Masonluk diyorum ama esasında farmason (freemasonary)denir. Yani bildiğimiz mason (duvarcı)dan farklıdır. Sapla saman karşımasın farmason diyeceğim. Farmason nedir diye sorduğumuzda cevabını bulmak oldukça güçtür, çünkü kendi tarihini kendi yazan, oluşturan ve imar eden bir gruptur, bu yüzden oldukça güç şekilde kim oldukları anlaşılabilinir. Esasında farmasonluğun gizemini korumasını hem dostları ve kendileri gizem katmak, güçlü görünmek adına hem de düşmanları, varlıklarını bir düşman ile idame ettirmek zorunda olduklarından bu hayali tarihi yaşatmak ve kuvvetlendirmek için uğraşmışlardır.
Farmasonlar için bu anlamda uydurulan tarihte en uygun yapı hermetik, gnostik metinler, Templie Şövalyeleri, Gül ve Haç örgütü gibi gnostik ve esasında bir Müslüman olan Hasan SABBAH’ın gnostizminden etkilenmişlerdir. SABBAH devrinin en korkulan hükümdarlarından biridir ve neredeyse yarı efsane konumundadır. Sultanların yatak odasına kadar girip ölüm notları bırakmaktan tutunda bir sürü cesaret gerektiren işi adamları hiç çekinmeksizin yapabilmektedir, bu durumda onu bir cazibe merkezi haline getirmektedir. Templie şövalyeleri ve Gül ve Haç bundan etkilenmiştir ama esasında Süleyman Tapınağında olduğu iddia edilen hazine ve gnostik bilgiler ise hayal ürünüdür. Bu daha çok farmasonların uydurduğu belgelere dayanır ama herhangi bir gerçekliği yoktur.
Yani sadece masonluk değil aynı zamanda Templie (Tapınak)şövalyeleri ve Gül ve Haç örgütü de çakma, uydurma bir gnostik özentinin eseridir. Esasında batı kültürü gnostizmi kavramak konusunda sıkıntılıdır. Materyalist bir genetiği olan batılılar, doğası gereği gerçek bir gnostik örgüt asla kuramamışlardır, sadece kopyala – yapıştır sistemini kullanmışlardır. Görüldüğü gibi batı gnostizmi sadece biz hayal mahsulüdür.
HİRAM ABİF
Evvela hayal mahsulü olan Süleyman Tapınağı (Bet Amikdaş)ın mimarisini yapan Hiram ABİF’i inceleyelim. Dul bir kadının oğlu olduğu söylenen Hiram ABİF’ İ.Ö 964 yılında bu tapınağı yapmaya başlamış. Tapınak bitimine yakın bizim Hiram’ın üç öğrencisi Yubela, Yubelo ve Yubelum kendisinde masonluğun gizini istediğinde bunu vermeyen Hiram’ı öldürür ve kaçarlar. Bu üç kafadar daha sonra yakalanmış, sorgulanmış ve suçlarını itiraf edivermişler. Sonrada ceza olarak karınları yarılmış ve iç organları çıkartılarak sol göğüslerinin üzerine konulmuş. Evet, farmason hikayesinde bu böyle geçer, bu ritüel günümüzde de kullanılmakta ve bazı masonik cinayetler için bir göz dağı mahiyetinde de kullanılmış bir yöntemdir.
Arkadaşlar, farmasonluğun yasasını ve tarihini dolduran kişi Dr. James ANDERSON’dur. 1721’ de oluşturmuştur. Bundan dört yıl önce yani 1717’de var olan dört büyük farmason locası, tek bir loca da yani İngiltere’nin Londra şehrinde bulunan büyük locanın otoritesini kabul etmiş ve birleşmişlerdir. Farmasonlar bu dönem içerisinde İngiltere’de siyasi erk’i ele geçirdiler ve tarihin en vahşi emperyalist devletini oluşturdular. İşte bu famasonların gizemli bir tarihe ihtiyaçları vardı ve bunu uydurdular. Şimdi gerçek Hiram’ı arayalım.
