utah eyaletini örnek almış durumda. Bu radaki uy¬gulamaların
Türkiye'de de olabileceğini düşünüyorlar!
Bunu isteyenler yeni de değil.
1960'lı yularda ABD'ye giden Korkut Özal gibi isimler Mormonlarla ilişkiye geçip
Türkiye'ye "dini bütün" olarak dönmüşlerdi.
Yani Mormonların Türkiye'yle
ilişkisi hiç ye ni değil. Ancak son yıllarda cemaat sayesinde bu ilişkinin boyut
unun arttığı söyleniyor.
Mormonlar Türkiye'de pek bilinmeyen bir tarikat
değil. Mormonlar Türkiye'de başka bir nedenle daha tart ışılmıştı. Suikasta
kurban giden öğretim üyesi-yazar Necip Hablemitoğlu, Mormonlar ile cemaatin
paralelliğinden söz edip cemaatin İslam anl a¬yışının ABD politikaları yla
uyumunu yazmıştı.
Rahmetli Hablemitoğlu'nun bu çalışmaları ise DGM Savcısı
Nuh Mete Yüksel'in cemaat hakkında hazırladığı iddianamede yer
almıştı.
Anlayacağınız Mormonlar-cemaat ilişkisi mevzusu uzun ve
derin!
Biz konumuza dönelim...
Utah eyaleti genelinde yaklaşık beş yüz
Türk yaşıyor.
Bunlar Utah eyaletinin geneline yayılmış durumda. İçlerinde
yalnızca Türkiye'¬den giden Türkler yok. Kerkük'ten Ahıska Türklerine kadar
değişik bölgelerden Türkler de var. Cemaat bunlar içinde etkin faaliyet
yürütüyor.
ABD'de de cemaat okulları var. Bu okullara kimlerin gittiği de
ayrı bir merak konusu. ABD'de Türkler dışında kimse bu okullara rağbet
etmiyor.
Bir de... Türki cumhuriyetlerden özel olarak getirilen öğrencilere
rastlanılıyor.
Elbette bu politika ABD'yle uyumlu sürdürülüyor. Örneğin,
Ahıska Türkleri y a- şadıkları ülkelerde kimlikleri nedeniyle baskı gördüklerini
söyleyip ABD'den göçmen vizesi alıyorlar ve hemen bu okullara başlı yorlar,
ilginçtir kimlikleri nedeniyle baskı gördüklerini söyleyen kişiler eğitimden
hemen sonra ge l- dikleri ülkelere dönüyor! Ve her biri Soros'un finanse ettiği
sivil toplum kuruluşl a¬rında görev alıyorlar.
Cemaat bölgede sadece okul
organizasyonla rıyla ilgilenmiyor.
Türk kültürünü tanıtan faaliyetlerde de
bulunuyorlar. Utah'ta cemaatin düze n- lediği Türk kültürünü tanıtım günlerinde
gözleme yapan türbanlı kızlar, ideal Türk tipi olarak sunuluyor.
Bunun
ötesinde Türk kültürünü tanıtım günlerinde Ahıska Türkleri de kullanılı¬yor.
Türbandan fese Türk kültürüyle en ufak ilgisi bulunmayan kıyafetler Türk
kültü¬rü olarak duyuruluyor.
Bu genel bilgilerden sonra gelelim polislerin
öğrenim gördüğü Utah Üniversit e-
si'ne...
Utah Üniversitesi'nin adı
Türkiye'de sürekli cemaatle anılıyor. Ancak şunu be¬lirtmek gerekir: Utah
Üniversitesi cemaatten ibaret değil. Türk akademisyenlerinin hepsi de cemaatçi
değil.
Üniversitede bulunan Türk öğrenciler özellikle üç fakültede bulunu
yor: iktisat fakültesi, mühendislik fakültesi, siyasal bilimler
fakültesi.
Cemaat üyesi öğrencilerin neredeyse tamamı siyasal bilimler fakül
tesinde, say ı- lan ise on kişi civarında. C emaat bu özel öğrencilere burs
sağlıyor.
Cemaat üyesi öğrenciler cemaatin evlerinde kalıyor.
Siyasal
bilimler fakültesinin en tanınmışları, Fethullah Gülen hakkında yaptığı
çalışmalarla tanınan ve Zaman gazetesinde makaleleri yayımlanan, öğretim üyesi
Ha¬kan Yavuz ile aynı fakültenin öğrencisi olan Taraf gazetesi yazan Komiser
Emrullah (Emre) Uslu.
Utah'ta polis öğrenci olan tek kişi Taraf yazan Emre
Uslu değil. Polis Akademisi mezunu olan ve polis sitesi "sucveceza.com" da
yazarlık yapan Komiser Fatih Balcı da Utah'ta doktora yapanlardan.
Ayrıca
Zaman gazetesinde yazıları kaleme alan Şaban Kardaş da Utah'taki ce- maatçi
öğrencilerden.
Peki, bu öğrenciler sadece doktora mı yapıyor?
Cemaat üyesi
öğrenciler düzenledikleri etkinliklerde Türkiye'yi, demokrasinin ve inanç
özgürlüğünün bulunmadığı bir ülke olarak tanıtı yorlar. Ordunun ve
Kema¬listlerin demokratik açılımları engellediğini ifade ediyor, AKP hükümeti
ile cemaatin demokrasi mücadelesi verdiğinin altını çiziyorlar.
Cemaat
üyeleri üniversite dışında da düzenli toplantılar yapıyor. Bu toplantılar cuma
akşamları gerçekleştiriliyor. Toplantıya üniversite öğ rencileri, cemaatin
"abi"leri, cemaatin bölge temsilcileri katılıyor. Zaman zaman ise eyalet
dışından isi m- ler toplantıda bulunuyor.
Bu arada, cemaatle ilgili o lduğu
için TSK'dan atılan eski bir ordu mensubu da zaman zaman bu toplantılara
katılıyor. ABD'de görevli bazı emniyet me n- supları da bu toplantılara gid
iyor.
Utah'ta cemaatin genel fotoğrafı bu şekilde... Gelelim meselenin
özüne...
TSK düşmanlığının merkezi
Son zamanlarda ABD/Utah üzerinden
Türkiye'ye dönük faaliyetler kamuoyunda sıkça tartışılıyor.
Türkiye'de gizli
olan pek çok "devlet belgesi" ve başta TSK'nın üst düzey kom u- tanlarıyla
ilgili olmak üzere pek çok kişisel günlük önce Utah'a gidiyo r ve buradan
ser¬vise konuluyor.
Utah merkezli bu psikolojik harbi kimler, niye
yürütüyor?
Odatv.com'dan Barış Terkoğlu, kamuoyunun merak ettiği bu sorunun
peşine düşüp Utah'a gitti. Önemli bilgilerle döndü...
Şimdi dosyanın ilk
sayfasını açalım...
Utah Üniversitesi'nde doktora öğrencilerinden biri Taraf
gazetesi yazarı, emni¬yet mensubu Emre Uslu'yu tanıyalım... Önce bir düzeltme
yapalım:
Taraf gazetesi yazarı Emre Uslu'nun gerçek adı, Emrullah Uslu. "Emre
Uslu", müstear adı. Niye müstear adıyla yazıyor? Kamu görevlisi olduğu halde,
Taraf gibi "radikal" bir gazetede nasıl yazabildiği de tıpkı ismi gibi
muamma.
Emrullah Uslu, Taraf gazetesinde Önder Aytaç 'la beraber aynı köşeyi
paylaştı. Uslu İle Aytaç, Polis Akademisi'nden tanışıyor.
Bir parantez
açayım: Taraf gazetesinin yazarı Komiser Önder Aytaç'ın babası Aysal Aytaç
öğretmendi. 12 Eylül 1980 darbesinde Nurcu olduğu iddiasıyla tutuklandı.
Fethullah Gülen'le İzmir'de o yıllarda tanıştı. Sonra Aysal Aytaç M illi Eğitim
Bakanlığı Yurtdışı Eğitim Öğretim genel müdürlüğüne kadar yükseldi. Efendim,
hani soruyord u¬nuz "Polisleri yurtdışına kimler nasıl gönderiyor?" diye.
Fethullah Gülen'in yurtdışında açtığı okullara hangi bürokratların destek
verdiğini ise artık sormayınız. Parantezi ka- patalım.
Utah'taki Emre
Uslu'ya dönelim, çünkü bu konu öne mli. Taraf gazetesinin Ergenekon
soruşturmaları sırasında "içeriden"
verdiği haberler hatırlanırsa, köşe
yazarı Emrullah Uslu'nun ismi daha da önemli hale geliyor. Hele de Genelkurmay
Askeri Savcılığı'nın Emre Uslu'yla ilgili 6 Nisan 2007 ta¬rihinde soruşturma
başlatması bu konuyu daha da önemli kılıyor. Askeri Savcılık, Utah'taki bir
polis hakkında niye soruşturma açmıştı?
Devam edelim: Emrullah Uslu daha önce
de belirttiğimiz gibi, Polis Akademisi mezunu. Terörle Mücadele Şubesi'nde
komiser yardımcılığı görevinde bulundu. Aka¬demiden sonra lisansüstü
çalışmalarını devanı ettirdi.
Yüksek lisans tezini "Yeşil" kod adlı Mahmut
Yıldırım üzerine yaptı. İlginçtir, 1999 tarihinde tamamladığı yüksek lisans tezi
sırasında içişleri Bakanlığı'nın özel izniy¬le bir yıllığına Kanada'nın Toronto
kentine gönderildi.
Hani şu Ergenekon soruşturmasına neden olan ifadeleri
veren çakma haham Tuncay Güney'in yaşadığı yer! Hani hep merak edilen ve sürekli
"yine mi Kanada, yine mi Toronto" denilen yer. Bilindiği gibi Atatürk'ü değil
Humeyni'yi seven başörtülü kız¬larımız da orada yaşıyor... Neyse...
Emrullah
Uslu "Yeşil" tezinde ne yazıyor dersiniz; özetle diyor ki. "Yeşilin, E m- niyet
ve MİT'le bir ilişkisi yoktur; Yeşilin TSK'yla ilişkisi vardır."
Emrullah
Uslu'ya göre "Yeşil", emekli General Veli Küçük'ün adamı. Tez, MİT görevlisi
Mehmet Eymür'ün Yeşil'le ilgisine hiç değinmiyor! Eymür'ün kendisi değin i- yor,
Uslu'nun tezi değinmiyor, ilginç!
Araya girip bir tespitte
bulunmalıyım:
JİTEM'i kamuoyuna ilk duyuran gazeteci benim.
JİTEM'in
Güneydoğu'da faili meçhul cinayetler işlediğini isim isim yazan ilk g a- zeteci
benim.
Yeşili, yani Mahmut Yıldırım'ın adını, yasadışı faaliyetlerini ilk
kale me alan ya¬zar benim.
Binbaşı Ahmet Cem Ersever'in faili meçhul
cinayetler başta olmak üzere tüm anlattıklarını kitap yapan gazeteci
benim.
Behçet Cantürk gibi Kürt işadamlarının kimler taraf ından nasıl
öldürüldüğünü kamuoyuna ilk duyuran benim.
Tüm bunları yazdığı için ölüm
tehditleri alan ve aylarca saklanmak zorunda k a¬lan benim.
mekle meşgul.
Yeşillikler içinde inşa edilecek villa evlerde hâkim, savcı, polis ve üst düzey
bürokratlar bir arada oturacak.
Polis Akademisi öğretim üyesi Doç Dr. Önder
Aytaç, elektronik posta ve cep telefonu mesajlarıyla emniyet için¬deki
dostlarına villa arazisi pazarlamaya çalışıyor. Aytaç, toplam 2S0 hisseden
oluşan arsanın bir hissesini 35 bin TL'ye satıyor. Emniyet mensuplarına ise
indirim yaparak arsa hissesini 33 bin liradan veriyor. 2S0 hisselik arazi için
geçtiğimiz haziran ayı başında 180 üyeye satış gerçekleştirdi. Geriye kalan
hisselerin satışı için emniyet çev¬releri başta olmak üzere dostlarına özel
mesajlar yolladı. (31.7. 2009.) Ne diyelim, hayırlı işler!
Ve şimdi ben
diyorum ki:
JİTEM meselesinde maksat üzüm mü yemek, bağcıyı mı
dövmek?
Ergenekon soruşturması, dünyada son yıllarda renkli devrimlere sahne
olan (Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna vs gibi) ülkelerde gördüğümüz psikolojik
harp savaşına dönüştürülmüştür.
Hukuki değil, siyasi bir dava haline
getirilmişti r.
Keşke Türkiye'deki bazı kanlı olaylara adı karışmış kişiler
yakalanıp yargı önüne getirilip hak ettikleri cezaları alsalardı.
Dün
Susurluk'ta bu olmadı, olamadı.
Peki ya bugün? Dava sürüyor, bugünle ilgili
bir söz söyleyemeyiz.
Ancak; son dönemlerde yandaş medya her karanlık eylemi
JİTEM'in işlediğim yazıyor.
Bu konuda bir kafa karışıklığı yaratılmak
isteniyor.
Bakınız; JİTEM resmi olarak yok; illegal bir örgütlenmenin adı o.
Kuşkusuz devlet, karanlık olaylara karışmış bu kadrolu veya kadrosuz (PKK
itirafçıları) isimleri korudu, kolladı.
Kendilerine JİTEM diyen adamlar
cinayet işlediler.
Diğer yanda Jandarma Genel Komutanlığı'nın İstihbarat
Birimi var.
Jandarma İstihbarat bugün Türkiye'nin en güçlü üç istihbarat kuru
mundan bi¬ri.
Hakkâri'de de görev yapıy or, Edirne'de de...
Bu bilgilerden
sonra gelelim işin özüne:
AB ve ABD diyor ki, "kırsal alandaki güvenliği
artık jandarma güçlerinden alın, polise verin!"
Hatta, "Jandarma Genel
Komutanlığı'nı kaldırın" demeye getiriyor ve ekliyorlar, "bunun yerine polis i
güçlendirin!"
Şimdi bu bilgilerden sonra yandaş medyanın her taşın altında ne
den JlTEM'i aradığım anladınız mı?
Tüm bu bilgi kirliliği arasında sinsice
psikolojik bir savaş yürütülüyor.
Yani mesele üzüm yemek değil, bağcıyı
dövmek.
Bu tespitimizden sonra Utah-Uslu meselesine devam
edelim...
Komiser Emrullah Uslu, Taraf gazetesinden önce de çeşitli
gazetelerde yazarlık yaptı. Makalelerinin yayı mlandığı gazeteler
şunlardı:
Yeni Şafak, Zaman ve Today's Zaman ile Barzani ailesi ve
Talabani'yle oldukça iyi ilişkiler içinde olan İlnur Çevik'in sahibi olduğu
Anatolian News.
Emrullah Uslu sadece gazetelere makale yazmadı; İçişleri eski
Bakanı Abdülkadir Aksu ve başbakanın danışmanı AKP Milletvekili Ömer Çelik'e de
yazdığı
raporları gönderdi.
Kürtlerle ilgili özel bir kütüphaneye sahip
Emrullah Uslu doktorasını Utah Üni¬versitesi Ortadoğu Araştırmaları Merkezi'nde
Kürtler üzerine yaptı.
Sekiz yıl ABD'de kalan Uslu, yazılarında özellikle
Barzani hareketinden hep öv¬güyle bahsetti. Kürtler arasında da İslamcı ve
liberal siyasetin yaygınlaşmasını savu n- du. Türk devletine akıl vermeden de
ede medi; PKK'ya alternatif olarak gördüğü Bar¬zani hareketinin desteklenmesi
gerektiğini özenle vurguladı.
Peki... Bir kamu görevlisi olan Uslu'nun bu
kadar uzun bir süre yurtdışında ka l- ması hangi yasaya dayanıyordu?
Devlet
Memurları Kanunu buna izin veriyo r muydu?
Söz konusu kanun maddeleri, burs
kazanan memur "gidebilir" diyor. Bu süre iki seneydi. Eğer gerekli görülürse bir
kat uzatılabilirdi. Yani bu süre dört seneye çıkarıl a- bilir, ancak gerekli
şartlarda.
Kısacası Emrullah Uslu dört yıl içinde geri dönmezse görevden atıl
mak duru¬mundaydı.
Uslu nasıl oluyordu da sekiz yılını yurtdışında
geçiriyordu?
Kanun, "daha fazla kalabilmek için MİT mensubu olmak ve
Başbakanlık tarafın¬dan özel izin almak gerek iyor" diyor.
İşte tam da burada
akla şu soru geliyor:
Taraf yazarı Emrullah Uslu MİT mensubu
muydu?
Odatv.com'un gündemi sarsan bu haberine, birinci ağızdan Milli İs
tihbarat Teş- kilatı'ndan cevap geldi.
MİT, odatv'ye yaptığı açıklamada,
Uslu'nun MİT mensubu olmadığını ve kendi¬lerinden burs almadığını
söyledi.
Peki, Emrullah Uslu'yu kim, neden koruyordu?
Bu soru çok anlamlı;
çünkü...
Türkiye'yi karıştıran, tartışmalara neden olan pek çok sahte belge
Utah üzeri n- den gelmişti. Utah'ta bulunan bir grup, çeşitli internet siteleri
aracılığıyla bu belgeleri yayınlamıştı. Ve bu belgeler kısa sürede Türkiye'nin
gündemine oturuvermişti!
Ülkeyi karıştıran bu yayınlar hangileriydi, önce
bunu hatırlayalım:
- Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın Genelkurmay başkanlığı
görevine geleceği gü n- lerde kendisine karşı yoğun bir kampanya başlatıldı.
Kampanyayı yürütenler, Türkiye '¬de önemli isimlere Genelkurmay başkanının
Yahudi kökenli olduğuna dair mesajlar çekti. Başta yandaş medya ve internet
siteleri, kaynağı meçhul bu bilgileri sayfalarına taşıdı.
Söz konusu haberde,
Orgeneral Büyükanıt'ın dedesi Mehmet Yaşar Efendi'nin Birinci Dünya Savaşı'nda
İngilizlerle birlikte hareket ettiği anlatıldı, resmi görevli Mehmet Efendi'nin
Yahudi istihbarat Örgütü "Nili" adına çalıştığı yazıldı. Ve bu kayn a¬ğı meçhul
iddiaya göre Mehmet Efendi sonunda Osm anlı istihbaratı tarafından infaz
edildi.
Yazılanlar bütünüyle yalandı.
Sonra öğrenildi ki, haberler
internet ortamından Utah'tan geliyordu !
Peki, bu sahte bilgileri Utah'tan
kim sızdırıyordu ?
Bu meçhul kaynağın bir özelliği dikkat
çekiciydi:
Kaynak, Ortadoğu tarihi konusunda oldukça geniş bir bibliyografya
ya sahipti. Akademik bir formasyonla bu iddiayı yazmıştı ve birçok kitaba atıfta
bulunmuştu.
Bu notu unutmayınız. Devam edelim...
Bu kaynağı meçhul
yayınlarla yapılmak istenen açıktı. Cemaate karşı hoşgörülü olduğu bilinen
Orgeneral Hilmi Özkök'ün Genelkurmay başkanlığındaki görev süresi doluyordu.
Yerine ise Orgeneral Yaşar Büyükanıt gelecekti.
Gizli kaynak karışıklık
çıkararak Büyükanıt'ın gelmesini engelleyip Özkök'ün sü¬resini uzattırmayı mı
amaçlıyordu?
Bilemeyiz.
Bildiğimiz bu bilginin nereden
sızdırıldığı...
Bu kaynağı meçhul iddiaları yayınlayan site
"kursadhareketi.org'' idi.
Alıcı ismi olarak "Alperen Türk" adı
kullanılmıştı.
Sitenin, adının hem "Kürşad" olması hem hem de alıcısına
"Alperen Türk" gibi milliyetçi bir isim vermesi dikkatinizi çekmiştir.
Adı
milliyetçi olan bu sitenin içeriği oldukça dini nitelikteydi. Yani meçhul ka y-
nak isimlerle kendini saklıyor, ancak yayınlarla bu örtüyü tam
kapatamıyordu.
Devam edelim...
Kaynağı meçhul Utah merkez li servis
sağlayıcı, yayınlarına devam etti.
Bu kez kamuoyu gündemine getirilen
"Genelkurmay Andıcı" olarak bilinen, TSK'nın bazı gazeteciler, yazarlar,
işadamlarıyla ilgili raporlarını içeren belgeydi. G e- nelkurmay Savcılığı'nın
açıklamasına göre belge 12 Ekim 2006 tarihinde ordudan ç
a¬lınmıştı.
Genelkurmay ın yaptığı soruşturmaya göre, bu belge önce Utah'a
gitmiş ve b u- radan Türkiye'ye servis edi lmişti.
Durun,
bitmedi...
Ergenekon soruşturmasının en çok önem verdiği, Deniz Kuvvetleri
Komutanı Oramiral Özden Örnek'e ait olduğu iddia edilen ve içinde darbe
planlarının anlatıldığı günlükler de Utah üzerinden Türkiye'ye gelmişti.
Bu
günlükler "denizcuersitesi.com" adresinde yayınlamıştı. İlginçtir, bu adres de
Utah üzerinden bir servis sağlayıcısından alınmıştı.
Hatırlatma
yapalım:
Hem andıç hem darbe günlükleri ilk olarak Nokta dergisinde
yayımlandı. Nokta dergisi Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş darbe günlüklerini,
Nokta dergisi yazarı Ahmet Şık ise andıç belgelerini haber yaptı.
Nokta
kapanınca Alper Görmüş ve Ahmet Şık Tarafa geçtiler. Utah merkezli kimliği
meçhul kaynağın haberlerini kullananların hemen hepsinin Tarafta, çalışmış
olması ilginç değil mi?
Bu tür haberleri sadece Nokta, Taraf yapmadı. Yandaş
medya da bu haberlere çok ilgi gösterdi. Onların h aber kaynakları ise artık hiç
şaşırtıcı değildi; TSK hakkında yolsuzluk iddiaları yayınlayan "yolsuz luk.com",
"rusvet.cjb.net", "soygun.cjb.net" gibi sitelerdi ve onların kaynağı da
Utah'tı!
Görüldüğü gibi Utah giz li devlet belgelerinin yayınlandığı bir odak
haline ge l-
mişti.
Peki, olayın biraz daha ayrıntısına girelim. Bu
işleyiş nasıl gerçekleşiyordu?
Çalınan belgeler Türkiye'de internet
bağlantısı olmayan bir bilgisa yarda elekt¬ronik ortama kopyalanıp, a rdından
herhangi bir internet kaleden mail olarak Utah'a gönderildi.
Utah'tan sahte
isimle site alan alıcı ise bunu siteye ekledi. Böylelikle bu belg e¬ler
yayınlanmış oldu.
Bu yayın hemen Türkiye'deki yandaş medyanın kulağına
fısıldandı. Ve yandaş medya Utah adını geçirm eden ilgili sitenin adını
kullanarak haberi alıp yaptı. Böylece hem haberi veriyor hem yasal sorgulamadan
kurtulmuş oluyorlardı. Çünkü onlar ya¬yınlanmış bir belgeyi haber
yapıyorlardı.
Utah'taki kaynak da kendisini rahatça saklıyordu. Özetle
şebekenin hareket tar¬zı böyleydi...
Gelelim merakla beklenen soruya:
Bu
işleri organize eden kimliği meçhul kaynaklar kimdi?
Her şeyden önce
Genelkurmay arşivlerine ya da devlet kademelerin deki gizli belgelere Türkiye'de
ancak istihbarat ya da emniyet kuvvetlerinin ulaşabileceği bilinen bir
gerçek.
Utah'tan bu belgeyi alan kişi ise doğal olarak bu emniyet ya da istih
barat yapı¬sıyla ilişkili olmak durumunda.
Bu da Utah'ta bulunan, emniyet
kuvvetleriyle ilişkili bulunan ve TSK karşıtı ol a¬rak bilinen isimleri
düşündürüyor.
Emrullah Uslu Utah'ta Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü'nde
doktora yapan bir komiser.
Bu kimliği meçhul kaynak Taraf gazetesi yazarı
Komiser Emrullah Uslu olabilir mi? Nitekim Askeri Savcılık da böyle düşünmüş
olacak ki Emrullah Uslu hakkında soruşturma başlattı.
Elinizdeki kitapta adı
sık sık geçen bir isim yine karşımıza çıktı: Graham Fuller!
İşte CIA'nın bir
dönem Türkiye masasının sorumluluğunu yürüten Graham Fuller ile Taraf
gazetesinin komiser yazarı Emrullah (Emre) Uslu Washington'da zaman za¬man
görüştüler mi?
Örneğin bu görüşmelerden biri 29 Ekim 2008 tarihinde Washing
ton'da gerçe k- leşti mi?
Emrullah Uslu'nun son dönem faaliyetleri, Utah'tan
sızan gizli belgelerle ilişk i¬leri, orduyu ve ulusalcıları eleştiren yazılan
düşünüldüğünde, CIA ajanı Fuller ve Kom i- ser Uslu'nun böyle bir görüşme
yapması dikkat çekici hale gel iyor.
Üstelik "Ergenekoncu" olduğunu iddia
ettiği kesimlere sert eleştiri leriyle bili¬nen Emrullah Uslu'nun Gladio'nun ve
Yeşil Kuşak Projelerinin mimarı olan Grah am Fuller'la kurduğu yakın ilişki, pek
çok kişinin kafasını berraklaştıracaktır.
Ergenekon operasyonunun "ulusalcı
yükselişin önüne geçme" projesi kapsa¬mında yapıldığı iddiaları nı da bu
paralelde düşünmek gere kiyor.
Bitmedi...
Emrullah Uslu, Washington'da
Jamestown Vakf ı'nda çalıştı.
Yani birileri Emrullah Uslu'ya hep kol kanat
gerdi.
Jamestown Vakfı, 1983 yılında kurulmuş b ir düşünce kuruluşu. ABD
dışişlerine strateji üreten kuruluş, o yıllarda ABD dış politikasına denk düşen
tipik b ir antikom ü- nist söylemle çalıştı. Sovyet gücünün sınırlandırılması,
kuruluşun başat stratejisiydi. Sovyetler Birliği çözüldükten sonra ise vakıf
yine ABD dış politikasına denk düşecek şekilde bir stratejik çalışma
izledi.
Vakıf, çalışma alanını, Türkiye'yi de içine alacak şekilde Ortadoğu
ve Kafkasya olarak belirlemiş. ABD'nin bu bölgelerdeki iddiası düşünülürse
vakfın önemi ortaya çıkıyor. Bunun ötesinde vakıf pek çok eski diplomat,
istihbaratçı, politikacıyla ortak çalışmalar yürütüyor.
Peki, bu vakıfta
Komiser Emrullah Uslu nasıl çalıştı?
Vakıf bu göreve getireceği ismi bir
ilanla a rıyordu. İlanda göreve getirilecek ki¬şinin nitelikleri arasında
"ABD'de kalma sorunu olmaması" ifadesi geçiyordu. Kısac ası vakıf, göreve
getireceği ismin ABD'de yaşamasını istiyordu. Bir süre sonra ülkesine dönecek
bir ismi istemiyordu. Emrullah Uslu bu göreve nasıl geldi? Uslu, kadrosu
em¬niyette bulunan bir polis değil mi? Eğ itimi bitince görevine dönmeyecek
miydi ?
Ancak nasıl olduysa oldu, birileri Emrullah Uslu'ya aracı oldu,
vakıfta işe alındı.
Uslu 17 Şubat 2009'da vakfın bir toplantısında konuşmacı
olarak görev aldı. Vakfın düzenleyeceği konfera nsın başlığı, "Energy Security
Challenges to Europe and America in Eurasia" yani "ABD ve Avrupa'nın
Avrasya'daki Enerji Güven liği Sorunları'ydı.
Tam da ifade ettiğimiz gibi,
konferans ABD dış politikasına dönük bir çalışma. Emrullah Uslu'nun
konferanstaki konuşma başlığı "The PKK & BTC Pipeline Security" yani "PKK ve
Bakü-Tiflis-Ceyhan Boru Hattı Güvenliği" idi.
Neyse...
Emrullah Uslu
konusunu çok uzattık. Umarım meselenin özü ortaya çıkmıştır.
Bu bölümü
kapatmadan son bilgileri verelim:
Genelkurmay Askeri Savcılığı'nın Utah'la
ilgili soruşturması çok ilginç bilgileri ortaya çıkardı.
Emrullah Uslu halen
emniyet mensubuydu. Ancak sekiz yıldır ABD'de bulunan Uslu üç ayda bir "okyanus
ötesi uçamaz" yazan doktor raporu gönderiyordu. Bu rapo¬ru nasıl aldığı da ayrı
bir konu.
Bu sayede yıllardır ABD'de bulunmaya devam ediyordu. Emniyet
odatv'nin y a- yınları üzerine Emrullah Uslu'nun çok acil olarak geri
çağrılmasına karar verdi. Emrullah Uslu'dan gerekirse gemiyle geri gelmesini
isteyecekti.
Emrullah Uslu, 2001 yılı ağustos ayında gittiği ABD'den 2009'da
Türkiye'ye döndü. Önder Aytaç'la Taraf gazetesinde makale yazmayı sürdürdü.
Ancak bu durum kısa sürdü; ikili ayrıldı; ayrı ayrı makale yazmaya
başladılar.
Emrullah Uslu bugün hem polislik yapıyor hem de Tarafta köşe
yazarlığı! Mes¬lektaşları, basın açıklaması yapmaları ya da bir şikâyetleri ni
dile getirmeleri duru¬munda bile disiplin cezası alırken, Uslu köşe yazarlığına
devam ediyor!
Samih Teymur da Türkiye döndü; Anadolu'da bir şehirde görevlen
dirildi.
Gelen bilgilere göre Washington'daki polis enstitüsü TISD kapatıldı.
Kitabın adı¬nı "Deşifre" mi koysaydım acaba?
Cemaatten koptular
Prof. Dr.
Hakan Yavuz, Utah Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Ortadoğu Araştırmaları
Merkezi öğretim üyesi.
Türkiye'de yazdıklarıyla, söyledikleriyle, politik,
dini tercihleriyle hep konuşulan bir isim.
AKP'li Edibe Sözen 'in eşiydi.
Ayrıldılar. Ama ilişkileri arkadaş olarak hâlâ sıcak¬lığını koruyor.
Hakan
Yavuz ismi ile Fethullah Gülen cemaati, bilindiği gibi sık sık yan yana g
e¬liyordu bir dönem.
Son dönemde Hakan Yavuz, Fethullah Gülen cemaatini
eleştirerek, kendisinin artık ilişkili olmadığım açıkladı:
Şimdiye kadar bu
anlamda tüm cemaatlerden uzak durdum. Kısacası, ben kendimi cemaat mensubu
olarak görmedim.
Bazı cemaatler beni kendi mensupları şeklinde algılamış
olabilirler. Kişisel gö¬rüşüm, Türkiye'de bir cemaate mensubiyetin büyük oranda
"yükselme" veya "belli kazanımlar elde etme" amacı taşıdığıdır. Benim bunlara
hiçbir zaman ihti¬yacım olmadı.
Öte yandan ben cemaat karşıtı bir insan da
değilim. Bu bir çelişki gibi görülebi¬lir. Ancak, bir sosyal bilimci olarak
böylesine etkili bir olgu ya karşı da ilgisiz kalamaz¬dım.
Ne var ki söz
konusu cemaatin bugünkü "konumundan" ciddi şekilde, hem demokrasimiz açısından
hem de toplumsal barış açısından kaygı duyuy o- rum.
Bir akademisyen olarak
bu kaygılarımı Reuters Ajansı'nda ve çeşitli gazetelerde dile getirdim.
Rahatsızlık nedenlerim şunlar:
1) Cemaat samimi değil; cemaatin içeride
ve dışarıda geliştirdiği birbirine zıt iki ayrı dili var.
2) Cemaat bir
siyasi proje peşinde ve bu Cumhuriyet'in kuruluş felse - fesine uygun bir proje
değil.
3) Cemaatin gerek içeride, gerekse uluslararası alanda meşruiyet
arayışı, dış aktörler karşısında zayıflığı, onu edilgen bir konuma sokmuş; bu
nedenle işbirliği yap¬tığı uluslararası aktörlerle ilişkisi
sorgulanmalıdır.
4) Cemaat özelde Said-i Nursi'nin Risale-i Nur'unu,
genelde ise İslam'ı "araçsal- laştırmıştır." Gittikçe İslamsız bir islam
anlayışı hâkim olmakta ve güce odak¬lanmış bu islam anlayışı ahlaki çekirdekten
uzaklaşmaktadır.
Bunları görebilen biri olarak benim herhangi bir cemaat
yapışma aidiyetimin olması mümkün değil.
Cemaatler bana göre özgür düşünceye
yer veremezler.
Ayrıca, cemaatler doğaları gereği farklılıkları değil
"aynılaşmayı" savunur.
Bu bağlamda her zaman farklılıkların zenginlik kaynağı
ve hayatın olağan yapısı olduğunu savunan, sosyal olguları anlamaya odaklanmış,
düşüncelerle dans etmeyi seven biri olarak benim, şu veya bu cemaatin "talebesi"
olduğum iddiası doğru deği l- dir.
Evet, Hakan Yavuz ısrarla Fethullah Gülen
cemaatiyle ilişkisinin hiç bir zaman bulunmadığını ve cemaati de steklemediğ ini
söylüyor. Peki, gerçekten öyle mi?
Hakan Yavuz bugüne kadar cemaatle aynı
karede bulunmaktan hiç çekinmedi. Zaman gazetesinde makaleler yazdı. Cemaati
savunan akademik çalışmalar yayımladı. Cemaatin düzenlediği konferanslarda baş
konuşmacı oldu. Hatta The Emergence of A New Turkey: Democracy and AK Parti
kitabı, AKP tarafından tanıtım kitapçığı olarak dağıtıldı. Cemaat tarafından
düzenle n- diği bilinen Abant Platformu'nun Washington toplantılarına konuşmacı
olarak katıldı.
Hakan Yavuz, "Gülen Hareketi: Türk Püritenler" isimli
makalesinde Fethullah Gülen'i sosyal çığır açan birisi (social innovator) olarak
tanımladı.
İstikrarlı bir Türkiye için îslami değerler ile Kemalist siyasi
sistem arasında bir denge gerekir. Gülen hareketi bu dengeye bir ulaşma yolu
sunuyor" dedi. Hakan Ya¬vuz, ABD'de AKP iktidarından rahatsız olanlar için şu
tespiti yaptı: "Türkiye'deki değ i¬şimden rahatsız olanlar genellikle Türkiye'de
yıllardır iktidarda olan kokuşmuş yönetici sınıflarla işbirliği halinde olan ve
onlara dış meşruiyeti sağlayanlardı. (06.11.2002, Za¬man.)
Cemaate ilişkin
açıklamalarını tekrarladığı SkyTürk'teki Serdar Akinan'ın prog¬ramında Hakan
Yavuz, Cumhuriyet'in sorunlarını ahlaki olarak tanımlayıp Said-i Nursi'ye
dönülmesini savu ndu.
Açıkçası Hakan Yavuz yıllarca cemaati memnun eden
faaliyetlerin içinde oldu. Görüş olarak bir İslami Calvinciliği savundu. Sufi
İslam'ı kendine kaynak olarak göste r- di. Cemaatin eğitim, ekonomi, siyaset
alanında sivrilmesini ve piyasayla bütünleşm e¬sini, bu değişimin temsilcisi
olmasına bağladı. Cemaati övdü.
Överken cemaat için "Bir Türk
Protestanlaşması ve Türk Siyoniz mi'dir" gibi il¬ginç sıfatlar kullandı.
Kısacası H akan Yavuz her fırsatta cemaatin tezlerini belirli bir sistematikle
savundu.
Sanırız Hakan Yavuz'un fikirsel dünyasını açıkladık. Biraz da Utah
günlerini a n- latmamız gerekiyor.
Hakan Yavuz son dönemde İslamcı harekette
moda olan İsrail'de doktora ya¬panlar kervanına, 1989'da Hebrew Üniversitesi
doktora programına girerek katıldı.
2001'de Joan B. Kroc Enstitüsü'nde
Rockfeller bursuyla Fethullah Gülen üzerine araştırma yazdı. Sonra Utah'ta
Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü'nde öğretim üyeliği görevine devam
etti.
Cemaatin Utah faaliyetlerinin son bulduğu anlaşılmasın.
ABD'de
cemaati takip edenlerin karşılaştıkları bir vakıf var: Türk Kültür Vakfı. Türk
Kültür Vakfı'nın başında Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın eski bir mensubu olan
Güler Köknar var.
İlginçtir, Türk kültürünü tanıttığı iddia edilen ve bu
sayede bakanlıklardan destek alan kuruluşun sembolü Osmanlı tuğrası!
Vakıf
ABD'de yapılan etkinliklere âdeta para akıtıyor.
Geçtiğimiz yıl yapılan
festivaller için üç milyon dolar harcadı. Festivalde Türk kültürü olarak
tanıtılan ise yağlı güreş, mehter takımı, fesli ve türbanlı gençler, O s- manlı
çadırıydı.
Konuşmalarda İslami vurgular dikkat çekti. Üstelik ABD'de konuşu
lanlar, festi¬valin 19 Mayıs'ta gerçekleştirilen Türk Yürüyüşü'ne alternatif
olarak düzenlendiği yö¬nünde.
Festivale AKP'li milletvekilleri katıldı.
Üstelik festivalin düzenlen mesine vak ıf ile dönemin Dışişleri Bakanı B
abacan'ın beraber karar verdiği söyleniyor.
Vakfın, Utah Üniversitesi
Siyasetbilimi Fakültesi Ortadoğu Araştırmaları Merke¬zi tarafından
gerçekleştirilen pek çok çalışmayı desteklediği iddia ediliyor.
Merkezin
Türkiye üzerine yaptığı çalışmalara zaman zaman vakıf tarafından fon sağlandığı
herkes tarafından dile getiriliyor.
Örneğin, 2006 tarihinde Utah'ta "Bir
İslam Kentleşmesi Model i Konya- Dönüşmekte Olan Şehir Konya" isimli bir
sempozyum düzenlendi. Sempozyumda c e- maatin ekonomik gücünün en fazla olduğu
Konya, İslam'ı ekonomiyle modernleştiren şehir olarak anlatıldı.
Konferansta
elbette Hakan Yavuz ve cemaate yakın olduğu belirtilen Hasan Kösebalan, Yasin
Aktay, polis yazar Fatih Balcı gibi isimler de vardı.
Bunlardan Hasan
Kösebalan geçtiğimiz aylarda TSK eleştirileriyle gündeme g e¬len USAK'ın
strateji yazarlarından. Zaman gazetesinde de yazıyor.
Yasin Aktay ise Yeni
Şafak gazetesi yazarı. Konya Selçuk Üniversitesi öğretim görevlisi. Çok
ilginçtir, Aktay tezini "ABD'nin Utah eyaletin de Utah Üniversitesi büny
e¬sinde; Mormonların iş ahlaki ile Anadolu'da yeni gelişen burjuvazi sınıfının
çalışma ahlakları arasında karşılaştırmalı bir çalışma" olarak yaptı.
Fatih
Balâ'nın ise polis yazarlardan olduğunu zaten yazmıştık.
Utah' tan gelen
polis müdürü
Cemaatin gazetesi Zaman yazarlarının hep yüksek mevkilere
geldiklerini görebi¬liyoruz. Polis Akademisi başkanlığına Zaman gazetesi yazarı,
akademisyen Prof. Dr. Zühtü Arslan'ın getirilmesi bunun örneğidir.
Zühtü
Arslan ismi önümüzdeki dönem çok tartışılacak.
Çünkü Arslan'ı bu konuda
önemli kılan bir soruşturma var.
31 ağustos 2007 tarihinde Hürriyet
gazetesinde çıkan habere göre Arslan hak¬kında, "polis ile askeri karşı karşıya
getirmek" gerekçesiyle inceleme başlatıldı.
Polis Akademisi'nin başına
getirilen Arslan, yapmış olduğu açıklamaların aske r- de rahatsızlık
yaratmasıyla b iliniyor.
Arslan'ın genel görüşleri, askerin yetkilerinin
azaltılması doğrultu sunda. Bu ko¬nuda George Soros tarafından fonlanan TESEV
Vakfı 'na yazdığı "Almanak" nedeniyle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ
tarafından suç duyurusunda bulunuldu.
TSK'yı yıprattığı gerekçesiyle, açıkça
eleştirilen Arslan'ın Polis Akademisi'nin başına gelmesinin gerekçesi ne
olabilir ?
Daha önce AKP'nin hazırlattığı sivil anayasa taslağının mimarların
dan olan Arslan, Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle hakkında soruşturma
başlatılan Atilla Yayla'ya destek bildirisi ile türbana serbestlik tanınmasını
isteyen bildirinin de imzacı¬sı.
Gelelim bizim konumuzu ilgilend iren
hikâyesine.
Polis Akademisi Müdürü Prof. Arslan, Utah'ta bulunan Atlas
Ekonomik Araştır¬malar Vakfı için de araştırma yaptı.
Arslan'ın Utah'taki bu
kuruluş için yaptığı çalışmanın başlığı da ilginç: "Özgürlü¬ğü Savunmanın Yükü:
Türkiye Örneği."
Arslan, Avrupa Konseyi, İngiliz Büyükelçiliği, Avrupa
Birliği gibi kurumların Tür¬kiye için hazırladıkları pek çok projede
çalıştı.
Bunlardan en dikkat çekici olanı Avrupa Birliği Komisyonu Türkiye
Delegasyonu için 2004 yılında hazırladığı, "Dinler Arası ilişkil er: Sek üler ve
Demokratik Bir Sistemde Barış içinde Bir Arada Varoluş Arayışı" başlıklı
projeydi. Proje Fethullah Gülen cema a¬tinin dinler arası diyalog kampanyasıyla
paralel yürütüldü.
Zaman gazetesinde yazıları yayımlanan Arslan'ın akademi
başkanlığına getiril¬mesine artık kimse şaşırmıyor.
Türkiye bugünlere bir
günde gelmedi:
Polis Teşkilatı bir günde cemaatin kontrolünü ele
geçirmedi.
Bu konuda çok politikacının vebali vardır.
En çok da 1970'li
yılların sonunda solcuları emniyet içinden temizlemek için on¬ları "cuntacı"
olarak gösterip teşkilattan atanların...
Polisin vebali
Tarih, 27 Kasım
1979.
Yer, TBMM.
Meclis genel kurulunda kürsüye çıkan bir MHP
milletvekili, CHP Senatörü Hasan Fehmi Güneş'in içişleri bakanlığı döneminde,
aranmakta olan bir solcu yu makam oto¬mobiline alarak Harp Akademileri
toplantısına götürdüğünü söyledi.
Bu sözler hemen CHP'li Güneş'e ulaştırıldı.
Senatörler, ortak toplantı olmadığı sürece milletvekili genel kur ulunda
konuşamazlardı.
Senatör Güneş, senato genel kurulunda gündem dışı konuşmak
üze¬re söz aldı ve oldukça sert ifadelerle olayın yalan olduğunu
söyledi.
Sözünü bitirip kürsüden inerken AP'li Senatör Ömer Naci Bozkurt, "Ya
doğruy¬sa?" diye laf attı. Ortalık karıştı.
Oturuma ara verildi, ama kavga
kuliste de sürdü. Bir grup AP'li küfür ederek Güneş'e saldırdı.
Kavga
esnasında Güneş belindeki Smith Wesson tabancasını çıkarıp AP'li Bo z- kurt'un
kafasına vurdu. (Bu dava uzun yıllar Ankara 7. Asliye Ceza Mahkemesi'nde
gö¬rüldü; Güneş ceza aldı.)
AP'li Senatör Bozkurt da, elindeki çantayı
Güneş'in yüzüne fırlattı. Çarpmanın etkisiyle çanta açıldı ve içinden çıkan
belgeler her yana dağıldı.
Bu arada araya giren kişiler tarafından kavga
yatıştırıldı.
Dağılan belgeler toplanırken olayın seyri değişti.
Çünkü...
Uzun yıllar emniyet müdürlüğü, emniyet genel müdürlüğü yapan AP'li
Ömer Naci Bozkurt'un çantasından çıkan belgeler valiler, kaymakamlar, emniyet
müdürleri, emniyet amirleri vs personelin, "müspetler" ve "menfiler" diye
fişlendiğini ortaya çı¬kardı.
Gözler AP'li Senatör Bozkurt'a
çevrildi.
Bozkurt, bu raporu kimin hazırlığını bilmediğini, kendisine vereni
ise hatırlay a- madığım söyledi.
Raporu kimin hazırladığı hiçbir zaman
öğrenilemedi. Kimin döneminde hazır¬landığı konusunda tahminler
yürütüldü.
Raporda "müspet" ya da "menfi" olarak isimleri geçenlerin görev
yerleri yazı¬lıydı. Buradan yola çıkanlar -günümüzün moda deyimiyle-"andıç"ın
1977-78 yıllan ara¬sında yazıldığını iddia etti.
O dönemde içişleri bakanlığı
koltuğunda kim oturuyordu dersiniz? MSP'li Kor¬kut Özal!
Peki, emniy et genel
müdürlüğü makamında kim vardı? Vecdi Gönül!
Bir anımsatma
yapmalıyım:
1974'te MSP'li Oğuzhan Asiltürk'un içişleri bakanlığına
getirilmesiyle başlayan süreç, "takunyalılar" dönemi diye adlandırıldı. Bunun
nedeni, artık bakanlık ve ilgili teşkilatlarda göze sokarcasına takunya giyip
aptes alınmasıydı.
Bir diğer tahmin ise, "andıç"ın yeni kurulan AP azınlık
hükümetinin çıkaracağı İçişleri Bakanlığı Kararnamesi 'ne yönelik
hazırlandığıydı.
Sonuçta "amacı" başka olsa da...
12 Eylül 1980 askeri
darbesi bu "andıç"a göre İçişleri Bakanlığı'nda büyük bir kıyım yaptı. Valiler,
emniyet müdürleri bu listelere bakılarak teşkilattan atıldı.
İlgili raporun,
hangi personeli "menfi", hangisini "müspet" olarak değerlendir¬diğini tablolarda
göreceksiniz.
"Müspet" isimlerin yıllar içinde nasıl yükseltildiklerini tek
tek gös - termek isterdim. Ancak yer darlığı nedeniyle sadece birkaç isim sırala
yabiliyorum:
Vecdi Gönül (emniyet genel müdürü, AKP'nin savunma bakanı),
Abdülkadir Ak¬su (ANAP ve AKP'nin içişler i bakanı), Sabahattin Çakmakoğlu
(MHP'nin içişleri b akanı), Sadettin Tantan (ANAP'ın içişleri bakanı), Saffet A
rıkan Bedük (emniyet genel müdü¬rü), Oğuz Kaan Köksal (emniyet genel müdürü),
Hamdi Ardak (İstanbul emniyet müdü¬rü), Reşat Ak kaya (Ordu valisi), Nusret
Miroğlu (Hatay valisi), Ertuğrul Oğan (emniyet genel müdürü yardımcısı), Uğur
Gür (Bolu emniyet müdürü) vs.
Peki, "menfilere" ne olmuştu ?
Rapora göre
"menfi" vali, müfettiş, kaymakam, emniyet müdürü, emniyet amiri vs görevlerdeki
personelin hemen h epsi "cuntacı"ydı!
Bu nedenle "menfilerin" hemen hepsi 12
Eylül 1980 askeri darbesin den sonra tasfiye edildiler; iki satır yazı yla kimi
ihraç edildi, kimi resen emekliye sevk edildi.
12 Eylül'de 89 va li, 226
emniyet müdürü, emniyet amiri ve 550 emni yet g örev- lisi resen emekli edildi.
Kimilerine göre tasfiye edilenlerinin sayısı on bini buldu...
Adına ister
rapor, ister "andıç" diyelim, hazırlanan listeler sözümona bir "cu n- tanın" da
varlığını gösteriyordu!
"Cunta"nın başında Emniyet Genel Müdürlüğü Personel
Atama Şube Müdürü Muzaffer Özbayrak vardı.
Güya bu nedenle emniyetteki
personel atamalarının başına getirilmişti! Ha k- kındaki "değerlendirme"
şöyleydi:
"Marksist militan. Emniyetteki komünist cuntanın lideri. Çok tehli
keli."
Ne sertifikalarının ne ödüllerinin bir önemi olmuştu; "cuntanın
lideri" Özbayrak, genç yaşında resen emekli edilivermişti.
Bugün Ankara'da
avukatlık yapıyor; Gençlerbirliği ve Türkiye Boks Federasyo- nu'nda aktif
görevler üslenerek Türk sporunun gelişmesi için çaba sarf ediyor. Şanslı y- dı,
çünkü onun döneminde henüz "Erge nekon" yoktu!
"Cuntanın" en tehlikeli adamı
ise "Mao Mustaf a'ydı!
Mustafa Gündeşlioğlu hakkındaki "andıç" şöyleydi:
"
'Mao Mustafa' ismiyle maruf CHP döneminin kurmayı. Sivil Savunma başka n- vekili
ve Muğla vali vekili. Komünist, anarşist militan. Çok tehlikeli."
Doğal
olarak (!) Gündeşlioğlu da resen emekli edildi.
"Çok tehlikeli" Gündeşlioğlu,
yıllarca Mülkiyeliler Birliği yönetiminde, Çukobirlik genel müdürlüğünde bulu
ndu; İnsan Hakları Vakfı'nın kurucularından oldu!
Listelerde okuyacaksınız
ama birkaç küçük not daha eklemeliyim: Örneğin, Emniyet Genel Müdür Yardımcısı
Mustafa Yiğit hakkındaki "değerle n- dirme notu" Ergenekon soruşturmasıyla
ortaya çıkan dinleme skandallarım anımsatı¬yor:
"CHP partizanı, ancak ikili
oynar, AP'yle irtibatlıdır. Dinleme konusunda ihtisası vardır. CHP döneminde
politik dinleme ve gayrimeşru istihbarat yapmıştır." Bir zamanlar ne kadar da
masummuşuz!
Yine günümüzde yaşadığımız bir olayla ilgili bir benzerlik
yazayım: Emniyet Genel Müdür Yardımcısı Oktay Engin, "CHP partizanıdır; an cak
ikili oy¬nar, AP'yle irtibatlıdır; yabancı istihbaratla ilişkilidir; dışarıya
haber sızdırır (özellikle büyük gazetelere); güvenilmez; kozmopolit, k aranlık,
çok tehlikeli."
Yandaş medyaya soruşturma bilgileri sızdıranların kulakları
çınlasın! Son bir örnekle bu bölümü kapatayım:
Taraf gazetesi yazan Komiser
Emrullah (Emre) Uslu, "okyanus aş ma" korkusu olduğu için yıllardır Utah'ta
akademik çalışma yapıyordu. Ve bir türlü getirilemiyordu.
Oysa otuz yıl önce
işler çok kolaydı. "Andıçlanan" Polis Enstitüsü Müdür Muav i¬ni Yaman Galolar
apar topar Türkiye'ye getirilecekti. Bakan nasıl üslenmişti:
"Marksist
militan, Polis Enstitüsü ve kolej olaylarının tertipçisi, çok tehlikeli,
yurtdışındaki görevinden derhal çağrılmalıdır." Yaman Galolar hemen getirilip
resen emekli edildi!
Bu arada ilginçtir...
Emniyetteki "cuntayı" açıklayan
raporun dili nedense "sol jargona" uygundu. Örneğin, bazı isimler için
"oportünist" deniliyordu!
Valiler: "menfiler"-"müspetler"
"İçişleri
Bakanlığı Merkez Teşkilatı Değerlendirmesi ve Envanteri" adlı belgenin girişinde
şu not vardı:
Aşağıdaki değerlendirmede, A) Kesinlikle önemli bir görev
verilmemesi gere¬ken menfi isimler hakkında; B) Ehliyet ve kapasite balonundan
önemli bir görev veril¬mesinde fayda görülmeyen isimler hakkında; C) Çeşitli
görevlerde istifade edilebilecek müspet isimler hakkında; çok kısa olarak bilgi
verilmiştir.
Yani bu bölümdekiler mülki idare yöneticilerini (valiler vs)
kapsı yordu.
Menfi isimler:
Bu listede toplam 98 isim vardı. Uzun olduğu
için özetlemek zorun - da kaldım. Ayrıca kişiler hakkında "ahlaksız", "bilgisiz"
gibi nitelemeleri yazmadım. Bu arada "mezhepçi" olarak yazılanları "Alevi" diye
okumak gerekiyor. "Bölücü" olarak yazı¬lanlar ise muhtemelen Kürt'tü.
Ziya
Çöker: müsteşar; CHP militanı.
Fahri Görgülü: müsteşar vekili; çok tehlikeli,
CHP partizanı. M. Rahmi Tan: müsteşar vekili; CHP militanı.
Sudi
Kocaimamoğlu: müşavir; Marksist militan, CHP kurmaylarından, çok
tehlikeli.
Ali Rıza Kaya: müşavir; CHP militanı.
Hayri Kozakçıoğlu: merkez
valisi; CHP'li.
Nihat Etiz: merkez valisi; CHP'li.
Fikret Nazilli: merkez
valisi; CHP militanı.
Remzi Öze: merkez valisi; Ecevit'in özel kalemi, CHP
militanı.
Nazmi İyibil: merkez valisi; CHP'li oportünist, her devrin
adamı.
Necdet Kambur: merkez valisi; CHP'li.
Metin Dirimtekin: merkez
valisi; CHP'li, ancak AP'yle irtibatlı, oportünist. Ayhan Demircan: merkez
valisi; Marksist militan, CHP partizanı olarak görülür; çok tehlikeli.
Saner
Arman: merkez valisi; CHP partizanı olarak görülür, çok tehlikeli. Sezai Aydın:
hukuk müşaviri; aşın solcu, mezhepçi.
Galip Alaçayır: hukuk müşaviri;
mezhepçi. Faik Yücel: İller İdaresi genel müdü¬rü, CHP partizanı.
Nihat
Üçyıldız: Nüfus İşleri genel müdürü; solculara alet olur, himaye
eder,
görevinden alınması gerekir.
Zeki Ersan: Tetkik Kurulu başkanvekili; CHP
militanı.
Fazlı Güldez: başmüşavir; CHP'li, mezhepçi.
Musa Atik: müşavir
müfettiş; CHP-AP'yle irtibatlı, mezhepçi, oportünist.
Çetin Birmek: müşavir
müfettiş; CHP'li, AP'yle irtibatlı, oportünist.
Yusuf Ziya Göksu: CHP
militanı.
Erol Çakır: müfettiş; CHP'li, yeni alındı.
Mahmut Yılbaş:
müfettiş; CHP'li yeni alındı.
Müspet isimler:
Bu üstede 57 isim vardı;
özetledim.
Sabahattin Çakmakoğlu: merkez valisi; ehl iyetli, cesur, kararlı,
dürüst.
Rafet Küçüktiryaki: merkez valisi; çok ehliyetli, cesur
atak.
Babür Unsal: merkez valisi; çok ehliyetli, cesur.
Ali Rıza
Yaradanakul: merkez valisi; çok ehliyetli.
Ali Çankaya: merkez vahşi;
ehliyetli tecrübeli, yaşlı.
Nihat Oğuz Bor: merkez v alisi; orta ehliyetli,
tecrübeli.
Ali Fuat Çapanoğlu: merkez valisi; orta ehliyetli, dürüst, cesur,
MHP'li.
Burhaneddin Çakar: merkez valisi; orta ehliyetli, dürüst.
Durmuş
Yalçın: merkez valisi; ehliyetli, tecrübeli.
İhsan Dede: merkez valisi;
tecrübeli.
Ah Rıza Akdemir: merkez valisi; ehliyetli, dürüst,
MHP'li.
Mithat Çekin: müşavir; orta ehliyetli, dürüst.
Mehmet Us: müşavir;
orta ehliyetli, dürüst.
Nurettin Turan: Tetkik Kurulu üyesi; çok ehliyetli,
cesur, atak.
Gökhan Aydınar: müşavir müfettiş; ehliyetli, dürüst.
Çetin
İlyas Aksoy: başmüfettiş; ehliyetli.
Hanefi Demirkol: başmüfettiş; ehliyetli,
dürüst.
M. Salih Bor: müfettiş; ehliyetli yeni alındı. .
Mülki idare
yöneticileri bir de "faydasızlar" kategorisine ayrılmıştı. Burada da 70 isim
vardı. Bunları yazmadım.
Emniyetçiler: "menfiler"-"müspetler"
"Emniyet
Genel Müdürlüğü Değerlendirmesi ve Envanteri" adlı çalışmanın giri¬şinde de şu
bilgi yazılmıştı:
Aşağıda değerlendirmede A) Faaliyet, kapasite ve dürüstlük
bakımın dan kendi¬sinden Emniyet Teşkilatı'nda üst seviyeli idareciler olarak
istifade edilebilecek ele¬manlara ait isimler; B) Kesinlikle önemli bir görev
verilmemesi gereken elemanlara ait isimler kısaca
belirtilmiştir.
1) Menfiler: Bu gruba dahil elemanlar zararlı, ters
istikametli, aşırı solcu, parti¬zan veya ikili oynayan, ahlaksız, hırsız,
şaibeli kimselerdir. Derhal bulundukları aktif görevlerden alınmaları zaruridir.
Pasif durumda olanlara kesinlikle görev verilmemel i- dir.
2) Müspetler:
Bu gruba dahil olan elemanların müşterek vasıfları, milliyetçi, k e¬sin tavırlı,
dürüst, cesur ve e hliyetli olmalarıdır. Ayrıca değişik hususiyetleri, isimlerin
karşısında belirtilmiştir.
Yani bu bölümdekileri emniyet kadrolan
oluşturuyordu...
Menfi isimler:
Bu üstede 128 isim vardı;
kısalttım.
Haydar Özkın: emniyet genel müdürü; CHP partizanı.
Rafet
Erdoğan: emniyet genel müdür yardımcısı; CHP partizanı.
Ali Akman: emniyet
genel müdür yardımcısı; CHP partizanı, protokole düşkün, çevresi geniş,
ehliyetsiz.
İsmail Metin; personel daire başkanı; CHP militanı, dernekçi,
tehlikeli.
Fevzi Karaman: istihbarat daire başkanı; Marksist cuntadan, çok
tehli keli.
Tuncay Gökdağ: güvenlik daire başkanı; CHP partizanı,
komünistlerin
emniyetteki arşivlerinin yakılmasına alet oldu.
Fethullah
Eraslan: eğitim daire başkam; CHP militanı, enstitü ve kolejinin
so¬rumlularından, çok tehlikeli.
Bedriye Cavuzoğlu: inşaat daire başkanı; CHP
partizanı, R. Ecevit'e bilgi taşır. İlhan Lostar: istihbarat şube müdürü; CHP
partizanı. Ali Natık Cancan: emniyet amiri; Marksist militan sorumlularından.
Hüseyin Kemiksiz: merkez emniyet müdürü; CHP militanı.
Kâzım Ulusoy: merkez
emniyet müdürü; Marksist militan, Pol-Der eski genel başkanı, Pol-Der
dergisindeki ideolojik yazılarıyla tanınır. Daha rahat çalışabilmesi için
merkeze gelmiştir. Marksis tlerin emniyetteki liderlerindendi. Bölücü, çok
tehlikeli. Ali Namık Şerdül: Malatya eski emniyet müdürü; CHP'li, mezhepçi.
Haşim Aytural: İstanbul emniyet müdür muavini; CHP mil itanı, mezhepçi. Mahmut
Dikler: İstanbul emniyet müdür muavini; CHP militanı, ikili oynar,
tehlikelidir.
Tahsin Gürdal: daire başkanı olmak üzereydi; CHP militanı.
Saffet Yüksel: Polis Koleji müdürü; Marksist militan, TKP'li, koleji
Marksistleştiren, çok tehlikeli.
Erol İnce: İçel emniyet müdür muavini;
bölücü, mezhepçi.
Bundan sonra liste, bütün il emniyet müdürlerinin tek tek
"fişlenme siyle" de¬vam ediyordu. Özetledim...
Ercan Belen: Ankara emniyet
müdürü; CHP partizanı.
Bekir Sıtkı Kutluay: İzmir emniyet müdürü; CHP
partizanı.
Ulvi Kökten: Antalya emniyet müdürü; Marksist militan, çok
tehlikeli.
Kemal Koloğlu: Balıkesir emniyet müdürü; CHP'li, aşırı
solcu.
Hüsamettin Öğüt: Çankırı emniyet müdürü; CHP militanı, cu nta
elemanı.
Hasan Uyar Çorum emniyet müdürü; Marksist militan, Kars'ı
karıştırdı, çok te h-
likeli.
Haluk Bahçekapılı: Kırşehir emniyet müdürü;
CHP'li. Süreyya Atilla: Kütahya emniyet müdürü; CHP'li, mezhepçi, tehlikeli.
Mehmet Canseven: Kahramanmaraş emniyet müdürü; CHP'li, mutedil. Çetin Domaç:
Sakarya emniyet müdür vekili; Marksist militan, çok tehli keli.
Müspet
isimler:
Bu üstede 86 isim vardı; kimin nereye verilebileceğini belirtiyordu.
Yine özetle¬dim.
Saffet Arıkan Bedük: merkez emniyet müdürü; cesur, atak;
emniyet ge
nel müdürlüğü veya emniyet genel müdür yardımcılığı ya da büyük
bir il verile¬bilir.
Abdülkadir Aksu: merkez emniyet müdürü; cesur, atak,
ehil; emniyet genel müdürlüğü veya emniyet genel müdür yardımcılığı ya da büyük
il verilebilir.
Hamdi Ardalı: merkez emniyet müdürü; cesur, tecrübeli;
emniyet genel müdür muavinliği ya da büyük il verilebilir.
Reşat Akaya:
merkez emniyet müdürü; tecrübeli, ehliyetli; emniyet genel mü¬dür muavinliği
veya büyük bir il verilebilir.
İsmet Şatıroğlu: merkez emniyet müdürü; dürüst
ehliyetli; Polis Enstitüsü baş¬kanı olabilir.
Polat Bolatoğlu: Uşak şube
müdürü; atak dürüst; büyük veya orta il emniyet müdürlüğü verilebilir.
Nevzat
Fırat: merkez emniyet müdürü; dürüst, tecrübeli; küçük ya da proble m- siz il
verilebilir.
Nusret Miroğlu: eski emniyet müdürü ve kaymakam; dürüst ehil,
orta veya kr i- tik il verilebilir.
Ali Akan: müfettiş; dürüst ehil; merkezde
daire başkanlığı verilebilir.
Sabri Yıldırım: müfettiş; dürüst, ehil; orta il
verilebilir.
Ertuğrul Oğan: bütçe şube müdürü; dürüst bilgili; yerinde
kalabilir ya d a orta ya da kritik bir ü verilebilir.
Ünal Erkan: merkez
emniyet müdürü; atak; kritik il veya merkezde da ire baş¬kanlığı
verilebilir.
Taner Arda: Isparta şube müdürü; ehliyetli; Ankara 2. Şube
müdürlüğü ya da kritik il emniyet müdürlüğü verilebilir.
Sadettin Tantan:
İstanbul turizm polis emniyet amiri; atak, dürüst, ehli yetli; İs¬tanbul 2. şube
müdür vekilliği ya da kritik il verilebilir.
Uğur Gür: Kocaeli emniyet amiri;
cesur, atak, ehliyetli; İst. 2. Şube ya da 1. Ş u- be müdür muavin vekilliği
verilebilir.
Atilla Aytek: narkotik şube müdürü; çok sert, atak, kritik veya
küçük il emniyet müdürlüğü (valisi dirayetli olmalıdır).
Listenin bundan
sonraki bölümünde emniyet teşkilatına alınması önerilen 27 kaymakamın adı vardı.
Birkaç örnek verdim.
Oğuz Kaan Koksal; Bozkurt kaymakamı; cesur, olgun;
kritik il emniyet müdürlü¬ğü verilebilir.
Sait Eker; Derinkuyu kaymakamı
ehil; kritik il emniyet müdürlüğü verilebilir.
Aslan Yıldırım; Mut kaymakamı
ehil, tecrübeli; orta il veya kritik il em niyet mü¬dürlüğü
verilebilir.
Memduh Oğuz; Dicle kaymakamı ehliyetli, tecrübeli; kritik il
emniyet müdürlü¬ğü ya da daire başkanlığı verilebilir.
Gelelim bu bölümün
sonucuna...
Her iki rapordaki birkaç istisna personel dışında, "menfilerin"
hemen hepsi tas¬fiye edildi. Valiler, emniyet müdürleri, emniyet amirleri,
kaymakamlar arasında aydın, demokrat personel neredeyse
bırakılmadı.
İdeolojisi Türk-İslam sentezi olan 12 Eylül darbecileri içişleri
Bakanlığı'ndaki "takunyalı kadrolaşmaya" hiç dokunmadı.
Öyle ya, baş düşman
solculardı; dost olanlar ise Türk-İslamcılar! Liyakat bile aranmayan bir süreç
başladı.
Kadro açığını kapatmak için yasa değiştirilerek, Yüksek islam
Enstitüsü mezun¬ları emniyet kadrolarına alındı.
Ara not vereyim: ilk kez
1985 yılında emniyet kadrosuna alınan 120 islam Enst i- tüsü mezunu, 2009
itibariyle birinci sınıf emniyet müdürü olacak. Yani artık il emniyet müdürleri
arasında islam Enstitüsü mezunlarını da göreceğiz.
ANAP döneminde içişleri
Bakanlığı yavaş yavaş Nakşibendi ve Nur cu cemaat¬lerin kontro lüne geçti. Ancak
Nurcu cemaat, bir uyanıklık yaparak Personel Daire Baş¬kanlığı gibi kritik m
akamı ele geçirdi. Ardından istediği atamaları yaptı. Nakşibendileri bile
tasfiye etti.
Uzatmayalım, aslında bunlar bilinmeyen gerçekler
değil.
Türkiye üç yılı aşkındır Ergenekon soruşturması gerginliğini yaşı yor.
Herkes bu "derin" soruşturmayı yürüten, TSK içinde korkusuzca "cuntacı
generaller" arayan e m- niyet görevlilerini merak ediyor.
Bu konuda bilgi
sahibi olduk mu?
Sedat Ergin Milliyette yazdı:
"Hiç şüphe yok ki,
karşımızda bir organizasyon var. Organizasyonun kimlerden
oluştuğu, kaç kişi
oldukları konusunda bir bilgimiz yok. Ama üç aşağı beş yuk arı bir
tahmin
yürütebiliyoruz" (14.02.2009).
Kuşkusuz zaman bu "derin organizasyonun"
aktörlerini tamamen or taya çıkara¬caktır.
Ancak otuz yıl önceki "andıç"
gösteriyor ki, bugün yaşananlara bir günde geli n-
medi.
Türkiye'nin her
geçen gün gerginleşen bu atmosferinin sorumlusu, dün CHP'yi "militan",
"tehlikeli", "sakıncalı" gören zihniyettir.
Tarih yazacaktır: Bütün bunlara,
-üzerlerinden "darbe buldozeri" geçmesine rağmen- hâlâ karşı duranlar bu ülkenin
aydınlık insanlarıdır.
Altıncı bölüm Liberal faşizm
Milton Friedman
duayen bir liberaldi ve Şilili diktatör Pinochet'nin dünyadaki en büyük
destekçisiydi.
Bugün liberallerin, hızla sivil bir diktatörlüğe doğru giden
bir hükümete ve Türkiye'yi "koçbaşı" gibi kullanmak isteyen uluslararası
güçlerin denetimindeki ce¬maate övgüler düzmesinin altında ne yatıyor
?
Liberal Fascism adlı kitabın yazarı Jonah Goldberg, liberalizmin kaynağının
fa¬şizm olduğunu söylüyor.
O halde...
Liberallerin "şeyh uçmaz, mürit
uçurur" misali göklere çıkardıkları ABD Başkam Barack Obama'yla ilgili birkaç
söz söylemek şart. Ama önce yüz yıl geriye gidip XX. yüzyılın başındaki dönemin
Başkan Oba ması'nı iyi tanımak gerekir. Bu tarihsel gerçe k- ler bilinmeden
yapay imajlar üzerindeki örtü kaldırılamaz.
Adı, Thomas Wocdrow Wilson.
28
Aralık 1856'da doğdu! 3 Şubat 1924'te öldü.
1913-1921 yılları arasında
Amerika Birleşik Devletleri başkanlığı yaptı.
Obama gibi Demokrat
Parti'dendi.
Obama gibi hukukçuydu; sonra akademisyenlik yaptı; Princeton
Üniversitesi rektörlüğünde bulundu. Ardından politikaya girdi; başkan
oldu.
Bu kısa bilgilerden sonra Başkan Wilson'un siyasal duruşunu öğrene
bilmek için ABD'nin ondan önceki politik doktrinine bakalım:
ABD tarihine
baktığınızda dış siyasetin belirli dönemlere ayrıldığım görürsünüz. 1823 Monroe
Doktrini, Amerika dış politikası için bir başlangıç sayılabilir. ABD'nin
de¬ğişmez "anayasası" olan bu doktrin kabaca şunu
içeriyordu:
- Avrupalılar artık topraklarımızda yeni bir koloni
kuramaz.
- Kendi siyasal-dini sistemlerinin propagandasını bizim
topraklarımızda yapa¬maz.
Yani diyorlardı ki, biz verimli zengin kıtamızda
mutluyuz; ne Avrupa bize karı ş- sın ne de biz Avrupa'ya karış alım.
ABD bu
doktrin sayesinde XIX. yüzyıl boyunca Avrupa'nın çatışmalı dünyasından uzak
durdu; kendi kıtasında büyüdü; ekonomik gelişme çizgisini kendi duvarları ardı
n- da tamamladı. Çok da zenginleşti.
Îç pazarını fethetmiş her
düzenin/ülkenin dışarıya açılması bir "siyaset yasa¬sıdır; ABD de öyle yaptı,
sömü rge edinme politikası gütmeye başladı.
İngiltere, Fransa ve ardından
Almanya, İtalya, Rusya, Japonya dünyayı paylaşma mücadelesine girmişlerdi.
Amerika bu rekabetinin geri sinde kalamazdı.
ABD'de emperyal güç haline gelme
politikasını uygulayan dört başkan çıktı:
1897'de ispanya'ya savaş açan gözü
kara McKinley; 1901'de "büyük sopa" pol i- tikasını uygulayan popüler T.
Roosevelt; 1908'de Çin'e ve La tin Amerika'ya "dolar d i p- lomas isi" yürüterek
baskı yapan Taft; 1913'te Birinci Dünya Savaşı'na katılan Wilson.
ABD bu dört
başkan döneminde Monroe Doktrini'ni çöpe attı; "dışarıya açıldı." O tarihten
bugüne yüz yıldır süren "globalizm" dönemi başladı. Bunun en önde gelen
temsilcisi Wilson'du. Oysa...
Wilson seçimlere sömürgecilik politikasını
eleştirerek girdi. Dışa yö nelik askeri harcamaların önemli ölçüde kesilmesini,
çiftçilere, sanayicilere krediler verilmesini savundu.
"Yeni özgürlük" adıyla
bilinen ekonomik ve siyasal bir program açıkladı. Banka ve para sisteminde köklü
değişiklikler yapacağım vaat etti. Gümrük tarifelerini düşü¬recekti.
Yıllar
sonra seçimi kazanan Demokratlar Wilson sayesinde Beyaz Saray'a
yerleş¬ti.
Gençlerin ve kentli orta sınıfın oylarını alan Wilson seçim
meydanlarında söyle¬diklerini unuttu. Çünkü reel politika farklıydı...
Başkan
Wilson ABD'nin yüz yıllık politikalarını değiştiren karizmatik siyasi bir li¬der
ve kimilerine göre ise "mesih" olarak, dünya siyaset sahnesine
çıktı.
Wilson'a göre, Amerikan mallarının gittiği her yere Amerikan -siyasi,
iktisadi ve kültürel- düzeninin gitmesi şarttı.
Yıllardır dikensiz gül
bahçesinde ekonomisini büyüten ABD'nin ilk hedefinde, Latin Amerika, Pasifik ve
savaşlar nedeniyle bitkin düşmüş Avrupa ile Önasya vardı.
1917'de Rusya'da
çarlığın devrilmesi, Almanya'nın gittikçe çökmesi, Avusturya - Macaristan
İmparatorluğu ile Osmanlı İmparatorluğu'nun her an yıkılıp dağılacak bir durumda
olması ABD'nin iştahını kabarttı.
Ve Birinci Dünya Savaşı'nın son yılında
"büyük adım" atıp savaşa girdi.
Harbe girişini "aman gideyim, şu
ganimetlerden biraz da ben kapayım" hava¬sında yapmadı. Avrupa topraklarına
ateşli silahlarından önce psikolojik silahlarını so k- tu. Örneğin Wilson,
"savaş kararanı aldığı zaman kabinesi önünde hüngür hüngür ağ¬layan bir devlet
adamı" imajıyla tanıtılmaya başlandı.
O kadar barışçıldı yani!
Wilson
hemen "büyük kurtarıcı" rolünü üstlendi. Îşsiz-evsiz-aç kalan milyonla r- ca
çaresiz insanın umudu olarak gösterildi. Bolşeviklerin Rusya'da iktidara gelme
sin¬den korkanların da güvencesiydi o.
"Kurtarıcılıkta" Lenin'in
rakibiydi!
Tarih, 8 Ocak 1918.
Harbe girme kara rı alan ABD başkanı, kendi
adıyla bilinen "Wilson Prensipl e- ri"ni açıkladı.
"Sömürge topraklardaki
uluslara kendi kaderini tayin hakkı verilme li; uluslara¬rası bütün ekonomik
engeller kaldırılmalı; Avrupa, Önasya sınırları yeniden çizilmeli;
milletlerarası barış teşkilatı kurulmalı" gibi 14 madde içeriyordu Wilson
Prensipleri.
Wilson Prensipleri başta Avrupa olmak üzere dünyada heyecan
dalgası yarattı.
Savaştan çıkmış acılı insanların umudu oldu; dünyaya yeni
bir düzen getireceğ i¬ne inanıldı. Dünyanın ezilenlerinin gözünde Başkan Wilson,
Yenidünya'dan gelmiş ba¬rışçıl bir kahramandı. Wilson Prensipleri sanki ezilen
halkların kurtuluş programıydı. Bu prensipler, Lenin'in "ulusların kendi
kaderini tayin hakkı" ilkesiyle karşılaştırıldı.
Not eklemeliyim: Aslında
Wilson Prensipleri, Bolşeviklerin savaştan çekildikl e¬rini açıklayan, 22 Aralık
1917'deki Brest-Litovsk Konferansı'ndaki barış programı ma d- delerinin
neredeyse tıpatıp benzeriydi.
Ama bunu kim bilirdi ki?..
Sonuçta Wilson,
Bolşeviklerin etkisini silmede başarılı oldu ve sonuçta, Rusya Devrimini
alkışlayan Avrupa sosyal demokratları o günlerden sonra Lenin'den çok Wilson'a
yakın oldu. Herkes Wilson'da kendini buldu; sosyal demokratlar Wilson'u
"sosyalist"; muhafazakârlar yeni "mesih-peygamber"; ulusal kurtuluş savaşı
verenler ise "halkların ağabeyi" olarak gördü. Batı'nın liderliği artık yavaş
yavaş Washington'a geçiyordu.
Bu arada bu maddelerin çoğuna d a uyulmadığını,
Wilson Prensiple ri'nin kâğıt üzerinde kaldığını yazmalıyım. Fakat buna rağmen
Birinci Dünya Savaşı'ndan kazançlı çıkan tek ülke ABD oldu.
Birinci Dünya
Savaşı soması Başkan Wilson, milyonlarca kişinin öldüğü, eskimiş ve yıkılmış
Avrupa'yı ziyaret etti.
Avrupalılar ellerinde ABD bayraklarıyla Başkan
Wilson'u sokaklarda coşkuyla karşıladı.
Gazeteler Wilson için "büyük
kurtarıcı" manşetleri attı.
Çizilen karikatürlerde, Wilson, Bolşeviz mi
tehdidinden korkan, eskimiş Avrupa '¬ya güneş i getiren adam olarak tasvir
edildi.
Ve sıkı durun...
Wilson pek çok ülkede İsa'ya benzetildi. Kimi ise
ona "Mesih" dedi!
"Aziz" Wilson'un fotoğraflarının altında mumlar yakıldı.
Önünde diz çökülüp dualar edildi.
Parantez açayım: Wilson başkanlığının son
yılında ağır hastalıklarla mücadele etti ve o dönemde kendini "Tanrı'nın resulü
İ sa" zannetti. Propagandaya kendisi de inanmıştı.
Neyse... Biz Wilson'un
Avrupa'da estirdiği rüzgâra geri dönelim.
Çünkü bu oluşturulan hava
İstanbul'u da çok etkiledi.
Tarih, 4 Ocak 1919.
Robert Koleji'ndeki
toplantılar sonucu İstanbul'daki münevverler "Wilson Pre n- sipleri Cemiyeti"ni
kurdu. Bu sivil toplum kuruluşunun merkezi Nuruosmaniye'deki Zaman gazetesi
bürosuydu.
Kurucuları; Halide Edip, Gelaleddin Muhtar, Ali Kemal, Hüseyin
Avni, Refik Halid gibi Osmanlı'nın tanınmış münevverleriydi.
Derneğin
üyelerinin çoğunluğu gazeteciydi:
Sabah başyazarı Ali Kemal, İkdam başyazarı
Celal Nuri, Akşam başyazarı Nec¬mettin Sadak, Yeni Gazete başyazarı Mahmud
Sadık, Vatan başyazarı Ahmet Emin, Yeni Gün başyazarı Yunus Nadi, Zaman yazan
Cevat...
Osmanlı münevverleri Başkan Wilson'u "kurtarıcı" olarak görüp
methiyeler yazdılar. O zor koşulların altından kurtuluşun ancak ABD'nin
desteğiyle olacağına inandılar.
Bu nedenle bir tür kolonileştirme amacı
taşıyan "manda isteriz" ta leplerini ya¬zıya döktüler.
Bu düşünceye sahip
olmalarının nedeni, Avrupa gazetelerinde okudukları Wilson'u göklere çıkaran
makalelerdi.
Doğrusu Başkan Wilson da güzel laflar etmeyi biliyordu. "Barbar
ül kelere uygar¬lık götüreceğini" söylüyordu. Sihirli sözcüğü "özgürlük" ve
karizmatik oluşu, Osmanlı münevverlerini mest ediyordu.
Oysa Wilson, Batı'nın
iktisadi ve siyasal egemenliğine özünde karşı çıkmıyor, sadece biçimini
değiştiriyordu. Manda/kolonileştirme aslın da sadece sömürünün b i¬çim
değiştirmiş haliydi.
Kuşkusuz insanlık tarihinin böylesine büyük karışıklık
yaşadığı bir dönemeç nok¬tasında Wilson'un "kurtarıcı" olarak görülmesi
anlaşılabilir.
Ancak pek çok mazlum ülke insanı, aydını, burjuva demokratı,
aldatıldığını son¬ra anladı.
Avrupa'da barışsever gözüken Wilson, Amerika
kıtasında diktatördü. Meksika'¬ya, Dominik Cumhuriyeti'ne, Haiti'ye, Küba'ya,
Pana ma'ya, Nikaragua'ya ve Honduras¬'a Amerikan askerlerini göndermekten hiç
çekinmemişti.
Mazlum halkların lider olarak örnek aldığı Emiliano Zapata'ya,
Pancho Villa'ya neler yaptığı, o köylü isyanlarını nasıl bastırdığı Avrupa'da ve
Doğu'da ancak zamanla duyulacaktı.
Nobel Barış Ödülü sahibi Wilson'un yumuşak
tavırlarının, güler yüzünün altında ne sakladığı sonra görülecekti. "Mesih"
Wilson aslında dünyayı ülkesinin çıkarma göre düzenlemek isteyen "büyük
patron"du, hepsi bu!
XXI. yüzyılın başında birileri (örneğin, Amerika'daki
islam Ümmeti lideri Louis Farrakhan) Obama'nın "mesih" olduğunu iddia ediyor!
Peki, öyle mi?
Obamalar Turuncu Devrim peşinde
ABD Başkanı Barack Hussein
Obama'nın, aynı adı taşıyan babası Hussein Obama'nın Müslüman bir Kenyalı
olduğunu artık biliyorsunuz. Peki, Kenyalılar ne z a¬man Müslüman oldu?
Kara
Afrika'nın en çok bilinen Müslüman'ı kimdi?
Sanırım büyük çoğunluk
biliyordur: Bilal-i Habeşi.
Hz. Peygamber'in müezziniydi. Aynı zamanda
Müslümanlığı kabul eden ilk yedi sahabeden biriydi.
Bilal-i Habeşi, bugün de
kara Afrika İslami'ni temsil eden güçlü bir simge. Bu nedenle, ABD'deki Müslüman
Siyah hareketine "Bilalian movement" denilmektedir.
Bilal-i Habeşi'nin îslam
dinine nasıl girdiği ni, işkencelere rağmen Müslümanlık¬tan vazgeçmediğini
hepimiz çocukluğumuzdan biliyoruz.
Peki, islam mücahitleri, kara Afrika'yı,
yüksek bir ideal ol an "Bilalileştirmeye" ne zaman, nasıl başladı?
Türkiye'de
pek üzerinde durulmaz ama İslamiyet, Medine'den önce Afrika'ya ulaştı.
Müslümanların Mekke'de ikamet etmeleri imkânsız hale gelince Hz. Peyga m- ber,
başta damadı Osman bin Affan olmak üze re, on biri erkek dördü kadın on beş
sahabesinin Habeşistan'a (yeni adıyla Etiyopya'ya) göç etmesine izin verdi. Yıl,
615'ti.
Habeş Kralı Necaşi Aşhama, gelen sahabelere hürmet göstermenin yanı
sıra kendisi de Müslümanlığı seçti. Böylece islam, Medine'den ön ce kara
Afrika'ya ulaşmış oldu.
Bu nedenledir ki, Kenya, Sudan, Uganda vd ülkelerde
her yıl "hicri yılbaşı" ku t- lamaları yapılmaktadır.
İslam'ın kara Afrika'ya
bu sembolik girişinden sonra, Müslüman Arap ordus u¬nun 639'da Mısır'ı almasıyla
Afrika kıtası kuzeyden başlayarak Müslümanlaşmaya baş¬ladı.
Afrika sadece
askeri fetihlerle İslam'a kazandırılmadı.
İkincil ve aslında daha önemlisi
ticaretti.
İslam'dan önce, başta Hz. Peygamber olmak üzere Arap tüccarlar
Kuzey ve D o- ğu Afrika liman-pazarlarına gidip geliyorlardı. İslam'ın Arap
toplumunu geliştirmesi y- le bu kıyı ticareti daha da gelişti. Sadece Arap
tüccarlar da gelmedi. ;
İran körfezindeki ülkelerden ve Hindistan'dan gelen
tüccar Müslü manlar da Af¬rika'ya yeni bir dinin ve kültürün getirilmesinde öncü
o ldular.
Kızıldeniz'in iki yakası arasındaki alışverişler ve Arapların yerli
kadınlarla ev¬lenmekten kaçınmamaları, İslam'ın özellikle Kuzey ve Doğu
Afrika'da hızla ve çabuk yayılmasına neden oldu.
Sadece ABD Başkanı Obama
değil, bugün bile Kenya'da Araplarla kaynaşan bir¬çok aile neslinden hem Siyah
hem Beyaz hem de melez bebekler dünyaya gelmektedir.
Yeni gelen dinle
birlikte dil de değişti: Arapça "sahil" sözcüğü anlamına gelen ve yüzde 40'ından
fazlası Ara pça olan "Svahili"' dili ortaya çıktı.
Dünyanın en önde gelen
dillerinden biri olan Afro-İslami Svahili dili, Obama'nın baba tarafının
kullandığı dildi.
Doğu Afrika denilen bölgeyi oluşturan Kenya, Uganda ve
Tanzanya'da Müslü¬manlar bugün azınlıkta. Bunun nedeni Hıristiyan misyo
nerler.
Oysa bugün Hıristiyan misyonerlerin yaptığını geçen yüzyıllarda
Müslüman Sufi tarikatlar yapmıştı, İslam'ın kıtada hâkim din haline gelmesi bu
tarikat mensubu Sufiler eliyle sağlandı.
Kabile kavgalarının yaygın olduğu,
kıta em niyetinin söz konusu olamadığı, deniz korsanları ya da karadaki silahlı
eşkıyalar yüzünden yol güvenliğinin kalmadığı döne m- de toplumsal dayanışmayı,
paylaşma kültürünü, birlikte yaşama tecrübesini, hak ve hukuka saygıyı öğütleyen
islam, Afrika yoksulla rınca hemen kabul gördü.
Afrika'da tekke demek aynı
zamanda ribat demekti.
Ribatlar, sınır boylarında kurulan ve gönüllü Müslüman
mücahitlerin, İslam top¬raklarına dışarıdan gelebil ecek tehlikeleri önlemek
gayesiyle nöbet tuttukları askeri kuleler, garnizonlardı.
Bu ribatlarda hem
askeri hem de tasavvufi eğitim verilirdi.
Sahra topraklarında, Afrika'nın
kavurucu sıcağı altında yaşam mü cadelesi veren yoksul kitlelerin yegâne sığmağı
da zaviyeler oldu.
Müslümanlar Afrika'nın vahşi bölgelerinde bile kurdukları
zaviyelerle sağlık hizmetlerini, dönemin ve şartların elverdiği oranda en
işlevsel tarzda gerçekleştirdiler.
Ayrıca misyoner Sufiler kendilerine özgü
metot, zikir, sülük ve terbi ye usullerini coğrafi ve kültürel şartlara da uygun
hale getirerek Afrikalıların İslam'a geçmelerini kolaylaştırdı.