Davut oğlu Süleyman peygamber (Şeloma Amela veya Yedidiya – İ.Ö. 968 - 928) en meşhur kralıdır. Davut peygamber ve Süleyman Peygamber İslam inancında peygamber olarak kabul görmesine karşın, Yahudilikte İsrail’in büyük iki kralı olarak kabul görür. Bu yüzden olayı anlatırken Tevrat ve Yahudi metinleri üzerinden gideceğim için onlara kral diyeceğim.
Kral Davut, Kudüs’ü almış ve başkent yapmıştır ve burada Tanrı Yhvh için büyük bir tapınak yaptırmak istemektedir. Fakat peygamber Natan bunun için kendisinin yetkilendirilmediğini ancak oğlu Süleyman tarafından yapılacağını bildirir. Süleyman, Kral Davut’un 4. Oğludur, annesi Bet Şeva’dır. Bu sebepten Süleyman daha babası hayatta iken mesh edilip gelecekteki kral ilan edilmiştir.
Süleyman kral olduktan sonra Kudüs’te bir Tapınak yaptırmaya başladı. Bu tapınak için Fenike’den ustalar getirdi. Kutsal tapınak (Bet Amikdaş)’ın yapımı 20 yıl sürdü. Tabi esasında bu sadece tapınak yapımından kaynaklanmadı. Kral Süleyman bu süre içerisinde surları tamir ettirmiş, kuzey surlarını genişletmiş ve aynı zamanda ilk karısı olan Firavun’un kızına da bir saray yaptırmıştı. Kral Süleyman bilge bir kişi ve büyük bir şairdi. Tevrat’a göre 300 tane ahlâk ile ilgili fıkra ve 1500 tane şiir yazmıştı. Hatta kendisinin Mezmurlar’ın 10 yazarından biri olarak da kabul görür. Fakat kral Süleyman’ın yapıp ettiği bunca şeye rağmen en çok ilgi duyulan şey sadece Bet Amikdaş yani kutsal tapınaktı.
Moriyan tepesi (Ar-Abayit) tüm İsrail tarihinde ve Müslümanlarda önemli bir yere sahiptir. Esasında yeri konusunda çeşitli tartışmalar vardı ama en sonunda Kudüs’te bulunan Yebusi Orna’nın harman yeri olan tepe olduğu konusunda ortak bir kanıya varmayı başardılar. Burada bulunan bir kaya üzerinde İbrahim peygamber oğlunu kurban etmiştir, bu yüzden Müslümanlar içinde ayrı bir önem arz etmektedir. Mescid-i Aksa’nın da burada olduğunu hatırlatmakta fayda var. Aynı zamanda Hristiyanlar içinde bir önemi var, İsa peygamberin avlusuna girip satıcıları kovduğu tapınakta burasıdır. Süleyman Tapınağı da burada yapılmıştır. Ama 1000 yıl içerisinde 3 defa tapınak yapıldı buraya. Çünkü belli dönemlerde yıkıldı ve yeniden inşa edildi.
Kral Süleyman zamanın da Akdeniz bölgesinde en iyi yapı ustaları Fenike’deydi. Özellikle Sur kenti yapı ustaları meşhurdu. Sur’da bulunan ve Tanrı Baal için yapılan Malkar tapınağı devrin en önemli eseridir ve en meşhur olanıdır. Bu tapınak, Süleyman Tapınağı içinde model oluşturacaktır. Fenike tapınakları ve kültürü Avrupalı arkeologlar tarafından derinlemesine incelenmiştir, tabi kanımca bu Fenikelilerin Sami Irkına mensup olmasından kaynaklanıyordu. Tapınak mimarilerindeki en büyük özellik ise giriş kısmında iki sütun bulunmasıdır. Bunlardan biri ahşaptan yapılır ve Tanrıça Astarte’yi, diğeri ise taştan yapılır ve Tanrı Baal’ı simgeler. Herodot, Malkar tapınağı için biri sütunu zümrütten diğer ise altından diye anlatır. Sanırım bunun nedeni Fenikelilerin yalnız taş ve döküm değil aynı zamanda cam konusunda da devrin en iyi ustalarına sahip olmasında ileri gelir. Muhtemelen zümrüt dediği sütun yeşil cam ile kaplanmış ve arkasında mumlar ile ışıklandırma yapılmıştı. O dönemde saray ve tapınak en önemli iki semboldür. Saray, kralın erkini anlatır ve tapınak ise milletin bağımsızlık sembolü olarak kabul görürdü. Kral Süleyman, tapınağın yapımı için uzun dönem Fenike kralı ile yazmış ve sonunda ihtiyacı olan malzeme ve ustaları temin etmiştir.