Afrika
topraklan farklı tarikatlar arasında âdeta taksim edilmiş vazi yetteydi.
Se¬negal denince Müridiye, Mor itanya denince Ticaniye, Fas denince Darkaviye,
Tunus denince Arusiye, Cezayir denince Medyeniye, Mısır denince Şaziliye, Libya
denince Senusiye, Nyerya denince Kadiri-ye, Sudan denince Mirganiye ve Eritre
denince Salihiye akla geliyordu.
Peki, Obama'nın memleketi Kenya'da hangi
tarikatlar güçlüydü?
Kenya'da en yaygın tarikat Kadiriye'ydi.
Bugün
dünyaya yayılmış kırk beş kolu olan Kadiriye tarikatım, XII. yüzyılda Bağ¬dat'ta
Abdülkadir Geylani ( ö. 1167) kurdu.
Başta Sudan olmak üzere bazı Afrika
bölgelerinde Şeyh Geylani mehdi olarak tanınmaktaydı.
Kesin olmamakla
birlikte bu tarikat 1550'lerde Hicaz'dan Doğu Afri ka'ya geldi. O tarihe kadar
islam dünyasında pek de yaygın olmayan Kadiriye tarikatı Afrika'da çok çabuk
benimsendi ve hemen yayıldı. Bunun temel nedeni tarikata sık sık zikir meclisi
düzenlemesiydi! Zikir Afrika kültürüne yakın bir dini ritüeldi.
Kenya'da bir
diğer tarikat ise, XIII. yüzyılda Tunus'ta Şeyh Abdullah Şazili (ö. 1258)
tarafından kurulan Şaziliye'ydi.
Sünni bir tarikat olan Şaziliye'nin XV.
yüzyılda Doğu Afrika'ya geldiği tahmin ediliyor. Tarikat XIX. yüzyılda bö lgenin
en güçlü tarikatı haline geldi. Tarikata Kenya'da hâlâ zaviyeleri var.
Burada
bir parantez açacağım: Sultan II. Abdülhamid Şaziliye şeyh lerinden Ha¬san
Zafir'i İstanbul'a çağırıp, Yıldız Sarayı'nın bahçesindeki iki konağı ona tahsis
etti. Böylece İstanbul'da yaşamasını sağlayarak Afrika'daki Senusi ayaklanmasını
bastırdı. Bu konak Beşiktaş Barbaros Caddesi üzerindedir ve harap halde
durmaktadır. Acaba bu tarihsel bina "tasavvuf müzesi" haline getirilemez
mi?
Devam edelim:
Rıfaiye tarikatının da Doğu Afrika'da belli bir tesiri
vardı. Keza Muhammed Ali (1178-1255) tarafından Güney Arabistan'da kurulan
Aleviye tarikatı da bilhassa Ke n- ya'da güçlüydü.
Aleviye zamanla iki kola
ayrıldı: Ebubekir Abdullah el-Ayderus'un kurduğu Ayderusiye ile Abdullah Alevi
Muhammed Ahmed el-Haddad'ın kurduğu Haddadiye.
Kenya'nın yerli tarikatı ise
Şeyh îdris Sa'ad tarafından 1930'da Darü's-Selam'da kurulan Askeriye idi. Ancak
bu tarikat diğerlerine göre çok az rağbet gördü.
Obama ailesi bu
tarikatlardan birine bağlanmış mıydı acaba?
Bilinmiyor. Ancak bir tarikata
bağlı olduklarından şüphe yok; çünkü hemen h e¬men tüm Afrikalı Müslüma nlar bir
tarikata mensuptu.
Bugüne kadar ABD Başkanı Obama'yla ilgili her tür haberi
yapanların bu duru¬mu görmezden gelmeleri hayli ilginç.
XVIII. yüzyılda islam
dünyasını etkileyen yenilik (tecdid) hareketi, başka yerle r- de olduğu gibi
Afrika'da da yeni tarikatların doğmasına neden oldu.
Bunlar, Fransız,
İtalyan, İngiliz sömürgecilerine karşı bağımsızlık mücadelesi verdiler. Kısa
zamanda bölgesel siyasetin de motor gücü haline geldiler.
"Neo-Sufizm
hareketi" olarak tanımlanan bu tarikatlar, hurafe ve batıl inançla¬ra karşı
çıkıp, sünnetin yaygı nlaşmasına öncelik etmeyi gö rev edindiler. Yani tasavvufi
uygulamalarda yer yer rastlanan kimi taşkınlıklara, aykırı yaklaşımlara karşı
bayrak açtılar.
İşte bu tarikatlardan biri de XVIII. yüzyılda Abdülkerim
es-Samman tarafından kurulan Hicaz merkezli Sammaniye tarikatıydı.
Sammaniye
tarikatım geliştiren büyüten Ahmed el -Tayyip (ö. 1824) ol du. Bu nedenle bu
tarikata daha somaları "Tayibiye" denmeye başlandı. Tarikat, merkezi S u- dan'da
olmak üzere Doğu Afrika'da hayli gelişti.
Uzatmayalım; Tayyibiye gibi onlarca
tarikat vardı Afrika'da.
Aynı soruyu sormak durumundayım: Obamalar hangi
tarikata men suptu?
Ailenin oturduğu Victoria Gölü çevresinde "Tayyibiye"
tarikatının ağırlıkta o l- duğu biliniyor.
Obamalar için "Tayyibiye"
tarikatından diyebilir miyiz? Bu konuda elimizde bi l- gi/belge yok. Sadece
"ihtimaldir" diyebiliriz...
Diğer yandan, ABD Başkanı Obama Tayyibiye'yi
bilmeyebilir ama Başbakan R e- cep Tayyip Erdoğan tanıyor.
Peki, Tayyip
Erdoğan Obama'yı tanıyor mu? Örneğin şu sorunun yanıtını biliyor
mu?
Kunte
Kinte'yi kaçıranlara Obamalar yardım etti mi?
"Kökler" tek kanallı
televizyonun unutulmaz dizilerden biriydi.
Afrikalı Müslüman Siyah genç Kunta
Kinte, davul yapmak için kütük ararken kö¬le peşinde koşan Beyazlar tarafından
yakalanıp gemiyle ABD'ye götürülüp köle olarak satıldı.
Kuşkusuz
Amerikalılara bu esir ticaretinde yardımcı olan Afrikalılar da vardı.
Bunlar
arasında Obama'nın akrabaları var mıydı?
Obama ailesi, Afrika'nın en büyük
tatlı su gölü olan Victoria Gölü çevresinde yaşayan Luo kabilesinden.
Luo
kabilesi, bugün Sudan, Uganda, Kongo, Kenya, Tanzanya'ya yayılmış bulu¬nan köklü
bir kabile.
Kenya'nın yüzde 13'ü Luo kabilesinden. Luola rın büyük çoğunluğu
Hıristiyan, çok azı Müslüman. Buraya bir not eklemeliyim: Kenyalı Müslümanların
ritüelleri, gel e¬nekleri Anadolu Müslümanlığına pek benzemiyor; örneğin
reenkarnasyona inanıyo r- lar.
Luolar, Kenya'nın en büyük etnik grubu
Kikuyularla sürekli çatışıyorlar.
Kikuyular, Somali'nin güneyindeki
Shungwaya'dan gelmişlerdi.
Luolar, Somali'den gelen, içlerinde Müslümanlar da
olan Kikuyulara düşmandı, ama nedense Somali'deki Siyah renkli Yahudi kabilesi
Yabirslerle çok sıcak ilişkileri vardı.
Luolar ile Yabirsler aralarında
dinsel farklılık olmasına rağmen kız alıp veriyo r-
lardı!
Luo kabilesiyle
Yabirslerin ilişkisi eskiye dayanıyordu. Yabirsler Davud Peyga m- ber döneminde
Somali'ye g elip Luolarla ilişkiye geçmişlerdi.
Bu ilişki konusunda Batı
basınında son dönemde ilginç haber yorumlar çıktı.
İddialara göre, Luolar
Afrikalıları Yabirsler aracılığıyla köle olarak Amerikalılara satmışlardı!
Beraber köle tic areti yapmışlar yani.
Ve bu yüzden Luolar, Batı'yla oldukça
iyi ilişkiler kurmuşlardı.
Afrikalı kabilelerin bu nedenle Obama'nın kabilesi
Luoları pek sevmediği yazılı¬yor.
Bu iddiaları ortaya atanlar iki örnek olay
gösteriyor:
Bunlardan birincisi, Obama'nın babasının Amerikalı misyonerin bur
suyla ABD'ye gitmesi.
İkincisi ise, seçim çalışmaları sırasında Obama
hakkında sürekli, "Obama hiç kö¬le olmadı" denilmesi. Bu propaganda ilginçti;
sanki Afrika'da yakalanıp Amerika'ya köle olarak getirilmek ayıptı!
B.
Hussein Obama'nın dünyanın en sevimli siyasal lideri haline gel mesinin ne¬deni
Kunta Kinte'lerin bu çilek hayatı değil midir?
Obama'nın akrabalarının bugün
renkli devrim peşinde olduğunu da söylemel i¬yim.
Kenya'nın yüzde 13'ünü
Laolar, yüzde 22'sini Kikuyular oluşturuyor, iki kabile arasında çatışma siyasi
arenada da kendini gösteriyor.
27 Kasım 2007 seçimlerinde Kikuyuların adayı
Mwai Kibaki, Luolarınki ise Raila Odinga'ydı.
Devlet başkanlığını Kikuyuların
adayı kazandı.
Ancak Sırbistan, Gürcistan, Ukrayna'da olanlar Kenya'da da
tezgâhlandı. Laolar seçime hile karıştırıldığı g erekçesiyle
ayaklandı.
Ayaklanmanın öncüsü "Turuncu Devrim" isteğiyle Laoları harekete
geçiren, T u- runcu Demokratik Hareketinin lideri Raila Odinga'ydı.
Luolar
ile Kikiyuların çatışması somjcu bin kişi öldü, 200 bin kişi ye rinden
yur¬dundan oldu.
BBC'den Mukoma Wa Ngugi, Luoların Turuncu Devrim yapmak için
bu vahşete neden olduklarını söyledi.
Tahmin ettiğiniz gibi Luolar ile
Kikuyuların çatışmasında büyük güçlerin desteği de vardı.
Luoların lideri
Raila Odinga'nın arkasında ABD vardı.
Batı'nın "totaliter" olarak
değerlendirdiği Kikuyular, bağımsızlıktan beri iktida r- dalar. Önceleri
Sovyetler Bir liği'yle müttefiktiler.
Sonunda Kibaki devlet başkanı, Odinga
başbakan yapılarak çatışma lara son ve¬rildi.
Nerede bir renkli devrim
girişimi olsa, adı mutlaka geçen "para sihirbazı" G. Soros, ABD seçiminde B.
Obama'yı destekledi.
Soros'un, Kenya'daki Turuncu De mokratik Hareketinin de
finansörü olduğunu biliyor musunuz?
Obama'nın babasının, Odinga'nın dayısı
olduğunu belirtmeliyim! Ku zenler yani.
Soros'un vakıflarıyla ilgili
tartışmalar bugün Kenya'da da medyanın gündemi n-
de.
Bakalım Obama'nın
ABD başkanı olması, Kenya'daki Luolar ile Kikuyular arasın¬daki çatışmayı nasıl
etkileyecek?
Kuzenler yani, Obama ile Odinga el ele verip Kenya'ya Turuncu
Devrim getire¬cekler mi?..
Göreceğiz...
Başa dönersek; dün Wilson'u mesih
görenler (ki içlerinde Türk aydınlar da va r- dı), bugün de Obama'yı kurtarıcı
görüyorlar (ki içlerinde Türkler olduğunu yazmaya gerek yok).
Bu topraklarda
birileri kurtuluşu hep dışarıdaki güçlerden bekledi. Bu yazgıları hiç
değişmedi...
Ne zaman dış dünyadan destek arayışına girilse, aklıma
Osmanlı'nın çöküş dönemi gelir...
" İngiliz Partisi" ile "Fransız
Partisi"
Bundan tam 153 yıl önce...
Paris'te yayımlanan bir kitap kısa
sürede üç baskı yaptı.
Yazar, "Destrilhes" takma adım kullandı.
Kitabın
adı, Confidences sur la Turguie (Türkiye Hakkında Sırlar) idi. Bestseller olan
kitap Osmanlı devletinin bazı sırlarını ifşa etti. Bu kitaba yanıt geci
kmedi.
Emile Tarin adlı avukat iddialara yanıt veren bir kitap kaleme aldı:
Reponse aux Confidences sur la Turquie (Türkiye Hakkındaki Sırlara Yanıt).
Tartışmalar sürüp gitti...
Taraflar belliydi: "İngiliz Partisi" ile "Fransız
Partisi." Önce bu partiler de neyin nesiydi onu açıklayalım, sonra Paris'teki
kitaplara dön elim...
Osmanlı devletinin son dönemlerinde
hizipler/gruplaşmalar arttı. Ancak bunlar kitle tabanı olan, halkın ilg ilendiği
siyasal kavgalar değildi. Yönetici zümre arasındaki kişisel nedenlere dayalı
ayrılıklardı.
Batılılar Osmanlı'daki bu hiziplere/gru plaşmalara kendi
terminolojilerine uygun olarak "parti" ismini verdi.
Diplomatik
yazışmalarında, Osmanlı'daki gruplaşmalardan "Fransız Partisi", "İ n- giliz
Partisi", "Rus Partisi" diye bahsediyorlardı.
Çünkü bu gruplar sırtlarını
mutlaka yabancı güçlere dayıyorlardı. Ne acı ki b a- ğımsız parti
yoktu!
Örneğin dönemin sadrazamı Mustafa Reşid Paşa "İngiliz Partisi"ne
mensuptu. Bir diğer sadrazam Mehmed Ah Paşa ise "Fransız
Partisi"ndendi.
Gruplara, yakın oldukları ülkenin adım veren diplomatlar,
kamuoyuna yönelik açıklamalarda bu partilere ne isim veriyordu biliyor musu
nuz?
"Reform Partisi", "Yenilikçi Parti", "Muhafazakâr Parti" vs...
"Muhafazakâr- demokrat parti" henüz "icat" edilmemişti anlaşılan!
Neyse...
İngilizlere göre Sadrazam Mustafa Reşid Paşa "büyük reformcu"ydu! Ve
işte bestseller kitabın yazılış nedenine geldik: Fransa'da yazılan, Destrilhes
imzalı kitaba göre ise reformcu Mustafa Reşid Paşa, bakın aslında
neydi...
Yazar Destrilhes kitabında Mustafa Reşid Paşa'yı şöyle
tanımlıyordu:
Yiyici, yeteneksiz ve her türlü ahlaki ilkeden yoksun bir memur
sürüsünü ayak¬ta tutmak ve statükoyu korumak için çabalıyordu. Batılılığı sağlam
bir kültüre daya n- mıyor, salon adabının sınırlarım aşamıyordu. Londra ve Paris
elçiliklerinde bulunması¬na rağmen sağlam bir formasyon sahibi olamamıştı.
Vaktini sürekli tavla oynayarak geçirmişti.
Kitap uzun uzadıya Mustafa Reşid
Paşa'nın serveti üzerinde de duru yordu. Sa¬dece Mustafa Reşid Paşa'yı değil,
ekibi içinde yer alan Musa Saffeti Paşa, Rıfat Paşa, Rıza Paşa'yı vb cehalet ve
yiyicilikle itham ediyordu.
Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'yı yerden yere vuran
kitap, kimi övü yordu? Sad¬razam Mehmed Ali Paşa'yı.
Sultan Abdülmecid'in kız
kardeşi Adile Sultan'la evli olan Damat Mehmed Ali Paşa Fransızlara
yakındı.
Destrilhes Ömer Paşa, Ali Paşa, Mehmed Rüşdü Paşa, Kıbrıslı Mehmed
Paşa gibi isimlerden oluşan bu ekibe "Ulusal Parti" adını veriyor ve onları öve
öve bitiremiyo r- du.
Osmanlıdaki hizip çatışmaları Paris-Londra'nın sürekli
gündemindeydi. Kendile¬rine bağlı hizipleri öven haberler yaptırıyorlardı.
Amaçları, ne reformdu ne de hürri¬yet! Tek çıkarları vardı: Kendi siyasal nü
fuzlarını artırmak.
Ve işin ucunda ise hep para vardı...
Ferdinand
Lesseps, Fransa İmparatoru III. Napoleon'un eşi Eug enie'nin kuze¬niydi.
Mühendisti.
Osmanlı paşaları arasındaki hizip kavgasının giderek büyüdüğü o
günlerde mü¬hendis Lesseps elinin altındaki dosya için İstanbul ve Ka hire'de
kulis yapıyordu.
"Fransız Partisi" ile "İngiliz Partisi" arasındaki hizip
kavgasının en önemli ned e¬ni, mühendis Lesseps'in koltuğunun altındaki bu
dosyaydı...
Dosyanın üzerinde "Süveyş Kanalı Projesi"
yazıyordu...
Uzakdoğu'dan Avrupa'ya mal getiren gemiler Afrika kıtasını
dolaşmak zorunda kalıyordu. Mühendis Lesseps, Akdeniz ile Kızıldeniz'i
birleştirecek (uzunluğu 163 km olacak) Süveyş Kanalını hayata geçirmek
istiyordu.
İngilizler, Fransızlara büyük ticari üstünlük getirecek bu
projenin hayata geç¬mesini istemiyordu. Akdeniz ve Hindistan'daki hâkimiyetle ri
zora girebilirdi. Projeyi engellemeleri şarttı. Güvenceleri Sadrazam Mustafa
Reşid Paşa' y dı.
Ama önce "Fransız Partisi" Başkanı Sadrazam Mehmed Ali
Paşa'yı "yemeleri" gerekiyordu.
Ermeni sarraf Cezayirli Mıgırdiç'i harekete
geçirdiler. Sa rcaf Mıgırdiç, Sadrazam Mehmed Ali Paşa'ya her biri 4,5 milyon
kuruş olmak üzere üç kez rüşvet verdiğini açı k- ladı.
Dava "yüksek mahkeme"
Meclis-i Âli-i Tanzimat'ta görüldü. Rapor
lar ve deliller sadrazamı aklasa
da, İngilizlerin baskısıyla Mehmed Ali Paşa Kastam o- nu'ya sürüldü.
İngiliz
Büyükelçisi Stratford Canning'in sözünden çıkmayan Mustafa Reşid Paşa, Süveyş
Kanalı Projesi'ni "uyutmak" için elinden geleni yaptı.
İşte Confidences sur
la Turauie adlı kitap Fransa'da o tarihte piyasaya çıkarıldı. Yetmedi, medrese
öğrencileri de Mustafa Reşid Paşa'ya karşı aya klandı. Tarih bu olayları
reformcular ile antireformcular arasındaki kavga diye yazmaktadır. Heyhat!
Ve
bugün de ülkeler arasındaki nüfuz kavgaları hâlâ "reform" maskesi altında
sürmektedir.
Batılılar, Türkiye'deki gerici partileri bile bugün "ilerici",
"reformcu" diye gö s- termektedir. Kendi diplomatik yazışmalarında ne diye isim
verdiklerini siz tahmin edin.
Dün Süveyş Kanalı için çatışan güçler bugün
Kuzey Irak petrolleri için entrik a- lar çevirmektedir. Onların stratejisine
göre siz "reformcusu nuz" ya da "tutucusu¬nuz."
Görünen manzara acıdır;
Batılılar için önemli olan çıkarlarıdır. Gerisi hikây e-
dir.
Ben
demiyorum. Tarih öyle diyor...
Aslında bugün tartıştığımız birçok konu
Osmanlı tarihinde yaşandı.
Medyada ne zaman Ergenekon derin devlet, darbe
tartışmaları yapılsa, konu mutlaka ittihat ve Terakki Cemiyeti'ne getiriliyor;
bu tür oluşumların-müdahalelerin bu cemiyetle başladığı iddia ediliyor. Kısmen
doğru.
Ancak, kimse Halaskar Zabıtan (Kurtarıcı Subaylar) Grubu 'ndan
bahsetmiyor. Örgüt liberal olduğu için mi acaba?
Halbuki parlamentoya ilk
askeri muhtırayı onlar verdi. Tarihimizde ilk kez bir başbakanı (sadrazamı)
suikastla onlar öldürdü. Gelin tekmili birden liberal Kurtacı Subaylar'ın
hikâyesine bakalım, Bakalım ki, Osmanlı üzerindeki emperyalist kapışmanın
piyonlarım yakından tanıyalım...
Liberal darbe
Tarih, 11 Haziran 1913.
Yer, İstanbul. Saat, 11.30.
İttihat ve Terakki'nin sadrazamı (başbakan) ve
harbiye nazın (sa -
vunma bakanı) Mahmud Şevket Paşa, Babıâli'ye
(başbakanlığa) gitmek için makamın¬dan çıkıp otomobiline bindi.
Paşanın
yanında seryaveri Eşref, bahriye yaveri İbrahim ve sadık koruması Kâzım
vardı.
Makam arabası Beyazıt Meydanından Çarşıkapıya sapacağı sırada, Fatma
Sultan Çeşmesi'nin yanında d uran bir otomobil dikkatlerini çekti. Otomobil
bozulmuştu ve iki kişi tarafından t amir ediliyordu. Paşa ve korumalar otomobile
bakarken önlerine tabut taşıyan küçük bir cemaat çıktı.
Mahmud Şevket Paşa
şoförüne cenazeye yol vermesini emretti. Makam aracı
durdu.
Cenazeyi
taşıyanlar yolun tam ortasına geldi. Ve tam o esnada paşanın makam aracı üç
koldan yaylım ateşine tutuldu.
Cenaze alayı ve otomobili tamir edenler
suikastçıydı. Bir de onlara yıkık bir du¬var arkasına saklanmış bir başka
suikastçı yardım ediyordu.
Seryaver Eşref kurşun sesini duyar duymaz
otomobilden atlayıp karşılık verm e- ye başladı. İlk kurşunlar Kâzım'a isabet
etti. Sarı pardösülü terörist tabancasını Kâzım'a yöneltip şarjörü
boşalttı.
Bahriye yaveri İbrahim de şehit oldu.
Hedefte Mahmud Şevket Paşa
vardı. O da beş kurşunla şehit edildi. Paşanın öldüğünü gören saldırganlar
kaçmaya başladı.
Güya bozuk otomobil hareket etti. Saldırganlardan biri ayağı
sakat olduğu için otomobile yetişemedi, Gedikpaşa istikametine kaçtı.
Olaydan
kısa süre sonra güvenlik güçleri olay yerin e geldi.
Sadece bir kadın görgü
tanığı vardı; ayağı sakat olan saldırganın Ağa Han'a gi r- diği söyledi. Hemen
operasyon yapıldı. Topal Tevfik yakalandı.
Tetikçi Topal Tevfik hemen
konuştu: Yıkık duvar arkasından ateş eden sarı par¬dösülü tetikçinin adı,
Ziya'ydı.
Otomobildeki saldırganlar ise, eczacı Nazmi, bahriyeli Şevki, Hakkı
ve Abdulrahman'dı.
İstanbul Muhafız Komutanı Cemal Paşa (gazeteci Hasan
Cemal'in dedesidir)
kimsenin gözünün yaşma bakmadı, ikinci saldırgan Ziya da
hemen yakalandı.
Ziya'nın yakalanmasıyla örgütün daha yukarılarında kimlerin
olduğu ortaya çı k-
tı.
Mahmud Şevket Paşa'yı öldürmekle görevlendirilen
terörist grubun lideri Zi-
ya'ydı.
Ziya'ya emri Kolağası (Yüzbaşı) Kâzım
vermişti.
Miralay (Albay) Fuad Bey, Kaymakam (Yarbay) Zeki Bey bu gizl i
teşkilatın öne m¬li isimlerindendi.
Tetikçi Hakkı da Galata Köprüsü üzerinde
yakalandı. Hakkı'dan alı nan bilgilerle Beyoğlu Piremehmet Sokağı'ndaki İngiliz
bir kadının işlettiği kumarhaneye baskın ya¬pıldı.
Evden açılan ateş sonucu
bir subay şehit oldu.
Hücre evinde örgütün en önemli isimlerinden Kolağası
(Yüzbaşı) Kâzım ve adamları vardı.
Kâzım önemli bir isimdi ve sağ yakalanması
şarttı. Peki, bu nasıl olacaktı?
Çare hemen bulundu.
Kâzım, Çerkez'di,
İttihat ve Terakki'nin Çerkez fedailerine haber salındı.
Yakub Cemil, İzmitli
Mümtaz, Kuşçubaşı Eşref ve kardeşi Sami ile Topçu İ hsan (Meral Okay'ın büyük
dayısıdır) olay yerine geldiler.
Enver Paşa'nın yaveri İzmitli Mümtaz
içeridek ilere kendini ve arkadaşlarını t a¬nıttı. Kâzım, "Mademki sizsini z,
teslim oluyoruz" dedi. Ya nındaki Şevki ve Mehmed Ali'yle teslim
oldu.
Soruşturma genişledikçe örgütün amacı ve eylemleri ortaya
çıktı.
Suikast planını Beyoğlu Kallavi Sokak'taki Topal Tevfik'in evinde
yapmışlardı.
Hedeflerinde sadece Sadrazam Mahmud Şevket Paşa yoktu; İttihat
ve Terakki Cemiyeti'nin önde gelen isimleri vardı. Sanıkların evlerinde suikast
yapılacakların isimleri ve evlerinin krokileri bulundu. Yapılacak darbeden sonra
dağıtılacak, "Os¬manlı ulusuna ve ordusuna sesleniş" başlıklı bildiriler ele
geçirildi.
Amaçları bu suikastlar sonucunda ihtilal yapıp İttihat ve Terakki
hükümetini yıkmaktı.
Çerkez Kâzım da önemli isimler verdi.
Bu arada
soruşturma hemen bitirildi. Divanıharpte yargılanmalar da kısa sürdü.
Mehmed
Remzi Bey başkanlığındaki heyet, suçu sabit görülen yirmi dört kişi hakkında
idam hükmü verdi. Ancak sanıkların yansı ele geçirilemediği için haklarındaki
hüküm gıyaplarında verildi.
On iki kişi Beyazıt Meydanı'nda asıldı.
322
kişi sürgüne gönderildi. Bunlar arasında Refik Halid (Karay), Refii Cevad
(Ulunay) gibi yazarlar, gazeteciler de vardı; gelecekte Türkiye Komünist
Partisi'nin b a¬şına geçecek olan Mustafa Suphi de...
İdam edilenlerin birkaç
istisna dışında hemen hepsi, vaktini meyha ne ve kumar âlemlerinde geçiren
siyasi amaç peşinde olmayıp macera arayan kişilerdi.
Peki, bu örgütün
tepesinde hangi isimler vardı? Beyin takımı kimdi? Soruların yanıtları için bir
yıl geriye gitmek gerekiyor...
Türkiye'deki tartışmaları takip ediyorsanız
bilirsiniz; güya bir yanda darb eciler diğer yanda demokratlar va
rmış!
Demokratlar aynı zamanda kendilerini "liberal" olarak tanımlıyor.
Güzel. Ancak yakın siyasal tarihe baktığınızda liberallerin darbeci olmadığını
söylemek biraz güç.
İşte bir örnek...
Tarih, 22 Temmuz 1912.
Bir türlü
kurulamayan hükümeti Gazi Ahmed Muhtar Paşa kurdu. Hükümetin kurulamamas ının
nedeni parlamentoya verilen askeri muhtıraydı.
İttihat ve Terakki hükümetine
muhtıra veren Halaskar Zabit an Grubu'ydu:
"Memleketimiz, devletimiz hufra-i
inkıraz ve pençe-i izmihlal"dir; yani memle¬ketimiz uçurumun kenarında ve
yıkımın pençesindedir. Bu hükümet gitmezse askeri darbe
yapılacaktır!
Halaskar Zabitan muhtırasının içeriği bu topraklarda bir ilkti.
Ancak son olmadı; ne ilginçtir ki bundan so nraki tüm darbe bildirileri hep bu
muhtıraya benzeyecekti. "Memleketimiz uçurumun kenarındadır..."
İttihatçılar
salt bir muhtıra yüzünden iktidardan olmadılar kuşkusuz.
Öncelikle,
İstanbul'daki subaylar içinde hareketlenme olduğu bilgisini aldılar ve ikinci
bir 31 Mart (1909) Vakasından korktular.
Ayrıca, Rumeli'de Halaskar
Zabitan'ın dağa çıktığı haberi de onları geri adım atmaya zorladı.
Keza, aynı
tarihte başlayan Arnavut ayaklanması ile Halaskar Zabitan muhtırası arasında
ilişki olup olmadığından da emin olamadılar.
Halaskar Zabitan'ın
muhtıra/darbe bildirisi nerede hazırlandı?
Muhtıra, -padişah Reşad'ın yeğeni-
Osmanlı liberal hareketinin lide ri, İ ngilizle- rin desteklediği Prens
Sabaheddin'in Kuruçeşme'deki köşkünde hazırlandı.
Bildiri hazırlanırken bazı
siviller korkup köşkü terk etmek istedi. Bir sonuç a l- mana kadar kimsenin
köşkten ayrılmasına izin verilmedi.
Bu arada çoğunluğu subay olan b ir grup
Halaskar Zabitan da Bos tancı'daki bir evde toplantı
halindeydiler.
İttihatçılar iki toplantıdan da haberdardı. Hatta Bostancıdaki
eve üç paşadan oluşan bir heyet gönderip yeni kabinede kimleri istedikleri
soruldu.
Halaskar Zabitan, eski sadr azam Kâmil Paşa ve Nâzım Paşa'nın
mutlaka kabine¬de olmasını istiyorlardı.
Ve her iki grubun da onayını alan
"Büyük Kabine" Gazi Ahmed Muhtar Paşa ta¬rafından kuruldu. Padişah Reşad'ın
deyimiyle, "baldın çıp - laklar, Selanik dönmeleri, yerlerini göğüslerinde sırma
şerefler/madalya taşıyan paş a- lara bırakmıştı!"
Halaskar Zabitan'ın önde
gelen subaylarından Binbaşı Saffet, İstanbul merkez kumandanlığına
getirildi.
İttihatçılar mevzilerini tek tek kaybetti. Cemiyetin merkezini
bile tekrar Selani k- 'e taşıdılar.
Başta Hüseyin Cahit olmak üzere ittihatçı
gazeteciler tutuklandı. Tanin kapatıl¬dı, Cenin çıktı; Cenin kapatıldı Şercin
çıktı ve sonun da ne adla olursa olsun İttihatçıla¬rın gazete çıkarması
yasaklandı!
Gazi Ahmed Muhtar Paşa Kabinesi'nin kurulmasından bir gün sonra
Meclis-i Mebusan Başkanı Halil Bey'in evine imzasız tehdit mektubu
gönderildi.
Mektupla, "Fındıklı Tiyatrosu"na benzetilen meclisin kırk sekiz
saat içinde lağ¬vedilmesi isteniyordu. Eğer i stekleri olmazsa bazı ölümler
gerçekleşecekti! Mektup Halaskar Zabıtan Grubu'ndan geliyordu. Hükümeti deviren
Halaskar Zabitan'ın hedefi şimdi meclisti. İttihatçılar bu kez tehdide "pabuç
bırakmadı." Sert açıklamalar yaptılar. Taşra örgütleri Halaskar Zabitan'ı
kınayan telgraflar çektiler mec lise.
Mecliste coşkulu konuşmalar yapıldı.
Dört yüz subay Abide-i Hürriyet'in başında toplanarak Halaskar Zabitan'ı
protesto etti.
İttihatçıların tekrar moral kazandığını gören "liberal"
Halaskar Zabıtan, İ ttihat- çıların lideri Talat Paşa'ya suikast düzenlenmeye
karar verdi.
Talat Paşa gizlice takip edildi; Yerebatan'da oturuyor,
geceyarısına kadar part i¬de çalıştıktan sonra evine gidiyordu.
Evinin
bulunduğu bölgedeki polis karakolunun mürettebatı değiştirildi; tetikçiyi
koruyacak isimler seç ildi. Talat Paşa'yı vuracak kişinin, avukat Fuad Şükrü'nün
evine saklanması bile kararlaştırıldı.
Tüm bu işleri organize eden kişi ise
Harbiye Nazırı Nâzım Paşa'nın yaveri Nafiz'-
di.
Yaver Nafiz suikast
planını gerçekleştirmek için Prens Sabaheddin'in adamı H a¬san Vasfi'ye para
verdi.
Ancak Prens Sabaheddin, eylemin gerçekleşeceği günden kısa bir süre
önce su i- kast teşebbüsüne izin ve rmedi. Korkmuştu... Sonra ne
oldu?
"Liberal" hükümet Balkan hezimetine neden oldu. Osmanlı Edirne'yi bile
ka y-
betti.
Bulgar ordusu İstanbul yakınlarına kadar geldi.
Ve
ittihatçılar, 23 Ocak 1913 Babıâli darbesiyle, Harbiye Nazın Nâ - zım Paşa ve
yaveri Nafiz'i öldürüp iktidarı liberallerden geri aldı.
İşte bu olaydan
sonra, "liberal" darbeci Halaskar Zabitan Grubu, Mahmud Şe v- ket Paşa'yı ve
diğer İttihatçıları öldürüp darbe yaparak iktidarı geri almak
istedi.
Beceremedi. Mahmud Şevket Paşa öldüğüyle kaldı.
Halaskar Zabitan
büyük zayiat verdi: İdam cezası alanlar arasında Prens Sabaheddin de
vardı.
Toparlarsak:
"Liberaller demokrattır, İttihatçılar ise darbecidir"
gibi anlamsız polemiklere gerek yoktur:
İkisi de darbecidir; ikisi de suikast
yapmıştır.
Sadece biri yenmiş, diğeri yeni lmiştir.
Birinin arkasında
Almanya, diğerinin arkasında İngilizler vardır.
Hepsi bu.
Peki Halaskar
Zabitan Grubu'nun şifreleri nelerdi?
Kuruluşu konusunda kesin bir tarih veril
emiyor.
Kuruluş yeri: İstanbul.
Toplantı yerleri: Bostancı ve Üsküdar
(Bağlarbaşı).
Kurucuları: Binbaşı Gelibolulu Kemal, Kolağası Kastamonulu
Hilmi, Süvari Ka y- makamı Recep, Bahriye Binb aşısı İbrahim, Kolağası
Kudret.
Amacı: İttihat ve Terakki iktidarını yıkmak, orduyu siyasetin dışında
tutmak.
Bildirilerinde hep İttihatçıları hedef gösterdiler: "Askerler!
Elinizdeki namusuna helal gelmeyen silahı vatandaşlarımıza değil, din-i İslami
mahv ve nabut etmeyi, mi l- let-i Osmaniye'yi menfaat-i şahsiyetleri uğrunda
tamamıyla yitirmeyi niyet etmiş olan bu namussuz hainlere çevirin...''
Grubun
finansmanını Prens Sabaheddin sağladı. Darbe bildirisini, Beyoğ- lu/Tünel'deki
M. Pantazi'nin Anad olu Matbaası'nda çoğaltarak dağıtan kişi ise Prens
Sabaheddin'in sağ kolu Satvet Lütfi (Tozan) idi. İlginçtir, Halaskar Zabitan
Grubu İtt i- hatçıları masonlukla itham etmiştir hep. Halbuki Satvet Lütfi
önemli bir masondu!
Halaskar Zabitan Grubu ile Hürriyet ve İtilaf Fırkası
arasında gizlisi saklısı olm a¬yan bir ilişki vardı.
Örgütün tarikat desteği
de vardı: Üçüncü dönem Melamilerin önde gelen şeyhi Terlikçi Salih de Halaskar
Zabitan Grubunu destekleyenler arasındaydı. (Melamilerin, Hürriyet ve İtilaf
Fırkası ve Halaskar Zabitan Grubu'yla kurduğu ilişkiler bir doktora tezine konu
olabilir!)
Mahmud Şeyket Paşa suikastından sonra Halaskar Zabitan Grubu'nun
lideri Binbaşı Kemal, Prens Sabaheddin'in evinde saklandı. Sonra yurtdışına
kaçtı.
Bu olayla birlikte Halaskar Zabitan bir daha toparlanamadı ve örgüt
dağılıp gitti.
Liberaller asker içindeki güçlerini kaybettiler ama siyaset ve
basın daki yerlerini korudular.
Bu gerçekler ortada iken dinci-liberaller
neden her fırsatta 1908 Temmuz De v- rimi'ne karşı çıkıyorlar? Bunun için
devrimin o sıcak günlerine dönmek gerekiyor. L i- beral faşizmin ne old uğunu en
iyi 1908 Devrimi anlatmaktadır.
Liberal faşistler Temmuz Devrimi'ne niye
karşı?
Geleneksel Türk tarih yazıcılığı, Temmuz Devrimi'ne "II. Meşrutiyet"
adını vere¬rek bu aydınlanma hareket inin çapını küçültmeye
çalışıyor.
Dinci-liberal ittifak ise dün olduğu gibi bugün de Temmuz Devri
mi'ne ve onu gerçekleştiren ittihat ve Terakki'ye düşman. Peki
neden?
1908'deki toplumsal, siyasal ve ekonomik değişimleri iyi bilmek
gerekiyor. İyi bilmek gerekir ki, yandaş medyanın Temmuz Devrimi'ni neden hâlâ
düşman bellediği iyi anlaşılabilsin...
Bugünlerde, tarihimizdeki tüm ilerici
hareketlere savaş açan liberal-dinci fa¬şistlerin, 1908 Temmuz Devrimi'ne bakışı
ile alışılagelmiş Türk tarih söylemi arasında paralellik vardır.
Bunlara göre
Temmuz Devrimi, "Devleti iç düşmanlarından kurtarıp, kötü gid i- şata son vermek
isteyen askerlerin siyasal cinayetler işleyip, dağa çıkıp darbe yaparak iktidarı
ele geçirmeleridir."
Bugün Temmuz Devrimi'ni gerçekleştirenlere, "darbeci",
"katil" yaftası vuru¬luyor. Hiçbir siyasal, ekonomik ve toplumsal çözümlemeler
içermeyen bu basmaka¬lıp/yüzeysel sözleri çoğu çevre doğru kabul ediyor. Üstelik
buradan hareket ederek demokrasi üzerine büyük laflar söylüyorlar!
Gerçek
ne?
Önce bir tespitte bulunmamız gerekiyor:
Geleneksel Türk tarih
yazıcılığında halk hareketlerine karşı büyük bir ilgisizlik vardır. - Bu
çevreler siyasal hareketleri/devrimleri oluşturan maddesel koşullan ird
e¬lemekten kaçınır. Bunda Soğuk Savaş döneminin baskıcı uygul amalarının büyük
payı vardır. Halk hareketlerini yok sayarlar. Evet, bizim tarihçiliğimiz
topaldır; iktisadi ayağı yoktur.
Örneğin Temmuz Devrimi öncesi, ağır vergi
yüklerinin halkı nasıl yokluğa sürü k- lediği, huzursuzluklara/ayaklanmalara
neden olduğu görülmez.
1906'daki Kastamonu, Erzurum, Bayburt, Trabzon, Sivas,
Giresun, Samsun vergi ayaklanmaları konusunda kaç çalışm a biliyorsunuz?
Bi¬lemezsiniz, çünkü yoktur. Bu ayaklanmalarda İttihatçıların Erzurum, Trabzon,
Van ş u- belerinin ve bu gizli örgütlerin dağıttığı bildirilerin ne kadar payı
vardır? Tarihsel ç a¬lışmalarda bunlara yer bile verilmemiştir.
Dünyada,
toplumsal hareketler üzerine çalışma yapanların en birinci kaynakları, tahıl
ürünlerindeki fiyat artışlarıdır. XX. yüzyıl başı Osmanlı'da un mamullerine ne k
a¬dar zam yapıldığı konusunda kaç çalışma hatırlıyorsunuz? Hatırlayamazsınız,
çünkü yoktur.
Çalışmalarında yoksul halk yoktur.
Ya toplumun diğer
katmanları?
Maaşlarını alamadıkları için İskenderun, Arnavutluk, İzmir,
Elazığ, Diyarbakır, Manastır, Erzincan gibi birçok kışlada protesto eylemleri
yapan binlerce askerin ve aynı durumdaki memurların devrime giden süreci
hızlandırdığı göz ardı edilebilir mi?
"Bu sefer hangi vatan parçası elden
gidecek" karamsarlığındaki aydınların, M a- kedonya güvenliği konusunda,
İttihatçıların Avrupa'ya rest çeken tavrından etkile n- memeleri söz konusu
olabilir mi?
Peki ya, çoğu yedi sekiz kuruş için on altı-on yedi saat yabancı
sermayenin em¬rinde çalışan işçiler, Osmanlı'nın her bir yerine asılan,
dağıtılan bildirilerden habersiz olabilir mi?
Görmezden gelinse de Temmuz
Devrimi, içinde askerleri, sivil bürokratları ve büyük çoğunluğu olmamasına
rağmen halkı da barındıran bir siyasal hareket gerçek¬leştirdi.
1908
Devrimi'nden sonra toplumsal olayların bıçak gibi kesilmesinin nedeni de, halkın
bu harekete olan desteğinin göstergesidir.
İstanbul Beyazıt Meydanındaki yüz
bin kişinin "Hürriyet, Eşitlik, Adalet, Kardeş¬lik" diye Temmuz Devrimi'nin
simgesi sloganları bağırması, sevinç gösterisinde b u- lunması neyin
ifadesidir?
Bakınız, Temmuz Devrimi karşıdan 1908 genel seçimlerine hiç
değinmek iste¬mezler.
İttihatçıların halkın önüne hemen sandık koymalarını
anımsamazlar. İttihatçıl a¬rın ezici sandık zaferini görmezden gelirler. Bu
gerici ittifak, çıkarlarına hizmet ettiği sürece sandığı önemser, aksi durumda
sandığı yok sayar.
Neyse... Gelelim Temmuz Devrimi'nin Osmanlı siyasal,
ekonomik ve toplumsal yaşamında neleri değiştirdiğine.
- 1908 Temmuz Devrimi,
1876'daki gibi salt bürokrasinin gücünü artıracak de¬ğil, halkın gerçek anlamda
siyasal sürece katılacağı yeni bir anayasa hedefledi. Ve b u¬nu bir ay sonra
(21.08.1909) gerçekleş tirdi.
- Anayasanın birçok maddesi değiştirildi;
onlarca yasa çıkarıldı. Amaç, "çağdaş merkezi devlet'ti.
- "Kapıkulu"
geleneği/tebaa anlayışı yıkıldı, "vatandaşlık" kavramı doğdu.
- Hükümet,
padişaha değil vatandaşların oylarıyla seçilmiş meclise karşı soru m- luydu.
Padişahın yetkileri tı rpanlandı.
- Siyasal partiler
kuruldu.
- Tüm Osmanlılar hiçbir ırksal, etnik ve dinsel farklılık
gözetilmeksizin eşit hak¬lara sahipti. Ayrım gözetilmeks izin her vatandaş
devlet kurumlarında çalışabilecekti. Müslüman olmayanlar da askere
alınacaktı.
Sadece anayasa değiştirilmedi:
- Yeteneklerinden çok
akraba ilişkileriyle bürokraside yer alan kadrolar işten çı¬karıldı. Örneğin,
II. Abdülhamid'in muskacısı Şeyh Abulhüda'nın on beş yaşındaki mal i¬ye
müfettişi torunu atıldı.
- Sadrazamın, şeyhülislamın, nazırların
alışageldik yüksek maaşları yarıya çeki l- di. Padişahın ödeneği 36 mi lyon 794
bin kuruştan 2 milyon kuruşa indirildi.
- Mutlakiyetçi rejimin güvenilir
askeri ve sivil bürokratlarına yönelik yoğun bir temizlik hareketi başlatıldı.
Mektepli olmayan 7 500 alaylı subay-paşa tasfiye edildi. Büyükelçiler,
konsoloslar, valiler azledildi. Kadrolar azaltıldı.
- Osmanlı
sanayileşebilmek için ne sermaye birikimine ne de ilim ir fana sahipti. Bu
nedenle öncelikle eğitim reformu yapıldı: Okullar hiç bir dil-din ayrımı
yapılmadan herkese açık oldu. Herkes kendi anadilinde öğrenim görecekti; ancak
Türkçe öğre n- mek zorunluydu. Cemaatlerin kontrolündeki okullar kapatıldı.
Ticaret okulları açıldı. Kız öğrenciler üniversiteye alındı.
- Değişik
etnik ve dinsel cemaatlerin ayrıcalıkları ortadan kaldırıldı. Örneğin medrese
öğrencileri de artık askere alınacaktı. Din adamlarının ayrıcalıklarına son v
e¬rildi.
- Sermaye birikimi olmadan bağımsız olunamayacağını yakın tarih
çok acı gös¬termişti. Milli sermayeyi güçlendirecek adımlar atıldı. Yerli
şirketler kuruldu. Sadece İstanbul'da yaklaşık beş yüz bakkal dükkânı
açıldı.
- Ulusal pazarı bütünleştirmek ve kırsal ürünlere talep yaratmak
için kara ve demiryolu şebekesi inşa edilmeye başlandı.
- Köylülerin
toprak sahibi olmalarını kolaylaştırıcı adımlar atıldı.
- Kooperatifler
kuruldu.
- işçiler grev hakkı kazandı. 1 Mayıs, işçi Bayramı oldu.
Sendikalar kuruldu.
- Sokaklara isim, evlere numaraya verilmeye
başlandı.
- Telefon tesisatları inşa edildi, İstanbul elektrikle
aydınlatıldı.
- Jurnal rejiminin bekçisi hafiyeliğe, sansüre son
verildi. Bu nedenledir ki 24 Temmuz, Gazeteciler ve Basın Bayramı olarak hâlâ
kutlanmaktadır.
- İç pasaport uygulaması kaldırıldı.
- Fikir
hayatı canlandı; evrim teorisi, pozitivizm, Marksizm konuşul maya, tartı¬şılmaya
başlandı. Ardı ardına çeviriler yapıldı.
- Yarışmacı sporlar hayata
geçti. 1912'de Stockholm Olimpiyatla rı'na gidildi.
- Put olarak görülen
heykelin yapılmasına izin çıktı, ilk sinema filmi çekildi.
- Kadınlar
kamuda çalışmaya başladı. Müslüman kadınlar sahneye çıktı.
- Kadınlar
dernekler kurup, dergiler çıkardı. "Tesettür farz mıdır" tartışmaları yapıldı.
Tekeşlilik özendirildi.
Yandaş medya bunları yazmıyor, sadece "İttihatçıların
cinayetler işlediğini yazı¬yor."
Evet işledi ve kötü de yaptı. Kim
savunabilir? Ama hangi ülkedeki büyük dönü¬şümlerde/devrimlerde kan akmadı?
İngiltere, Fransa, ABD, Rusya, Çin devrimlerinde, söyleyin nerede kan
akmadı?
Dinci-liberal ittifak, Temmuz Devrimi'nin sadrazamı Mahmud Şevket
Paşa'yı öldürtmedi mi? Niye bundan hiç bahsetmezler ?
Neyse, gelelim bir
başka soruya:
Temmuz Devrimi başarılı oldu mu? Programını tam olarak hayata
geçirebildi
mi?
"Evet" demek çok zor.
Bunun en temel sebeplerinden
biri, dinci-liberal ittifak ve onun sacayağı yaba n- cı
sefaretler/büyükelçiliklerdi. Sadrazam Fuad Paşa diyor ki:
"Bizim devlette
iki kuvvet vardır; biri yukarıdan, biri aşağıdan gelir. Yukarıdan
gelen
kuvvet hepimizi eziyor. Aşağıdan bir kuvvet oluşturmaya olanak yoktur.
Bunun
için pabuççu muştası gibi yandan bir kuvvet kullanmaya mecburuz; o
kuvvetler de se¬faretlerdir."
Temmuz Devrimi'nde sefaretler kime
yakındı?
Sorunun yanıtını vermeden önce kimdi bu liberaller ona bakalım:
Liberaller, Osmanlı toplumunun üst sınıflarına mensuptular. Bunlar iyi eğitim
görmüş, Batılılaş¬mış, kozmopolit bir gruba mensuptular.
İdeolojileri,
İngilizlerin iktisadi ve siyasal yapısını bire bir almaktı. Zaten liberal birlik
anlamına gelen Ahrar Fırkası 'nı kurdular. Parti programını ise İstanbul'da
bugün yalısıyla adı bilinen Kont Ostrorog yazdı.
İttihatçılar orta sınıf
ailelerine mensuptu. Bunlar yerli ekonomide meydana g e¬len yabancı sermaye
tahrifatı nedeniyle zarar görmüş, Saray ve Babıâli tarafından ez i¬len, dışlanan
esnaf, memur ve küçük rütbeli subay ailele rinin çocuklarıydılar.
Bu
tespitlerden sonra gelelim sefaretlerin kime yakın olduğu sorusunun
yanıtı¬na:
Temmuz Devrimi öncelikle neye savaş açtı biliyor musunuz? Kapitü
lasyonlara!
Bu nedenle başta İngiltere olmak üzere Fransa, Rusya, Osmanlı üze
rinde kur¬dukları hegemonyayı yok ed ecek Temmuz Devrimi'ne
karşıydılar.
Biliyorlardı ki, Temmuz Devrimi, Osmanlı'nın egemenliğini ve
hukukun birliği il¬kesini ihlal eden kapitülasyo nları yıkacaktı.
Bu nedenle
İttihatçıların meclisten çıkardığı tüm reformlar Avrupa elçi liklerinin vetosuna
tak ıldı. Yasaların her maddesine, "antlaşmalardan doğan haklara karşıdır"
iddiasıyla karşı çıktılar.
Bugün dinci-liberal ittifak her fırsatta Avrupa
Birliği'nden bahsetmektedir. İs¬teklerinden biri de yerel yönetimlerin
güçlendirilmesidir.
Şimdi sıkı durun:
Temmuz Devrimi, yerel yönetimleri
merkezi hükümetten daha bağımsız hale getirmeye çalıştı. Örneğin, bir tür
danışma organı duru mundaki Meclis-i Liva gibi ku¬rumların kadrolarını
genişletip, buralardaki devlet memuru sayısının üçte biri geçme¬yecek şekilde
azalttı. Diğer kadrolar da halkın oyuyla seçilecekti.
Yerel yönetimlere, mali
özerklik getirilmesi; yerel milis kuvvetleri oluşturulm a¬sı; dinsel kurumlara
cemaatlere vergi koyup bunları toplama hakkının verilmesi; resmi yazışmalarda ve
mahkemelerde o bölgedeki nüfusun çoğunluğunun konuştuğu dilin kullanılması gibi
haklar verilmeye çalışıldı.
Ama bunlar hayata geçirilemedi.
Çünkü
sefaretler, "kapitülasyonlara aykırıdır" diye bu yasaların geçmesini
en¬gellediler. Sefaretler dün böyle diyorlardı, bugün tam tersi; çıkarlarına ne
uygunsa! Neymiş Kopenhag Krite rleriymiş!
Kapitülasyonlar sonucu, aşar,
ağnam, gibi vergilerin halkı yoksullaştırdığını itt i- hatçılar görmüyor muydu?
Görüyordu. Bu nedenle "mali" devletin yerini "iktisadi" devlete bırakması
düşünülüyordu, iktisadi açıdan bağımsız olmadan, çağdaş bir ülke
yaratamayacaklarını biliyorlardı.
Ellerine Birinci Birinci Dünya Savaşı'nda
fırsat geçti ve hemen yarı sömürgecilik statüsünde olan kapitülasyonları
kaldırdılar. Düyun-ı Umumiye'nin faaliyetlerini askıya aldılar.
İttihatçılar
için Birinci Dünya Savaşı, bağımsızlık savaşıydı. Ne diyorlar günü¬müzde:
"ittihatçılar bir oldubittiyle Osmanlı'yı savaşa sok tu." Egemen bir devlet
ol¬mak isteyen Osmanlı'nın, kapitülasyonlardan kurtulmak için savaşa girdiğini
kimse söylemiyor artık.
Söylemezler. Temmuz Devrimi'ni küçümsemek, ona
saldırmak psikolojik har¬bin sonucudur. Bu, dün de böyleydi.
Temmuz
Devrimi'ne karşı 31 Mart 1909'da ayakl anan dinci-liberal ittifakın ar¬kasında
İstanbul İngiliz Büyükelçiliği'nin bulunduğu sır değil. Büyükelçi Lowther'in,
istihbaratçı Yüzbaşı Bettelheim'm faaliyetleri biliniyor artık.
Dinci-liberal
ittifak sadece gerici bir ayaklanma planlamayıp katli amlar düzen¬lemekten bile
geri durmadı mı? 1909 yılında Adana'daki Ermeni katliamını kim planl a¬dı? Amaç
İngiliz-Fransız donanmasının ülkeye müdahale edip, Temmuz Devrimi'ne son vermesi
değil miydi? İktidar olabilmek için Osmanlı'nın işg alini bile istedi
bunlar.
Arnavutluk, Yemen, Arabistan, Irak, Suriye gibi ayrılıkçı
hareketlerin başında, eski rejime dönerek ayrıcalıklı konumlarını korumak
isteyen din adamları ve onun des¬tekçileri liberaller yok muydu?
Sefaretlerin
oyuncağıydılar. Sefaretler, bunlarla oynarken diğer yandan Osman¬lı'yı
parçalamayı sürdürdü. Destekleriyle, Bulgaristan bağımsızlığım ilan etti; Girit
Y u- nanistan'la birleşti; Avusturya-Macaristan imparatorluğu Bosna Hersek'i
ilhak etti.
Dinci-liberal ittifak bugün, tarihimizdeki tüm devrimcileri
"darbeci" ilan edip yargısız infaz yapıyor. Ama kendi tarihlerini
unutuyorlar:
İttihatçılar vatanın bir parçasını vermemek için Trablusgarp
cephesine koşunca, bunu fırsat bilen dinci-liberal ittifak, kendilerine Halas
kar Zabitan adını veren Arnavut askerleriyle birleşip darbe yaparak iktidarı ele
geçirmedi mi? İ ktidar olunca ne yapt ı- lar? İngiliz Sefareti'nin Osmanlı'daki
bir numaralı adamı Kâmil Paşa 'yı sadrazam ya p- tılar. Balkan Savaşında küçük
Bulgar ordusu Çatalca önlerine kadar geldi. Hangisini yazayım?
Siz
liberallerin allı pullu laflar etmesine bakmayınız; yüz yıllık tarih lerine
ba¬karsanız asıl darbeci bunlardır. Gericiler hep ittifak kardeşleridir. Hiçbir
devrimci h a- reket içinde olmamışlardır. Yüz yıldır istekleri sadece statüko y
u korumaktır.
Tek başarılı oldukları konu, sefaretler desteğiyle sürekli
bağırıp, ortalığı karış¬tırarak ülkeyi zayıflatmaktır.
Söyledikleri ise
lafügüzafür.
Cumhuriyet Devrimi'ne karşılar
Liberal dinci faşistler sadece
Temmuz Devrimi'ne değil, Cumhuriyet devri mine de karşılar.
Salt ABD ve
Avrupa'da değil, Türkiye'deki bazı üniversitelerde Atatürk düşma n- lığı
yapmazsanız barındırılmıyorsunuz.
Cumhuriyet Bayramı'nı kutlamayan bir gazete
iseniz, özgürlükçü yayın organı ilan ediliyorsunuz.
Kutlama yapanların
duygularını hiçe sayıp 29 Ekim'de bile Cumhuri yet'e haka¬retler yağdıran bir
köşe yazan iseniz hemen demokrat yazar unvanım alıyorsunuz. Belgesel filminizde,
Atatürk'ü diktatör göstermezseniz övgü alamı yorsunuz.
Bana gelen özel bir
mektubu paylaşmak istiyorum:
Chicago'da öğretim
görevlisiyim.
"Siyasetbilimi" ve "Ortadoğu tarihi" bölümlerindeki düşük
kaliteli, "sözde libe¬ral" akademisyenler, Pentagon'un dış politikası
doğrultusunda, Türkiye'den doktora öğrencisi devşirme yolundalar.
Genel
olarak kanı şu: Amerikan üniversiteleri 60'lı yıllardan bu yana Halil İnal¬cık,
Niyazi Berkes gibi laik ve modern Türkiye savunucusu, ciddi tarihçileri
bünyesinde barındırıyordu. 80 ve 90'lardan bu yana ise sözde özgürlükçü
tarihçilere destek ver¬meye başladı.
Yani Amerika, bizim büyük tarihçimiz
Halil İnalcık'ın laik ulus-devlet savunucu¬su tarih anlayışını
istemiyor.
Onlara göre bu isimler İslami akımların yükseldiği Türkiye'yi
açıklayamaz. O zaman İslamcılara dönelim, bize Türk tarihini yeniden yazarak
(revize ederek) laik Türkiye projesinin nasıl başarısızlığa uğramak zorunda
olduğunu anlatsınlar.
ABD, ardından da İslamcılar, etnik ayrılıkçılar, eski
Marksistleri aynı masa etra¬fında topladı. Bu tür akademik gettolaşma çok
üniversitede var.
Örneğin bu yeni tarih yazımı için Princeton'da hani hani
çalışan Şükrü Hanioğlu gibi bazı tarihçiler Türkiye'ye gönderildi.
Burada
Türkiye'den gelen bazı akademisyenlerle karşılaşıyorum. Sözde bir "demokrat"
koro olmuşlar, burslarını kaybetmemek için TSK'ya, TC'ye atıp
tutuyorlar.
Bunlarla konuştuğumda akıllara durgunluk verecek şeyler
işitiyorum: "Demok¬ratik reformlar devam ederse, bir iki yıla kalmaz Atatürk'ün
resimleri, sözleri okul ki¬taplarından çıkarılıp, eğitim temizlenecek"miş! Bunu
sırıtarak yüzüme söyleyenler var. "Personal agency" yani "kişisel karar verme"
bu çocuklarda pek göremediğim
bir yeti.
İşin içinde gazeteciler de var;
New York Times'tan Stephen Kinzer, Sabrina Tavernise, Wall Street Journal'dan
Hugh Pope bu Türk öğrencilerle gelip workshop fi¬lan yapıyorlar. İş Amerika'ya
geldi mi bunlar dincilere kan kusuyorlar; Türkiye'deki dincilere ise özgürlük
savaşçısı gözüyle bakıyorlar!
Aslında bu adamlara cevap verecek tek kişi,
doksan yaşındaki Halil inalcık. Onu da herhalde yakında Ergenekon'dan içeri
alırlar.
Mektup böyle..
Büyük tarihi yalanlar
Üniversitelerde cemaat ve
neoliberaller tarafından oluşturulan aka demik getto¬lar, Türkiye tarihini eğip
bükmek için ellerinden geleni yapıyorlar.
Sadece neoliberal tarihçiler değil,
bu kervana yandaş medyadaki ga zeteciler de katılıyor.
Örneğin 19 Mayıs'ta
aynı yalanı yazıyorlar sürekli:
19 Mayıs Bayramı'na ne gerek varmış; çocuklar
çile çekiyormuş; zaten Atatürk¬'ün yaşamının son yılında b iraz da zorlamayla
bayram ilan edilmiş vs vs.
Bunları iddia edenler kendi yaşadıkları toprağın
ne kültürünü ne de tarihini bil i-
yor.
Bir anımı anlatmalıyım:
Yıllar
önce CNNTürk haber toplantısında, lise öğrencilerinin 19 Mayıs'ta çile
çektikleri ve bu nedenle bu ul usal bayrama gerek olup olma dığı
tartışıldı.
Bayrama karşı çıkanla r İstanbul'un iyi okullarında okuyan
öğrenci lerdi. Ve ne yazık ki CNNTürk editörleri arasında aynı görüşü paylaşan
meslektaşlarımız vardı.
Hiç unutmam dedim ki, "19 Mayıs'ın bırakın ülkemiz
tarihini, sömürge olmak¬tan kurtulmaya çalışan milletler için ne kadar önemli
olduğu konusuna yabancılaşmış olabilirsiniz. Ancak, Erzurum'da, Trabzon'da,
Yozgat'ta, Van'da ve nice bölgelerde bir genç kızın yaşamı boyunca ilk kez
renkli-canlı giysiler giyip, arkadaşının elini tutarak, dans ederek şölen
havasında kutlama yaptığını biliyor musunuz?"
Hayır, hiç böyle
düşünmemişlerdi. Onların kafasındaki Türkiye Nişantaşı, Be¬bek vs idi.
Yoksa
böylesine anlamlı bir ulusal bayrama insan neden karşı çıkar? Yobazları,
Cumhuriyet devrimlerinin karşıtlarını anlayabiliyorsunuz. Ya bunları?
Zaten
bu kafa değil midir, mahalle baskısının olmadığını söyleyen? Neyse asıl yazmak
istediğim bunlar değil...
19 Mayıs'ın bayram ilan edilmesiyle ilgili
yalan yanlış bilgiler veren lerdir; bunla¬ra sorgusuz sualsiz
inananlardır.
Ve görünen o ki, bu çevrelerin hiçbiri tarihimizi
bilmiyor
En azından 19 Mayıs Bayramı törenlerinde gençlerin neden beden
eğitimiyle i l- gili gösteriler yaptıklarını bile düşünmüyorlar!
Tarih, 12
Mayıs 1916.
Kadıköy İttihatspor (bugünkü Fenerbahçe) sahasında Darülmualim'in
(Erkek Öğ¬retmen Okulu) öğrencileri, öğretmenleri Selim Sun (Tarcan) nezaretinde
Osmanlı tar i- hinde ilk kez toplu halde beden terbiyesi gösteri
yaptı.
"Jimnastik Şenlikleri" adı verilen bu tören öğrencilerin yürüyüşüyle
başladı. En önde bayrağı taşıyan öğrenci, Ruşen Eşref (Ünaydın)
idi.
Gösterilere katılan öğrenciler arasında, Münir Hayri Egeli, Hıfzırrahman
Raşid Öymen, Nizameddin Kırşan, Aziz Berker, İsmail Hakkı Tonguç, Hayri Ardıç,
Hamid Koşay gibi ileriki yılların ünlü isimleri vardı.
Bu tarihten sonra
Selim Sırrı Bey'in yurda tanıttığı "İsveç Jimnastiği" hızla diğer okullara da
yayıldı. Ve her yıl bu gösteriler mayıs ayının üçüncü cuma günü, "Jimnastik
Şenlikleri", "Mektepliler Bayramı", "idman Bayramı", "Jimnastik Bayramı" adı
altında düzenlendi.
Gösteriler Cumhuriyet'in ilanından sonra da
sürdü.
Günü değişmekle birlikte hep mayıs ayı içinde yapıldı.
1936 yılında
"İdman Bayramı" şenlikleri ilk kez 19 Mayıs gününe denk
geldi.
20 Haziran 1938 tarihli "ulusal bayram ve genel tatiller hak
kında 2739 sayılı k a- nuna ek kanunla, Gazi Mustafa Kemal'in Samsun'a çıktığı
19 Mayıs (1919) günü Genç¬lik ve Spor Bayramı olarak ilan edildi.
Yani... 19
Mayıs Bayramı değişik isimlerle 22 yıldır yapılıyordu.
Yazdım: 19 Mayıs
şenliklerinin gençliğe mal edilmesi için, spor kongresinde "Gençlik ve Spor
Bayramı" teklifini ilk kez Beşiktaşlı Ahmet Fetgeri Aşeni verdi.
Çarşı, 19
Mayıs Bayramı'nı da her yıl büyük bir coşkuyla kutlama lıdır.
Çünkü onun
bayramıdır...
19 Mayıs Bayramı tarihçesini yazarsınız, özür bile dilemezler;
üstelik hemen a r- dından iddia bile denilmeyecek yüzeysel yazılar kaleme
alırlar:
İşte bir örnek olay daha...
Türkiye'de ilköğretim öğrencilerine
her sabah hep bir ağızdan "Andımız"ı okut¬ma uygulaması yine gündeme getirildi.
Bu kez Milli Eğit im Bakanı Nimet Çubukçu, ka¬tıldığı televizyon programında bir
üniversite öğrencisinin sorusu üzerine, "toplum ta r- tışabilir, herkes
tartışabilir" dedi.
Bu söz üzerine bazı yandaş medya yazarları hemen
tartışmaya atladılar.
"İstemezük" dediler. "Andımız çocuklara işkence gibi
geliyor, söylenmesin." Ve eklediler: "Zaten dünyanın neresinde böyle bir
uygulama var?" Oysa vardı... Üstelik "demokrasi kıblesi" ABD'de... Amerika'da
ilköğretim öğrencileri ant içiyordu:
"I pledge allegiance to the flag of the
United States of America, and to the Republic for which it stands: one Nation
under God, indivisible, with Liberty and Justice for ali."
Yani mealen
diyorlar ki:
"Amerika Birleşik Devletleri'nin bayrağına ve o bayrağın
simgelediği cumhuri¬yete bağlılık için ant içiyorum. Herkes için özgürlük ve
adaletle, Tanrı'nın gözetiminde, bölünmez tek vatana inanıyorum."
Peki yandaş
medya bu ABD andını bilmiyor mu?
Hiç bilmezler mi?
Bir örnek daha
vermeliyim:
27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinin üzerinden onlarca yıl geçti.
Televizyon ekranlarında Menderes, Zorlu ve Polatkan'ın idamları gündeme g e-
lince sık sık "dünyanın hiçbir yerinde böyle bir uygulama yok" genellemesiyle
karşıl a¬şıyorum.
Örneğin, deniyor ki, "Hiçbir demokratik ülkede başbakan
idam edil medi." Halbuki demokrasinin beşiği sayılan Fransa'da bile başbakan
idam edildi. 15 Ekim 1945'te Başbakan Pierre Laval iki haftalık jet bir
yargılamayla kurşuna
dizildi.
Suçu neydi? Vichy Hükümetinin Başbakanı
Laval, ikinci Dünya Savaşında Al¬manya'yla işbirliği yapmıştı.
Savaş bitince
Laval, vatan hainliği iddiasıyla 4 Ekimde Yüce Divan önüne çıkarı
l-
dı.
Yani Yüce Divan kararıyla sadece Başbakan Adnan Menderes idam
edilmemişti. Hatta ne yazık ki Menderes ile Laval arasında benzerlikler de
vardı. Örneğin her iki mahkeme de yıllar sonra önyargılı olmakla
suçlandı.
Keza... Laval, idamdan az önce hap içerek intihara kalkışmış, dok
torlar eski başbakanı kurtardıktan sonra bir manga askerin karşısına
çıkarmışlardı.
Bu durum rahmetli Adnan Menderes'in son günlerine benzemek
teydi. Mende¬res de bilindiği gibi idamdan az önce hap içip intihara kalkışmış,
kurtarıldıktan sonra idam sehpasına çıkarılmıştı.
Tıpkı Yassıada mahkemesi
kararları gibi, Laval davası da Fransa'da haksız yargı¬lama olduğu gerekçesiyle
hâlâ tartışılmaktadır.
Yani ne yazık ki uygarlığın beşiği sayılan Avrupa
ülkelerinde bile başbakanlar idam edilmişti.
Bu nedenle genelleme yaparken
dikkatli olmak gerekir; tabii bilinçli olarak ka¬muoyunu yanıltmak, yönle
ndirmek istenmiyorsa..
Atatürk'ten neoliberallere yanıt
Neoliberal
çevrelerin, yandaş medyanın üzerinde en çok tepindikleri konu Ke¬malist
Cumhuriyet.
Bunlara yanıtı büyük kurtarıcı Atatürk versin, balan bu günleri
yıllar öncesinden nasıl görmüş.
Söz şimdi onun...
Efendiler, Cumhuriyet'in
ilanı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her tarafta parlak sevinç gösterileri
yapıldı. İstanbul'da iki-üç gazete ve yalnız İstanbul'da topla¬nan bazı
kimseler, milletin genel ve samimi olan bu sevincine katılmaktan çekindiler.
Endişeye düştüler. Cumhuriyet'in ilanına önayak olanları eleştirmeye
başladılar.
Mesela, "Yaşasın Cumhuriyet" başlığı altındaki yazılar bile,
Cumhuriyet'in kuru¬luş ve duyuruluş şeklinin "sıkboğaza getirilmiş gibi bir
durum" bulunduğunu ilan edi¬yordu.
Deniliyordu ki, "Cumhuriyet, alkış ile,
dua ile, şenlik ve donanma ile yaşaya¬maz. Cumhuriyet, bir tılsım
değildir."
"Ben Cumhuriyetçiyim" diyenlerin, Cumhuriyet'in ilanı günü
kaleminden çıka¬cak sözler bunlar mı olmalıydı? En yüksek idare şeklinin
Cumhuriyet'ten başka bir şey olmayacağına inandığını iddia edenlerin, Cumhuriyet
kelimesine, "bir put gibi tap¬mam" demesindeki anlam ve kasıt nedir?
Bu
yazıların amacının aslında, Cumhuriyet'i halka sevdirmek, bunun put gibi
tapılacak bir şey olmadığını anlatmak olması gerekmiyor muydu?
Bir başka
gazeteci de, "Efendiler acele ediyorsunuz!" diye bağırmaya başladı. Tüm bu
sözlerle itiraf edilmektedir ki, son günlerin gürültüleri, Cum huriyet'in
ilanına engel olmak içinmiş.
Gazetesini, "Balonu uçurdular ama galiba ucunu
kaçırıyorlar" gibi çirkin bayağı sözlerle dolduran gazeteci efendi, sesleniş ve
suçlamalarına şöyle devam ediyordu: "Devletin adını taktınız, işleri de
düzeltebilecek misiniz?" Bu seslenişle başlayan yazı¬ları, şu satırlarla son
buluyordu: "Tek dileğimiz vatan ve millete yararlı işlere başlanıl¬masından
ibarettir. Eğer dün ilan edilen Cumhuriyet'in liderleri ve o liderleri
destek¬leyenler bunu yapabileceklerinden eminseler, biz de kendilerine, 'öyleyse
Cumhuriye¬tiniz mübarek olsun Efendiler!' diyoruz."
Bu son cümlesiyle bizi
alay edercesine tebrik eden bu yazar, Cumhuriyet'i be¬nimsemiyor, onunla ilgisi
olmadığını bildiriyordu.
Başka bir gazeteci yazar da, Cumhuriyet'in ilanı ve
dolayısı ile yaptığı eleştiri ve değerlendirmede, "Bizi üzen nokta, milli
önderimizin kişiliği ile ilgilidir. En büyük ruhlu adamlar bile kişisel güç
sahibi olmanın çekiciliğine karşı koyamamışlardır" diyor.
Bu yazar ve
benzerlerinin, Cumhuriyet'in ilan şeklinde, Cumhuriyet'in esasları ile ilgili
kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri eleştirmelerini samimi sayabilmek için
saf olmak lazımdır.
Eğer bu yazarlar, Cumhuriyet'in ilan günü yaygaralı
hücumlara başlamayıp, ön¬ce Cumhuriyet'in ilanını iyi niyetle ve samimiyetle
karşılamış olsalar, kamuoyunu k a- rarsızlık ve karışıklığa düşürecek şekilde
değil de, Cumhuriyet'in iyi yanlarını tanıtıcı ve onun ilanının pek yerinde
olduğunu kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra yapacakları
her türlü eleştirinin samimiyetini iddiada haklı olabilirlerdi. Fakat gördüğümüz
tutum ve davranış böyle olmamıştır.
Efendiler, Rauf (Orbay) Bey de bu
münasebetle gazetecilere demeç vermiştir. Vatan ve Tevhid-i Efkâr gazetelerinin
sahipleri ve başyazarlarıyla baş başa vererek dü¬zenledikleri sorularla bunların
cevaplarından bazılarını birlikte gözden geçirelim:
Rauf Bey, "Bence konuyu
Cumhuriyet kelimesi bakımından ele almak doğru değildir" sözleriyle
Cumhuriyet'ten bile söz etmek istemiyor. Rauf Bey'in kendi görü¬şü,
"Milletimizin refah ve bağımsızlığının korunmasını ve aziz vatanımızın
bütünlüğü¬nü sağlayan rejimin en uygun rejim olacağı" şeklindedir. Efendiler, bu
sorunun yanıtı mıdır?
Rauf Bey'in düşündüğü rejimin adı yok mu? Cumhuriyet
rejimi mille tin refah ve bağımsızlığını, vatanın bütünlüğünü sağlayan en uygun
rejim değil midir? Eğer öyle ise uzun sözleri bir tarafa bırakalım, "Ben en
uygun rejimin Cumhuriyet rejimi olduğu görüşündeyim" deyiver de, demagojiden
kurtulalım. Çünkü söz konusu olan Millet Meclisi'nce kanunla kabul edilen
Cumhuriyet'tir. Maksadınız, dolaylı olarak, bu ilan olunandan daha uygun bir
rejim bulunduğunu anlatmak ve buna işaret etmek ise, bu¬nu da söyleyiniz. O
tercih ettiğiniz rejim ne olabilir?
Rauf Bey, kendi görüşünü açıktan açığa
söylemekten kaçınıyor. En doğru oldu¬ğunu iddia ettiği hükümet şeklinin, devlet
başkanlığını Halife'nin kişiliğinde düşündü¬ğüne şüphe yoktur.
İşte,
Cumhuriyet'in ilanı üzerine Rauf Bey'i ve kendisi ile aynı düşün cede olan¬ları
telaş ve heyecana sürükleyen sebep, devlet başkanlığı makamına Cumhurbaşka¬nının
getirilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa, "Cumhurbaşkanı devletin başıdır"
dedikten sonra, Halife'ye verilecek sıfat ve yetkiyi sağlamakla uğraşan ve
böylece onun sevgi ve iltifatını Allah'ın lütfü sayarak memnun olanların hayal
kırıklığına düşmekten duyduk¬ları üzüntü ve kaygıyı doğal görmek
gerekir.
Rauf Bey, yapılan işin sadece bir isim değiştirmekten ve üst
tabakada bir şekil değişikliği yapmaktan ibaret olduğunu söylüyor. Cumhuriyet'i
ilan etmenin çocukça ve aceleye getirilmiş bir hareketin eseri olduğunu
anlatmaya çalışırken, "Cumhuriyet ida¬resiyle gerçek ihtiyaçların karşılanmış
olacağını zannetmek affedilmez bir hata olur" demekle, Cumhuriyet rejimine ne
kadar ilgisiz ve ondan ne kadar uzak olduğunu ispat etmiyor mu?
Benim
girişimlerimi ve yaptığım işleri, halkta endişe uyandırıcı nitelikte görmek ve
sevinç gösterilerinde bulunan halk adına, gereksiz yere bunun tersini söylemek,
yapay olarak halka bu endişeleri aşılamaya kalkışmaktır.
"Halkın, geçirdiği
tecrübelerden ders aldığını ve uyanıklık kazandığını anlayarak sevinmelidir, ben
şahsen memnunum" diyen Rauf Bey'e bu münasebetle bir noktayı
hatırlatayım:
Halkı uyarmak ve uyandırmak için ömrünü adamış bir adama karşı
böyle konu¬şulmaz ve halkta bu duyarlılığı görmekle, kendisinin benden çok
sevindiğini söylem e- ye ne hakkı ne yetkisi vardır.
Rauf Bey bütün vatanı
düşmanlara işgal alam yapabilecek Mondros Ateşkes Antlaşmasını bir oldubitti
şeklinde imzaladığı zaman, milletin nasıl kan ağlayıp acı çek¬tiğini duyabildi
mi?
Efendiler, çeşitli soy ve mesleklerden oluşan kimselerin meydana
getirdiği bu topluluk, Rauf Bey'i maksatlarının açıklanıp savunulmasına en uygun
bir kimse olarak görmüşlerdir.
Atatürk konuşmasına şöyle devam
ediyor:
Bilindiği üzere (muhalifler), Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası diye
bir parti kurdular. "Cumhuriyet" kelimesini ağızlarına almaktan bile
çekinenlerin, Cumhuriyet'i doğduğu gün boğmak isteyenlerin, kurdukları partiye
"Cumhuriyet" ve hem de "Te¬rakkiperver" (ilerici) adım vermiş olmaları, nasıl
ciddiye alınabilir ve ne dereceye ka¬dar samimi sayılabilir.
Kurdukları bu
parti "muhafazakâr" adı altında ortaya çıkmış olsaydı belki bir anlamı olurdu.
Fakat, bizden daha çok Cumhuriyetçi ve bizden daha çok ilerici olduk¬larını
iddiaya kalkışmaları doğru değildir.
"Parti, dini düşünce ve inançlara
saygılıdır" ilkesini bayrak olarak eline alan kimselerden iyi niyet beklenebilir
miydi? Bu bayrak, yüzyıllardan beri cahilleri, bağ¬nazları ve hurafelere
inananları kandırarak özel çıkarlar sağlamaya kalkmış olanların taşıdıkları
bayrak değil miydi? Türk milleti, yüzyıllardan beri sonu gelmeyen felaketle¬re,
içinden çıkabilmek için büyük fedakârlıkların gerekli olduğu pis bataklıklara
hep bu bayrak gösterilerek sürüklenmemiş miydi?
Cumhuriyetçi ve yenilikçi
olduklarını zannettirmek isteyenlerin, yine bu bay¬rakla ortaya atılmaları dini
bağnazlığı coşturarak, milleti Cumhuriyet'e, ilerlemeye ve yenileşmeye karşı
kışkırtmak değil miydi?
Yeni parti, dini düşünce ve inançlara saygı perdesi
altında, "Biz hilafeti yeniden isteriz; biz yeni kanunlar istemeyiz; bize
Mecelle yeterlidir; medreseler, tekkeler, cahil softalar, şeyhler, müritler biz
sizi koruyacağız; bizimle birlikte olunuz. Çünkü Mustafa Kemal'in partisi
hilafeti kaldırdı, İslamiyet'e zarar veriyor; sizi gâvur yapacak, size şap¬ka
giydirecektir" diye bağırmıyor muydu? Yeni partinin kullandığı sloganlar bu
gerici haykırışlarla dolu değil miydi?
Atatürk gelecekte ne olacağını
biliyordu. Devam edelim:
Cumhuriyet'in ilanı üzerine İstanbul'da bazı
kimseler ve bazı gazeteciler Hali- fe'ye de bir rol yaptırmak hevesine
düştüler.
Gazetelerde, Halife'nin istifa ettiği veya edebileceği yolunda önce
söylentiler çıkarılıp sonra tekzipler yayınlandılar. Sonra da dendi ki, "Haber
aldığımıza göre, me¬sele böyle bir rivayetten ibaret olmadığı gibi, bir tekzip
ile çözülebilecek kadar basit de değildir. Gerçek olan bir nokta vardır ki, o da
Cumhuriyet'in ilanının, yeniden bir Halifelik meselesi ortaya çıkarmış
olmasıdır."
Halife, "yazı masasının başına oturup Vatan gazetesi yazarına
demeç vermiş¬tir" denilerek, Halife'nin bütün insanlar tarafından sevildiği,
Asya'nın en ücra köşeleri¬ne varıncaya kadar İslam dünyasından binlerce mektup
ve telgraf aldığı ve birçok yer¬den kurullar geldiği yolundaki sözlerle, hilafet
konumunun kolay kolay sarsılır bir k o¬num olmadığı anlatılmaya
çalışıldı.
İslam dünyasınca istenmedikçe, Halife'nin istifa edip
çekilmeyeceği ilan edildi. Aynı zamanda, "Hükümet, birçok iç meseleleri yoluna
koymakla meşgul olduğundan; şimdiye kadar hilafetin görevlerini tespitle uğraşma
imkânını bulamamıştır; hüküme¬tin iç meselelerle meşgul olduğunu elbette İslam
dünyası da bilmektedir ve şimdiye kadar Halifelik görevleriyle uğraşmaya imkân
bulamamasını doğal görür" cümlesiyle bizi; hilafetin görevlerini tespite
çağırırken, şimdiye kadar bunun yapılmamasını hoş¬görü ile karşılayan İslam
dünyasının, bundan sonra mazur göremeyeceğini de bildire¬rek bir bakıma tehdit
edildik.
Vatan gazetesinin 9 Kasım 1923 tarihli nüshasında okuduğumuz bu
yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 tarihli sayısında Tanin gazetesinde Halife'ye
yazılan bir açık mektup yayınlandı.
Lütfi Fikri Bey'in imzasını taşıyan bu
mektupta, Halife'nin istifasıyla il gili haber¬lerden, milletin ne kadar
üzüldüğünü ve acı çektiğini ispat için bir vapur hikâyesi uy¬durulmuştu:
"Vapurda oturanlar Halife'nin istifa haberini öğrenince yüzlerine hüzün ve
endişe çökmüş. Ortak endişe bunları bir dakikada dost etmiş." Lütfi Fikri Bey,
"Gö¬nül istiyor ki, bu istifa sözü ebedi olarak gömülsün kalsın" diyor; çünkü
"dünya için fe¬laket olur"muş.
Lütfi Fikri Bey, millete şunu da telkin
ediyordu: "Hayretle ve üzüntüyle görül¬melidir ki, bugün şu manevi hazineye
(yani hilafete) saldır-
mak isteyenler; dışarıdan kimseler, Müslüman
milletler içinde Türk'ü çekem e- yenler değildir. Doğrudan doğruya biz Türkler,
kendi dinimizden sonsuza de k bu hazi¬nenin çıkarılması sonucuna yol açabilecek
girişimlerde bulunuyoruz."
Efendiler, yabancılar hilafete saldırmıyorlardı.
Fakat Türk milleti saldırıdan kur- tulamıyordu. Hilafete saldıranlar, Müslüman
milletler içinde Türk'ü çekemeyenler de¬ğildi. Fakat Çanakkale'de, Suriye'de,
Irak'ta İngiliz ve Fransız bayrakları altında Türkler¬le vuruşanlar bu Müslüman
milletlerdi.
Lütfi Fikri Bey'in Tanin'de yayınlanan açık mektubundaki görüş
ertesi gün Ta- nin başyazarı tarafından desteklendi, tanin başyazarı, kendisinin
Cumhuriyetçi oldu¬ğunu ilan etmişti. Fakat öyle bir Cumhuriyetçi ki, onun
istediği Cumhuriyet idaresinin başında Halife olarak Osmanlı Hanedanı'ndan biri
olacaktı. Yoksa, yapılan hareket akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla
zerre kadar bağdaştırılamazmış.
Efendiler, bu yazılanın anlamı ve bu
düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır.
Yarın, daha açık olarak anlaşılacaktır. Gelecek kuşak¬ların, Türkiye'de
Cumhuriyet'in ilan edildiği gün, ona en insafsızca saldıranların başın¬da
"Cumhuriyetçiyim" diyenlerin yer aldığım görerek asla şaşıracaklarını
sanmayınız. Aksine, Türkiye'nin aydın ve Cumhuriyetçi çocukları, böyle
Cumhuriyetçi geçinmiş olanların, gerçek düşüncelerini tahlil ve tespitte hiç de
kararsızlığa düşmeyeceklerdir.
Nutuk
Bu sözlere bakınca Atatürk'ün büyük
dehası bir kez daha ortaya çıkmıyor mu? Ve ne acı değil mi, Obama'yı göklere
çıkaranlar hemen her gün Atatürk'e saldı¬rıyorlar...
Kim bunlar? Bunların kim
olduğu artık belli: Neoliberal tarihçiler! Liberal faşist¬ler...
Tarihimizin
neredeyse her sayfasında bizi suçluyorlar. Kendimizi değersizmişiz gibi
hissetmemizi istiyorlar.
Örneğin son dönemde dillerine pelesenk ettikleri 6-7
Eylül 1955 Olayları 'na ba¬kalım...
Olayın vahametini bilmeyenimiz
yok.
Diğer yanda bir gerçeği kabul edelim; sürekli "sonuç"a bakarak kafa
karıştırı¬yorlar.
"Sonuç"u ortaya çıkaran "nedenler" üzerinde hiç
durmuyorlar.
6-7 Eylül Olayları'nda yabancı parmağı
İngiltere, ikinci
Dünya Savaşı'nın galip ülkelerinden biriydi. Ancak savaştan za¬yıflayarak çıktı.
Sömürgeleri üz erindeki nüfuzunu koruya - bildi, fakat bağımsızlık
hareketleriyle başı dertteydi. ABD'nin de zorlamasıyla sömü r- gelerinden kısmi
olarak çekilme kararı aldı. Bunlardan biri de Kıbrıs'tı.
Kıbrıs, Ortadoğu
petrol kaynaklarının ve petrol taşımacılığının kavşağındaydı.
İngiltere,
petrolünün üçte ikisini buradan sağlıyordu. Kendisi için yaşamsal önemdeki
enerji kaynağına ve sömürgelerine bu derece yakın bir bölgeyi terk etmek
istemiyordu. Avrupa, Ortadoğu ve Kuzey Afrika'ya yakın bu stratejik adada, İ
ngiltere'- nin önemli kara, deniz ve hava üsleri de vardı.
Kıbrıs'ta da güçlü
bir komünist hareket vardı, İngiliz sömürgeciliğine karşı mü¬cadele
veriyorlardı. Örneğin, 1931'deki komünist ayaklanmayı İngilizler güçlükle
bas¬tırmıştı. Ancak artık İngilizler güçsüzdü.
Avrupa ve Balkanlar'da güç
kazanan Sovyetler Birliği, Yunanistan ve Kıbrıs'taki komünistlerin
arkasındaydı.
Komünistler, Kıbrıs'ta 1941 yılında legal Emekçi Halkın ilerici
Partisini (AKEL) kurdular, İngiltere, partiyi komünistlerin kurduğunu biliyordu,
ama savaş yıllarında ortak düşmanları vardı: Naziler!
Savaş sonrası ittifak
dağıldı.
Yunanlı komünistler (ELAS) ve Kıbrıslı komünistler (AKEL), İ
ngiltere'yi adada is¬temiyordu, İngiltere, AKEL'in Yunanistan'daki ELAS gibi
silahlı mücadele başlatacağı n- dan çekiniyordu.
Üstelik AKEL güçlüydü. Son
yerel seçimin tek galibiydi.
İngilizler bu siyasal gücü bölmek
istiyordu.
İngiltere, Kıbrıs'tan diplomasi kurnazlığıyla kısmi bir çekilme
yapacaktı: Diğer sömürgelerinde yaptığı gibi askeri üslerini koruyabilmeli, ada
üzerindeki siyasi, iktisadi hegemonyas ını sürdürebilmek ve Kıbrıs yönetiminin
merkezi yine Londra olmalıydı.
Yunanistan ve Türkiye'nin kabul etmediği bu
planı İngilizler nasıl hayata geçir e- cekti? Böl ve yönet siyasetiyle! Kimleri
bölecekti?
Öncelikle Rumları komünist ve milliyetçi olarak bölecekti.
Kıbrıs'ta komünistler güçlüydü, bu nedenle hemen güçsüz sağcılar kuvvetlendi
rilecekti.
İngilizler, ardından Rumlar ile Türkleri birbirine düşman
edecekti. Amaç belliy¬di; Kıbrıs'ı o kadar parçalara bölecekti ki, adadaki
hiçbir taraf, artık İngiliz egemenliğ i¬ni tehdit edecek güçte olamayacaktı.
Şimdi gelelim konunun Türkiye aşamasına...
Kıbrıs meselesi Türkiye'nin ne
zaman gündemine geldi?
Hatay'ı biliyoruz. Musul'u bili yoruz. Peki
Kıbrıs'ı?
Hamaseti bırakıp gerçekle yüzleşmemiz gerekiyor.
İngilizlerin
çekilme kararına kadar Türkiye'nin Kıbrıs diye bir mese lesi
yoktu.
Yunanlılar için de İstanbullu Rumlar sorunu yoktu.
O yıllar
Türkiye-Yunanistan ilişkileri çok iyiydi.
Öyle ki 1934 yılında Venizelos,
Nobel Barış Ödülü'ne Atatürk'ü aday gösterdi.
Türk-Yunan dostluğu ikamet,
Ticaret ve Seyrisefain Anlaşması'yla pekişti; bu antlaşma sonucu on binlerce
Yunan vatandaşı Türkiye'ye yerleşip ticare t yapmaya başladı.
Türkiye ve
Yunanistan 1951'de N ATO'ya el ele tutuşarak girdi. 1952'de Balkan Paktı'nın
oluşturulması, iki ü lke arasındaki askeri işbirliğini güçlendirdi.
1952'de
Cumhurbaşkanı Celal Bayar Yunanistan'ı; Kral Paulos ise Türkiye'yi z i- yaret
etti. Gümülcine'de Celal Bayar Lisesi açıldı.
Bir ayrıntı daha
eklemeliyim:
1953 yılına kadar ne Osmanlı'da ne de Cumhuriyet döneminde
İstanbul'un fethi törenleri hiç yapılmadı.
Ne olduysa 1953'te oldu. Demokrat
Parti hükümetine baskılar başladı. DP fetih törenlerini yine de mütevazı törenle
geçiştirmek istedi. Bunun üzerine İstanbul'da olaylar çıktı; mağazasına Türk
bayrağı asmayanların vitrinleri kırıldı.
Yani 1953 dönemeçti...
Yunan
düşmanlığı ve Kıbrıs meselesi Türkiye'nin gündemine birden giriverdi. Hızla
milliyetçi dernekler kuru ldu. Basında kışkırtıcı haberler yer aldı.
Kıbrıs
meselesinin neden abartıldığını anlamadığını ifade eden ve "Türkiye ile
Yunanistan arasında Kıbrıs diye bir mesele yoktur" diyen Dışişleri Bakanı Fuad
Köprülü'nün önce yetkileri tırpanlandı; Kıbrıs meselesi dışişlerinden alınıp
Devlet B a¬kanı Fatin Rüştü Zorlu'ya verildi. Bir süre sonra da Köprülü
bakanlıktan alındı, Zorlu dışişleri bakanı yapıldı.
Kıbrıs'ın Türkiye için
öncelikli mesele olarak görülmesinde İngiltere'nin parmağı var mıydı?
Bilinen
İngilizlerin, Türkiye'nin Kıbrıs'la yakından ilgilenmesini iste diğiydi.
Peki
niye?
Yanıtını bulmak için Yunanistan'ın Kıbrıs politikasını bilmemiz
gerekiyor.
Yunanistan, iç savaşı bitirip istikrarlı siyasal düzene kavuşunca,
İngiltere'den Kıbrıs'ı kendilerine devretmesini istedi. Aksi takdirde meseleyi
BM'ye götürecekti.
Yaptı da; kendi kaderini tayin hakkı talebiyle sorunu
1953'te BM'ye taşıdı. M e- sele artık uluslararası boyut k azandı.
Kıbrıs'ın
çözümü İngiltere'nin inisiyatifinden çıkıyordu.
İngiltere öncelikle
sömürgecilik suçlamalarını zayıflatmak ve sorunu başka bir yöne çekmek için
Türkiye'ye ihtiyaç duydu.
İlk hedef, "Türkiye'yi kendi pasifliğinden
uyandırmaktı."
Türkiye'nin gündemine Kıbrıs meselesinin birdenbire girmesinin
bu "uyandırma servisiyle" ilgisi var mıydı?
Sonuçta Türkiye, Yunanistan ve
Kıbrıs'ta çıkan olaylar, İngilizlerin işine yaradı. İngiltere "Ben olmazsam bu
iki ülke birbirini boğazlar ve komünistler iki ülkeyi de, Kı b- rıs'ı da ele
geçirir" korkusunu yaydı. En uygun yol, adada statükonun devam etmesi y-
di.
İngilizlerin bu kurnaz ve kanlı politikaları sonucu, Yunanistan BM'deki
en güçlü destekçisi ABD'yi bile kaybetti. 23 Eylül 1955'te ABD, Kıbrıs sorununun
BM Genel Ku- rulu'na getirilmesine karşı çıktı.
Bu arada yeni kurulan İsrail
de, kendisine sadece yetmiş mil uzaklıkta olan Kıb¬rıs'taki statükonun korunm
asından yana çıktı.
Tüm bu süreç sonunda ne oldu biliyor
musunuz?
Sömürgeci İngiltere, masaya her iki tarafı barıştırmak isteyen bir
ha kem rolüyle oturuverdi!
Türkiye'de kimse, yaşanan bu kanlı süreçte "James
Bond'un rolünü" sorgul a- madı bile...
İngiliz gizli servis ajanı "James
Bond" adlı karakteri ortaya çıkaran yazar lan Fleming idi.
Popüler edebiyatın
tanınmış ismi lan Fleming, aynı zamanda İngiliz istihbarat örgütü M16 ajanıydı.
Üst düzey görevlere kadar yükseldi.
Aynı zamanda gazetecilik de
yapıyordu.
lan Fleming, namı diğer James Bond, 6-7 Eylül gecesi neredeydi
biliyor musu¬nuz? Büyük olayların yaşandığı Beyoğlu İstiklal Caddesi'nde!
Bu
gerçek ortaya çıkanca, "İstanbul'a Interpol toplantısına katılmak için geld
i¬ğini" söyledi. Toplantıya İngiltere Denizaşırı İstihbarat Teşkilatı adına
katılmıştı. "Den i- zaşırı" istihbarat alanının Kıbrıs'ı da kapsadığını yazmama
gerek yok sanıyorum.
Devam edelim: Interpol toplantısı için İstanbul'a gelen
Fleming toplantıya hiç katılmadı. Açıklaması şöyleydi: "On beş dakika katıldım,
sıkıldım; seccade almak için dışarı çıktığımda olaylar meydana geldi!"
6-7
Eylül Olayları'nın hemen ertesi günü İngiliz Sunday Times gazetesinde
"İs¬tanbul'da Büyük Ayaklanma" başlığıyla manşet haber çıktı. Haber tümüyle
görgü t a¬nıklığına dayanıyor ve olaylar neredeyse naklen
anlatılıyordu.
Haberde imza yoktu.
Haberin üslubu "gazeteci" lan Fleming'e
benziyordu.
Ve iddiaya göre Fleming İstanbul'a, Atatürk'ün evinin
bombalandığı Selanik üzerinden gelmişti.
lan Fleming'in olaylarda ne derece
rolü var bilinmiyor.
Bilinen, 6-7 Eylül Olayları'nın ardından İngiliz
Dışişleri Bakanlığı, Haber Dairesi '¬ne şu talimatı verdiği: "Basında
İstanbul'daki 6-7 Eylül Olayları'nda İngiliz mallarının tahrip edilmesi ve
İngilizlerin yaralanmasıyla ilgili haberler özellikle vurgulanmalıdır."
Bu
talimat bile gerçek kışkırtıcıların kimler olduğunu göstermiyor mu? Peki,
Türkiye'de 6-7 Eylül Olayları'nın sorumlusu olarak kimler apar topar cezaevine
tıkıl¬dı? Aziz Nesin gibi "komünist fişli" kırk beş aydın!
Yani dün de, bugün
de oyun hep aynı:
Alavere dalavere, muhalif aydınlar cezaevine...
Devam
edelim:
6-7 Eylül Olayları'na neden olan gelişmeler Yunanistan tarafında
nasıl yaşandı?
Tarih, 16 Aralık 1954.
Atina'daki Apoyevmatini gazetesi,
"Artık Kıbrıslıların silahlı mücadeleyi düşün¬meleri gerekiyor" diye
yazdı.
Kıbrıslı komünistler, "Silahlı mücadele emperyalistlerin provokasyo
nudur" diye¬rek karşı çıktı.
Ve tarih, 1 Nisan 1955.
Rumların faşist
örgütü EOKA, bir bildiri yayımlayarak silahlı eylemlere başvura¬cağını
duyurdu.
1955 yılı, Kıbrıs'taki İngilizler için de dönüm noktası
oldu.
İngiliz gizli servisinin Fletcher Flitch gibi ajanları, 1955'ten
itibaren Kıbrıs'a ge l- meye başladı.
Keza aynı yıl, Kıbrıs'taki İngiliz
Hükümeti Va liliği'ne imparatorluk genelkurmay eski başkam Mareşal Sir John
Harding atandı. Harding "demir yumruklu asker" o larak
biliniyordu.
İngilizler kanlı bir oyunu sahneye koymak için uzmanlarını adaya
getirmeye baş¬ladı.
Keza, 1955'te İngiltere Sömürgeler Bakanlığı Özel
Temsilcisi Philips Tay, polis istihbarat birimi "Special BranclTı kurmak için
adaya geldi.
Aynı yıl Mekanize Polis Birliği kuruldu. 1955'teki mevcudu yüz
altmış beş kişiy¬di. Bir yıl sonra sayı altı yüz kişiye çıkarıldı ve polislerin
hepsi Kıbrıs Türkü'ydü. 1958'de sayı 1 770'e yükseldi ve bunun 1 700'ü Kıbrıs
Türkü'ydü!
Bu tablo gösteriyor ki, İngilizler Rumların ENOSlS mücadelesine
karşı, Kıbrıslı Türkleri destekleyecekti.
Dolayısıyla EOKA'nın hedefinde kim
vardı dersiniz? Kıbrıslı Türk polisler!
Zaten, Türk polisleri Abdullah A li
Rıza ve Nihat Paşa'nın katledilme leri, Kıbrıslı Rumlar ile Kıbrıslı Türkleri
birbirinden kopardı.
Peki, İngilizler EOKA'nın terör eylemlerinden habersiz
miydi?
Olur mu öyle şey? EOKA'nın lideri Albay Georgios Grivas'ın şoförü
Pashalis Papadopulos bile İngiliz ajanıydı!
Kıbrıs'ta terör İngiliz
siyasetinin aracıydı.
Halkları birbirine düşürmüşlerdi. Ama bu yeterli
değildi. Dünya kamuoyunun il¬gisini çekecek büyük prov okasyonlar
lazımdı.
Dönemin İngiltere Başbakanı Anthony Eden anılarında, dünya
kamuoyunun, Türk ve Yunanlıların uzlaşmaz iki taraf olduğunun bilinmesini çok
istediklerini yazdı.
İngiliz diplomatlarının, "Ankara'da birkaç ayaklanma
çıksa bizim işimize gelir" dediklerini Kıbrıs konusunda araştırmalar yapan yazar
Robert Holland açığa çıkardı.
Bitmedi.
Üzerindeki gizlilik kararı kalkan
19 ağustos 1954 tarihli İngiliz belgesinde, İngil¬tere'nin Atina Büyükelçisi,
Londra'ya bakın nasıl bir rapor gönderdi:
"Yunan-Türk dostluğunun kırılgan
olduğu çok açık, çok küçük bir şok bile yet e- bilir. Atatürk'ün Selanik'te
doğduğu evin duvarına tebeşirle slogan yazmak gibi önem¬siz bir olay bile bir
kargaşanın çıkmasına yeter."
6-7 Eylül Olaylarının, Selanik'te Atatürk'ün
evine "sözde" bomba atılmasıyla başladığını biliyorsunuz değil mi?
Yani plan
hazırdı.
Zamanı bekleniyordu...
İngiltere, Türkiye ve Yunanistan'ı
Londra'da üçlü konferansa davet etti. Konf e- ransın konusu, "Özgür dünyanın
komünizm tehlikesini önleme çabaları açısından Kıb¬rıs sorununun
çözümü"ydü.
Toplantı 29 Temmuz 1955'te gerçekleşecekti ancak nedense bir ay
so nraya er¬telendi.
Bu sırada Türkiye'deki bazı gazetelerde, Rumların
Türklere karşı katliam hazırlı¬ğında olduğuna dair haberler çıkmaya başladı.
Benzer haberler Yunanistan'da da çıktı. Tesadüf müydü?
Bu arada İngilizler,
Türkler ile Yunanlıların bir uzlaşmaya varab ileceğinden e n- dişelendi. Çünkü
Yunan Dışişleri Bakanı Stefanopulos, Londra'daki Türk Büyükelçisi Suat Hayri
Ürgüplü'ye, o güne kadar hep karşı oldukları Kıbrıs'taki Türk azınlığın hak la-
rı konusunda uzlaşmaya hazır olduklarını söyledi. Bu Türkiye'nin de isteğiydi.
İngilt ere kendisinin dahil edilmediği çözü mden rahatsız oldu. İngiltere D
ışişleri Bakanı MacMillan hemen Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yla buluştu
ve "Türkler görüşlerini konferansın başında ne kadar sert koyarsa, kendileri
için de, bizim için de o kadar iyi olur" mesajını verdi.
Ve Zorlu,
Türkiye'nin görüşünü alışık olu nmayan bir sertlikle ortaya koydu. Yu¬nan
delegasyonu şoke oldu. Zorlu aynı kararlılığı Türkiye'nin de göstermesini
istediği şifreli telgrafı Ankara 'ya çekti.
Sonrası malum...
Bugün 6-7
Eylül Olayları'na sadece "tek pencereden" bakmayı sürdürüyoruz.
Oysa 10 Eylül
1955 günü Atina radyosu şöyle yorum yaptı:
Yunan-Türk dostluğunu zedeleyen
İstanbul ve İzmir'deki olaylar, düşündüğü¬müz gibi, İngiliz diplomasi
planlarının ani biçimde patlak vermesinin ürünü değildir;
bizzat İngiliz
diplomasisinin planladığı ve başarmaya çalıştığı bir provokasyondur.
Yunan
basını Atina'daki bombalama eylemini İngiliz aja nlarının yaptığını
yazdı
hep.
Bunları yazıyorum diye 6-7 Eylül Olayları'nın ayıbını
başkalarına yüklemek ist e¬miyorum.
Güçlü, bağımsız bir ülke iseniz oyuna g
elmeyeceksiniz.
Türkiye devleti, hükümeti ve halkıyla
suçludur.
İngilizlerin oyununa gelmiştir.
Umarız ders
alınır.
Ancak...
Yine bu neoliberal tarihçiler Kıbrıs'ta kurulan Türk
Mukavamet Teşkilatı'nı (TMT) Ergenekon'la irtibatlandırıyor.
Kimi de 6-7
Eylül 1955 Olayları'nı TMT organize ettiğini yazıyor. O tarihte daha TMT'nin
kurulmadığını bile bilmiyorlar.
Bilmiyor, ama ahkam kesiyorlar
işte...
Bunlar, İngilizlerin "böl ve yönet" politikasına hiçbir eleştiri
getirmezler, varsa yoksa suçlu Türkler!
Bazen düşünmeden edemiyorsunuz; bizim
yazarlar da İngilizlerin M16 istihba¬rat örgütünde çalışıyor olabilir
mi?
Bilindiği gibi İngiliz istihbarat servisi yaz ın dünyasına birçok yazar
sokmuştur.
İngiliz Gizli Servis Ajanı James Bond'u hangimiz bilme z?
James
Bond karakterini edebiyat ve sinema dünyasına kazandıran yazarın lan Fleming
olduğunu daha önce belirtmiştik...
Fleming, ikinci Dünya Savaşında Britanya
Deniz Kuvvetleri Haberalma Ajans ında görev yaptı. Bu görevi sır asında İngiliz
istihbarat örgütünde (M 16) çalışmaya başladı.
Ve bu görevi sırasında
yaşadıklarından, gördüklerinden ve anlatılan lardan yola çıkıp, kendi düşsel
dünyasını da katarak "James Bond" karakterini yarattı.
Yazar lan Fleming'in
her ne kadar istihbaratçı olduğu bilinse de, ka ranlıkta ka l- mış bazı
faaliyetleri hâlâ aydınlatılabilmiş değil.
Bunlardan birinin bizimle çok
ilgili olduğunu önceki sayfalarda anlatmıştık.
lan Fleming olaylardan iki yıl
sonra, hikâyesi Türkiye'de geçen Rusya'dan Sevgi¬lerle adlı romanını yazdı; 6/7
Eylül gecesi yaşananları ayrıntılarıyla anlattı.
lan Fleming gibi casusluk
romanları yazan İngiliz Eric Ambler da M16'da çalıştı, iki romanında;
Dimitrios'un Maskesi ve Korkuya Yolculukta mekân olarak Türkiye'yi
kullandı.
Gün Işığı adlı eserinden uyarlanan Topkapı filmi bir dönemin en
önemli sinema klasikleri aras ında gösteriliyordu.
lan Fleming, Eric Ambler
gibi İngiliz istihbarat birimi M16'da görev yapan bir başka yazar ise William
Somerset Maugham idi.
Birinci Dünya Savaşında İngiliz istihbarat birimine g
irdi. 1917 yılında M16 tara¬fından Bolşevik devrimini e ngellemek için
Moskova'ya gön derildi.
1928'de Fransız Rivierası'ndan bir ev alıp sadece
yazıyla ilgileneceğini söyledi.
İkinci Dünya Savaşı günlerini, Hollyvrood'da,
hikâyelerini sinemaya aktarmakla geçirdi. Cakes and Ale, ünlü ressam Gauguin'in
yaşamını anlattığı Ay ve Altı Para, Şey¬tanın Kurbanları, Renkli Peçe eserleri
arasındadır.
Ve bir M16 ajanı yazar daha: John Le Carre. Asıl adı, David John
Moore Cornwell idi.
Bern'de üniversite öğrenimi sırasında İngiliz istihbarat
örgütüne katıldı.
İlk romanı Cali For The Deadl 1961'de yazdı. Romanını
M16'ya okutarak onayını aldı. İtiraz gelmedi ancak takma isimle yazması istendi.
O da "John Le Carre" adını buldu.
En bilindik eseri Soğuktan Gelen Casus'ta.
Kitapları film yapıldı.
İngiliz casusu olduğunu ilk günden beri reddeden
yazar, bu gizli mesleğini ilk kez BBC'nin 2000 yapımı "The Secret Center" adlı
belgeselinde açıkladı.
M16 istihbarat örgütünün bir diğer elemanı ise yazar
Graham Greene idi.
O da yazdığı; Üçüncü Adam, The Power and The Glory, Sessiz
Amerikalı gibi c a- susluk romanlarıyla tanındı.
Le Carre gibi ağzı pek kapak
bir istihbaratçı değildi; bu nedenle arkadaşları ara¬sındaki adı "şebek"ti!
Greene'in de eserleri beyazperdeye aktar ıldı.
M16'da görev yapmış ünlü
yazarların listesi böyle uzayıp gidiyor.
Dikkat ediniz; sadece ülkemizde
değil dünyada M 16 başarılı bulunur, hep övü¬lür. Bunun en önemli sebebi, işte
bu M 16 mensubu yazarların sinemalara da aktarı l- mış romanlarıdır... Doğal
olarak hep kendilerini övdüler
Bunun istihbarat alanındaki adı psikolojik
harptir.
Dönelim bizim yazarların kaleme aldıklarına..
Devletin her örtülü
operasyonu kirli midir?
Tartışmayı "devlet kirlidir" gibi anarşist bir
noktaya getirmeyelim.
Kuşkusuz romantiklere sözümüz yok! Ya da
nihilistlere!
Gerçekten merak ediyorum liberaller ne düşünüyorlar; devletin
her operasyonu kirli midir?
Yoksa sadece Türkiye'nin yaptıkları mı
kirlidir?
Gelin Ergenekon'la irtibatlandırılan TMT'nin hikâyesine bir
bakalım...
Gizli teşkilatın silahları
Tarih, 13 ağustos
1958.
Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanlığına (Özel
Harp Da i- resi), MİT'ten "gizli'/şifreli yazı geldi.
Kıbrıs'tan Anamur
Limanı'na motorlu bir kayıkla, pasaportsuz gelen, Vehbi Mahmut, Asaf Elmas,
Cevdet Remzi adlı üç Kıbrıslı Türk yakalanmış ve Anamur Jan¬darma Komutanlığı ve
MİT Adana Bölge Başkanlığı'nda sorgulanmıştı.
MİT, özel harpçilerin görev
yaptığı Seferberlik Tetkik Kurulu'na diye "Siz de so r- gulamak ister misiniz?"
diye soruyordu.
Teşkilatta görevli Binbaşı İsmail Tansu ve Kıbrıslı Doktor
Burhan
Nalbantoğlu apar topar uçakla Adana'ya hareket
ettiler.
Telaşlıydılar. Kimdi bu gençler? Kim göndermişti onları? Maksatları
neydi? Ve en önemlisi Kıbrıs'taki teşkilattan haberleri var mıydı?
Binbaşı
Tansu ve Dr. Nalbantoğlu, MİT Adana Bölge Başkanı Fuat Doğu 'nun makamına koş
arak çıkıp bilgi aldılar. Hemen üç genci gör mek istediler.
Vehbi, Asaf,
Cevdet'i sorguladılar. Gençler, Dr. Nalbantoğlu'nu Kıbrıs'tan tanı¬yorlardı.
Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu 'yu ise Adana emniyetinden komiser san ı-
yorlardı.
Gençler benzer sözler söylediler: "EOKA'nın tecavüzlerine karşı
koyabilmek için Türkiye'ye gidip silah bulalım dedik. Yanımızda para da ge
tirdik, olmazsa parayla silah alıp eşlerimizi, çocuklarımızı
koruyacağız."
Binbaşı Tansu duygulandı. Ama yanıtını aradığı başka bir soru
daha vardı kaf a¬sında. Kıbrıs'taki teşkilatı biliyo rlar mıydı? Hayır,
teşkilattan habersizdiler.
Kıbrıs'ta özel harpçiler tarafından henüz iki
hafta önce kurulan, "Türk Mukave¬met Teşkilatı"nı bilmiyorlardı.
Özel
harpçiler rahatladı...
Özel harpçi Binbaşı İsmail Tansu, Adana'da sorguladığı
üç gencin ifadesini Kı b- rıs'taki TMT Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan'a bildirdi.
Ve ekledi: "Onlarla silah gönd e¬receğim."
Binbaşı Tansu gözaltındaki üç
Kıbrıslı gencin yanlarına gitti. Bu kez üzerinde a s- keri üniforma vardı.
Gençler karşılarında bir Türk subayını görünce korktular. "Yanlış iş yaptık,
bizi affedin, geldiğimiz gibi sessizce köyümüze dön elim" dediler.
Binbaşı
Tansu gençlere moral verdi ve "Size gizli bir görev vereceğim" dedi. "Bu Kıbrıs
için yapılacak milli bir görevdir. Bu görev hayatınızı kaybetmenize neden olab
i- lir. Bu görevi kabul edip hiç kimseye söylemeyeceğinize yemin eder
misiniz?"
Gençler, Kıbrıs için ölümü göze alacaklarını söyleyip, Türk bayrağı
ve Kuranık e¬rim üzerine yemin ettiler...
Kıbrıs'taki Türk Mukavemet
Teşkilatı'na ilk silah sevkıyatını bu üç Türk gerçe k- leştirecekti. Onlara "Arı
Ekibi" adı verildi...
İlk sevkıyatı 16 ağustos 1958'de gerçekleştirdil
er.
Kayıklarına on makineli ile yirmi adet tabanca ve iki sandık mermi koyup
dalg a- larla boğuşarak denize açıldılar. Başarılı da oldular.
Kıbrıslı
gençlerin sevkıyatları hep sürdü. Ancak, Asaf Elmas ve Hikmet Rıdvan 9 Kasım
1958 tarihinde fırtın aya yakalanıp denizde kaybolarak şehit oldu.
Arı Ekibi,
Lütfi Celül, Nevzat Nasır, Feridun Hamza, Bahattin Sarı, Hüseyin Hik¬met, Vehbi
Mahmutoğ lu, Ahmet Celal gibi Kıbrıslı gençle - rin katılımıyla, bu tehlike li
sevkiyatlara devam etti.
Yeni ekipten Lütfî Celül silahları otomobille iç
bölgelere götürürken, EOKA'cılar tarafından yakalandı. Hâlâ kayıptır.
Arı
Ekibi hiç yılmadı. Fakat yaklaşan kış nedeniyle kayıklarla sevkıyat zorlaştı.
Vehbi Mahmutoğlu, yakalandığı fırtınadan küçük motorlu kayığındaki silahları
denize atarak kurtulabilmişti. Artık daha büyük tekneye ihtiyaç vardı...
Özel
harpçiler, İstanbul Liman Reisliği, İstanbul Balık Avcıları Derneği'yle irtib
a¬ta geçti. Donanmadan ayrılıp balıkçılık yapan eski deniz binbaşısı Nejat Koş
al'ın yirmi beş tonluk teknesi sıkı bir pazarlıkla 120 bin liraya satın
alındı.
Sıra, tekneye güvenilir sivil personel bulmaya
gelmişti.
Seferberlik Tetkik Kurulu (Özel Harp Dairesi) İstanbul Bölge Başkan
Yardımcısı Yüzbaşı Ferhan Çora, kaptan Reşat Yavuz ve makinist Oğuz Kotoğlu
adındaki iki gemici buldu.
Tıpkı Kıbrıslı gençlere yapıldığı gibi bu
gemicilere de yemin ettirilip görev teklif edildi. Teknenin telsiz görevlisi
ise, TSK'dan ayrılmış gibi gösterilen Astsubay Ali L e- vent oldu.
"Elmas"
adı verilen tekne ilk sefer ine on ton silah ve cephaneyle, 4 Mart 1959'da
çıktı. Geceyarısı, Kıbrıs açıklarında kayıkla rıyla bekleyen Arı Ekibiyle buluş
a- caktı. Buluşma gerçekleşemedi; Elmas dönmek zorunda kaldı, ikinci sefer de
başarısız oldu. Kıbrıs'taki TMT'den bir kılavuz isten di, İngiliz polis
birliğinde görevli Kemal A b- dullah, Elmas'a kılavuz oldu. Ayrıca özel harpçi
Binbaşı İsmail Tansu da "gemi adamı" belgesi alıp sivil kıyafetlerini giyip
personel ara sına katıldı. Ne olursa olsun bu sevkıyat gerçekleşecekti. EOKA'cı
Rumları n cinayetleri her geçen gün artıyordu.
Sevkiyat bu kez fırtına
nedeniyle gerçekleşemedi. Elmas dördüncü seferi ni 24 Mart 1959'da yaptı ve bu
kez başardı. Ardından diğer sefer ler geldi...
Yaz ayının gelmesiyle Arı
Ekibi de taşıma faaliyetlerine başladı.
TMT'ye toplam olarak; 872 tabanca,
747 makineli tabanca, 96 hafif makineli tabanca, 2 997 piyade tüfeği, 6 800
bomba, 43 500 tabanca mermisi, 134 400 makineli tabanca mermisi, 164 000 piyade
tüfeği ve hafif makineli tüfek mermisi, 54 plastik tahrip kalıbı ve bir adet
telsiz ulaştırıldı.
Tarih, 17 Ekim 1959.
Saat geceyarısına geliyordu.
6
000 bomba, 500 tüfek ve çok sayıda mermi yüklenen Elmas yeni seferine çık¬tı.
İstikamet, Girne'nin doğ usundaki Examil denilen mevkiydi.
Kaptan Reşat
Yavuz, 01.30 sularında tekneye, İngiliz savaş gemisinin yaklaş¬makta olduğunu
gördü. Telsizci Ali Levent durumu karargâha bildirdi. Karargâh "dö¬nün" emri
verdi. Elmas rotasını değiştirdi, İngiliz gemisi takibi bırakmadı. Giderek ya k-
laşıyordu. Ali Levent'in son sözü, "vatan sağolsun" oldu; karargâhla telsiz
irtibatı k e¬sildi.
Elmas'ın üç kişilik mürettebatı, "silahlar ele
geçirilmesin" diye tekneyi delerek batırmak istediler. Gemi su a lmaya
başladı.
Kaptan Reşat Yavuz, Ali Levent ve Oğuz Kotoğlu'nu lastik bota bin
dirip gönde r- di. O bir kaptandı ve Elmas'la birlikte batmaya
kararlıydı.
Su, ambardaki sandıkların üst seviyesine kadar geldi. Batması an
meselesiyken İngilizler tekneye atlayıp kaptan Yavuz'u yakaladı. Ambardan ancak
iki sandık silah alabildiler. Elmas battı.
İngilizler botla uzaklaşmaya
çalışan Levent ve Kotoğlu'nu da yakaladı.
Türkiye'nin Kıbrıs'a silah
sevkıyatı yapması dünya basınına haber oldu. Rum l i- der Makarios herkesi ayağa
kaldırdı.
Türkiye iddiaları reddetti. İngilizler ve Rumlar, 350 kulaç
derinlikteki Elmas'ı denizden çıkarmaya çalıştılar, başaramadılar.
Üç Türk
mürettebat yargılanmak üzere mahkemeye çıkarıldı. Avukatları TMT'nin "Toros" kod
ad ını kullanan genç bir Türk mücahidi ydi, Rauf Denktaş!
Üç Türk dokuz ay
ceza aldılar; cezalarını Türkiye'de çekeceklerdi.
Elmas olayı ve ardından
gelen 27 Mayıs 1960 askeri müdahalesi, Kıbrıs 'a silah sevkıyatını
sonlandırdı.
Diyeceksiniz ki, "Eee bu silah sevkıyatının Ergenekon Davası'yla
ne ilgisi var?" Sorunun yanıtını vermeden önce Kıbrıs'ta Türk Mukavemet
Teşkilatı'nın nasıl kuruld u- ğunu ve örgütlendiğini bilmeniz gerekiyor...
50
yıl önce... ,
1 ağustos 1958.
Kıbrıs'ta illegal/gizli Türk Mukavemet
Teşkilatı (TMT) kuruldu.
Türkiye'nin desteklediği bu gizli örgüt neden
kuruldu?
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra İ ngilizler Kıbrıs'tan çekilme kararı
aldı. Adanın geleceğinin ve statüsünün nasıl olacağı konusunda, İngiltere,
Yunanistan ve Türkiye arasında yapılan diplomatik müzakereler hep sonuçsuz
kaldı.
Türk'süz Kıbrıs düşleyen ve Yunanistan'la birleşmek isteyen faş ist
EOKA, 1 Ni¬san 1955 tarihinde Yunanlı A lbay Grivas tarafından kuruldu.
Kuruluşunun üzerinden daha bir Yıl geçmeden ilk suikastını Bafa'da 11 Ocak
1956'da, Türk polisi Abdullah Ali Rıza'yı öldürerek gerçekleştirdi. Türk
Büyükelçiliği'ne bomba attı. Ve sistematik şiddeti artırdı. 1957 yazında Türk
köylerini basıp yetmiş dört Türk'ü katletti.
Bu son olaylar sonucunda Kıbrıs
Türk toplumu lideri Dr. Fazıl Kü - çük ve Kıbrıs Türk Kurumları Federasyonu
Başkanı Rauf Denktaş An kara'ya geldi.
Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Başbakan
Adnan Menderes ve Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu'yla görüşüp acilen yardım
istediler.
Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu, Kıbrıs konusunda "şahin" idi.
Türk Mukav e¬met Teşkilatı'nın kurulmasını, elemanlarının Türkiye'de eği
tilmesini, adaya gizlice silah sevkıyatı yapılmasını ilk öneren o
oldu.
Başbakan Menderes kararsızdı; NATO'yu karşısına almak istemiyor du.
Türkiye'de aralıksız, "Ya Taksim Ya Ölüm" mitingleri yapılıyordu. Halk sokakta
y-
dı.
Ve Ankara sonunda kararını verdi: Kıbrıs'ta, Rumların terör örgütü
EOKA'ya ka r- şı, Türk halkının can ve mal güvenliğini koruyacak gizli bir
teşkilat kurulacaktı.
Bu iş için Genelkurmay Başkanlığı Seferberlik Tetkik
Kurulu görev lendirildi. Özel harpçi subaylar gönüllülük esasına göre seçi
ldi.
TMT doğrudan Seferberlik Tetkik Kurulu Başkanı Tümgeneral Dâniş
Karabelen'e bağlıydı. Planı, Tümgeneral Karabelen'in yardımcısı Binbaşı İsmail
Tansu yürütecekti.
Binbaşı Ahmet Görmez personel ve harekât; Yüzbaşı Bedri
Esen eğitim; Yüzbaşı Cemal Birer ile Yüzbaşı Recep Atasü ikmal ve Yüzbaşı Halil
Pamukoğlu muhabere işl e¬rinden sorumluydu.
TMT'yi kuran subay kadrosunun
çoğu Kore Savaşı'nda bulunmuştu. Kıbrıs'ta gizli faaliyetlerde bulunacak yedek
subaylar, öğretmen kimliği altında gidecekti.
Tüm subayların görevi, on sekiz
yaşını geçmiş kadın ve erkekleri örgütlemekti. Bunlar Ankara ve Antalya'da
askeri eğitimden geçirilecekti. Hedef bir yıl içinde 5 000 Kıbrıs Türkü'nü örgü
tlemek, eğitmekti. Nihai hedef 15 000'di.
Parasal destek, örtülü ödenekten ve
çeşitli fonlardan temin edile cekti.
1 ağustos 1958 tarihinde Kıbrıs TMT
Başkanı Yarbay Rıza Vuruşkan karargâhını Lefkoşe'de kurdu.
Yarbay Vuruşkan'ın
yardımcısı Binbaşı Necmettin Erce ve Yüzbaşı Mehmet Ö z- den'di. Kıbrıs bölge
komutanı Binbaşı Şefik Karakur t'tu.
Kıbrıs TMT bölge komutanı Yüzbaşı Rahmi
Ergün ve TMT bölge komutanları ise Yüzbaşı Ahmet Göçmez, Yüzbaşı Kâmil Önceler,
Yüzbaşı Bedri Erkan, Yüzbaşı Osman Nalbant, Yüzbaşı Ferhan Çora, Yüzbaşı Hüseyin
Ömür adlı subaylardı.
Yarbay Rıza Vuruşkan'ın kod adı "Bozkurt"
idi.
Lefkoşe İş Bankası'nda müfettiş kimliğiyle çalışıyordu. Adı, "Ali Ço
nan" idi. Ger¬çek kimliğini üç kişi biliyordu: banka müdürü Dündar Nişancıoğlu,
Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş.
TMT'de görevli Kıbrıslı Türklerin kod adları
"Kurt"tu. Eğitimcilere "Temizlik Ku r- du", silah ikmalinde çalışanlara "Bereket
Kurdu" ve istihbarat işlerinde çalışanlara "Fal Kurdu" adı verildi.
Tabancaya
"serçe", mermiye "serçe gagası" diyorlardı.
Uzatmayayım, bu faaliyetler uzun
ömürlü olamadı. 27 Mayıs 1960 askeri m ü- dahalesi başta TMT lideri Yarbay Rıza
Vuruşkan olmak üzere, bu olayla ilgili subayların çoğunu emekli etti.
Fatin
Rüştü Zorlu, İmralı Mahkemesi'nde "kendi adamlarını silahlandırıyor" diye
yargılandı.
Doksan iki Türk'ün şehit, dört yüz yetmiş beşinin ise yaralandığı
1963'teki "Ka n- lı Noel" katliamına kadar TMT ile Türkiye ilişkisi kopuk tu.
Sonra tekrar canlandırılmaya çalışıldı.
Ve daha sonra olanla rı da
biliyorsunuz: 1974 Kıbrıs savaşı vd...
Evet neoliberaller, TMT'yi Ergenekon'a
bağlamak istiyor, devletin her türlü gizli operasyonunu kirli
gösteriyorlar.
Etnik temizlik yapmak için kurulan faşist EOKA'ya karşı,
devletin Kıbrıslı Türk¬leri örgütlemesi kirli bir operasyon mudur?
Diğer
yanda TMT kuşkusuz "sütten çıkmış ak kaşık değildir." Grileri vardır.
Zamanla
Gladio'nun emrine girip Kıbrıslı solcuların öldürülmesinde parmağı
olmuştur.
Sonuçta bizim diyeceğimiz şudur, 6-7 Eylül Olayları'nı tek yönlü
ele almak hatalı
olur.
Ama neoliberal tarihçiler tarihsel gerçeği hep
bizim aleyhimize bük me konu¬sunda çok kararlılar. Ne gerici 31 Mart
Ayaklanmasındaki ne de Kıbrıs 'taki İngiliz par¬mağım görüyorlar.
Türkiye'de
yani bir tarih "yazılımı" dile getiriyorlar.
Kendilerini "özgürlük savaşçısı
tarihçiler" ilan ettiler!
Bir tek "doğruyu" onlar biliyo r.
Devletin her
örtülü operasyonunu kirli buluyorlar.
O halde bir örnek daha verelim.
Bu
da mı kirli savaş?
Birkaç yıl önce...
İstanbul Şişlide mütevazı bir
ofisteydim. Komutanla birkaç yıldır ta - nışıyoruz. Her defasında sormuş, ancak
yanıt alamamıştım, "zamanı değil" d iyordu.
Demek zamanı o gün, o saat
gelmişti...
4 Nisan 1992 gecesi Sırplar, Saraybosna'nın tepelerini kuşattı.
Bir ay önce ref e- randumla bağımsızlık kararı alan Bosna-Hersek'teki Müslüman
çoğunluğu yok etmek istiyorlardı.
Öncelikli hedeflerinde Saraybosna vardı.
Burayı ele geçirirlerse biliyorlardı ki savaşı kazanacaklardı.
Kuşatma tam 1
425 gün sürdü. Bu süre boyunca şehre günde ortala ma 329 ha¬van topu düştü.
Aşırı Sırp milliyetçisi Çetnikler, Saraybosna'nın (ve Tuzla, Mostar, Zenica,
Bihaç, Travnik vd) acısını Müslüman köylerden, kasabalardan çıkardılar; bi n-
lerce insanı inançlarından dolayı öldürdüler.
Savaşta 312 000 insan öldü. 35
000'i çocuktu.
Kuşatma altındaki Saraybosna'da ölen çocuk sayısı 1
566'ydı.
İki çocuğunu şehit veren Halide Boyadzic, bu acılı analardan sadece
biriydi...
Evleri, Saraybosna tepelerine yakın "Sivri Kayalar" bölgesindeydi.
Sırp Çetnikler ağır silahlarıyla saldırıya geçtiklerinde, kayaları kendilerine
siper yapıp karşı koyuyo r- lardı.
Yine bir gün...
Çatışmanın tam
ortasında mühimmatları bitti. Yağmur gibi mermi yağıyordu üzerlerine.
Çaresizdiler. Halide'nin biri on dört, diğeri on altı yaşındaki iki oğlu, evler
i¬nin bodrum katında sakladıkları el bombalarını getirmek için kayaların
ardından çıkıp koşarak eve gittiler. Tam eve girmişlerdi ki...
Halide
Boyadzic'in feryadı o günkü çatışmayı sona erdirdi. Eve havan topu
düş¬müştü...
İki oğlunu şehit veren Halide, komşularından beyaz bir çuval
istedi. Oğullarının parçalarını ağaçlardan, kay alardan toplayıp o beyaz çuvala
koydu.
Sonra...
Sonra komşularından beyaz bir çuval daha istedi. Komşuları
şaşırdı. Acısına verdiler. Ancak...
Halide Boyadzic ikinci çuvala bombayla
paramparça olan güvercinlerin cansız bedenlerini toplayıp koydu. "Bunlar da
benim çocuklarım, onları da kendi ellerimle gömeceğim" dedi...
Saraybosna
tepelerine keskin Sırp nişancılar yerleşmişti. Uzun namlulu silahla¬rıyla
Bosnalıları tek tek öldürüyorlardı. Herkes sığınaklarda
yaşıyordu. Ancak bir
gün değil, bir hafta değil, bir ay değil kuşatma kırk dört ay sürdü.
Gün
geldi, çocuklar havasız renksiz sığınıklarda yaşamaktan bıktı lar. Her ne ka¬dar
onları eğlendirmek için sığınıklarda şarkılı oyunlar düzenlense de, çocuklar
dışarı¬da koşmak, oynamak istiyordu.
Ve bir gün...
2 Ocak
1994.
Öğleüzeri...
Dışarıda kar yağdığını öğrenen altı çocuk, kızakla
kaymak için sığı naktan gizlice çıktılar.
On üç yaşındaki Nermin, on iki
yaşındaki Indira, on bir yaşındaki Daniel, sekiz yaşındaki Mirza ve Admir ile
beş yaşındaki Jasmina kay maya başladılar.
Gülüyorlardı.
Birden silah
sesleri duyuldu. Sığınıktaki anneler, silah sesleriyle dışarıya fırladı. Kar,
kan kırmızıya boyanmıştı. Altısı da ölmüştü. Altısı da yıkanamadan, "karanlığa
okunan ezanlardan" sonra toprağa verildi.
Evet...
Şişli'deki mütevazı
ofiste o gün gözyaşlarımızı birbirimizden sakladık...
Komutan, o sıcak
günlerde Saraybosna'da bir gece sabaha karşı nasıl sandalye¬ye çöküp hüngür
hüngür ağladığını anlattı:
"Yorucu bir çatışmadan çıkmıştık. Tan ağarmaya
başlamıştı.
Bizimle çatışmalara giden kadınlar da vardı. Çoğu daha önce eline
si lah bile al¬mamıştı. Ama şimdi hepsi askerdi. Hepsini onar kişilik takımlara
bölmüştüm, hepsinin başına da içlerinden birini 'komutan' atadım.
Savaşa
rağmen hayat devam ediyordu. Kahvaltı yapmaları için, Türkiye'den g e¬len büyük
bir kaşarpeynirini onlara verdim. Sevindi ler.
Bir köşeye çekilip çayımı
içerek dinlenmeye başladım; istemeden gözlerim k o- mutan kadına çevrildi. Kadın
peyniri on parçaya değil, on bir parçaya ayırdı. Hem m e- rak ettim hem de biraz
sinirlendim; on kişiydiler, ama o on bir parçaya ayırmıştı peyn i¬ri. Böldüğü
peynirleri tek tek dağıttı; kendisine iki parça alınca, yerimden fırladım ve
bağırmaya başladım. Hırsızlıktı bu. Savaşta bunun cezası ölümdü.
Bağırmama,
sözlerime kadınlar çok şaşırdı. Korktular. Yardımcım Bosnalı asker olayı
açıkladı:
Kadın on birinci parçayı mahallesindeki yatalak yaşlı bir kadın
için almıştı.
Ancak yatışmamıştım, çünkü Bosnalı kadının peynir götürdüğü
ihtiyar kadın
Sırp'tı!
Üstelik, bu Sırp ihtiyar kadının oğlu, kendisini
besleyen Bosnalı kadının gelinini ve torununu öldürüp Çetniklerin yanına dağa
kaçmıştı.
Savaşın gerginliğiyle ağzıma ne geldiyse söyledim; silahımı alıp
dışarı çıkacak¬ken kadınlar y olumu kestiler. Peynirleri getirip önüme koy
dular.
Kadın, 'Komutan, sen nasıl Müslüman'sın! O ihtiyar komşumun ne suçu ne
gü¬nahı var? O bir şey yapmadı ki, oğlu yaptı!' dedi.
Birden donakaldım. Ne
diyeceğimi bilemedim. Sandalyeye çöktüm, hüngür hüngür ağladım... "
Bu
acımasız savaşta topyekûn birilerine "iyi", birilerine "kötü" derseniz, polis
Vesna Doyuz'a haksızlık yapa rsanız.
Vesna Sırp'tı. Ama savaşta Bosnalı
Müslümanların safında yer aldı. 30 kişilik bi r- liğiyle dağlarda Sırp
Çentiklere karşı savaştı. Ve bir gün yardımcısı Adnan'la birlikte şehit düştü.
Mezarı Bayramiç'teki şehit mezarlığındadır.
Bitmedi: Vesna öldüğünde oğlu Teo
on yaşındaydı. Aradan yıllar geçti; Teo Tü r- kiye'de askeri okulda
okudu.
Bugün üsteğmen rütbesinde Bosna-Hersek ordusunda görev yapıyor. Arkada
ş- larına babasının nasıl bir kahraman olduğunu anlatıyor...
Bosna-Hersek'te
Müslümanların etnik bir soykırıma tabi tutulduğunu Türk de v- leti
biliyordu.
Biliyordu ama uluslararası sözleşmeler gereği diplomasi dışında
pek "bir şey" de yapamıyordu.
İşte bizim komutan etnik savaşın başladığı o
ilk günlerde aklına "tüccar" olmayı koydu. En iyi "pazar" da
Saraybosna'ydı.
"Üniformasını çıkardı" ve Saraybosna'nın yolunu
tuttu.
Bosnalılara "ticaretin inceliklerini" öğretti.
Görevi bitince,
pardon "ticareti" bırakınca, tekrar üniformasına ka vuştu.
O,
isimsiz-mezarsız-idealist kahramanlardan sadece
biriydi...
Dinciler...
Yandaşlar...
Taraftarlar...
Cemaatçiler...
Neoliberal
tarihçiler...
Liberal faşistler
Söyler misiniz, Bosna'daki örtülü
operasyon kirli midir?
Nasıl yabancılaşanız?
İnsanınıza, toprağınıza ve
tarihinize...
Ben birini tanıyorum...
Başı dönen bir neoliberalin
hikâyesi
Doç. Dr. Halil Berktay, genel olarak Taraf gazetesinde kaleme aldığı
yazılarını, Weimar Türkiyesi adlı kitapta topladı.
Kitabı okuduğunuzda ilk
dikkatinizi bir isim çekiyor: Doğu Perinçek! Nasıl Hasan Cemal'in bir İlhan
Selçuk sa plantısı varsa, kitabı okurken Halil Berktay'da da bir Doğu Perinçek
kompleksi olduğu duygusuna kapılıyorsunuz.
Halil Berktay, eski yol arkadaşı
hakkında yazmadığını bırakmıy or, (s. 15, 45, 48, 49, 50, 51, 83, 101, 102, 103,
104, 107, 109, 110, 118, 121, 122, 127,172)
Diyebilirsiniz ki "eleştiremez
mi?" Tabii ki eleştirebilir de...
Doğu Perinçek'e ağır ithamlarda bulunurken,
sanki o dönemde yanında kendisi yokmuş gibi yazıyor.
Örneğin, "bu zat" dediği
Doğu Perinçek'in "dergisinde" 1980'lerin ikinci yarısın¬dan sonra PKK'ya övgüler
dizildiğine dikkat çekerken (s. 15) sanki kendisinin 2000'e Doğru'nun yayın
kurulu üyesi ve Ankara temsilcisi olduğunu unutmuşa benziyor.
Sadece bu
değil...
Örnek olaylar çok...
1968-1971 yılları arasında Proleter Devrimci
Aydınlık dönüşümünün sorumlusu olarak salt Perinçek'i görüyor, (s. 48-51)
Okurken "Acaba Halil Berktay hafıza kaybına mı uğradı?" diye düşünmeden
kendinizi alamıyorsunuz. "Akademi solculuğunu" Ay¬dınlık hareketine sokup
ABD'den (Yale Üniversitesi'nden) getirdiği "Sovyet sosyal emperyalizmi"
teorisiyle hareketi bölen Halil Berktay (ve düşünsel yoldaşı Şa hin Al¬pay)
değil miydi?
ABD'den Maocu Labour Party'nin ateşli ve dogmatik taraftarı
olarak Türkiye'de dönen, H. Berktay değil miydi? 1969 Çin Komünist Partisi 9.
kongresinde Lin Biao tar a- fından sunulan raporu İngilizceden Türkçeye çevirip
Sovyetler Birliği'ne en ağır sözle r¬le saldıran H. Berktay değil miydi?
(Türkiye sosyalistlerini bölen ABD destekli Maoc u- luk, araştırma konusu
olmalıdır.) Peking Review'u elinden düşürmeyen H. Berktay, bugün dünü unutmuş
gibi yazıyor; sanki orada değilmiş gibi kalem kıvraklığı yapması da ayrı bir
hüneri galiba.
Bugün H. Berktay farklı bir siyasal kimlikle boy gösteriyor.
Olabilir. Kimse buna hiçbir şey diyemez. Ama çıkıp da özeleştiri yapmadan
yaşananların tüm sorumluluğ u¬nu başkasının üzerine atarak kurtulmak da hiçbir
vicdana sığmaz.
Bitmedi...
H. Berktay kitabında, Perinçek'in TİİKP'sine de
ağır sözler ediyor. TİİKP savu n- masından, Mamak yargılamal arından alıntılar
yapıyor. Bunları okuyan, H. Berktay'ın aynı örgütün önemli teorisyenlerinden
biri olduğunu düşünemez bile. Niye böyle y a- pıyor acaba?
Bu
arada...
Keşke o çocuksu idealleri yaza rken bu kadar düşmanca bir tavır
takınmasa. Ne¬den küfreder gibi yazıyor anlamak zor. Bu sert üslubun,
hoyratlığın sebebi nedir? Kime kızgın?
Mesela...
12 Mart 1971 askeri
darbesi öncesi, H. Berktay Aydınlıkçılara bir el-kitabı yazıp dağıttı: Bir
devrimci işkencede nasıl tavır almalıdır? (Poliste ve İşkencede İhtilalci
Tu¬tum). "Gerekirse işkencede şerefiyle ölmesini bilmelidir" diye
yazdı.
Sonra darbe oldu; H. Berktay gözaltına alındı ve örgüt hakkında polise
en çok bilgiyi o verdi.
Poliste çözüldüğü için Perinçek ve arkadaşları H.
Berktay'ı örgütten kovdular.
İnsan düşünmeden edemiyor; acaba H. Berktay
bugün o günlerin intikamını mı
alıyor?
H. Berktay bugün darbe düşmanı
olarak görülüyor. Ne güzel. Peki ya dün?
Proleter Devrimci Aydınlık'ın 12
Mart darbesini doğru dürüst analiz edemeyip insanları yanıltan ve hata yapmasına
yol açan yazılarını kim kaleme aldı?
12 Eylül darbesine nasıl baktığını da
yazacağız. Ama önce 1970'lerde neler ya p- tığına bakalım...
H. Berktay
örgütten atıldıktan sonra ne olduysa oldu, yine Doğu Perinçek'in sağ kolu ve
örgütün teorisyeni oldu.
Bugün eleştirdiği siyasal kararların hepsinin
altında imzası vardı.
1975 yılından itibaren çıkan Aydınlık dergi ve
gazeteleri arşivlerde hâlâ duru¬yor.
"Bilim Kurulu"nda neler yaptığını
kendisi un utmuş olabilir, ama ta rih unutmu¬yor işte.
Aynı bugün gibi o gün
de çok sertti. Aşağılayıcı bir dili vardı.
Militandı; partideki liberal
sağcılaşmaya karşı "ideolojik sağlamlaştırma"nın ön¬de gelen isimlerinden
biriydi.
1970' l i yılların sonunda Sovyet sosya l emperyalizmi teorisini o
ka dar abarttı ki, Sovyetler Birliği'nin Türkiye'yi yıkma planlarına karşı,
ABD'yi ittifak yapılacak ülke ol a¬rak gördü.
Tarih, 1 Mart
1979.
Aydınlık'ta H. Berktay bakın ne yazdı:
"İşte aynen Hitlerinki gibi
bir faşist devlet olan bugünkü Sovyetler Birliği de, s i- yasi taarruzunu
durdurabilecek bu barış kuşatması karşısında bu yüzden telaşa kapı l-
mıştır."
"Barış kuşatması" ABD ile ittifakın adıydı!
Bu nedenledir
ki...
Parti içinde "askeri cunta halkın düşmanıdır ve doğrudan hedef
alın-
malıdır" karar tasarısını reddedip 12 Eylülcülerle uzlaşma arayan
teslimiyetçilerin başında H. Berktay geliyordu.
İşte iki darbe ve işte H.
Berktay'ın siyasi duruşları...
Devam edelim...
ABD'nin planladığı 12 Eylül
1980 askeri darbesinden H. Berktay ucuz kurtuldu.
Örgütün Ufuklar, Saçak
dergilerinde yazılar kaleme aldı, Kaynak Yayınları'nın kurucuları arasında yer
aldı.
Bu yayın organlarında, 12 Eylül'den sonra ortaya çıkan "sivil
toplum"culuğa karşı zehir zemberek yazılar yazdı.
Teorik eleştiriler
getirdiği Murat Belge'yi yerden yere vurdu. (İlginçtir; H. Berktay, M. Belge
için dün nasıl ye rgide ağır yazıyorsa, bugün de övgüde o derece abartılı bir
dil kullanıyor.)
H. Berktay'ın dönüşleri yazmakla bitmez.
1980'den sonra
Aydınlık hareketi içinde yükselmeye başlayan anti-Stalinist söy¬lemlere karşı
çıkan isimlerden biri de yine Berktay'dı...
Ancak aynı H. Berktay bir iki yıl
sonra yine çark etti. Eskiden Hitler rejimine benzettiği Sovyetler Birliği'nin
şimdi sosyalist ilan edilmesi gerektiği ni söylemeye baş¬ladı.
(H. Berktay'ın
yeni siyasal çizgisinin mimarı, Pravda'nın Türkiye temsilcisi Andrey
Stepanov'du. Bu görüşmeler üzerine H. Berktay birden Sovyetler Birliği'nin
sosyalist olduğuna ikna oluvermişti!)
Şaşırdınız
mı?
Şaşırmayınız...
Aslında H. Berktay budur.
H. Berktay sınıfın
çalışkan çocuğu gibidir. Okur ve bilgi sahibi olur. Ama olguyu - bilgiyi analiz
edemez; teorik olarak ezbercidir. Okuduğunu sadece aktarır. Yani tercü¬me
odasında yetişmiş "Tanzimat aydını"na benzer.
Evet, sohbet ederseniz veya
dersine girerseniz bilgisiyle sizi kendine hayran b ı- rakır, ama o bilgiyi
teorik inşada kullanamaz.
Berktay, esas olarak yabancı hayranıdır. Dün de,
bugün de... Fikirlerini söyle r- ken verdiği en ufak örneği bile bir yabancı
referansa dayandırmayı olm azsa olmaz hale getirmiştir.
Aslında ne okursa,
kendinden bilgili kimle görüşürse onun gölgesi olur.
Bu kadar zikzağın,
yalpalamanın başka bir açıklaması olabilir mi? Diğer yanda...
H. Berktay'ın
bugünlerde herkese yaptığı gibi, biz de ona "ajan" mı diyeceğiz? "Objektif
ajan!" Neyse...
1980'li yılların sonunda Gorbaçov'un ateşli bir taraftan
haline gelen H. Berktay, Sovyetler Birliği yıkılınca yine çark etti.
Yeni
siyasal kavramları "özgürlük" ve "demokrasi"ydi.
Önce kendisine Sosyalist
Parti genel başkanlığını öneren Aydınlık hareketinden koptu. Aslında
kariyeristti, ama rüzgârın döndüğünü hissedip korktu. (Kendisi kitabı n- da,
1980'lerin sonunda birleşik demokratik bir sol partinin kurulamamasını kaçan bir
şans olarak görüyor [s. 103] Ada ma demezler mi, genel başkan/lider olup
becerebi l- seydin o zaman! Hayır, H. Berktay ve benzeri böyledir; hep şikâyet
ederler.)
Aydınlık hareketinden kopunca Sosyalist Birlik dergisini
çıkardı.
Yeni bir parti kuruluşu için çalıştı; Türkiye Birleşik Komünist
Partisi'ne yakınlaş¬tı.
Bunların hepsini "yaparmış" gibi yaptı.
Çünkü...
H. Berktay aslında artık kendi yolunu kendi çizmek istiyordu.
Çoktandır dostla¬rına dert yanıyordu: Siyasetle ilgilenmek istemiyor,
üniversitede hocalık yapmak ist i- yordu. Önce yeni yaşam tarzını istedi, sonra
ona uygun bir teorik inşaya girişti. "K işisel kurtuluşu" için kendini "tarih
çalışmalarına" adadı. ABD'ye (Harvard), İngiltere'ye (Birmingham)
gitti.
Tarihe bakışını, tarih anlayışını tamamen değiştirdi. Eski
kitaplarını, çevirilerin i
yaktı.
Sonra gelip Sabancı Üniversitesi'nde
"hocalık" yaptı. "Komünizmi Hatırlamak" başlıklı ders verdi.
Bu savrulma
sırasında siyasi tartışmalara girmedi; yıllarca sustu.
Sonra birdenbire
Ergenekon soruşturmasıyla birlikte suskunluğunu bozdu. Ta¬rafta, sert yazılar
kaleme almaya başladı.
Neler yazmadı ki...
(Kitaptan):
- Ulusalcıların dili basmakalıptı ve Nazilere benziyordu,
(s. 17)
- Ulusal-devrimcilik, İtalyan ve Alman faşizmiyle aynıydı, (s.
85)
- Ulusalcılar faşistti, (s. 121)
- Marx ve Engels demokrasi
üzerine pek kafa yormadıkları için çok teorik hat a- lar yapmışla rdı, (s.
86)
- Amerika Türkiye'de pek bilinmiyordu aslında; övülecek bir ülkey
di, (s. 117)
- Bugün Türkiye'de en donmuş, en muhafazakâr düşünce Kema
lizm'di, (s. 127)
- Ermeni tehciri değil Ermeni soykırımı yapılmıştı,
(s. 129)
- Türkiye'de politik islam hırçın bir umutsuzluk ve
çıkışsızlıktan doğmamıştı; sosyal temeli yoksullaşma, işsizleşme ve lümpenleşme
değ ildi; aksine Avrupa'yla ba ğ- ları içinde büyüyen bir sermaye birikimine
dayanıyordu; İsla mcılar ne şeriat ne de dış dünyadan kopuş istiyordu, (s.
134)
- CHP çökmüş bir partiydi, ideolojik olarak iflas etmişti; aldığı
yüzde 20 oy da bunu gösteriyordu, (s. 137)
- Antiemperyalizm bir
aldatmacaydı. (s. 182)
- Nâzım Hikmet'i, kişi ve önder olarak Mustafa
Kemal'i yücelttiği, Kurtuluş S a- vaşı'nı idealize ettiği ve son şiirleri
dağınık olduğu için eleş tiriyordu, (s. 200)
- Yeni safını şöyle
belirliyordu: Ulusalcılığa karşı çıkan AKP'nin yanı, (s. 125)
Bu
arada...
Görüşlerine karşı çıkanlara, "kerameti kendinden menkul jeostrateji
uzmanları" diyordu.
Ne güzel değil mi? Bunu yazarken geçmişte neler yazdığını
insan hiç mi aklına getirmez?
Son bir alıntı daha yapalım:
"Türkiye'de şu
son beş yılın ulusalcılık çılgınlığı aşıldığında, kimler hiçbir rezillik
yapmamış gibi davranacak, kimler bir nebze olsun utana cak?" (s. 24)
Şimdi
siz böyle yazan birine ne yanıt verirsiniz?..
Halil Berktay hiç mi aynaya
bakmıyor acaba ?
Döneklik, kişilik zafiyetine mi yol açıyor?
Bu kadar
yalpalamış birinin hâlâ kendinden, yazdıklarından, söylediklerinden emin
olmasını nasıl değerlendirmek gerekiyor? Sanırım bu psikiyatrinin alana
giriyor...
Tarihimizde, Halil Berktay gibi başka isimler de
oldu...
Üniversitenin tokadı
Tarih, 29 Mart 1922.
Yer,
İstanbul.
Darülfünun (üniversite) konferans salonunda, "Fuzuli ve Mülahazat-ı
(düşünce¬sinin) Felsefiyesi" konulu panel yapılıyordu.
Kürsüde konuşan Rıza
Tevfik, "Fuzuli Türk değildir, İranlıdır" deyince ön sırada oturan yazar
Süleyman Nazif ayağa fırladı. "Hatip Bey yanılıyorsunuz, Fuzuli Türk'tür, Azeri
Türkü'dür."
Müdahaleye Rıza Tevfik sinirlendi. "Siz yanılıyorsunuz, Türk
değildir. Ayrıca hem Türk olsa ne çıkar? Fuzuli'yi aranıza almakla ne
kazanacaksınız? İmamıazam da Türk değildir. Bugün İstanbul'da rahat
oturabiliyorsanız bunu büyük devletlerin islam âlemine karşı olan saygısına
borçlusunuz."
Sözler salonu karıştırdı. Öğrenciler ile sarıklı dinleyiciler
birbirine girdi. Rıza Tevfik kaçtı.
Rıza Tevfık'in sözleri aslında yeni
değildi; üniversitedeki derslerinde sürekli te k- rarlıyordu.
Ayrıca Peyom-ı
Sabah gazetesinde de yazıyordu.
O gün öğrencilerin tepkisi bu birikimler
sonucuydu...
Ertesi gün...
Öğrenciler coğrafya darülmesaisinde toplantı
yaptı. Tartışmalardan sonra ün i- versite yönet imine sunulmak üzere bildiri
hazırlandı.
Peyam-ı Sabah'ta yazan ve aynı zamanda üniversitede hocalık yapan
gazeteci Ali Kemal, Yazar Cenab Şahabeddin, Feylesof Rıza Tevfik ile öğretim
üyeleri Hüseyin Daniş ile Barsamyan Efendinin istifası is tendi. Aksi takdirde
dersler boykot edilecekti.
Bildiri Edebiyat Fakültesi Dekanı İsmail Hakkı
(Baltacıoğlu) Bey'e verildi. Ayrıca, okul çevresindeki ağaçlara, duvarlara ve
tramvay direklerine de yapıştırıldı...
Rıza Tevfik Peyam-ı Sabah'ta., "Beni
istemeyene ben de hiç ders vermem!" diye yanıt yazdı ve istifa ettiğini
açıkladı.
Onu, derslerinde Türkler için hep "çapulcular" diyen Hüseyin Daniş
takip etti.
Bu arada acil toplanan fakülte kurulu bu iki istifayı kabul etti.
Bar samyan hak¬kında soruşturma açılmasına karar verdi. Ali Kemal ve Cenab
Şahabeddin'in görevler i¬ne devam etmesi kararlaştırdı.
Barsamyan hakkında
soruşturma açılmak istenmesi, Ermeniler ko nusunda has¬sas olan işgalci
İngilizleri kızdırdı.
Öğrenciler üniversite kararından memnun olmadılar,
"ithamname" hazırlaya¬rak, Türklüğe hakareti asla k abul edemeyeceklerini
açıkladı lar.
Edebiyat fakültesi öğrencilerine diğer bölümlerden destek
geldi. Tıp, fen, hukuk fakülteleri öğrencileri de boykota başladı. Ayrıca,
Ticaret Mektebi, Ziraat Mektebi, Baytar Mektebi, Orman Mektebi, Eczacı ve Dişçi
Mektepleri, Mektebi Mülkiye, Ticareti Bahriye Mektebi öğrencileri eyleme
katıldılar.
Olay büyüyordu...
Ali Kemal öğrencileri "yardakçılar",
"baldırı çıplaklar"; onları des tekleyen ga¬zeteleri ise "lahana yaprakla rı"
diye sürekli aşağıladı.
İstanbul basını da ikiye bölündü. İstanbul Hükümetini
tutan gazeteler istifası is¬tenen isimlerin ya nında yer alırken, ulusal
kurtuluş savaşını destekleyenler öğrencile¬rin yanında saf tuttu.
Üniversite
rektörü Besim Ömer Paşa ne yapacağını bilemez haldeydi.
İmdadına Maarif
Nazırı Said Paşa yetişti. 12 Nisan itibariyle üniversiteleri geçici olarak
kapattı.
Öğrenciler boykotun daha örgütlü uygulanabilmesi için "Darülfünun ve
Mektebi Âliye Cemiyeti'ni kurdular. "Onların General Harrington'la rı varsa,
bizim de Mustafa Kemalimiz var" diyorlardı.
Üniversite yönetimine sürekli
dilekçe veriyor, beş kişi hakkında sürekli ihbar¬larda bulunuyorlardı. Sonunda
üniversite yönetimini "İthamnamedeki iddiaları inc e¬lemek üzere bir komisyon
kurdu. Suçlanan hocalardan savunma istedi. Hüseyin Daniş bu teklife yanıt bile
vermedi. Rıza Tevfik ve Cenab Şahabeddin savunma yapmayaca k- larını
açıkladılar. Ali Kemal ve Barsamyan ise üç gün süre istediler.
Komisyon 22
Nisan günü Zeynep Hanım Konağında toplantı. Önce öğ renci tem¬silcileri
dinlendi.
Komisyon raporunu Darülfünun Divanı'na gönderdi. Onlar da topu
edebiyat fa¬kültesi yönetimine altılar. İşler iyiden iyiye sarpa
sarmıştı.
Mesele aslında İstanbul Hükümeti ile Ankara Hükümeti'nin
çekişmesiydi...
Maarif Nazırı Said Bey, öğrencilere ve dolayısıyla Ankara'ya
boyun eğmemek için okulların 20 Mayısta açılacağını duyurdu.
Öğrenciler hemen
Sultanahmet'te "Akademi" adını verdikleri bahçeli kahvede toplandılar.
Boykot
devam edecekti ve ayrıca...
Başta beş hocaya destek ve ren Fuat (Köprülü)
Hoca olmak üzere kendilerini desteklemeyenleri çürük yumurta yağmuruna
tuttular.
Ali Kemal Babıâli'de Peyam-ı Sabah gazetesi önünde ve Cenab
Şahabeddin de Bakırköy'deki evinden çıkarken yumurtadan nasibini
aldı.
Öğrencilerin kararlı olduğunu gören üniversite, tüzüğünde değişiklik
yaptı. Yet¬ki kargaşasına son verdi. Kararı Darülfünun Divanı verecekti. Verdi
de: Beş öğretim üyesi üniversiteden uzaklaştırıldı.
İstenmeyen hocalardan
boşalan kürsülere fahri olarak (maaşsız) yeni öğretim üyeleri getirildi:
Ali
Kemal'den boşalan Avrupa ve Osmanlı devleti münasebetleri dersine Ali Reşad Bey;
Cenab Şahabeddin'den boşalan Türk edebiyatı tarihi dersine Yalıya Kemal; Rıza
Tevfik'ten boşalan metafizik dersine Ahmed Namı ve estetik dersine İsmail H
akkı; Hüseyin Daniş'ten boşalan İran edebiyatı dersine Veled Çelebi;
Barsamyan'ın, Batı edebiyatı kürsüsüyle birleşt irilen İngiliz edebiyatı dersine
de Şerif Bey getirildi.
25 ağustos günü dersler yeniden başladı.
Bir gün
sonra...
Türk ordusu taarruza başladı.
Öğrenciler de kazandı; liderleri
Mustafa Kemal de...
Kaybeden liberal öğretim üyeleri oldu...
Bugünün
dünden farkı yok.
Aynı pervasız konuşmalar yine yapılıyor.
Yine aynı
yalanlar d ile getiriliyor.
Tarihimizi yok etmek istiyorlar. Aynı Hrant Dirik
olayında olduğu gibi.. Utanmadan Hrant Dink'i farklı tanıtmaya
çalışıyorlar...
Hrant Dink'in katillerini kim saklıyor?
Serdar Akinan 23
Ocak 2009'da Akşam gazetesinde yazdı:
(...) Liberal aydın tayfasının halini
ise hiç düşünmek bile istemiyorum. Bu libe¬ral aydınlardan bir ricam var...
Şayet gerçekten namuslu iseniz gelin Hrant için bir şey yapalım.
Hrant'ın
gerçek katillerini bulmak, bence tek gerçek ortak hedefimiz olmalı. Başbakanın
imzaladığı Emniyet Genel Müdürü Ramazan Akyürek hakkın¬daki soruşturma izninin,
gelin takipçisi olalım.
Bu soruşturma izninin nereye varacağım, arka planında
ne olduğunu bilen bil i-
yor.
Hrant'ın gerçek katilleri bu soruşturmanın
sonundaki tünelde saklıdır. Hadi bir parça samimiyseniz bu soruşturmanın ne
olduğunu, hangi aşamada olduğunu köşele¬rinizde ısrarla dillendirin. Takipçisi
olun.
Cemaatin bu soruşturmayı neden manşete çekip takipçisi olmadığım
düşünün.
Cemaat artık beni endişelendirmiyor. Onlar için artık sadece endişe
duyuyo¬rum...
Hrant Dink cinayetini neoliberaller bilerek saptırıyor.
Ne
kendileri ne de cemaatin yayın organları, suikastta polisin ağır kusurunu
görüyor.
Hepsinden önemlisi Hrant Dink'i kendileri gibi gösteriyorlar. Ne
alakası var ?
İşte Dink'in 1 Haziran 2004'te yazdığı "Andıran Günler"
makalesin den başlıklı bir alıntı:
Yüz yıl önce Ermeniler bekliyordu
İngiliz-Fransız ittifakını... Şimdi Kürtler bekliyor Amerikan-İngiliz
ittifakını...
Osmanlı topraklarında yüzyıl önce oynanan oyun bu kez Irak
topraklarında sahneleniyor.
Hiçbir emperyalist ülke, bir milletin kara kaşı
kara gözü için onu kurtarmaya gitmez. O önce kendi çıkarını düşünür, işine
geldiğinde de anında satar, arkasına bile bakmadan çeker gider.
Nitekim, yüz
yıl önceki o beklentiler, o umutlar Ermeniler açısından tam bir hüsranla
sonuçlandı işte. Beklentinin gerçekleşmemesi bir yana, varlığını o zamana dek
belli bir millet sistematiği içerisinde sürdürebilen Ermeni halkının büyük
bölümü yok edildi, bir milletin kökünün kazın-
masına vesile olundu. Koca
halkın Anadolu üzerindeki tüm izlerinin silinmesine kapı aralandı.
İyisi mi
sen gel ey Kürt kardeşim...
Sen gel şu işi bir bilene sor. Şu Ermeni
kardeşinin bilirkişiliğine güven. Böylesi savaş ortamlarına güvenme...
Bil ki
bu savaş ortamları zalimlerin nezdinde bitirilmemiş hesapların da kökten çözüme
kavuşturulduğu tuzak fırsatlardır. Bu tuzağa düşme.
Peki bu sözleri
söyleyen/yazan biriyle neoliberaller nasıl aynı safta olur. Ol a- maz. Bugünün
"demokr asi sevdalıları" CIA patentli ılımlı İslamcıdır, Büyük Ortadoğu Projesi
sevdalısıdır.
Hrant Dink emperyalizm karşısında hep Türkiye'den yana
oldu.
"Bugünün demokrasi sevdalıları" gibi soykırım için Türkiye adına özür
dilemeye kalkmak bir yana, Ermeni tehcirinin Türkiye'nin bir iç sorunu olduğunu
söyledi, Amer i¬kalardan, Fransalardan gelecek çözüme hep karşı çıktı.
Hrant
Dink tüm insanların insanca yaşamasını savundu. Ermeni düşmanlığıyla, Kürt
düşmanlığıyla, Yahudi düşmanlığıyla savaştı. Ama hiçbir zaman Büyük Ortadoğu
sevdalısı olmadı.
Şunu bilen azdır: Rıfat Bali, Musa'nın Evlatları,
Cumhuriyet'in Yurttaşları kita¬bındaki "Bir Diğer Düşman: Dönmeler" adlı
yazısında, Hrant Dink'in Ermeni tehciri n- den Sabetayistleri ve Yahudi
sermayesini sorumlu tuttuğunu yazar:
Tuhaf bir tesadüftür ki, hem İslamcı
basın hem de Ermeni basını soykırımın so¬rumluluğunu Dönmelerin sırtına
yüklemektedir: Agos örneği ilginçtir. Gazetenin genel yayın yönetmeni Hrant
Dink, Agos'un 1996 yılında Türkçe yayın yapmaya başlamasıyla ve Dink'in Türk
basınıyla kurduğu iyi ilişkiler sayesinde, Türkiye'deki Ermeni cemaati¬nin
gayriresmi sözcüsü durumuna yükselmiştir. Dink ayrıca zaman zaman soykırımın
Dönmelerce -başka deyişle Yahudilerce- gerçekleştirildiğini de ima
etmiştir.
Rıfat Bali, Dink'in bu sözleri için, 20 Ekim 2000 tarihli Agos
gazetesinde çıkan "Gerçek Maskaralık" yazısını kaynak gösteriyor.
Dink'in bu
görüşlerini, Aydoğan Vatandaş'ın Asala Operasyonları Aslında Ne Ol¬du? adlı
kitabında Dink'le yapılmış bir röportajda da buluyoruz.
Hrant Dink'in
katledilmesiyle Ergenekon Davası arasında bağ kurmaya çalışıp duran, böylelikle
Cumhuriyet'i savunanlara en çirkin iftiralardan birini daha atma peşinde koşan
liberaller gerçeği çarpıtıyorlar.
Kandırıyorlar herkesi; salt Ermeni olmak,
hatta Dink'i yakından tanımak, katli karşısında haklı olarak dehşete kapılmak,
kimseye
Hrant Dink'in mirasını sahiplenme hakkını vermez.
Agos gazetesinin
genel yayın yönetmenliğine sosyalist Hrant Dink'in yerine li¬beral Etyen
Mahçupyan'ın geçmesi, bir miras devralma değil, bir "darbedir."
Bu "atama"
Ermeni cemaatinin içindeki Türkiye bağımsızlığını savunan, eşit¬likçi ve
antiemperyalist sesin susturulması ve yerine "demokrasi maskeli" İkinci
Cumhuriyetçilerin geçirilmesidir.
Hrant'ın sağlığında Agos'un kapısından
giremeyenler bugün "Hrantçı" gözüke¬rek göz boy uyorlar.
Bunu saklamıyorlar
da...
Yurtdışından yayın yapan Diaspora Kürtlerinin yazarlık yaptığı kurdis
tan-post si¬tesinden Hülya Yetişen, Etyan Mahçupyan'la bir röportaj
yaptı.
Mahçupyan, Agos'ta Hrant Dink'in ölümünden sonra bir çizgi değişikliği
oldu¬ğunu gizlemedi. Dink döneminde Ermeni cemaatinin kendisini ifade ettiği bir
yayın organı olan Agos'un, kendisiyle beraber Türkiye siyasetini Ermeni
cemaatine taşıyan bir gazete olduğunu ve gazetenin Ermeni cemaatine mesafeli
olduğunu şu sözlerle anlattı:
Türkiye'nin siyasetini Ermeni cemaatine taşımak
gibi bir kaygımız var. Ayrıca
Ermenilerin de o siyasetin bir parçası olduğunu
söylemeye çalışıyoruz. Şimdi gazete¬nin misyonu aslında o. Hrant Dink döneminde
daha çok cemaat sözcülüğü yapıyordu
Agos. Şimdi ise gazeteciyiz. Daha
mesafeliyiz Ermeni cemaatine!
Peki Mahçupyan'ın Ermenilere taşıdığını
söylediği Türkiye siyaseti neydi?
Çok açık değil mi? Taraf gazetesinde
yazıyor olması bile bunu göstermiyor mu?
Şaka gibi bir de gittiler
Uluslararası Hrant Dink Ödülü'nü kime ver diler dersiniz?
Uluslararası Hrant
Dink Ödülü'nün ilki Taraf gazetesi yazan Alper Görmüş ve İs¬railli Gazeteci
Amira Hass'a verildi.
Amira Hass'ın aldığı ödül anlaşılabilir. Hass,
yıllardır Gazze'de ve Batı Şeria'da yaşıyor. Buradan Haaretz'e yazılar yazıyor.
İsrail'in Filistin politikasını eleştiriyor. Bunu yaparken de posta kutusuna
düşen belgeleri yayımlamıyor, gerçekten gazeteci gibi haberin ve hayatın içinde
bulunuyor.
Diğer isim Taraftan Alper Görmüş...
Niye bu isim?
Utah'tan
gönderildiği artık bilinen darbe günlüklerini -ki bu günlüklerin varlığı halen
tartışılıyor- yayımlamanın ötesinde yaptığı önemli bir gazetecilik hatırlıyor
mu¬sunuz?
Peki, daha önemli bir soru soralım...
Her gün Ergenekon hakkında
bir dizi istihbari haber yapan Taraf gazetesi neden Hrant Dink cinayetinin
üstüne gitmiyor? İstihbarat meselelerine me¬raklı, emniyette haber kaynakları
olan bu gazete, cinayette hangi görevlilerin ihm ali olduğunu neden yazmıyor?
Cinayette parmağı olduğu söylenen bir cemaatin emn i- yetteki önemli
ilişkilerini neden gündeme getirmiyor?
Emniyete istihbarat veren Erhan Tuncel
'in emniyetteki ilişkilerini neden araş¬tırmıyor? Tuncel'in, Dink cinayeti
öncesi yaptıklarının üzerine neden gitmiyor? Tuncel cinayeti önceden haber
verdiği halde, emniyetin neden cinayeti seyrettiği ni
irdele¬miyor?
Emniyetten Tarafa neden hiç bunları aydınlığa kavuşturacak
belge sızmıyor?
Kısacası Taraf Hrant Dink cinayetinin üzerine gitmediği gibi
cinayeti sulandı¬ran bir dizi haber yaptı.
Evet, Alper Görmüş Hrant Dink
cinayetiyle ilgili ne yaptı? Ne yazdı? Nasıl bir riske girdi?
Koskocaman bir
sıfır...
Peki, bir soru daha...
Nedim Şener'i bilir misiniz?
Gazeteci
Şener, Dink Cinayeti Ve İstihbarat Yalanları isimli bir kitap yazdı. Em¬niyet
belgelerinde cinayetin şifrelerini adım adım çözdü. Yandaş medyanın asparaga s-
ları bu kitapla açığa kavuştu.
Böyle bir çalışma Dink'in hatırasına en güzel
hediye değil mi?
Peki ne oldu dersiniz?
Emniyet Nedim Şener'den davacı
oldu.
Hrant Dink'in katillerine yirmi yıl hapis cezası istenirken, Şener
yirmi sekiz yıl hapis cezasıyla yargılandı.
Hrant Dink anısına verilen
gazetecilik ödülü ise Türkiye'nin bir köyünde emekl i¬lik günlerini geçiren ve
Dink cinayetini aydınlatmak için hiçbir şey yapmayan Alper Görmüş'e
verildi.
Ödül töreninde kimler var? Ufuk Uras, Oral Çalışlar, Zafer Üskül,
Egemen Bağış, Akın Birdal, Lale Mansur...
Ödülü veren ise Yeni Şafak yazarı
Ali Bayramoğlu...
Yazık! Dink ailesi de seyirci. Hayatını faşizme karşı
mücadeleye adamış devrimci Hrant Dink'in ödülünün faşist bir liberale
verilmesine nasıl karşı koymazlar? Liberal faşistler "özgürlük", "demokrasi"
sözleriyle Dink ailesinin de gözlerini boyayarak hi p- notize etti?..
Yedinci bölüm Kürt kapanı
Sabah gazetesinde köşe yazarlığı yapan, aynı
zamanda Amerika'nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsü'nde
görevli olan ve Bilal Erdoğan'ın AB D- 'deki danışmanlığını yapan Ömer Taşpınar,
Amerika'nın en köklü diğer bir düşünce kuruluşu Carneige Endowment for
International Peace için de bir rapor kaleme aldı. Eylül 2008 tarihli bu rapor
"Yeni Osmanlıcılık ile Kemalizm Arasında Türkiye'nin Orta¬doğu Politikaları"
başlığını taşıyor. Bakın Taşpınar ne diyor:
Yeni Osmanlıcılık Ortadoğu'da ve
Balkanlar'da Türkiye emperyalizmi anlamına gelmemektedir. (...) Kürtleri asimila
etme amacında olan Kemalistlerin tersine, Yeni Osmanlıcılık ortak bir kimlik
duygusu inşa etmede İslam'a çok daha önemli bir rol biçmektedir. Tıpkı Osmanlı
döneminde olduğu gibi, İslam Kürtler ile Türkler arasındaki ortak payda olarak
tasarlanır (...) Katı Kemalistler İslam'ı, çok kültürlülüğü ve liberaliz¬mi
Kemalist devrimin potansiyel düşmanları olarak görmektedir (... ) Kemalist
kimliğin ve yaklaşımın en net görüldüğü yer öncelikli olarak ordu çevresidir...
Bu çevrede, ne denli küçük olursa olsun, Kürt etnik kimliğini vurgulamaya hizmet
eden her çaba, Tür¬kiye'nin teritoryal ve ulusal bütünlüğüne büyük bir tehdit
olarak algılanmaktadır.
(...) Sadık bir Kemalist olan Ahmet Necdet Sezer,
Türkiye'nin Cumhurbaşkanı iken, Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani ile her türlü
diyalogu reddetmişti; bunun ne¬deni, Talabani'nin Kürt olmasıydı. AKP'nin tutumu
daha esnek ve pragmatiktir. 2007'de Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, Türk ordusu
bu tür görüşmelere itirazım kamu önünde bildirince, tasarladığı Kürt Bölgesel
Yönetimi Başbakanı Neçirvan Barzani gö¬rüşmesini iptal etmek zorunda kalmıştı.
Abdullah Gül, ancak cumhurbaşkanı olunca, Celal Talabani'yi Ankara'ya resmi bir
ziyarette bulunmaya davet edebildi...
Taşpınar, yazısının sonuç bölümünde
Kemalist'in iktidarının getireceği bir dış politikanın Amerika'nın çıkarl arıyla
örtüşmeyeceğini ve kendisinin de AKP'nin "Yeni Osmanlıcı" dış politikasından
yana olduğunu açıkça ortaya koydu.
Taşpınar, Türkiye Kürtlerini tarikatlara
ve Barzani'ye teslim etmeye ve Kuzey Irak'ta Amerikancı, İsrailci bir
Kürdistan'ı tanımaya hizmet eden Yeni Osmanlıcılık politikasının Türkiye'nin
şahlanması anlamına geldiğini belirtti. (8.3.2009)
Dün de benzer görüşler
vardı... Sadece ülke ve millet isimlerini değiştiriniz...
Yıl
1913.
Osmanlı devleti 1910'da başlayan Balkan Savaşı faciasını
atlatamamıştı.
Hâlâ camilerinde, dergâhlarında, vakıf binalarında,
okullarında bin lerce Rumeli¬li muhacir kalıyordu. Yoksulluk yetmezmiş gibi
salgın hastalıklara karşı da bir şey yapı¬lamıyordu. Özellikle küçük çocuklar
ölüme karşı koyamıyo rdu.
İstanbul'a kaçıp sığınan Balkan göçmenleri yine de
kendilerini şanslı sayıyordu. Yüzlerce yıldır yaşadıkları topraklardan hiç de
iyi haberler gelmiyordu; kaçamayan Türkler katlediliyordu.
Son yıllarda
Balkanlar'da Osmanlı'ya karşı sistemli bir oyun oynanı yordu:
Terör eylemi
yapanlar, katliam gerçekleştiren Sup, Bulgar, Yunan gibi bağımsız¬lıkçı
milliyetçiler Avrupa basınını etkileme konusunda da çok başarılıydılar. "Türkler
barbar, Türkler bizi katlediyor" propag andasıyla Avrupa kamuoyunu yanlarına
çekmiş¬lerdi.
Avrupa basını, araştırma zahmetine katlanmadan ayrılıkçı terör
örgütlerinin verdiği her yalan bilgiyi gazete manşetlerine
taşıyordu.
Ayrılıkçı teröristlerin baltayla başını kopardıkları Türk
köylülerinin fotoğrafları bile Osmanlı'nın vahşeti olarak
gösteriliyordu.
Burda bir parantez açmalıyım.
Parantez açmalıyım çünkü
Taşpınar gibi akademisyenlerin yazdığı raporların B a- tılıları nasıl
etkilediğine örnek göstermeliyim.
Hani bazı çevreler Charles Da rwin'le
ilgili olarak hep aynı cümleyi sarf ediyo r- lar: "Darwin Türk
düşmanıydı!"
Öyle ise "Bunun sebebi nedir?" diye sormak kimsenin aklına gelmi
yor mu? Bu bölümü de "Batılı aydınlar Kürt sorunu konusunda neden gerçeklerden
uzak?" sorus u¬nu düşünerek okuyun...
Tarih, 6 Ekim 1876.
Bulgar
Dehşetleri ve Doğu Sorunu adlı kitap çıktı. Yazarı İngiltere eski Başbakanı
William Gladstone idi. Kitabın adından da anlaşılacağı gibi Gladstone, "Barbar
Türkl e¬rin" bağımsızlık isteyen Bulgarlara neler yaptığını yazmıştı.