Süleyman Tapınağının iç ölçüleri 27 metre uzunluğunda, 9 metre genişliğinde ve 13.5 metre yüksekliğindeydi. 4.5 x 9 metre boyunda bir eyvanı (Üç tarafı ve üstü kapalı, bir tarafı bütün genişliği ile bir avluya ya da diğer bir mekâna açılan yapı birimi) vardı. Tapınağın arka bölümündeki Kutsalların Kutsalı bölümü ise 9 x 9 x 9 metreydi ve bu bölüm Tanrı Yhvh’nin barınması ve Ahit Sandığı’nın saklanması içindi. Zira Yahudiler hiçbir zaman Allah’ın varlığını anlayamamış ve onun heryeri kapsayacağını algılayamamıştır. Bu nedenle yapılan portatif tapınak Mişkan içinde de böyle bir bölüm vardı. Bu Allah’ın varlığını algılayamayan Yahudiler yüzünden bu hale gelmişti, neyse konumuz bu değil zaten. Yapımının tamamlanmasından sonra Kral Süleyman bir konuşma yaptı.
Tevrat, Krallar, 8:12-13; “O zaman Süleyman dedi: Rab koyu karanlıkta oturduğunu söylemiştir. Oturmak için sana bir ev, ebediyen mesken tutacağın bir yer yaptım.”
Kutsalların Kutsalının hiçbir penceresi yoktu, karanlıktı ve yalnızca baş kâhin bu bölüme girmeye yetkiliydi. Aslında görüldüğü gibi Süleyman Tapınağı abartıldığı gibi görkemli bir yapı değildir. Hatta daha da öte Mısır ve Fenike mimarilerine, tapınaklarına bakıldığında boyutları oldukça küçük olduğunu söyleyebiliriz. Tapınak 7 yıla yakın bir zamanda inşa edilmesine karşın Kral Süleyman’ın kendi ve ilk karısı için yaptırdığı Saray (Ölçüleri 44 x 22 x 13.5) bile tapınaktan daha görkemli ve büyüktür. Tevrat’ta yapımı süresince taş yontucuların gürültü çıkarmasının yasaklandığı, yapımında Zincirlik köleler, işçiler, cinler ve taş kesici Şamir adlı bir tırtıldan bahsedilir ama kanımca bu 27 x 9 luk ölçüde bir yapı için biraz fazla abartılı bir anlatım olduğudur. Ayrıca tapınağın taştan yapıldığı konusu kuşkuludur. Çünkü dış görünüşü bakıldığında tapınak ahşap bir yapıdır.
Tevrat, Krallar, 6:9-10: “Evi böyle yaptı ve onu bitirdi; ve evi erz ağaçlarından kirişler ve kalın tahtalarla örttü. Ve bütün eve bitişik katları her birinin yüksekliği beş arşın olarak yaptı ve onları erz ağacı keresteleri ile eve bağladı.”
Bu derece küçük bir yapı için devrin en iyi ustaları olan Fenikelilerin 4 metre boyunda taş bloklar yapması pek de akılcı değil. Mısır piramitleri veya Fenike mimarisi konu edilse bu anlaşılabilir bir şeydir ama devri için oldukça küçük ve fakir bir yapıya bunun uygulandığını söylemenin ardında başka nedenler yattığını düşündürüyor bana, tabi içinizde bir mimar varsa bu konuya daha net bir yaklaşım sergilemek mümkün olur.
Evet, kısaca tapınak hakkında bilgi verdim. Şimdi farmasonlara göre bu yapıyı Hiram ABİF yapmıştır, bu ilk farmasondur ve insanlık tarihinde beklide hiç kimse de bulunmayan özel bilgilere sahiptir. Farmason uydurmalarını bir kenara bırakırsak bu konudan Tevrat şöyle bahseder.