Liberal Parti genel başkanlığını da yapmış olan 67 yaşındaki Gladstone'a
göre, Bulgaristan'da yaşananlar, "insanoğlunun bütün tarihi boyunca değilse
bile, en azı n- dan bu yüzyılda kayded ilen en alçakça ve en kara nlık
zulümdü!"
Kitap bir ay içinde binlerce adet sattı.
Gladstone, İngilizlere
bir çağrıda bulunarak, "ıstırap içindeki Hıristi yan Bulgar¬lara yardım etmek"
için para toplayacak yardım komiteleri kurulmasını istedi. Liberal Parti
taraftarları to plantılar düzenlediler.
Liberal Parti, Charles Darwin'in baba
ve anne tarafının üç kuşaktır sadakatle bağlı oldukları bir partiydi.
Darwin,
Gladstone'un kitabından ve bu toplantılardaki söylevlerden çok etk i¬lendi. 19
Ekim 1876'da "Bulgaristan Yardım Sandığı"na 15 sterlin bağışladı. Daha son¬ra,
10 ve 15 sterlin olmak üzere iki kez daha bağışta bulundu.
8 Aralık 1876'da
Londra'da düzenlenen ve dönemin birçok aydınını bir araya getiren Doğu sorunu
toplantısının gönüllü destekçisi oldu.
Toplantının sonuç bildirgesine göre,
Balkanlar'da insan hakları ihlalleri hemen son bulmalı; Osmanlı da hemen acilen
reformlar yapmalı ve İngiltere, Rusya'yla ittifak kurmalıydı.
Charles Darwin
de bu görüşteydi...
Londra'daki Doğu sorunu toplantısının yapılışına,
konuşmalarına ve sonuç bi l- dirgesine kim karşı çıktı biliyor musunu z: Karl
Marx.
Marx, Rus Çarlığı'nı hep bir tehlike olarak gördü. Gladstone'un Bul
garistan ve Rusya taraftan tavırlarını eleştiren üç makale yazdı. Rusya'nın
Polonya'daki zulmünü görmeyip Osmanlı'nın Bulgaristan'da yaptıklarını protesto
etmenin riyakârlık olduğu¬nu belirtti.
Marx, Balkanlar'da sırf Hıristiyan
oldukları için yüceltilen köylülere karşın, "Muhammed'in çocuklarının bütün
Hıristiyan sahtekârlara ve ikiyüzlü gaddarlık taci r- lerine karşı aldıkları
sağlam, şerefli tutumu" yüceltti.
Ve Marx, Türkler aleyhindeki bu
toplantılara destek verdiği için Da rwin'i eleş¬tirdi.
Charles Darwin,
Balkanlar'da ne olduğunu kuşkusuz bilmiyordu; sa dece derin saygınlığı ve
hayranlığı olduğu lideri William Gladstone'un yazdıklarından
etkilenmişti.
Gladstone ikinci bir kitap daha çıkardı: Katliam
Dersleri.
Bu kitap daha çıkmadan önce Gladstone, yakın dostlarına bu eserini
okudu. Bunlar arasında Darwin de vardı.
Bu kitaplar Darwin'in Türkler
hakkında edindiği tek bilgilerdi.
Ancak...
Bir yıl sonra Rusya'nın,
Boğazlar'ı ve Avrupa'yı tehdit edecek hale gelmesi üzerine Da rwin, Rus
Çarlığı'na sempatisini bir kenara bıraktı, İngilizlerin Rus¬ya'yı durdurmak için
İstanbul'a gönderdiği Maurice adlı gemiye destek için 10 ster lin bağışta
bulundu.
Yine de Darwin ölene kadar okuduğu iki kitabın etkis inden
kurtulamadı. Avru- pa'daki birçok aydın gibi o da "Türklerin barbar" olduğunu
düşündü.
1913 başında Babıâli darbesiyle tekrar iktidara gelen İttihat ve
Terakki, hem kendi meşruiyetini hem de Ba lkanlar'daki gerçekleri anlat mak için
bir heyet oluşturup Fransa'ya gönderdi.
Yani...
Bulgarlar yaptıkları
propagandalarla Avrupa'yı çok etkilemişlerdi.
Kuşkusuz bunda Avrupalı
gazetecilerin Osmanlı askerlerini, başlarını kestikleri eşkıyalarla birlikte
çekmeler inin de büyük etkisi vardı.
Sonuçta işte Da rwin'i bile etkileyen bu
olumsuz etkiyi kırmak İttihat ve Terakki Cemiyeti Avrupa'ya bir heyet
gönderdi.
İttihatçı heyet üç kişiydi:
Şûrayıdevlet Reisi Halil Bey
(Menşete), İzmir Valisi Rahmi Bey ve İttihat ve Te¬rakki Cemiyeti'nin önde gelen
ismi Dr. Nâzım.
Dr. Nâzım, Selanik 1912'de Yunanlılara geçtiğinde esir düşmüş
ve daha yeni esaretten kurtulmuştu. Heyete dahil edilmesinin nedeni,
İttihatçıların Paris'te kaçak yaşadıkları dönemde çok fazla Fransız aydını ve
gazeteciyi tanımasıydı.
Keza Halil Bey ve Rahmi Bey de 1908 Temmuz Devrimi
(II. Meşrutiyet) öncesi Paris'te bulunmuşlardı. Ve samimi oldukları Fransız
politikacılar vardı.
Üç kişilik Osmanlı heyeti, daha birkaç yıl önce kaçak
yaşadıkları Pa ris'e bu kez devlet görevlisi olarak gittiler.
Heyeti Paris
Büyükelçisi Mehmed Rifat Paşa karşıladı. Elçilikte kimlerle görüşü¬leceği
planlandı. Gerekli randevular alındı,
İlk görüşme, Fransız sosyalistlerinin
yayın organı L'Humanite'nm kurucusu ve yazan sosyalist Jean Jaures
olacaktı.
55 yaşındaki Jean Jaures, Fransız sosyalistlerinin önde gelen ismiy
di. Paris Ko¬münü bastırıldıktan sonra dağınık durumdaki solun toparlanmasında
ve eski gücüne gelmesinde büyük rolü vardı.
Dr. Nâzım'la yıllar önce Paris'te
tanışıp dost olmuşlardı. Bu nedenle esk i dostu¬na hemen randevu
vermişti.
Jean Jaures misafirlerini Paris'in bir banliyösündeki ufak köşkünün
büyük kü¬tüphanesinde kabul etti.
Hal hatır sorulduktan, konyaklar
yudumlandıktan sonra Dr. Nâzım önce Babıâli Baskını'na neden mecbur
bırakıldıklarını, bundan sonra nasıl bir politika izleyecekler i¬ni anlatıp sözü
Ba lkan Savaşı'na getirdi.
Avrupa basınındaki haberlerin aksine Rumeli'de
Türklere soykırım yapıldığını, topraklarını bırakıp kaçan Türk köylülerinin
yollarda katliamlara uğradığını belge¬ler/fotoğraflar göstererek
anlattı.
Jean Jaures söylenenlerden etkilendi; fotoğraflardan ve katliama
uğramış bin¬lerce Türk'ten ilk kez haberdar olduğunu söyledi. Daha önce yazdığı
makaleler için özür diledi. Türklere yapılan soykırımın duyurulması için bundan
sonra elinden gelen tüm çabayı göstereceğini söyledi.
Ve bu arada şunu
ekledi:
Bu gibi felaketler her millet için mukadderdir. Umutsuz olmayınız.
Yalnız sizin
için daha büyük bir tehlike belirmektedir. Ermenistan'da ıslahat
propagandası başladı.
Korkarım ki, Ruslar son darbeyi vurmak için bunu ele
almış olmasınlar. Kendiliğinizden
oralarda esaslı ıslahatlara başlayın, belki
tehlikeyi bu suretle önlemiş olursunuz.
Burada araya girip bir not
eklemeliyim: Paris'ten dönen Halil Bey Jean Jaures'nin Ermeni meselesine ilişkin
sözlerini önce Sadrazam Mahmud Şevket Paşa, Dahiliye Nazırı Talat Paşa'yla
paylaştı. Ve İttihatçılar reform yapmak için hemen adım atmak istediler. Bu
konudan İngiltere'yi haberdar etmek için Londra Sefiri Tevfik Paşâ'yı devreye
soktular. Ancak ne oldu dersiniz: Rusya'nın (ve müttefikini kızdırmak istemeyen
İngiltere'nin) muhalefetiyle karşılaştılar! Yılmadılar. Ermeni cemaatinin önde
gelen isimleriyle ev toplantıları yaptılar; yıllardır birlikte siyaset
yaptıkları Erme¬nilere Rusya'nın oyununa gelmemelerini rica ettiler. "Geliniz,
ıslahatı elbirliğiyle yap a¬lım" dediler.
Ermenilerin baz ıları ikna
olacakken bu kez ne oldu dersiniz; 1914 Mart ayında Kürtler ayaklanıp Ermenileri
keserek Bitlis'in yarısını ele geçirdiler. Neyse, merak edenler, Halil
Menteşe'nin Anıları adlı kitaba bakabilir. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz;
artık bu tür kitapların yeni baskıları yapılmıyor!
Üç kişilik Osmanlı heyeti,
gelecekte Fransa'nın başbakanı olacak Edouard Herriot gibi dönemin önde gelen
solcu politikacılarıyla da görüştü. Ancak kimse Ba l- kanlar'daki Türk
soykırımıyla ilgilenmiyordu. Gündemde artık yalnızca Ermeni m eselesi
vardı.
Yunanlar, Sırplar, Bulgarlar dün nasıl Avrupa kamuoyunu etkilediyse
bugün de Ermeniler benzerini yapıyo rdu. Propaganda malzemeleri ve metotları
birebir aynıydı. Yani, Türkler zalim ve barbar, Ermeniler ise alabildiğine
masumdu !
Avrupa'daki Ermeniler, çalışmaları sırasında bulundukları
devletlerin sonsuz maddi ve manevi desteğini alıyorlardı. Bir başka ifadeyle
Avrupa devletlerinin tama¬mına yakını Ermenileri, Osmanlı devleti aleyhine
destekliyor ve hatta teşvik ediyordu.
Osmanlı Paris Büyükelçisi Mehmed Rifat
Paşa, İstanbul'a çektiği telgrafı konuğu Dr. Nâzım'a gösterdi.
Telgrafta,
Paris'te bulunan Ermenilerin hükümete yakın çevrelerin yönlendi r- meleriyle
hareket ettikleri ve yine bunların teşvikleriyle Fransız gazetelerinde Osmanlı
Ermenilerinin her türlü zulme uğradıklarını iddia eden makaleler yayınlattıkları
ve Fransız hükümetinden zulmün durdurulması için gerekli girişimlerde
bulunmasını iste¬dikleri belirtiyordu.
Halil Bey, Rahmi Bey ve Dr. Nâzım Bey
Paris'e, Balkan katliamını anlatmak için gitmişlerdi ama Ermeni meselesiyle
karşılaşmışlardı. Lobi faaliyetlerinde yine geç ka¬lınmıştı. Çaresiz yurda
döndüler.
Bu arada Osmanlı heyetinin anlattıklarından etkilenen ve Türklere
yönelik insan hakları ihlalleriyle ilgili makale yazan barışsever-solcu lider
Jean Jaures, aşırı milliyetçi Raove Villain tarafından 31 Temmuz 1914 tarihinde
akşam yemeğini yediği Croiss ant adlı kahvede vurularak öldürüldü.
Ve bir gün
sonra Fransa'da seferberlik ilan edildi; sebebi Jean Jaures'nin suika s- ta
uğraması değildi; Fransa B irinci Dünya Savaşı'na girmişti.
Jean Jaures'nin
öldürüldüğü haberini alan Dr. Nâzım, sosyalist dostunun şu ün¬lü sözünü
anımsamış mıydı acaba: "Yurtseverliğin azı, enternasyonalizmi zayıflatır,
yurtseverliğin çoğu enternasyonalizmi güçlendirir; enternasyonalizmin azlığı
yurts e- verliği zayıflatır, enternasyonalizmin çoğu yurtseverliği
güçlendirir."
Türk solunun efsanevi ismi Mihri Belli bu sözü çok sever ve her
fırsatta söyler. Peki, bizim enternasyonalist liberal solcu imzacıl ar sosyalist
lider Jean Jaures'nin bu sözünü anımsıyorlar mı?
Hiç sanmam.
Kimse temel
sorun üzerine kafa yormuyor. "Bulgaristan mesel esi neydi?" diye çalışma yapan
kaç tarihçimiz var sanıyorsunuz?
İyi ki Ömer Lütfi Barkan, Halil İnalcık gibi
birkaç tarihçimiz var... Ama artık onl a¬rı da okuyan, araştıran yok. Dün
Osmanlı'yı "barbar" gösterenler, bugün Osmanlı'yı övüp Türkiye'yi "barbar"
gösteriyor!
Kimse tarihsel gerçeklerin peşinde değil. Tarih sadece siyasetin
aracı haline getirilmiş durumda.
Dün Batılılar, "Osmanlılar kılıç zoruyla
Balkanlar'ı aldılar, despot bir yönetim kurdular, canından bezen Hıristiyan halk
isyan ederek Osmanlı'yı topraklarından kov¬du" tezini savunuyordu. Bugün de bunu
"Türkler Kürtleri eziyor" yalanıyla sürdürüyor. Sorunun temelinde ne olduğu
saklanıyor.
Bulgarlar isyanlarının temel sebebi ne Ki lise ne de
komitacıların isyanıydı. Asıl mesele ekonomikti.
Osmanlı kamu araz ilerinin
paylaşım sistemi tımar, XVII. yüzyılda bo zulmaya başladı ve XIX. yüzyıl başında
kalktı.
Sistem ortadan kalkınca miri/kamu topraklarını -Osmanlı yönetiminin
de deste¬ğiyle- Müslüman ağalar toplamaya başladı. Ve bu oluşan despotik
derebeylikler Hıris¬tiyan köylüleri yarıcı olarak kullanmaya başladı.
Bulgar
tapu kayıtlarını inceleyen Prof. İnalcık, XIX. yüzyıl Balkan ayaklanmaları¬nın
asıl sebebinin eski Osmanlı rejiminden kalan ağalık rejimi ile Hıristiyan
köylünün topraklara sahip çıkma mücadelesi olduğunu söylüyor.
Yani İnalcık
Hoca, "Siyasal meselenin, isyanın/ayaklanmanın teme linde toprak meselesi
vardır" diyor.
Sadece o mu diyor? Bunu Türkiye'de ilk söyleyen tarihç
ilerimizden biri de Prof. Ömer Lütfi Barkan'dır. Her iki tarihçi de olayları,
sorunları "Annales Okulu"nun sosyal - iktisadi tarih yaklaşımıyla/yöntemiyle ele
alıyor.
Yani tarihi materyalizmin bakış açısıyla...
Peki... 100 yıl önce
temel sorunu böyle analiz edenler yok muydu? Olmaz olur
mu?
İşte o
isimlerden biri sosyalist Yane Sandanski...
Bu devrimciyi unutmayınız
Yane
Sandanski, bugün hem Bulgaristan'ın hem de Makedonya'nın milli kahr
a¬manı.
Sandanski'nin adı şehirlere, stadyumlara, okullara verilmiştir. Her
iki ülkede de heykelleri vardır. Bir dönem...
1908 Temmuz Devrim i (II.
Meşrutiyet) gerçekleştiğinde sokaklara çıkan Osma n- lıların ellerinde hürriyet
kahramanları Enver'in, Eyüb'ün, Resneli Niyazi'nin kartposta l- ları gibi, bir
dönem Osmanlı askeriyle çarpışan Yane Sandanski'nin de fotoğrafları va r-
dı.
Osmanlı sosyalisti olan Yane Sandanski kimdir?
Tarih, 31 Mayıs
1872.
Sandanski, bugün Bulgaristan ile Makedonya arasındaki dağlık Pirin
sınır bölg e¬sindeki Vlahi köyünde dünyaya geldi.
Makedonların 17 Ekim
1878'de, Osmanlı'ya karşı ayaklandıkları Kresna Olayl a- rı'nın önde
gelenlerinden biri de babası Ivan'dı.
Osmanlı ayaklanmayı bastırdı; Sandanski
annesiyle birlikte yeni özerk olmuş Bulgar Prensliği'ndeki Dupniça'ya kaçtı.
Yoksulluk nedeniyle pek okuyamadı. Amelelik yaptı. Amcasının bürosundaki bir
avukata yardımcılığı görevini yürüttü.
Babası gibi siyasal olaylarla
ilgiliydi. Yirmi beş yaşında "Mladost" (Gençlik) de r- neğine üye oldu.
Bu
dernek daha çok Bulgar sorunuyla ilgilendiği için buradan koptu. Makedon¬ya
Devrimci Örgütü (IMARO) kuruluşuna katıldı.
Sandanski'nin hedefi
Makedonya'nın kurtuluşuydu. Bu konuda faali yetlerini ar¬tırdı; toplantılar
düzenledi, köylüleri örgütledi, Makedonla ra silah yardımı için para topladı.
1901'de Amerikan vatandaşı Mrs. Ellen M. Stone'u kaçırıp 14 bin lira fidye aldı.
Bu parayla silahlı bir müfreze kurup dağa çıktı.
O artık Bulgaristan'daki
Makedon göçmenlerin lideriydi. "Kurtarılmış bölgeler" oluşturmaya
başladı...
Makedonya; hem Bulgarların, hem Yunanların, hem Sırpların, hem de
Arnavut¬ların hak iddia ettiği bir bö lgeydi.
Sandanski bu nedenle kuşkusuz
tek başına değ ildi, öncelikle arkasında Bulgar Prensliği vardı. Onun arkasında
ise Rus Çarlığı!
Diğer Batılı devletler de seyirci değildi. "Hasta Adam"
paylaşım masasına yatı¬rılmıştı.
Osmanlı ise şaşkındı. Nereye nasıl
yetişeceğini bilemez haldeydi.
Örneğin, Osmanlı ordusu gerilla savaşını
bilmiyordu. Bu nedenle; 1902'de Razlık bölgesi Şarapçı Boğazı'nda Sandanski
tarafından pusuya düşürüldü. 10 şehit, 20 yaralı verdi.
Tarih, 2 ağustos
1903.
Makedon Devrimci Örgütü dünya kamuoyunun ilgisini bölgeye çekmek için
(kuşkusuz bunda Osmanlı yönetiminin yeni koyduğu ehl-i hayvan ve şalisi verginin
de rolü vardı) büyük bir ayaklanma başlattı.
Makedonların bugün hâlâ bayram
olarak kutladıkları "İlinden Ayaklanması" Osmanlı'nın çok sert önlemleriyle
bastırıldı.
İsyan bastırıldı, ama Avrupa'nın ilgisi bölgeye yöneldi. Basın,
"insan hakları ih¬lalleri yapılıyor" diye aylarca y ayın yaptı.
Sonunda
devreye Avrupa güçleri girdi; Osmanlı ile "Mürzsteg Reform Programı" üzerinde
anlaştılar. Artık Balkanlar'ın bazı bölgelerinde Avrupalı jandarma güçleri
gö¬rev yapacaktı! (Bir dönem bizim Güneydoğu sınırımıza konuşlandırılan Çekiç
Güç gibi yani.)
İlinden Ayaklanması, Makedon Devrimci Örgütü'nü
böldü.
Zaten örgütün iki kanadı vardı: Biri Yane Sandans ki'nin başını
çektiği sosyalist¬ler (levitsi), diğeri ise Kilise ve Bulgarlar ile ilişkili
sağcılar (desnitsi).
Sağcılar, Osmanlı'nın yok olmasını ve Makedonya'nın
Bulgaristan'la birleşmes i¬ni savunuyorlardı. Sandanski ise bağımsızlıktan yana
değil di; Osma nlı'nın da içinde olduğu Balkan Federasyonu'nu
istiyordu.
İdeolojik ayrılıkları vardı; Sandanski, dinsel ağırlıklı-Kilise
desteğiyle verilen mücadeleyle özgürlüğün sağlanamayacağına inanıyordu.
Örgüt
içindeki bu iki farklı görüş bazen silahlı çatışmalara neden oldu. Nisan 1905'te
Sandanski düzenlenen suikasttan ağır yaralı olarak kurtuldu. Görüşlerinden yine
de geri adım atmadı.
Makedonları bile şaşırtarak Osmanlı'nın modernist
hareketi İttihat ve Terakki' y- le ittifak yaptı. Makedonya 'nın Balkan ülkeleri
ve emperyalist büyük güçler tarafından paylaşılmasına yol açacağını ve bunun da
kendilerine hiçbir yarar sağlamayacağını i d- dia eden Sandanski, Makedonya
meselesi için en iyi çözümün Osmanlı bayrağı altında eşit hak ve yükümlülüklerle
anayasal bir sistemde yaşamak olduğuna inanıyordu.
Bu nedenle 1908 Temmuz
Devrimi'ne coşkuyla katıldı.
O da birçok Osmanlı gibi, Kanuni Esasinin tekrar
yürürlüğe girmesiyle tüm s o¬runların ortadan kalkacağına inanan idealist
isimlerden biriydi.
Temmuz Devrimi'ni kut layan Selanik'teki mitinge katıldı,
konuşma yaptı. Artık birlik ve ilerleme zamanıydı.
Sandanski, Temmuz
Devrimi'nden sonra bir bildiri yayınladı. İttihatçılardan, "Jön Türk Devrimci
Örgütü" olarak bahsetti. Toprak ve vergi reformlarıyla ıslah edilmiş güçlü
Osmanlı'nın en büyük destekçisinin bölgesel özerkliğe kavuşacak Makedonya
olacağını söyledi.
"Köle halk efendi oldu" diyen Sandanski, İttihatçıları
uyarıyordu: "Türk halkı ve özgürlüğü için çalışan Makedon devrimcileri,
işbirliğini bozmak isteyen Bulgar oyunla¬rına karşı dikkatli
olmalıdır."
Sandanski, Temmuz Devrimi'nden umutluydu. Devrimin büyük Batılı
sömürgeci devletlerin yayılmacı oyu nlarını bozacağına inanıyordu.
Bu arada
Makedon Devrimci Örgütü'nün sağcıları Temmuz Devrimi'ni soğuk karşıladılar.
Onların isteği, Osmanlı'nın bütünüyle yok olması ya da geldiği Doğu'ya
dönmesiydi.
Sandanski ve sosyalist arkadaşları İttihatçılara sunulmak üzere
"Nevrokop Prog¬ramını hazırladılar.
İttihatçılar Selanik'teki görüşmeye, daha
birkaç yıl önce Sandanski ve a rkadaş- larıyla çatışmalara giren Yarbay Tahsin
(Üzer) Bey'i görev lendirdi.
Toplantılar sırasında Bulgaristan bağımsızlığım
ilan etti.
Sandanski her ne kadar "Makedonya Makedonlarındır" açıklaması
yapsa da Makedonlar, bağımsız Bulg aristan'ın boyunduruğuna girmeye çok
hevesliydi.
Sandanski, Sultan II. Abdülhamid ile Kral Ferdinand'ın farkı
olmadığını söylü¬yordu, ama artık onu dinleyen Makedon sayısı her geçen gün
azalıyordu.
Birlikten, kardeşlikten, reformdan bahseden İttihatçılar daha tam
manasıyla ik¬tidara sahip olamadan, İstanbul'da 31 Mart gerici ayaklanması
patlak verdi. Sandanski, 1 200 kişilik silahlı gücüyle Hareket Ordu - su'ndaki
Miralay Hasan İzzet Bey'in komutasına girdi; İstanbul'a geldi.
Sandanski
İstanbul'daki ayaklanmayı bastırmaya yardım etti ama örgütü içinde¬ki isyana
engel olamadı. Bulgaristan'ın bağımsızlığı Makedon Devrimci Örgütü'nü pa r-
çaladı. Sandanski, Fed eral Halk Partisi'ni kurdu.
Bulgarlar kendilerine
katılmayan Sandanski'ye suikast yaptılar. Öldüremediler. Fakat Makedonların
tamamen kendilerine katılmalarının önündeki en büyük engel olarak gördükleri
Sandanski'yi yok etmeye kararlıydılar.
Ve Sandanski 22 Nisan 1915'te pusuya
düşürülerek öldürüldü. Tabancalarını ateşleyenler, Makedon Devrimci Örgütü'nün
sağ kanat li derlerinden Todor Aleksandrov'un tetikçileriydi. Bizzat emri veren
ise Bulgar Kralı Ferdinand'dı.
Halkların kardeşliğini savunan, Avrupalı
emperyalistlerin Balkanla r'a girmesine karşı çıkan Yane Sandanski'nin sonu
Osmanlı'dan farklı olmadı. Her ikisi de kaybetti...
Dün "medeniyet" bugün
"demokrasi"
Bu bilgilerden sonra bir soru sorayım:
Bugün "demokratik
açılım" nedeniyle konuşup tartıştığımız Kürt sorununun te¬melinde ne var?
Bu
sorunun yanıtını bilmeden sorunun çözümünü ütopik Osmanlı reçetelerinde
ararsınız...
Dünün sihirli sözcüğü "medeniyet" idi, bugünün her derde deva
sözcüğü "d e- mokrasi"!
Namık Kemal'lerden, Ziya Paşa'lardan Talat Paşalara,
Enver Paşalara kadar Jön Türklerin, İtt ihatçıların bir hülyası vardı: "Ah bir
Ka nuni Esasi/Anayasa ilan edilsin, her şey yoluna girer."
Bu duygusallığı ve
yüzeyselliği günümüzde de görmek mümkün. Sanıyorlar ki "hele bir anayasa
değişsin Türkiye demokratikleşsin, her şey yoluna girer!" Ne kolay değil mi?
Şaka bir yana...
Balkan sorununun, Şark sorununun "doğum hikâyesi" ve
sebepleri aynıdır. Sorunun sınıfsal olduğunu söyleyen kişi, TBMM Onur Ödülü
sahibi duayen t a- rihçimiz Ha lil İnalcık'tır.
Ayrıntıya girmeye gerek
yok.
Osmanlı, Kürt derebeyliklerini yok etti, ama aşiret ve şeyhlere
dokunamadı. Hatta bunları kolladı. Bu feodal gericilikten yararlandı.
Ne
yazık ki genç Türkiye de bu tasfiyeyi gerçekleştiremedi.
Atatürk, Kürt
sorununun temelinde neyin yattığım b iliyordu. 15 yıllık iktidarı boyunca toprak
reformu meselesini çözemedi.
Her 1 Kasım günü TBMM'nin açılışında yaptığı
konuşmalarında top rak reformu çıkarılmasını istedi.
Hatta son olarak 1 Kasım
1936'da yaptığı konuşmada, yasayı bir türlü çıkarm a- dığı için
milletvekillerini sertçe eleştirdi. "Topraksız köylü bırakılmamalıdır" dedi. D
e- di, ama ömrü yetmedi.
Keza İsmet İnönü de aynı görüşteydi. İkinci Dünya
Savaşı'nın çıkması, reform çabalarının askıya alınmasına neden oldu. Savaştan
sonra ise Adnan Menderes, Emin Sazak gibi toprak ağaları Çiftçiyi Topraklandırma
Kanunu'na karşı çıkıp CHP'den ko p- tular, DP'yi kurdular.
1936'da toprak
reformuna destek veren Celal Bayar bile artık karşı safa geç¬mişti.
İşte
bizim "demokrasi" anlayışımızın özetidir bu; çok partili bir siyasal yaşam
başlayıp sandıklar kurulunca demokrasinin geldiğini sanıveririz!
DP'nin
aşiret reislerini, şeyhlerini TBMM'ye sokmasıyla Kürt sorununu çözüle¬ceği
aldatmacasına kapılıveririz.
Oysa Osmanlı ile DP'nin Kürt sorununa bakışı
arasında paralellik olduğunu gör¬mezlikten geliriz. Feodal beylerin gönlünü hoş
ederek çözüm bulma yöntemidir bu.
Bugün öve öve göklere çıkarılan DP'nin
"demokrasi" anlayışıdır bu.
Cumhuriyet'in getirdiği devrimler sayesinde
okullara gidip meslek sa hibi olan yoksul Kürtler, Kürt sorununu dile getirince
ezber bozuluverir.
Ama çaresi bellidir: 50 Kürt hemen cezaevine
tıkılır.
Cumhurbaşkanı Bayar, gerekirse bu Kürtlerin Taksim Meydanı'nda
sallandırıla¬cağım söylemekten geri du rmaz.
Aslında DP, Kürt sorununun
sebebini anlayamamış ya da anlamazlıktan gelmiş¬ti. Oysa bugün neoliberaller,
Kürtlerin DP iktidarı döne minde en rahat günleri yaşadık¬larını söyleyecek
kadar aymazlar.
Kürt sorununun çözümüne ilişkin en somut adımı 27 Mayıs 1960
askeri müda¬halesini yapan subaylar attı.
Çoğunluğu toprak ağası, şeyh olan
485 Kürt önde geleni Sivas'ta bir kampta topladı. "Ağalık, şeyhlik düzeni
yıkılacak" diyordu genç su baylar.
Aynı dönemde -daha sonra AP genel başkanı
olacak- General Ragıp Gümüşpala bile "Şark'ta 40 köyü olan ağa, şeyh var,
derebeyleri var" diyor ve bunların tasfiye ed i¬lerek toprak reformu yapılmasını
istiyord u.
Askerler Kürt Enstitüsü kurulması için bile toplantılar
düzenlediler. Ancak on lar da ne feodalizmi tasfiye ettiler ne de kültürel
haklar konusunda bir şey yapabildiler.
Sonuçta hiçbir siyasal iktidar,
ağalık-şeyhlik düzenini yıkamadı. Üstelik süreç tersine ilerliyor; bazı Kürt
aydınlan bile sorunu aşiret ağala -
rının, yerel dini şeyhlerin himayesiyle
çözüleceğine inanıyor bugün.
Öyle olmasa kırk yıllık sosyalist Kemal Burkay
şeyhlerle birlikte parti kurar mı ?
Öyle olmasa Kürt aydını, bir erkeğin dört
kadınla evlenmesine ola nak veren ya¬sayı çıkaran Mesut Barzani'ye övgüler
dizebilir mi ?
Bunların hiçbirinin yüz yıl önce yaşamış Yane Sandanski kadar
ne tarih ne de s i- yasal bilinçleri var.
Türkiye, Kürt sorununu, sırtını
Batılı güçlere dayamış feodal beylerle mi, yoksa yoksul Kürtlerin
temsilcileriyle kardeşlik temelinde konuşarak, siyasi, iktisadi, kültürel
reformlar yaparak mı çözecek ?
Kimse duayen tarihçileri de mi okumuyor
artık?..
Çünkü artık "yeni uzmanlarımız" var.
Diyelim "Kürt açılımı"
yapılacak, bir anda gazete ve televizyonlarda bir akad e- misyeni görüy oruz:
İhsan Dağı!
Ardı ardına röportajları yayınlanan Dağı, ODTÜ Uluslararası
İlişkiler Bölümü öğ¬retim üyesi.
Cemaatin yayın organı Today's Zaman'da köşe
yazıları yazıyor.
Ve her gitt iği ABD seyahatinde Fethullah Gülen'i ziyaret
edip hayır duasını alı¬yor.
Bu ABD gezilerini küçümsemeyin. Ülke politikaları
orada belirleniyor.
Cemaat son dönemde bu ziyaretleri çok
sıklaştırdı.
Nedense özellikle Brookings Enstitüsü'yle ilişkileri çok iyi;
mutlaka enstitüde bir toplantı yapılıyor.
2009 Temmuz ayındaki toplantıda
yazarlar arasında bulunan Orhan Kemal Ce n- giz isimli avukatın ABD
Dışişleri'ndeki toplantıda heyecanlanıp sesini yükselterek, "N i¬ye hiçbir şey
yapmıyorsunuz? Ülkede darbe oluyor" dediği, ABD'lilerin de bu kontrol¬süz
patlamayı şaşkınlık içi nde izlediği söyleniyor.
Neyse konuyu
dağıtmayalım.
Cemaat, ülke meseleleriyle çok yakından ilgili. Tek "ku suru"
var. Eline tutu ş- turulan raporlar dışında özgün bir görüşü yok. Peki ya
solcular ne yapıyor?
Dün öyle değildi...
Yıl 1987.
Şartlı tahliye
sonucu 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yok etmeye çalıştığı solc u¬lar
cezaevinden çıktı. Kimi kendini rüzgâra kaptırdı, kimi inandığı yolda yürüyüşünü
sürdürdü.
Yarım bıraktığı işi tamamlamak isteyen birkaçı, o dönemde
muhabirliğini yaptı¬ğım 2000'e Doğru dergisinde çalışmaya başladılar.
Dönem,
hükümette ANAP'ın bulunduğu, sivil toplumculuğun revaçta olduğu, dağlardan silah
seslerinin d uyulduğu bir devirdi.
Haber merkezimizde hararetli tartışmalar
yaşanırken, cezaevinden yeni çıkan "rüzgâra karşı yürüyenler" hemen devreye
girerdi. "Bırakın bu gazete haberleri, köşe yazarı yorumlarıyla tartışmayı,
kitap okuyun kitap" derlerdi. "Kitap bilgisiyle tartışın."
Bizim "mahallede"
kitaba büyük önem verilirdi. Daha bıyıklanınız bile terleme- mişken "mahallenin
ağabeyleri" elimize kitap tutuşturup okumamızı ve özet çıkarm a- mızı
isterlerdi. Sonra sınava çekilirdik. Ya da öğrendiklerimizi illegal örgütün
legal de r- neğine gelen diğer gencecik arkadaşlara anlatırdık!
Yani bizim
"mahalleye" göre tarih bilinci olmadan meseleler analiz edilemezdi. Günümüz
Türkiyesi'nde sorunlar televizyonlarda konuşuluyor, gaze telerde yaz ı¬lıyor ve
tartışılıyor. Kerameti kendinden menkul uzmanlarımız var, kanal kanal dolaşıp
sürekli konuşuyorlar.
Siyasal gelişmeler konusunda nedense tarihçilerin pek
görüşüne başvurulm u- yor. Oysa onlar bugünkü sorunların temel/tarihsel
sebeplerini en iyi bilenler.
Son dönemde yayınevleri "nehir söyleşileri" adı
altında biyografiye yönelik rö¬portaj kitapları çıkarıyor. Size bu kitaplardan
ikisini tanıtmak istiyorum. Söyleşisini Emine Çaykara'nın yaptığı, Tarihçilerin
Kutbu; Halil İnalcık Kitabı ve röportajını Emin Tanrıyar'ın gerçekleştirdiği,
Dağı Delen Irmak; Kemal H. Karpat Kitabı.
TBMM Onur Ödülü sahibi iki
tarihçimiz, bu söyleşilerinde Türkiye'nin konuşup tartıştığı konular/meseleler
üzerinde de görüşleri ni dile getirmişler.
Tarihçi olarak bu iki ismi
seçmemin nedeni, kimi zaman taban tabana zıt görüş¬leri dile
getirmeleridir.
İşte iğneyle kuyu kazarak dünyanın ufkunu açan iki tarihçinin
Kürt meselesi k o- nusundaki görüşleri...
Prof. Halil İnalcık:
- ABD
ve Batı, bilhassa buradaki petrol kaynakları nedeniyle bağımlı hükümet¬ler
yaratıyor bölgede. Bu hükümetler arasında en kuvvetli durumda olanı, en bağımsız
hareket edeni Türkiye'dir. Türkiye'yi bağımlı tutmak için -Amerika olsun Avrupa
olsun- Kürt meselesine çomak sokuyorlar. Mesele bugün Irak Savaşı'ndan sonra
açıkça orta¬ya çıktı; Ame rika bizim güney hududumuzda açıkça bir Kürt
devletinin altyapı¬sını hazırladı.
Benim görüşüme göre Amerika, Ortadoğu'da
Türkiye gibi büyük bir kuvvetin daima müşkülat içinde bulunmasını ister. Bu açık
bir hakikattir.
- Kuzey Irak'ta ABD'nin politikası bu konuda açık, orada
Kerkük-Musul petrol kaynakları üzerinde kendisine uydu bir devlet istiyor.
- Bugün Amerika Ortadoğu'ya hâkim olmak istiyor İsrail'i yarattı,
Irak'a geldi. Kuzey Irak'ta başka bir İsrail devleti yaratmaya
çalışıyor.
- AB ve ABD bugün Kürtleri destekliyor; Ermeniler ve Kürtler,
şimdi Amerika'nın Ortadoğu'da yeni "parçala-bağımlı yap" politikasından ken
dileri için çok ümitliler.
- Dünyanın her tarafında Kürt milliyetçileri
saldırı halindedir. Vahim olan, bu¬gün Ermeni meselesi gibi, uluslararası bir
mesele halini almıştır. Görmezden gelmekle mesele kalkmıyor; AB neden bu kadar
üzerimize geliyor. Bütün amaç Batı'nın desteği¬ni almak. İşin vahameti
şuradadır. Biz hâlâ Osmanlı gibi, Türkiye büyük devlettir, bun¬lar kurusıkıdır,
diyoruz. Hayır, XIX. yüzyılda Avrupa, bu yolla Ortadoğu'yu nasıl hükmü altına
almaya çalıştıysa bugün de Türkiye'ye karşı aynı politikayı
sürdürmektedir.
- Bence bütün bunlar, Avrupa'da XIX. yüzyıldaki
"Question d'Orient" politikası¬nın devamından başka bir şey değildir.
Prof.
Kemal H. Karpat:
- Kürt devleti fikrini, en aktif şekilde savunanlar,
Türkiye'dedir. Bugün Amerika¬lıların ve İsraillilerin etkisiyle, Kuzey Irak'ta
bir Kürt bölgesi kuruldu ama unutmamak gerekir ki, "Kürt bölgesi" dediğimiz
yerin iki efendisi vardır. Sözde sosyalist Talabani ve Barzani. Bu liderler
10-15 sene önce savaşıyorlardı. Orada bir Kürt toplumu ortaya çıkmakla beraber,
Kürt devletinin milli ideolojisi oluşmamıştır. Onun ideolojisi Türki¬ye'de
oluşuyor.
- Türkiye dağılırsa, bir Kürt devleti uzun süre yaşayamaz. Ne
bir Arap devleti kalır ne de Kürtler. Bu topraklar bambaşka şekil alır.
Türkiye'nin ayakta kalması, kuv¬vetli olması, birçok bakımdan uzun vadede
Kürtler için de, Araplar için de emniyet k i- lididir.
- Amerika'nın
buradaki en büyük endişesi, petrol ve enerji kaynaklarının ken¬dine düşman
ellere ve ülkelere geçmemesi. (...) Petrol olmasa Amerika'da her şey du¬rur.
Hayat bir günde çöker. Bu nedenle Amerika'nın petrol bölgelerini kannaşaya
meydan vermeden güven altında tutması lazım.
Peki, ABD'nin bölgedeki
hegemonyasını sürdürmek için n eye ihtiyacı var? İnsanlık tarihi göstermiştir
ki, tüm emperyalist güçler bir tek dayanağa ihtiyaç duyarlar:
Gericilik!
Bugün Güneydoğu'da gericilik hortlatılmaya çalışılıyor. Şeyhlik
yüceltiliyor. Üs¬telik bunu solcu Kürtler bile y apıyor...
"Çakma seyyid"
düzeni
Seyyid olmanın tek temel ölçütü vardır; Hz. Muhammed'in ailesi, yani
ehl-i beyte mensubiyettir.
Ehl-i beytin kimleri içerdiği bugün dahi
tartışılan bir konudur.
Şiiler "Ali - i Aba"dan, yani Hz. Muhammed'in
kendisi, kızı Hz. Fatma, damadı Hz. Ali ve iki torunu Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin'den ibaret olduğunu ileri sürerler.
Sünniler ise bu konuda iki gruba
bölünmüştür: Bir grup Hz. Muhammed'in tüm eşlerini de ehl-i beyte dahil ederken,
diğer grup amcalar, torunlar, yeğenler gibi tüm akrabayı yani Haşimileri ehl-i
beyt sayarlar.
Bazı küçük mezhepler ise Abdullah Mesud, Selman-ı Farisi gibi
sahabeleri de ehl-i beyte dahil ederler.
Türkiye'deki -ki hemen hepsi Kürt -
seyyidler, ehl-i beyte mensup mudur? Evet, konuyu artık yaşadığımız toprakl ara,
Anadolu'ya getirebiliriz...
Seyyidlerin Anadolu'daki tarihinin ne zaman,
nasıl başladığı, boyutlarının ve mekânlarının ne olduğu tam olarak bilinmiyor.
Bilinen, seyyidlerin büyük ölçüde kabul gördüğü bölgelerin başında Anadolu'nun
geldiğidir.
Anadolu'daki seyyid tarihi Selçuklular dönemine kadar
götürülebiliyor. Önces i¬ne ait yazılı metin yok.
Selçuklular döneminde
seyyid olduğunu iddia eden o kadar çok kişi/aile var ki, seyyidlerin nesebi
konusunda ilk çalışma başlatıldı. Bu iş Sadreddin Yusuf' a verildi.
Ancak
gerçek seyyidler ile "çakma seyyidleri" (müteseyyidleri) bir birinden ay ı¬ran
ilk çalışma Abbasiler döneminde başladı. Yani sorun sadece bize özgü değildi. Sa
h- te seyyidler tüm İslam ülkelerinin soru nuydu.
Benzer çatışmalar Osmanlı
döneminde de sürdü; Yıldırım Bayezid, 1400 yılında konuyla ilgili olarak
"nakibü'l-eşraf" kurumu oluşturdu.
Seyyid olduğunu iddia eden kişi,
iddiasını, "nakibü'l-eşraf' kurumu önünde ispat etmek zorundaydı. Bunu
ispatlamanın iki şartı vardı: Elindeki belgeler ve (yıllar içinde sayıları
sürekli artan) şahitler.
Seyyid olduğunu kanıtlayanların hüccetleri/unvanları
ibraz edilir ve defterlere kayıt edilirdi. Bu defterlerden günümüze sadece 38
tanesi ulaşmıştır ve bunlar da İ s- tanbul Müftülüğü Şer'iye Sicilleri
Arşivi'nde saklanıyor.
Kurul sadece seyyidliği onaylamaz aynı zamanda "çakma
seyyidlerin" önüne geçmek için sık sık Anadolu'daki kaymakamları aracılığıyla
teftişler yaptırırdı.
Peki, bu sıkı incelemeye rağmen "çakma seyyidler"in
önüne neden geçilem e¬mişti? Bu işlerde rüşvetler dönüyor muydu?
Meseleyi tam
kavrayabilmek için, seyyid olmanın ne gibi avantajları vardı, önce ona bakmak
gerekiyor...
Seyyidlik salt yüksek sosyal statü meselesi değildi.
İşin
ekonomik ayrıcalığı vardı; seyyidler vergiden muaftı. Sadece kendileri değil
birinci ikinci dereceden tüm akrabaları da vergi vermi yordu.
Vergi
vermedikleri gibi vakıfların gelirlerinden de belli bir pay
alıyorlardı.
Seyyidlerin ayrıcalıkları çoktu. Örneğin, seyyidleri normal
mahkemeler/kadılar yargılayamıyordu; seyyidleri sadece nakibü'l -eşraf kurumu
yargılayabiliyordu.
Yani seyyid olmak çok avantajlıydı. Bu durum Osmanlı'nın
gerilemeye başladığı dönemde sosyal ve iktisadi ayrıcalığa kavuşmak isteyen
insanlara çok cazip gelmeye başladı.
Seyyid olmanın sağladığı ayrıcalıkların
kısa sürede fark edilmesiyle Anadolu'da özellikle yüzyıldan başlayarak bir
"seyyid enflasyonu" yaşandı!
Yani, Osmanlı siyasal ve iktisadi olarak
geriledikçe "çakma seyyid" sayısı buna paralel olarak arttı.
Seyyidliğin
maddi ve manevi kazançları insanları o kadar yoldan çıkardı ki alı¬nan sıkı
tedbirlere rağmen "çakma seyyidlerin" önüne geçi lemedi.
"Çakma seyyid" olmak
o kadar zor değildi. Bunun çeşitli yöntemleri vardı.
En masumu olan
iltimas/hatır için verilen hüccet belgesiydi. Gerçi bu durum öy¬le bir hal aldı
ki; Osmanlı Medine'de hatır için sürekli hüccet veren nakibü'l-eşrafı Seyyid
Ahmed'i 1576'da uyarmak zorunda kaldı. Bu uyarılar ne kadar işe yaradı bili n-
mez ama "çakma seyyidler" hep bir yol buldular.
Vilayet kâtiplerine birkaç
akçe rüşvet vererek Defter-i Hakani'ye kendilerini "seyyid" olarak
yazdırılmaları da bu yollardan biriydi.
Devlette tanıdığı olmayanlar,
rüşvetten korkanlar ise düzmece şece relerin pe¬şine düşüyorlardı. Veriyorsun
parayı, alıyorsun soylu bir geçmişi!
Yeter ki paran olsun; yoksul seyyid
öldüğünde ailesi şecereyi iyi pa ra verene sa¬tabiliyordu.
Ya parası
olmayanlar ne yapıyordu? Evlere girip şecere çalıyorlardı!
Bitmedi. Yoksul,
bilgisiz halkı kandırmak isteyen kimi uyanıklar, belgeye, şec e- reye ihtiyaç
duymadan seyyidlik alameti olan yeşil sarığı başına sarıp köy köy dolaşı¬yordu.
Gelsin etler, sütler, akçeler...
Osmanlı'da seyyid olmak o kadar da zor
değildi! Yeter ki yakalanmasınlar.
Aslında Osmanlı kimin seyyid olduğuyla
pek ilgili değildi, ama işin için de para vardı. "Çakma seyyidler" yüzünden
devletin vergi gelirleri o kadar düştü ki Osmanlı önlemlerini sıklaştırdı.
Kapsamlı teftişler saye - sinde "çakma seyyidler" ortaya çıkarıldı. Toplanan
yeşil sarıklar İstanbul'a gönderili¬yordu. En çok yeşil sarık toplanan şehir ise
Diyarbakır'dı!
Cumhuriyet, nakibü'l-eşraf kurumunu kaldırdı.
Doğal olarak
seyyidlerin vergiden muaf tutulmaları gibi benzeri im tiyazlara son verildi.
Seyyidlik sadece sosyal statü için gerekli bir kimlik olarak kaldı.
Kuşkusuz,
bu dinsel statü bölgedeki tüm asalet ve şeref rütbelerinin üstünde y- di.
Kendilerini hep asil bir nesebe bağlama ihtiyacı içinde olan Türkiye'nin
gelişmemiş bölgelerindeki aşiretler "seyyid" unvanı için her yolu dened
iler.
Biliyorlardı ki seyyid olmak diğer aşiretler nezdinde onlara prestij
kazandırıyo r-
du.
Ve dolayısıyla her aşiret şeyhi, şeceresini ehl-i beyte
dayandırmak için her yola başvurdu. Zaten denetleyen bir kurum da yoktu ortada!
Böylece elinde sahte -gerçek şecere bulunduran her şeyh soyunu Hz. Muhammed'e
dayandırdı. Ve bu nedenle b u- gün bölgede "seyyid enflasyonu"
yaşanıyor.
Bunun büyük çoğunluğunun "çakma seyyid" olduğunu belirtmeye gerek
var mı?
Bu bilgilerden sonra gelelim derdimizi söylemeye:
Terörden kaçan
Kürt aydınlar hızla feodal "çakma seyyidlerin" hegemonyasına giriyor. Bu
birliktelikten çok memnun olanlar ise yandaş medyayı sonuna kadar "çak¬ma
seyyidlere" açan dinci-liberal kalemlerdir...
Kürt aydınlar, bu büyük oyunun
figüranı yapıldıklarının farkında değil mi?
Son dönemde ülkemizdeki iki
gelişme çok dikkat çekici hale geldi:
Birincisi; Kürt aydınları dünün ve
bugünün şeyhleri ni, aşiret reislerini -ki bunla¬rın hepsi seyyid olduğ unu
iddia ediyor- övgüler dizip yüceltmeye başladı.
İkincisi; Kürtler
sorunlarının çözümü için bu "çakma seyyidlerin" ağızlarından çıkacak iki cümleye
büyük önem verip bunlara "kurtarıcı misyonu" vermeye başladı!
Aşiret düzenini
yıkmayı hedeflemeyen, yüzlerce yıllık gerici gelenekler arasında boğulmakta olan
Kürtleri özgürleştiremeyen Kürt mü nevverleri, bölgedeki aydınla n- mayı "çakma
seyyidler"le mi gerçekleştireceklerini düşünüyorlar?
Sahi, tıpkı müritler
gibi körü körüne bağlanmaya başladıkları bu "çakma seyyidlerin" olağanüstü
yeteneklere haiz olduklarını sanıp bunların geleceği görerek mucizeler
yaratabileceğine mi inanıyorlar?
Çocuk mu bunlar? Bu, bu toprakların 150
yıllık aydınlanma mücadelesine savaş açmaktır. Terörden daha
tehlikelidir.
Bilmezler mi; bunlar, sadece "çakma seyyid" değil, çoğu
-Barzani gi-
bi- kökeni bilinmeyen, kılıç zoruyla "beylik" almış şeyh
figürleridir.
Son günlerde ardı ardına aşiret reislerine övgüler dizen
kitapları yazanların he¬defi nedir? Kendi kültürüne sahip çıkmak gericiliği
yücelterek olmaz. Çağdışı kalmış şeyhleri tıpkı bir müridin yaptığı gibi
uçurmaya çalışmak trajikomiktir!
Kürt aydınları kendilerini kandırmamalıdır;
geleneksel hiyerarşiye boyun eğ e¬rek, şeyhlerin mutlak otoritesi altına girerek
gericileştiklerini görmeliler.
Cumhuriyet'le birlikte okuma olanağına
kavuşmuş yoksul Kürt ailelerin aydın çocukları nasıl dinsel özellikleri ağır
basan şeyhlerin müridi olur bugün? Bu kendi t a- rihlerine bile hakarettir.
Osmanlı'daki Kürt hareketlerinin bile gerisine düşmüşlerdir. Gelinen nokta çok
acıklıdır. Kürt aydınlarına ne oldu böyle? Gerçek hayattan nasıl
kop¬tular?
Türkiye'deki yozlaşmanın/avamlaşmanın Kürt aydınlarını da
etkilediğini söyle¬yebilir miyiz?
Sadece bu mu?
Osmanlı'nın son döneminde,
İngilizlerin Kürt sorununun çözümünü "çakma seyyidlere" havale etmesi ile bugün
Amerikalıların, İsraillilerin aynı aşiretlerle kol kola olması arasında hiç mi
bağ kurmuyorlar?
Emperyalizmin yeni oyunu "Turuncu Devrim" peşinde koşan
liberal lerin, din¬cilerin, Kürt aydınlarını bu oyunun taşeronu yapmak
istediklerinin farkında değiller mi? Karşı koyanlara neden "Erg enekoncu"
yaftası vurulduğunu sanıyorlar ?
ABD ve İsrail'in Ortadoğu politikalarına
karşı çıkan Kü rtler bir bir tasfiye edilir¬ken "çakma seyyidlerin" önü neden
açılıyor, anlamıyorlar mı ?
Türkiye'ye "emperyalist" diyecek kadar küçülen
bazı Kürt aydınları nın, dün İng i- lizleri bugün Amerikalıları "kurtarıcı"
olarak görmeleri hangi büyük oyunun sonuc u- dur?
Kürt aydınlar, ABD'nin
Irak'ta Sünnîlerin, Ş iilerin ve Kürtlerin en gerici kanadıyla işbirliği
yapmasından hiç mi ders çıkarmıyorlar?
200 yıldır çözümü şeyhlere havale
edenler, bugün hâlâ televizyonlara çıkıp "Şeyhler baba gibidir" diye nasıl
konuşabiliyorlar?
Göklere çıkardıkları Barzani bakın bu yıl hangi yasanın
altına imza attı:
Kuzey Irak Kürt Parlamentosu, erkeklerin birden fazla
kadınla evlenmesine onay veren bir yasa çıkardı. Yasa, 35'e karşı 39 oyla kabul
edildi. Mesud Barzani de çokeşliliğin Kuran'da olduğunu, dinin çokeşliliğe izin
verdiğini söyleyerek yasayı ona y- ladı.
Barzanici nasname.com sitesi yasayı
eleştiren çevrelerin iyi niyetli olmadığını, bunların PKK'ya yakın
neo-Kemalistler olduğunu, amaçlarının da Barzani'yi karalamak olduğunu
yazdı.
Bunu yazan Barzanici medya, 2008 yılında, 110 kadının öldürüldüğü -
nü, 223 kadının kendini yakarak ya da asarak intihar ettiğini hiç haber
yapmadı.
Bugün Türkiye'de Barzani'ye övgüler dizen ve Barzani'yi eleştirenle
ri topa tu¬tanlar bu gerçekleri ısrarla gö rmek istemiyorlar.
XXI. yüzyılın
dünyasında erkeklere, çok kadınla evlilik yolunu açan Şeyh Barz a- ni'nin nasıl
bir "Kürdistan" hayal ettiği ortada değil mi? Şaşırtıcı mı? Emperyalist güç¬ler
dün olduğu gibi b ugün de feodal gerici güçlerle ittifak kurmayı sürdürüyor.
Kürt aydını bunu nasıl görmüyor?
Kürt sorunu, Türklerin ve Kürtlerin el ele
vermesiyle kardeşlik temelindeki poli¬tikalarla çözülür; uluslararası güçlerin
ve onların işbirlikçisi "çakma seyyidlere" him¬met duyarak değil...
Kürt
resmi tarih tezi
Kardeş kanının dökülmesine kim karşı çıkmaz?
Kürtçenin
yazılmasını, konuşulmasını, öğrenilmesini istemeyen mi var? Artık Kürtçe
televizyon var.
Deniyor ki, birkaç yıl önce öyle değildi. Evet, öyle değildi;
ama hangi ülkenin ta¬rihinde "büyük ayıpları" yok?..
Hep yazdım; Türkler ve
Kürtler birbirini anlamaya çalışmalıdır. Siz Şeyh Said Ayaklanması'nı Türklerin
anlamasını istiyorsanız, siz de bu isya¬nın Cumhuriyet'in kurucu kadrolarını
psikolojik olarak nasıl etkilediğini anlamalısı¬nız.
Bir
düşünsenize...
Rumlar, Sırplar, Bulgarlar, Romenler; millet-i sadıka
dediğiniz Erme niler; dinda¬şınız Araplar ve Arnavutlar hepsi tek tek isyan edip
çekip gitmişler.
Ve şimdi de, Kurtuluş Savaşı'nda kader birliği yaptığınız
Kürtler ayaklanmış. Söyler misiniz, yıkık bir imparatorluktan yeni bir devlet
kurmaya çalışan Türkiye Cumhuriyeti kadrolarının ruh hali bu ayaklanmayı nasıl
karşılamıştır? Biraz empati kurmaya çalışın...
Tarihe öç duygusuyla yaklaşmak
çözüm üretmez, sadece sorunu derinleştirir.
Anadolu'da Türkler ve Kürtler bin
yıldır birlikte yaşıyor. Bin yıllık kardeşlik, akrabalık unutturulmak isteniyor
sanki.
Bazı Kürt aydınlar televizyonlara çıkıp "İlk taşı biz atmadık" diyecek
kadar tarihi sulandırıyor.
XIX. yüzyıl başında başlayan Kürt ayaklanmaları,
sanki despotluğa karşı bir i s- yanmış gibi anlatılıyor. Ne kadar
ayıp.
Yazdım; Kürt derebeyleri topraklarının ellerinden alınmasına karşı
çıktılar; he p-
si bu.
Üstelik Osmanlı sadece Kürt derebeyliklerini değil
Balkanlar'daki Türk derebe y- liklerini de dağıttı.
Doğu'da Bedirhani Bey'i
tasfiye ettiyse Batı'da da Tepedelenli Ali Paşa'yı ort a¬dan
kaldırdı.
Osmanlı, feodal derebeylere son vererek yeni bir devl et
yapılanmasına gitti. Derebeylikleri yıkıp Ortaçağ'a son verip Rönesans'ın yolunu
açan Avrupa gibi "mo¬dern" olmak istediği için yaptı bu tasfiyeyi; hepsi
bu.
Tanzimat Fermanı hangi ihtiyacın sonucu doğdu?
Gerek Türk gerekse Kürt
derebeyleri "yeni döneme" karşı çıktılar, isyanın nede¬ni budur. Daha ortada
milliyetçiliğin "m"si bile yokken televizyonlarda boy gösterip "Ulusal Kürt
ayaklanmasından" bahsedip nasıl ahkâm kes iyorlar anlamak zor.
Bunlar neyin
uzmanı?
Türk'ün Kürt'ten, Kürt'ün Türk'ten Osmanlı nezdinde hiçbir farkı
yoktu; bunu bilmeyen mi var hâlâ?
Hissiyatla, hamasetle tarih yazılabilir
mi?
Niye kimse artık, bizi bir arada tutacak, kardeşliği pekiştirecek
tarihsel gerçek¬ler üzerinde durmuyor?
Hürriyet gazetesinde yazdım;
Fenerbahçeli Alex niye "Kürtçe" bilmiyor?
Şaka yapmıyorum.
Fenerbahçe'nin
yıldız futbolcusu Alex Brezilyalıdır, anadili Portekizcedir. Beşik¬taş'ın on
numarası Delgado Arjantinlidir, anadili İspanyolcadır. Şilili Tello'nun da an
a¬dili Îspanyolcadır. Galatasaray'ın büyük transferi Müslüman Keita'ran
memleketi Fild i¬şi Sahilleri'dir, anadili Fransızcadır. Bu sezon
Trabzonspor'dan Manisa'ya transfer olan Isaac Nijeryalıdır, anadili Pidgin
İngilizcesidir. Örnekleri artırmaya gerek yok. Gelelim olayın bizi ilgilendiren
tarafına...
Ama önce tavrımı belli edeyim:
Kürtçe Anadolu'nun
zenginliğidir. Bizim kültürümüzdür.
Batı'nın dünyayı tek tip kültür haline
getirmesine ne derece karşı çıkıyorsak, dünyanın her tarafındaki etnik
dillerin/kültürlerin yaşamasını da hararetle savunmalı¬yız.
Yani, Kürtçeye
sahip çıkmalıyız.
Ülkemizde ne kadar farklı dil varsa hepsini koruma altına
almalıyız.
Bu girişten sonra kışkırtıcı bir soru sorabilirim:
Basketbol
Milli Takımı Teknik Direktörü Sırp Bogdan Tanjeviç niye Türkçe bilm
i-
yor?
Sorunun yanıtından önce size tanık olduğum absürd bir olaydan
bahsetmeliyim:
Kamerunlu Rigobert Song Galatasaray'da futbol oynarken sık sık
TV ekranlarına çıkıp spor muhabirlerinin sorularını Fransızca yanıtlıyordu. Bir
gün arkad a¬şın biri Song'u dinlerken şu y orumu yaptı: "Adam boşuna büyük
futbolcu olmamış; bakın kendini ne güzel geliştirmiş, anadili gibi Fransızca k
onuş uyor!" Arkasından bir de yorum yaptı: "Eee adamlar işi biliyor; Avrupa'da
top oynayacaksan dilini de öğren e- ceksin."
Dayanamayıp sordum: "Song'un
anadili ne?"
Arkadaşım Song'un Kamerunlu olduğunu biliyordu. Fakat Kame
run'un dilinin ne olduğu bilmiyordu. Kam erun'un resmi dili
Fransızcadır.
Bizim arkadaş sanıyordu ki Afrikalı Song'un anadili
"Kamerunca!" Bugün düny a¬da 29 ülkenin (ki bunun 21'i Afrika ülkesidir) anadili
Fransızcadır...
Dünyada 22 ülkenin resmi dili ise İspanyolcadır. Dili
İspanyolca olan o kadar çok ülke vardır ki... Meksika, Uruguay, Venezüella Küba,
Arjantin, Bolivya, Şili, Kolombiya, El Salvador vs...
İngilizceyi merak
ettiniz mi? ABD, Singapur, Kanada, Yeni Zelanda, Avustralya, Malezya, Namibya,
Nijerya, Eritre vs diye liste uzayıp gider.
İşin özeti şu: Kim nereyi sömürge
yaptıysa dilini oraya dayatmıştır.
Bunun bir tek istisnası vardır:
Biz!
Yani; -bugün artık söylediğimiz zaman neredeyse faşistlikle itham edilir
hale geldiğimiz- Türkler. Biz Çılgın Türkler...
Kışkırtıcı Tanjeviç sorusunu
unutmuş değilim. Tanjeviç'in neden Türkçe bilm e¬diği sorusunu kasıtlı sordum.
Tanjeviç'in memleketi Sırbistan 350 yıl Osmanlı egeme n- liğinde kaldı. Bilinir
ki, bir kültürü benimseme nin/benimsetmenin süreci üç kuşaktır.
Sırbistan'da
350 yılda kaç kuşak gelip geçti; bunlar Türkçe öğrenmedi; anadilleri Sırpçayı
konuştular.
Bunun nedeni Osmanlı'nın idari/yönetim anlayışıydı.
Osmanlı
ele geçirdiği topraklarda kimsenin diline, dinine karışmadı.
Bu nedenle,
Bulgarlardan Romenlere, Arnavutlardan Sırplara kadar onca Balkan ülkesi
anadilini bugüne taşıyabildi.
Bugün Avrupa Birliği'nin resmi dilleri arasında
bazı Balkan ülkeleri nin isimleri varsa bu Osmanlı'nın hoşgörüsü sayesinde
oldu.
Osmanlı; İngilizlerin, Fransızların, İspanyolların, Portekizlilerin,
Hollandalıların yaptığını aynen uygulasaydı in anın Sırbistanlı Tanjeviç çok iyi
Türkçe konuşurdu!
Ya da tersini yazalım: Sırbistan'ı İspanyollar 350 Yıl
boyundurukları altında tut- salardı, Sırpların dili İspanyolca, dini/mezhebi
Katolik olurdu!
Çok eskiye gitmeyeyim; İtalya, Osmanlı'dan masa başında
1912'de aldığı Ege'¬deki 12 adaya, elinden çıkarmak zorunda kaldığı 1947 yılına
316
kadar İtalyancayı mecbur etti!
Neoliberal tarihçilerimiz hiç
bunları dile getirmezler...
Neyse, biz Fenerbahçeli Alex'in neden Kürtçe
bilmediği konusuna dönelim.
Alex'in ülkesi Brezilya'nın resmi dili
Portekizce.
Sırbistan kaç sene Osmanlı egemenliğinde kaldıysa, üç aşağı beş
yukarı Brezilya da o kadar yıl Portekiz sömürgesi olarak yaşadı.
İkisi de
XIX. yüzyılda özgürlüğe/bağımsızlığa kavuştu.
Portekiz miras olarak Alex'e,
dili Portekizceyi ve dini Katolik inancını bıraktı.
Osmanlı ise Tanjeviç'e
sadece büyük devrimci Fatih Sultan Meh med'in ferman ı- nı bıraktı:
Ben,
Fatih Sultan Han burada tüm dünyaya duyururum ki, bu fermanla tüm Bosna
Fransiskanları benim korumam altındadır. Ve; kimse bu insanları veya kiliseler
i¬ni incitmeyecek ve zarar vermeyecektir. Benim ülkemde barış içinde
yaşayacaklardır.
Sırp Tanjeviç'in ataları bu fe rmanla dilini ve dinini
özgürce yaşadı. Geliniz, bu noktada tarihi tersine çevirip bir kurgu yapalım:
Eğer Brezilya'yı; Portekizci denizci Pedro Âlvares Cabral değil de, Osmanlı
Kaptan-ı Deryası Piri Reis fethets eydi ne olur¬du? Piri Reis hemen Fatih'in
fermanını hayata geçirirdi. Yani Fenerbahçeli Alex anad i¬lini konuşurdu. Peki,
Alex'in anadili neydi?
Ne yazık ki Brezilyalı yerlilerin/halkların sömürge
öncesi konuştuğu diller bugü¬ne gelemedi, yok olup gitti.
Osmanlı Brezilya'yı
keşfetseydi, Alex'in di li bugün kaybolmayacaktı kuşkusuz.
Ya da, eğer
Alex'in ataları Afrika'dan köle olarak getirildiyse, anadili atalarının
konuştuğu bir yerel dil olacaktı.
Yani Alex'in dili, tıpkı Osmanlı
himayesinde rahatça kullanılan dillerden biri olabilirdi: "Sırpça", "Kürtçe", "E
rmenice", "Rumca", "Bulgarca", "Lazca" gibi...
Alex'in konuştuğu dil bir tek
Türkçe olamazdı!..
Peki, gelelim sonuca...
Bu zorlama benzetmeleri niye
yazdık? Çünkü ekrana çıkan herkes "ağzı olan konuşuyor" misali neler
söylüyor.
Tarihsel gerçekler ortadayken her fırsatta, tarihimizi,
inançlarımızı, kültürüm ü- zü, hoşgörümüzü küçümseyip kendimizi değersiz bir
varlık gibi hissetmemize yol açı¬yorlar.
Bizi biz yapanları değersizleştirmek
için yoğun bir mesai içinde ler? Niye?
Gelinen bu durumu, "toplumsal
değerlere yabancılaşan neoliberal aydın tavrı" diye kolay/yüzeysel bir
değerlendirme yaparak savuşturmak biraz saflık olmaz mı?
"Vatandaş Türkçe
Konuş" yalanı
Bu çevrelerin yalanlan bir değil ki...
Deniyor ki:
"Kemalistler 'Türkçe Konuş' diyerek Kürt halkına baskı uyguladı."
Ne zaman
yaptı bunu?
Kimi diyor ki, Şeyh Said Ayaklanmasından sonra.
Breh...
Breh... Breh...
İsyan 1925 yılında oldu. "Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyası
ise 1933 yılında.
Demek Ankara, sekiz yıl ne yapacağını düşündü!
Bu konu
üzerinde o kadar çok duruluyor ki araya girip yazmak zorundayım:
Tarih, 21
Şubat 1933.
Yer, İstanbul.
Beyoğlu'ndaki Tokatlıyan Oteli'nin bulunduğu
binada yer alan "La Compagnie Internationale Wagons-Lits" adlı şirketin acentesi
o gün kalabalıktı. Müşterilerden biri gidip diğeri geliyordu. Hepsinin talebi
aynıydı: Yataklı trenden bilet!
Memur Naci Efendi herkese aynı yanıtı
veriyordu: "Maalesef hiç yer yok."
Wagons-Lits, 1872 yılında Belçikalı
Georges Nagelmackers tarafından Paris'te kuruldu. 1883'te Şark Ekspresi'yle ilk
kez kıtalararası tren seferini başlattı. Bu aynı zamanda, Osmanlı'ya da ilk
turistlerin gelmesi demekti.
Firma, 1892 yılında İstanbul'da ilk şubesini ve
Pera Palas'ı hizmete açtı. Zama n- la iç hat seferlerine bile
başladı.
İstanbul sosyetesi için yataklı vagonlarda seyahat etmek prestij
meselesiydi, modaydı!
Memur Naci Efendi, müşterilerini üzmemek için elinden
geleni yapı yordu. "Bel¬ki yer bulurum" diye şirketin Galata şubesini telefonla
aradı.
Ve ne olduysa o anda oldu.
Wagons-Lits Genel Müdürü Mr. Jannoi
yerinden fırlayarak, "Bu memur nece anırıyor, Türkçe mi?" diye bağırmaya
başladı.
"Oui/Evet" yanıtını alınca, "Burada resmi dil Fransızcadır; size
bunu sopayla mı öğretmek lazım" diye ağzına geleni söyledi.
Naci Efendi
soğukkanlılığını koruyarak, "Zaman azdı, başımız kalabalıktı, o n e¬denle
Fransızca konuşamadık" dese de genel müdürün kız -
gınlığı yatışmadı. Naci
Efendi'ye 25 kuruş para cezası verdi.
Bu kez Naci Efendi sinirlendi, "Ben
Türk'üm, burası Türkiye, kendi ülkemde bile Türkçe konuştuğum için ceza mı
alacağım?" dedi.
Bu sözler üzerine Mr. Jannoi, Naci Efendi'yi kovdu! .
Acentede bulunan müşt e- riler bu olayı sadece seyrettiler.
Oysa, İttihat ve
Terakki Hükümeti 23 Mart 1916 tarihinde, "Müesse sat-ı Nafıa ile İmtiyazsız
Şirketler Muh aberat ve Muamelatında Türkçe İstimali Hakkında Kanun" ile yabancı
şirketlere Türkçe kullanma zorunluluğu getirmişti. Ancak demiryolu şirke t- leri
için bu süre 10 Temmuz 1919 tarihinde başlayacaktı.
Birinci Dünya Savaşı ve
Kurtuluş Savaşı bu konuda hukuki adımlar atmayı geci k- tirdi. Mr. Jannoi bu
hukuki açıktan yararlanıyordu!
Mr. Jannoi ile Naci Efendi arasındaki kavga
gazetelere yansıdı.
Darülfünun (üniversite) öğrencileri Belçikalı şirketi
protesto etme kara rı aldı. Müderris Tahir Bey öğrencileri bu kararlarından
vazgeçirmek istese de başarılı olama¬dı.
Öğrenciler beşer kişilik kafileler
halinde Beyazıt'tan Beyoğlu'na doğru yürüyüşe geçtiler. En önde kız öğrenciler
vardı.
Gruplar Beyoğlu'nda Belçikalı şirketin önüne geldiğinde Mr. Jannoi
görevlilere "Hemen kepenkleri indirin" talimatını verdi. Bu sırada bazı
öğrenciler şirkete girdi; birkaç masa sandalyeyi dışarı attıktan sonra duvarda
asılı Atatürk portresini alıp çıktı¬lar.
Arkadaşlarının çıktığını gören
öğrenciler şirkete taş atmaya başladı. O sırada a t- lı polisler ve itfaiye olay
yerine geldi. Öğrencilerin üzerine su sıkıldı.
Bazı öğrenciler Beyoğlu'ndan
ayrılıp şirketin Galata şubesine gitti. Benzer ola y- lar orada da
yaşandı.
Sonunda polis olayları yatıştırdı. Öğrenciler, Belçikalı şirketten
aldıkları Atatürk portresini Eminönü Halkevi'ne götürüp duvara astılar.
20
öğrenci gözaltına alındı. Beyoğlu'ndaki acentede 1 500, Galata'da ise 3 000
liralık maddi zarar meydana geldi.
Olaydan sonra üniversite öğrencileri
"Vatandaş Türkçe Konuş!" kampanyasını Türkiye'nin dört bir yanına
yaydılar...
Kampanyanın rağbet görmesinin nedeni ise Bulgarların yaptığı bir
hareketti.
Tarih, 17 Nisan 1933
Yer, İstanbul
Anadolu Ajansı Sofya
muhabirinden aldığı haberi abonelerine geçti: "Bu gece Deliorman'ın göbeği olan
Razgrad kasabasındaki Türk mezarlığı 200 Bulgar tarafından tahrip
edildi."
Gazeteler ve radyo bu olayı haberleştirince Milli Türk Talebi
Birliği (MTTB) pr o- testo eylemi yapmak için İ stanbul Valiliği'ne başvurdu.
İzin alamadı.
Ancak 20 nisanda Darülfünun'da toplanan öğrenciler, Maçka'daki
Bulgar Kons o- losluğu'nun önüne doğru yürüyüşe geçti. MTTB Başkanı Tevfik İleri
burada bir konuş¬ma yaptı.
Grup dağılacağı sırada ne olduğu pek anlaşılamayan
nedenle bir grup Feriköy'¬deki Bulgar Mezarlığı'na doğru yöneldi. Bu gruba
halktan katılımlar oldu. Grup çığ gibi büyüdü, on bin kişiye
ulaştı.
Pangaltı'da yürüyenlerin karşısına polis çıktı.
Durduramadı.
Polise ek olarak jandarma güçleri de katıldı. Bulgar
Mezarlığı'nın çevresi emn i- yet güçlerince sarıldı. Dur iht arına uymayan 80
öğrenci gözaltına alındı.
Ancak hiçbir önlem öğrencileri yıldıramadı. Gençler
birbirlerine yardım ederek yüksek mezarlık duvarlarını aştılar.
Ve o anda
emniyet güçlerini şaşırtan bir olay oldu: Mezarlığa giren üniversitel i¬ler
mezarlara gül bıraktılar!
Söyler misiniz; bu olayın ne ilgisi vardı Kürtçe
konuşmayla!
Ayrıca...
"Vatandaş Türkçe Konuş" kampanyası iktidarın halka
değil, sokağın iktidara da¬yattığı bir sonuçtur.
Ekranlarda dile getirilen bu
tür gayriciddi iddiaların bir amacı var: Kürtlerin "resmi tarih tezini"
oluşturmak.
Biz yıllardır Türk resmi tarih tezine karşı yazıp çiziyoruz, bir
de şimdi karşımıza Kürt resmi t arih tezi çıktı; iyi mi?
Cemşid Bender (Mehdi
Halıcı), Anadolu'daki tüm kültürel varlıkların hepsinin Kürt kökenli olduğunu
iddia ederdi. Çok da kitap yazdı.
Örneğin, Türk mutfağı diye bir şeyin
bulunmadığını, buradaki tüm yemeklerin Kürt yemekleri olduğunu
söylerdi.
"Yapma Cemşid Ağabey, Anadolu uygarlıklar beşiği, he rkes sofraya
kendinden bir tabak yemek koydu; siz nasıl hepsinin Kürt yemeği olduğunu
söylersiniz?" derdik. O iddiasından vazgeçmezdi.
Özellikle yoğurt konusuna
çok takıntılıydı. Kaşgarlı Mahmud'un Divanü Lugati't- Türk ve Yusuf Has Hacib'in
Kutadgu Bilig adlı eserlerinde bugünkü anlamında yoğurt kelimesinin
kullanıldığını söyleyerek tezine karşı durduğumuzda bizi dinlemek
iste¬mezdi.
Nur içinde yatsın; iyi adamdı, bu toprakların
aydınıydı.
Victor Hugo'nun bir sözü vardır:
"iyi olmak kolaydır, zor olan
adil olmaktır."
Nâzım Hikmet Kü rtlere ilgisiz miydi?
Yazdığım gibi resmi
Kürt tarih tezi oluşturuluyor. Diyorlar ki: "Nâzım Hikmet Kürtlere
ilgisizdi!"
Şeyh Bedrettin Destanında. Osmanlı halk hareketlerini, Jakond ile
Si Ya-U'da Çin Kurtuluş Savaşı'nı, Benerci Kendini Niçin Öldürdü'de Hintlilerin
İngilizlere karşı bağım¬sızlık destanını, Taranta Babu'ya Mektuplar'da Afrika
ulusal kurtuluş savaşlarını, "Kız Çocuğu" şiirinde Japon halkının acısını dile
getiren Nâzım Hikmet, Kürtleri şiirine ya n- sıtmadı mı?
Siz resmi Kürt
tarihi oluşturmak istiyorsanız hiç elinizi tutmayalım; atış serbest! Yok eğer
gerçeği öğrenmek istiyorsanız size bir mektup sunalım. Nâzım Hikmet- 'in,
Sorbonne Üniversitesi Kürt Dili Profesörü Kürdolog Kâmuran Ali Bedirhan'a
yazdığı bir mektuptan söz edelim. Mektup, Bedirhan'ın eserlerinin Paris Kürt
Enstitüsü'ne b a- ğışlanmasıyla ortaya çıktı. Bu enstitünün çıkardığı Hevi
(Umut) dergisi ilk sayısında bu mektubu yayımladı.
Mektupta Nâzım Hikmet
şöyle yazıyor:
Kökleri yüzyılların derinliklerine dalan tarihiyle, kültürüyle
Kürtlerin önemli ço¬ğunluğu Anadolu'nun bir parçasında yaşar. Anadolu'nun öbür
parçalarında yaşayan Türk milletini Kürt milleti kardeşi sayar. Her iki millet,
Türk ve Kürt derebeylerinin Osmanlı İmparatorluk idaresinin ağır zincirlerine
vurulmuşlardır. Osmanlı imparator¬luğu yıkıldıktan sonra ise her iki millet
emperyalizme karşı tek bir cephe kurup ça r- pışmışlardır. Anadolu Milli
Kurtuluş Hareketi yalnız Türkler için değil, Kürtler için de tarihlerinin en
şerefli sayfalarından biridir. O dövüş yıllarının, sonradan Türk idarecile-
rince yasak edilen en unutulmaz türkülerinden biri "Vurun Kürt uşağı namus
günüdür" diye başlar
Anadolu'da yaşayan Türklerle Kürtlerin arasına
nifak sokmak isteyen gerici, sömürücü, karanlık kuvvetler, emperyalizmle el ele
vererek halklarımızı daha kolayca ezmek istiyorlar. Kürt ve Türk halklarının
bahtiyarlığa, insanca yaşamaya varmak için derebeylerine, kara kuvvetlere, şehir
ve köy ağalarına, gericilere, ırkçılara, milletlerin varlıklarım ve milli
haklarını inkâr edenlere, halkları birbirine düşürüp sırtlarından ra¬hatça
geçinenlere, emperyalizmin uşaklarına karşı yürüttükleri yeni milli kurtuluş
sa¬vaşının zaferi Kürt ve Türk halklarının elbirliğiyle kazanılır. Ancak böyle
bir elbirliğiyle kardeş iki millet hürriyete, milli ve insani haklarına
kavuşabilir.
Sanırım anlaşıldı. Sosyalist Nâzım Hikmet, gelecek güzel günleri
Türk ve Kürt yoksullarının elbirliğiyle kurac ağını düşlüyordu. Kardeşliği
yüceltiyordu.
Nâzım Hikmet bu nedenledir ki, Anadolu insanının hikâyesini
anlatırken, hem Türk'ü hem de Kürt'ü yazdı. Onun için, Türk ve Kürt'ün kaderleri
birdi. Kurtuluş Savaşı Destanım da Kürtler ve Türkler beraber yazmıştı.
Nâzım Hikmet şiirinde Anadolu'nun her parçasından bahsettiği gibi Kürtlerden
de söz etti. Memleketimden İnsan Manzaraları kitabında Aydınlı Jandarma
Başçavuşu Hüsnü'nün, karısı Emine'yi konuştururken şöyle yazdı
Kürtleri:
Hüsnü Çavuşla on beş yıl, bayan hemşire,
kalmadı gezmediğimiz
yer.
Karadeniz'de içinde Lazların,
şarkta Kürtlerin arasında.
Kürtlere
kuyruklu derler
yalan.
Kuyrukları yok.
Yalnız çok asi, çok fakir
insanlar. Zenginleri de var ama az...
Hayatı hapishanelerde geçen halk
devrimcisi Halil'in, Diyarbakır Ce zaevi'ndeki macerasını anlatan Nâzım Hikmet,
Kürt ağalarını eleştirdi:
Ve şarkta
akrepleri, toprak koğuşları,
karpuzlarıyla ünlü hapishanede Halil'in üstüne uşaklarını saldırttı Kürt beyleri
ve beline inen odunla devrilmeden önce Halil aynı rahatlıkla yardı üçünün
kafasını.
Bu kadar değil...
Nâzım Hikmet, Memleketimden İnsan Manzaraları
ve Kuvayi Milliye Destanı ki¬taplarında Anadolu'daki Milli Mücadele'yi
anlatırken Kürtlerin hikâyelerinden bahse t- ti. Antep, Urfa, Maraş
savunmalarında hep onların yiğit diren işini anlattı. Tek başına "Karayılan
Destanı" bile Nâzım Hikmet'in kardeşliği ne kadar yücelttiğini
gösterir!..
"Oradaydım" belgeseli mahkemelik oldu
CNNTürk'te altı yıldır
Türkiye'nin sözlü tarih çalışması olan Oradaydım adlı bel¬geseli yapıyoruz.
Geçen yıl b aşımızı "belaya" soktuk!
12 Eylül 1980 darbesinden sonra
Diyarbakır Cezaevi'nde yaşanan vahşeti, eski milletvekili Nurettin Yılmaz'a
anlattırdık. Hakkımızda 301. maddeden dava açıldı.
Biz öyle dünya ve Türkiye
medyasını "Bizi yargılıyorlar" diye ayağa kaldırmayı bilmediğimizden(!),
mahkemeye' gidip kendimizi savunduk ve beraat ettik.
Haberi alan bazı taraflı
gazeteler olayın üzerine gitti. Öyle ya, aradan yıllar geçmiş ve hâlâ birileri
Diyarbakır Cezaevi'ni belgesel yaptığı için yargılanıyordu.
Ancak, belgeseli
bizim yaptığımız ortaya çıkınca duraladılar. Yine de haberini yaptılar; tabii
bizim adımızı ve rmeden!..
Bu anekdotu niye yazdım? Diyarbakır Cezaevi
kapatıldı.
Ardından tartışma başladı; "Müze olsun" diyenler
çıktı.
Diyarbakır Cezaevi vahşeti, 12 Eylül darbesinin yıldönümünde de sık
sık dile ge¬tirildi. İyi de yapılıyor.
Çünkü insanlık suçu olan bu vahşet,
tarihimizin en büyük ayıpların dan biridir.
TV'lere çıkıp konuşanlar,
gazetelerde makale yazanlar Diyarbakır Cezaevi va h- şetini Türkiye'ye ilk
duyuran yayın organının hangisi ol duğu yazmıyorlar.
Niye?
Bilmiyorlar mı?
Biliyorlar, çok iyi biliyorlar.
"Diyarbakır Cezaevi'nde Allah Yok!" kapak
manşetiyle bu insanlık suçunu Türk i- ye'ye ilk duyuran yayın org anı, Doğu
Perinçek'in çıkardığı 2000'e Doğru dergisi oldu. Tarih, 12 Temmuz 1987.
Durun
bir sözüm daha var:
Kürt açılımı konuşup tartışılıyor. İyi de oluyor. Turgut
Özal'ın Kürt meselesine ne kadar demokrat ne kadar liberal baktığı söyleniyor.
Eğer ömrü yetseymiş bu sorunu çözebilirmiş.
Çözer miydi bilmem; on yıllık
iktidarında (19 83-1993) çözemedi. Meselem bu değil, benim anlamadığım başka bir
konu var.
Bugünlerde hep Diyarbakır Cezaevi vahşetinden bahsediliyor. Ancak
kimse o dönemdeki Diyarbakır Sıkıyönetim komutanının kim olduğunu söylemiyor.
Ben yaz a¬yım: Kemal Yamak!
Kenan Ev ren'in özel isteğiyle bölgeye
gönderildi.
Kemal Yamak vahşetin bir numaralı sorumlusudur.
Peki, Kemal
Yamak emekli olduktan sonra ne yaptı ?
Turgut Özal, başbakanlığı döneminde
Yamak'ı önce Başbakanlık danışmanı ola¬rak yanına aldı.
Sonra Çankaya
Köşkü'ne çıktığında ise Kemal Yamak'ı Cumhurbaşkanlığı genel sekreterliğine
getirdi.
Bugünlerde; bazı aydınlar bir yanda Diyarbakır Cezaevi vahşetini
yazıyor, diğer yanda yardımcılığını Kemal Yamak'ın yaptığı Turgut Özal'ı övüp
göklere çıkarıyor.
Bu ne yaman çelişki anne!
Öyle ya, vurun Kenan
Evfen'e; tek suçlu o! Son bir ekleme yapmalıyım;
Darbenin 29. yılında Hasan
Celal Güzel ekranlara çıkıp ANAP olarak 12 Eylül darbesine karşı nasıl
kahramanca mücadele verdiklerini söyleyerek, kahkaha atmama neden oldu ya artık
ne diyeyim, Allah ondan razı olsun.
Bir biz öğrenemedik şu darbelere karşı
nasıl mücadele edileceği ni...
Baksanıza, her darbede içeride olanlar yine
Silivri Cezaevi'nde...
Her darbede yıldızı parlayanlar yine pek
revaçta...
Silivri Cezaevi de nince akla doğal olarak Ergenekon sanıkları
geliyor. Savcıların hazırladığı üçüncü iddianam enin bir numaralı sanığı Yalçın
Küçük. Nedeni; adbilimden yola çıkarak Sabetayist meselesini
araştırması.
Karışık gibi değil mi; en başından yazayım...
Kürtçe ile
Ergenekon'un bağlantısı
Kürt açılımının önemli ayaklarından biri de yerleşim
isimlerinin eski adlarına döndürülmesi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül Bitlis
ziyaretinde "Güroymak'a eski adıyla Norşin dersek ne kaybederiz?" dedi. Gül
herhalde Norşin'i Kürtçe isim sanıyordu; Norşin, Ermeni ismi çıktı!
Ancak
tartışma da başladı.
Herkes bir yandan o Kürtçe, yok Ermenice, yok Rumca,
Lazca diye konuşmaya başladı. Güzel.
O halde bir meseleyi aydınlığa kavuşt
urabiliriz...
Öncelikle iki olgudan bahsetmeme izin veriniz:
Tarih
çalışmalarının olmazsa olmazlarından biridir d ilbilim. Dilbilimin olmazsa
olmazı "adbilim"dir (Onomastics, Onomastkme, Onomasiologie, Onomasiology...).
Adbilimin olmazsa olmazı ise "yeradıbi lim"dir. (Toponymie, Toponymy,
Toponomastique...) Kökenbili me (etimoloji) filan girerek konuyu dağıtıp
kafaları karış¬tırmayalım.
Hemen ikinci olgumuza geçelim:
Ergenekon üçüncü
iddianamesi diyor ki: Adbilim çalışmaları yapılarak, halkın kafasında kuşkular
yaratmak hedeflenmiştir.
Bu iddianame aslında, Türkiye'nin "düşünsel grafik
oku"nun ne derece hızla aşağıya doğru gittiğini göster iyor. Bu iddia bilim
felsefesine aykırıdır.
Kafada kuşku/soru olmadan bilim yapılamaz.
Kuşkunun/sorunun olmadığı toplum dogmatiktir. İnsanlık tarihinde kuşku
yaratanlar/soru ortaya atanlar Ortaçağ Avrupası'nın Engizisyon mahkemelerinde
yargılanmışlardır.
Ortaçağ, düşünmeyi unutmanın adıdır. Türkiye XXI. yüzyılda
Ortaçağ'a dö n- müştür.
Neden mi?..
Adbilimle uğraşan kişi, bugün
Ergenekon üçüncü iddianamesinin bir numaralı sanığı: Yalçın Küçük! Araya
girmeliyim... Çünkü bu konu ağızlarda sakıza dönüştürüldü. Bakın...
Mühtedi/avdeti/dönme; siyasetin, hukukun değil bilimin konusu olmalıdır. Bunu
gerçekleştiremiyoruz. Nedeni şudur: Doğru iletişim kurmak için ortak bir temel
gerekir, yani basitçe söylersek; eğer eğitimli/bilinçli biri ile
eğitimsiz/bilinçsiz bir insan ortak bir dil tutturacaksa bu ancak en düşük
düzeyde mümkün olabiliyor. Çelişkimiz buradan doğuyor. Sorunlarımızı en alt
düzeyde tartışarak, vasata boyun eğen, yo zlaş- mış ortak bir dil ortaya
çıkarıyoruz. Ve bu dille ne konuşabiliyor ne de tartışabiliy o- ruz!..
Hangi
siyasal görüşte olursa olsun, sözleri ve davranışlarıyla ezber bozan kişil e¬re
hep sempati duyuyorum!
CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman bunlardan biri.
Kabul edin ki, TBMM'nin en renkli politikacılarından. 1915 Ermeni tehciri
nedeniyle "özür diliyorum" kampa n- yası başlatanlara Cumhurbaşkanı Abdullah
Gül'ün hoşgörüyle yaklaşması üzerine, "Onun annesi de Ermeni" diyerek tartışmayı
bambaşka bir yöne çekive rdi.
Cumhurbaşkanı Gül, milletvekili Arıtman'ı dava
etti. Bu kez tartış ma, "Ermeni denmesi hakaret midir ki Gül dava açtı; asıl
Gül'ün bu tavrı eleştirilmelidir" şekline büründü.
Bu gidişle tartışmanın
seyri değişik şekilde sürüp gidecek...
Günümüzde mühtedi/avdeti/dönme
meselesi konuşulacak, yazılacak da Prof. Yalçın Küçük'ün adı geçmeyecek; hiç
olur mu öyle şey?
Habertürk TV'de Murat Bardakçı, Yalçın Küçük'e veryansın
etti: "Ah Yalçın Ho¬cam ah! Bu Sabetayizm meselesini siz başımıza
açtınız."
Nasıl yani?
Sabetayizm tartışmaları, İttihat ve Terakki Cemiyeti
kurulduğundan beri yok mu? Bu mesele Türkiye'nin gündeminden ne zaman düştü? 50
küsur yıl önce Hüseyin Üzmez, Ahmet Emin Yalman'ı niye vurdu?
Yalçın Küçük'ün
yaptığı; dinciler ve ırkçılar tarafından yıllardır bir aşağılama sı¬fatı olarak
kullanılan "dönme" olgusunu bilimsel bir temele oturma çabasıdır sadece.
Yöntemini ve çözümlemelerini eleştirebilirsiniz; ancak merakına, çabasına,
çalışkanlı¬ğına ve bilim adamı titizliğine söz edemezsiniz.
Örneğin, Yalçın
Küçük adbilim olan "onomastik"e haklı olarak büyük önem v e¬rir. Sabetayizm
konusunda iki kitap yazmış bir gazeteci olarak ben, bizim topraklarda salt
adbilimle yapılan çalışmaların yanlış sonuçlara yol açac ağım düşünüyorum. Çünkü
1934 Soyadı Kanunu çıktığında devlet, soyadı alamayan eğitimsiz yoksullar için
soyadı listeleri çıkardı -ki bu listeleri kimlerin hazırladığı incelenmemiş
konudur- insanlar listelerden beğenip soyadı aldı.
Elitist aileler dışında
Türkiye'deki soyadlarının büyük bir bölümü bu listelerden edinilmiştir. Ve
benzeri n edenlerden dolayı Batı'da hayli saygın olan bu bilim dalının
Türkiye'deki sosyal olayları açıklamada yetersiz kalacağını
düşünüyorum.
Ancak mühtedi/avdeti/dönme araştırmaları-çalışmaları
üniversitelerin akade¬mik sahalarında az da olsa hep vardı.
Ordinaryüs
Profesör Ömer Lütfi Barkan (1902-1979) Türkiye'de iktisat tarihi bi¬liminin
kurucularındandı.
Osmanlı devletinin ekonomik ve siyasal tarihini inceleyen
Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı'nın nüfusuyla ilgili belgeleri ilk defa ortaya
çıkaran bilim adamıydı. Bu konuda onlarca bilimsel makale yazıp bildiri sundu.
En önemli kaynağı Osmanlı'nın tapu tahrir defterleri, maliyenin müdevver
defterleri, evkaf defterleri ve şer'i siciller defterleriydi.
Ve bu
defterlerde yazan bir isim Ömer Lütfi Barkan'ın hep dikkatini çekti: A
b-
dullah!
Bu isme önce Balkanlar'da "misyoner" görevi üstlenen derviş
zaviye kütükleri n- de rastlamıştı. Sonra aynı i smi, Edirne Askeri Tereke
Defterleri (1545-1659) yani miras defterleri çalışmasında gördü. 2 079 mirasın
528'inin (yüzde 28,8) "Abdullah oğlu" tarafından bırakıldığını görünce şaşırdı.
Aynı isim, Trabzon mufassal/kapsamlı tahrir defterleri (1486-1583) çalışmasında
karşısına çıktı. 1553'te 570 yetişkin Müslüman'ın 163'ünün babasının adı
Abdullah'tı! Yani, veled-i Abdullah! Keza 1583 yılını örnek alı r- sak: 1 134
yetişkin Müslüman içinde 256 kişinin baba adı Abdullah'tı.
Ve ilginçtir
Abdullah'lar çocuklarına Abdullah adı koymuyor ve soyağaçları baba Abdullah'la
başlıyordu! Be nzer örnekler çok fazla.
Örneğin, 1546 yılı İstanbul Vakıfları
Tahrir Defterinde İstanbul'daki vakıfları yaptıranların yüzde 45'i "Abdullah
oğlu" ya da "Abdullah kızıydı.
Manisa tahrir defterlerini inceleyen Prof.
Feridun M. Emecen, 16. Asırda Mani¬sa Kazası adlı eserinde "veled-i
Abdullah"ların, nüfusun yüzde 8'ini oluşturmasını şaş¬kınlıkla karşıladığını
yazıyor.
Benzer şaşkınlığı "XVI. yüzyılda Samsun-Ayıntab hattı boyunca
yerleşme, nüfus ve ekonomik yapı" incel emesini yapan Dr. Alpaslan De mir de
yaşamıştır.
İsmail Hamdi Danişmend'den M. Mehdi İlhan'a kadar birçok tarihçi,
tahrir de f- terlerini incelemiş ve aynı sonuca varmıştır:
İhtida edenlere;
Abd-allah; "Allah'ın kulu/kölesi" adı veriliyordu. Ve ilginçtir "Mehmed veled-i
Abdullah" gibi isimler bazı tahrir defterlerin de gayrimüslimler arası¬na
kaydedilmişti!
Eklemeliyim ki sadece bizde yapılmadı bu
çalışmalar:
Victor Menage "İhtida Edenlerin Baba Adları" adlı çalışmasında
Osmanlı devle¬tinde yüksek memurluklara gelmiş olan dönmelerin baba adlarını
inceledi ve aynı isimle karşılaştığını yazdı: Abdullah. Ek olarak,
"Abd-al-latif' ve "Abd-al-kadir" isimle¬rine rastlanıldığını da
belirtti.
Galab Galabov Sofya Kadı Mahkemeleri kayıtlarında, "Mikroş'un oğlu
Andreas'ın ihtida edip 'Abdullah oğlu Yusuf adını aldığını" örnek olaylarla
açıkladı. Heath W. Lowry, Trabzon şehrinin nasıl İslamlaştırıldığını ve
Türkleştirildiğini araştı r- dığında yine "Abdullah" ismine vurgu
yaptı.
Dünyanın önemli Osmanlı tarihçilerinden Franz Babinger de "Abdullah"
ismiyle ilgili makale yazdı. Ama biz yazıp konuşamıyoruz işte...
Ancak... Bu
"ancak" önemlidir.
Tahrir defterlerinde geçen her "Abdullah" isminin dönme
bir gayrimüslimin adı olduğunu söylemek yanlış olur. Bilindiği gibi "Abdullah"
adı İslam dünyasında sık rast¬lanılan bir isimdir. Tarihçi Osman Turan'ın
yazdığı gibi ana babası kaybolmuş çocuklara da "Abdullah" adı veril
iyordu.
Ayrıca mühtedi olmak Osmanlı döneminde ayıplanacak, hor görüle cek
bir du¬rum muydu? Öyle olsa XVI. yüzyılda Ermeni'yken Müslüman olup vezirliğe
kadar yü k- selen paşanın adı "Mühtedi Mehmed Paşa" olur muydu ?
Ne yazık ki
bilimin konuşup tartışacağı konu, bugün Silivri Mahkemesi'nin ko¬nusu olmuştur.
Bu dogm atizmdir.
Evet, kaldığımız yerden devam edelim. Ergenekon Davası
üçüncü iddianames i¬nin bir numaralı sanığı ad bilimle uğraştığı için Yalçın
Küçük'tür!
Kürt açılımıyla birlikte konuşulup tartışılmaya başlanan
yeradıbilimi gündeme getiren', kişi ise Türkiye Cu mhuriyeti'nin bir numarası,
Abdul lah G ül'dür!
Kafa karıştırıcı değil mi?
Biri müebbetle
yargılanıyor, diğeri alkışlanıyor.
Adbilim yasak, yeradıbilim
serbest!,.
Adbilim ırkçılık, yeradıbilim özgürlük!
Öyle mi?
Bu
düşünmeyi unutmaktadır; bu Ortaçağ'dır.
Bu tespitimizden sonra madem, Kürt
açılımıyla gündeme gelen yeradı bilimi ko¬nusunda bir serbestlik var; bu kon uda
bir şeyler söyleyebiliriz...
Yer isimleri neden değiştirildi?
Bilim
ihtiyaçtan doğar. Tarihin aşmak zorunda olduğu sorunlardan biri de geç¬miş
kültürlerin kullandıktan dillerdir. Adbillim, yeradıbilim bunun sonucunda
doğmuş¬tur.
İnsanlık tarihi boyunca yer isimleri sürekli değişmiştir. Her
yeni kültür, eski kü l- türün yer/coğrafi ismini kendi diline uyarlamıştır.
Binlerce yıllık süreçte isimler değ i- şikliğe uğramıştır.
Ayrıca bu kültürel
geçişten başka m illiyetç ilik ideolojisinin doğmasıyla birlikte yer isimleri
değiştirilmiştir. XIX. yüzyılın ürünü bu anlayış Osmanlı'ya geç
gelmiştir.
Giderek küçülen Osmanlı, elindeki son parçayı kaybetmek istemi
yordu.
Bu nedenle yer adlarının değiştirilmesi fikri ilk kez 1910 yılında
ortaya çıktı. 1913'te çıkarılan İskân-ı Muhacirin Nizamnamesi ile ilk ad
değiştirmeler gerçekleşti.
Osmanlı'nın artık güvenilmez olarak gördüğü
Ermeni, Rum ve Bulgarların verd i¬ği il, ilçe, köy adları Türkçeye
dönüştürüldü.
İttihatçılardan Kemalist döneme, Milli Şeften Demokrat Parti
dönemine kadar her daim yer isimleri değiştirildi.
Bugün yapılan tartışmalara
bakınca, sanki sadece 12 Eylül 1980 darbe siyle yer adlarının değiştirildiği
sonucu çıkıyor ki bu hiç doğru değildir.
Ayrıca bir parantez
açmalıyım:
Elimde veri yok ama "12 Eylül'de değiştirilen isimlerin çoğu
Ermeni ce miydi?" diye düşünüyorum. Şuradan hareket ediyorum; o dönemde Kürt
hareketleri güçlü d e¬ğildi; zaten sol-içi görülüyordu. Ayrılıkçı talepler hemen
hemen hiç yok gibiydi. Zaten bütün sol fraksiyonlar neredeyse ezbere
bağlamışlardı; "Kendi kaderini tayin hakkı." Yani o büyük gün geldiğinde,
Kürtler ne istiyorsa ona uyulacaktı!
12 Eylülcüler, Kürt meselesini tek
başına pek tehlikeli görmüyordu. O dönemde tehlikeli gördükleri -ASALA'dan
dolayı- Ermeni meselesiydi.
Bu nedenle -yazdığım gibi elimde tam listesi yok-
o yıllarda değiştirilen isimle¬rin çoğu Ermenice adlar gibi g eliyor bana.
Neyse... Umarım değiştirilen yer isimlerinin listeleri gün yüzüne
çıkarılır...
Parantezi kapatıp değiştirilen yer isimleri konusuna
dönebiliriz..
Hangi isim kime aitti?
En çok yer isimleri değişildiğinin
Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu'da gerçe k- leştirildiği iddia ediliyor.
Öyle
mi, bilmiyorum.
Görebildiğim kadarıyla, bu iddiayı ortaya atanların meseleyi
yüz Yıllık bir tarih dilimi içinde ele aldıklarıdır.
Bazı çevreler hep aynı
nakaratı söylüyor: "Karadeniz'de Rum, Doğu'da Ermeni ve Kürt adları
değiştirildi!"
Değiştirme olayı yaşandı; kabul. Ama değiştirilenin ne olduğu
tartışılır.
Öyle bildik ezberci yaklaşımlarla bu iş çözülemez. Bi lim
siyasete kurban edile¬mez. Her işin bilimsel bir day anağı olması gerekir. İşte
bu -
rada karşımıza yeradıbilimi çıkıyor.
Yer adları alanındaki ilk
kapsamlı sözlük olan Prof. Bilge Umar'ın Türkiye'deki Tarihsel Adlar çalışması,
değiştirilen yer isimleri konusunda bizlere açıklayıcı bilgiler
sunuyor.
Prof. Umar'ın bu bilimsel çalışmasını okuduğunuzda; her bir adın
gösterdiği kö¬yün, ilçenin, şehrin, dağın nehrin vb'nin hangi halkın dilinden
geldiğini, hangi sözcük ve takılarla türetild iğini öğreniyorsunuz.
Karşınıza
büyük Anadolu uygarlığını oluşturan unutulmuş diller çıkıyor: Hitit d i¬li, Luvi
dili, Trak dili, Bitin dili, Frig dili, Huri dili, Urartu dili, Kelt/Galat dili
vs vs... Yaz¬dığım gibi, sadece neredeyse son yüz yıla bakılarak, yer isminin
Ermenice, Rumca, Türkçe, Kürtçe, Süryanice, Arapça, Lazca, Gürcüce vs olduğunu
sanmak hatalı olur.
Ne yazık ki bu bakış açısıyla, masa başında oturulup
binlerce yılın ürünü isimleri değiştirmiş ve aslında Anadolu uygarlığını yok
etmişiz. Anlamamışlar; yer adla rı Rum- caya ya da Ermeniceye benziyor diye de
ğiştirmişler. Halbuki bazı isimlerin hiç mi hiç alakası yok. Ne büyük
cahillik!
Korkarım, uydurulmuş Türk adları yerine şimdi de Kürt açılımı
rüzgârıyla, yine uydurulmuş Kürt adları konulacak. Ve binlerce yıllık Anadolu
uygarlığı mirası bir kez daha siyasete kurban edilecek. Anadolu'nun kendi
kültürü olduğu gerçeği yine gö r- mezlikten gelinecek...
İsim değiştirmelere
birkaç örnek vererek bu konuya nokta koyalım: Türkiye'de yüz binlerce yerleşim
adı var. Bunların binlercesi ya tarihsel süreç içinde ya da masa başında
oturularak değiştirildi. Kaygılar ne olursa olsun bilgisizlik sonucu
değiştirilen isimler aslında uygarlıklar beşiği Anadolu kültürünün bir
parçasıdır.
İsim değişikliğiyle ilgili olarak sizlere farklı birkaç örnek
derledim...
Afşin: Kahramanmaraş iline bağlı ilçe merkezi. Ukçağ'daki adı Ara
bissos idi ve yakın zamana kadar, Arabissos'tan bozma "Yarpuz" adını taşıyordu.
Şimdiki Afşin adı, sanılabileceğinin tersine, ünlü Türk komutanları Afşinlerden
değil, Ortaçağ'da orada bulunan Til Khampson Kalesi'nin adından
geliyor.
Ağrı: Hemen her ülkede, Tevrat'ta geçen (Urartu sözcüğünden bozma)
adıyla, Ararat diye bilinen yüce d ağın bizdeki adıdır. Ararat, Tevrat'ın Batı
dillerine yapılan çevirilerinde kullanılan uydurma bir addır. Ağrı, aslında
dağın iki doruğunun adıdır. Ve kanımca Doruk anlamı Akra'dan gelir. İran'daki
Rey kentinin kuzeybatısındaki bir diğer dağın tarihsel adı, Akra
Dağı'dır.
Alut: Adıyaman ili Kâhta ilçesine bağlı bucak merkezi Damlacık'ın
eski adı! So¬nundaki -ut, Ermenice -lı anlamındaki takısı -ud'u hemen akla
getiriyorsa da, o dilde Alud, Alut, diye bir sözcük
saptayamadım.
Yararlandığım sözcükler Kürtçede dahi Alud, Alut diye bir
sözcük gös termiyor.
Amanda: Hatay ili Reyhanlı İlçesi merkez bucağına bağlı
köy. Yeni uydurulan adı Beşarslan. "Amanda" adı Luvi dilinde Ama-(va)nda
öğelerinden türetilmiştir. "Ana Tanrıça Tapınıcısı" demektir.
Amida:
Diyarbakır kentimizin ilkçağ'daki adıdır. Romalılar ile İranlılar (önce Partlar,
sonra Sasaniler) arasındaki savaş dönemini anlatan tarih yapıtlarında çok
anılmıştır. Görünüşe bakılırsa bu Amida adı, Ama (Ana Tanrıça) kök sözcüğüyle,
vanda/anda/ada takıntısının çeşitlemesi olan inda/ida takısından türetilmiştir.
"Ama/Ma tapınıcısı" (halk) demektir.
Ardahan: Ermenice söylenen biçimi,
Artan. Artan-Ardahan yalnız kentin değil, oradan geçen ve Gürcistan'da Kur, Kura
diye anılan önemli nehrin de adıdır. Gerek Artan, gerekse Ardahan biçimlerinin
aslı, yani yörenin ve ırmağın adının öz biçimi Luvi dili ardılı (Pontos
ülkesinde de konuşulan) Kappadokia dilinden gelme Arda kök sözcü¬ğüne vana/ana
takıntısının eklenmesiyle "Akarsu'sal - Akarsu Ülkesi" anlamındaki "A r- dana"
idi.
Bajirge: Hakkâri/Yüksekova - Esendere'nin eski adı. Kürtçe, ash
Ba-jar-geh, "Ka¬saba Yeri"
Bardız: Erzurum/Şenkaya-Gaziler'in eski adı.
Ermenice Bardız "Bahçe" anlamı n-
dadır.
Beytüşşebap: Hakkâri merkezi
ilçesi. Arapçadır. Ev anlamındaki Beyt ve Gençlik anlamındaki Şebab'tan
tm-etilme; dolayısıyla Gençlik Yurdu anlamındadır. Bu adın Süryani dilindeki
aslının Arap ağzına uydurularak değiştirildiğini de söyleyebiliriz. Beyt'in
Süryani dilindeki karşılığı Bet'tir. Ayrıca Bethşeba, Tevrat'ta Hz. Süleyman'ın
anasının adıdır.
Bismil: Diyarbakır'ın ilçesi. Farsçada "Besmele çekilerek
boğazlanmış hayvan" anlamına gelir. Ayrıca Ze ki Velidi Togan, anayurdu Güney
Moğolistan olan Basmıl adlı Türk boyunun Anadolu'ya gelip yerleştiğini
belirtiyor.
Cağaloğlu: İstanbul kentinin tarihsel bölümünde bir semtin
Osmanlı döneminde aldığı ad. Ciğala -zade'den gelir. Orada sarayı bulunan
Sadrazam Cığalazade Sinan Paşa soy yönünden Cicala ailesinden bir İtalyan'dı.
Cicala Türk ağzında Cığala olmuştur.
Cizre: Dicle kıyısında, Suriye
sınırındaki ilçe. Baharda taşan ırmağın kasabayı ada durumunda bırakması
nedeniyle Araplar, kasabaya Cezire-i İbn Ömer "Ömer Oğ- lu'nun Adası" adını
verdiler.
Digor: Kars/Digorlar Kafkas halklarından Osetlerin batı grubunu
oluşturan to p- luluktu. Özellikle Gürcistan iç ine yayılmışlardı.
Fırat:
Nehrin adı Akkad/Babil dilinde "Irmak" anlamını belirten "Puratu" sözcü¬ğünden
gelir. Bu ad, halk ağzında Fraat, Frat, Furat biçimlerini almıştır.
Hatay:
Geç Hititler döneminde Hattena (Khattena; yani Khatti-vana; Hatti/Khatti
Ülkesi).
Havza: Samsun'un ilçesi. Arapça Havz sözcüğünden Türkçeye çev
rildi.
İmranlı: Sivas ilçe merkezinin ilk adı Çifti. II. Abdülhamid döne
minde Hamid- Abad, sonra onun yıkılmasıyla Ümraniye oldu. Cumhuriyet ise tekrar
eski adını İmra n- lı'yı verdi.
Kâhta: Yakın zamana kadar "Kölük" deniyordu.
Kâhta denilmesi hiç de yem d e- ğildir. Ortaçağ tarihçilerinden Urfah
Matthaeos'un yapıtında Hartan; Süryani Mikeal'in yapıtının Ermenice çevirisinde
Gakhta; aynı yapıtın Süryanice aslında Gaktay; Bar Hebraeus'un Süryanice eseri
nde Gakhti; Arap tarihçilerinde Kâhta olarak anılır.
Karabegan:
Elazığ/Palu-Ancak'ın eski adı. Görünüşte Türk ve Kürt karışımı "Karabeyler"
anlamındadır.
Kelkit: Her ne kadar tarihçi Wittek Yer Adları eserinde,
"Kelkit Irmağı'nın İlk- çağ'da Helen ağzına uydurulmuş adı Lykos, Helen dilinde
'Kurt' anlamına geldiği için Ermeniler bu adı kendi dillerine çevirerek ırmağa
Gail -Get, Kurt Irmağı dediler" diye yazsa da yanılıyor. Çünkü Kelkit yöresinde
Îlkçağ'da bir Kelkit halkının yaşadığını bili¬yoruz.
Lice: Adı Türkçe Ilıca
sözcüğünden bozma gibi görünse de dilbilim ci Herzfeld'e göre Îlkçağ'da
kullanılan bir addan ileri geliyor.
Mardin: Tarihçi Plinius, Nisibis/Nusaybin
yöresinde Mardani adlı bir Arap kab i- lesinin yaşadığım söylüyor.
Midyat:
Helenistik Çağ'da Seleukoslar devletinin yöreye egemenliği döneminde var olduğu
ve Medeat adını taşıdığı biliniyor. Süryani kültürünün en önemli tarihsel
merkezlerinden.
Siirt: Dilbilimci Herzfeld'e göre, İran'da Arbela/Erbil
yöresine de yayılmış olan ve Dareios zamanından kalma yazıtlarda Asagrta diye
anılan halkın adından geliyor. Bu halkın daha önce Urumiye Gölü doğusu
yakınlarında Tebriz ile Zencan arasında varlığı Asur belgelerinde anılıyor.
Halktan Zikirtu, Zikirtiya diye söz ediliyor. Ermeni dilinde Sgerd diye
geçiyor.
Siverek: İran dilinin "kara yıkıntılar" anlamında bir sözcüğüyken,
Ermeni ağzı n- da Sevaverak, Süryani ağzında Şebhabherak, Türk ağzında Siverek
olmuştur.
Aslında örnekleri uzatmaya gerek yok.
Görüldüğü gibi, yer
isimleri, tarihsel süreçte uygarlıkların farklı okuyuşlarıy- la/ağızlarıyla
değişim geçiriyor.
Yani her yeni kültür, eski kültürden kalma tarihsel
coğrafya adlarını kendi dili¬nin fonetiğine uyduruyor.
Bu öylesine bir
değişimdir ki, bugün Türkçede hiç anlamı olmayan birçok yer ismi artık dilimize
yerleşmiştir. İzmir, Manisa, Adan a, Edremit, Ladik gibi...
Yer adları
araştırmasına yıllarını veren Prof. Bilge Umar diyor ki:
Türkiye'nin en eski
tarihsel adları üzerine yapılacak araştırmanın sağladığı bilgi, şu ya da bu
höyükte yapılan arkeolojik kazıyla ortaya çıkarılan buluntuların sağladığı
bilgiden daha az önemli değildir. Diğer bir söyleyişle, tarihsel adların
arkeolojisi, kazı¬dan buluntu çıkarmaya ve bunları yorumlamaya dayanan kazı
arkeolojisi kadar önem¬li, verimli, öğretici bir bilimsel çalışma
alanıdır.
Özetle; bizi büyük ayıbımızdan kurtaracak her değişime açık
olmalıyız. Ancak bunu yaparken rüzgâra da kapılmamalıyız. Her ülkenin sorunu
var. Batı ülkeleri n e- dense hiç rüzgâra kapılmıyor. Ama diğer ülkelere iç
sorunları konusunda baskı uygul u- yor.
Siz hiç "Texas açılımı" duydunuz mu?
"Texas açılımı"
Türk toplumu olarak neredeyse "paranoya" haline getirdiğimiz
bir korkumuz var: Bölünmek. Son 300 yılını sürekli toprak kaybederek geçiren bir
toplum için bu korku anlaşılır.
Ancak dikkatinizi çekiyor mu bilmem: Son 300
yıldır ne zaman ayrılıkçı bir hare¬ketle karşılaşsak; Batılı devletler hemen
olaya el koyuyor ve hemen işaret parmakları¬nı gözümüze uzatarak neler yapmamız
gerektiğini bize bir bir söylüyorlar. Biz de hep onların dediğini yapıyoruz ve
ne hikmetse hep kaybediyoruz.
Fakat bu yazıda anlatmak istediğim bu değil.
Merakım başka.
Batılı büyük devletler hiç ayrılıkçı hareketle karşılaşmazlar
mı? Hiç bölünme tehlikesi geçirmezler mi?
Olur öyle şey; tabii karşılaşırlar
ve bölünme tehlikesi de geçirirler. Ama b unu kimse duymaz! Duyulmazlar. Hiç
öyle bildik, "Dünya küreselleşti bir köy haline geldi, kim neyi nasıl saklar"
gibi bilindik ezberci laflar söylemeyiniz. Neyi ne kadar bileceğ i- nizi dünya
haber ağını elinde tutan iletişim tekelleri belirler. Biz sadece bize
gösteri¬lenleri biliriz! Çünkü bunlar bilir ki, (Machiavelli'ye göre) en büyük
erdem (virtti) kont¬roldür.
Bu kadar sözden sonra bir örnek vermeliyim...
Repubüc of Texas (Texas Cumh u- riyeti) diye bir örgüt adı duydunuz mu?
Ya da
Richard McLaren adında bir örgüt lideri... Dünya; Kürt örgütlerini, liderl
e¬rini ezbere sayar ama Texas ayrılıkçılarından hiç haberdar olmaz. Sanıyorum
"hikâyemize" başlayabiliriz...
Texas, ABD'nin güneyinde bir eyalet.
Türkiye'ye yakın büyüklükte toprağı var. Nüfusu 24 milyon. Bunun yüzde 83'ü
(içinde Meksika kö - kenlileri de var) Beyaz, yüzde 17'si Siyah.
ABD'nin en
zengin eyaletlerinden. Ülke petrolünün yüzde 40'ını Texas çıkarıyor. Hayvancılık
ve tarımda lider konumda
Texas tarihi boyunca hep bağımsız olmak istedi.
Bazen başardı da; 1836 yılında, bağımsızlık savaşını vererek Meksika'dan
ayrıldı. Ancak bu durum 9 yıl sürebildi. 1845'te ABD'nin istilasına
uğradı.
ABD'nin ilhakı Texas'ı böldü. Bazıları federasyon içinde kalmayı
desteklerken bir grup ise bağımsızlıktan yanaydı. Bu tartışmalar 150 yıldır
sürüyor. Ayrılık fikri bazı yı l- larda artıyor; gizli örgütler
kuruluyor.
Texas'ın bağımsızlığı için mücadele veren bir örgüt
var:
Republic of Texas (Texas Cumhuriyeti)...
Lideri ise Richard
McLaren...
Texas halkının esir tutulduğu gibi tezlere sahip olan Republic of
Texas, 1995 yı¬lında geçici bir hükümet kurdu. Texas bağımsızlığının sembolü
1836 Anayasası'na bağ¬lıydılar.
Örgüt üyeleri hayli aktifti. Amerikan
polisinin şiddet yanlısı tavrına karşın, sila h- lanıp dağa çıktılar!
Kendilerine "Texas Cumhuriyeti'nin As kerleri" dediler. 1997 yılında Joe ve
Margaret Ann Rowe isimli iki Ame rikan vatandaşını esir aldılar; karşılığında
ise hapisteki arkadaşlarının serbest bırakılmasını istediler.
ABD böyle bir
kalkışmaya izin veremezdi kuşkusuz. Sert güç kullanımıyla Texas Cumhuriyeti
Askerleri'ni yakalayıp cezaevine koydu. Ya kalananlar hapishanede direni¬şe
geçtiler, savaş esiri muamelesi görmeyi istediler.
Bu zorlu süreç örgütün
parçalanmasına da neden oldu: McLaren Grubu, Daniel Miller Grubu ve
Johnson-Enloe Grubu...
Hepsi de illegaliteyi/yeraltı örgütlenmesini
savunuyordu. Ancak silahlı direniş meselesi örgütü bölmüştü.
Silahlı
radikalizmi savunanların başında Johnson-Enloe vardı. Bu grubun iki üy e¬sinin
aralarında ABD eski Başkam Bill Clinton' ın da bulunduğu birçok devlet görevlis
i¬ne suikast planladıkları ortaya çıktı.
Fazla ayrıntıya girmeyeyim. Örgüt
militanlarının hepsi "bölücülükten" yargılan¬dı. Örgütün lideri McLaren 99 yıl
hapis cezasına çarptırıldı. Yardımcısı Robert Otto şanslıydı; ona 50 yıl h apis
cezası verdiler. İkisi de hiçbir cinayete karışmamıştı...
Texas Cumhuriyeti
örgütü liderleri, militanları cezaevine atıldı ve sorun bitti d i¬ye
düşünmeyin.
Texas'ta bu yıl yapılan anketlerde Başkan Obama Yönetimi'ni
üzecek sonuçlar çıktı: Texas halkının yüzde 35'i bağımsız Texas Cumhuriyeti'nde
yaşamayı tercih ede r- ken, bu oran Cumhuriyetçiler arasında yüzde 48'e kadar yü
kseldi.
Texas Valisi Rick Perry'nin açıklamaları ise ayrılıkçı hareketlerin
güç skalasıru göstermesi bakımından ilginçti. Vali Perry, ABD merkezi hüküm
etini uyarma zorunluluğu hissetti: "1845'te bu birliğe girdik, ama istediğimiz
zaman ayrıl a- bilmek şartıyla. Çok güzel bir birliğimiz var; ama Washington,
Amerikan halkını kü¬çümsemeye, hor görmeye devam ederse ne olacağını kimse
bilemez."
Görünen o ki "Texas açılımı" Başkan Obama'yı zorluyor. Texas'ta
bugün düne nazaran daha çok "Birlikten ayrılalım" sloganları işitiliyor.
Vali
Perry'nin açıklamalarını özellikle "çay partileri'nde dile getiriyor olması
ol¬dukça manidar bulunuyor. Çünkü Amerikan siyasetinde çay partilerinin politik
bir a n- lamı var:
ABD'de, 1773 yılında İngiltere'nin çay üzerine ağır
vergiler koymasını protesto etmek için, İngiltere'den gelen üç gemi çayın,
Amerikan vatanseverleri tarafından Bos¬ton Limanı'nda yok edilmesi, sömürgeci
İngiltere'ye karşı verilen bağımsızlık savaşının ilk kıvılcımı olarak bilini
yor. Valinin "çay partileri"nde bu sözleri söylemesi, bu yüzden son derece
dikkat çekici bulunuyor.
Türkiye'deki "Kürt sorunu" kadar olmasa da, ABD'nin
de bir "Texas sorunu" var.
Gerek Ermeni gerekse Kürt açılımı konusunda çok
talepkâr olan ABD, bakalım kendi toprağındaki Texas açılımını nasıl
yapacak?
Liderlerini, militanlarını cezaevine koysa da, anketler gösteriyor
ki Texas'taki ayrılıkçıların sayısı giderek artıyor. Neyse, ülkelerin iç
işlerine karışılmaması bir dipl o- masi gereğidir, pardon geleneğidir! "Texas
açılımı" konusunu fazla didiklemeyelim.
Ama keşke Başbakan Erdoğan ABD'ye
gittiğinde, McLaren'in cezaevi koşullarına da bir baksaydı; Öcalan mı rahat,
McLaren mi rahat, karşılaştırma olanağı bulurdu...
Suçlu, Ergenekon sanığı
Hikmet Çiçek
"Kürt açılımı'nın en önemli ayağı, Türkiye'nin kara yüzü olan
faili meçhul cin a¬yetleri aydınlatmak olmalı. Kardeşliğin önündeki en büyük se
tlerden biri bu cinayet¬lerdir.
Yıllardır bu faali meçhul cinayetleri
araştıran bir gazeteci olarak yazıyorum bun¬ları. Behçet Cantürk'ün Anıları
kitabını yıllar önce yazarken ruh halim şöyleydi:
Yıl 1996. Daha meşhur
Mercedes, kamyonla çarpışmamış, Susurluk Çetesi orta¬ya çıkmamıştı. ''''
İki
yıldır üzerinde çalıştığım, Behçet Cantürk'ün Anıları kitabımı bitirmiş,
oku¬ması için rahmetli Hasan Yalçın'a vermiştim.
Hasan Yalçın, gazetecilikte
benim ilk öğretmenimdir. Kitabın ilk taslağını oku¬duktan sonra, "Çetenin
işlediği cinayetleri niye kitabın arka sayfalarına sakladın, be n- ce kitaba bu
faili meçhul cinayetlerle giriş yap" dedi. Hiç unutmuyorum; başımı eğdim,
sessizce "Korkuyorum" dedim. Devleti çıplak görmüştüm...
Hasan Yalçın ısrar
etmedi, çünkü Binbaşı Ersever'in İtirafları kitabının öncesin¬de ve sonrasında
neler yaşadığımın birincil tanığıydı.
Evet, tarihin yaprakları daha 3 Kasım
1996 tarihini göstermemiş, Susurluk'taki kaza olmamıştı.
Ama bu çetenin
işlediği cinayetler biliniyordu.
Görgü tanıklarının ifadeleri sonucu çizilmiş
robot resimlere bakarak bile cin a¬yetleri kimlerin işlediği ortadaydı. Ancak
herkes korkuyordu. Kimse yazmıyor- du/yazamıyordu. Biliyordu ki kaçırılıp kafaya
bir kurşun sıkılarak kör kuyulara atılma tehlikesi var. Neyse...
Aradan
yıllar geçti...
Geçen hafta bir gazetede "faili meçhul" cinayete kurban giden
üç kişinin ölüm yıldönümü ilanına rastladım. Cinayetin üzerinden 15 yıl
geçmiş... Katilleri hâlâ belli değil!.. Susurluk s oruşturmalarında adımlar
atılmış, ancak sonuç alınamamıştı.
Ve siz biliyor musunuz ki; bu katillerin
hiçbirinin bugün "derin-kirli bağlantıları" çözeceği söylenen Ergenekon
soruşturmasında adı bile geçmiyor...
Konuyu dağıtmayayım.
Tarih, 4 Kasım
1993. Başbakan Tansu Çiller İstanbul Holiday Inn Ote li'nin şu açıklamayı yaptı:
"Türkiye, milis hareketi niteliğine dönüşmüş ve yaygınlaşmış bir t e- rör
hareketiyle karşı karşıyadır. PKK'nın haraç aldığı işadamları ve sanatçıların
isiml e¬rini biliyoruz, hesap soracağız."
Hesap soruldu mu; bilmiyorum!
Bildiğim şuydu:
14 Ocak 1994, İstanbul: Liceli Behçet Cantürk, şoförü Recep
Ku zu'yla birlikte kaçırılıp öldürüldü.
25 Ocak 1994, Ankara: Liceli Sefa
Erciyes kaçırılıp öldürüldü.
25 Şubat 1994, Ankara: Liceli Yusuf Ekinci
kaçırılıp öldürüldü.
28 Mart 1994, İstanbul: Liceli Fevzi Aslan ve yeğeni
Salih Aslan birlikte kaçırıla¬rak öldürüldü.
20 Mayıs 1994 Ankara Hakkârili
Namık Erdoğan kaçırılıp öldürüldü.
3 Haziran 1994, İstanbul: Liceli Adnan
Yıldırım ile Yüksekovalı Savaş Buldan ve Hacı Karay birlikte kaçırılarak
öldürüldü.
Liste Medet Serhat, Faik Candan, Recep Yaşar diye uzayıp
gidiyor... Bir de kaçı¬rılıp cesedi hâlâ bulunamayan Liceli Fehmi Tosun gibi
kayıplar var...
3 Haziran 2009 tarihli gazetede Adnan Y ıldırım, Savaş Buldan
ve Hacı Karay'ın ölüm yıldönümü ilanını görünce soruşturma dosyalarını bir kez
daha okudum.
Savaş Buldan'ın vücuduna iki, başına bir; Adnan Yıldırım'ın
başına bir; Hacı Ka¬ray'ın vücuduna ve kafasına birer kurşun sıkılmıştı.
9 mm
Parabellum tipi, dört adet SB Luger marka, bir adet WCC marka; beş adet boş
kovan, üç ayrı tabancadan atılmıştı. Balistik incelemelere göre, olaydaki
tabanca¬lar daha önce me ydana gelen faili meçhul cinayetlerde
kullanılmamıştı...
Dava dosyas ında cinayeti işleyenlerin robot resimleri
görgü tanıklarına da yanı- larak gayet iyi çizilmişti. Susurluk sürecini takip
edenler bu robot resimlere bile bak a¬rak katillerin kim olduğunu anladı.
Ama
devlet bulmuyordu işte...
Aradan 15 yıl geçti... Katiller hâlâ
bilinmiyor.
Diyeceksiniz ki, "işte Ergenekon soruşturmasıyla ortaya
çıkacak."
Evet, iddianamede bu cinayet de geçiyor. Nasıl geçiyor biliyor mu
sunuz? Erge¬nekon tutuklusu Hikmet Çiçek'te "Susurluk timi"nden "Cavit" adlı
birinin gönderdiği bir mektup bulunmuştu.
"Cavit"in kim olduğu bilinmiyor;
Hikmet Çiçek kim mi?
Binbaşı Ersever'in İtirafları ve Behçet Cantürk'ün
Anıları kitaplarını yazdığımda bana en büyük yardımı yapan, yedi yıl birlikte
çalıştığım bir gazeteci.
Ey suçlu gazeteci Hikmet Çiçek!
Kalk ve kendini
savun şimdi; bu üç adamı nasıl öldürdün?.. Öyle ya...
Kimse kılını bile
kıpırdatmazken faili meçhul cinayetlerin aydınlatılması için yıl¬larını
harcarsan, işte böyle kodesi boylarsın... Hak ettin!
Her gün gazete
sayfalarında, TV ekranlarında Hikmet Çiçek belgele rinden bah¬sediliyor.
Ayıptır, günahtır. Kimdir Hikmet Çiçek?
Ne bakkaldır, ne kasaptır ne de
manifaturacı... 20 yıllık gazetecidir o!
20 yıldır kontrgerillayı, Gladio'yu
ortaya çıkaracak haberler yapmıştır. Binbaşı Cem Ersever'le ilk röportajı yapan
gazetecidir. Susurluk sürecinde olayın açığa çıkarıl¬ması için uğraşan
gazetecilerin başında Hikmet Çiçek gelir. Ve nice benzer haberin altına imza
atmıştır.
Şimdi böyle bir gazetecinin odasında, masasında ne çıkacağını
sanıyorsunuz?
Eee Hikmet Çiçek suçlu tabii. Ne diye uğraşıyor bu karanlık
güçler le 20 yıldır? Bekleseydi, Ergenekon soruşturması ortaya çıksaydı ve eline
tutuşturulanları haber yapsaydı olmaz mıydı?
Ah Hikmet Çiçek ah!
Bakınız
gazetelerde yaz ılan, ekranlarda söylenen "Hikmet Çiçek belge si" deni¬len
haberlerin hepsini Hikmet Çiçek haber olarak yapmıştır. Altı -
na imza
atmıştır. Açın balan 2000'e Doğru dergisini, Aydınlık arşivini. Ama yandaş medya
bunu yapmıyor.
Ne yapıyor? Bir meslektaşını karalıyor. Hadi bazılarının
niyetleri belli; anlay a- madığım Cumhuriyet gazetesi bu oyuna nasıl
geliyor!
Fehmi Koru'nun evine polis baskını olsa ne çıkacağını
sanıyorsunuz?
Daha dün kurulan Taraf gazetesinin arşivine savcılık el koysa
ne bulacağını sa¬nıyor?
Yandaş medya, Hikmet Çiçek'i idam ediyor.
Ah
Hikmet Çiçek ah!
Sana ne kontrgerilladan, Susurluk Çetesi'nden, Gladio'dan.
Yoksa böyle yatarsın Ergenekon'dan...
Evet, yıllarca faali meçhul cinayetleri
araştıran Hikmet Çiçek'i cezaevine tıkı- verdik. Diğer ya nda...
Pervin
Buldan'ı tanıyor musunuz?
Kaçırılıp öldürülen Savaş Buldan'ın eşiydi. O da
Yüksekovalıydı. Teyze çocukl a¬rıydılar.
Savaş 1961, Pervin 1967 doğumluydu.
Öldürüldüğünde Savaş 33, Pervin 27 y a- şındaydı.
Bir çocukları vardı:
Neçirvan. Savaş Buldan öldürüldüğünde Pervin Buldan ikinci çocuğu Zelay'a ha
mileydi.
Ölüm haberini alınca bayıldı. Erken doğum yaptı. Dünyaya
küstü.
Bir yıl sonra kendi başına gelenin başkasının başına gelmemesi için
Cumartesi Anneleri'ne katıldı; her cumartesi kayıpların bulunması ve faili
meçhul cinayetlerin aydınlatılması amacıyla Taksim'deki Galatasaray Lisesinin
önüne gitti.
"Mağdur Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği"nin
kuruluşunda yer a l- dı. Polis, derneği kapatınca bu kez, "Yakınlarını Kaybeden
Ailelerle Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği'ni kurdular.
HADEP'te görev adı;
iki dönem Parti Meclisi üyesi oldu.
"Çetelere Karşı Halk inisiyatifi'' içinde
yer aldı.
1999'da HADEP'ten milletvekili adayı oldu. Seç ildiği halde partisi
barajı aşama¬dığı için milletvek ili olamadı. Son seçimde I ğdır'dan
milletvekili seçildi. Halen DTP'nin milletvekili olarak TBMM'de görev
yapıyor.
Bu bilgileri niye verdim?
Şimdi... Unutun, tüm kimliklerinizi,
bildiklerinizi, önyargılarınızı. Sadece düşü¬nün... Kucağınızda beş yaşındaki
oğlunuzla ve karnınızda bebeğinizle, öğreniyorsunuz ki eşiniz kaçırılıp
öldürülmüş.
Hemen sorarsanız: Kim neden öldürmüş?
15 yıldır yanıtı yok bu
sorunun. Olay herkesin gözünün önünde oluyor; yığınla tanık var ama devlet
katilleri bulamıyor.
Ne yaparsınız?
Bırakın şimdi "ama" ile başlayan
cümleler kurmayı. Ya da kim haklı-haksız ta r- tışmalarını... Sadece insan
olarak düşünün. Ne yaparsınız?
15 yaşındaki kızınız Zelay'ın yıllardır bitip
tükenmez sorularına ne yanıt verirs i¬niz?
Iğdır Milletvekili Pervin Buldan,
son yerel seçimlerin sonuçlan için "Kürdistan sınırlarını belirledik!"
dedi.
Doğal olarak medyada yer yerinde oynadı.
Benim ise ilk aklama gelen
şu oldu: "Ne kadar canı yanmış."
Empati kurmayı unuttuk, içimizi, beynimizi
kinle doldurduk.
Gelin yüzleşelim bu gerçeğimizle, Pervin Buldan kin duymakta
haklı değil mi? Hani nerede eşinin, çocuklarının babasının katilleri?
Bunları
sorduğum için çoğunuz kızıyo r olabilirsiniz. Biliyorum, bunları yazdığım için
neyle karşılaşacağımı; içten olmanın tehlikeli olduğunu bilecek yaştayım.
Ama
yazmak zorundayım. Bu topraklara olan borçtur bu.
Yoksa..
Görmüyor
musunuz?
Herkes aklını yitirmiş gibi bir düşman belirlemiş, savaşıyor!
Toplumlar için bun¬dan daha büyük bir yıkım olabilir mi? Kaba güce katlanılır,
kaba akla değil.
Gerçekle yüzleşmek zorundayız: Kendini devlet sanan birileri
Savaş, Buldan'ı öldürdü.
Savaş Buldan'ın işi/mesleği, siyasal düşüncesi yahut
hangi nedenle olursa olsun öldürülmesi bağışlanamaz. Bunu yapanların yakasına
yapışmak zorundasınız.
Bunu yapmayacaksınız...
Ne yapacaksınız?
Pervin
Buldan'ın milletvekili olarak dokunulmazlığını mı
kaldıracaksınız?
Sözlerinden ötürü cezaevine mi tıkacaksınız?
Bunlar
sorunu çözebilecek mi?
Bugüne kadar çözemediği ortada...
O halde ısrar
niye?
Bakın...
Mehmetçik, dağdaki teröristin hakkından gelir; bundan hiç
kuşku yok. Asıl teh¬like Pervin Buldan'ın içindeki kardeşlik duygusunu, ülkeye
olan inancım köreltmektir.
Acıyı yazmaktan, görmekten, hissetmekten bıktık
usandık... Bırakalım kim haklı haksızı; kardeşliği öne çıkaralım.
Hafız
Kemal'leri örnek alalım...
Hafız Kemal'leri tanıtalım çocuklarımıza...
Adı
Hafız Kemal'di
Çanakkale Savaşı'nda taburun imamıydı. Savaşın başladığı ilk
gün, tarih 18 Mart
1915.
Dört arkadaşıyla tarlada yüzükoyun yatıp hücum
emrini bekledi. Emir gelince... Elindeki Kuranıkerim'le ilk o
fırladı.
Yanında "Allah Allah" diye bağıran İstanbullu bir arkadaşı vardı.
Tertibi Yahu¬di'ydi. (Adı bilinmiyor; belki Yuda Hekim, belki Aram
Salamon.)
Şarapnel yanlarına düştü. Yahudi arkadaşıyla birlikte yaralandı.
Hemen sağlık çadırına götürüldüler.
Doktorları, Hafız Kemal'in kardeşi çıktı:
Dr. Vasıf.
Hafız Kemal kolundan yaralıydı. Yahudi arkadaşının durumu ağırdı.
Doktor Vasıf önce Yahudi Mehmetçik ile ilgilendi. Ama kurtaramadı.
Hafız
Kemal derme çatma o sağlık çadırından gazi olarak çıktı. Ve istisnasız her 18
Mart'ta, başta İstanbullu Yahudi arkadaşı olmak üzere Ç a- nakkale'de şehit
düşenler için Mehmet Çavuş Abidesi önünde mevlit okudu.
Hafız Kemal din
adamıydı; Tophane Camii, Süleymaniye Camii'nde görev yaptı; başmüezzin
oldu.
Güreş, yüzme, okçuluk gibi sporlara meraklıydı. İstanbul Ok Spor
Kulübü'nü
kurdu.
Musikiye âşıktı. İlk müzik öğretmeni Kasımpaşa Küçük
Piyale Camii İmamı C e- mal Hoca'ydı. İstanbul Radyosu'nun kuruluşunda yer aldı
ve yayınlara katıldı.
Türkiye'nin en iyi mevlithanı olarak ünlendi; ezan,
kaside okuması çok tutuldu. Plak doldurdu. Sadece mevlit kaydı yapmadı.
Geleneksel fasıl icrası anlayışıyla şarkılar, gazeller okudu. Türkiye'yi temsil
için Paris ve Atina'da konser verdi.
Hafız Kemal'in gerek yurtdışı
çalışmalarında, gerekse plak kayıtlarında kendis i¬ne uduyla eşlik eden bir
müzisyen dostu vardı: Rum Yor go Bacanos!
Büyük udi Rum Yorgo Bacanos çaldı,
Hafız Kemal söyledi yıllarca... Musevi a r- kadaşıyla omuz omuza ölüme koşmak;
Hıristiyan arkadaşıyla ortak kaderi paylaşmak bu topraklara özgü değil
miydi?
Aradan yıllar geçti...
Soyadını Atatürk'ün verdiği Hafız Kemal
Gürses, 1939'da vefat etti. Seneler içinde Hafız Kemal'in ismi de, üzerinde
"Memleketimizin Me dar-ı İftarı Mevlithan-ı Şehir" yazan plakları da unutuldu
gitti.
Bir gün...
İki solcu müzik adamı; Üsküdarlı Sünni Cemal Ünlü ve
Tuncelili Ale vi Hasan Sal¬tık el ele verip Hafız Kemal Bey'in o kayıp
plaklarını tek tek bulup "Hafız Kemal Bey" CD'si çıkardılar!
Bize yakışan, bu
gerçekleri çocuklarımıza anlatmaktır. Kam konuşarak güzel bir gelecek
yaratılamaz.
Kardeşliğin sembolü çoktur bu topraklarda. Onları yazalım.
Onları konuşalım, onlarla gururlanalım. Kürt aydınları "Devrimci Gençlik
Köprüsü"nün anlamım unuttu mu? Solun v e fası un utuldu mu?
"Boğaz'a değil,
Zap'a köprü"
2009 yazında Bodrum Torba'da Ali Poyrazoğlu ve Oray Eğin'le hem
yüzüyor hem de sohbet ediyoruz.
Birden dikkatimizi hararetli şekilde tartışan
60 yaşlarında iki erkek çekiyor. O n- ların biraz uz ağındaki aynı yaşlarda bir
hanımefendi, -tartışan erkeklerden birinin eşi - bize durumu izah etme zorunda
hissetti kendini. "68 Kuşağı Türkiye'ye zarar mı verdi, faydalı mı oldu, bunu
tartışıyorlar" dedi.
Oray Eğin, "Siz niye tartışmıyorsunuz?" diye sordu.
Hanımefendi, "Benim odamda Deniz Gezmiş'in fotoğrafı var, bu tartışmalara girmem
bile" dedi.
Yüzerek "olay yerinden" uzaklaştık; başka sohbetlere daldık. Olay
üzerinden birkaç gün geçti. Birden denizdeki, "68 Kuşağı Türkiye'ye zarar mı
verdi?" tartışmasını anımsadım. Bunu çağrıştıran ise sağcı politikacıların sık
sık d ile getirdikleri "Bu solcu¬lar Boğaziçi'ne köprü yapılmasına bile
karşıydılar" sözü oldu.
Evet, Boğaziçi'ne köprü yapılıp yapılmaması konusu
1960'lı yılların en hararetli tartışmalarından biriydi.
Evet, solcular yani
68 Kuşağı, Boğaziçi'ne köprü yapılmasına karşıydılar.
Solcular,
"gelişmişliğin sembolü" olarak gösterilen Boğaziçi Köprüsü'ne karşı çıktılar.
Kampanyalar düzenlediler. Yürüyüş yaptılar. Peki, niye karşıydılar, dertleri
neydi?
Dertleri bir değil, bindi.
Bir kere, mesele köprüye karşı çıkmak
değildi. Karşı çıktıkları Boğaz Köprüsü'ydü.
Bugün görünen o ki bu
isteklerinde haklıydılar. Neden mi?
Diyorlardı ki: "Köprü İstanbul'un ulaşım
sorunu çözmez."
Çözüm, şehri yeniden planlamakla halled ilebilir. Örneğin,
iki yakada iki merkez oluşturulması şarttır. Yani evler Asya'da, işyerleri
Avrupa'da
olmaz, iki ayrı şehir yapılanmasına gidilmeliydi. Böylece ulaşım
çözü lebilirdi.
Aksi takdirde, bir köprünün yetmeyeceği, yıllar içinde köprü
sayısının sürekli a r- tırılacağı ve dünyalar güzeli Boğaz'ın neredeyse asfaltla
kapat ılacak hale geleceğini ileri sürdüler. Boğaz'ın kirletilmesi, doğanın yok
edilmesi gibi diğer etmenleri yazarak konuyu uzatmayayım.
Tarihi meselelere
hiç girmeyelim.
Biz sorunu hep günübirlik çözümlerle halledeceğimizi
sanıyoruz. Sonuç? Birinci köprünün üzerinden kırk yıl geçti, bugünlerde Boğaz'a
üçüncü köprü yapılmasını tartı¬şıyoruz. Yirmi yıl, kırk yıl, yüz yıl sonra neyi
tartışacağız? Kaçıncı köprüyü konuşacağız?
Solcular karşı çıkmakta haklı
değiller miydi ?
Evet, solcuların Boğaz Köprüsü'ne karşı çıkmalarının birden
çok nedeni vardı.
Bunlardan biri de, ülke kaynaklarının kullanımıyla
ilgiliydi. Köprünün toplu t a¬şım yerine özel taşıtların rahat geçişi için
yapıldığını iddia ediyorlardı. Haksız da deği l- lerdi...
ABD Marshall
yardımlarının en önemli koşullarından birisi de ulaşı ma yani ka¬rayoluna
yatırım yapılmasıydı. Türkiye, ABD'nin isteğini harfiyen yerine
getirdi.
Burada bir parantez açmalıyım:
Bakınız, 1950 yılına kadar yoksul
Türkiye Cumhuriyetinin 9 024 ki lometre de¬miryolu vardı.
Bugün ne kadar
biliyor musunuz; 11 004 kilometre!
1950'den sonra topu topu 2 000 kilometreyi
bile bulmayan demiryolu yapıldı.
ABD'nin isteği üzerine Türkiye demiryolu
değil karayolu yaptı. Hâlâ da yapı¬yor.
Solcular demiryolu, toplu taşıma
dedikçe; demiryolu komü nistlerin, karayol¬ları ise sağcıların simgesi haline
getirildi!
Ve mesele "takım tutmaya" dönüştürüldü. Ülke gerçekleri hiç göz
önüne alı n- madı. Doğru dürüst planlama yapılmadı.
İşte bu noktada 68
Kuşağının köprüye karşı çıkış gerekçesi aslında Türkiye'nin bugün yoğun olarak
tartıştığı bir konuyla yakından ilgiliydi: Kürt açılımı.
Kısa bir süre önce
kaybettiğimiz usta yazar Demirtaş Ceyhun gibi aydınlar, Bo¬ğaz Köprüsü'ne
harcanan parayla, Güneydoğu'da okulsuz köy kalmayacağını ileri sür¬düler.
Sloganları, "Boğaz'a değil, Zap'a köprü" idi.
Solcular meselenin ekonomik
yönüyle de ilgiliydiler. Sadece İstanbul gibi met¬ropoller değil, başta
Güneydoğu olmak üzere ülkenin yoksul bölgeleri de kalkındırıl- malıydı. Halbuki
bölgeler arasındaki uçurum gi-
derek açılıyordu. Bu talep, aslında bugün
tartıştığımız Kürt açılımıydı.
Aydınların Kürt sorununun temel nedenlerinden
gördüğü yoksulluğu ilk dile ge¬tiren de o yıllarda kurulan Türkiye İşçi
Partisi'ydi.
TİP, Kürt sorununu ele alıp somut öneriler sunan, "Doğ u
Mitingleri"nde taleple¬ri dile getiren bir partiydi.
Sonra ne oldu: Kürt
açılımını dile getiren bu ilk parti, 12 Mart 1971 askeri dar¬besiyle kapat ıldı.
(Bugün bazıları çıkıp solcuların Kürt soru nuyla ilgilenmediklerini sö y-
leyecek kadar tarih bilgisinden yoksunlar.) Neyse dönelim köprü
meselesine...
İstanbul'da köprüye hayır deyip Hakkâri'de okul isteyen
solcular kampanyaları¬nı bir eylemle Türkiye'ye duyurdular. Zap Suyu'nun zapt
edilemeyen suları üzerine köprü yapmak için kolları sıvadılar.
İstanbul,
Ankara ve İzmir üniversitelerinin mühendislik bölümünde okuyan öğ¬renciler Hakk
âri'ye gittiler. O zorlu şartlarda Zap Suyu'na köprü yaptılar.
Bu yerin
seçilmesinin nedeni; Zap Suyu'nu aşıp okula gidemeyen öğ rencilerin
okuyabilmelerini sağlamaktı. Zap'a köprüyü kendi olanakla rıyla yapan devrimci
öğ¬rencilerin bir de sürprizleri vardı. Yaptıkları köprü aynı Boğaziçi
Köprüsü'nün protot i¬piydi!
Üniversite öğrencilerinin binlerce kilometre
uzaklıktan gelip Zap'a köprü ya p- ması Hakkârili köylüleri çok
heyecanlandırdı.
Yıllarca devletin sadece güvenlik güçlerini gören yöre
halkı, üniversite öğrenc i¬lerine kucak açtı. Lokmalarını paylaştılar. Gazeteler
öğrencilerin köprü çalışmalarını hemen her gün okurlarına duyurdular.
Sonunda
köprü yapımı bitti. Yapılan köprüye "Devrimci Gençlik Köprüsü" adı verildi.
Hakkâriler bu adı pek kullanmadılar; onlara göre köprünün adı "Deniz Gezmiş
Köprüsü" idi.
İdealist devrimci gençlerin bin bir emekle yaptıkları köprünün
başına sonra ne geldi biliyor musunuz?
Köprü, 1999 yılında kimliği belirsiz
kişiler tarafından havaya uçuruldu !
Yani İstanbul'da köprüye evet diyenler,
Zap Suyu'nda köprü istemi yordu!
Ne tesadüf değil mi?
Türkiye bugünlerde
Kürt açılımı ve Boğaz'a yapılacak üçüncü köprüyü tartışıyor.
Ne diyordu 68
kuşağı? "İstanbul'a köprü değil Hakkâri'ye okul yapın! Ülke ka y- naklarını
yurdun her köşesine dağıtın. Yoksulluğu ortadan kaldırın."
Şimdi gelin
yazımızın başına gidelim.
Bodrum Torba'daki denizde yapılan tartışmaya
dönelim: "68 Kuşağı Türkiye'ye zarar mı verdi?"
Bakınız...
Türkiye'nin en
temel sorunlarından biri, köksüzlüktür.
Kuşaklar arasında bilgi-tecrübe
aktarımı yaşanamıyor. Hadi meseleyi Osmanlı dönemine k adar götürmeyelim, son
yarım asra bakalım.
Askeri darbeler bu mirası sürekli engelledi. Birikimli
sol kadroların üzerinden buldozer gibi geçtiler. Böylece, 1950 kuşağı 68
kuşağına; 68 kuşağı, 70 kuşağına; 70 kuşağı 80 kuşağına bilgi ve tecrübe
aktarımı yapamadı.
Her kuşak meseleyi kavramaya yeni baştan başladı. Bu durum
birçok hatanın yapılmasına neden oldu, yeni fikirlerin doğmasını engelledi.
Kaybeden Türkiye oldu.
Bugün yaşadığımız düşünce kısırlığının özü budur.
Politikadan kültürel hayata kadar her alanda görmeye başladığımız vasatlığın,
yüzeyselliğin sebebi budur.
Bu nedenle; gerek İstanbul'a üçüncü köprüyü
inşaya hazırlanan, gerekse Kürt açılımı yapmaya çalışan siyasi düşüncenin her
iki olayda da meseleyi eline yüzüne b u¬laştırması, bilgi birikimi ve politik
tecrübesinin olmamas ındandır.
"İstanbul'a köprü değil Hakkâri'ye okul yapın"
mesajını bugün bile hâlâ kavra¬yabilmiş görünmüyorlar.
Hâlâ, elleri
parçalanarak Zap Suyu'na köprü yapan solcuların, köprüye karşı ol¬duklarını
söyleyebiliyorlar.
Hâlâ meseleyi "Tanzimat Fermanı-Islahat Ferman ı'yla
çözebileceklerini sanıyor¬lar.
Temel sorunun ekonomik olduğunu görmek
istemiyorlar. "Kürt sorununu ağa¬lara, şeyhlere, şıhlara dayanarak, 'din
kardeşliğiyle' çözemezsiniz" diyerek Hakkâri'¬ye gidip köprü kuran solcular
için, hâlâ "Bunlar köprüye de karşıydı" diyebiliyorlar.
Öyle sanmaya devam
etsinler. Ve; yazsınlar üç sütun üstüne kapkara haykıran
puntolarla:
"Solcular Boğaz'a köprü yapılmasına karşı çıkma ya devam
ediyor!.."
Halkların Kardeşliği Mezarlığı
Bugün bazı liberal solcular,
antiemperyalist duruşun Türkiye solunu ulusalcı bir kimliğe büründürerek
sağcılaştırdığını yazıyor. Ne yazık ki buna bazı Kürt aydınları da destek
veriyor.
Demek antiemperyalizm sağcılık öyle mi ?
Daha bizim aydınımız
"emperyalizm teorisinin" Marx'a ait olduğunu sanıyor. Lenin'in Kendi Kaderini
Tayin Hakkı kitabını bile okuduğu meçhul! New Yorklu neo- conların ağzıyla konuş
uyor. Bu nedenle hiç teorik tartışmalara girecek değilim. Somut olaylar daha
öğretici.
Bir grup 68'li solcu Hakkâri'ye köprü yaparken bir grubu da
Filistin
halkının yanında olmak için oraya gidiyordu. Niye yapıyordu
bunu?
Demek Filistin halkının yardımına koşan antiemperyalist Deniz Gezmiş
sağcıydı, öyle mi?
Bunu söyleyenler Türk'ü ve Kür'tüyle Filistin'de can veren
sekiz devrimciden de mi utanmıyorlar?..
Onlar...
Gençtiler. İdealisttiler.
Romantiktiler. Maceracıydılar. Namluya sürülmüş ku r- şun
gibiydiler.
Filistin'e gitmek, gerilla eğitimi almak, yepyeni bir dünya
kurmak düşleriydi...
Tarih, 21 Şubat 1973.
Yer, Lübnan Trablusşam şehri
yakınlarındaki Nahr el Bared kampı.
Saat 01.00'e geliyor.
Nöbetçi komutan
Bora Gözen, arkadaşlarının uyuduğu barakaya gir di. Sessiz olmaya, bir yerlere
çarpmamaya özen gösterdi. Kampın genel kuralıydı: Olası bir İsrail saldırısına
hedef olmamak için akşam karanlık bastırınca tüm ışıklar söndürülüyordu.
Gün
boyu ölesiye koşan, yakın dövüş eğitimi alan arkadaşları derin uykudaydı. Bora
Gözen kampın deniz kıyısında nöbeti devralacak arkadaşı Faik Bulut'u dürterek
uyandırdı. Arkadaşının uyandığını görünce geldiği gibi sessizce kampın nizamiye
kapı¬sındaki görev yerine gitti...
Kampın deniz kıyısındaki nöbetinin son
dakikalarını geçiren Ali Ki raz elindeki si¬lahıyla, gözünü denizden ayırmadan
sa hilde bir aşağı bir yukarı gidip geliyordu. Deni z- de tek bir kıpırtı
yoktu...
Kampta on bir genç devrimci kalıyordu. Hemen hepsi Türkiye İhtilalci
İşçi Köylü Partisi (THKP) mensubuydu.
Örgüt, 1970'li yıllarda Filistin
Demokratik Halk Kurtuluş Cephesi ile temasa geçmiş, Filistin'e gönderilecek
militanlarının askeri eğitim görmeleri hususunda an¬laşmaya varmıştı.
Örgütün
Nahr el Bared dışında ayrıca Golan Tepeleri ve Reşadiye olmak üzere iki kampı
daha vardı.
Bugünün ünlü bazı isimleri o günlerde bu kamplardaydılar: Cengiz
Çandar, Ş a¬hin Alpay, Ömer Özerturgut, Atıl Ant, Sabetay Varol gibi...
Faik
Bulut da birçok arkadaşı gibi kaçak yollardan Kamışlı-Şam-Beyrut yolunu takip
ederek kampa ulaşmıştı. 01.00-03.00 nöbeti onundu.
Çarçabuk giyindi.
Barakadan çıktı. Gecenin serinliği yüzüne çarptı. Gökyüzünde ne çok yıldız
vardı...
Nöbet yerine doğru birkaç adım atmıştı ki, ardı ardına patlamalar
oldu. Kamp deniz tarafından havan topuyla dövülüyordu. Kendini pis su - ların
bulunduğu arka attı. Silahsızdı...
Silaha alışmak için gece gündüz
silahlarıyla yatıp kalkıyorlardı. Ancak eğitim sü¬recinin sonuna gelmişlerdi.
Kampı bir iki gün iç inde boşaltıp Almanya'ya Türk işçilerini örgütlemeye
gideceklerdi. Filistinli komutanlar ve eğitmenler kamptan ayrılmışlardı. Bu
nedenle kampta pek silahla rı, cephaneleri de yoktu; sadece dört uzun menzilli s
i¬lahları ve bir mitralyözleri vardı.
İlk ölenler kamp komutanı Bora Gözen
ile deniz kıyısında nöbet tu tan Ali Kiraz oldu. Karşılık bile vermeye fırsat
bulamamışlardı...
Deniz açıklarında bulunan İsrail Deniz Kuvvetleri
Komutanlığı'na ait savaş gem i¬si kampa ve çevresine bomba
yağdırıyordu.
İsrail'in tek hedefi Türk devrimcilerin bulunduğu kamp değildi.
Kampın doğ u¬sunda bulunan Filistin mülteci kampı da bombalanıyordu. Mülteci
çocukların gittiği okul ve sağlık ocağı da hedefler arasındaydı.
Barakada
sekiz kişiydiler.
Bomba sesleriyle yataklarından fırladılar. Şarapnel
parçalarından kurtulmak için önce barakadan çıkmayı düşündüler. Ama dışarısı
cehennem gibiydi. Yatakları penc e- relere yığdılar.
Önce bunu Lübnan ordusu
ile Filistinliler aras ında bir çatışma sandılar. Ancak genelde onların
çatışmaları gündüz başlayıp gece bitiyor du. O halde? İsrailliler miydi
yoksa?
Bu arada ellerindeki mitralyözü kurmaya çalıştılar. Telaştan ve
heyecandan mı ne, tüm öğrendiklerini unutmuşlardı san ki. Tecrübesizd
iler.
Oysa onca öğrenci gösterilerinde bulunmuşlar, polislerle taşlı sopalı
çatışmal a¬ra girmişler ve Filistin'e gelip askeri eğitim almışlardı. Ama bunlar
şimdi yaşadıkları n- dan çok farklıydı; böyl esiyle ilk kez karşılaşıyorlardı.
Bıyıkları terleyeli kaç y ıl olmuştu ki; hepsi gencecikti. Büyük olan sadece
düşleriydi...
Yarım saattir süren bombalama durdu. Baraka isabet almamıştı.
Türk devrimc i¬ler tam kurtulduk sevincini yaşayacakken bu kez baraka yaylım
ateşine tutuldu.
Savaş gemisi atışı bırakmıştı. Çünkü İsrail komandoları
kampın çevresine so¬kulmaya başlamışlardı. Ellerindeki otomatik s ilahlarla
barakayı delik deşik ettiler. İç e- riden artık ne ateş ediliyor ne de bir ses
çıkıyordu. İki İsrailli komando barakaya yakl a¬şıp içeriye el bombaları
fırlattı.
İçeridekilerin öldüğünden emin olunca barakadan uzaklaştılar . Bu
ağır saldırıya rağmen barakadan iki kişi kurtulmayı başaracaktı.
Ancak...
Cafer Topçu, Kerim Öztürk, Ahmet Özdemir, Yücel Özbek, Gürol İlban
ve Şükrü Öktü can verecekti...
Faik Bulut'un kafasında tek düşünce vardı:
Silah bulmak.
Bombalama bitince kendini koruduğu dalgakıranların arkasından
sürüklenerek, emekleyerek sağlık ocağı binasına gitti. Buraya da iki top mermisi
isabet etmişti. D u- varlarının yarısı çökmüştü. Kimsecikler yoktu.
Sağlık
ocağının arkasındaki sokaklara daldı. Yollarda birkaç ölü Filistinli milis
gördü. Sokaklarda ölüm sessizliği vardı. Bir iki evin kapısını çaldı. Kimse
cevap verm e- di.
Bu sırada sokakta bir G-3 makineli tüfek buldu. Şarjörü
doluydu. Silahı kapıp kampa doğru koşmaya başladı. Tam o anda...
15-20
İsrailli komandonun kendine doğru geldiğini gördü, İsrailli askerler onu fark
etmemişti. Yaklaştıkları sırada tetiğe basıp şarjörü boşalttı. Kaç kişi öldü,
kaç kişi yaralandı bunu hiçbir zaman öğrenemedi.
Kaçmaya çalışırken iki
kurşun yedi. Düşmedi. Arkadaşlarının bulunduğu kampa doğru koşmaya
çalıştı.
Bir yandan da aklına bin bir türlü soru geliyordu.
Bir iki gün
içinde kampı terk edeceklerini İsrailliler nereden biliyordu ?
Kendilerinden
hemen önce kampta bulunan ve kendilerine "Kuvay-ı Milliye" adım veren devrimci
grup Türkiye'ye girer girmez silahlarıyla birlikte yakalanmıştı. Onları kim
ihbar etmişti?
Kafası allak bullak olmuştu...
Barakaya ulaştığında, daha
birkaç saat önce sohbet edip güldüğü arkadaşlarının vahşet görüntüleriyle
karşılaştı. Kiminin başı yoktu, kiminin ayağı, eli. İsrailli askerler,
öldüklerinden emin olmak için hepsini karınlarından süngülemişti.
Faik Bulut
enkaz içinde silah ararken üç kurşun daha yedi. Yığılıp kaldı. Artık ka¬çacak
gücü kalmamıştı.
Yanına iki İsrailli asker yaklaştı. Kafasına yediği iki
dipçik darbesiy le kendinden
geçti.
İsrail'in sabaha kadar süren
saldırısında sekiz Türk devrimci öldü. "Öldüler" de¬nilerek bırakılan barakadan
iki kişi sağ kurtulmayı başardı. Faik Bulut ise İsrail'e götü¬rüldü ve 7 yıl 2
aya mahkûm edildi.
Ölen sekiz Türk devrimci Filistin'deki "Enternasyonalizm
ve Halkların Kardeşliği Mezarlığı"na defnedildi.
Ve yıllar içinde; Lübnan iç
Savaşı ve İsrail bombalarıyla bu mezarlık da tahrip oldu. Türk devrimcilerinin
mezarlarının nerede bulunduğu bilinmez hale geldi...
Bizim tarihimizde acı
çoktur...
Nahr el Bared kampının sorumlusu Bora Gözen öldürüldüğünde 30
yaşındaydı. İstanbul Teknik Üniversitesi Maden Fakültesi mezunuydu.
Çocukluğundan beri babası gibi mühendis olmak istiyordu. Başarmıştı.
Ancak
artık yeni düşlerinin peşinden koşmak istiyordu...
Fahriye Gözen oğlunu
kaybettiğinde 51 yaşındaydı. Ankara Yüksek Öğrenim Kız Öğrenci Yurdu'nun
müdiresiydi. Biricik oğlunun Filistin'de öldürüldüğünü ilk kez yakl a¬şık on yıl
sonra, 1982'de duydu, inanmadı. Ona, Bora Gözen'in yurtdışında kaçak yaş a- dığı
söylenmişti.
Ne yapacağını, bu gerçekle nasıl yaşayacağını bilemedi,
"inanamadım" adlı şii¬rini yazdı:
Ama o günden beri,
Yedi Temmuz
Sekseniki
Ben, ben değilim.
Seni bir yerlerde
sanmak,
düşünmek,
ummak,
beklemek,
inanmak, inanmaktı yaşamak...
Şimdi ben, neylerim?
Fahriye Gözen yine bir şiirinde dediği gibi oğlunun
"yokluğunu yu dum yudum yüklendi." A ncak yakın çevresi "Örgüt gizliliği vardır,
şimdi askeri darbe dönemi, kaçak yaşadığı bilinmesin diye bunu belki de mahsus
söylüyorlardır" diye avutmaya çalıştı¬lar.
İçinde küçük de olsa bir "acaba"
sorusu doğdu.
Fakat 1989 y ılında acı gerçekle kesinkes yüzleşmek zorunda
kaldı. Eşini ka y- betmişti ve ma hkeme veraset ilamı istiyordu. Artık gizlilik
de, örgüt de kalmamıştı.
Ölüm gecesinden kurtulan Faik Bulut'la buluştu. Tüm
gerçeği bütün yalınlığıyla anlatmasını istedi. Faik Bulut anlattı. Hiç ağlamadı
Fahriye Gözen. Kendine söz vermiş¬ti; nice acılar çekmiş oğlunun yakın
arkadaşlarının yanında dimdik duracaktı.
Ardından Faik Bulut aracılığıyla
Ankara'daki Filistin Büyükelçiliği'yle temasa
geçti.
Evet, artık emindi;
biricik oğlu İsrail komandolarının baskınında şehit düşmüştü.
Ve ne yazık ki
Fahriye Gözen evlat acısına dayanamadı, 2001 yılında vefat etti. Ardında oğluna
yazdığı şiirler bıraktı:
Adına dizeler, destanlar yazdım. Yittiğin topraklan
bir bir aradım. Toyluğuna, gençliğine doyamadığım Özgürlük diye diye namerde mi
çattın? Dağ, taş, ova, bayır bugün gezerim.
Derdime acılar, dertler eklerim.
Dostlar, aklın yiter gel, etme derler. Sensiz aklı, fikri gayrı neyley leyim?
Neoliberaller cemaatin korumasında
Solcuları dışlayanlar kimlerle
işbirliği yapıyor? Fethullah Gülen cemaatiyle...
Fethullah Gülen'in onursal
başkanı olduğu Gazeteci ve Yazarlar Vakfı tarafından düzenlenen Abant Platformu,
4-6 Temmuz 2008 tarihlerinde "Kürt Sorunu: Barışı ve Geleceği Birlikte Aramak"
adlı bir toplantı gerçekleştirdi.
Bir yıl sonra benzer bir toplantıyı 15-16
Şubat 2009'da Kuzey Irak'taki Erbil'de gerçekleştirdi.
İlişki yeni kurulmadı.
Cemaatin Kuz ey Irak'ta okulla rı var; bu okullarda Barzani ve Talabani'nin de
yakınları öğrenim görüyor!
Bu ilişkiler nedense Türkiye'de medyanın pek
ilgisini çekmiyor!
Oysa bakınız bir Alman gazeteci ne yazıyor:
Almanya'da
yayımlanan Junge Well isimli gazete, Fethullah Gülen'le ilgili çarpıcı bir
yazıya yer verdi. Gazeteci Nick Brauns'un kaleme aldığı yazı, Gülen'le ilgili
ilginç ifadeler içeriyor. (18.7. 2009)
Gülen hareketinin 12 Eylül darbesinden
sonra, radikal sol ve Kürt hareketine karşı bir güç olarak kullanılmak üzere
askeri yönetim tarafından desteklendiğini söy¬leyen Nick Brauns, bunun sebebini
de şöyle anlatıyor: "Çünkü Gülen, Said-i Kürdi ola¬rak da isimlendirilen ilham
kaynağı Nursi olan Kürt milliyetçiliğinin yerine bir Türkiye milliyetçiliği
getirmişti"
Alman gazeteci Brauns'un dikkatini ba kın hangi konu çekiyor:
"Gülen hareketi¬ne bağlı özel televizyon Samanyolu'nda yayınlanan 'Tek Türkiye'
isimli dizi Türk to p- lumunun Kürtlere karşı kışkırtılmasına hizmet ediyor. Söz
konusu dizide bir Türkçe öğretmeni bir Kürt köyünü modernleştirmeyi çalışıyor.
Gerici olarak yansıtılan köylü¬ler dizide dinsiz, domuz eti yiyen PKK'lıların
etkisindeler."
Sonra soruyor; peki cemaat bu noktada birdenbire "Kürt
açılımı"na nasıl geldi? Güzel soru...
Kürt aydınları ise bu soruyu
sormuyorlar; aksine cemaat-Barzani işbirliğinin a r- kasındaki güçten hiç
rahatsız değiller.
Barzani'nin yayın organlarından Serbesti dergisinin Ekim
2002 tarihli sayısında bakın ne yazıyorlar:
"Bu yönüyle günümüz, Kürtlerin bu
özgürleşme talepleriyle çok denk düşen bir konjonktürden geçiyor." (Şerafettin
Elçi, s. 50)
"Saddam da, elde ettiği en ufak bir fırsatta hemen kimyasal
silah üre timine gi¬rişiyor ve yakayı da ele veriyor." (Ümit Fırat, s.
52)
"Saddam gittiği zaman Arafat da gider, Arafat gittiği zaman Şaron da
gider; Arafat gibi bir diktatör, hesap vermesi gereken bir kişi hâlâ
Filistinlilerin başındaysa, bunun çok doğal bir alternatifi olarak,
İsraillilerin başında da Şaron gibi bir adam olur." (Ümit Fırat, s.
52)
"Kürtler de Bağdat yönetiminden ayrılarak 'artık biz de ayrı devlet
kurmak ve ayrı yaşamak istiyoruz' diyorlarsa buna uluslararası planda da,
hukukta da hakları var¬dır." (Ümit Fırat, s. 54)
"Dünyanın ABD gibi bir gücün
hakemliğine ihtiyacı var." (Mehmet Emin Sever,
s. 31)
"Oysa orada bağımsız
bir devlet kurulsa ne olur? Bunun Türkiye'ye zararı değil, yararı olur." (Haşim
Haşimi, Dönemin ANAP milletvekili s. 23)
Dergi kapağındaki Türkiye haritası
bölünmüş görülüyor. Türkiye'nin Batı tarafı AB bayrağıyla kaplı; İran ile Irak
Kürtlerinin üzerine ise ABD bayrağı yerleştirilmişti! Alt başlıkta, "Demokratik
Bir Kürdistan'a Yönelik Adımlar" yazıyordu. Meselenin özünü Yaşar Kaya'nın
yazdığı ortaya dökülüyordu aslında:
Keşke Kürtler İsrail kadar olsalar. Bir
Arnavutluk, bir Yugoslavya, bir Suriye ola¬cağına bir İsrail olsun ve ABD gibi
bir müttefiki olsun yeter.[23]
Bu bölüme "Kürt açılımı" ile başladık onunla
bitirelim. Odatv'den Mehmet Ali Güller önemli bir ayrıntıya dikkat
çekiyor:
AKP'nin "Kürt açılımı'yla birlikte her ne kadar koordinatör
sıfatıyla içiş-
23.http://www.kurdistanpost.com/modules.php?name=News&file=article&sid=4012.
leri
Bakanı Beşir Atalay ön plana çıktıysa da, konuyla ilgili en önemli isim,
kuş¬kusuz, AKP'nin iktidara geldiği günden bu yana dış politikasına hükme den
isim¬lerden Ahmet Davutoğludur. Davutoğlu, Kürt meselesini, Stratejik Derinlik
isim¬li kitabının, "Küresel ve Bölgesel Dengeler Açısından Kürt Meselesi, Kuzey
Irak ve Türkiye" başlıklı bölümünde ele almış. Dışişleri Bakanı Davutoğlu, on
yedi sayfalık bölümde özetle ve döne döne tek şeyi savunuyor. Davutoğluna göre,
Irak'ın kuzeyi, Türkiye'ye bağlanm alı!
Davutoğlu, makalesinin girişinde
Kuzey Irak'ın önemini analiz ettikten hemen sonra, şu tarihi(!) saptamayı
yapıyor: "Geçiş bölgesi açısından bu derece önemli bir konuma sahip olan bu
coğrafyanın bir iç jeopolitik bütünlük oluşturamamasının en önemli sebebi
doğrudan bir deniz bağlantısının olmayışıdır. Bu da bu coğrafyanın de¬niz
bağlantısı olan bir bölge ülkesiyle bütünleşmesini kaçınılmaz kılmaktadır." (s.
438) Yani, Bakan Davutoğlu, ABD'nin uzun yıllardır Türkiye'ye dayattığı ancak
TSK'ya kabul ettiremediği "Türkiye himayesinde Kürdistan" planını dile
getiri¬yor. Ve ekliyor: "Küresel ölçekli büyük bir gücün güvenlik garantisi bile
bu coğrafyanın bağımsız bir jeopolitik alan oluşturması için yeterli olamaz."
(s. 438)
Yani Bakan Davutoğlu, "ABD'nin garantisi bile Kürdistan'ın
bağımsızlığını gü¬venceye alamaz" diyor. Ve sürdürüyor: "Bunun farkında olan
büyük güçler de bölgesel güçler ile olan ilişkilerinde bu olguyu önemli bir
parametre olarak gündemde tutma k- tadır." (s. 438)
Yani Bakan Davutoğluna
göre ABD, Türkiye ile ilişkisinde bu durumu göz önün¬de
bulundurmaktadır.
"Irak'ın parçalanması kaçınılmaz!"
Dışişleri Bakanı
Davutoğlu, daha ABD'nin Irak işgalinden bile önce, gayet yalın bir halde,
Irak'ın parçalanması gerektiğini yazıyor: "Artık kronikleşen iki belirsizlik
ala¬nı olan Filistin ve Irak'ın siyasi egemenlik alanıyla ilgili net
düzenlemeler yapılmaksızın Ortadoğu'da cari uluslararası hukuk şuurları ile de
facto durum arasındaki gerilimin giderilmesi mümkün değildir." (s. 442)
"...
egemenlik alanı ile bölünmüşlük arasında hassas bir dengede gidip gelen Irak'ın
statüsü ile birlikte Güney ve Kuzey Irak'ta bu belirsizlik döneminde ortaya
çıkan statüsüz yapıların geleceğinin netleşmesidir." (s. 442)
Bu arada Ahmet
Davutoğlu'nun bu satırları, 2001 yılından önce yazdığının altı¬nı çizelim! İlk
baskısı Nisan 2001'de yapılan Stratejik Derinlik kitabı piyasaya çıktığında ne
"11 Eylül" yaşanmıştı ne de ABD Irak'a saldırmıştı!
Türkiye'nin resmi
politikasının "Irak'ın toprak bütünlüğü ve siyasal birliğinin korunması"
şeklinde kayda geçirildiği bir dönemde, Davutoğlu açıkça "Irak'ın
parça¬lanmasına taraf olmakta ve kuzey parçasının da
Türkiye'ye bağlanmasını
talep etmektedir!
Bakan Davutoğlu, küresel ölçekli gücüne her sayfasında
övgüler dizdiği ABD- 'nin "stratejik hesabı"nı da ilan etmektedir: "ABD'nin
gerek Ku zey Irak'taki belirsizlik ve iç çekişmelerdeki gerekse Irak'ı fiilen
üçe bölen statükodaki uzun dönemli stratejik hesabı ve prensibi açıktır: Bölgeyi
mümkün olduğunca daha küçük ölçekli birimlere indirerek bölgesel güç temerküzü
gerçekleştirebilecek ülkelerin sayısını azaltmak ve bu küçük ölçekli birimlerin
iç çekişme ve ittifaklarını kullanarak müdahil pozisyonunu sürdürebilmek." (s.
443)
Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kapsamında sınırları değiştirilecek 22
ülkenin masaya yatırıldığı 2001 yılında bunları yazan Davutoğlu'na göre, acaba
Irak dışında "küçük ölçekli birimlere indirilecek" diğer bölgesel güçler
kimlerdir?
Davutoğlu, kitabının ilgili bölümünün sonuna doğru, ABD'nin
"Türkiye himaye¬sinde Kürdistan" planını bir kez daha ve farklı argümanlarla
pazarlamaktadır: "Bugün parçalanmış görünen ve bu parçalanmışlık içinde bölge
üzerinde hesap kuran büyük güçlerce istismara açık bir yumuşak karın oluşturan
'Kürt jeopolitiği' uzun dönemde aidiyet hissini en yoğun bir şekilde yaşadığı
bölgesel bir güçle bütünleşme süreci içine görecektir. Uzun dönemde meselenin
odak noktası bölge halkının aidiyet hissini pe¬kiştiren bir kader birliği
meşruiyeti ile çözümlenecektir." (s. 448-449)
Yani Bakan Davutoğlu'na göre,
Türkiye-Iran-Irak ve Suriye'ye dağılmış olan Kürtler, aidiyet duygusunu en
kuvvetli hissedecekleri ülkeyle (?) eni sonu birleşecek¬ler. Tabii bu birleşme
sırasında diğer üç ülke de bölünmüş olacak!
Üstelik Bakan Davutoğlu'na göre
"Türkiye, Kürt nüfus barındıran diğer bölge ülkelerine göre önemli avantajlarına
sahiptir!" (s. 449)
"Büyük Teorisyen" olarak sunulan, müthiş "domino teorisi"
(bölgede ki iyi bir gelişmeyi iyi gelişmeler, kötü bir gelişmeyi kötü gelişmeler
izler!) en çok satan ABD gazetelerine konu olan Davutoğlu, 2001 yılında işte
bunları yazıyor.
Dışişleri Bakam olarak atanan Ahmet Davutoğlu'nun kitabı ve
görüşleri, '"Kürt açılımı' yerli mi, yabancı mı?" tartışmalarına da ışık
tutuyor. (3 Eylül 2009)
Her şey ortada değil mi? Kürt kapanıdır bunun
adı.
XX. yüzyıl başında Ortadoğu'yu kanlı cetvelle kesip biçenler, 100 yıl
sonra y i¬ne aynısını uygulamaya çalışıyorlar. İsrail'in yanına, İsrail'in
himayesinde bir Kürdi s- tan kurdurmaya çabalıyorlar. Bunu da Türkleri,
Arapları, Kürtleri birbirine kırdırarak yapıyorlar...
Bu görevi de, ne yazık
ki ne devlet adamlığı tecrübesi ne de tarihsel b ilinci olan politikacılar,
veriyorlar...
Sekizinci bölüm Başbakanın biyografisine bir katkı
Başbakan
Recep Tayyip Erdoğan'ın eşi Emine Erdoğan zaman zaman giyimiyle medyanın
gündemine gelen bir isim. Genelde yapılan haberler övgü dolu. Bizim to p-
raklarımızda henüz "estetik" ile "süsleme" farkı pek bilinmediği için övgüler
bazen insanı şaşırtıyor.
Diyanet İşleri başkanının cüppesi dikkatinizi
çekiyor mu?
Her geçen yıl cüppe daha süslü hale geliyor. Önce bir soralım: Bu
cüppe örfi mi, dini mi?
İslam'da cüppe var mı?
Hz. Muhammed namaz kılarken
özel bir giysisi var mıydı? Yoktu. Dört halifenin özel bir cüppesi, kıyafeti var
mıydı? Yoktu. Demek ki İslam'da cüppe yok.
Son yıllara kadar Diyanet İşleri
başkanları sade, beyaz bir cüppe gi yerlerdi. Se¬defler, kaftanlar yoktu
öyle.
Peki, Neden her geçen Yıl Diyanet işleri başkanının cüppesi süslü hale
geldi? Nereden çıktı bu sedef düğmeler, kaftanlar?
Nasıl sormayız: Özlenen
Osmanlı şeyhülislamlığı mı ?
Neyse konumuz bu değil...
Konumuz
odatv.com'da yer alan bir haber.
Habere göre, Emine Erdoğan her ayın belli
günleri birkaç yakın arkadaşıyla ak¬şam saatlerinde İstanbul Kanyon'daki Harvey
Nichols mağazasına gidiyor. Nedense gidişini gizliyor; örneğin mağazaya garaj
kapısından giriyor.
Herhalde güvenlik için!
Bu arada yine güvenlik için
olacak Harvey Nichols mağazası Emine Erdoğan gelmeden birkaç saat önce
müşterilere kapatılıyor.
Emine Erdoğan Harvey Nichols'ın satış danışmanları
eşliğinde alışverişini yapı¬yor. Yine kimselere görünmeden asansörle direkt
garaja iniyor ve kendisi bekleyen araçlarla Kanyon'dan ayrılıyor.
Haber
böyleydi.
Bu haberden sonra Emine Erdoğan odatv.com'u mahkemeye ver -
di.
5 000 TL'lik tazminat davası açtı. Emine Erdoğan dava dilekçesinde kişilik
haklarının zedelendiğini öne sürdü.
Alışveriş merkezinden alışveriş yapmanın
bir hakaret olarak görülmesi ilginçti!
Dava, Ankara 10. Sulh Hukuk
Mahkemesi'nde görüldü.
Herhalde mahkeme heyeti de böyle bir davayla ilk kez
karşılaşmış olacak ki, da¬vada tazminat koşullarının oluşmadığına karar verdi.
Yani Emine Erdoğan'ın açtığı d a- vayı reddetti.
Böylece Emine Erdoğan
hayatında ilk kez bir medya kuruluşuna açtığı davayı kaybetti.
Dünyanın her
yerinde başbakan eşlerinin kıyafetleri, nereden alışveriş yaptıkla¬rı haber
olarak medyada yer alır. Fransa'da yaşanan sıcak bir olayı örnek
vermeliyim:
Fransa'da hükümet yanlısı Le Figaro gazetesi, Fas asıllı Adalet
Bakanı Rachida Dati'nin fotoğrafından, parmağındaki 16 000 euro'luk yüzüğü s
ilince büyük bir skandal patladı.
Evet, Le Figaro, Dati'yle yapılmış
röportajda kullanılan fotoğrafta Dati'nin par- mağındaki Chaumet marka 15 900
euro (yaklaşık 33 500 YTL) değerinde elmaslarla süslü yüzüğü fotoshop yöntemiyle
silmişti.
Olay, Le Figaro gazetesinin "yandaş medya" olmakla suçlanmasına yol
açtı.
Bu suçlamalar üzerine, Le Figaro'mm görsel yönetmeni Debora Alt man,
"Dati'nin kararımızdan hiç haberi yok. Kendi inisiyatifimizle yaptık. Ve
kararımızdan pişman değiliz. Gösterişli yüzüğün sözlerinden daha fazla göze
çarpmasını istemedik" savunmasını yaptı.
Hatırlanacağı üzere Cumhurbaşkanı
Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül'ün bir serginin açılışında parmağında bulunan
yüzük de Türkiye'de konu olmuştu.
"Firs Lady" Hayrünnisa Hanım'ın parmağında;
65 000 YTL'lik tek taş topaz "İs¬tanbul yüzüğü"nde Ayasofya ve Topkapı
Sarayı'nın motifleri vardı.
Yüzük bizim medyada Bayan Gül'ün şıklığını
artırdığı için övülmüştü! Neyse... İki ülkenin iki kültür, iki medya arasındaki
farkı bu diyelim! Suudi Arabistan kralının hed i¬ye ettiği mücevher iddialarına
ise hiç girmeyelim.
Konumuza dönersek, Emine Erdoğan politikacı eşlerinin
kıyafetleri nin haber ol¬duğunu iyi bilir.
Harvey Nichols mağazasından
alışveriş yapmasını "kişiliğine hakaret" olarak görmesi için bir nedeni olmalı
kuşkusuz.
Niye bu kadar tepki göstermişti acaba?
Bu soru önemli.
Çünkü
odatv.com'un Erdoğan ailesi için yaptığı şu haberlere nedense hiçbiri bir tepki
göstermedi...
Bu haberlerden biri Verso Stratej i Uzmanı Erhan Göksel'in
"Başba kan'a soru" başlığı altında dostlarına attığı şu
mesajdı:
BAŞBAKAN,
- 23.7.2001 tarih ve 2501 sayılı gider pusulası
ile A. Burak Erdoğan'a altın takı bozdurma ödemesi yapan Asgold AŞ
262.802.364.000 TL ödedi mi?
- 23.7.2001 tarihinde oğlunuz Burak
Erdoğan, altın takı bozdurma ödemesi ya¬pan Asgold AŞ'den aldığı 262.802.364.000
TL'yi size borç mu verdi?
- 2001'de oğlunuzdan aldığınız 262 milyar TL
tutarındaki borcun ödendiği, an¬cak 7 Şubat 2006 tarihli mal beyanınızda
gözükmediği doğru mu?
Bu sorular nedeniyle odatv.com'a bir açıklama gelmedi.
Dava da açılmadı. Gerçi sonra Erhan Göksel Ergenekon soruşturması nedeniyle
gözaltına alınıp sorgulandı; ama bunun bu sorularla bir ilgisi var mıydı,
bilemem...
Devam edelim:
Sonra yerel seçimler döneminde CHP'li Kemal
Kılıçdaroğlu ortaya bir isim attı: Ekrem Tosun.
Ardından Kılıçdaroğlu şunu
sordu: "Başbakan Ekrem Tosun'u tanı yor mu?" İş hemen anlaşıldı. Ekrem Tosun
meselesi açığa çıktı. Artık Türkiye bir ismi yakından tanıyor: Cihan
Kamer.
AKP döneminde yıldızı parlayan işadamlarından. Hangi "değerli taşı"
kaldırsanız altından Cihan Kamer çıkıyor:
Bir bakıyorsunuz Fenerbahçe yönetim
kurulunda... Bir bakıyorsunuz İstanbul'¬daki sel felaketinde yedi şoförün öldüğü
dere kenarındaki TIR garajının sahibi.
Neyse konumuz Cihan Kamer değil; gün
gelir AKP'nin işadamları da kitap olur! Konumuza dönersek:
Hani, Erhan
Göksel, Burak Erdoğan'ın altınlarını sormuştu. İşte bu Ekrem Tosun bu altınların
akıbetinin ortaya çıkmasına neden oldu. Burak Erdoğan'ın eşi Sema ile Recep
Tayyip Erdoğan'ın diğer oğlu Bilal ortak olup İstanbul Atatürk Havaalanı
freeshop bölümünde bir altın mağazası açtılar.
Atagold firmasına ait
mağazanın hepsine sahip değillerdi, diğer or takları Cihan Kamer ve Ekrem
Tosun'du.
Kılıçdaroğlu'nun sorduğu Ekrem Tosun, Erdoğan ailesinin ortağıydı.
Bu ortaklık¬taki sermayeleri düğün takılan mıydı, bilinmez!
Ancak Erdoğan
ailesinin çocukları ticari hayatta çok aktiftiler. Örneğin, Başba¬kan Erdoğan'ın
Necmettin Erbakan'dan dolayı adına Necmettin Bilal ismini verdiği genç yaşındaki
başarılı oğlunun sadece kuyumcu mağazası yoktu; kozmetikten fast - food
zincirine kadar birkaç şirketi daha vardı. Maye Dış Ticaret, Doruk Izgara
Limitet Şirketi, Atagold AŞ...
Emine Erdoğan Harvey Nichols mağazasından
alışveriş yaptığını yazanları ma h- kemeye veriyor, ama oğlu Bilal Erdoğan
ABD'nin ünlü makyaj malzemesi üreticisi Bellapierre Cosmetic ürünlerinin
Türkiye'de ortaklık yapmasına onay veriyor. Demek ki Emine Hanım'ın meselesi
Harvey Nichols mağazasından alışveriş yapması değildi. Neydi peki?..
Bilal
Erdoğan iyi de para kazanıyor anlaşılan; ABD'de 261 500 dolara ev
aldı.
Düşünsenize başarıyı; babaları 1994'te İstanbul belediye başkanı olarak
göste r- diği mal bey anında, sadece 5 110 lira serveti vardı.
Her ne kadar
ünlü Forbes dergisi dünyanın en zengin politikacıları arasında Başbakan
Erdoğan'ı 8. sırada gösterse de ben inanmıyorum. Güya Erdoğan'ın serveti
İngiltere kraliçesinden, Norveç kralından, Monako prensinden filan
fazlaymış!
Servetini bilmem ama Erdoğan kim ne derse desin politikada son
derece başarı¬lı oldu.
Yahudi cesar et madalyalı ilk Müslüman
mücahitti!
Bu madalyanın önemi büyüktür...
1906'da New York'ta Yahudi
bankerler tarafından kurulan; misyonu, İsrail dev¬letini kurmak ve Siyonizm'i
dünyaya egemen kılmak olan, , dünya Musevi örgütlerinin çatısı kabul edilen AJC
(A BD Yahudi Kong resi), sadece Siyonist önderlere layık gördüğü cesaret
madalyasını kuruluşundan beri ilk kez Müslüman bir siyasetçiye verdi: Baş¬bakan
Erdoğan'a.
Keza Yahudilerin diğer örgütü ADL (Anti Deformation Launge) de
Başbakan E r- doğan'a üstün hizmet madalyası verdi. Bakın, bunlar kolay kolay
kimseye verilen ödüller değildir.
Helal olsun deyip biz diğer oğlu Ahmet
Burak Erdoğan'dan devam edelim...
Başbakan Erdoğan"ın babasının adını verdiği
Ahmet Burak Erdoğan'ın Bumerz ve MB isimli iki denizcilik şirketinde yönetim
kurulu üyeliği ve ortaklığı var.
Peki, hepsi bu kadar mı?
Acaba başbakanın
oğullarının yurtdışında şirketleri var mı?
Henüz uluslararası belgelere
ulaşamıyoruz, ama güvenilir kaynaklarımızın ak¬tardığına göre böyle bir şirket
var. Bu şirket deniz taşımacılığı yapıyor ve bünyesinde 10 kadar gemi
barındırıyor. İddia bu.
Ama şu iddia değil...
İstanbul'un son dönemde
yıldızı parlayan Emirgân sırtlarında Reşitpaşa Aykan Sokak 10 numarada güzel bir
villa var.
Bir genç adam, bir gün Aykan Sokak 10 numaradaki villayı gezdi,
beğendi. Kısa süre sonra bir başka adam geldi ve villa sahibine, "Kaça
satarsınız?" diye sordu.
Villanın sahibi bir Avusturyalıydı. Avusturyalı,
mülkünü satmak ni yetinde olma¬dığını için uçuk bir fiyat söyledi: "1 milyon 750
bin dolara satarım."
Alıcı, hiç üstelemedi; pazarlık bile yapmadı.
Avusturyalı mülk sahibi ne 500 bin dolar nakit ön ödeme yaptı. Villanın içinde
kiracı çıktıktan sonra tapu devri yapıldı. Devir esnasında bedelin bak iyesi,
yani 1 milyon 200 bin dolar ödendi.
Dikkat ediniz, paralar hep nakit
ödeniyor.
Villayı satın alan genç adam çok mutlu oldu; ortağı olduğu şirketi
villaya taşıdı.
Bu genç adam, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın büyük oğlu
Ahmet Burak'tı.
Şirketin adı: Bumerz Denizcilik ve Ticaret Anonim
Şirketi'ydi.
1 milyon 750 bin dolara villa alan bu şirketin sermayesi ne
kadardır dersiniz ? Şirket sermay esi, Aykan Sokak 10 numaraya taşınırken 1
milyon liraydı. Yani villanın fiyatı, şirket sermayes ini aşıyor.
Peki, bu
nasıl oluyor?
Her şeyi de bana sormayın!
Bumerz şirketinin ilk adı
Turkuaz'dı.
Aralarında Burak Erdoğan'ın bulunduğu beş ortak, 10 Nisan 2006'da
bir milyon lira sermayeyle Turkuaz'ı kurdu, ilk adres Üsküdar İmrahor
Mahallesi'ndeydi.
Ortaklar arasında başbakanın, ağabeyi Mustafa Erdoğan ile
eniştesi Ziya İ lgen ve 2001 yılında Burak Erdoğan'ın kayınpederi olan Osman
Ketenci yer aldı.
Burak Erdoğan, 250 bin liralık sermayeyle şirketin yüzde
25'ine sahipti. Yüzde 25'er pay sahibi diğer iki isim ise büyük enişte İlgen ile
amca Erdoğan'dı.
Aradan beş ay geçti; şirket olağanüstü genel kurulu topladı.
Genel kurul, Plakçı¬lar Çarşısı olarak bilinen Unkapanı'ndaki IMÇ 2. blokta
gerçekleşti.
Şirketin yeni unvanının Bumerz'e dönüştürülmesi ve şirketin 1
milyon 750 bin dolara satın alınan Aykan Sokak 10 numaradaki yeni me kânına
taşınması kararı alındı. Resmi kayıtlara göre bu tarihte şirket sermayesi halen
bir milyon liraydı.
Aradan altı ay geçti, ortaklar yeniden bir araya geldi.
Bumerz'in 2006 yılı o lağan genel kurulu 7 Şubat 2007 tarihinde toplandı. Şirket
sermayesi 1 milyon liradan iki milyon liraya yükseltildi. Burak Erdoğan'ın
sermaye taahhüdü de 250 bin liradan 500 bin liraya yükseltildi.
Ne tempo
değil mi?
Nisan 2006'da 1 milyon lira sermayeyle şirketi kur, beşinci ayın
sonunda 1 mil¬yon 750 bin dolara villa ofis al, altı ay sonra da sermayeni 2
milyon liraya çıkar.
İlginç olan ise, Şubat 2007 tarihinden sonra sermaye
artırımı filan olmaması. Oysa işe son derece hızlı başlamışlardı.
Acaba işler
mi pek iyi değildi?
Unutmadan küçük bir not daha aktaralım.
Burak
Erdoğan'ın villa komşuları arasında Remzi Gür ile Başbakan Erdoğan'a yakın,
Sudan ve İran'da petrol ve gaz kuyuları alan çok zengin bir başka aile dostu
daha bulunuyor.
Bu para işleri hep sıkıcıdır. Gelin, Erdoğan ailesinin
denizciliğe merakının nere¬den geldiğine bakalım...
Başbakan Erdoğan'ın
ataları
Başbakan Erdoğan İstanbul metrobüs hattının açılışında bir pankartla
karşılan¬dı: "Son Osmanlı Padişahı I. Recep Tayyip Erdoğan!" Başbakan Erdoğan'ın
ailesinin Osmanlı Sarayı ile bir ilgisi var mıydı?
Gerçi aile içinde Başbakan
Erdoğan'a "Sultanım", "Sultanımız" diye hitap ettiği söyleniyorsa da Dede
Bakatalı Tayyip'in Osmanlı Sarayı'yla pek ilgisi yoktu...
Tarih, 8 Mart
1916.
Ruslar Rize'yi işgal etti.
Yöre halkı evini, bahçesini, hayvanını
bırakıp Trabzon'a doğru kaçmaya başladı.
Ruslara en büyük yardımı
Karadeniz'deki Rum ve Ermeni çeteler yaptı.
İki yıl önce İstanbul'dan Rize'ye
gelen ve buradaki yerli halkın katılımıyla gücü¬nü artıran Teşkilat-ı Mahsusa
fedaileri bu kez işgalci güçlere karşı çete savaşı vermeye başladılar. Bu
İttihatçı fedailerin arasında yöre de "Bakatalılar" olarak bilinen aileden
kimseler var mıydı?
Tarih, 17 Kasım 1913.
Ayrılıkçı çetelerle, aynı
onların yöntemlerin i kullanarak gayrinizami
harp yapmak amacıyla parami
liter Teşkilat-ı Mahsusa kuruldu.
Teşkilat, Harbiye Nezareti'ne bağlıydı. Beş
kişilik çelik çekirdek yöne tim kadro¬su vardı: Dr. Nâzım, Dr. Bahaeddin Şakir,
Yüzbaşı Atıf (Kamçıl), Binbaşı Süleyman Askeri, Emniyet Müdür Muavini Cemal
Azmi.
Başkan Süleyman Askeri'ydi.
Teşkilatın iki birimi vardı: Harici ve
Dahili.
Harici bölümün görevi, cephe gerisinden sızarak sabotaj eylemleri
düzenlemek, düşman hakkında istihbarat toplamak, düşman topraklarına gerilla
tipi akınlar ve pro¬paganda yapmaktı.
Dahili bölüm ise, yurtiçinde asayişi
sağlamaktan, mahalli güçleri örgütleme k- ten, propaganda yapmaktan
sorumluydu.
Sadece askerler değil siviller de -Mehmet Âkif (Ersoy)'dan Said-i
Nursi'ye, İz¬mir'de ilk kurşunu atan Hasan Tahsin'den şair Mehmet Emin
(Yurdakul)'a kadar - g ö- nüllü olarak teşkilata katıldı.
Her kesimden ve
görüşten insanı tek yüksek hedef birleştirmişti: Vatanı savun¬mak! Bu nedenle
Kafkasya'dan Hindistan'a, Avrupa'dan Ara bistan çöllerine kadar, s o- nuçta
ömrünü çoktan tamamlamış bir imparatorluğu yeniden diriltmek için öldürdü¬ler,
öldüler, esir düştüler...
Tarih, 1 Kasım 1914.
Ruslar karadan ve denizden
Karadeniz'e harekâta başladı. Rus donanması Kara¬deniz kıyılarını bombalarken,
kara ordusu Artvin'i işgal e tti.
Aynı günlerde Teşkilat-ı Mahsusa fedaileri
İstanbul'dan Karadeniz'e geldi ve merkezi Trabzon'da bulunan Lazistan Müfrezesi
Komutanlığı kuruldu. Bölgedeki ner e- deyse tüm erkekler silah altına
alındı.
Kimler yoktu ki gönüllüler arasında; Tuzcuoğlu Memiş Grubu, Basa
oğulları, Alemdaroğulları, Sipahioğulları, Mataracılar vs.
Bakatalı Tayyip
bunlar arasında mıydı? Bilinmiyor!
Ermeniler kurmayı düşündükleri Büyük
Ermenistan sınırları içine Doğu Karad e- niz'i de katmak istiyorlardı. Rumlar da
Ermenilerle ittifak halindeydi. Savaş sırasında Rus ordusuna destek veriyor,
cephe gerisinde ayaklanma çıkarıyorlardı.
Trabzon Vilayeti salnamesinde
merkez, Canik, Rize ve Gümüşha ne'de 50 233 Ermeni vardı. Hepsi değil ama önemli
bir bölümü iç böl gelere tehcir edildi. Anca k göç yollarında nakliye
araçlarının olmaması, saldırılar ve hastalıklar yüzünden binlerce Ermeni
öldü.
Bu arada sadece Ermenilere tehcir yapılmadı. 16 Haziran 1916'da eli
silah tutan 15-50 yaş arasındaki Rumlar da Karadeniz'den uzaklaştırıldı.
Bu
tehcir sırasında Bakatalı Tayyip görev yaptı mı? Bilinmiyor!..
Ermeni ve Rum
tehcirlerine rağmen, Sarıkamış'ta büyük kayıp veren Osmanlı ordusu, Rusların
Karadeniz harekâtını durduramadı. Rus
ordusu Trabzon'a kadar
yaklaştı.
Teşkilat-ı Mahsusa müfrezelerinin mevcudu bin kişiye kadar düştü.
Bu fedail e¬rin de tek yapabildikleri, Rus askerlerinin kıyafetlerini giyip
içlerine sızıp eylem yap a¬rak Rusları durdurmaya çalışmaktı.
Rize'nin
Pekmezli köyünden Serdümen Recep, Çakıroğullu İsmail Ağa, İkizdereli Süleyman
Sırrı, Mataracı Mehmet, Pazarlı Talatorzade Fevzi, Rizeli Lazoğlu Mustafa,
kahramanlıklarıyla örnek oldular.
Rusya'daki Bolşevik Devrimi sonucu Ruslar
çekilmeye başladı. Fakat Ermenilerin Karadeniz'i bırakmaya hiç niyeti yoktu.
Teşkilat-ı Mahsusa ile aralarında kanlı çarpış¬malar oldu. Rize, 2 Mart 1918'de
kurtarıldı.
Bakatalı Tayyip kayıptı...
Potamya; Rize'nin Güneysu ilçesinin
Osmanlı dönemindeki adıydı, ilçeye bağlı Tepebaşı (Singaz) ile Dumankaya
(Pilihoz) köylerini birbi rinden ayıran ve "Ayane Dağı" olarak bilinen tepede,
Rus işgalinden kalma çadır direkleri bugün hâlâ mevcuttur.
Başbakan
Erdoğan'ın baba tarafı Pilihozludur.
Babası bu köy doğumlu; Ahmet
Erdoğan.
Dedesi ise Bakatalı Tayyip.
Ailenin kökü Osmanlı kayıtlarında
1835'e kadar gidiyor. Kırcasakallı Mehmet'in Mustafa ve Yunus adında iki oğlu
var. Başbakan Erdoğan'ın ailesi Yunus'tan gelme... Kafkasya'dan geldikleri
söyleniyor. Başbakan Erdoğan'a göre Gürcüler.
Yöre halkına göre ise
Bakatalılar, Çeçen ya da Çerkez. Dede Bakatalı Tayy ip hakkında hemen
hemen hiç bilgi yok. Çünkü Birinci Dünya Savaşı'nda kayboldu.
Rize'deki
çarpışmalar sırasında şehit düştüğü söyleniyor. Düzenli orduda mı gö¬rev aldı,
yoksa Teşkilat-ı Mahsusa müfrezelerinde mi yer aldı, pek bilinmiyor. Bilinen,
Ermeni tehciri döneminde Karadeniz'de olduğu söylentisi, ittihatçı fedailere
katıldığı yorumları da yapılıyor.
Dedesi konusunda Başbakan Erdoğan da -belki
de sorulmadığı için - bugüne k a¬dar hiç konuşmadı.
Başbakanın biyografisini
anlatan kitaplarda da Bakatalı Tayyip'in adı yok.
Pilihoz köyündeki sarp
kayaların olduğu tepenin en üstü, Ruslarla çarpışarak ölenlerin anısına
"Şehitlik" adıyla biliniyor. Kim bilir Bakatalı Tayyip de oradaki isimsiz
kahramanlardan biridir...
Kayıp Bakatalı Tayyip arkasında dul bir eş ve bir
oğul bıraktı: Ahmet. Küçük yaş¬ta babasız k alan Ahmet'i, bir iddiaya göre
amcası, bir di - ğer iddiaya göre üvey babası Molla Yunus büyüttü. Molla Yunus
sefer berlikte askere alınmadı; anlatılanlara göre, bunun sebebi çevrede eli
kalem tutan eğitimli tek kişi olması.
Bakatalı Tayyip pek anımsanmasa da
Molla Yunus ilçede tanınmış biri. İlginç bir karakter:
Hem Osmanlı döneminde
İttihatçılara hem de Milli Mücadele döne minde Kuva- yı Milliye'ye destek veren
Molla Yunus'un, Cumhuriyet devrimlerinin halk tarafından anlaşılması ve
benimsenmesinde de önemli katkıları olduğu dile getiriliyor. Keza R i- ze'de
Latin harflerini ilk öğrenen ve halka öğreten kişi olarak anılıyor. Rize'deki
Şapka Devrimi'ne karşı çıkan yobazlara karşı duruşuyla hatırlanıyor.
Ahmet
Erdoğan genç yaşında aynı köyden Fatma Hanım'la evlendi. 1929'da o ğ- lu Hasan,
bir yıl sonra da ikinci oğlu Muhammed dünyaya geldi.
Ahmet Erdoğan, ailesini
köyde bırakıp İstanbul'a göçtü. Bütün göç men Rizeliler gibi denizcilik yaparak
hayatını kazandı. İstanbul'da Ten zile Ha nım'la ikinci evliliğini yaptı.
Bu
evlilikten de iki oğlu bir kızı oldu; Mustafa, Vesile v e... "Son Osmanlı Padiş
a- hı I. Recep Tayyip Erdoğan!"
Bugün Ahmet Erdoğan'ın yolunu torunu
sürdürüyor. Torun Ahmet Burak Erd o¬ğan, amcası ve eniştesiyle birlikte aile
mesleği olan deniz taşımacılığını devam ettir i- yor. Tabii bir farkla; Ahmet
Erdoğan ücretli bir işçiydi, torunu ise patron...
Necmettin Bilal Erdoğan ise
son şirketi Doruk Limitet Şirketi'yle baba mesleği gıda sektörüne
girdi.
Başbakan Erdoğan Elif Sucukları'nın muhasebecisiydi. Sonra Sabri
Ülker'in d a- madı Orhan Özkorur ile Yenidoğan Gıda Paza rlama ve Ticaret AŞ'yi
ve eniştesi ve ka r- deşiyle Emniyet Gıda Limitet Şirketi'ni kurdu.
Başbakan
Erdoğan ticarete devam etseydi ne kadar başardı olurdu acaba?
Bunu şu nedenle
sordum; ticarette bu topraklarda herhalde en başarılı devlet adamı Sultan II. A
bdulhamid!
II. Abdülhamid'i çok seven Başbakan Erdoğan, padişahı kendine
örnek alıyor olabilir mi?
Ekonomik krizden zengin çıkan bir padişah
Son
iki yıldır dünya finans kriziyle yatıp kalkıyoruz.
Bankaların durumu, borsa,
döviz ne olacak herkes merak için de.
Bu topraklar benzer mali krizi XIX.
yüzyılın son çeyreğinde de yaşadı. Ve o mali krizi, borsada akıllı oynayarak
lehine çeviren bir Osmanlı padişahı vardı: II. Abdulhamid!
Akıl hocası
kimdi?
Dudak uçuklatacak serveti sadece borsada oynayarak mı kazandı? İşte
farklı bir padişah portresi...
Şehzadeliğimde üç dört ayda bir maaş çıkar,
onu da kaime veya metelik para olarak verirlerdi. Ben de koyun ticareti
yapardım. Maslak çiftliğinde ekin de ektirir- dim, lakin ondan fayda olmazdı.
Asıl fayda koyun ticaretindeydi. Senede beş-altı yüz merinos koyun getirirdim.
Bunların yavrularını, sütünü yapağını değerlendirir; kısır olanları kasaplara
satardım. Ertesi sene başka sütlü koyunlar satın alırdım. Senede ko¬yun başına
bir mecidiye kâr bırakırdı. Bu iş çok kârlıdır. Üstübeç de Venedik'ten gelir,
boyacılar kullanır, ben daha ucuza satardım. Herkes benden alırdı. Ondan da
istifade ederdim. Diğer şehzadeler borç içindeydiler. Çünkü ticaret bilmezler,
çalışıp kazan¬mazlardı. Kazanmak, iş yapmak da bir hünerdir.
Şehzadeliği
döneminde ticarete başlayıp Osmanlı'nın en zenginlerin den biri olan Sultan II.
Abdülhamid'in servetinin kaynağı sadece buğ day-koyun-boya ticareti
miydi?
Bilinir ki, ticaret ve ekonomiyle yakından ilgilenen ilk Osmanlı
padişahıydı, ilgisi sadece ticaretin pratiğiyle de sınırlı değildi. XIX.
yüzyılın ikinci yansına damgasını vu r- masına rağmen adı gölgede kalmış
aydınlardan Münif Paşa'dan iktisat dersleri aldı. Ve bir gün... Şehzadeliği
dönemiydi.
Osmanlı devleti yayınladığı "İrade-i Seniye"yle borçlarını
erteleme kararı almış¬tı. Çünkü haz inesi tamtakırdı.
Bu kötü ekonomiden
Dolmabahçe Sarayı da etkilendi.
Şehzade Abdulhamid zamanında alamadığı
maaşını kırdırmak için saraya raha t- lıkla girip çıkan, Osmanlı Hanedanı'na
borç para bulan Ru m Banker Yorgo Zarifi (1807¬1884) ile tanıştı.
Yorgo
Zarifi, kayınpederi Çelebi Dimitraki ile "Zafiripulos&Zarifi" işlet mesinin
ortağıydı. Galata Borsası'nın en tanınmış isimlerinden biriydi.
Bankerler,
Osmanlı devletinin dış ticaret açıklarının kapatılması için gerekli olan yabancı
kredileri bulan kişilerdi. Bir yanda Galata bankerlerinden; G. Tubini, Mihran
Düz Bey, Köşeoğlu Agop, J. Lorando, Mısırlı Andon Bey "Credit General Ot o- man"
ile; diğer yanda Zarifi, Baltazzi, Boğos Mısırlıoğlu, Zafıripulos, Oppenheim, S.
Sulabch, Kristaki, J. Kamondo "Societe Generale Ottomane" ile Osmanlı devletinin
iki kasası durumundaydılar.
Bankerler aynı zamanda Osmanlı Hanedanı
mensuplarının kişisel ihtiyaçları için de kredi/borç veriyorlardı!
Banker
Yorgo Za rifi, sadece Şehzade Abdülhamid'le değil, Veliaht Murad ve P a- dişah
Abdülaziz'le de görüşüyordu.
Abdülhamid kardeşleri arasında en çok Murad'ı
seviyordu; onunla sıkça görü¬şüyordu. Banker Zarifi'yi onun aracılığıyla mı
tanımıştı aca ba? Bilinmiyor.
Bilindiği gibi Murad, amcası Sultan Abdülaziz'i
tahtan indirmek için Midhat Paşa gibi siyasiler, Harp Okulu Komutanı Süleyman
Paşa gibi askerler ve yukarıda isimlerini yazdığımız Yorgo Zarifi gibi
bankerlerle işbirliği yaptı. Amacına ulaştı ama ruh sağlığı bozulduğu için
tahtan indirildi.
Abdülhamid, padişah olup fırsatını yakalayınca, amcası
Abdülaziz ve çok sevdiği kardeşi Murad'ın başına gelenlerin tüm sorumlularını,
-ayak işlerine bakanları bile - cezalandırdı. Ancak nedense Banker Za rifi'ye
dokunmadı. Rum banker, Yıldız Mahk e- mesi'ne bile çıkarılmadı.
Niye acaba?
İşin ucunda para vardı:
Abdülhamid şehzadeliği döneminde o kadar parası vardı
ki cülus bahşişi olarak dağıtılan 60 bin altını kendi cebinden verdi. Servetinin
kaynağı 1864 yılında Havyar Han'da faaliyete başlayan kambiyo ve menkul
kıymetler borsasında Banker Zarifi ara¬cılığıyla esham (hisse-borç senedi) alıp
satmasıydı.
Zarifi, padişahın mali danışmanıydı; zenginleşmesinin aracıydı.
Bu nedenle Banker Yorgo Zarifi'ye dokunmadı.
Hatta, Meclis-i Mebusan'ın 22
Ocak 1878 tarihli oturumunda Aydın Mebusu Hacı Ahmed Efendi bölgesindeki
köylülerin palamut gelirlerine devletten alacaklarına karşılık el koyan Banker
Zarifi'yi şikâyet etti. Saray bu sözleri hiç duymak istemedi.
Rum
tüccarlarına genellikle "çorbacı" deniyordu. II. Abdülhamid de bu nedenle Banker
Zarifi'ye hep "Çorbacı" diye hitap etti. Ve, "Çorbacıdan sadece finansal
kurum¬ların işleyişi hakkında özel bilgiler almakla kalmadı, parasını borsada
nasıl değerlend i¬receği konusunda akıl da danıştı.
O dönemde de sıkça
yapılan borsa spekülasyonlarından Banker Zarifi aracılığıy¬la yararlandı.
Örneğin, 1873'ten başlayarak Avrupa'yı etki leyen mali krizden tutun da, Güney
Afrika'daki bulunan altın madenlerine kadar çeşitli spekülasyonlardan haberdar
oldu.
Mabeyn Başkâtibi Tahsin Paşa "hatıratı"nda ilişkileri ni şöyle
yazdı:
Mösyö Zarifi, Abdülhamid Efendi'nin iskonto ettiği maaşlarını gene
kendi nezdindeki hesab-ı carisine kaydeder ve bunlara bir faiz yürüterek, gerek
bunun hası¬lım ve gerek çiftliğinden ve diğer bazı emlak ve akarından aldığı
gelirleri kârlı işlerde kullanırdı. Abdülhamid Efendi'nin, Mösyö Zarifi'yi sık
sık kabul ederek her ziyarette kendisiyle para işleri hak-
kında görüştüğünü
ve servetinin idaresini teftiş ve takip ettiğini sara y emektar¬larından işitt
iğim gibi bizzat kendisi de bunu anlatır dururdu.
Abdulhamid iktidara
geldiğinde Banker Yorgo Zarifi artık 70 yaşına gelmişti. An¬cak dinçti.
Padişahın huzura en çok kabul ettiği banker olmakla kalmamış, en çok gö¬rüştüğü
kişi de olmuştu.
Abdulhamid tüm mali bilgisini bu ünlü bankere
borçluydu.
Ve Banker Yorgo Zarifi sayesinde Galata liberalizminden etkilendi;
ekonomik l i- beralizmden yana oldu.
II. Abdulhamid ekonomide öyle bir
liberalizmden yanaydı ki, Mek teb-i Mülk i- ye'de iktisat derslerinin programını
bizzat kendisi belirtiyordu Osmanlı'da liberalizmin öncüleri; Sakızlı Ohannes
Paşa'nın Mebadi-i îlm-i Servet-i Milel ve idadilerde okutulan Mehmed Cavid'in
llm-i İktisat favori kitaplarıydı.
Öğrencilerin ticaretle ilgilenmelerini çok
arzuluyordu.
Osmanlı insanının ticaretle ilgilenmemesine kızıyordu. "Avarelik
her sınıf ha l- kımızda öyle kökleşmiş, öyle bir tabiat haline gelmiştir ki,
haklı olarak bütün felaketle¬rimizin sebebi olduğu ifade edilebilir"
diyordu.
Ama kendisinin kişisel kuruntuları-kuşkuları gelişmenin önündeki en
büyük e n- geldi. Döneminde elektrik, telefon, uçak gibi teknolojik gelişmelere;
anonim şirket, ticaret borsası gibi kapitalist gelişme potansiyellerine soğuk
baktı. Anonim şirketleri, ülke gelişmesinin değil padişaha karşı menfi
düşüncelerin geliştirileceği yerler olarak gördü.
Banker Yorgo Zarifi'nin
adını taşıyan torunu Yorgo Leonida Zari finin Hatıralarım adlı kitabında
yazdığına göre ailece görüşürlerdi. Örneğin, Leonida Zarifi doğduğunda II.
Abdulhamid Zarifılere hediye göndermiş; annesi Froso Zarifi de teşekkür için pad
i- şahın analığı Perestu Kadın'ı ziyaret etmişti.
Yine kitaptan öğrendiğimize
göre Banker Yorgo Zarifi 27 Mart 1884'te vefat et¬tiğinde II. Abdülhamid'le
arası bozuktu.
Banker Zarifi, 1877-78 Savaşı sırasında devlete açtığı
kredilerle savaşın finans¬manına önemli katkıda bulunmuş, fakat açtığı
avansların yüksek faizleri ve ağır şartları padişahı bile rahatsız eder boyuta
ulaşmıştı. Dargınlığın sebebi bu olabilir miydi? Ya da daha kişisel miydi? Neys
e.
Banker Zarifi'nin ölümü aradaki soğukluğu giderdi, II. Abdulhamid Banker
Zar i- finin başta eşi Eleni olmak üzere ailesini yemeğe davet etti, ilişkiler
düzeldi.
Bir sabah, Sultan'ın bir emir eri atıyla Galata'ya gelerek acilen
babam la ko¬nuşmak ister. Babama saraydan beklendiğini iletir. Babam acilen
Yıldız Sarayı'na gider.
Sultan Hamid onu hemen kabul eder. "12 sene
ön-
ce" der Sultan, "baban beni alacaklarımın pençesinden kurtardı,
borçlarımı
ödedi ve mali durumunu düzeltti. Şimdi kardeşim Reşad aynı
durumda, Onu bu¬lunduğu çıkmazdan kurtarmanı rica ediyorum." Babam elinden gelen
her şeyi
yapacağına söz verir.
Banker Leonida Zarifi elinden geleni yapar,
bir iki kez Veliaht Re şad'la görüş¬meye gider. Son gidişinden bir gün sonra
Yıldız Sarayı'na davet edilir. II. Abdulhamid bu kez kızgındır. Sertçe, "Sen
benim düşmanlarımla bir olup bana komplo mu kurmaya çalışıyorsun?" der. Ardından
artık kardeşinin hesaplarıyla ilgilenmemesini emreder.
II. Abdulhamid,
bankerlerin amcası Abdülaziz'e ne yaptıklarını iyi biliyordu; Banker Yorgo
Zarifiye güveniyordu, ama oğlu Leonida Zarifiden emin olamamıştı... Ancak
zamanla ona güvenip onunla da işbirliği yapmayı sürdürdü.
II. Abdulhamid
Banker Zarifi'den kötü huylar kapmış mıydı?
Abdülhamid'in servetini ülke
ekonomisinde değerlendirmek yerine, büyük ö l- çüde Avrupa bankalarında ve
yabancı sermaye piyasa spekülasyonlarında değerle n- dirmesi
şaşırtıcıydı.
Şaşırtıcı olmasının bir nedeni de, ekonomi dersleri aldığı
Münif Paşa'ya bir mektubunda yazdıklarıydı. Mektubunda amcası Abdülaziz
döneminde zenginleşen bü¬rokratların paralarını yurtdışı bankalarına
yatırmalarını ağır bir dille eleştiriyordu!
Oysa kendisinin Deutsche Bank,
Barclay Bank, Credit-Lyonnaise gibi Avrupa bankalarında hesabı vardı!
Ve
servetine servet katmaya devam etti...
II. Abdülhamid'in malvarlığına birkaç
örnek verelim:
- İstanbul Sultanhamamı'ndaki İzmirli
Hanı
- İstanbul Direkleraras ında Letafet Apartmanı
- İstanbul
Gedikpaşa'daki tiyatro arsası
- Eyüp Kopçageçidi'ndeki 21 dönüm
tarla
- Eyüp'te 18 dönümlük Bahariye Kışlası
- Kâğıthane'de 20
dönüm arazi
- Kâğıthane'de Silahtarağa Çiftliği
- Bakırköy'de 70
dönüm arazi
- Bakırköy Veliefendi Çayırı
- Dolmabahçe'de 30
dönüm bostan
- Küçükçekmece'de Burunsuz Mandıra
Çiftliği
- Nişantaşı'nda Celaleddin Paşa Konağı, Kâmil Paşa
Konağı
- Teşvikiye'de bir dönüm arsa
- Beşiktaş'ta 2 dönüm bağ,
3 dönüm arsa
- İstanbul Horhor'da konak ve 5 dönüm
arsası
- Arnavutköy Akıntı Burnu'nda gazino ve
müştemilatı
- Ortaköy'de Dalyan Mahallesi ve Ali Saib Paşa
Yalısı
- Kuruçeşme önündeki ada (Galatasaray Adası)
- Kartal
Soğanlık Köyü'nde köşk ve 3 dönüm arazisi
- Kartal'da Alemdağı Çiftliği,
Çakmak Çiftliği ve 21 parça tarla
- Paşabahçe Ircirli Köyü'nde 40 dönüm
arazi ve şişe fabrikası
- Beykoz'da 40 dönüm bostan, 3 bahçe, 6 tarla, 2
çayır, 3 arsa, 1 bağ, 1 dükkân ve yalısıyla Tokat Çiftliği, Yalnız Servi
Çiftliği
- Beykoz'da Abraham Paşa'dan alınan 38 dönüm arazi ve
üzerindeki müştemilat ve teferruatıyla çiftlikler
- Fenerbahçe'de tarla,
çayır, kahvehane
- İzmit'te 3 dönüm bahçe, İzmit
Çiftliği
- Geyve'de 26 dönüm Balabal Çiftliği
- Şişli'de izzet
Paşa Çiftliği
- Çatalca ve Çekmece'de; Filifos Çiftliği, Kaparya
Çiftliği, Safra Çiftliği, Kılıçali Sağır Çiftliği, S ilivri Çiftliği, Bosna
Çiftliği, Sazlı Bosna Çiftliği, Haraççı Çiftliği, Papas Bergos Çiftliği,
izzettin Çiftliği, Tozalak Çiftliği ve Yahya Bey Kışlası
- Yalova 11
odalı han, hamam, 17 odalı otel, 7 odalı misafirhane, dükkân, fırın, 2 500 dönüm
orman
- Mihalıç'ta; Çeribaşı Çiftliği, Melda Çiftliği, Cambaz Çiftliği,
Ekmekçibaşı Çiftliği, Kayseri Çiftliği, Orta Çiftliği, Keçifdere Çiftliği,
iskele Çiftliği, Kızıllar Köyü'nde 24 parça gayrimenkul, Akköprü köyünde 280
dönümlük Paris Bey arazisi, yine aynı köyde 308 dönümlük Hızır Bey
arazisi
- Burdur Ağlasun'da Çeltikçi Çiftliği
- İzmir'de
Hayrettin Çiftliği
- Tire'de Meşhet Çiftliği
- Akhisar'da Rahime
Çiftliği
- Nazilli'de 7 000 dönüm arazisiyle Bilare
Çiftliği
- Keşan'da Türkmen Çiftliği
- Babaeski'de Keçili
merası
- Havza'da Pavli Köyü arazisi vs vs vs.
Peki, II.
Abdülhamid'in mirasına ne oldu? "Paran var mı derdin var" sözünü doğrular gibi
II. Abdülhamid'in serveti uzun yıllar Türkiye gündeminden düşmedi.
1908
Temmuz Devrimi olunca II. Abdülhamid, yeni gelen iktidara hoş gözükmek için ya
da ittihatçıların baskısıyla, 8 Eylül 1908'de bir kısım mal ve gelirlerini
devlet hazinesine devretti.
31 Mart (1909) Ayaklanması'nı takiben tahtan
indirilen II. Abdülhamid'in ta¬puya kayıtlı mallarının çok büyük bir kısmı
devlet hazinesine geçirildi. Ancak Vahideddin 8 Mart 1920'de çıkardığı bir
kararnameyle bu malları (işgalci ülkelerden kaçırmak için mi acaba?) tekrar
Hazine-i Hassa'ya iade etti. Böylece II. Abdülhamid'in ailesine miras hakkı
doğdu. Ancak işgal güçleri Sevr Antlaşmasıyla (madde 240) bu mallara el
koydu.
II. Abdülhamid'in mirası Lozan Antlaşması'nın da gündemine geldi. Tam
mana¬sıyla çözülemedi. Öncelikli mesele gayrimenkullerin bir bölümünün Türkiye
sınırları içinde olmamasıydı; artık o topraklar işgal edilip koparılmıştı. II.
Abdülha mid'in ailesi yurtdışında bu topraklar, çiftlikler, petrol kuyuları vs
için dava açsa da hiçbirini kaz a¬namadı. Almanya imparatoru Wilhelm'in şahsi
servetini iade edenler nedense aynı hukuki hakkı II. Abdülhamid'in vârislerine
göstermedi!
3 Mart 1924'te Osmanlı Hanedanı yurtdışına çıkarılınca
padişahların tapuya kayıtlı tüm malvarlığına el konuldu. II. Abdülhamid'in
vârislerinden Bedri Felek, Müşfika Hanım ve dahi sonra Müşfika Kayasoy ile
Emsalinur Hanım çeşitli girişimlerde bulunsalar da isteklerini alamadılar.
Bu
arada meseleyi çözeceğini belirtip devreye giren diş hekimi Sami Günzberg gibi
hanedana yakın bazı "iş bitiriciler" mirasçılardan hayli para
kopardılar.
Daha sonraki yıllarda hanedan mensuplarının yurda girişleriyle
ilgili yasalar d e- ğiştikçe buna paralel miras davaları açıldı, ama bunlardan
da bir sonuç çıkmadı.
Son olarak üç yıl önce, II. Abdülhamid'in Fransa'da
yaşayan torunu Cemil Adra dava açtı. Hukukçular, "Bugünkü yasalarım ıza göre
zor" deyip torun Adra'ya AİHM'e gitmesini salık verd iler.
Anlayacağınız,
ölümünün 90. yılında II. Abdülhamid'in mirası hâlâ tartışma k o-
nusuydu...
İşte gizli kasalar
Tayyip Erdoğan'la başladık nereye
geldik!
Asıl sorumuz şuydu: Başbakan Erdoğan ticaret hayatında kalsaydı
başarılı olur muydu?
Ne bileyim İslâm dergisinin bir dönem fedakâr
mücahitleri gibi zamanla 350 milyon dolarlık iş merkezine ortak olabilir
miydi?
Bir Zahid Akman, bir Zekeriya Karaman kadar başarılı olur
muydu?
Bir dönem de Süleyman Mercümek vardı; Bosna yardım paralarını "iç
ettiği" i d- diasıyla yargılanmıştı.
Biraz geçmişi bilenler; Necmettin
Erbakan'ın kayıp trilyonlarını, Süleyman Mercümek'i ya da Yimpaş, Kombassan,
Mas, Jet-Pa, Endüstri Holding 'i hatırlarlar.
Peki, siz, Mehmet Satoğlu,
Tahsin Armutçuoğlu, Gürgen Mazhar Bayatlı, Beşir Darçın isimlerini duydunuz
mu?
Bunlar kimdi?
Kimlerin gizli kasasıydı?
Neden
yargılandılar?
Sonra nasıl ortadan kayboldular?
Gelin önce biraz gerilere
gidelim.
Tarikat, siyaset, ticaret üçlemesiyle ilk kez Nakşibendi Gümüşhanevi
Dergâhı karşılaştı.
Şeyh Ahmed Ziyaüddin, 1838 Osmanlı -Îngiliz Ticaret
Antlaşması'yla Anadolu'ya gelen yabancı sermayeye karşı, ulusal pazarı korumak
için "yardım sandıkları" kurdu. Toplanan zekâtlar, yoksullaşan esnaflara
aktarılarak milli sermaye korunacaktı.
Şeyh Ahmed Ziyaüddin tüccar bir
ailenin çocuğuydu. Bu nedenle bu hareketi k i- şisel olabilir miydi?
Hayır.
Çünkü yıllar sonra, 1954'te benzer uygulamayı yine aynı tarikat hayata
geçirdi.
Demokrat Parti'nin ülkeyi ithal mallara boğması üzerine, Nakşiben di
Gümüşhanevi Dergâhı'nın şeyhi Mehmed Zahid Kotku'nun girişimiy le "Gümüş Motor"
kuruldu. Amaç "milli sanayi" yaratmaktı. Üzerinde cami resmi olan hisseler
çıkarılıp satıldı. Ancak, bu milli atılım pek uzun ömürlü olamadı; Gümüş Motor
battı. İş mah¬kemeye yansıdı. Genel Müdürü Necmettin Erba kan'ın, dönemin
parasıyla 69 bin lirayı kardeşi Kemalettin Erbakan'a gönderdiği murakıp
raporlarında ortaya çıktı. Yıllık im a- latı, Devlet Planlama Teşkilatı'na 10
bin olarak bildirmişlerdi; gerçek rakam 70'ti! Vs vs.
Nakşibendi Gümüşhanevi
Dergâhı zamanla ticaretin yanın a siyaseti de koydu. Yani artık bireysel
girişimcilikle değil, iktidara gelerek milli sanayi hamlesi gerçekleşt
i¬rilecekti.
26 Ocak 1970'te Milli Nizam Partisi'ni kurdular. Yargıtay
Başsavcılığı, partinin kapatılması için Anayasa Mahkemesi'ne dava açtı. 21 Mayıs
1971'de parti kapatıldı. Malvarlığına el kondu.
İşte bugün konuştuğumuz
kritik mesele bu son cümlede saklıdır: Bu tarihten sonra Milli G örüş
hareketinin kurduğu tüm şirketler, partiler-dernekler üzerine değil, kişiler
üzerine kuruldu.
Örneğin, 18 Haziran 1971'de "İPA AŞ" kuruldu. Kurucularından
Tahsin Armutçuoğlu ve Me hmet Satoğlu aynı zamanda Milli Nizam Partisi
kurucusuydu.
Tahsin Armutçuoğlu ve Mehmet Satoğlu bir başka şirket daha
kurdular: "Nidaş." Bu şirketin ortakları arasında Hasan Aksay, Fehmi Cumalıoğlu
gibi yine Milli Nizam Partisi kurucuları vardı.
Aksay ve Cumalıoğlu bu kez
Oğuzhan Asiltürk, A. Tevfik Paksu ile "Yeni Neşriyat AŞ "yi kurdular. 17 ağustos
1972'de faaliyete geçen bu
367
şirket, Milli Gazete'yi çıkardı.
Milli
Nizam Partisi "şirketlerine" baktığınızda hemen hepsinde iki isim öne
çı¬kıyor:
Avukat Tahsin Armutçuoğlu ile Harita Mühendisi Mehmet Satoğlu.
Mehmet Satoğlu, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün dayısıdır. Kişiler üzerinde
gözüken şir ketler aslında partinindi.
Gelelim MSP'nin şirketlerine...
MNP
kapatılınca Milli Görüş, 11 Ekim 1972'de Milli Selamet Partisi'ni kurdu.
Bu
partinin "şirketlerine" baktığınızda bir isim ön plana çıkıyor: Gürgen Mazhar
Bayatlı.
8 Şubat 1977'de kurulan "Milsan"; 3 Mart 1978'de kurulan "Mila AŞ";
27 ağus¬tos 1980'de kurulan "Mades Holding" ve yine aynı gün kurulan "Heka Dış
Ticaret AŞ"nin kurucuları arasında hep Gürgen Mazhar Bayatlı vardı.
Peki, bu
şirketler ne yapıyordu?
Mila AŞ'nin yeri, MSP Genel Merk ezi'nin bulunduğu
Hoşdere Cadde si'ndeki Ali- can Apartmanı'ydı. 5 milyon sermayeyle kurulan bu
şirket, kuruluşundan dört ay sonra Demetevler'de 10 milyon liraya apartman aldı
ve adım "Milli Görüş Sarayı" koydu. B u- rada parti toplantıları yapılıyordu
zaten.
Şirketlerin sermayeleri hızla arttı: Örneğin, Milsan 2 milyon lira ser
mayeyle ku¬ruldu. Beş buçuk ay sonra 15 Temmuzda sermayesini 13 milyona çıkardı.
30 Nisan 1979'da ise rakam 22 milyona çıktı. 22 Nisan 1981'de ise 50 milyona
yükseldi.
Milsan'a bu paralar nereden geliyordu?
Milsan'ın, Vakıflar
Bankası Fatih Şubesindeki 1016 No'lu hesabına, 18 Şubat 1977 tarihinde Yapı
Kredi Bankası Ankara Aşağı Ayrancı Şubesinden 630802 No'lu çe k- le 1 milyon 900
bin lira yatırıldı. Aşağı Ay rancıdaki bu hesap kime aitti; Necmettin Er-
bakan'a!
Kâğıt üzerinde MSP'nin mali işlerinden sorumlu kişi, Genel Başkan
Yardımcısı Abdurrahim Bezci gözüküyordu. "Gözüküyordu" diyorum, çünkü Bezci
İzmit'te yaşı¬yordu ve Ankara'ya pek gelmiyordu.
İşin özünde partinin parasal
işlerini yürüten kişi Gürgen Mazhar Bayatlı'ydı. Zi¬raat Bankası Çankaya,
Vakıflar Bankası Kızılay, Yapı Kredi Bankası Çankaya şubelerinde hesapları
vardı.
12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Mazhar Gürgen Bayatlı
tutuklandı, ha¬pis yattı ve "Şirketleri aldığım borçlarla kurdum" deyince
salıverildi.
Sonraki yıllarda ismi Erbakan hareketi içinde bir daha hiç ön
plana çıkmadı. B u- gün Niğde'de yaşıyor. 6 Nisan 2007'de TBMM Üstün Hizmet
Ödülü'nü dönemin TBMM Başkanı Bülent Arınç'ın elinden aldı! O törende Deniz
Feneri de ödül aldı!
RP'nin de şirketleri vardı ve bu partiyle birlikte yeni
bir isim ortaya çıktı: Beşir
Darçın.
Beşir Darçın aslında Ankara Ulus'ta
terziydi. Bakın sonra nasıl trilyoner oldu?
En büyük parayı hac
organizasyonundan kazandı.
Bilirsiniz, 1988'de Suu di Arabistan, Mekke'ye
kontenjan koydu; Tür kiye'nin nü¬fusu 72 milyon ise o yıl sadece 72 bin kişi
gidebilecekti. Hacı adayları kendi kafalarına göre gitmeyecekti; bir
organizasyona dahil olacaklardı.
En büyük organizasyonu, Türkiye Diyanet
İşleri Başkanlığı yapıyordu. Ancak hepsinin altından kalkması zordu, yarısını
özel şirketlere verdi. Bu özel şirketlerden biri de RP Genel Merkezi'nin
bulunduğu binada faaliyet yürüten "ETAŞ AŞ" idi. Sahibi Beşir
Darçın'dı.
Beşir Darçın 1990 yılında da, "Van Der Zee" adlı şirketi satın
aldı. Alır almaz da Suudi Arabistan, Beşir Darçın'a 5 000 kişilik ek/özel kon
tenjan verdi! Kontenjan tabii Refah Partisi'ne verilmişti. Düşünebiliyor
musunuz, Suudi Arabistan, Türkiye Cumhur i- yeti'ne değil RP'ye kontenjan
veriyordu. Niye sizce?
Evet, Beşir Darçın hac organizasyonundan çok para
kazandı.
Diyanet'ten sonra en büyük hac organizasyonunu "Van Der Zee"
yapıyordu. Bü¬rosu nerede miydi? Tabii RP Genel Merkez binasında. Zaten binanın
sahibi de Beşir Darçın'dı!
"Gizli Kasa" Beşir Darçın'ın, "ETAŞ" gibi,
"Sürtaş" adlı şirketi de aynı binadaydı.
Hatırlatayım; RP'nin genel muhasibi
yine MSP'de olduğu gibi Abdurrahim Bezci'ydi. Ve Bezci hâlâ İzmit'te yaşıyordu.
Zaten kulakları artık pek duymuyor, gözleri de iyi görmüyordu. Yani göster
melikti!
Beşir Darçın sadece hacılardan para kazanmadı. Tefecilik yaptı:
Nakit paraya sıkışan Konyalı işadamı Süleyman Çınar, Beşir Darçın'dan 1 milyar
borç aldı, 30 gün sonra bunu 1 milyar 104 milyon olarak ödeyecekti. Süleyman
Çınar borçlarını ödey e- medi ve Beşir Darçın ailenin gayrimenkulleri ile
Toroslar Un Fabrikası'na el koydu.
Bitmedi:
Beşir Darçın, Kurban Bayramı
öncesi Milli Gazete'ye ilan verdi: "Bankada açtı¬ğımız hesaba 1 milyon lira
yatırın; bizler sizin adınıza kurbanı kesip Bosna-Hersek'e, Azerbaycan'a,
Abhazya'ya gönderelim!"
Araştırıldı; ortada para çok ama kesilen kurban
yoktu!
Beşir Darçın gözaltına alındı. Ancak birkaç gün sonra suçsuz olduğu
anlaşılıve r-
di!
Beşir Darçın son olarak Milli Gazete'nin yan kuruluşu
MlLDA'nın ortağı olarak özelleştirilen SEKA Giresun Kâğıt Fabrikası'nı satın
aldı. 2000'li yıllarda Beşir Darçın adı pek duyulmadı.
Bugünün gizli
kasaları "sakallı'lar; "arslan"lar gibi delikanlılar... Kim mi
bunlar?
Hepsini bir kitaba sığdıramayız. Sadece şunu yazabili riz:
II.
Abdulhamid tüm parasını, malını mülkünü güvenilir "sakallı," "arslan" gibi
isimlerin üzerine yaptırsaydı, malı mülkü nedeniyle başı pek ağ
rıtılmazdı.
Neyse tehlikeli konulara girmeyelim. Biz daha Emine Erdoğan'ın
odatv.com'u niye dava ettiğini anlayamadık! Başbakanın oğullarının iş
hayatındaki başarılarına da artık alıştık. Bu ülkede politikacıların oğul ları
ticarette nedense pek başarılı oluyorlar. Bıktık bunları görmekten, yazmaktan.
Gelin başka bir alandaki baba -oğul ilişkilerine bakalım... Türkiye'nin
gündeminde başka baba-oğullar da var...
Dokuzuncu bölüm
Babalar ve
oğullar
Yıl, 2009.
Türkiye her daim olduğu gibi yine iç politik
gerginlikler yaşıyor. Bu tartışmala r- da "taraf olan bir aile çok öne çıkıyor:
Altanlar! Baba Çetin Altan ve oğulla rı Ahmet ile Mehmet Altan. Aile çok
tartışılıp konuşulunca haliyle medyada baba-oğul Altanlar üzerine
değerlendirmeler yapılıyor. Daha da yapılacaktır kuşkusuz.
Yazın dünyasındaki
ünlü baba-oğulların ilişkileri her daim merak edilmiştir çü
n-
kü...
Türkiye'deki yazın dünyasının ünlü baba-oğulları
kimlerdir?
Kuşkusuz bugün ilk akla gelen Çetin Altan ile oğulları Ahmet ve
Mehmet Altan '¬dır.
Peki başka?
Namık Kemal-Ali Ekrem
Bolayır...
Recaizade Mahmud Ekrem-Ercüment Ekrem Talu...
Samih Rifat-Oktay
Rifat...
Abdülkadir Kemali- Orhan Kemal...
Hasan Âli Yücel-Can
Yücel...
Listeyi uzatabiliriz. Ama gerek yok. Çünkü merakımız başka. Edebiyat
dünyası n- daki baba-oğul ilişkisi nasıldı? Örneğin, birbirlerini kıskanıyorlar
mıydı?
Aziz Nesin, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim adlı kitabında
Çetin Altan'la ilgili bir anısını yazdı.
25 Nisan 1991 tarihinde
İstanbul'daki Fransız Sarayı'nda Çetin Altan'la karşılaş¬tığını, daha sonra
birlikte Yeniköy İskele Gazinosu'na gittiklerini ve orada yaşadıklarını şöyle
not etti:
İskele Gazinosu'nda içeriye oturduk. Rakı içmiyormuş. Çok şaşırdım.
Hiç üst e¬lemedim.
- Beki, az bi şey alayım, sana katılmak için... dedi. Şişe
bitti. Birer duble, birer
duble daha...
İyice cıvıttı. Kimse kalmadı
bizden başka. Sahibi incelik gösterip bizden izin is¬teyip gitti. Çetin bir
türlü kalkmak bilmez. Eskisinden bin be¬ter, boyuna ukalalık ediyor, iki
oğlundan yakınıyor. Aralarında baba-oğul, yazar reka¬beti başlamış...
(Sansürlenmiştir.) En hoşuma giden. Ama beğenmediğim yanı yine ortada. Gizini
mizini döküyor.
Kitabı yayıma hazırlayan Ali Nesin bir iki cümleyi
sansürlemişti. Kuşkusuz bu sansür Ali Nesin'in özel hayatı koruma özeninden
kaynaklanıyordu. Aslında bu itina, yazın dünyasındaki baba-oğul ilişkileri
konusunda kalem oynatılamamasına neden oluyor. Oysa dünyada baba-oğul ilişkisi
konusunda birçok çalışma var.
İşte birkaçı...
Üç Silahşörler, Monte Kristo
Kontu, Demir Maskeli Adam gibi unutulmaz eserle¬rin yazan Alexandre Dumas'ın
(Alexandre D um as pere, (1802-1870) oğlu da aynı adı taşıyordu: Alexandre Dumas
fıls, (1824-1895). Ancak baba-oğul ilişkisi sor unluydu ve bu, oğul Dumas'ın
doğumuyla başlamıştı. Baba Alexandre Dumas çapkın biriydi. Paris¬'in kenar
mahallesinde terzilik yapan Marie Catherine Labay'dan olan çocuğunu ö nce
reddetti. Sonra kabul etti ve oğlunun annesiyle de evlendi.
Fakat baba-oğul
arasındaki sorunlar bitmedi.
Oğul Alexandre Dumas'mn çocukluğundan itibaren
eli kalem tutmaya başladı. Hikâyeciliği babasına benziyordu. Ancak baba
Alexandre Dumas oğluna yazı yazmayı yasakladı. Elinde kalem gördüğünde dövdüğü
bile oldu. Oğlunun yazar olmasını hiç istemedi.
Aslında baba A. Dumas hayatım
sadece kalemiyle kazanıyordu. Bu nedenle dur durak bilmeden yazıyordu. Öyle ki
bazen parayla tuttuğu yazarlara romanının bazı bölümlerini yazdırıyordu. Yani
edebiyat dünyasında "yardımcı yazar" kullanan ilk kişi A. Dumas'ydı.
Oysa
şimdi kendi oğlunun yazmasına karşıydı. Niye?
Kıskançlık olabilir mi? Oğlunun
yazdıklarını görüp ileride kendisine rakip olma¬sından mı korktu acaba?
"Edebiyat dünyasına bir Dumas yeter" diye mi düşündü? Soru çok.
Baba
baskısına rağmen oğul yazmayı sürdürdü.
Ve bir gün...
Oğul A. Dumas
Kamelyalı Kadın'ı yazdı. Çok övgü aldı.
Baba A. Dumas ne yaptı dersiniz? Önce
"Ben yazdım" dedi, sonra "Ben yönle n- dirdim" diye düzeltti ve en sonunda
oğlunun yazdığını açıklamak zorunda kaldı.
Oğul A. Dumas edebi yolculuğunu,
Le Fils Naturel, Yabancı Kadın, Karımı Niçin Öldürdüm? gibi eserleriyle
sürdürdü...
Şimdi baba da, yazar çocukları da eşcinsel olan bir aileyi
tanıyalım... 1929 yılın¬da Nobel Edebiyat Ödülü alan Thomas Mann (1875-1955),
kuşkusuz Alman yazın dü n- yasının en önemli yazarlarından biridir.
Thomas
Mann'ın, bir profesörün kızı olan Katia Pringsheim'la evliliğinden altı çocuğu
oldu.
Bu altı çocuktan ikisi tıpkı babaları Thomas Mann gibi yazar kimlik
leriyle öne çıktı: Erika Mann (1905-1969) ve Klaus Mann (1906-1949).
Mann
ailesinin bu üç yazar ferdinin bir ortak noktası daha vardı: Eşcinseldiler. Bunu
zaten hiç saklamadılar.
Mefisto, Der Wendepunkt gibi eserler yazan Klaus
Mann'ın babasıyla zor bir ilişkisi vardı. Öyleki eşcinsel olmasının nedenini
olarak hep babasının baskısını göste r- di. Babasından hep uzaklara
kaçtı.
Klaus Mann'ın en yakın dostu ablası Erika Mann'dı.
Erika Mann,
erkek giysileriyle dolaşan bir lezbiyen -aktivistti. Kardeşiyle birlikte
Almanya'da antifaşist kabarelerde rol aldı. Hayattan Kaçış, Işıklardan Aşağı
gibi eser¬ler kaleme aldı. Bab asından çok kardeşine yakındı. Ancak babası
hastalanınca yanına gidip bakımını üstlenince kardeşi Klaus Mann intihar
etti.
Erika ve Klaus'un hem kendi aralarında hem de babalarıyla inişli
çıkışlı ilişkileri filmlere bile konu oldu: Die Erika und Klaus Mann
Story.
Aslında buraya tarihçi, felsefeci, deneme yazarı Golo Mann'ı da
(1909-1994) ek¬lemek gerekiyor. O da babası, ağabeyi ve ablası gibi eş cinseldi.
Görünen o ki Thomas Mann, yazın yaşamlarında olduğu gibi cinsel tercihler
konusunda da çocuklarını etk i- lemişti.
İlginçtir; siyasal yaşamları hep
solda başlayan Mann ailesinin fertle ri, ABD ile yakınlaştıktan sonra solla
aralarına mesafe koydular...
Ama tüm bunlar edebi eserlerinin değerlerini hiç
küçültmedi...
Baba-oğul arasındaki bir başka aşk-nefret ilişkisi için
İngiltere'ye uzanmamız gerekiyor.
Yazar, şair, eleştirmen Kingsley Amis
(1922-1995), İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden biriydi. Otuz iki yaşında
yazdığı ilk romanı Talihli Jim'le ünlendi; Somerset Maugham Ödülü'nü
kazandı.
Oğlu Martin Amis de (1949-) yirmi dört yaşında ilk romanı Rachel
Dosyası ese¬riyle aynı ödülü aldı.
Baba-oğul yazarlar arasında inişli çıkışlı
bir ilişki vardı.
Kingsley, öğle yemeklerine çıktıklarında oğluna, sosyalizmi
(ki ken disi sosyalist¬ti), aşkı, seksi anlattı.
Kingsley Amis'in sözlerinden
çok yaşamındaki tatsızlıklar bu baba -oğul ilişkisini belirledi. Kingsley bir
alkolik gibi yaşıyordu. Üstelik oğlunun çok sevdiği annesini ald a¬tıp
duruyordu. Martin Amis zorlu bir boşanma sürecine tanıklık etti.
Bu
nedenle... Martin Amis yaşamının bir bölümünde babasının adını hiç ağzına
almadı. Örneğin, 1986 yılında yazdığı The Moronic Inferno adlı kitabının
önsözünde yer verdiği hayat öyküsünde, entelektüel gelişimi adına teşekkür
ettikleri arasında babası Kingsley'nin adını bile geçirmedi.
Babasının hiç
sevmediği edebiyatçıları, ilham aldığı yazarlar arasında gösterm e¬si de,
baba-oğul ilişkisinin ne derece sorunlu olduğunu kanıtlıyordu.
Baba Kingsley
1995 yılında ölünce, Martin Amis'in kırgınlığı sona er di. 2000 y ı- lında
çıkardığı Eocperience kitabında bu kez babasının ne kadar eşsiz bir baba ve ne
kadar eşsiz bir yazar olduğunu belirtti.
Fakat bu duygusal yakınlığa rağmen
yine de babasının politik geçmişiyle uğraş¬tı. 2002 yılında yazdığı Koba the
Dread: Laughter and the Tuuenty Miüion adlı eserin¬de Sovyetler Birliği'nde
yirmi milyon insanın ölümünden Stalin'in kuklası olarak gö r- düğü -babası gibi-
komünistleri sorumlu tuttu.
Aslında Martin Amis'in karşı çıktığı sosyalizm
miydi, yoksa ilgisiz komünist bir baba mı?
Tüm bunlar ideolojik bir
eleştiriden çok, babasından beklediği ilgiyi göremeyen bir yazar oğlun travması
mıydı? Hâlâ tartışılıyor...
Ve Sovyetler Birliği'nin deha baba-oğul
ikilisi:
"Ayna" "Kar", "Kış Günü" gibi şiirler yazan Sovyetler Birliği'nin
ünlü şairi Arseniy Tarkovski'nin (1907-1989) oğlu da tanınmış bir isimdi:
Rusya'nın dâhi film yönetme ni- yazar Andrey Tarkovski (1932-1986).
Baba-oğul
Tarkovskilerin ilişkisi nasıldı?
Ne inişli çıkışlıydı ne de sorunlu. Çünkü
baba -oğul hayatlarında pek sık bir araya gelemediler.
İkinci Dünya
Savaşı'ndan bir kolunu kaybederek dönen baba Ar seniy Tarkovski alkol sorunu
nedeniyle evliliğini yürütemedi.
Andrey Tarkovski için yine babasız günler
başlamıştı. Aslında çok da büyük üzüntü duymadı; annesinin hemen her gün
ağlaması artık sona ermişti.
Andrey, hayatım annesi ve anneannesiyle
sürdürdü. Babasına pek de öfke duymadı. Şiirlerini hayranlık derecesinde
sevdiğini her fırsatta dile getirdi. Babasının "Ayna" ve "Stalker" şiirler ini
beyazperdeye taşıdı.
Aslında babası gibi hep şair olmak istemişti. Bilinir
ki, aslında hiç "film çekm e¬miştir", çektiği görsel bir ş iirdir.
Evet,
baba-oğul ilişkileri genellikle sancılı geçer; hele bir de aynı mesleği
yapı¬yorlarsa bu daha da güçleşir. Zorlu yaşamlar, travmalar, iç hesaplaşmalar,
yazarın h a- yattaki duruşuna ve üretimine farklı biçimde yansır.
Umarız
bizim baba-oğul edebiyatçılarımızın hayatları da hiçbir sansüre tabii t
u¬tulmadan bir gün yazılır.
Belki o zaman, kimin neyi, niçin yaptığı daha iyi
anlaşılır...
Bizim topraklardan baba-oğullan yazarak bu konuyu noktalayalım:
Aziz Nesin gibi büyük ustalarla az da olsa birlikte çalışmışlığımız var. O kuşak
günlük tutmayı ya da yaşadıklarını not etmeyi hep sürdür¬dü. Onlar örnek
alınacak büyük ustalardı.
Benim de sağımda solumda hep küçük defterler
bulunur, ilgimi çe ken bilgileri not ederim, işte bu defterden birkaç baba-oğul
anekdotu...
- Turgay Şeren'in babası sosyalistti.
Futbolseverler
Turgay Şeren'in kim olduğunu bilir. Türk Milli Takımı'nın unu¬tulmaz kaptanı ve
kalecisidir. Şimdi Akşam gazetesinde köşe yazarlığı yapıyor.
Babası Sabit
Şevki Seren, Çankaya Köşkü'nde Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün özel kalemi olarak
çalıştı. 1944 yılında, yerine Süreyya Anderimanin getirileceğini öğ¬renince
küsüp görevinden ayrıldı. Daha sonra...
24 Mayıs 1946 tarihinde Türkiye
Sosyalist işçi Partisi'ni kurdu.
"Tehlikeli" bulunup partisi kapatılan
sosyalist bir babanın oğlu olan Turgay S e¬ren, yıllarca Türk Milli Takımının
kalesini koruyup kaptanlık yaptı.
- Orhan Veli'nin babası
müzisyendi.
Şair Orhan Veli'nin babası Veli Kanık, Cumhurbaşkanlığı Senfoni
Or kestras ında başklarnetçiydi. Orhan Veli'nin bir senfoni gibi işlediği
mısraların nereden kaynakla n- dığı belli oluyor.
Konu geldi parantez
açmalıyım: Ahmed Haşim, Nâzım Hikmet'in şiirleri hakkın¬da düşüncesini şöyle
söylemişti: "Nâzım'ın şiirleri senfonik bir orkestra gibi; ancak orkestra
sürekli marş çalıyor!"
Böyle incelikli eleştiriler maalesef artık
yok...
- Rutkay Aziz'in babası yönetmendi.
Rutkay Aziz ve kızı Doğa
Rutkay'ın akrabalarını tanır mısınız? Rut kay Aziz'in ba¬bası Fikri Rutkay bir
dönemin tanınmış yönetmeniydi. Amcası Fuat Rutkay, Halk Film'in sahibiydi. Fuat
Rutkay'ın eşi ise ünlü Türk halk müziği solisti ve film artisti Suzan
Yakar'dı.
- Enis Fosforoğlu'nun babasının Renan Fosforoğlu olduğunu bili
yordum. Ama Can Gürzap'ın babası Reşit Gürzap'ın sinema oyuncusu olduğunu
bilmiyordum.
- Sedenler, film yapımcılığı için şeyh babalarından izin
almışlar. Rahmetli O s- man F. Seden'in babası Kemal Seden ve amcası Şakir Seden
de film yapımcısıydı. Ke¬mal Seden bu işe girmeden önce maliye mem
uruydu.
İki kardeş sinema sektörüne girmek için babaları Şeyh Ahmed Hamdi
Efendiden izin almak için yanma gittiler. Şeyh babaları, "Oğlum bu işi yaparken
hırsızlık yapacak mısınız?" diye sordu. "Hayır" yanıtını alınca bu kez "Kendiniz
çalışıp emek verecek m i¬siniz?" diye sordu. "Evet" yanıtım alınca, "Eee o zaman
niye haram olsun, gidin yapın" dedi.
- Rahmetli Süreyya Duru'nun da
hikâyesi farklı değildi. O da sinemaya babası Naci Duru ve amcası Nafiz Duru'nun
yanında başladı.
Bu toprakların yetiştirdiği daha ne çok başarılı baba-oğul
hikâyesi var. Keşke bunları kitaplara, belgesellere taşıyabilsek.
Peki ya
oğullarını kaybeden ve acılan hiç sönmeyen edebiyatçıları tanıyor m
u¬sunuz?
Oğullarını kaybeden edebiyatçılar
Oğullarım kaybeden Abdülhak
Hamid, Recaizade Mahmud Ekrem, Halid Ziya Uşaklıgil, Pey ami Safa, Samih Rifat,
Halit Fahri Ozansoy, Reşat Nuri Güntekin, Ümit Yaşar Oğuzcan yaşama
tutunabildiler mi?
Edebiyatçılar oğullarının ölümünün ardından neler
yaptılar?
Yıl, 1899.
Yer, İstanbul Büyükada.
Karanfil Sokağı'nda iki
odak bir sayfiye evi.
Recaizade Mahmud Ekrem, eşi Güzide Hanım'la birlikte
matemini sessizce b u- rada yaşadı.
Önceleri cemiyet hayatından hoşlanan
yazar, artık kimseleri görmek istemiyo r- du. Aksi şekilde yaşamanın on dört
yaşında ölen oğlu N ijad'ın anısına haksızlık ola ca¬ğını düşünüyordu.
İstisnasız her gün ağlıyordu.
Üç oğulları olmuştu: Emced, N ijad ve
Ercüment.
Oğlu Emced, bakıcısının dikkatsizliği sonucu bir buçuk yaşında
yatağa mahkûm olmuş, yirmi yıllık yaşamı boyunca hiç konuşamadan vefat
etmişti.
Oğlu Nijad evin neşe kaynağıydı. Hareketli ve hep güler yüzlüydü.
Edebiyata meraklıydı. Çok iyi resim yapıyordu. Recaizade Mahmud Ekrem, oğlu
Nijad'a tutkundu. Ona ayrı bir sevgisi vardı. Kuşkusuz oğlu Ercüment Ekrem'i de
seviyordu ama Nijad'ın yeri bambaşkaydı.
Ve Nijad yakalandığı amansız
hastalıktan kurtarılamayıp ölünce Recaizade Mahmud Ekrem yıkıldı; bir türlü
toparlanamadı ve Büyükada'ya sığındı...
AHNİJAD Hasret beni cayır cayır
yakarken Bedenimde buzdan bir el yürüyor. Hayalin çılgın çılgın bakarken
Kapanası gözümü kan buruyor.
Dağda kırda rast getirsem bir dere Gözyaşlarımı
akıtarak çağlarım. Yollardaki ufak ufak izlere Yenin sanıp bakar bakar
ağlarım.
Güneş güler, kuşlar uçar havada
Uyanırlar nazlı nazlı
çiçekler...
Yalnız mısın o karanlık yuvada?
Yok mu seni bir kayırır bir
bekler?..
Can isterken hasret oduyla yansın
Varlık beni alil alil
sürüyor.
Bu kayguya yürek nasıl dayansın?
Bedenciğin topraklarda
çürüyor!
Bu ayrılık bana yaman geldi pek,
Ruhum hasta, kırık kolum
kanadım.
Ya gel bana, ya oraya beni çek
Gözüm nuru, oğulcuğum,
Nijad'ım!
Büyükada'da evlat acısı çeken sadece Recaizade Mahmud Ekrem
değildi. Halid Ziya Uşaklıgil de oğlu Sadun'u erken yaşta toprağa vermişti.
Edebiyatımızın bu usta iki kalemi, o yıllarda Büyükada'da birbirlerine
kenetlenip acılarını dindirmeye çalıştılar.
Halid Ziya Uşaklıg il'in evlat
acısı hiç bitmeyecekti. Bir süre Atatürk'ün yanında da çalışmış olan diplomat
oğlu Vedat Uşaklıgil, Tiran Büyükelçiliği'nde görev yaparken bunalıma girip
intihar edecekti.
Bu intihar artık Halid Ziya Uşaklıgil için yıkım olacaktı.
Çünkü daha önceki yı l- larda iki amcası Uşakızade Yusuf ve Uşakızade Süleyman
Tevf ik de intihar etmişti.
Bu kadar acıyı taşıması zordu; oğlu Vedat'ın
öldüğü yıl, oğlunun intiharını Bir Acı Hikâye adlı eserinde yazdı. Kitap
bittikten sonra da yaşama gözlerini kapadı. Kim bilir, belki de ruhundaki
fırtınaları ancak böyle dindirebildi...
Recaizade Mahmud Ekrem ile Halid Ziya
Uşaklıg il'in Büyükada'da yaşadıkları acı dolu günleri Ercüment Ekrem Talu şöyle
yazdı:
(Büyükada'daki) matemhanemize devam etme fedakârlığını ve vefakârlığım
bir kişi gösterdi; o da Halid Ziya idi. Hafızam beni aldatmıyorsa o da, o yıl
bir evladını to p- rağa vermişti. O da tesellisini Ada'nın sükûnetinde araya
gelmişti.(...) Babam, Nijad'ını kaybettiği gün şuurunu da birlikte kaybetmekten
ancak Halid Ziya ile Tevfik Fikret'in müşterek gayretleri ile masun
kaldı.
Bir hatırlatma yapayım:
Şair Tevfik Fikret'in oğlu Halûk'un
hikâyesini biliyorsunuzdur; on - sekiz y aşında yurtdışında okumaya gitti ve din
değiştirdi. O kadar çok tepki aldı ki, bir daha ne babasının cenazesine ne
mezarına ne de yurduna gelebildi. Bu nedenle bu üç dost arasında Tevfık Fikret
de evlat acısı çeken babalardan biri oldu.
Konu konuyu açıyor...
Recaizade
Mahmud Ekrem'in o acılı günlerinde, kendisine destek veren Halid Ziya Uşaklıgil
ve Tevfık Fikret'le birlikte bir yakın dostu daha vardı: Şair İsmail
Safa.
İsmail Safa aynı zamanda Nijad ve Ercüment'in yazı hocasıydı; ikisini
de oğlu g i- bi seviyordu.
Nijad'ın ölümünden bir yıl önce bir oğlu dünyaya
gelmişti. Tevfik Fikret çocuğun adını Peyami Safa koydu.
İsmail Safa sürgünde
vefat ettiğinde Peyami Safa iki yaşındaydı. Babasının a r- kadaşlarının ya
rdımlarıyla büyüyen Peyami Safa, yıllar sonra oğul acısı yaşayacaktı. Biricik
oğlu yirmi iki yaşındaki Merve Safa, askerliğini yaparken rahatsızlanıp vefat
edince Peyami Safa bu acıya fazla dayanamadı.
Merve ve Safa, Mekke'deki iki
kutsal tepenin adıydı; Peyami Safa "kutsalını" kaybetmişti. Oğlunun ölümünden üç
buçuk ay sonra hayata veda etti...
Recaizade Mahmud Ekrem, Nijad'ın acısını
dindirmek için o yıllar hep yürüyüş¬lere çıktı. Oğlu Ercüment Ekrem Talu
anlatıyor:
Ağabeyim Nijad'ın ölümünden biraz sonra idi. Matemini unutmak
değil fakat avunmak için babam ekseriya beni yanına alır, beraber kırlara
uzanırdık. Bu gezintiler sessizce geçerdi. (Babam) hiç ağzım açmaz, kendisini
bir gölge gibi bir iki adım geriden takip eden bana kat'i bir lüzum duymadıkça
hitap etmezdi.
(Bir gün) babam bitab gözlerinin eksik etmediği Nijad'ın
hayaliyle meşgul, her zamanki gibi önde gidiyordu. Arkamızdan gelen bir fayton
araba bize yetişti. O anda arabadan inip de bize doğru gelen birisini görünce
durduk. Bu, çok zarif giyinmiş, siv¬rice sakallı, gözünde tek gözlük taşıyan,
orta boylu bir zattı. Bize yakın gelince gözlüğü gözünden düştü, titreyen elleri
babama doğru uzandı. Kucaklaştılar. Babam ağlamaya başladı. Hıçkırıklar
arasında, "Hamid" diyordu; "Hamid perişan oldum, Nijad'ım, Nijad'ım elden
gitti..."
Şair-İ Azam Abdülhak Hamid nereden bilebilirdi aynı acıyı birkaç
yıl sonra ken¬disinin de yaşayacağını...
Tek oğluydu Abdülhak Hüseyin; ABD'de
maslahatgüzardı. Öldüğünü Abdülhak Hamid'den dört ay gizlediler. Çevresi, haberi
öğrenince "in - me gelmesin" diye şair-i azama alıştırarak söylemeyi tercih
etmişti. "Abdülhak Hüseyin amansız bir hastalıkla mücadele ediyor" demişlerdi
sürekli.
Abdülhak Hamid için oğlunun ölümü yanında, yıllardır görev yaptığı
devletinin biricik evladına sahip çıkmamasını hayatı boyun ca affetmedi. Birinci
Dünya Savaşı'nda Osmanlı'nın ABD ile ilişkileri gerginleşin ce, Babıâli,
elçiliği kapatarak, maslahatgüzar Abdülhak Hüseyin'e yurda dön çağrısı yaptı.
Ancak Abdülhak Hüseyin hastaydı; dön e- medi. Hastalığına inanılmadı ve maaşı
kesildi. Osmanlı devleti ancak diplomatı ölünce olayın doğruluğundan emin
oldu!
Abdülhak Hüseyin'i umursamayan devlet, kızlarına da sahip çıkmadı.
Yvonne Hindiye ile Cynthia Sindiye'nin torunları bugün İngiltere'de ne
yapıyorlar acaba? Sa¬vaşlar sadece devletleri yok etmiyor; aileleri de işte
böyle paramparça ediyor...
Recaizade Mahmud Ekrem o kederli günlerinde
arkadaşı Abdülhak Hamid'in yanında olamadı; çünkü vefat etmişti. Ercüment Ekrem
Talu anlatıyor:
Ölümünün yıldönümüne rastlayan soğuk bir günde rahmetli
anacağımla bera¬ber, babamın Küçüksu'daki mezarını ziyarete gitmiştik. Abdülhak
Hamid Bey'i orada bulduk. Bizden önce gelmiş, taşıran üstüne oturmuş, sessiz
sessiz ağlıyordu. Bu türlü dostluk şimdi nerede var? Ve ben bunu nasıl
unutabilirim?
Recaizade Mahmud Ekrem vefat etmeden önce oğlu N ijad'ı
satırlara döktü. O r- taya Türk edebiyatının bu en güzel mersiyeleri çıktı;
bunlar Nijad Ekrem adlı iki ciltlik kitapta toplandı.
Ne acıdır: Nijad
doğduğunda Reciazade Mahmud Ekrem, üstadı Namık Kemal'¬den oğlu için bir kıta
yazmasını rica etti. Kendisi de aynı yıl doğan Namık Kemal'in t o¬runu Muvaffak
(Menemencioğlu) için yazacaktı.
Namık Kemal ile Recaizade Ekrem birbirini o
kadar seviyorlardı ki, Namık Kemal doğan oğluna "Ekrem" adını verdi.
Ama...
Ölüm evlerinden hiç eksik olmuyordu sanki: Ekrem'in oğlu (adını Namık Kemal'in
büyük eserinden almıştı) Cezmi, müzik öğretmeninin aşkına karşılık bulam a¬yıp
tabancayla canına kıydı.
Uzatmayayım: Recaizade Mahmud Ekrem, yaşamının son
döneminde tüm sev¬gisini, 1909'da doğan torunu Muvakkar'a (Çiğdem Talu ile Umur
Talu'nun babasıdır) verdi.
1914'te vefat etti ve vasiyeti gereği oğlu N
ijad'ın mezarına defnedildi. Sonunda yıllardır yasını tuttuğu oğluna
kavuşmuştu...
Şair Ümit Yaşar Oğuzcan'ın Galata Kulesi'nden atlayan oğlu
Vedat'ın hikâyesi çok acıdır:
Ümit Yaşar Oğuzcan'ın babası Lütfi Oğuzcan da
şairdi. Oğluna şiir yazmıştı:
Bak dünya ne güzel, bu sitem niye, Ettim ben
adımı sana hediye. Mutluyum ey oğul babanım diye, Çarptırma hicvinle cezaya
beni.
Baba Lütfı Oğuzcan'ın oğluna sitem etmesinin nedeni, Ümit Yaşar'ın sık
sık int i- hara kalkışmasıydı.
Söylenenlere göre Ümit Yaşar yirmi dört kez
intihara teşebbüs etmişti! Ve ne yazık ki bu ruh hali nedeniyle evde huzur
kalmamıştı. Bir gün...
On yedi yaşındaki oğlu Vedat Oğuzcan, Galata Kulesi'ne
çıktı ve kendini aşağıya bıraktı.
Rivayet odur ki, cansız bedeni yerde
yatarken avucundaki kâğıtta bir not yazı¬lıydı: "Baba int ihar öyle edilmez,
böyle edilir!"
GALATA KULESİ
6 Haziran 1973
Pırıl pırıl bir yaz
günüydü
Aydınlıktı, güzeldi dünya
Bir adam düştü o gün Galata
Kulesinden
Kendini bir anda bıraktı boşluğa
Ömrünün baharında
Bütün
umutlarıyla birlikte
Paramparça oldu
Bir adam benim
oğlumdu...
Gencecikti Vedat Işıl ısıldı gözleri içi
Bütün insanlar için
sevgiyle doluydu Çıktı apansız o dönülmez yolculuğa Kendini bir anda bıraktı
boşluğa Söndü güneş, karardı yeryüzü bütün Zaman durdu
Bir adam düştü Galata
Kulesi'nden Bu adam benim oğlumdu
Açarken ufkunda güller alevden
Çıktı,
her günkü gibi gülerek evden
Kimseye belli etmedi içindeki yangını Yürüdü,
kendinden emin Sonsuzluğa doğru Galata Kulesi'nde bekliyordu ecel Bir fincan
kahve, bir kadeh konyak Ölüm yolcusunun son arzusu buydu Bir adam düştü Galata
Kulesi'nden Bu adam benim oğlumdu
Küçüktü bir zaman
Kucağıma alır ninniler
söylerdim ona
"Uyu oğlum, uyu oğlum, ninni"
Bir daha uyanmamak üzere uyudu
Vedat
6 Haziran 1973
Galata Kulesi'nden bir adam attı kendini
Bu nankör
insanlara
Bu kalleş dünyaya inat
Şimdi yine bir ninni söylüyorum
ona
"Uyan oğlum, uyan oğlum, uyan Vedat..."
Evlat acısına kim
dayanabilir?
Reşat Nuri Güntekin, oğlu Aksel öldüğünde bir daha çocuk yapmaya
tövbe etti. Bir daha böyle bir acıya dayanamayacağını düşündü.
Ancak hayat
güçlü geldi ve edilen tövbelere rağmen birkaç yıl sonra kızları Ela dünyaya
geldi. Ve Aksel'in acısı biraz olsun son buldu...
Oğlu Şaman'ı kaybeden
Mustafa Sekip Tunç, oğlu Yaman'ı kaybeden Ekrem Ş e- rif Egeli, oğlu Engin'i
kaybeden İhsan Kongar, oğlu Sinan'ı kaybeden Adnan Cemgil, Mustafa'yı kaybeden
Mina Urgan, bu ağır savaşta ayakta durmayı zor da olsa başar a-
bildiler.
Fakat oğul acısını hiç atlatamayan edebiyatçı babalar da vardı.
Halit Fahri Ozansoy bunlardan biriydi.
Kendisi gibi gazeteci-yazar olan oğlu
Gavsi Ozansoy'la pek geçinemiyorlardı. Gavs i, sürekli dergiler çıkarıp
batırıyordu. Babası gibi titiz ve düzenli değildi. Kişilik olarak çok
farklıydılar.
Bir gün...
Yine bir tartışma sırasında sinirlerine hâkim
olamayan Halit Fahri Ozansoy oğlu Gavsi'ye "Seni evlatlıktan reddediyorum" dedi.
Gavsi Ozansoy kapıyı vurup çıktı. Ve birkaç ay sonra Gavsi vefat etti.
Halit
Fahri Ozansoy şoke oldu. Oğlunun ölümünden kısa bir süre sonra onu evinde başını
masaya koymuş halde buldular; ölmüştü...
Ve bir genç yetenek: Hatif... Samih
Rifat'ın oğlu.
Samih Rifat'ı tanıtmak için ne yazmalıyım: Şair, yazar,
gazeteci, vali, milletvek i¬li, müzisyen, Türk Dil Kurumu ilk başkanı, Güneş Dil
Teorisini yaratan tarihçilerden vs.
Samih Rifat'ın ilk eşinden iki çocuğu
oldu: Hatif ve Zeynep.
Eşi Saliha Hanım'ı genç yaşında kaybedince, Nâzım
Hikmet'in teyzesi Münev- ver'le ikinci evliliğini yaptı. Şair Oktay Rifat bu
evlilikten doğ du. Oktay Rifat doğdu¬ğunda ağabeyi Hatif on altı
yaşındaydı.
Samih Rifat -deyim yerindeyse- ilk oğlu Hatifin üzerine
titriyordu.
Hatif de babas ına benziyordu; babası gibi küçük yaşından
itibaren müzik aletl e¬rine ilgisi vardı. Çok iyi tambur çalıyordu.
Samih
Rifat oğlunu dönemin en iyi okullarında okuttu; Musevi Alli ance Mekte¬bine
verdi. Ardından Viyana'ya gönderdi. Oğlu yurtdışın dayken Samih Rifat işgal
yılla¬rında "Hatif' adıyla Sabah gazetesine makaleler yazdı.
Hatif
yurtdışındaki eğitiminin ardından ülkeye döndü. Tambur aşkı her geçen yıl
büyüdü. Tamburi Cemil Bey'in öğrencisi oldu. Amcası (İstiklal Marşının ilk
bestecisi) Ali Rifat Çağatay'ın konserlerinde tamburi olarak yer aldı. Çalışma
hayatına adı m ata¬cağı sırada verem oldu. Kurtarılamadı.
Bu acı olay
sonucunda babası Samih Rifat ve amcası Ali Rifat bir da ha ellerine tambur
almadılar...
Samih Rifat yirmi dokuz yaşında vefat eden oğlu Hatif için "Onun
Sazı" şiirini
yazdı:
Bir dere boyunda yüksecik bir çam Kol atmış bir yıkık
damın üstüne. Dertli bir anacık, çıkar bir akşam Diker gözlerini çamın üstüne.
Oturur kıyıda düşünür ağlar Dal budak seçilmez bir âna kadar, Tarlası kuraktır,
bahçesi kıraç Bırakıp gidemez fakat kalan aç Şehit oğlu mudur bu öksüz ağaç
Demiş yurt kurtulsun kimsesiz ana Bir tek yavrusunu vermiş vatana. Oğlunun
diktiği fidan bir dalmış Büyümüş yeşermiş dal budak salmış Sazı bir dalında
asılı kalmış. Kırık tellerine vurdukça rüzgâr Saz ağlar, zavallı anacık
ağlar.
Artık bu acı sayfalan geçelim.
Peygamberlik mertebesine çıkarılan
şair
Evladını kaybedip akıl sağlığını koruyabilmek için herhalde çok güçlü
olmak g e- rekir. Edebiyat dünyamızda nice özel yazarlar, şairler var ki, ruh
dünyaları hayli ze n- gindi. Size birini tanıştırmak istiyorum:
Sen
gözlerimde bir renk Kulaklarımda bir ses Ve içimde bir nefes Olarak
kalacaksın...
Rast makamındaki bu şarkıyı kim bilmez ki?
Erol Sayın'ın
bestelediği bu şarkının sözleri, şair Enis Behiç Koryü rek'e aitti.
Enis
Behiç Bey (1892-1949) İstanbulluydu. İstanbul, Selanik ve Üsküp'te okudu.
Mülkiyeyi bitirdi.
Dışişleri'nde çalıştı; Bükreş ve Budapeşte'de görev yaptı.
Çalışma Bakanlığı'nda müsteşarlık görevinde bulundu.
Osmanlıcaya hep karşı
çıktı. Türkçüydü. Ulusal Kurtuluş Savaşı'nı destekledi; Mustafa Kemal'e
hayrandı. Kemalizm'i halka anlatmak için Anadolu'yu dolaştı.
Türk şiirinin
"Beş Hececiler" akımının en özgün şairlerindendi.
Ve 1946 yılının bir ekim
günü...
Enis Behiç Koryürek'in hayatı değişti.
Ey ruh
geldinse...
Ankara...
Ruh çağırma toplantılarına katılmayı sürekli
reddeden Enis Behiç Bey, istem e- yerek geldiği bu yeni yapılmış apartman
dairesine girdi. Ev sahibi, Türkiye'deki ruh çağırma olayının öncüsü Dr. Bedri
Ruhselman idi.
Önce, gelen beş misafirine "hoş geldiniz" deyip hal hatır
sorduktan sonra gr a- mofona Paganini'nin Şeytan Trilleri'ni taş plağını
koydu.
Ardından on iki yaşındayken okuduğu ve hayatını değiştiren, Gayret
Kitabevi sahibi Mösyö Garbis'in Cinlerle Muhabere kitabından satırlar
okudu.
Vakit geceyarısını buldu. Perdeler sıkıca kapatıldı, ampuller
söndürüldü. Altı k i- şilik yuvarlak masanın etrafına geçtiler.
Tek bir mum,
masanın üzerindeki, içinde harfler ve bazı kelimelerin yazılı old u- ğu kadife
altıgen bir kutu ile büyük bir fincanı aydınlatmaya ancak yetiyordu.
Bedri
Ruhselman kısık bir sesle, herkesin parmaklarını fincanın üze rine koyma¬sını
söyledi. Odada derin bir sessizlik vardı.
Ruh çağırma toplantısı böyle
başladı... Birkaç dakika bir şey olmadı. Sonra nereden estiği bilinmeyen hafif
bir rüzgâr, mumun alevini titretmeye başladı. Fincan sarsıldı. Altıgen kutunun
kapağı açıldı; kutudan fırlayan harfler ve k e- limeler bazı cümleler oluşturdu!
Masadakiler telaşla bu cümleleri okumaya çalışır¬ken...
Şair Enis Behiç
Koryürek gözleri yuvalarından fırlayacak şekilde tavana bakıyor¬du. Yirmi santim
boyundaki bir Mevlevi derviş, başını sol yanına yatırmış, ellerini göğ¬sünde
çaprazlamış bir halde sema yapıyordu!
Enis Behiç Bey, dervişi arkadaşlarına
göstermek istedi. Parmağıyla tavanı işaret etti. Arkadaşları hiçbir şey
anlamadı. Enis Behiç Bey oturduğu sandalyenin üstüne çık¬tı, dervişi göstererek
"Bakın bakın" dedi. Ve düşüp bayıldı. Dervişi onun dışında kimse
görmemişti.
Enis Behiç Koryürek kendine geldikten sonra toplantıya devam edil
di. Mevlevi dervişin kim olduğu masanın üzerine yayılmış harfler ve kelimelerle
araştırılmaya çal ı- şıldı. Buldular da adını, Süleyman Çelebi.
Gelen ruha,
mevlit yazan Süleyman Çelebi olup olmadığını sordular. Değildi. Ruh, masadaki
harfler ve kelimelerle oynamaya başladı; adı Çedikçi Süleyman Çelebiydi,
Haliç'in donduğu kış hastalanmış ve iki yıl sonra da memleketi Trabzon'da vefat
etmişti. Mezarının üstünde bahçe vardı.
Enis Behiç Koryürek istemeyerek
geldiği bu evden, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra dünyayı sık sık ziyaret
ettiğine inanarak çıktı. O gün den sonra hem kendisi hem şiirleri ve hem de
hayata bakışı tamamen değişti.
Enis Behiç Koryürek, Çedikçi Süleyman
Çelebi'yle ilişkisini hiç kesmedi. Ş air ve hariciyeci arkadaşlarının,
çalışmaktan çok yorulduğu, biraz bir hastanede dinlenmesi gerektiği şeklindeki
önerilerine öfkeyle yanıt verdi. Zamanla eski çevresiyle ilişkileri koptu. Artık
mistik şiirler y azıyordu.
Şiirlerini Vâridat-ı Süleyman adlı kitabında
topladı. Kitabın kapağında, "Çedikçi Süleyman Ç elebi Ruhundan İlhamlar"
yazılıydı. Önsözünde şöyle diyordu:
O sözler edası, musikisi, manası benim
tarzımdan bambaşka olan, fa kat bu başkalıkla beraber gene benden bir koku, bir
gölge taşıyan o sözler, ömrümde hiç dü¬şünmediğim ve söylemesini aklımdan hiç
geçirmediğim o sözler, içimden, benim içe¬rimin daha içerisinden birdenbire
fışkırıp çağlayan bir su gibi, emeksiz, engelsiz akıyor, akıyordu.
Enis Behiç
Bey başka bir "âleme" geçmişti.
Bu konu psikolojinin, psikiyatrinin alanına
giriyordu kuşkusuz; ya - da edebiyatçıların "ilham" meselesine.
Ancak, mesele
bilimin ve edebiyatın dışına çıktı. Ankara'da bir dairede geceyarısı başlayan
ruh çağırma olayı birdenbire Türkiye'nin tartıştığı konu haline gel¬di.
Arusi
Şeyhi Ömer Fevzi Mardin, Enis Behiç Koryürek'in "peygamber" olduğunu, kitabı
Vâridat-ı Süleyman'ın da Cebrail aracılığıyla yazdırıldığını ve bütün kutsal k
i¬tapların özü olduğunu söyledi.
Kitap üzerine yazdığı Vâridat-ı Süleyman
Şerhi'nde bakın neler var:
Vâridat-ı Süleyman adlı bu kitabın içeriği eşsiz,
benzersiz; oluşma biçimi olağa¬nüstü bir olaydı. Çünkü bu içerik, ölümlü bir
insanın sesi kullanılarak ortaya konmuş Allah sözü idi. Olağanüstülüğü şu
nedenleydi: Ağzından bu sözler çıkan kişinin aktar¬dığı bilgilerin çoğundan,
yani ilahiyat ilminden haberi yoktu. Her olağanüstülük gibi bu da ilahi bir olay
yani bir mucizedir. Bu sözleri Enis Bey'in içine girerek Allah'tan başkası
söylemiş olamaz. Söylenen Enis Bey'in sesini kullanan, 'Ruh-ül Kudüs'tür, yani
Allah'ın "Zat" nurudur. Cebrail Aleyhisselam bu meyandadır. Peygamberler
dev¬rinden sonra Ruh-ül Kudüs'ün dünyaya kelam getirdiği işitilmiş değildi. Bu
ilk kez Enis Bey'de gerçekleşiyor. Allah'ın mucizesidir bu.
Meseleyi aslında
Şeyh Cüneyd Bağdadi'nin güzel bir sözü özetliyor: "Allah'ın v e- lileri ile
delileri arasında soğan zarı kadar mesafe vardır!" Ruh çağırma olayı dünyada ilk
nerede ortaya çıktı biliyor musunuz?
Yıl, 1847.
New
York/Hydesville.
John D. Fox, eşi ve iki kızıyla terk edilmiş bir eve
yerleşti.
Yeni evlerinde çok mutluydular ama geceleri evden çıkan tuhaf
seslerden, mo¬bilyaların yer değiştirmesinden, tabloların sık sık düşmesinden
rahatsızdılar. Bir yıl sonra...
Evin iki kızı on altı yaşındaki Margaret ile
on üç yaşındaki Kate, mayıs ayının bir gece vakti masada oturuyorlardı. Yine
benzer bir ses duy dular. Kate elini masaya vura¬rak, "Odada iseniz benim gibi
yapın" dedi. Odada benzer bir ses duyuldu. "Erkek misin sen?" diye sordular. Ruh
cevap vermedi. "Ruh musunuz?" sorusuna ise ruh masayı yerinden oynatarak yanıt
verdi. İki kız kardeş ruha, "Çatal Ayak" adını verdiler.
O günden sonra
komşuları, Fox ailesini ziyarete gelip masanın etrafına dizilm e- ye başladı.
"Çatal Ayak" her soruya, masa ayaklarından çıkardığı tuhaf seslerle yanıt verdi;
tüm dertlere derman oldu.
"Çatal Ayak"ın kim olduğu da sonra ortaya çıktı;
evin eski sahibi Charles Ryan'dı. Cinayete kurban gitmişti.
Ölen
yakınlarından haber almak için Fox ailesinin kapısından ayrıl mayan
kalaba¬lıklar masada yer kapmak için para vermeye başladılar. Fox'lar çok
memnundu bu tatlı kârdan.
"Çatal Ayak" artık tek başına yeterli olamıyordu.
Zamanla Benjamin Franklin g i- bi başka ruhları da yardıma çağırdı. Fox'lar
zamanla, "Spiritüel Gözlemler Merkezi" kurdular. 1852'de Cleveland'da ilk
kongrelerini yaptılar. On binlerce insan bu işe m e- rak sardı, "medyum"
oldu.
Ancak oyun bozuldu...
Buffalo Kliniği Şefi Dr. Austin Flint, iki kız
kardeşi muayene etti. "Çatal Ayak"a atfedilen gürültüleri bazı kasların ani
gerginliğiyle farkında olmadan kızlar çıkarıyordu. Bütün gizem, kızların
vücutlarında gizliydi.
Fox ailesi oluk gibi gelen paraların kesilmesini
istemedi hiç. Ta ki 21 Kasım 1888 tarihine kadar.
Kız kardeş Fox'lar
gürültülerin ayak başparmaklarından kaynakla ndığını açıkla¬dı. Kate, New York
Herald Tribüne gazetesine, "Otuz yıldır kız kardeşim ve ben, halkı aldatmaktan
başka bir şey yapmadık" dedi.
Dedi demesine de, kimse inanmadı, insanoğlunun
bir gerçeğiydi; sa dece inan¬mak istediğine inanıyordu.
Ruh çağırma ABD'den
Avrupa'ya sıçradı. Çok da popüler oldu.
Küçük kızı Leopoldine'i kaybeden
aydınlanmacı yazar Victor Hugo bile ruhsal y ı- kımım ruh çağırma seanslarına
katılarak gidermeye çalıştı.
İnsanoğlu gerçeklikten kopmayagörsün; bak başına
neler geliyordu...
R uh çağıran gazeteci-yazar
Bizden ruh çağıran bir
diğer edebiyatçımız ise Peyami Safa'ydı.
Yıl
1945...
İstanbul-Büyükada...
Masanın etrafında ünlü isimler var: Felsefeci
Prof. Macit Görberk, yakın gele¬cekte Demokrat Partinin m illetvekili ve bakanı
olacak Samet Ağaoğlu, yazar Peyami Safa ve eşleri Nebahat Safa, Rüya Ağaoğlu ile
Zahide Gökberk.
Burada sözü, Samet Ağaoğlu'nun edebiyat anılarını kaleme
aldığı İlk Köşe kita¬bına bırakalım:
Ruh çağırmayı Peyami öylesine jestlerle,
seslerle yapıyordu ki heyecanlanmı¬yor değildim. Bir masanın çevresinde
oturuyorduk. O elini masaya koyuyor, ahenkli
bir sesle yavaş yavaş davete
başlıyordu: "Ey ruh hazretleri, ey efendimiz; lütfen bize i l-
tifat et. Sana
ricalarımız olacak.
Yardımına muhtacız. Ey ruh geldiğini şu masanın ayağını
üç defa kaldırıp indi¬rerek haber ver."
Peyami bunları söylerken nefesi
sıklaşıyor, sesi titriyor, kısılıyordu. Bu arada içimizden birinin ayak
oynatması, bir kımıldanışı hafif sesler çıkarabiliyordu. Peyami bunu işitince
"işte geldi" diyor, istediklerini birbiri arkasına sıralayarak, "Ey ruh bunlar
olacak ise masanın ayağını üç defa kaldır" diyor, arkasından da şu ve bu sebeple
ma¬sadaki kımıldamalardan çıkan sesleri yorumluyordu.
Peyami Safa sadece özel
dostlarıyla ruh çağırma seansları düzenlemedi. O dö¬nemde çalıştığı Tasvir-i
Efkâr ve Vakit gibi gazetelerde yazılar kaleme aldı. Örneğin, "Ölüler Yaşıyor
mu?" diye yazı dizisi hazırladı.
"Server Bedi" takma ismiyle de bu konuda
makaleler yazdı, olaylar anlattı:
13 Şubat (1946) gecesi, Vakit (gazetesinin)
idarehanesine gelen bir ziyaretçi, yazı işleri müdürümüz Fethi Kardeş'e aynen
şöyle söyler:
"Parti kurultayının nisanda toplanacağını yazıyorsunuz.
Yanlıştır. Biz rahmetli Ahmet Rasim'in ruhu ile konuştuk. Kurultayın 10 Mayısta
toplanacağım haber verdi."
Arkadaşımız gülümser ve masanın üstündeki takvimin
13 Şubat yaprağı üzeri¬ne bu iddiayı kaydeder, iki gün evvel kurultayın 10
Mayısta toplanacağı haberi gelince arkadaşların parmakları ağızlarında
kaldı.
Sadece yazan değil Vakit'in sahibi Asım Us da ruh çağırmaya meraklı
biriydi. Hamdullah Suphi Tanrıöver'le yaptığı "Sürnatürel Hadiseler" başlıklı
dizisini üç gün sürdürdü.
Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü
ile Peyami Safa'nın Matmazel Noraliya'nın Koltuğu romanlarının kahramanları ruh
çağıran kişilerdi.
Ruh çağırma meselesi sadece romanlarda ve günlük
gazetelerdeki yazılarla sı¬nırlı değildi.
Enis Behiç Koryürek olayından sonra
Dr. Bedri Ruhselman doktor luğu bıraktı. 1948 yılında üniversitelerde ruhçuluk
üzerine dizi konferanslar verdi. "Kadri", "Musta¬fa Molla", "Şihap", "Kemal
Yolcusu" gibi adlarla tanıttığı ruhlarla yaptığı sohbetleri anlattı.
Dr.
Bedri Ruhselman 1950'de, Metapsişik Tetkikler ve ilmi Araştırmalar Derne¬ği'ni
kurdu. Ruh ve Kâinat adlı dergiyi yayımlamaya başladı. Derginin yazarları
arasın¬da müzisyen Hüseyin Sadeddin Arel gibi tanınmış isimler de
vardı.
Rahmetli Cenk Koray da bu işlere pek meraklıydı. Neco, Rüçhan Camay,
Gönül Akkor gibi arkadaşlarını da bu tür toplantılara götürüyordu.
Son olarak
bu işlerin meraklılarına söyleyelim; ruhçuluk bugün İstanbul, Anka¬ra, İzmir,
Adana ve Kıbrıs'ta dernekler aracılığıyla sürdürülüyor.
Ruh çağırma
seanslarının ünlü ismi Peyami Safa, gençliğinde hayli renkli bir h a- yat
sürdü... İşte Türkiye'nin pek bilinmeyen 1920'lerdeki bohem hayat ından bir
kesit...
Kokain alemindeki yazarlar
Sizi, 1920'lerin İstanbul'una
götüreceğim. Çoğunu eserlerinden tanıdığınız ünlü simaların bohem hayatını
anlatmak istiyorum.
Kimdi bu kokain kullanan ünlü isimler?
Genellikle
hangi gazetecinin evinde buluşuyorlardı?
Kokaine neden "Beyza" adını
vermişlerdi?
Kokaini nasıl buluyorlardı? Bu zehirli hayattan kurtulabildiler
mi?
İstanbul bohem hayatının merkezlerinden biri gazeteci Fikret Adil'in
Beyoğlu Asmalımescit'teki 47 numaralı apartmanın çatı dairesiydi.
Babasının
büyük şair Tevfik Fikret'e hayranlığından dolayı adını verdiği Fikret Adil
gazeteciydi. Sanat eleştirileri yapıyordu. İstanbul kültürel hayatının en önemli
figürüydü. 1920'li yıllarda yaşadığı bohem hayatını, Asmalımescit 74 adlı
kitabında anlattı.
Asmalımescit'teki evinin numarası 47'yi, 74 olarak
yazmıştı.
Bir de...
Arkadaşlarının isimlerini
değiştirmişti:
Gazeteci-yazar Peyami Safa, "Server Bedi"; ressam İbrahim
Çallı, "Dallı"; ressam Elif Naci, "Elif Razi"; şair Necip Fazıl Kısakürek,
"Necip"; müzisyen Mesut Cemil, "C e¬mil" idi.
"Şeyh Memduh" ise, bana göre
yazar Mahmut Yesari, Salah Birsel'e göre gaz e- teci-radyocu Nurettin Artam,
kimine göre ise gazeteci-radyocu Eşref Şefik'ti...
Ve "Beyza",
kokaindi!..
Fikret Adil'in Asmalımescit 74 kitabı 1933 yılında
basıldı.
Alıntıyı kitabın ilk baskısından yaptım ve imla hatalarına
dokunmadım:
Gazetede, telefon çaldı: Şeyh Memduhtu:'
- Bu akşam
Vaniköyüne gidiyoruz.
- Ne var?
- Vamık ziyafet
veriyor.
- Peki kimler var?
- Dallı, Server Bedi, Necip, Mesut
ve Beyza Hanım.
Beyza Hanımı tanırmısınız? Tanımazsanız tanıyanlara sorun.
Pek nefis bir şey¬dir. Onu tanıyanlara içği, açlık ve uyku tesir etmez. Beyza
Ha-
nımın ağuşuna düşenler ordan ayrılamazlar. Aynı zamanda birçok aşığı
vardır. Fakat hiç biri ötekisini kıskanmaz, onu herkes ayni derecede se ver.
Greta Gabro bile Beyza Hanıma aşıktır.
Son vapurla Vaniköyüne gittik. Deniz
kenannda bir bahçe'a giorno" tenvir edilmiş ve bir çardağa sofra kurulmuştu.
(... )
Mes'ut çaldı, dinledik. Necip "Otel Odaları"nı okudu, dinledik. Dallı
renesans devrini inkar etti, dinledik. Şeyh Memduh Oskar Wilde'nin 'her insanda
bir parça k a¬dın ve bir parça da erkek kanı vardır' nazariyesini müdafaa etti,
dinledik.
Bu esnada Beyza Hanımın aramızdan kaybolduğunu fark etmiştik.
Dallı:
- Eğer dedi biz gençler -Dallı 58 yaşındadır- bu akşam
Beyzayı bulamazsak bu memlekette san'at öldü demektir.
Vamık bir teklifte
bulundu:
- Muhakkak Beyzayı bulmalıyız. Onsuz sabah edemeyiz... (s.
130-131)
Asmalımescit'teki evi bir dönem Fikret Adille ortak kullanan Necip
Fazıl Kısakü- rek, 1975 yılında anılarını yazdığı Babıâli kitabında o yıllarda
kumara, içkiye ve sigara¬ya düşkün olduğunu ancak kokain kullanmadığını yazdı.
Kısakürek "Beyza"dan da şöyle bahsediyor:
Beyza Hanımefendi
meselesi...
Beyza Hanımefendi adı ve sanıyla kokain...
Küçük bir şişe
içinde naftalin gibi pırıl pırıl, ince ve beyaz bir toz... Bu şişenin içme ruhu
hapsedilen bir kadındır ve ismi Beyza Hanımefendi... Beyazlığından
kinaye...
Beyza Hanımefendi'nin etrafında beş karasevdalı... Eşref Şefik,
Fikret Adil, Mesut Cemil, Peyami Safa, Elif Naci... Onu ellerinin üst kısmında
başparmaklarıyla şahadet parmağı arasındaki çuku¬ra gömerler ve burunlarına
götürüp sağlı sollu çekerler...
Hatta ellerinde Beyza'dan en küçük bir zerre
kaybolmasına razı olmazlar...
Bunu onlara tanıdık eczacılar temin ettiği
gibi, Fikret Adil'in alt katlarında Ma¬car bar artistleri de bulur.
Eğer
bulamazlarsa da bohem halkasından birinde görecek olurlarsa karşılığın¬da
veremeyecekleri şey yoktur.
Genç Şair içkiden sonra bohem halkasının
tepesine binen ve onları
deve gibi güden Beyza Hanımefendi'den ne
anladıklarını merak etmiş ve şu izahı al¬mıştır:
- Müthiş bir
şey!
Burnunda ve yanak adalelerinde hafif bir donma hissi ve peşinde dipsiz
bir hu¬zur, sulhçu mizaç ve her şeyi bağışlama, oluruna bırakma zevki...
Bu
bir hal; lafla anlatılamaz. Bir kere, iki kere çekmekle de anlaşılamaz; devam
etmek ve onunla ünsiyet kazanmak lazım...
Tecrübe edersen anlarsın ve
Beyza'nın sırlarım bizden daha güzel dile getirir¬sin... (s. 79-80)
Peyami
Safa'nın Bir Tereddüdün Romanı adlı eseri, tıpkı Fikret Adil'in Asmalımescit 74
kitabı gibi 1933 yılında yayımlandı.
Peyami Safa da daldığı bu bohem hayatım
bu romanında anlattı. Romanın kah¬ramanı bir yazardı; yani kendisiydi. Bir gece
ressam İbrahim Çallı'nın atölyesinde ya¬şadıklarını şöyle
anlatıyordu:
Nihayet içlerinden birinin atölyesinde karar kıldılar. Büyük
binanın denize ba¬kan bu odası, ölçülmüş ve düşünülmüş bir karışıldık içinde
rahat ve zarif döşenmişti. İçeri girer girmez hemen sustular ve atölye sahibinin
yeni yaptığı resimler karşısında büyük bir ciddiyetle durdular. Hâlâ
bırakmadıkları ud, keman ve içki şişeleri ve meze paketleri bir an evvelki
şahsiyetlerinin gülünç birer sembolü halinde ellerinde sallanı¬yordu (...
)
Ve birkaç kadeh içtikten sonra ud sahibinin eline
tutuşturuldu.
- Haydi, bakalım arkadaş, çal bakalım: Kamayı vurdum
yere... (...) Ud çalan ar¬kadaş sazı birdenbire elinden bırakarak atelye
sahibinin yanma gitti ve kulağına bir şey söyledi.
- Sahi dedi o, hiç
fena olmaz, nasıl bulalım?
- Otomobilini çıkar atlayalım beraber
gidelim.
- Haydi (...)
Ve üç kişi otomobile atlayarak Beyoğlu'na
çıktılar. Bir camim ve polis kulübesi¬nin yarandan saparak dar bir sokağa
girdiler, otomobilden indiler. Kepenkleri yarıya kadar inik, kapısı kilitli
gayet küçük dükkânın camından baktılar. (...)
- Mal
nasıl?
- Birinci.
- Senin ikinci dediğin yoktur
ki.
- Vallahi yalan söylüyorsam gözlerim çıksın.
- Hep öyle
söylersin ve tebeşirle aspirinin kilosunu beş bin liraya satarsın.(...) Atölyeye
geldikleri zaman şu manzarayı gördüler: Orada kalanlardan
ikisi kanepede
arkalarına dayanmışlar. Bir tanesi karşılarında yere bağdaş k urup oturmuş. Bir
elinde şişe ve öbür elinde kadehle başım sağa sola mütemadiyen sa llayıp
duruyor. Hiçbir şey konuşmuyorlar. Yeni gelenleri görünce yerlerinden
fırladılar. Mü t- hiş bir gürültü koptu. Birbirlerine sarılıyorlar,
haykırışıyorlar ve yerlere yuvarlanıyo r- lardı. (...)
Üç-dört kişi dışarı
çıktılar ve bitişik salonda baş başa verdiler. Ellerinde bir şey muayene
ediyorlar, ışığa tutuyorlar, kokluyorlar ve bakıyorlardı. Biri, 'fena değil'
diye mırıldandı. Öteki, 'enfes' dedi.(...)
Ve hep beraber ağır ağır bir şarkı
söylediler. Evlendiği için aralarından çekilen müzisyen bir arkadaşlarını
andılar. Tamburu üstüne yumuşak bir inhina ile eğilen uzun sıcak ve munis
gölgesinin hatırası canlandı. Bir tanesi bu gaip gölgeye ellerini sallaya¬rak,
'Eşe..k! Eşe..k! Şimdi horul horul uyuyorsun, yaşamıyorsun' diye bağırdı! (s.
84¬92)
"Eşek!" diye aşağılanmaya çalışılan kişi Mesut Cemil'di. O halde şimdi
de Mesut Cemil'in kitabına konuk olalım.
Tamburi Cemil Efendi'nin oğlu olan
ve babası gibi musiki konusunda üstat sayı¬lan Mesut Cemil, Celal Sahir
Erozan'ın kızı Berin Hanım'la evlenmişti. (Berin Hanım'ın ikinci eşi Nadir
Nadi'ydi.)
O günleri babasının biyografisini yazdığı Tamburi Cemil'in Hayatı
adlı kitabında balon nasıl yazdı:
Evleneli daha birkaç gün olmuş... Bekârken,
başta Çallı İbrahim olmak üzere ressam, edib, şair sınıfından İstanbul yaranı
ile birlikte bohem hayatı yaşadım. Evlilikle bu bahsi kapattım. İşte o birkaç
günün sonunda bir akşam vakti oturduğumuz sokağın ağzından bizim güruhun
şamatasını duydum. Beni alıp götürecekler! Tedbir olarak hemen evin ışıklarını
söndürdüm; hanımla oturduk. Bizimkiler kapıya gelip ısrarla çal¬maya başladılar.
Sesimizi çıkarmıyoruz. Benden ümidi kesince, reisimiz Çallı, içeri du¬yuracak
kadar yüksek sesle, "Yürüyün arkadaşlar! Biz Tamburi Cemil'in oğlunun evine
geldiğimizi sanıyorduk. Meğerse Şair Celal Sahir'in damadının evine gelmişiz"
dedi ve gittiler, (s. 22)
Sadece Mesut Cemil değil zamanla çoğu "Beyza'nın
tutsaklığından" kurtuldu. Ama kurtulmak kolay değildi.
Kokainden ölen bir
Osmanlı şehzadesi bile vardı: Abdürrahim Hayri Efendi. Sultan II. Abdülhamid'in
beşinci oğluydu. 1894 yılında Yıldız Sarayı'nda doğdu. Almanya'da eğitim gördü.
Birinci Dünya Savaşı'nda Ga liçya'da tabur komutanlığı, Filis¬tin'de alay
komutanlığı yaptı.
Almanya'nın en yüksek harp nişanım "Pour le Mertte"
(Liyakat Nişanı) aldı. 1919 yılında, Osmanlı Hanedanı içinde bir ilki
gerçekleştirerek Avru - pa usulü izdivaç yapıp Mısırlı Abbas Halim Paşa'nın kızı
Nebile Em ine'yle evlendi. Bir yıl sonra kızları Mihrimah Selçuk dünyaya
geldi.
Gerek eşiyle bozuk olan ilişkisi ve gerekse savaş yenilgisi Abdürrahim
Hayri Efendiyi bunalıma soktu, intihar etti. Ancak sıktığı kurşun beynine isabet
e tmeyince kurtuldu. Bir süre Venedik 'te sağlık yurdunda kaldı.
Şehzade
Abdürrahim Hayri Efendi müziğe çok yetenekliydi. Çok iyi piyano çalı¬yordu. Salı
a kşamları Nişantaşı'ndaki evine Mabeyin Orkestrası 'na mensup yirmi-yirmi beş
müzisyen çağırıyor, klasik müzik dinliyordu. Bazen orkestrayı kendisi
yönetiyordu; bu konuda da çok mahirdi.
Bakmayınız siz bugünün Fazıl Say'a
hakaretler eden cahil politikacılarına, son dönem Osmanlı Hanedanı'nın, -Hatice
Sultan, Fehime Sultan, Kadriye Sultan, Fatma Sultan gibi kadınları da dahil-
çoğu çok iyi piyano çalıyordu.
Kurtuluş Savaşı'nın son döneminde Padişah
Vahideddin, Mustafa Kemal ve a r- kadaşlarıyla iyi ilişkiler kurmak amacıyla
Ankara'ya bir heyet gönderilmesine karar verdi. Heyetin başında Şehzade
Abdürrahim Hayri Efendi vardı.
Ankara Hükümeti, heyetle görüşmeyi kabul
etmedi. Abdürrahim Efendi, İstan¬bul'a boynu bükük döndü.
Kurtuluş
gerçekleşip saltanata son verilince Abdürrahim Efendi halife olmayı bekledi.
Beklediği gerçekleşmedi.
Ve 1924'te hilafetin kaldırılmas ıyla birlikte
sürgüne gönderilen 144 kişi arası n- da o da vardı.
Ailesiyle Paris'e
yerleşti. 1933 yılında eşi Emine Hanım'dan ayrıldı. Annesi Peyveste Hanım efendi
ve kızı Selçuk Sultan'la yaşamaya başladı.
Ekonomik sıkıntı çekmeye başladı.
Osmanlı Hanedanı mensuplarıyla hiç ilişkiye geçmedi. Zamanla diğerleri de onu
unuttular.
Ta ki...
20 Ocak 1952 tarihine kadar.
Abdürrahim Hayri
Efendi'nin cesedi Paris'te bir otel odasında bulundu. Yüksek dozda kokain
almıştı.
Kimi hanedan efradı ölüm sebebine "aşk acısı" dedi. Aşk nice inşam
kopardı h a- yattan...
Herhalde en acısı geride kalanıydı. Yazar Şükûfe Nihal
kendisi için intihar eden bir genç şairi hiç unutamadı...
İntihara sürükleyen
aşk acısı
Osman Fahri otuz yaşındaydı.
Dönemin ünlü edebiyatçısı Cenab
Şahabeddin'in kardeşiydi. Ressamdı. Şairdi. Mersiyeler adında bir şiir kitabı
vardı.
Arkadaş adlı dergiyi birlikte çıkardığı yakın dostu Midhat Sadullah'ın
eşi Şüküfe Nihal'e âşıktı.
Midhat Sadullah-Şükûfe Nihal evliliğinde sorunlar
vardı.
Ve bir gün Şükûfe Nihal, oğlu Necdet'i alıp eşi Midhat Sadullah'ı terk
etti. Zaten hiç arzulamamıştı bu evliliği; hatta bileklerini keserek intihara
kalkışmıştı. İstemediği evlilik artık son bulmuştu.
Şükûfe Nihal'in bu zor
günlerindeki dert ortağı Osman Fahri'ydi. Genç şair, yı l- lardır sakladığı
hislerini o günlerde açığa çıkardı. Olumsuz yanıt aldı:
Sen benim hem-dem-i
hayalatım, Ben senin yar-ı tesellikârın Olacakken; fakat, nedense, Nihal Sen
benim gözlerimde dert aradın...
Osman Fahri karşılıksız aşkı yüzünden mecnun
oldu. İstanbul'u terk etti. El a- zığ'da öğretme nlik yapmaya başladı. Ancak
platonik aşkını unutamadı. Şiirler gönderdi karasevdasına karşılık alabilmek
için:
Ah mademki sen de bir şair, Ben de şairim, bu kâfidir.
Hiç yanıt
alamadı; bu acıyla yaşamamak için kafasına tabanca dayayıp tetiği çekti. Yıl
1920'ydi...
Şükûfe Nihal, Osman Fahri'ye karşı o günlerde bir şeyler
hissetmiş miydi? B i- linmiyor. Bilinen Şüküfe Nihal'in, karasevda yüzünden
intihar eden Osman Fahri'yi yaşamı boyunca unutamadığı...
Yakın arkadaşı
(yazar Pınar Kür'ün annesi) İsmet Kür, Yarısı Roman adlı eserin¬de Şükûfe
Nihal'i şöyle anlatıyor:
Şükûfe Nihal hemen her görenin âşık ya da hayran
olduğu kadınlar dandı. "Gü¬zel" denemezdi pek. Gözleri çukurdu ve ufaktı... Boyu
hiç uzun değildi. Beden çizgileri dikkati çekmekten uzaktı. Ne ki, zarifti, her
zaman bakımlı ve çok şıktı. Dünyaya met e¬lik vermeyen, kendine çok güvenen bir
havası vardı. Onu bu kadar çekici yapan da, bu "dünyaya metelik vermeyen"
haliydi. Ve de, o sıralar, "hayran olunacak kadın" sayısı da çok değil miydi? Ya
da nitelikleri mi farklıydı? Sanırım, biraz öyle.
Çocukluğumda, şıklık
sembolüydü benim için. Onun üstünde görüp hayran ol¬duğum kimi renkleri, kimi
desenleri hâlâ sevdiğimi biliyorum.
Çok kaprisli bir kadındı. Biraz cıvıltıya
benzeyen, kendine özgü ve de hoş ko¬nuşma biçimi vardı.
Evet, pek çok kişi
sevdalanmıştı, zamanın en gözde şairlerinden biri olan bu
kadına.
Şükûfe
Nihal'e âşık olan isimlerden biri de Nâzım Hikmet'ti... 1920'li yıllar...
Erenköy bahçelerinde, köşklerinde şairler yan yana gelip edebi soh betler
yapı¬yorlardı.
Bu toplantıların birinde... Nâzım Hikmet bir kâğıda bir şeyler
yazıp Şükûfe Niha¬le vermesi için Halide Nusret'e (Zorlutuna) uzattı.
Bir
Devrin Romanı adlı eserinde Zorlutuna olayı şöyle yazdı:
O (Şükûfe Nihal)
okuduktan sonra, gülerek kâğıdı bana verdi. Bugün gibi hatır¬lıyorum, kâğıtta
şairin o delişmen yazısıyla aynen şu kelimeler yazılıydı: "Ben sizin için
çıldırıyorum, siz bana aldırış bile etmiyorsunuz."
Nâzım Hikmet ile Şükûfe
Nihal sevgili oldular mı?
Halide Nusret Zorlutuna'nın, kız kardeşi İsmet
Kür'e söylediğine göre, Nâzım Hikmet, "Bir Ayrılış Hikâyesi" adlı şiirim Şükûfe
Nihal için yazmıştı. Bu şiir ilişkinin b o- yutunu gösteriyor aslında:
BİR
AYRILIŞ HİKÂYESİ
Erkek kadına dedi ki: -Seni seviyorum, ama
nasıl,
avuçlarımda camdan bir şey gibi kalbimi sıkıp
parmaklarımı
kanatarak
kırasıya
çıldırasıya...
Erkek kadına dedi ki:
- Seni
seviyorum, ama nasıl, kilometrelerle derin, kilometrelerle dümdüz, yüzde yüz,
yüzde bin beş yüz,
yüzde hudutsuz kere yüz... Kadın erkeğe dedi
ki:
- Baktım
dudağımla, yüreğimle, kafamla;
severek, korkarak,
eğilerek,
dudağına, yüreğine, kafana.
Şimdi ne söylüyorsam
karanlıkta
bir fısıltı gibi sen öğrettin bana...
Ve ben artık
biliyorum:
Toprağın
-
yüzü güneşli bir ana gibi -
en son en güzel çocuğunu
emzirdiğini...
Fakat neyleyim
saçlarım dolanmış
ölmekte olan
parmaklarına
başımı kurtarmam kabil
değil!
Sen
yürümelisin, yeni
doğan çocuğun gözlerine bakarak... Sen
yürümelisin,
beni
bırakarak...
Kadın sustu.
SARILDILAR
Bir kitap düştü yere...
Kapandı
bir pencere...
AYRILDILAR...
Dönemin ünlü şairlerinden sadece Nâzım Hikmet
âşık değildi Şükû fe Nihal'e. Yakın dostu Halide Nusret Zorlutuna'ya göre, Ahmet
Kutsi Tecer de Şükûfe Nihal'e âşık edebiyatçılardan biriydi.
Şükûfe Nihal'in
edebiyat çevrelerindeki en bilinen aşkı ise hiç şüp hesiz, Faruk Nafiz
Çamlıbel'di...
Faruk Nafiz Çamlıbel yaşamı boyunca unutamayacağı büyük aşkı
Şükûfe Nihal'i, halasının Erenköy'deki köşkünde gördü ilk kez. Ve ilk görüşte
âşık oldu. Aşk karşılıklıydı. Hep şiirler yazdılar birbirlerine.
İnce bir
kızdı bu, solgun, san, heykel gibi lal Sanki ruhumdan uzak sisli bir akşamdı
Nihal.
Ben küreklerde, Nihal'in gözü enginlerde Gizli sevdalar için yol
soruyorduk; nerde.
Aşkları üzerine roman yazdılar.
Faruk Nafiz Çamlıbel
Yıldız Yağmuru'nda, Şükûfe Nihal ise Yalnız Dönüyorum adlı romanında sevdalarını
dile getirdiler.
Yazar Selim İleri de, Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim
Olsaydın adlı romanında edebiyat çevrelerinin çok konuştuğu bu aşkı
anlattı.
Aynı zamanda edebiyat öğretmeni olan Faruk Nafiz Çamlıbel, evlilik
teklifine hep olumsuz yanıt alması üzerine sinirlenerek tayinini Ank ara'ya
çıkardı. Ve burada, Ankara Lisesinde coğrafya öğretmenliği yapan Aziziye
Hanım'la ani bir evlilik yaptı. Yıl 1931'di.
Bir zamanlar "Yalnız kalmaktansa
Nihal'imden uzakta/ Kalsam diyo rum, dar-ü diyarımdan uzakta" diyen şairin böyle
ansızın evlenmesi edebiyat çevrelerini çok şa¬şırttı, en çok da Şükûfe Nihal'i.
Gerçi kavga ettikleri için bir süredir görüşmüyorlardı ama o da anlam
verememişti bu ani evliliğe...
Çamlıbel yanıtını beş yıl sonra, 1936'da çıkan
Yıldız Yağmuru adlı romanında verdi. Romanın kadın kahramanı ayrılığı, aşkı
ölümsüzleştirmek için istemişti. Romanın erkek kahramanı ise bu ayrılık
nedeniyle gidip sade bir kadınla evlenmişti. Roman ne kadar gerçeği yansıtır
bilinmez!
Yıllar sonra 1954'te Cumhuriyet gazetesi muhabiri Sermet Sami
Uysal, Faruk Nafiz Çamlıbel'e sordu: "Eşinizle aşk evliliği mi
yapanız?"
Yanıt ilginçti: "Hayır. Birbirimizi beğenip evlendik; duygudan çok
kafa izdivacı oldu daha doğrusu."
Kim bilir; belki de Faruk Nafiz Çamlıbel
ölümsüz aslanı hiç unutamadı. Sadece rastlantı mıdır; Şükûfe Nihal'in ölümünden
bir buçuk ay sonra vefat etti!
Faruk Nafiz Çamlıbel'in ani evliliğinin
ardından Şükûfe Nihal de evlilik kararı a l- dı. Ahmet Hamdi Başar, İstanbul
Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşıydı. Okul arkadaşının ülkenin
sosyal sorunlarına ilgi göstermesi çok hoşuna gidiyordu. A y- rıca oğlu Necdet'e
yakın ilgisi de bu evliliğe zemin oluşturdu. Evlendiler. Şükûfe Nihal, kızı
Günay'ı bu evliliğinden dü nyaya getirdi. Ancak aradığı huzuru bulamadı; eşi
sürekli politik beklentiler, arzular peşindeydi. 1960'ta Şükûfe Nihal, iki
çocuğunu alıp kimseye haber vermeden evden ayrıldı. Boşandılar.
Altmış beş
yaşındaydı.
Aşkı sadece ruhunda yaşıyordu. O aşkın sahibi ise sevdası uğruna
ölümü seçen Osman Fahriydi.
Yakın dostlarına, "Tek aslanı odur. Beni tek
seven de odur. Nasıl zi yan ettim bu büyük aşkı" diye dert yandı hep. Yakut
Kayalar adlı romanının kahramanıydı Osman Fahri. Onun aşkı uğruna mecnun oluşu,
ideal aşkı arayan romantik Şükûfe Nihal'e şii r- ler yazdırdı:
Sana mecnun
dediler
Mukaddestir gözümde
Cinnet, o günden beri...
Hafızasını
kaybedene kadar düşüncesinde, dilinde, kaleminde hep Osman
Fahri
vardı...
Peki Şükûfe Nihal kimdi?
1896'da İstanbul Yeniköy'de bir
köşkte doğdu.
Dedesi, Sultan V. Murad' ın doktoru Emin Paşa'ydı. Babası
Miralay Ahmed A b- dullah Bey eczacıydı. Baba tarafından soyu Kastamonulu
Kâtipzadelere uzanıyordu. Annesi Nazire Hanım asker kökenli bir ailenin
kızıydı.
Şükûfe Nihal'ın çocukluğu ve dolayısıyla öğrenimi, babasının görev
leri gereği gittikleri Manastır, Şam, Beyrut ve Selanik'te geçti. Arapça,
Farsça, Fransızca öğrendi.
Babası entelektüel biriydi. Onun sayesinde küçük
yaşlarında edebiyatla tanıştı, ilk şiiri "Hazan" Resimli Kitap'ta
yayımlandı.
On sekiz yaşında üniversiteye gitti. Ancak babasının tayini Şam'a
çıkınca İstan¬bul'da tek başına kalmaması için zorla evlendirildi.
O dönemin
yasalarına-kurallarına göre evlilik, üniversiteye gitmeye engeldi. Bu hakkı
boşandığında elde edebildi. 1919'da üniversitenin coğrafya bölümünd en mezun
olan ilk kadın oldu. Ve ilk kadın lise öğretmeni. Emekli olduğu 1953 yılma kadar
İstan¬bul'un çeşitli okullarında öğretmenlik yaptı.
Siyasal, toplumsal
meselelerle hep ilgiliydi. Kadınların eğitim hakkı konusunda dönemin dergi ve
gazetelerinde makaleler yazdı. Müdafaa-i Hukuk-ı Nisvan Cemiyeti '¬ne ve Asri
Kadınlar Cemiyeti'ne üye oldu.
İzmir'in Yunanlılar tarafından işgalini
protesto eden Sultanahmet Meydanı'nda- ki mitingde konuşma yapanlardan biriydi:
"Ey aziz vatan beşiğimiz sendin, mezarımız yine sen olacaksın."
Anadolu'daki
ulusal savaşa katkı için İstanbul'da gizlice görev yapan kadınla r- dan biri de
yine Şükûfe Nihal'di.
O hep öncüydü. 1923'te kurulan Kadınlar Halk
Fırkası'nın kurucusu oldu; part i¬nin genel sekreterliğini yaptı.
1920'li
yıllar şiirin yanında romana başladığı dönem oldu. İlk romanı Renksiz Is¬tırap
1926'da yayımlandı.
1935'ten itibaren Cumhuriyet, Tan, Yeni İstanbul gibi
gazetelerde yazmaya baş¬ladı.
Domaniç Dağlarının Yolcuları adlı eseri
Unutulan Sır adıyla beyazperdeye akta¬rıldı.
Sosyal sorumluluk içeren
çalışmalar içinde de yer aldı. İstanbul Hayırseverler Derneği'nde Çocuk Dostları
Cemiyeti'nde ve Türk Kadınlar Birliği'nde görev yaptı.
1962 yılında başına
talihsiz bir olay geldi; caddeyi karşıdan karşıya geçerken araba çarptı. Kaza
sonucu birçok ameliyat geçirdi. Sol bacağı kısa kaldı.
Hayatın zorlaşması
sonucu yakın arkadaşları Hasene Ilgaz ve İffet Halim Oruz'un açtıkları
Bakırköy'deki huzurevine yerleşti.
Kızı Günay'ın bebeğini doğururken hayata
gözlerini yumması, yaşamla ilişkisinin kopmasına neden oldu.
Yurtdışında
felsefe öğrenimi gördükten sonra Türkiye'ye gelip Tak sim ve Osmanbey'de
İstanbul'un en tanınmış iki kitabevini açan oğlu Necati Sander, annes i¬nin bu
durumuna çok üzülüyor ve onu böyle görmemek için yanına pek uğrayamıyo r- du.
Kız kardeşleri Bedai Taş ve Muhsine Akkaş da artık yaşlanmışlardı, sık gelemiyo
r- lardı huzurevine.
Şükûfe Nihal zamanla konuşmayı tamamen kesti.
Ve 24
Eylül 1973'te hayata gözlerini kapadı. Rumelihisarı Aşiyan Mezarlığına
defnedildi.
Adı okullara verilen Şükûfe Niha lin mezarı bugün iç acıtacak
kadar bakımsız...
Onuncu bölüm Frenhofer olmak
Karl Marx, Kapital'i
yazdığında dava arkadaşı Friedrich Engels'e gönderdiği mektupta kendisini bir
hikâye kahramanına benzettiğini yazdı.
Marx, hangi ünlü yazarın, hangi
eserinin kahramanıyla özdeşleşmiş ti? Neden kendini ona benzetmişti? Gelin, 1867
yılının ağustos ayma gidelim...
Tarih, 16 ağustos 1867, Londra.
Saat,
02.00.
Karl Marx hep geceleri çalışıyordu.
Sadece araştırma yapıp kitap
yazmıyordu; 1864'te kurulan "Enternasyonal İşçi Birliği"nin faaliyetleri de
zamanını alıyordu. Bu nedenle yazmaya ancak geceleri fırsat buluyordu.
Uzun
dönemdir üzerinde çalıştığı yapıtını yeni bitirmişti. Heyecanla, 25 yıldır her
fırsatta yanında olan, maddi-manevi katkılarda bulunan dava arkadaşı Friedrich
Engels'e mektup yazdı:
"Sevgili Fred...
Kitabımın adını 'Kapital: Politik
Ekonominin Eleştirisi' koydum..."
Dört yıldır üzerinde çalıştığı ve
yılbaşından beri temize çektiği Kapital'in. birinci cildine son noktayı az önce
koymuştu:
"Böylece bu bölüm bitmiş oluyor. Bunun olabilmesi senin sayende
dir. Benim için yaptığın fedakârlıklar olmasaydı, bu korkunç işi
yapamazdım."
Marx hastaydı, karaciğerinden rahatsızdı. Bazen iki ay yataktan
çıkmadığı olu¬yordu. Ama çalışmayı bırakmıyordu.
Çok titizdi; her kitaba
ulaşmak, okumak, üzerinde çalışmak istiyor du. Bazen k ü- tüphanelerde
bulamadığı kaynaklar için Engels'ten yardım istiyordu.
Engels araştırıp
Marx'ın istediği eserleri mutlaka buluyordu: Bu ba zen James Edwin Th. Rogers'in
İngiltere'de Tarımın ve Fiyatlarının Tarihi ya da John Watts'ın, Sendikalar,
Grevler, Makineler, Koopera tif Toplulukları gibi kitaplar oluyor; kimi zaman da
İngiltere parlamento tutanakları ya da İngiliz sanayiinde kadınların ve
çocukların durumlarıyla ilgili raporlar olabiliyordu.
Evet, aslında 20 yılı
aşkın süredir üzerinde çalıştığı, para -sermaye ilişkisi, eme¬ğin sermayeye
bağlılığı, malların dolaşımı, işbölümü, makinelerin kullanımı gibi politik -
ekonominin eleştirisini ele aldığı yorucu çalışmasını bitirmişti
sonunda.
Sağlığını, ailesini, mutluluğunu feda ettiği; uğruna yoksulluk çekip
paltosunu, saatini tefeciye verdiği kitabı çıkıyordu işte.
Ama Karl Marx'ın
kafasında bir korku vardı...
Karl Marx, Fransız yazar Honore de Balzac'a
hayrandı. Onun kentsoylu düzene yukarıdan bakan, para-zevk ve iktidarın temel
amaca dönüştüğü bir dünyayı anlatan eserlerini çok beğen iyor, "işte gerçekçi
yazar" diyordu.
Balzac, 1845 yılında Gizli Başyapıt adlı eserini çıkardı.
Gizli Başyapıt yazıldığı dönemden başlayarak özellikle sanat dünyasını çok
ilgi¬lendirdi. Cezanne, Picasso gibi büyük ressamları derinden etkiledi;
üzerinde sanat t a- rihçileri tarafından çalışmalar yapılan bir yapıt
oldu.
Balzac'ın eserinin kahramanı Frenhofer, ressamdır.
Tuvalinde
yaratmaya çalıştığı eserinin kusursuz olmasını ister; eseriyle tutkulu bir aşk
ilişkisi yaşar âdeta. On yıl atölyesine kapanır, arayış içindeyken çileli bir
hayat sürer. Resimlerine bağlıdır, sergile mek bile istemez.
Ama bir gün
gizli başyapıtını, resimlerine hayran genç bir ressam ile sanatsal bilgilerine
güvendiği bir başka ressama gösterir.
İkilinin resmi hakkında söyledikleri
Frenhofer'i çıldırtır. Her iki res sam da uzun uzun tuvale bakıp hiçbir şey
anlamadıklarını itiraf ederler.
Ressam Frenhofer kızgındır, hayal kırıklığına
uğramıştır. Anlaşılamamıştır işte.
O gece geçirdiği büyük bunalım sonucu
intihar eder.
Ve Balzac hikâyesini böylece bitirir.
Aslında ressam
Frenhofer'in yaratımı, "soyut resim"dir, bu nedenle hem de meslektaşları
tarafından bile anlaşılamaz!
Araya girip bir not aktarmalıyım: Balzac'ın
Gizli Başyapıt'ı yazdığı 1845'te "so¬yut resim" nedir bilinmiyordu!
İşte
Gizli Başyapıt'ı sanat tarihi açısından önemli kılan da bu özelliğiydi
aslında!
Peki, Balzac bunu nasıl keşfetmişti, bilinmiyor. Eserini yazarken re
sim teknikleri konusunda bilgi aldığı ressam G. Boulanger idi ve onun
da
"soyut resim" ile ilgisi filan yoktu.
Bu arada ekleyeyim; Boulanger, bizim
Şeker Ahmed Paşa, Süleyman Seyid, O s- man Hamdi gibi ressamlarımızın da
Paris'te hocalığını yapmıştır. Neyse, yok "soyut resim" yok bizim ressamlar
diyerek kafanızı karıştırmayalım.
Gelelim Karl Marx'ın, çağının çok ötesinde
olan ressam Frenhofer'den nasıl et¬kilendiğine...
Karl Marx, gerek gündelik
gerekse yazı çalışmalarından yorulduğun da evindeki sedire uzanıp beğendiği, hep
keyif aldığı Cervantes, S hakespeare gibi ustaların ölü m- süz eserlerini
okurdu.
Yaşamı boyunca edebi yapıtlarla yakından ilgilendi, sürekli
okudu.
Gizli Başyapıt yazıldığı dönemde Karl Marx'ı da şaşırttı, düşündürdü,
heyecan¬landırdı.
Balzac'ın bilgece, içten, ironik bu eserim büyülenmiş gibi
elinden düşürmeden bir çırpıda okudu Marx. Ve dâhi ressam Frenhofer'in karmaşık
ve sürekli arayış içinde olan ruhu ile kendisininki arasında ben zerlikler
buldu.
Marx da yıllardır kütüphanelere, müzelere, kitaplığına kapanarak
Kapital'i ka¬leme almıştı. Yorulmadan yazılarına eklemeler, çıkarmalar yaparak
sürekli değişiklikler yapmıştı.
Yazdıklarının düşüncelerini tam olarak ifade
edip etmediğinden emin olamıyor, tekrar tekrar çalışıyordu.
Örneğin, İngiliz
çalışma mevzuatına ilişkin yirmi sayfa yazmak için, İngiliz ve İ s- koç tahkikat
komisyonlarının ve fabrika müfettişlerinin raporlarım bile günlerce arayıp
bulmuş ve ok umuştu.
Sonuçta çileli, yorucu çalışması sonucu yıllardır
çalıştığı kitabı çıkı yordu.
Dâhi ressam Frenhofer gibi devrimci bir arayış
içinde olan Marx, yeni sözler söylüyordu; bunlar anlaşılacak
mıydı?
Kapitalizmdeki egemen üretim ilişkisini, ücretli emeğin sermaye
tarafından sö¬mürülmesini, sermayenin dolaşımını, sermaye-kâr ilişkisini vb
insanlar doğru anlayab i¬lecekler miydi?
İçinde kuşku vardı; anlaşılamama
kuşkusu. Tıpkı çağdaşları; Goethe, Schiller, Beethoven, Stendal, Gogol, Puşkin,
Goya vd olduğu gibi...
Karl Marx, Engels'le her sırrını, duygusunu
paylaşıyordu.
Mektubunda Balzac'ın Gizli Başyapıt kitabını mutlaka okumasını
önerdi. Çünkü ruh halini ressam Frenhofer'inkine benzetiyordu!
Frenhofer ile
yaşamında benzerlikler olsa da Marx bilim adamıydı ve bu nede n- le daha
gerçekçiydi.
Marx, Engels'e yazdığı mektupta şöyle diyordu:
Zavallı
ressam. Mükemmelliği ararken, kendi sanatını öldürdü. İnsan gerektiği
yerde
durmasını ve noktayı koymasını bilmeli, değil mi? Mü¬kemmel, iyinin düşmanıdır.
Balzac'ın, yaptıklarıyla hiçbir zaman yetin meyen kahrama¬nının ruhunu anlıyorum
ben.
Engels, Gizli Başyapıt'ı okudu mu, üzerinde bir daha konuştular mı;
bilinmiyor. Seçme Yazılar adlı eserde bu konuyla ilgili sadece Marx'ın mektubu
var.
Ama Marx'ın Kapital'i bitirdiğinde başta Engels olmak üzere yakın
dostlarına okuttuğu bilgisi var. Genç ressam Porbus, ustası Frenho fer'in
tablosund an hiçbir şey anlamamıştı. Oysa Engels, ustası Marx 'ın yazdıklarından
çok etkilendi.
Frenhofer'in başına gelen Marx'ın başına gelmedi.
Ancak
Marx bilim adamıydı, akademik formasyonu vardı, doçentti. Bu nedenle felsefi ve
ekonomik terimleri sık kullanan Marx'ın dili ağırdı; düşünceleri insanlara
karmaşık geldi ve bu nedenle Kapital zor okundu. Diğer yandan Kapital, içerik,
ansik¬lopedik zenginlik, bütünlük, mantık ve vuruculuk bakımından övgüyü hak
etmişti.
Gerçekçi Marx ile öykü kahramanı Frenhofer'in yazgısı ayrıydı artık.
Aradan yı l- lar geçti...
Küresel kriz bugün dünya piyasalarını kasıp
kavuruyor. Karl Marx şimdi tekrar revaçta. İnsan sormadan edemiyor: Marx 'ın
aslında yazgısı, geleceğin sanatını yapan Frenhofer'e benzemiyor
mu?
Devrimcileri, eserlerin i anlayabilmek için zaman gerekiyor belki de, kim
bilir...
Soruyu sormamın nedeni, Marx'ın bizim topraklardaki anlaşılırlığını
sorgula¬maktır.
Bu topraklar Karl Marx'la ne zaman nasıl tanıştı?
Marx
denen pehlivan!
Yıl, 1868.
Jöntürk Namık Kemal, gönüllü sürgündedir ve
Londra'da Hürriyet gazetesini çı¬karmaktadır. Londra'da Namık Kemal gibi gönüllü
sürgün hayatı yaşayan biri daha vardır: Karl Marx.
Marx, Kapital'i bir yıl
önce çıkarmıştır. Yazdıkları Avrupa'daki entelektüel tar¬tışmaların
gündemidir.
Namık Kemal ile Karl Marx aynı mahallede yaşamaktadır.
Ve
Namık Kemal, Karl Marx'ın adını bile duymamıştır...
Yıl, 1905.
Lenin,
Cenevre'de sürgün hayatı yaşamaktadır. Cenevre, Avrupa'daki İttihatçı¬ların
Paris'ten sonra en önemli merkezidir. Yayın organları (Meşveret) bile
vardır.
ittihatçılar kalelerde, bahçelerde her yerde yan yana gelip hararetle
Kanun-i Esasi'nin nasıl hayata geçirileceğini tartışırlar. Ancak kendile rini
izleyen ve elindeki kitaba s ü- rekli not alan Lenin'in farkında bile değillerdi
r.
Rusya 1905'te büyük bir ayaklanmaya sahne olmuştur. Bırakın Lenin'i,
ittihatçı¬lar komşu ülkede ne olduğunu bile merak etmezler.
Osmanlı
münevverleri Osmanlı'yı değiştirmek-dönüştürmek isterler. Ama bır a¬kın dünyayı,
yanı başlarında olanlara ilgisizdirler.
Siyasi terminolojideki sosyalizm,
komünizm, anarşizm vs gibi kavramları hiç duymamışlardır.
"Sosyalizm" ve
"komünizm" sözcüklerini ilk yazan, İstanbul'da Ceride-i Havadis gazetesini
çıkaran İngiliz vatandaşı William Churchill oldu.
Bu iki siyasal sözcüğün
Osmanlı topraklarına gelişinin nedeni, Avru pa'daki 1848
devrimleriydi.
Ceride-i Havadis, Avrupa basınından aldığı haberleri tercüme
edip sayfasına ko¬yuyordu.
Özgürlük hareketlerini ilk yorumlayan/analiz eden
münevver ise Cevdet Paşa oldu. Ona göre, devrim hareketlerini "azıtan halk"
yapıyordu ve bu olayların Avrupa dışına taşmasından end işe
duyulmalıydı!
1871 Paris Komünü, Osmanlı basınında daha geniş işlendi.
"Kırmızı Cumhuriyet" denen bu devrime ilgi gösterilmesinin nedeni, Yeni
Osmanlılara mensup Mehmed, Reşad ve Nuri beylerin komün için savaşmalarıydı.
Ancak üç Jöntürk'ün sosyalist o l- duklarını söyleyemeyiz.
Özgürlükçüydüler.
Osmanlı İmparatorluğu'nda sosyalizme ilgi duyan kişi, bu
devrim sü recini Avru¬pa'da yaşamış olan bir devlet görevlisiydi. Edhem Pertev
Paşa, 1853-55 yıllan arasında Berlin Elçiliği'nde başkâtipken sosyalist
düşünceyle tanışmıştı.
Ancak, İstanbul'a dönünce "yanıldığını" hemen
kavrayıp, Kızıl Bayrak adlı eseri¬ni yazarak sosyalizmin ne kadar yanlış
olduğunu belirtti, ilk sosyalist, ilk dönek olmuş¬tu!., İngilizlerin sosyalizm
için söyledikleri "Mülkiyet ve kadınlar ortaktır" yalanına inanmıştı.
Ve her
şeye rağmen...
Tarih, 22 Haziran 1871.
Osmanlı basını, Karl Marx'la
tanıştı.
Hakayık-ül Vakayi, Paris Komünü'nün başında kimin olduğunu
açıkladı*
"Paris'teki eşkıyanın kumandanı, Karl Marx denilen ve hâlâ Lond
ra'daki Enter¬nasyonal nam cemiyetin reisi bulunan pehlivandır."
Gazete
yorumu da ekledi: Rahat yaşamasına rağmen kışkırtıcılık
yapıyordu.
"Sosyalizmin ceddi" Marx'ın Osmanlıca ilk makalesini de bu gazete
yayımladı. Daily News'ten tercüme edilen makale, Alman-Fransız savaşının siyasal
du¬rumunu ele alıyordu.
Peki, Osmanlı basını-münevverleri Avrupa'daki
devrimci hareketlere nasıl bakı¬yordu? Kafası karışıktı.
Takvim-i Vekayi'ye
göre Enternasyonal "fesat cemiyeti'ydi. Ameleler fabrikatör¬lere karşı
kışkırtılıyordu. Yani "servet düşmanlığı" nitelemesi o yıllardan günümüze
gelmişti.
Ahmed Midhat Efendi gibi bazı münevverler ise, Enternasyonal'in
anlaşılır o l- ması için makalelerinde örnekler verdiler:
Cemiyet
(Enternasyonal) diyor ki; ben kunduracıyım. Size bir çift potin yapaca¬ğım. Siz
o potini giyip ve baloya gidip raks edeceksiniz ki orada bir gecelik zevkiniz
için beş-on altın sarf etmeyi çok görmüyorsunuz. Halbuki bir çift potin için
bana yirmi frankı zor veriyorsunuz. Ne olur bana yirmi yerine yirmi beş frank
verseniz? Sizin yü¬zünüzden eti haftada bir görüyorum. Siz ise has ekmeği bile
beğenmiyorsunuz da zimiçka yiyorsunuz. Reva mıdır bu?
Osmanlı basını
Enternasyonal'i tartışıyordu, ama daha henüz kavramların tanı¬mı konusunda bile
bilgi sahibi değildi. Şemseddin Sami "sosyalizm"i bakın nasıl tanı m-
ladı:
Sosyalizm, iştirak-i emvalin (ortak malların) büsbütün zıddıdır.
İştirak-i emval ne kadar menfur (iğrenç) ise sosyalizm o kadar makbuldür.
Sosyalizm Fransızca bir ke¬limedir ki, cemiyeti beşer manasına olan sosyete
kelimesinden müştaktır (türemiştir).
Komşusu Karl Marx'ın adını bile
duymamıştı ama Namık Kemal, Şemseddin S a- mi'den bu konuda daha bilgiliydi.
Damadı Menemenli Rıfat Bey'e yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Sosyalizm, Sami
Bey'in dediği derecede hafif bir şey değildir."
Ne olduğunu yazmıyordu.
Yazdığı, baldırıçıplakların Avrupa'daki intizamı yok etmesinden duyduğu
endişeydi.
Görünen o ki, Osmanlı basınının, münevverlerinin kafası karışıktı.
Peki üniversitelerin?
Mülkiye Mektebi'nde "hocaların hocası", ekonomist
Sakızlı Ohannes Paşa, Mebadi-i Ilm-i Servet-i Milel adlı ders kitabında
"sosyalizm" ve "komünizm" kavramla¬rına açıklık getirdi. Nasıl mı? Örnek v
ererek:
"Mesela bir saati bir adam güzel kullanıp vaktini bilir iken bu saati
yirmi kişiye taksim etmek lazım gelse, o saatin her bir parçasını bir adama
verilse saat harap olur gider. İşte fabrikaların taksimi de budur."
Sakızlı
Ohannes Paşa, "sosyalist eşitlikten" fabrika parçalarının işçilere
dağıtıla¬cağını anlıyor! Şaka gibi.
Osmanlı basını ve münevverleri,
sosyalizmin ne olduğunu anlamaya çalışırken araya Sultan II. Abdülhamid sansürü
girdi.
Dönemi en iyi, Marx ve Engels'in yazdığı Komünist Manifesto'nun
Osmanlı'ya geliş hikâyesi anlatır.
Komünist Manifesto, matbaacının yazar
olarak kendi adını yazmasını şart koş- masıyla, 1894 yılında Ermenice basılarak
Osmanlı topraklarına sokuldu!
Peki, Osmanlı topraklarında Bolşevik Devrim
nasıl karşılandı? 1908 Temmuz Devrimi (II. Meşrutiyet), Osmanlı düşünce
hayatında köklü bir değişime yol açtı.
Sosyalist partiler, dernekler,
sendikalar kuruldu; yayın organları çıktı. Buna rağmen...
İçedönük
tartışmalar devam etti. Ne zaman çarlık yıkıldı, Osmanlı basını kafas ı- nı
komşusuna çevirdi.
Bolşevik Devrim'in barış getirecek olması, Osmanlı
basınındaki "ezeli düşman Moskof gâvuru" anlayışını yıktı.
Üstelik beklenti
Bolşeviklerin sadece barış değil, Müslüman ve Türk halkına da özgürlük verecek
olmasıydı.
Diğer yanda...
İkdam, Tanin, Vakay-i Hayriye gibi gazetelerin
kafası da karışıktı, iyi güzel hoştu da, "bu nasıl bir ihtilaldi?"
Osmanlı
basını tekrar "Sosyalizm nedir?" sorusuna yanıt arama peşine düştü. Örneğin,
Tasvir-i Efkâr üç günlük bir yazı dizisi verdi: "Fransız inkılabı zengin bir
inkı¬laptır; Rus inkılabı ise tabirimizi mazur buyurunuz züğürt bir
inkılaptır."
Meselenin sınıfsal özü hiç kavranamadı.
Ya Osmanlı Mebusan
Meclisi?
Rusya'daki olağanüstü gelişmelerle ilgili hiçbir görüşme yapılmadı.
Şaşılac ak bir durum yoktu, zaten mecliste dış politikayla ilgili görüşme
yapılmazdı! Sadece İstanbul Mebusu Salah Cimcoz kürsüye çıktı ve "kurtuluş
güneşinin yine Şark'tan doğduğunu" müjdeleyip, "Rusya'da işbaşına geçen demokrat
hükümeti selamlıyorum" diye konuş¬ma yaptı.
Osmanlı münevveri yavaş olsa da
artık sosyalizmi-komünizmi öğrenmeye baş¬lamıştı. Tarih, 17 Nisan
1917.
"Lenin" adı Osmanlı basınında ilk kez İkdam gazetesinde yer
aldı.
Sebebi ise Lenin ve 17 arkadaşının Almanya üzerinden Rusya'ya gittiği
haberiy¬di.
Osmanlı basını ilk başta Lenin'e sempatiyle baktı.
Vakit, Ekim
Devrimi liderinden "Mösyö Lenin" diye bahsediyordu. Tasvir-i Efkâr ise Osmanlı
kamuoyunun merak ettiği Lenin'i şöyle tas - vir etti: "Lenin; orta boyda, küçük
yapılı, parlak, güzel bir adam olup kıyafetiyle göst e- rişsiz olan, inatçı
olmayan bir adamdır."
Lenin'e öğrenciler arasında da büyük sempati vardı.
Osmanlı Darülfünunu'nda bir grup öğrenci, Nobel Barış Ödülü'nün Lenin'e
verilmesini önerdiler. Darülfünun b i- nasına Lenin posteri
astılar.
Sempatinin nedeni, Rusya'nın Birinci Dünya Savaşı'ndan bir an önce
çekilme beklentisiydi. Rusya ateşkes ilan edince gazetelerin manşeti belli oldu:
Aferin Bolş e- viklere!
1 Mayıs Amele Bayramı coşkuyla kutlanıyordu.
Düşünebiliyor musunuz, Türk i- ye'de daha geçen yıl 1 Mayıs resmi bayram olarak
kutlanmaya başlandı. Oysa yıllar önce...
Müslüman başkentinde Karl Marx
posteri
Tarih, 27 Nisan 1921.
İstanbul işgal Kuvvetleri Komutanı General
Harrington, komutanlığına bağlı İs¬tanbul Zabıta Komisyonu Reisi Miralay
Ballar'a kesin tali matını verdi: "1 Mayıs'ta amele miting yapmayacak!"
O
yıllarda sadece Rusya'yı değil Avrupa'yı da sarsan işçi hareketleri İngiliz
Ko¬mutan Harrington'ı korkutuyordu, işçilerin 1 Mayıs'ı bahane edip isyan
çıkarmaları n- dan çekiniyordu.
İstanbul'da 40 bin işçi vardı. Ve bunların ne
kadarının sosyalist/'kızıl" olduğu bilgisine sahip değildi. Zabıta Reisi Miralay
Ballar, aldığı emir üzerine hemen bir tal i- mat yayınladı:
- Her türlü
siyasi veya diğer mitingler, gösteriler askeri kumandanın emriyle
yasaklanmıştır.
- Bu emri ciddiye almayarak eyleme kalkışanların
yakalanarak cezalandırılacağı ahaliye beyan edilir.
- Gerek 1 Mayıs
münasebetiyle gerek diğer gösteriler için herhangi bir müra¬caat nazar-ı itibara
alınmayacaktır.
Çıkardığı gazeteden dolayı "iştirakçi Hilmi" diye bilinen
Hüseyin Hilmi, "Türkiye Sosyalist Fırkası" lideriydi.
Şirket-i Hayriye,
Tramvay Kumpanyası, Haliç Tersanesi gibi yerlerde güçlü bir iş¬çi desteğine
sahipti.
Partinin 17 bin üyesi vardı.
Ve parti, 1 Mayıs'ı miting yaparak
kutlamakta kararlıydı, İstanbul'da "Bilumum İstanbul Amelesine" başlıklı bildiri
dağıttılar.
Bildiride işçilerin 1 Mayıs'a katılmalarının görev olduğu
belirtiliyor ve elektrik idaresindeki işçiler dışındaki tüm çalışanların 1 Mayıs
günü işi bırakarak mitinge katı l- maları isteniyordu:
Türkiye Sosyalist
Fırkası'ndan:
Mayıs'ın birinci günü, amelenin en mukaddes bayram günüdür. Bu
mukaddes
bayramı kutlamak, bütün amele için bir vazifedir.
Yasalara
saygılı olan ve yasalara hep uygun davrandığını ispat etmiş olan par¬timiz,
sadece elektrik idaresinde çalışan işçilerin çalışmalarına müsaade
eylemiştir.
İkdam, Vakit gibi dönemin gazeteleri, 1 Mayıs'a geniş yer ayırdı,
İstanbullular da uyarıldı: Amelenin bayram yapması halinde vapur ve tramva y
hizmetleri aksayabi- lir.
Bu arada işgal güçleri, işçilerin kararlı olduğunu
görünce, katılımı düşürmek için tehditler savurmaya başladı: Her türlü suikast
ve siyasi eylem teşebbüsünde buluna n- lar, fabrikalarda alet ve edevatı tahrip
edenler veya ameleyi işinden alıkoyan kişiler, askeri mahkemelerde
yargılanacaktı!
Ve İstanbul, 1 Mayıs gününe gergin uyandı.
İşgal güçleri
geceyarısından itibaren önlemlerini sıklaştırmıştı.
İşçilerin işyerlerine
gitmedikleri görüldü. Fatih, Aksaray, Harbiye hatlarında tramvay lar çalışmadı.
Haydarpaşa-Pendik ve Sirkeci-Çekmece banliyö hatlarında tren seferleri durdu.
Şirket-i Hayriye vapurları seferlerini iptal etti. Baruthane, Feshane,
Zeytinburnu fabrikaları gibi birçok işyerinde üretim yapılamadı. Sadece elektrik
şirk e- tindeki işçiler görevlerinin başındaydı.
İşçilerin bir bölümü
Kâğıthane'deki mesire yerlerine giderek günü geçirdiler. Mitingden vazgeçen
Türkiye Sosyalist Fırkası, Babıâli Caddesi'ndeki genel merkezi önünde bir tören
yaptı. Genel merkezde büyük bir kızıl bayrak asılıydı. Bando sabah saatlerinden
itibaren "Enternasyonal Marşı" (Beynelmilel Marşı) çalmaya başladı.
İşçiler
mavi gömlekler giymişlerdi. Boyunlarında kırmızı bir boyunbağı vardı;
yakalarında ise kırmızı bir rozet, işçiler tıpkı dini bayramlarda olduğu gibi
birbiriyle bayramlaştı.
Partinin çevresi işgal kuvvetleri tarafından
sarılmıştı. Ancak hiçbir olay çıkmadı. Miting yapılamamış ama işçilerin
işyerlerine gitmeleri engellenmişti. Ancak işçiler k a- rarlıydı; gelecek yıl 1
Mayıs'ta mutlaka miting yapacaklardı.
Ve bir yıl sonra...
İstanbul hâlâ
işgal altındaydı. Bir yıl öncesi olaylar tekrarlandı; işgal güçleri 1 Mayıs
mitingini engellemek için yine talimatlar çıkarılmasını sağladı. Hatta
işyerlerine gitmek isteyen işçilere her türlü kolaylığı ve güvenliği
sağlayacaklarını da bildiriyle duyurdu. Ancak işçiler bir önceki yıla göre daha
örgütlüydü.
1 Mayıs Komisyonu kurdular. Komiteye katılan örgütler şunlardı:
Türkiye Sosy a- list Fırkası, Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası, Sos yal
Demokrat Fırkası, Ermeni Sos¬yal Demokrat Fırk ası, Türkiye işçi Derneği,
Beynelmilel işçiler ittihadı...
1 Mayıs Komisyonu, bayram programını
bildiriyle çalışanlara du yurdu:
1) İstanbul'da mevcut bütün işçiler,
kadın-erkek ve bir teşkilata mensup olsun olmasın bu bayrama
davetlidir.
2) Toplanma merkezi Pangaltı'dır. Bayrama iştirak edecek
bütün arkadaşlar saat on birde Pangaltıda bulunacaklar ve kollarında kırmızı
pazubent bulunan heyet-i tertibiyye tarafından karşılanacaktır.
3) Grup
halinde gelecekler, şehir dahilinde yürüyüşlerinde hiçbir nümayiş yapmayacaklar
ve proletarya şuuruna yakışacak bir vakar ve sükûnette
olacaklardır.
4) Bayram Pangaltı'da başlayacak ve bütün gruplar toplu
olarak saat on bir bu¬çukta önde bando olduğu halde Pangaltıdan hareketle
Kâğıthane'ye doğru yürüyecek¬ler ve arkadaşlar mızıka ile birlikte işçi
şarkıları terennüm edeceklerdir.
5) Kâğıthane'de 1 Mayıs bayramının
ehemmiyeti ve tarihi hakkında söz söyle¬yecek arkadaşların nutukları dinlenecek,
bayram saat beşe kadar devam edecek, son¬ra arkadaşlar yine sükûn ve vakarla
dağılacaklardır.
6) Komisyon, polise karşı bütün sorumluluğu üzerine
aldığından bütün arka¬daşların heyet-i tertibiyyenin ihtarına uyması ve işbu
program haricine çıkılmaması r i- ca olunur.
İşçi Bayramı'na katılan işçi
sayısının, bir önceki yıla göre hayli arttığı gözlendi. 1 Mayıs, ramazan ayına
denk geldiği için geçen yıl pikniğe giden işçiler de mitinge geldi. İşgal
güçlerinin güvenlik önlemleri abartılıydı. Yine işçilerin ayaklanacağından kork
u- yorlardı.
1 Mayıs Komisyonu'nun bildirisinde yazdığı gibi, işçiler
Pangaltıda buluştu. Kimi işçiler aileleriyle birlikte geldi.
Ellerinde Türk
bayrakları ve flamalar vardı. "Türkiye amelesi sendika ister!"
"Türk amelesi
ilticaya karşı amansız bir mücadele açmalıdır." "Burjuvazinin zulmünü protesto
ediyoruz!" "8 saat iş, 8 saat istirahat, 8 saat uyku."
"Mürteciler,
muhtekirler, kapitalistler, emperyalistler kahrolsun." "Bütün dü n- ya işçileri
birleşin!" Bu pankartın altında Karl Marx 'ın resmi vardı. Tanışsın tanışmasın
tüm işçiler birbiriyle bayramlaştı. Türkiye Sosyalist Fırkası'na mensup işçiler
yine mavi gömlek giyip boyunlarına
kırmızı boyunbağı takmışlardı. Yakalarında
yine fırka rozetleri vardı. Mızıka hiç durmadan, "Enternasyonal Marşı"
çaldı.
Konuşmacılar, Ankara Hükümeti'ni öven sözler söylediler. 1 Mayıs işçi
Bayramı, bu konuşmalarla bir anda bağımsızlık mitingine dönüştü, işçiler,
Ankara'daki dava a r- kadaşlarının yanında olduklarını hiç sakınmadan ifade
ettiler.
1 Mayıs Bayramı, aynı gün ulusal Kurtuluş Savaşının merkezi
Ankara'da da, bir mitingle kutlandı.
O dönemin "siyasal havasını" anlatmak
için için Ankara'daki 1 Mayıs kutlamal a¬rım da özetlemeliyim...
Ankara'daki
1 Mayıs mitingini bakınız Hâkimiyet-i Milliye gazetesi nasıl yazmış:
Önde;
Kuvay-ı Milliye'ye gönül vermiş kalpaklılar, bazı milletvekilleri, bakanlar;
arkasında İmalat-ı Harbiye işçileri saat 09.00'dan itibaren İstasyon civarında
toplan¬maya başladı. Sonra şimendifer ve dekovil işçileri alana iltihak
etti.
Saat 11.00'e doğru fabrika haricinde çalışan umum işçiler meydana
geldiler, İzmir Mebusu Yunus Nadi, Menteşe Mebusu Tevfik Rüştü, İstanbul Mebusu
Numan beylerle Ticaret Müdir-i Umumisi Vehbi, fabrika müdürü Nuri beyler, Rus
Sefaretha- nesi'nden bazı memurlar ve matbuat çalışanları hazır idiler, işçiler
bayramlaştılar.
Evvela İstanbul Mebusu Numan Efendi nutuk söyleyerek 1
Mayıs'ın umum amele için şuurlu bir gün olarak tesis edildiği bugünün maksadının
amelenin hürriyete kavuşması ve amele hukukunun muhafazası olduğunu
söyledi.
Menteşe Mebusu Tevfik Rüştü Bey söze başladı. 1 Mayıs Bayramı'nın
tarihçe¬sinden ve ihtilallerden bahsederek, gerek memleket dahilinde ve gerek
haricinde ölen işçilerin ruhuna bir vesile-i hürmet olmak üzere iki dakika
ayakta sükûtu teklif etti ve kabul olundu.
Bu iki dakikalık saygı duruşu,
herkes üzerinde derin bir tesir husule getirdi. Tevfik Rüştü Bey konuşmasında,
ameleleri birleştirecek bir dernek ile bir tüketim k o- operatifi kurulması
teklifinde bulundu. Amelenin hukukunu muhafaza eden bir hü¬kümetimiz olduğundan
ve ona destek olunması gerektiğini beyanla sözlerine nihayet verdi. Sonra sucu
ustası Osman Alp Efendi konuşma yaptı. Bu toplantıdan dolayı hü¬kümete teşekkür
etti.
Bugünkü hükümetin emperyalizm ile kapitalizme karşı mücadeleye devam
edeceğini vfe hükümet emperyalizmle çarpıştıkça ordusunun ön saflarında köylü ve
amelesini bulacağını izah etti.
Konuşmalardan sonra Numan Efendi'nin teklifi
üzerine dernek ve kooperatif tesisi için çalışmalarda bulunmak üzere Tevfik
Rüştü Bey ile Numan, Osman Alp, ş i- mendiferden Nusret, Esliha fabrikasından
Eşref efendiler ile mürettiplerden Kâmil, Ahmet ve Nuri efendilerden
mürek
kep bir heyet teşkili münasip görüldü. Bütün dünya amelesinin 1 Mayıs
Bayr a- mını tebrik için Moskova'ya telgraf çekilmesi kararlaştırıldı. Sonra
Ankara'daki Rus Sefarethanesi'ne yirmi beş-otuz kişilik bir grup giderek
bayramlaşma yapılmasına k a¬rar verildi.
Karl Marx bizim topraklarda hâlâ bir
korku nesnesi... Yani hâlâ Marx Frenhofer! Peki...
Sadece Marx mı kendini
Frenhofer'le özdeşleştirdi sanıyorsunuz? O halde d e- vam edelim...
Balzac'ın
Gizli Başyapıt eserinin kahramanı Frenhofer'le kendini sadece Karl Marx
özdeşleştirmedi.
Kusursuz bir yaratıyı arayan ressam Frenhofer, birçok ünlü
sanatçıyı da etkiledi. Bunların başında modern sanatın öncüsü kabul edilen;
empresyonizm ile k ü- bizm arasında köprü kurmuş olan ressam Paul Cezanne
(1839-1906) geliyordu. O da Frenhofer gibi yaratma sürecine tutkuyla bağlı bir
çile adamıydı.
Yanında "çıraklık" yapmış Emile Bemard, Cezanne Üzerine Anılar
kitabında bir hatırasını şöyle anlatıyordu:
Bir akşam ona Balzac'ın Gizli
Başyapıtından ve hikâyesinin kahramanı Frenhofer'den söz açtım; masadan kalktı,
gelip önüme dikildi ve işaretparmağını göğ¬süne bastırarak -ağzından tek sözcük
çıkmadan ve bu hareketi art arda yineleyerek- öyküdeki kişinin kendisi olduğunu
belirtti. Öyle heyecanlanmıştı ki, gözleri yaşlarla dolmuştu.
Cezanne,
karakalem taslaklarında Gizli Başyapıtın sahnelerini resmetti. Bunlar¬dan biri;
Frenhofer'in tablosunu gösterdiği, diğeri de resmi yaptığı sahneydi. Bunlar
İsviçre Basel Kunstmuseum'da sergileniyor.
Balzac'ın Gizli Başyapıtıma,
tutkuyla bağlı, kahramanı Frenhofer'le kendini öz- deşleştiren bir diğer dünyaca
ünlü ressam ise Pablo Picasso (1881 -1973) idi.
Balzac'ın eserinden o kadar
etkile nmişti M, öyküdeki olayın geçtiği Paris'teki Biere de Bretteville konağım
kiralayıp 1936-1955 yılları arasında burada yaşadı.
Cezanne gibi Picasso da,
dâhi ressam Frenhofer'in öyküsünü kara kalemle re¬simleyerek ölümsüzleştirdi.
Sanat kitapları yayımcısı Ambroise Vollard'ın yayınladığı Gizli Başyapıt
baskısını Picasso resimledi.
Çok az sayıda basılan bu eser bugün
koleksiyonerler için önemli bir parçadır.
Frenhofer sadece ressamları
etkilemedi.
Michel Leiris, Hubert Damisch, Michel Serres, Georges
Didi-Huberman gibi ya¬zarlar da ressam Frenhofer'le ilgilendiler; denemeler kale
me aldılar.
Bizim yazarlarımız da ilgisiz kalmadı Balzac'ın edebi kahramanı
Frenhofer'e. 1997 yılında Enis Batur, Frenhofer Olmak adlı kitabını
yayımladı.
Amerikalı sanat tarihçisi Dore Ashton, bu ilgiyi Gizli Başyapıt
mitosu üzerine kapsamlı bir incelemeyle kaleme aldı.
Gizli Başyapıt 'a sinema
da ilgisiz kalamadı. Fransız yönetmen Jacques Rivette, Balzac'ın eserini
günümüze uyarlayarak çekti. Film 1991 yılında Cannes'da ödül
aldı.
Siyasetbilimciler, ressamlar, yazarlar, yönetmenler Frenhofer'i ne
kadar kend i¬leriyle özdeşleştirseler de, Frenhofer aslında Balzac'ın ta kendisi
değil miydi?
Bir başka Frenhofer: Darwin
İngiliz Kraliyet ailesine ait
Beagle adlı gemi, 4 yıl 9 ay sürecek seyrine başladı¬ğında tarihin en tanınmış
gemilerinden biri olacağı bilinmiyordu kuşkusuz.
Güney Amerika'nın haritasını
çizmek ve ticaret olanaklarını araştırmak için yola çıkan geminin konukları
arasında bir din adamı vardı:
Bugün dünyada 200. doğum yılı kutlanan Charles
Darwin!
Bu yolculuk aynı zamanda doğabi limci olan Charles Darwin'in hayatını
kökten değiştirecekti.
Tarih, 27 Aralık 1831.
Beagle inceleme gemisi, 40
bin deniz mili yol yapacak gezi için demir aldı.
Kaptan Fitzroy, Charles
Darwin'e "filozof diye seslendiği için gemi personeli için onun adı "Filos"
kaldı! "Filos", Tanrı'nın tahtını sağlamlaştıracak veriler bulmak için bu
gemideydi.
Ancak yolculuk onun için zorluklarla başladı; deniz tutmas ına zor
dayandı. Has¬sas bir yapısı vardı; Arjantin ve Şili'de ağır hastalıklarla
boğuştu. Fırtınalara, depreml e¬re de tanık oldu.
Yine de geziden büyük keyif
aldı. Önemli jeolojik keşifler yaptı; yük sek tepeler¬de deniz dibi katmanlarını
görüp heyecanlandı. Soyu tükenmiş memeli hayvanların fosillerini
buldu.
Darwin yolculuğu sırasında hocası Peder John Stevens Henslo w 'a
sürekli mek¬tuplar, fosil örnekleri ve doldurulmuş canlılar gönderdi.
Bunlar
öğretmeni aracılığıyla İngiliz doğabilimcilerine aktarıldı. Örnekler İ ngil-
tere'de şaşkınlıkla karşılandı.
Kuşkusuz bu belgeler, göz lemler henüz
Kilise'yi rahatsız etmeyecek türdendi.
Ancak İngiltere'den binlerce kilometre
uzaklıktaki Charles Darvin'in içinde fırtı¬nalar kopmaya başladı:
Galapagos
Adası'ndaki hayvan türleri, başka gezegenlerin sakini gibiydi! Kuşlar
insanlardan korkup kaçmıyorlardı! Ayrıca bu kuşlar, yaşadıkları adalara göre
ufak fiz¬yolojik farklılıklar gösteriyordu. Keza kaplumbağalar da
öyleydi.
Darwin'in düşünce ve inanç dünyası parçalanıyordu. Biliyordu ki
düşünceleri Kutsal Kitap'ın "Yaradılış" bölümüne tamamen
aykırıydı.
"Milyonlarca yıl önce başka türler mi yaşıyordu? Evet ise, bu
canlı lar Tanrı'nın ilk yarattığı gibi değiller mi?"
Geceler boyu Tanrı
düşüncesinin ya nlış çıkmaması için dua ediyordu.
Diğer yanda kafasındaki
sorulara engel olamıyordu: "Dünyada yaşayan canlılar ilk yaratıldıkları gibi
değil mi; bunlar noksansız ve değişmez olarak yaratılmadılar mı; yoksa kalıtım
ve çevre koşullarıyla değişime mi uğradılar?"
Böyle anlarda hemen, biyolojik
türlerin dağılımını "yaradılış merkezleri" fikriyle açıklayan Charles Lye ll'in
kitabına sarıldı.
Doğaya yaklaştıkça Tanrı'dan uzaklaştığım
hissediyordu.
"Dünya canlılarının iki ayrı yaratıcı tarafından yaratılmış
olduğu" gi bi ara for¬müller üretmeye çalışıyordu. Charles Darwin "doğum
sancıları" çekiyordu.
Küçük yaşında doğaya ilgi duymuş ve şimdi bir gerçekle
karşı karşıya gelmişti...
Charles Darwin, sekiz yaşında annesini kaybetti.
Altı kardeştiler; Charles beşinci sıradaydı.
Küçük Charles'in etrafında hiç
yaşıtı erkek yoktu. Genellikle evlerinin bahçesi n- de yaşlı bahçıvan Abberley
ile oynuyor; sürekli çiçekler hakkında sorular yöneltiyordu. Dedesi gibi
bitkilere, hayvanlara meraklıydı.
Bazen nehir kıyısında saatlerce vakit
geçiriyor; nehrin bir bölümündeki balıklar ile diğer bölümündeki balıkların
neden farklı olduğunu düşünüyordu. Dere kenarında topladığı taşların resimlerini
çiziyordu. Kuşları izlemeyi seviyordu.
Babası Robert Darwin, entelektüel
değildi, ama yine de oğlu Char les'a kitap okumayı aşıladı. Dr. Robert Darwin,
oğlunu bazen hasta ziyaretlerine götürüyordu. Oğlunun meraklı olması hoşuna
gidiyordu.
Charles Darwin, Latince ve Yunancaya dayalı geleneksel Shrews burg
Okulu'na gönderildi, ama o okulu sevmedi.
Darwin, Pistyll Rhaeadr'deki ünlü
şelaleyi görmek için 64 km; Kuzey Galler'de Menai Boğazları üzerinde kurulmakta
olan asma köprüyü
görmek için 410 km yürümekten çekinmiyor, doğayı
öğrenmek-tanımak istiyordu.
Dr. Robert Darwin o yaz yine hasta ziyaretleri
için yaranda götürdüğü oğlunun hastalarla ilgilenme yöntemlerinden etkilendi ve
oğlunun iyi bir doktor olacağına ka¬rar verdi. Charles Darwin'i de tıp öğrenimi
alması için Edinburgh'a gönderdi. Darwin okula ısınamadı.
Okulda çalışan köle
John Edmonstone'dan hayvan doldurma sanatını öğrendi. Doğa tarihiyle ilgilenen
öğrencilerin kurduğu Plinius Topluluğu'na katıldı.
Hocası Robert Edmund Grant
ile deniz canlılarını inceledi. Bir diğer hocası Robert Jameson'dan jeoloji ve
bitkilerin sınıflandırılması üzerine dersler aldı. Edinburgh Kraliyet Müzesi'nin
bitki koleksiyonunun düzenlenmesine yardımcı oldu.
Charles Darwin kararını
vermişti; babası ne kadar istese de doktor olmayacaktı. Babası Dr. Robert
Darwin, oğlunun din eğitimi almasına karar verdi! Charles Darwin öneriye soğuk
bakmadı. Çünkü canlıların karmaşıklığını üstün zekâlı bir yaratıcıya bağlayan
din adamı William Poley'nin makalelerinden etkilenmişti. Doğayı incelemek,
"Doğa'nın Mimarı"nın eserini incelemekti. Din adamı olabilirdi.
Cambridge
Üniversitesinin Christ's Koleji'ne yazıldı. Burada üç buçuk yıl
eğitim
gördü.
Doğa onun için tutkuydu; öğreniminin ikinci yılında bir at
alıp sık sık araziye çı k- tı. Hocası P eder John Stevens Henslow ile birlikte
kır gezileri yaptı. Henslow her daim, "Soru sorma konusunda Darwin gibisini
görmedim" diyecekti. 1830 yılında okulu bitirdi. 178 kişi arasında 10. olmuştu.
Şimdi ne yapacaktı?
Kâşif Alexander Von Humboldt'un 1796 ve 1801 yıllan
arasında Gü ney Ameri¬ka'ya yaptığı geziyi anlatan yedi ciltlik Voyage of the
Beagle adlı kitabını elinden dü¬şülmüyordu.
Dünyanın çeşitli yerlerine
geziler yapmayı planladı. Tek sorun, babası para verir miydi?
İmdadına Peder
Henslow yetişti. Güney Amerika kıyılarını inceleyip ticaret ola¬naklarını
araştıracak, bölgenin haritasını çıkaracak Kraliyet ailesine ait bir gemiyle
yol¬culuk yapmak ister miydi?
Charles Darwin, "kusursuz yaratıcının"
varlığını ispatlamak için bu zorlu yolc u- luğa çıktı.
Oysa şimdi zor
durumdaydı. Kusursuz yaratıcıyla ilgili kafasında soruları vardı... Gemi
İngiltere Beagle'e döndüğünde binlerce insan gemiyi görmeye geldi.
Darwin
artık ünlüydü. 1 700 sayfa zooloji ve jeoloji notu tutmuş; 4 000 etiketli kemik,
post, deri vs örnekleri toplamış ve 800 sayfa günlük yazmıştı. (Gezi notlarını
yıllar içinde üç cilt ol arak yayımlayacaktı.)
Cambridge Üniversitesi'ne
giderek yolculuğu boyunca topladığı ör neklerin ta¬nımlanıp sınıflandırılması
üzerinde çalışmaya başladı. Peder Henslow, bitki örneklerini tasnif edip
isimlendirmede Darwin'e yardımcı oldu. Hayvan örnekleri için Richard Owen adında
bir biyologla tanıştı. Owen, Darwin'in getirdiği fosilleri inceleyerek bun¬ları,
"o güne kadar bilinmeyen pek çok soyu tükenmiş hayvan türü" diye
tanımladı.
Darwin'in korktuğu başına geliyordu.
Sapkınlıkla ve toplumsal
düzeni bozmaya çalışmakla suçla nmaktan korkuyordu. Bu gerilime ve yüksek
çalışma temposuna dayanamadı; hastalandı. Doktorla rın tavsi¬yesiyle dinlenmeye
çekildi.
Bu dinlenme sırasında oyalanmak için okuduğu hemşerisi Rahip Thomas
Malthus'un nüfus üzerine yazdığı kitabı onun yerinden fırlattı. Canlılar ayakta
kal a- bilmek için değişen çevre koşullarına uyum sağlamak zorundaydılar.
Başarısız ola n- lar yok olmaya mahkûmdu.
Darwin düşündü; demek türler,
maddesel koşullar nedeniyle evrim geçiriyo r-
du!
Artık teorisinden
emindi. Ama kuram tek başına bir şey ifade etmezdi, bunu destekleyecek verilere
ihtiyacı vardı. Bunun için hayvan yetiştiricileriyle görüşmeye ve bitkiler
üzerine ç alışmaya yapmaya devam etti.
Bilime inandığını düşündüğü adaşı
Lyell'a fikirlerini açıklayan mektup yazdı. A n- cak beklediğini bulamadı;
Lyell, canlı türlerinin değişimini kabul etmedi. Üstelik yar a- dılış fikrine
karşı çıktığı için Darwin'i eleştirdi.
Oysa bilmiyordu ki, Darwin artık,
inanç olarak agnostikliği/bilinememezliği b e- nimsemişti.
Darwin, 10
yaşındaki kızı Anne Elizabeth ölünce Tanrı'nın iyiliğinden de kuşku
duyacaktı.
O yıllarda, güneş sistemi, dünyada yaşamın oluşumu ve insanlığın
kökeni kon u¬lan yazılıyor, tartışılıyordu. Ancak bunların bilimsel temeli
yoktu.
Bu veriler ise Darvin'de vardı. Ayrıca, Darwin Evrim Teorisi'ne
felsefi maddecili¬ği eklemişti. Varoluşun temeli maddeydi. Akd ve ruh hep
maddenin yan ürünleriydi.
Evet, Darwin, Batı düşüncesinin köklü geleneklerini
altüst edecek görüşlere s a-
hipti.
2000 yıllık felsefe ve dine karşı
koyuyordu.
Öte yandan, yazdıklarını yayınlamamak için oyalanıp durdu.
Örneğin, sülükayaklı türleri üz erinde tam sekiz yıl çalıştı.
Cesaretini
toplayıp bu kez botanikçi arkadaşı J. Dalton Hooker'a fi - kirlerini açtı. Bu
durumu anılarına, "Kendimi bir cinayeti itiraf ediyormuş gibi hisset¬tim" diye
yazacaktı.
Hooker teoriyi ne kadar beğendiğini söylese de, Darwin yazdığı
kitabını yayın¬lamamaya karar verdi.
Bilim adamı dostlarını karşısına almaya
cesareti yoktu.
Oysa Avrupa aydınlanma/devrimler çağını yaşıyordu. "Devrim",
"değişim" gibi sözcükleri milyonlarca Avrupalı telaffuz ediyordu.
Saygın bir
doğabilimci olarak tanınan Darwin, bu çevrelerle aynı mevzilere gi r- mek
istemiyordu. O yumuşakbaşlı bir devrimciydi.
Örneğin, Karl Marx, Darwin'in
hayranıydı. İlişkileri mesafeliydi. Yazışıyorlardı. Marx, Kapital'in daha
yayımlanmamış birinci cildini imzalayıp Darwin'e göndermişti.
Darwin'e göre
ilişki bu kadarla kalmalıydı.
Darwin, kurulu düzeninin yıkılmasından endişe
duyuyordu. Koper nik ve Galileo gibi dışlanmaktan
korkuyordu.
Üniversitelerin, gazetelerin ve ailesinin hayranlığını
kazanmıştı; bi lim adamları ondan "Gelecek vaat edecek doğabilimci" diye
bahsediyordu. Kilise'nin saygını kaza n- mıştı.
Centilmenler kulübü
Athenaeum'a ünlü yazar Charles Dickens ile aynı gün üye olmuştu; bu statülerini
kaybetmek istemiyordu!
Darwin'in ailesi çok zengindi...
Baba tarafından
dedesi Erasmus Darwin (1731-1802) İngiltere'nin ünlü bir dok¬toruydu. Ancak
şöhreti, yazdığı kitaplardan ileri geliyordu: The Botanic Garden ve Zoonomia.
Botanik ve hayvanbilimi üzerine bu kitaplarda öne sürdüğü kuramlar evrim
teorisinin dayanaklarından oldu.
İngiltere Kralı III. George'un saray
doktorluğunu reddeden Erasmus Darwin, si¬yasetle de ilgiliydi. Fransız Devrimini
alkışlıyor, Amerikan Devrimini destekliyor, köle¬liğe karşı çıkıyordu. "Ay Işığı
Cemiyeti" grubundaki arkadaşlarından biri de Benjamin Franklin'di.
Anne
tarafından dedesi Josiah Wedgwood (1730-1795) da, aynı cemiyetin üye¬siydi.
Erasmus Darwin'in dostu ve sırdaşıydı. Bugün hâlâ sadece İngiltere'de değil,
dünyada bir numaralı porselen markası "Wedgwood"un sahibiydi. Bu porselenleri Kr
a- liyet ailesi gibi seçkinler ku llanıyordu.
Erasmus Darwin'in oğlu Doktor
Robert (1766-1848) ile Josiah Wedgwood'un k ı- zı Susannah'ın (1765-1817)
evliliğinden Charles Darwin dünyaya geldi.
Baba Robert Darwin doktordu ama
aynı zamanda iyi bir tüccardı. Çok para k a¬zandı. Anne Susannah iyi yetişmişti.
Harika piyano çalıyordu.
Altı çocukları oldu. Charles Darwin beşinci
şuadaydı. Darwin yaşadığı bu zengin hayattan taviz vermek istemiyordu.
Diğer
yanda..
Charles Darwin düşüncelerinin mezara gitmesini de
istemiyordu.
Kitabını vasiyeti haline getirdi, öldükten sonra
yayımlanmalıydı.
Sonunda bir olay Darwin'i harekete geçirdi: mesleki
kıskançlık!
Haziran 1858'de A. Russell Walla ce'ın makalesini okuduğunda ken
disininkine benzer bir teori geliştirildiğini anladı.
Darwin, teorisini hemen
yayımlamaya karar verdi. 1837'de yazdığı es erini 1859'da yayımladı: Türlerin
Kökeni.
Yaşamın çeşitliliği; planlı çalışan bir akıllı tasarım Tanrı
tarafından değil, "doğal ayıklama" olarak açıkladığı, içinde rastlantının ve
ihtiyacın birbirini yaratıcı şekilde tamamladığı plansız bir süreçte ortaya
çıkmıştı.
Övgüler ve acımasız sövgüler aldı. Darwin 'in insanın maymundan
geldiğini iddia ettiği söyle ndi.
Halbuki Darwin'in söylediği, insan ile
maymunun ortak bir köken den/soydan ayrılarak geliştikleriydi.
Darwin bu
tartışmalara hiç girmedi. Sustu. Sadece kitaplar yazdı.
Eserlerini
yayımladığı günden bugüne, teorisinin "çökeceği", "tarihe gömülec e- ği", "yok
olacağı" söylendi. Bu tartışmalar hâlâ sürüyor.
2009 bütün dünyada "Darwin
Yılı" olarak kutlandı.
Yine de milyonlarca insan için Darwin
Frenhofer'dir.
Özellikle bizim topraklarımızda.
Oysa...
Nazzam (ölm.
845), Câhız (776-869), İbn Miskeveyh (970-1035), Birû ni (973¬1051), İbn Sina
(980-1037), İbn Tufeyl (1100-1185), Mevlana (1207-1273), İbn Haldun (1332-1406),
Kınalızade Ali Efendi (1510-1572) ve Erzurumlu İbrahim Hakkı (1703- 1772) gibi
birçok İslam bilgini evrime ilişkin önemli fikirler geliştirmişlerdir.
Bizim
topraklarımız, kendi değerlerini bile bilmiyor.
Tıpkı Lenin'i bilmedikleri
gibi.
Lenin de bizim topraklarımızda Fronhofer'dir.
Lenin Türk
mü?
Sovyet Devrimi'nin lideri Vladimir İlyiç Ulyanov (Lenin) Tatar Türkü
müydü?
Sovyetler Birliği Merkez Komitesi Marksizm-Leninizm Enstitüsü
tarafından çık a¬rılan Lenin Biyografisi adlı hacimli çalışmada, Lenin'in doğumu
ve çocukluğu sadece iki sayfayla sınırlı.
Benzer resmi araştırmalarda da
Lenin'in kökü/soyu/ailesi hakkında fazla bir bi l- gi yok. Kuşkusuz bunun nedeni
vardı; Bolşevikler insanların soyları ve kökenleriyle pek
ilgilenmediler.
Keza o dönemdeki adıyla Zeki Velidov, "Ulyanov" adlı bir
araştırmacının XIX. yüzyıl ortalarında Kazan vilayetindeki Rus olmayan
kavimlerin ve Çuvaşların etnogra f- yasına ait neşrettiği kitabı Lenin'e hediye
ederken şöyle dedi:
"Bu esere bakılırsa yazar Tatarca ve Çuvaşça biliyor. Siz
de Kazan doğumlus u¬nuz ve s oyadınız Ulyanov. Yoldaş, aslınızda Tatarlık var
mı?"
Zeki Velidi Togan'ın Hatıralarında yazdığına göre, Lenin kitabı alıp
teşekkür et¬tikten sonra, soy/menşei meseleleriyle hiç ilgilenmediğini, kitabın
yazarının adını ilk kez duyduğunu ama araştıracağını söylüyor.
Lenin'in, ne
kökeni ne de "Ulyanov" adlı bir akrabası olup olmadığını araştırdı¬ğına ilişkin
bilgi yok.
Kız kardeşi ve yakın çalışma arkadaşı Anna Ulyanova-Yelizarova
tarafından Bol¬şevik Devriminin onuncu yılında ünlü Granat Ansiklopedisi için
yazdığı Lenin biyografi¬sinde aileye ilişkin hiç bilgi yok.
Lenin'in eşi
Nadezhda Konstantinovna Krupskaya'nın yazdığı üç cilt lik Lenin'den Anılar
kitabında da bu konuya hiç değinilmiyor.
Lenin'in Alman yoldaşı Clara
Zetkin'in Lenin'den Anılar adlı çalışmasında, Filistin kökenli tarihçi İngiliz
Tony Cliff'in yazdığı Lenin biyografisi gibi birçok çalışmada Leni n- 'in
kökenine ait pek bilgi yok.
Bolşevikler Ekim Devrimi'nin kahramanı Lenin'in
aile kökenini serf/köle gös¬termek için çaba sarf etmişlerdi. Onlara göre
Lenin'in soyundan çok, ait olduğu sınıfı önemliydi.
Günümüzde Lenin'le ilgili
yeni biyografi çalışmaları yapılıyor. Bunlar dan biri de Rus kökenli Fransız
Prof. Helene Carrere d'Encausse'a ait...
Lenin Kalmuk Türkü
müydü?
Vladimir İlyiç Ulyanov, 10 Nisan 1870'te Kazan, Simbirsk'te
doğdu.
Bu kent, Tatarların Ruslarla iç içe yaşadıkları bir yerdi.
Rusya
tarihi uzmanı Prof. d'Encausse'un Lenin'in aile şeceresine ilişkin bulduğu
bilgiler şunlardı:
Lenin'in büyük dedesi Vasiliy Ulyanov, 1861 toprak
reformundan çok önce ö z- gürlüğüne k avuşmuş bir serfti. Oğlu Nikolay
Vasilyeviç Ulyanov terziydi. Ve eşi Kalmuk Türkü'ydü. Bu evlilikten Lenin'in
babası İlya Nikolayeviç Ulyanov doğmuştu.
İlya Nikolayeviç, Rus Çarlığının en
ilginç özelliklerinden birinin temsilcisidir.
Birbirinden tamamen farklı
halkların ve uygarlıkların karışımıdır o. İlya Nikolayeviç
Ulyanov, Rus'tur
kuşkusuz, ama annesi Kalmuk'tur. Babası gibi Lenin de belirgin
Asyalı
özelliklerini, özellikle de çekik gözlerini, II. Katerina'nın
bağımsızlıklarına son verdiği ve
Rusya'da kalıp Budizm'den/İslam'dan vazgeçen
Kalmukların yaşadığı Astrahan'da evlenen M o- ğol asıllı babaannesine
borçludur.
Azerbaycan'ın efsanevi sosyalist öncülerinden Neriman Nerimanov da
Lenin'in babaannesinin Kalmuk Türkü olduğunu yazar. Lenin'in babaannesi Kalmuk
Türkü'ydü. Peki, s adece bu iki araştırmacı mı bu görüşteydi?
Akım Arutyunov,
Lenin adlı çalışmasının birinci cildinin "Soyağacı" bölümünde, Lenin'in büyük
dedesinin yaşadığı Astrahan bölge arşivle rinde bulun an belgelere atıf yapıyor.
Lenin'in Kalmuk babaannesinin soyunu şöyle sıralıyor:
Herkesçe biliniyor ki,
anne tarafından Lenin üç milletin kanını birden taşıyor (Yahudi, Alman ve
İsveç). Baba tarafından ise Vladimir Lenin-Ulyanov'un annesinin babası, Kalmuk
kısmından Lukyan Smirnov'muş. Onun oğlu Aleksey Lükyanoviç Smirnov bağımsız
toprak ağasıymış. 1808'de 23 yaşındaki Anna isminde kızım evlen¬dirmiş. Anna'nın
kocası ondan 30 yaş büyük ve bu da Lenin'in dedesi. Anna Alekseyevna 5 çocuk
doğurdu ve son olanı İlya Nikolayeviç gelecekte Lenin'in babası
oldu.
Etnoloji uzmanlarına göre, Lenin'in küçük yassı gözü tipik Kalmuk
Türklerine benziyordu.
Ancak başka bir iddiayı dile getirenler de vardı...
Lenin Çuvaş Türkü müydü?
Lenin'in Türk olduğunu iddia eden bir başka bilim
adamı ise Çuvaş Cumhuriyeti Yazarlar Birliği üyesi AJbina Lubimova. Ona göre,
Lenin'in ataları Çuvaş Türkü'ydü...
Lenin'in babası uya Nikolayeviç Ulyanov,
Ulyanovsk'ta Halk Meslek Okulu'nun müdürüyken büyük Çuvaş bilim adamı ve pedagog
Ivan Yakovleviç'le sıkı bir dosttu. Yakovleviç, ayrıca Ulyanovsk'ta yapılmış ilk
Çuvaş okulunun kurucusu ve Çuvaş alfabe¬sinin öncüsüydü. Uya Ulyanov'un
desteğiyle 1871'de Çuvaş Okulu devlet himayesine alındı ve 1877'de Çuvaş
Öğretmen Okulu ismini aldı. Daha sonra Çuvaş Kültür Merkezi haline
dönüştürüldü.
Kanımca, resmi tarihin satır aralarında bile yer alan bu
bilgilere göre, Lenin'in babası Uya Nikolayeviç, (annesinden dolayı) kendisini
Çuvaş hissediyordu. Bu yüzden Çuvaş halkına ve kültürüne ömrü boyunca hizmet
ettiğini göstermesi açısından önemli sayılmalıdır.
Lenin'in babası Uya
Nikolayeviç Ulyanov, Ivan Yakovleviç'in sadece dostu deği l- di; kendi eğ itim
düzeyi yüksek olan bir insan olarak (mate - matik öğretmeniydi), halkına okuma
-yazma konusunda ya rdım ediyordu, İvan Yakovlev'le birlikte Çuvaş köylerinde
100'den fazla okul açmıştı.
Çuvaş Pedagoji Üniversitesi Tarih Bölümü
Başkanlığını yürüten Prof. Gennadiy Tafayev, Ivan Yakovleviç'in Lenin'in vaftiz
babası olduğunu iddia ediyor.
Çuvaşlar genellikle birini vaftiz babası olarak
seçtiğinde ona karşı ya aşırı bir yakınlık duyardı ya da onu akraba gibi
görürdü.
Bu ilişki o kadar yakındı ki Lenin, 1917 Devrimi'nden sonra Ivan
Yakovleviç'in idam edileceğini öğrenince, "Ona dokunmasınlar" diye telg rafla
emir vermişti.
Çuvaş tarihi uzmanı Anton Osipoviç Smolin de Lenin'in köken
araştırmasını ya¬pan akademisyenlerden. O da benzer tezler ileri
sürüyor.
Lenin'in ataları Müslüman mıydı?
İslam XIII. yüzyıl itibariyle
Orta Asya'da kök saldı. XVI. yüzyılda "Korkunç İvan"ın çar olmasına kadar g eçen
sürede gelişti. Rusya rönesansının doğumu ve bağımsız d e- rebeylerinin tasfiye
süreciyle Müslümanlar büyük bir kıyıma uğradı. Zorla dinleri d e- ğiştirildi.
Hıristiyan olan Müslümanlara "Kiraşin" (dönme) deniliyordu.
Lenin'in ailesi
Kiraşin miydi?
Tarihçi M. P. Makarov XVI. ve XVII. yüzyılda Rusya'daki
halkların zorla Hıristiyan yapılması üzerine yaptığı çalışmalarla
bilmiyor.
İlya Nikolayeviç Ulyanov/Çuvaşlan Aydınlatmak isimli kitabında
yukarıda yazdı¬ğımız iddiaları destekliyor.
Rusya'da 1666-67 yıllarında iki
mezhep ortaya çıkmıştı: Vyatsk ve Nijegorodsk mezhepleri.
Meri, Çuvaş, Mordov
gibi Tatar boylan Nijegorodsk mezhebine girmişti.
Nijniy Novgorod hariç
Alatir, Kurmis ve Yadrin şehirleri de bu mez hebe dahil edilmişti. Tüm bu
topraklar Çuvaşlara aitti.
Rus Çarları, Çuvaşları Hıristiyan dinine döndürmek
için, her yerleşim yerine, ay¬nı zamanda Rus misyoneri olan toprak ağaları
atadı
Lenin'in dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanov, Nijegorodsk vilayetinin
Androsovo Sergaçsk köyünden geliyordu. Köyünü terk edip kendine Rus demeye
başladı.
Keza Çuvaşların kökleri üzerine 200'e yakın çalışması olan Prof.
Gennadiy Tafayev, "Ulyanov" soyadının Hıristiyanlaşma zamanında "Ulyanan"
isminden geleb i¬leceğini belirtiyor.
Büyük ihtimalle "Ulyanov" soyadının
bayan veya erkek "Ulyanan" isminden alındığını yazıyor. "Ruslar bu ismi Ulyanın
şeklinde yazmış olabilirler. Üstelik o zama n- ki nüfus kâtiplerinin Çuvaşça
bilmemesi de- güçlü bir ihtimal. Çocuklara anne ve babanın isimlerini verme
âdeti, şimdiye kadar güncelliğini hiç yitirmedi."
O halde bu iddiaya göre
Lenin'in sadece babaannesi değil, dedesi de "Kiraşin" idi. Çünkü bunlar üçe
ayrılıyordu: Tam Hıristiyan olanlar, içi Müslüman dışı Hıristiyan olanlar ve içi
dışı Müslüman olup yine de Hıristiyan din adamlarından haftada yarım saat din
sohbetine mecbur kalanlar!
Sonuçta, Lenin hayatı boyunca kökeniyle
ilgilenmedi. Bunu önemse medi. So¬yunu bir ayrıcalık ya da ezilmişlik sorunu
olarak görmedi.
Lenin'in hemşerileri arasında ünlü Türkler
vardı:
Lenin'den altı yaş küçük Yusuf Akçura da Kazan, Simbirsk'te dünya ya
geldi.
Lenin'den dokuz yaş küçük Kadri Maksudi Arsal, Kazan'ın Taşsu
köyündendi
Sultan Galiyev de 1892 Kazan, Ufa doğumluydu.
Nakşibendi
Gümüşhanevi Dergâhı şeyhi Abdülaziz Bekkine, Kazan Tatar Tür kle- rinin ilk
muhalif öncülerinden Abdül Kayyum Naşiri; ekonomist Musa Akyiğitzade; K a¬zan
Tatar ağzını yazı dili haline getiren Ayaz İshaki, XIX. yüzyıl Tatar uyanışının
öncül e¬rinden Şehabeddin Mercanı, Lenin'in hemşerileriydi.
Sanıyorum,
yaşarken hiçbiri Lenin'i tanımıyordu!
Onlar için Lenin, Frenhofer'di. Tıpkı
kendilerinin de geldikleri bu topraklarda b i¬rer Frenhofer oldukları gibi...
Sonsöz
İki evladını dincilerin öldürdüğü bir annenin dramı
Menekşe
Kaya: Madımak Oteli'nde yakılarak öldürüldüğünde on dört yaşınday¬dı. Lise öğre
ncisiydi.
Koray Kaya: Madımak Oteli'nde yakılarak öldürüldüğünde on iki
yaşındaydı. O r- taokula gidiyordu.
Kardeştiler. Cesetleri birbirlerine
sarılmış halde bulundu... Baba ve anneleri, İsmail ile Hüsne Ka ya iki y ıl
sonra bebek yapt ılar: Adını Menekşecan koydular.
Ancak evdeki yangını
Menekşecan'ın doğumu da söndüremedi. Sivas-Madımak vahşetinin ailesini nasıl
paramparça ettiğini Hüsne Kaya anlatıyor...
Hani hikâyelerde vardır ya;
deseler ki bana "hayatta ne istersin?", iki şey iste¬rim; biri kızım
Menekşecan'ın mutlu olmasını, diğeri ise...(yutkunuyor), Menekşem ile Korayımı
rüyamda görmek isterim. Menekşecan, yavrularımı kaybettiğimde daha doğmamıştı,
ama o rüyasında görüyor. Bir ben göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum;
bağırıyorum, "Gitmeyin, ben sizin yanınıza geliyorum" diyorum. Suyun, gölün bir
yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi du-
yuramıyorum. "Çok üzülüyorsun, ondan rüyanda göremiyorsun" diyorlar. Bilmiyorum
ondan mı? Keşke rüyama girseler; onları görmeyi o kadar çok istiyorum
ki...
Gözümün önüne hep aynı görüntüleri geliyor. Bu şimdi oturduğumuz
gece¬konduyu yaptığımız yıl, 1988 Eylül ayıydı. Gecekondu yapmak zordu; daha
önce yapı¬lan birkaç ev, olaylı bir yıkımla yerle bir edilmişti; hatta yıkım
sırasında evin içinde ka¬lan iki kız çocuğu da ölmüştü. Biz bu gecekonduyu
akrabalarla bir gecede korka korka yaptık. O gece Menekşe ve Koray minik
elleriyle kerpiç taşıdılar. Seyyar lambanın a y- dınlattığı el arabasının içinde
birbirleriyle şakalaşarak uyumaları gözümün önünden hiç gitmiyor. Bir tek bunu
hatırlıyorum ben...
Her evde vardır; çocuklar birbirini kıskanır; çocukça
nedenlerle didişirler. Me¬nekşe ile Koray da öyleydi. En çok aynı odada yatmamak
için
kavga ederlerdi. Menekşe, "Koray erkek çocuk başka odada yatsın" der
di, iki göz odamız vardı, nerede yatacak ise? Menekşem kızardı ama soğuk kış
gecelerinde Koray'ı yatağına alıp, sarıp sarmalayıp, ısıtarak uyu turdu. "Anne"
derdi, "Korayla yat¬tığımda ben de hiç üşümüyorum." Ölüme de, üşümemek için
birbirlerine sarılıp gitt i¬ler...
Odada iki ayrı kanepede yatarlardı. Her
gece kalkıp üzerleri açıkta kalmış mı diye kontrol ederdim. Yavrularımı
kaybettikten sonra da her gece kalktım; odaya girip baktım, ama kanepeler boştu.
Çok acı çektim. Sonra cennette birbirlerine destek olu- yorlardır diye teselli
buldum. O kanepelerde şimdi Menekşecan uyuyor; Menekşecan için kalkıyorum
geceleri...
Sivas katliamından aylar sonra tekrar çocuk sahibi olmak istedik.
Anıları ya¬şatmak istedik. Tek çaremiz oydu. Başka çaremiz yoktu. En azından
bize can olur, gü¬neş gibi doğar evimize dedik. Az da olsa yavrularımızın
acısını kapatır diye düşündük. Katliamdan on altı ay sonra, 3 Ekim 1994'te
dünyaya geldi Menekşecan. Menekşe kı¬zımın adıydı. Can'ı da ölen canlar için
koyduk...
Kızım Menekşecan doğdu, dünyalar benim oldu. Ancak doğum hiç de
kolay olmadı. Benim stresim yüzümden sorunlar çıktı; minicik kızım doğar doğmaz
iki kez ameliyat olmak zorunda kaldı. Yaşayıp yaşamayacağı günlerce belli
olmadı. Ama tüm sıkıntıları attı; şimdi çok güzel bir genç kız oldu. Eğer
Menekşecan'ı kaybetseydim bu¬gün hayatta olur muydum bilmiyorum...
İki odalı
bu gecekonduda kızım Menekşecan la birlikte yaşıyorum. (Eşim) İsmail gitti, bir
kadınla evlendi. Gittiğinde Menekşecan üç yaşındaydık Kimseye kızmıyorum.
Yaşadıklarımız pek kolay şeyler değil. Herkes kendi yoluna gitti; kendine yeni
bir hayat kurmak zorunda kaldı. Ben bugün kendi hayatımı kızım Menekşecan için
yaşıyorum. Kızımı okutmak için var gücümle ayakta durmaya gayret ediyorum.
Bilkent Üniversite- si'nde sözleşmeli temizlik görevlisi olarak çalışıyordum;
sendika istedik diye attılar. Ev¬lere temizliğe gidiyorum; el işleri, iğne-oya
yapıp satıyorum, kimseye muhtaç olma¬maya çalışıyorum. Bir de babadan nafaka
geliyor. Tek korkum, yirmi yıllık gecekon¬dumuzun bir gün yıkılması...
"Bir
iki yıl öncesine kadar Menekşecan, adını dert ederdi; "Can, erkek ismi,
bü¬yüyünce Can'ı adımdan sildireceğim" derdi. Herhalde okulda arkadaşları filan
alay ediyordu, bilmiyorum. Kızardım, yapma kızım senin adının manevi değeri çok
büyük, bir gün anlarsın derdim. Artık son iki yıldır bu konuyu pek açmıyor, 2
Temmuz'u anma toplantılarına gidiyor; alıkoymaya çalışıyorum dinlemiyor. Bana
rüyasını anlatıyor. "Tanımadığın ablam, ağabeyini rüyanda nasıl görürsün?"
diyorum. "Anne" diyor,
"bir yere varıyorum, herkes orada; bana, ne duruyorsun
sen de gel diyor lar. Gidip ablamın yanına oturuyorum. Yanında Asuman Abla,
Yasemin Abla, Yeşim Abla var, hepsini tanıyorum. Hepsi allı yeşilli giymişler,
şaz' çalıp semah oynuyorlar. Heps i¬nin yüzünde gülümseme var." O böyle
anlattıkça susuyorum, bir şey diyemiyorum. Korayım küçücüktü, ama çok iyi saz
çalardı. O çalardı ben de türkü söylerdim. Mene k- şem ise semah oynardı. O
kadar çok özledim ki kokularım, seslerini, sımsıcak bakan gözlerini. Bir gün
benim de rüyama girecekler diye avutuyorum kendimi. Ama on beş yıldır yoklar
işte...
"Radyoda Koray adını duyunca..."
Biz ailece bir yıl önce, 1992'de
de şenliklere gitmiştik. O yıl Banaz'da-ki şenliği Menekşe ve Koray çok
sevmişti. Menekşe ve babası semah grubundaydı. Bir yıl sonra yine gülüp
eğleneceğiz diye ailece Sivas'a gittik. Ankara'dan hareket eden iki otobüs¬tük;
çocuklar Menekşe ve Koray diğer otobüsteydi. Sivas'a geldiğimizde Koray'ı
yanı¬mıza alarak akrabamızın evine geçtik. Menekşe arkadaşlarıyla DSİ
misafirhanesinde kaldı...
Şenliklerin ilk günü her şey iyiydi. Buruciye
Medresesinde sergiler, imza günle¬ri, söyleşiler yapıldı. Herkes pırıl pırıldı.
Akşam eşim İsmail'in de saz çaldığı "halk gece¬si" yapıldı. O gece babasının
kaza sonucu sazının kırılması Koray'ı çok üzdü; konserleri dinlemeden salondan
ayrıldık. Oğlumla sarılıp uyuduk. Nereden bilirdim son gecemiz
olduğunu...
Sabah Koray babasıyla kınlan sazı yaptırmaya gitti. O sabah
içimde anlam ve¬remediğim bir yangın vardı; midem ağrıyordu, canım sıkkındı.
Amcamın kızı Emine'ye rahatsız olduğumu söyledim, "yoldan geldin, uykusuzsun
ondandır" dedi. Çocuklarla Kültür Merkezinde buluşup Banaz'a geçecektik;
şenlikler orada devam edecekti. Valiz¬leri yanıma alıp Kültür Merkezi'ne gittim.
Koray da benden az önce babasıyla Kültür Merkezine gelmiş, Aziz Nesin'le
fotoğraf çektirmiş, sonra ablası Menekşe ile semah grubunun öğle yemeğini yediği
Cumhuriyet Lokantası'na gitmiş. Biz babalarıyla Kültür
Merkezi'ndeydik...
Kültür Merkezi'nde, nereden geldiğini anlamadığım,
sakallı, terlikli, cüppeli ko¬ca koca adamlar bağırıp çağırarak bizi taş
yağmuruna tuttular. Bahçeden binanın içine doğru kaçtık. Kalabalık ne bulursa
parçalıyordu; kitaplar, resimler, çelenkler, ne bulur¬larsa...
Kamber Çakır,
İsmail'e yardim çağırmasını söyledi. İsmail gitti, onun la da kop¬tuk. Yobazlar
merkezin içine doğru geliyordu artık. Yediğim taş sonucu bayılmışım. Za¬ten bu
taşlan yiyip bayıldıktan sonra neler olduğunun pek farkında değilim. Ama yine de
o yobazları bugün görsem tanırım, gözlerimin önünden hiç gitmiyorlar. Biliyorum
yavrularımızı onlar öldürdü...
Kültür Merkezindeki olaylardan sonra amcamın
torunu beni evlerine götür¬müş. Kendime geldiğimde çocukları sordum. "Madımak
Oteli'nde güvendeler" dedi¬ler. Lokantadan sonra Madımak Oteli'ne gitmişler.
Babaları Ali Baba Mahallesi'ndey- miş, o da iyiymiş. İçimde hâlâ bir ateş var.
Beni zorla yatırıp uyuttular. Geceyi nasıl g e- çirdim bilmiyorum...
Sabah
erkenden kalktım, balkona çıktım. Amcamgillerin evi Türk-lş Blokları'n- daydı,
Sivas'ı yukarıdan görüyordu. Şehrin ortasında bir. duman yükseliyordu göğe
doğru. Ne olduğunu sordum, "Bilmiyoruz, bir yangın çıktı herhalde" dediler.
Evdekiler gece olayları öğrenmişler asanda; Menekşemin, Korayımın öldüğünü
biliyorlarmış...
Ben her şeyden habersizim; çocuklarıma kavuşmak istiyorum
bir an önce. Son¬ra beni hastaneye götürdüler, iğne vurdurdular. Ben hâlâ
anlamış değilim neler olu¬yor, sersem gibiyim. Eve geldik, olaylar hakkında
biraz bilgi vermeye başladılar. Koray ve Menekşe'nin babalarının yanında
olduğunu söylüyorlar...
Evin bir köşesinde yatıyorum, iğne beni iyice
sersemletti. Evde yeğenlerim, ku¬zenlerim akrabalar radyodan haberleri dinliyor.
Birden kadın spikerin "Koray" dediğini duydum; bağırdığımı
hatırlıyorum...
Çocuklarımı aniden kaybettim ben. Morga gittim mi,
yavrularımı gös terdiler mi hatırlamıyorum. Söylediklerine göre sadece
bağırıyormuşum. Ne ağlıyor ne de başka bir şey yapıyormuşum; sadece
bağırıyormuşum. Cenazelerin kalktığım filan hiç hatır¬lamıyorum. Robot gibiydim
herhalde. Tek hatırladığım, Ankara'da Pir Sultan Abdal Derneği önünde bir grup
genç kız mum yakarken, onlardan birini Menekşe sanıp, k o- şup
sarıldım...
Bir ay sonra aklım başıma geldi. Ona da akıl denilirse! Zorla
yemek yediriyor- lardı. Ben sürekli sesleri duyuyordum ama ne dediklerini pek
arılamıyordum. Sürekli yatıştırıcı iğne yapıyorlardı. Deliririm diye çok
korkmuşlar...
O günlerde nasıl ölmediğime bugün hâlâ şaşırıyorum. Korayımın
sinüziti vardı; "başım" deyip yüzünü ekşittiğinde, benim kalbim yerinde
duramayacak kadar atardı. Paniklerdim bir şey olacak diye. Menekşem sarılık
geçirdiğinde neler yaşadığımı ben biliyorum. Ama nasıl oluyor da, iki canımın
kaybına rağmen ölmedim; işte buna şaşırı¬yorum. Şimdi beni hayata Menekşecan'ın
bağladığını biliyorum; peki ya o yokken ben nasıl ölmedim...
Psikolog vardı
yanımda ilk dönemler. Aylar sonra Sivas'taki meslektaşlarının söylediklerini
anlattı; Korayımı yaşı daha küçük diye kurtarmak için çok uğraşmışlar, "bu çok
küçük bari bunu kurtaralım" demişler, olmamış işte. Yavrularım, abla-kardeş
birbirlerine sarılıp gittiler.
Hiç öyle sakinleştirici sözler söylemeyeceğim
kimseye; o gün Madımak Oteli'- nin önünde, maksadı ne olursa olsun bulunan
herkes, on dört yaşındaki Menekşem ile on iki yaşındaki Korayımın ölümünden
sorumludur. Benim yüreğim yanıyor, umarım onların da vicdanı sızlıyordur. Ama
hiçbirinin evlatlarını ka y- betmesini istemem yine de; evlat acısı
başka...
2 Temmuz 1993'teka Madımak Oteli yangınında otuz yedi kişi yaşamını
kaybet¬ti.
Dizin
Abbas Halim Paşa 26, 391 Abdülhak Hamid
375, 377, 378 Abdülhamid II 51, 77, 241, 255, 303, 330, 359, 360, 361, 362, 363,
364, 365, 369, 390, 404
Abdülmecid 76, 79-81, 246
Abdülaziz 79, 31,120,
361, 363
Abdürrahim Hayri Efendi 390, 391
Acun, Osman 45
Adelburg,
August d' 80
Adil, Fikret 387-389
Adsız, Arif Hikmet 157
Ağaoğlu, Samet
385
Ahmed Cevdet Paşa 26
Ahmed Halid Efendi 176
Ahmed Muhtar 177, 250,
251
Ahmed Rasim 78
Ahmed Rıza Bey 58, 59
Ahmedinejad, Mahmud 74, 76,
77
Ahmet Fethi 40
Akar, Cemal 93
Akaya, Reşat 233
Akbaş, Tutkun
215
Akça, Aynullah 140
Akçura, Yusuf 419
Akinan, Serdar 224,
291
Akkol, ismail 191
Akman, Ali 231
Akman, Aykut Zahid 41, 43, 45,
48-50, 365
Akman, Nuriye 43
Akman, Turgut 43, 48
Aksay, Hasan
366
Aksoy, Çetin İlyas 231
Aksoy, Muammer 160
Aksu, Abdülkadir 217,
228, 233
Aktay, Yasin 225
Akyiğitzade, Musa 419
Akyürek, Ramazan
291
Alaçayır, Galip 230
Albayrak, Berat 54
Albayrak, Sadık 54,
55
Albayrak, Serhat 54
Albright, Madeleine 169
Aleksandrov, Todor
304
Alemdaroğlu, Kemal 199, 357
Alevtaş, Hamdi 138
Alesds,
Willibald126
Ali Fuad Paşa 28
Ali Kemal 29,151-157, 238, 289,290
Ali
Rıza Akdemir 231
Alkaya, Orhan 136
Alkdıç, Şadi 136
Alpay, Şahin 284,
343
Altan, Ahmet 114, 192'
Altan, Çetin 370
Altan, Mehmet 370
Alvars, Elie 79, 80 428
Amann, Max 126, 128 Ameri, Goli 206 Amis,
Kingsley 372, 373 Amis, Martin 372, 373 Anderiman, Süreyya 374 Andersen, Hans
Christian 80 Ant, Atıl 343 Anter, Musa 34, 92 Aras, Tevfık Rüştü 140 Araz,
Nezihe 19-23, 64 Araz, Rıfat 19-21 Arda, Galip 136 Ardah, Hamdi 228, 233 Ardıç,
Hayri 261 Arık, Remzi Oğuz 23 Annç, Bülent 367 Arıtman, Canan 324 Arman, Saner
230 Armutçuoğlu, Tahsin 365-367 Arnett, David 172 Arnold, Steve 116 Arsal, Kadri
Maksudi 419 Arslan, Zühtü 225 Arutyunov, Akım 417 Asiltürk, Oğuzhan 227, 366
Aslan, Fevzi 94, 334 Aslan, Salih 94, 334 Aslan, Yusuf 141 Aşeni, Ahmet Fetgeri
261 Atalay, Beşir 349 Atalay, Yusuf 45
Atatürk, Mustafa Kemal 13, 19, 20, 22,
29,31,60,63,69, 71, 78, 87, 97, 106-108, 129,135, 136, 139, 140, 149-151, 161,
178, 182, 183, 216, 226, 259-261, 263, 265-267, 269, 271, 272, 288-290, 305,
318, 338, 376, 382,391
Atay, Falih Rıfkı 137 Ateş, Cahit 157 Atik, Musa
230
Atilla, Süreyya 232 Avcıoğlu, Doğan 23, 25 Ayaşlı, Münevver 64, 65 Ayaz,
İshaki 419 Aydın, Kemal 189 Aydın, Neriman 189 Aydın, Sezai 230 Aydın, Vedat 92,
93 Aydın, Yaşar 140 Aydınar, Gökhan 231 Ayni, Mehmet Ali 75 Ayşe Aliye 177
Aytaç, Aysal 215 Aytaç, Önder 215-217, 222 Aytural, Haşim 232 Ayverdi, ilhan 34,
65 Ayverdi, Sâmiha 21, 22, 64, 65 B
Babacan, Ali 66
Babacan, Hatice
66
Babanzade Ahmed Naim 26
Bağış, Egemen 294
Bahaeddin Şakir
357
Bahçekapılı, Haluk 232
Bahçeli, Devlet 66
Baird, Nick
68
Bakatalı Tayyip 356-359
Balaguer, Josemaria Escriva de
164-166
Balbay, Mustafa 139, 201
Balcı, Fatih 208, 214, 225
Bali, Rıfat
292
Baltacıoğlu, Ismayıl Hakkı 289
Balzac, Honore de 15, 16, 399-401, 409,
410
Bardakçı, Murat 324
Barkan, Ömer Lütfi 300, 301, 325
Barlas, Cemil
Sait 37
Barlas, Mehmet 37, 181
Barsamyan Efendi 289, 290
Barzani, Mesud
296, 306, 308,
429
311-313, 347, 348
Barzani, Neçirvan 295
Baş,
Haydar 41
Başar, Şükûfe Nihal 391-397
Basara, Rasim 20
Başbuğ, İlker
74,81, 87,109, 226
Başesgioğlu, Murat 211, 212
Başoğlu, Muzaffer Şerif
20
Batur, Enis 410
Batur, Muhsin 145
Bayar, Celal 269, 279,
305
Bayatlı, Gürgen Mazhar 365, 367
Bayramoğlu, Ali 365, 367
Bebel,
D'Artagnan 169
Bedük, Saffet Arıkan 228, 232
Beethoven, Ludwig van 86, 87,
116, 400
Behiç, Hakkı 28 Bejart, Madeleine 169
Bekkine, Abdülaziz 10,13,
66,72, 419
Bekir Sami 28, 150
Bele, Refet 154, 155
Belen, Ercan
232
Belge, Murat 114, 286
Belli, Mihri 23, 25,300
Bendukidze, K.
102
Benedictus XVI173
Berdzenişvüi, D. 99
Berk, İlhan 39
Berkan,
İsmet 200, 201
Berker, Aziz 261
Berkes, Niyazi 20, 259
Berktay, Halil
284-288
Bemard, Emile 409
Bernhard, Georg 125,127,128
Bernstein,
Leonard 118
Besim Ömer Paşa (Akalın) 289
Beşgen, Mustafa 141,
143
Beyaz, Zekeriya 64
Beyazıt, Doğan 121
Beyazıt, Erdem 36,
37
Bezci, Abdurrahim 367, 368
Bilgiseven, Amiran Kurtkan 64, 65
Binark,
İsmet 75
Birand, Mehmet Ali 122,194
Birdal, Akın 294
Birmek, Çetin
230
Blackerby, Larry 169
Blagojevic, Marko 102
Bloom, Allan
111
Bokeria, Giga 102
Bor, M. Salih 231
Bor, Nihat Oğuz 230
Boran,
Behice 20, 21, 23, 30
Boratav, Pertev Naili 20
Boşgezenyan, Artin
58
Boticelli, Sandro 84, 85
Bozkurt, Mahmut Esat 73
Bozkurt, Ömer Naci
227
Böhm, Karl 116
Böhürler, Ayşe 64, 66
Bölükbaşı, Saffet Nezihi
136
Brando, Marlon 118
Brunelleschi, Fihppo 83
Bruno, Heiüg
127
Buchman, Frank 171
Budak, Şerif 138
Buğra, Tarık 23
Bulaç, Ali
23
Buldan, Pervin 336, 337
Buldan, Savaş 94, 334, 336, 337
Bulut, Faik
343, 345-347
Burnham, James 111
Büyükaksoy, Cemil 21
Büyükanıt Yaşar
109,119,218, 219
C
Cahnmann, Jakob 127 Can, Sibel 78 Cancan, Ali Natık 232
430
Candan, Faik 94, 334
Canonica, Pietro 30
Canseven, Mehmet
232
Cansever, Edip 37
Cantürk, Behçet 94, 216, 334
Casey, Tom
119
Casson, Fellice 94
Cavuzoğlu, Bedriye 232
Cebesoy, Ali Fuat
139
Celül, Lütfi 276, 277
Cem, ismail 35, 134
Cemal Azmi Bey
357
Cemal Paşa 248
Cemal Süreya 37, 38
Cemaleddin Afgani 26
Cemgil,
Adnan 17, 20, 380
Cemgil, Nazife 17
Cemgil, Sinan 17
Cemil, Mesut
387-390
Cenab Şahabeddin 28, 289, 29C 392
Cevadi, Said 132
Ceylan,
Hamide 48
Ceylan, Hasan Hüseyin 41, 43,44,48
Cezanne, Paul 409
Chaplin,
Charlie 118
Charles VIII85
Chertoff, Michael 167
Chomsky, Noam
114
Cıvaoğlu, Güneri 121
Clemens VII 82
Cliff, Tony 416
Clinton,
Bili 176, 332
Colby, Ira 169
Commines, Philippe de 82
Connerly, John
206
Coşan, Mahmud Esad 41-44
Cowell, Alan 122
Cumalıoğlu, Fehmi
366
Cüneyd-i Bağdadi 384
Çakar, Burhaneddin 231
Çakır, Erol
230
Çakır, Zihni 193
Çakmak, Fevzi 31, 139
Çakmakoğlu, Sabahattin 228,
230
Çalışlar, Oral 294
Çamlıbel, Faruk Nafiz 394, 395
Çandar, Cengiz
122, 343
Çankaya, Ali 230
Çapanoğlu, Ali Fuat 230
Çataklı, Osman
42
Çataloğlu Lamia 17,19
Çatlı, Abdullah 95, 191
Çekin, Mithat
231
Çelik, Ali 157
Çelik, Necati 136
Çelik, Ömer 217
Çelikbilek,
Yücel 45 ı,
Çenet, İbrahim 144
Çerkeş Ethem 28
Çevik,
Ilnur217
Ciladır, Ahmet Naim 148
Çınar, Süleyman 368
Çınar, Vasıf
186
Çiçek, Dursun 191
Çiçek, Hikmet 333, 335, 336
Çipe, Ahmet
14
Çöker, Ziya 230
Çolak Memo 55, 56
Çölaşan, Emin 48
Çubukçu, Nimet
261
D
Dallam, Thomas 79 Darçın, Beşir 365, 368
Darwin, Charles 296,
297, 410-412, 414, 415
Darwin, Erasmus 414
Davutoğlu, Ahmet 349
Dede,
İhsan 231
Demircan, Ayhan 230
Demirkent, Nezih 21 Encausse, Helene
Carrere d' 416
Demirkol, Hanefi 231 Engels, Friedrich 15, 126,
398
Deniz, Ömer 135-137 Engin, Oktay 229
Denktaş, Rauf 197,
278-280 Eraslan, Fethullah 232
Derviş Vahdeti 162 Erbakan,
Necmettin 42-44, 66,67, 75, 173,
Derviş, Suat 128 354-367
Destrilhes
245, 246 Erbakan, Nermin 75
Devrim, Hakkı 21, 22 Erciyes, Sefa 94,
334
Dickens, Charles 414 Erdal, Fehriye 191
Dik, Adnan
157 Erdmann, Lothar 127
Dikler, Mahmut 232 Erdoğan, Ahmet Burak
353-356,359
Dilipak, Abdurrahman 54, 76 Erdoğan, Emine 351, 352, 354,
369
Dinç, Hasan 42, 48, 49 Erdoğan, Namık 94, 334
Dink, Hrant
291-294 Erdoğan, Rafet 231
Dirimtekin, Metin 230 Erdoğan, Recep
Tayyip 14, 36, 44, 52, 54,
Djinovic, S. 102 75, 78, 87, 184,188, 189,
213, 242, 351, 353,
Doğan, D. Mehmet 14, 23 355, 356, 359, 365
Domaç,
Çetin 232 Erenbilge, M. Niyazi 148
Donatello83 Ergül, Muharrem
45
Dorüzetti, Giuseppe 80 Erkal, Genco 90
Dormen, Haldun 87, 90,
91 Erol, Safiye 21, 23, 64
Dostoyevski, F. M. 37 Ersan, Zeki
230
Dönmez, Mustafa 189,190 Ersever, Ahmet Cem 92, 216, 335
Duhani,
Michel Naum 80 Ersoy, Mehmet Akif 76,161
Dumas, Alexandre
371 Ertegün, Münir 171
Duyar, Mustafa 191 Erten, Münir
109
Dülger, Bahadır 21 Ertuğrul, Muhsin 134
E Eruygur, Şener
204, 205
Ece Ayhan 39 Esad Paşa (Bülkat, Esad) 148, 149
Ecevit,
Bülent 18, 145,188, 230 Estaing, Valery Giscard d' 166
Edhem Pertev Paşa
26, 402 Eşari32
Egeli, Münir Hayri 261 Eşref Edib 26
Einstein,
Albert 118 Etiz, Nihat 230
Eker, Sait 233 Evliya Çelebi
33
Ekinci, Yusuf 94,334 Evren, Kenan 322, 323
Eliot, T. S.
118 Eymür, Mehmet 216
Elizabeth 179 Ezine, Celalettin
134
Elizabeth H 74, 75
Ellis, Rodney 169
Elmas, Asaf 275,
276
Elverdi, Ezel 14
432 F
Farabi 25, 33
Fatih
Sultan Mehmed 82, 316 Faysal II 22
Fethullah, Mehmet 157 Fındık, Ali
169
Fmdıkoğlu, Ziyaeddin Fahri 23, 64, 75
Fidas, George 168
Fişek, Naci
136
Fleming, lan 270, 271, 274
Fontane, Theodor 126
Francesca, Piero
della 83
Francesco I (Francesco deMedicis) 84
François I 90
Franklin,
Benjamin 385, 414
Freud, Sigmund 32
Fried, Daniel 111
Frunze,
Vasilyeviç 31
Frye, Mary Catherine 168
Fuad Paşa 256
Fujimori, Alberto
166
Fuller, Graham 106, 107, 220, 221
Furtwângler, Wilhelm 115, 116,
118
G
Galilei, Galileo 84, 414
Galiyev, Sultan 419
Gamsahurdia,
Zviad 100
Gedik, Soner 204
Geldi, Kerim 93
Gemuhoğlu, Fethi
36
Gezen, Müjdat 90, 137
Gezmiş, Deniz 112, 141, 339, 341, 343
Gide,
Andre 90, 117
Gillis, PatrickF. 111
Giorgadze, Igor 100
Giotto di
Bondone 84
Gladstone, William 296, 297
Goebbels, Joseph 116, 121, 125,
128
Gordon, Philip H. 123
Göçer, Ferhat 78
Gökalp, Ziya 28
Gökberk,
Macit 385
Gökdağ, Tuncay 231
Gökdenizer, Hüsnü 138
Göksu, Yusuf Ziya
230
Gönül, Vecdi 227, 228
Görgülü, Fahri 230
Görgün, Haluk
191
Görmüş, Alper 202, 219, 220, 293, 294
Gözen, Bora
343-346
Gritsenko, A. 104
Grivas, Georgios 272, 278
Gül, Abdullah 44,
46, 74, 75, 189, 295, 323,
324, 326, 352, 367
Gül, Hayrünnisa
352
Güldemir, Ufuk 106
Güldez, Fazlı 230
Gülen, Fethullah 41, 98,
167-170, 191, 205,
214, 215, 222-226, 306, 347, 348
Gülersoy, Çelik
30
Gülle, Akif 44
Güloğlu, Davut 78
Gültekin, Sebahattin 210,
212
Gündeşlioğlu, Mustafa 228
Gündüz, Aka 71
Gündüz, Müslüm 56, 58,
60
Güneş, Hasan Fehmi 226
Güney, Tuncay 189,192, 216
Günzberg, Sami
365
Gür, Remzi 356
Gür, Uğur 228, 233
Gürdal, Tahsin 232
Gürkan,
Celil 145
Gürler, Faruk 145
Gürses, Hafız Kemal 338 433 H
Hablemitoğlu,
Necip 160, 213
Hafız İbrahim 59
Haile Selasiye 148
Halil Bey (Menteşe)
251, 298-300
Hallac-ı Mansur 10, 24
Hamaney, Ayetullah Ali 63
Hamsun,
Knut 130
Handel, George Frideric 86
Hanioğlu, Şükrü 259
Hasan Fehmi
Efendi 60
Haşefe, Nilgün 191
Hass, Amira 293
Hatemi, H. Hüsrev
23
Hatice Cenan 22, 65
Hatipoğlu, Raşit 13
Haydn, Franz Joseph
86
Hegel, Friedrich 24, 32
Henslovv, John Stevens 410, 412, 413
Henze,
Paul 108
Hepp, Michael 130
Herriot, Edouard 299
Heymann, Fritz
127
Hiemstra, Paul 206
Hiiav, Lamia 35
Hilav, Necmettin 35
Hilav,
Selahattin 32-35
Hilav, Süheyla 35
Hitler, Adolf 20, 110, 116,121,
124-131, 1
285, 286
Hocazade 10
Hofmeister, John 169
Homaytuı,
Daryuş 131, 133
Hook, Sidneylll Humboldt, Alexander von
412
Humeyni 43,
60-63, 69,131-134, 216 Huntington, Samuel P. 107 Huri, Sofi 21, 64 Hurtt, Harold
169
Hüseyin Daniş 289, 290 Hüseyin Hilmi (iştirakçi) 405 Hüseyin Hüsnü Efendi
34 Hüseyin, Kıdvay 27 İ
îbn Haldun 32, 415
Ibn Sina 25, 33, 415
Ibn
Tufeyl 415
ileri, Celal Nuri 28
ileri, Tevfık 319
İlhan, Attilâ
1'8,36
Imamıazam 10, 288
İnalcık, Halil 259, 260, 300, 304, 307
inan,
Hüseyin 141
inan, Mehmet Akif 36
İnce, Erol 232
inönü, îsrnet 31, 69,
141, 305, 374 ipekçi, Alev 35 ipekçi, ihsan 134 iskit, Eroğul 30
ismail
Efendi (Gelenbevi) 176 Iyibil, Nazmi230 İzmirli, ismail Hakkı 75 J
Jaures,
Jean 298-300 Johannes Paulus II 166,168 Johnson, Boris 152 Josselson, Michael
117 , K
Kabibay, Orhan 145 Kağan, Robert 111 Kahraman, Hasan Bülent 46
Kambur, Necdet 230 Kamçıl, Atıf 357 Kamer, Cihan 353 Kanadoğlu, Sabih 199 Kanık,
Orhan Veli 374 Kanuni Sultan Süleyman 79
434
Kapıyoldaş, Haldun
45
Kaplan, Mehmet 23
Kaplan, Rasih 71
Kara, İsmail 23
Karabekir,
Kâzım 28, 148
Karabelen, Dâniş 279
Karaçam, Ferman 44
Karadayı, İsmail
Hakkı 204
Karahasanoğlu, Mustafa 172
Karajan, Herbertvon 116,
118
Karakaya, Hasan 181
Karakoç, Sezai 37, 38
Karaman, Fevzi
231
Karaman, Mehmet Habib 48
Karaman, Zekeriya 41, 44, 45, 48,
365
Karaosmanoğlu, Yakup Kadri 25
Karay, Hacı 94, 334
Karay, Refik
Halid 25, 28, 238, 249
Kardaş, Şaban 214
Karpat, Kemal H. 307,
308
Kaskiv, V. 103, 105
Kavakçı, Merve 173-175
Kavakçı, Yusuf Ziya
173
Kay, Bozkurt 233
Kay, Derinkuyu 233
Kay, Dicle 233
Kay, Mut
233
Kaya, Ali Rıza 230
Kaya, Şükrü 71, 140
Kayacan, Kemal
145
Keçecioğlu, Doğan 37
Keller, Helen 118
Kemal Tahir 18
Kemaleddin
Efendi 51
Kemiksiz, Hüseyin 232
Kenan Rifai 20-23, 65, 75
Kerimov,
İslam 170
Keskinoğlu, Fuat Ömer 136
Ketenci, Osman 355
Kılıçdaroğlu,
Kemal 353
Kılınç, Tuncer 108
Kırkıncı, Mehmet 42
Kırşan, Nizamettin
261
Kısakürek, Necip Fazıl 36, 38, 40, 67, 387,
388
Kışlalı, Ahmet
Taner 160
Kıvanç, Taha bkz. Koru, Fehmi Kıvılcımlı,
Hikmet 23, 137,
138
Kıvrıkoğlu, Hüseyin 97, 98, 122
Kiraz Hamdi Paşa 153
Kircher,
Rudolf 129
Kocadağ, Hüseyin 191
Kocimamoğlu, Sudi 230
Koestler, Arthur
117
Koloğlu, Kemal 232
Kont Ostrorog 256
Konuk, Ahmet Avni
75
Korcan, Haydar 137
Korcan, Kerim 137
Koru, Fehmi 45-47
Koryürek,
Enis Behiç 382-384, 386
Koşay, Hamit 261
Kotku, Mehmed Zahid 42, 43,
366
Kozakçıoğlu, Hayri 230
Köknar, Güler 224
Koksal, Oğuz Kaan 228,
233
Koksal, Sönmez 194
Kökten, Ulvi 232
Köprülü, Fuad 269,
290
Kösebalan, Hasan 225
Kösemihaloğlu, İrfan Emin 136
Kravçuk, Leonid
103
Kreiser, Walter 127
Krupskaya, Nadezhda Konstantinovna 416
Kucma,
Leonid 130
Kurt, Şaziye Berin 64
Kut, Turgut 30
Kutlar, Onat 140,
141
Kutlay, Ali 36 435
Kutluay, Bekir Sıtkı 232 Kutlular, Mehmet 41 Küçük
Hüseyin Efendi 171 Küçük, Fazıl 278, 280 Küçük, Veli 196, 216 Küçük, Yalçın 323,
324, 326 Küçüközkan, Şerif 157 Küçüktiryaki, Rafet 230 L
Laval, Pierre 262
Lefebvre, Henri 32 Lenin, Vladimir iliç 415-417 Leo X 82 Leo XI82
Leonardo da
Vinci 84 Lesseps, Ferdinand 246 Lesser, lan 0. 123, 124 Lessing, Gotthold
Ephraim 126 Liszt, Franz 79 Livaneli, Zülfü 140-142 Lombroso, Cesare 56 Lord
Byron 76 Lostar, İlhan 232 Louis Massignon 13 Louis XTV 75, 88 Lubimova, Albina
417 Lütfı Fikri Bey 266, 267 Lyell, Charles 411,413 Lynch, Paul 169
M
Mahçupyan, Etyen 184, 293
Mahmud II 77, 79
Mahmud Kemaleddin
177
Mahmud Şevket Paşa 248, 249, 252, 256,
299
Mahmut Niyazi 15,148
Makarios 278 Malcolm X 174,175 Malthus, Thomas 413 Manisalı, Erol 199
Mann,
Erika 372
Mann, Golo 372
Mann, Klaus 372
Mann, Thomas 90, 118, 371,
372
Mansur Paşa 59
Mansur, Lale 294
Mardin, Ebülula 26
Mardin, Ömer
Fevzi 170, 171, 384
Maric, A. 102,104
Markovic, M. 103, 104
Marx, Karl
15, 24, 26, 28, 55, 297, 398, 405,
407, 409, 414
McCain, John
119
McEldoon, Susan 169
Medici, Cosimo de 82, 83
Medici, Giovanni di
Bicci de 82
Medici, Lorenzo de 84, 85
Meehan, Patrick L. 168
Mehmed Ali
Paşa 245-247
Mehmed Cemaleddin Efendi 176, 177
Mehmed III 79
Mehmed
Tevfık 59
Mehmed Vehbi Efendi 59
Meıa Mahmud 34
Melzer, Thea
49
Menderes, Adnan 262, 279, 305
Mengi, Ruhat 47
Menteşoğlu, Fevziye
16
Mercani, Şehabeddin 419
Mercümek, Süleyman 365
Meriç, Cemil 14-19,
23, 39
Meriçboyu, Abdülkadir (A. Kadir) 136
Metin, İsmail 231
Meyer,
Leopold de 80
Michelangelo 84
Midhat Sadullah 392
Miller, Arthur
118
Müler, Henry 118
Milosevic, Slobodan 102
436
Miroğlu, Nusret
228, 233
Mitterand, François 166
Moliere 87-90
Molla Yunus 359
Molla
Zeyrek 10
Morris, Stewart 169
Moseley, Jeff 169
Mottahari
131,132
Mozart, Wolfgang Amadeus 86, 87
Mueller, Robert S. 167
Muhammed
Abduh 26
Muhammed, Elijah 173-175
Muhammed, W. D. 173, 174
Muhtar, Akil
71
Mumcu, Uğur 29, 30, 141, 142, 145, 160,
194-196
Murad V 396
Musa
Kâzım Efendi 26
Mustafa Hayri Efendi 59
Mustafa Reşid Paşa
245-247
Mustafa Suphi 249
Müslüman Kardeşler 27, 43
N
Nabokov,
Nicolas 117 Nabokov, Vladimir 117 Nadi, Yunus 28, 238, 408 Naima
33
Nalbantoğlu, Burhan 276
Namık Kemal 161,181, 182,304, 370, 378,
401,
403
Naşiri, Abdül Kayyum 419 Nâzım Bey (Doktor) 300 Nâzım Hikmet 15, 18, 24,
36, 40, 89, 134¬140, 288, 319-321, 374, 381, 393, 394 Nazüli, Fikret
230
Necatioğlu, Halü bkz. Coşan, Mahmud Esad 42
Nerimanov, Neriman 417
Nesimi 22, 24, 32
Nesin, Aziz 271, 370, 373 Neyzen Tevfik 29 Nietzsche,
Friedrich 32, 113 Nural. Üzra 35
Nureddin Paşa 151, 155-157 Nüzhet Sabit 13
O
O'Sullivan, John 107
Obama, Barack Hussein 114, 123, 235,
239,
240-244, 267, 332, 333
Odzeli, Goga 99
Oğan, Ertuğrul 228,
233
Oğuz, Memduh 233
Oğuzcan, Ümit. Yaşar 375, 378, 379
Oktar, Adnan
42
Olson, Robert 97, 98
Orbay, Rauf 171, 264
Orff, Cari 116
Orkan,
Semra 46
Orvvell, George 118
Osman Fahri 392, 395, 396
Osman, Naciye
71
Ossietzky, Cari von 127, 130
Ozansoy, Halit Fahri 375,
380
Ö
Öğüt, Hüsamettin 41, 232
Öksüz, Enis 64
Ökten, Celal
13
Öncü, Suğra 35
Örnek, Özden 109,219
Öymen, Altan 140-144
Öymen,
Hıfzırrahman Raşid 261
Öz, Erdal 140-142
Özal, Korkut 213, 227
Özal,
Turgut 43, 101, 108, 121, 322
Özalkuş, Eyüp 146
Özalp, Kâzım 28, 137
437
Özbayrak, Muzaffer 228
Özcan, Yusuf Ziya 205, 207, 211
Özdemir,
İsmail 136
Özden, Yekta Güngör 194
Özdenören, Alaaddin 36,
37
Özdenören, Rasim 23
Öze, Remzi 230
Özel, ismet 23
Özer, Davut
14
Özerturgut, Ömer 343
Özkan, Ercüment 42
Özkm, Haydar 231
Özkök,
Ertuğrul 81
Özkök, Hilmi 98, 122, 219
Özoğlu, Durmuş Ali 189
Öztekin,
ihsan 176
Öztürk, Yaşar Nuri 17
P
Paine, Tom 118
Pakdil, Nuri 36,
38
Paksu, A. Tevfik 366
Pamuk, Orhan 114, 115
Papantoniou, Lambros
119
Parker, Dorothy 118
Pazarbaşı, Nuri 20
Peker, Recep 69
Peker,
Sedat 196
Pepekal, Hüseyin 191, 194
Perinçek, Doğu 192,193, 197, 198, 284,
285,
322
Perry, Rick 332 Peters, Ralf 109 Picasso, Pablo 399, 409
Pinochet, Augusto 166, 235 Pius IV 82 Platon 32, 82, 85
Podhoretz, Norman İli
Polatkan, Hasan 262 Pope, Hugh 260 Popovic, S. 102 Portillo, Alvaro del
164
Pringsheim, Katia 372 R
Rado, Şevket 21, 30 Rafsancani, Haşimi 63 Ras
Nassibu 148 Rathenau, W. 126
Recaizade Mahmud Ekrem 35,370, 375-378
Reed,
John 118
Refet Paşa bkz. Bele, Refet
Rehab, Ahmed 176
Reiman, Lilimina
178
Revnakoğlu, Cemaleddin Server51
Rıdvan, Hikmet 276
Rıza Tevfik
288-290
Rifat, Oktay 370, 381
Rıfat, Samih 370, 375, 381,
409
Roosevelt, Franklin D. 110, 171, 236
Rossini, Gioachino
80
Ruhselman, Bedri 382, 386
Russell, Bertrand 117
S
Saakaşvili,
Mihail 99, 101-103
Saatçioğlu, Ömer 207
Sabaheddin (Prens)
250-252
Sabancı, Güler 192
Sabancı, Özdemir 191
Sadak, Necmettin
238
Sadi, Kerim 16
Safa, İsmail 377
Safa, Peyami 375,377,
385-389
Sagay, Esat 20
Said Paşa 289
Sakızlı Ohannes Paşa 362, 403
Sand, George 76 Sandalcı, Emil Galip 141, 142 Sandanski, Yane 301-304, 306
Sander, Necati 397
438
Sargut, Cemalnur 64, 65 Sanca, İbrahim 93
Sarıİbrahimoğlu, Lale 97 Satoğlu, Mehmet 365-367 Savage, Susan 169 Savonarola,
Girolamo 85 Say, Fazıl 85, 86, 87, 91, 391 Sayılır, Akay 141
Saylan, Leyla
bkz. Reimann, Lilimina Saylan, Türkan 176, 179, 199 Scheffer, Paul 129
Scluvarzkopf, Elisabeth 116, 118 Selçuk, ilhan 199, 201, 284 Selim III
79
Serdengeçti, Osman Yüksel 23 Serhat, Medet 94, 334 Sertoğlu, Mithat 30
Sevüktekin, Kâzım 71 Seyithanoğlu, Hasan 36 Sezer, Ahmet Necdet 295 Shachtman,
Max 111 Sığındım, Hasan Reşat 75 Silone, Ignazio 117 Smolin, Anton Osipoviç 418
Somoza 166 Sontag, Susan 114
Soros, George 99-106, 163, 214, 226,
Soysal,
Sevgi 142
Sönmezocak, Leyla 35
Sönmezocak, Rahmi 35
Sözen, Edibe
222
Stalin, Yosif 15, 110, 136, 373
Strauss, Richard 116
Sunay, Cevdet
145
Sururi, Gülriz 90
Süleyman Askeri 357
Süleyman Nazif 288
Süzal,
Savaş 173
Şafak, Elif 22, 114 Şahin, Bahadır 209 Şahin, Fadime 56 Şahin,
İbrahim 190, 200- 202 Şehsuvaroğlu, Haluk 138 Şemseddin Sami 403 Şener, Nedim
294 Şenler, Şule Yüksel 66 Şenses, Adnan 78 Şensoy, Ferhan 90 Şentürk, Arif 78
Şerdül, Ali Namık 232 Seren, Sabit Şevki 374 Şeren, Turgay 374 Şerif Hüseyin 149
Şevardnadze, Eduard 100-102 Şeyh Şamil 32, 34 Şık, Ahmet 219, 220 Şimşek, Sefer
140 Şinasi 78, 181, 182 T
Tafayev, Gennadiy 418
Tağmaç, Memduh
145
Talabani, Celal 295
Talât Paşa 251, 299, 304
Talu, Çiğdem 35,
378
Talu, Umur 35, 378
Talu, Zeynep 35
Tan, M. Rahmi 230
Tanilli,
Server 17
Tanpınar, Ahmet Hamdi 386
Tannöver, Hamdullah Suphi 28,
386
Tansu, İsmail 275-277, 279
Tantan, Sadettin 228, 233
Tanyeri, Salih
135
Tarasyuk, B. 104
Tarcan, Selim Sun 261
Tarin, Emile
245
Tarkovski, Andrey 373
439
Taşkent, Kâzım 148
Taşpınar, Ömer
123, 295, 296
Tavernise, Sabrina 260
Tecer, Ahmet Kutsi 394
Terkoğlu,
Barış 215
Tevfik, Fikret 50, 376, 377,387
Teymur, Samih 208-210,
222
Togan, Zeki VeLidi 329, 416
Tolon, Hurşit 204
Tonguç, İsmail Hakkı
261
Topal, Ömer Lütfı 94
Topçu, Nurettin 9-14,18, 23, 33, 39
Topuzlu,
Celalettin 179
Topuzlu, Cemil 177, 178
Topuzlu, Mehmet Ziya 178,
179
Torumtay, Necip 108, 121
Tosun, Ekrem 353
Tosun, Fehmi
334
Tozan, Satvet Lütfi 252
Troçki, Lev 110
Tücholsky, Kurt
129-131
Tuğrul, Serdar 46
Tuncel, Erhan 294
Tuncay, Mete 30
Turan,
Nurettin 231
Turhan, Talat 145
Türkay, Erdal 30
Türün, Faik
145
Tüzeer, Sun 13
U
Uçar, Bekir Yunus 52 Uçar, Timurtaş 52 Ulaş,
Hüseyin Avni 13 Uluant, Zühre 64 Ulunay, Refıi Cevad 249 Ulusoy, Kazım 232 Umar,
Bilge 328, 330 Uras, Ufuk 294 Ury, Else 127 Us, Asım 386
Us, Hakkı Tarık 71
Us, Mehmet 231 Usame bin Ladin 172
Uslu, Emrullah (Emre) 214-218,220-222, 229
Uşakhgil, Halid Ziya 375-377 Uyar, Hasan 232 Uyar, Turgut 37 Uzel, Gaye 67 Üzer,
Suat 157 Ü
Üçok, Bahriye 160
Üçyüdız, Nihat 230
Ülken, Hilmi Ziya 13,
23, 134
Ümit, Tank 94
Ünaydm, Ruşen Eşref 261
Unsal, Babür
230
Ünver, Süheyl 75
Üskül, Zafer 294
Üstünbaş, Server Emin
51
Üzmez, Hüseyin 55, 56, 58, 60, 324
V
Varol, Sabetay 343
Vatandaş,
Aydoğan 292
Vehib Paşa 147-151
Verdi, Giuseppe 80
Vespucci, Amerigo
84
Vieuxtemps, Henri 80
Vivier, Eugene 80
Voroşilov, Kliment Yefremoviç
31
Vuruşkan, Rıza 276, 279, 280
W
Wagner, Richard 79,118 Wallace, A.
Russell 415 WiUiams, Steve 98 Wilson, Woodrow 235 Wolfe, Tom 113
Wolff,
Theodor 129 Yılmaz, Nurettin 321
Wolfowitz, Paul 122 Yiğit, Mustafa
229
Y Yorgo Boşo Efendi 60
Yakovleviç, İvan 417, 418 Yurdakul,
Doğan 75, 95, 147, 202
Yalçı, Fatma Nudiye 137 Yurdakul, Mehmet Emin
357
Yalçın, Durmuş 231 Yuşçenko, Viktor 103-105
Yalçın, Hasan 333,
334 Yücel, Faik 230
Yalman, Ahmet Emin 56,171, 324 Yüksel, Nuh Mete
213
Yalman, Aytaç 87, 122 Yüksel, Saffet 232
Yamak, Kemal
322 Z
Yaradanakul, Ali Rıza 230 Zapsu, Cüneyt 67, 189
Yardımcı,
Hasip 13 Zarifi, Leonida Yorgo 362, 363
Yaşar, Recep 334 Zarifi,
Yorgo 360-363
Yavuz, Hakan 214, 222-225 Zarifoğlu, Cahit 36,
37-40
Yellowe, Kenneth 169 Zetkin, Clara 416
Yeşil bkz. Mahmut
Yıldırım Zeynep Ziynet 15
Yetişen, Hülya 293 Ziegler, Jean
167
Yılbaş, Mahmut 230 Zilex, Karl 129
Yıldırım, Adnan 94,
334 Zohrab, Kirkor 59
Yıldırım, Aslan 233 Zorlu, Fatin Rüştü 262,
269, 273, 279, 280
Yıldırım, Mahmut 92, 94, 216 Zorlutuna, Halide Nusret
393,394
Yılmaz, Engin 45
Yılmaz, Mehmet Y.
36
2) El Kuds el Arabi'nin 5 Mart 2007 tarihli haberine
göre, Rotana adlı Mısır te¬levizyon kanalında program yapan Hale Sirhan,
ülkesindeki fuhuş olayını cesur biçim¬de araştırıp ekrana taşıdı. Bu belgeselde
üç hayat kadını, Kahire barlarında meslekl e¬rini nasıl icra ettiklerini
anlattılar.
14. Kimliği daha sonra ortaya çıktı: MİT görevlisi Eyüp
Özalkuş'tu.
Hayli den hayli kalınlaştı yobazlık
yeniden,
Softalık zorlu anırtı ile aldı yürüdü.
Kara bir kinle taassup pusudan
çıktı yine,
Yurdu şahane cehalet yeni baştan
bürüdü.