Tevrat, Krallar, 7:13-14-15 “Ve Kral Süleyman gönderip Sur'dan Hiram'ı getirtti. Naftali sıptından dul bir kadının oğlu idi, ve babası Surlu bir adamdı, tunç işçisi idi; ve Hiram bütün tunç işleri işlemekte hikmetle ve anlayışla ve hünerle dolu idi... Ve Hiram kazanları, kürekleri ve leğenleri yaptı. Ve Hiram Kral Süleyman için Rabb'in evinde yaptığı işleri bitirdi; ve Hiram 'ın Kral Süleyman için RABB'in evinde yapmış olduğu bütün bu takımlar parlak tunçtandı.”
Görüldüğü gibi Hiram esasında Fenike’nin Sur şehrinden getirilen bir tunç döküm ustasıdır, yetenekli ve beceriklidir. Fakat farmason uydurmasındaki gibi bir mimar veya taş yontucusu değildir. Tapınak küçük ve ahşap bir yapı olmasına karşın iç kısımlarında altın süslemeler ve Hiram usta tarafından yapılmış kurban kesim için tunç döküm havuzlar, arabalar, tapınak içindeki şamdanlar ve tapınak giriş kapısının yanında yer alan iki sütun ve göz alıcı araç gereçlerdir. Şimdi Fenike mimarisinde görülen girişteki iki sütun konusunun üzerinde duralım.
Tevrat, Tarihler, 3:15-16-17 “Ve evin önünde otuz beş arşın yüksekliğinde iki direk yaptı ve her birinin üstündeki başlık beş arşındı. Ve iç odada zincirler yaptı, ve onları direklerin üstüne koydu; ve yüz nar yaptı ve onları zincirlerin üzerine koydu. Ve direkleri, biri sağda, öbürü solda olarak mabedin önüne dikti; ve sağda olanın adını Yakin(pekiştirecek), ve solda olanın adını Boaz(güç ondadır) koydu.”
Bu sütunları Hiram usta yapmıştır. Bu sütunlar bir simge olarak özelikle 15. yy ve sonrasında kurulan gnostik, ezoterik gizli örgütlenme (Gül ve Haç gibi) modellerinde kullanıldı. Geleneksel Tanrı Baal kültürünün Yahudiler içerisine sızmış olmasının en güzel örneklerinden biridir. Görüldüğü gibi Fenike’nin Baal inancına mensup Hiram usta, tapınak yapımında yine bu unsuru ortaya koymuştur. Yine görüldüğü gibi Fenikeli Hiram Yahudilerin Tanrı Yhvh’si yerine Tanrı Baal’a inanmaktadır ve mimari özellikleri onu yansıtmaktadır. Ayrıca mimar ve yontma ustası olduğu tezini Tevrat metinleri de çürütür!
TEMPLIE (TAPINAK) ŞÖVALYELERİ
1088 yılında 2. Urban Papa seçilmişti. Bizans İmparatoru Aleksios Komnenos, kendisinden Selçuklu İmparatorluğuna karşı yardım istemişti. Bizans devletinin ayakta kalması için uğraşırken Papa 2. Urban Türkleri Anadolu’dan atmak ve Kutsal toprakları da hâkimiyeti altına almak istiyordu. Plana göre buraya Avrupa’dan Latin ve Almanlar getirilerek yerleştirilecekti. Artık haçlı seferlerinin başlatılması emir verilmişti. Haçlı seferinde yapılan insanlık dışı olaylar ise ayrı bir acı vericidir. Örneğin bu konuda Fransız tarihçi Piers Paul READ aç kalan fakir askerlerin yetişkin Türkleri kazanda kaynatarak yediklerini, küçük olan Türkleri ise şişe geçirerek kızartmak usulü ile yediklerini yazar. Tabi dediğin gibi bunlar rütbesiz fakir askerler ve Hıristiyan hacılardır. Yüksek rütbeli komutanları ve kralın yaptıkları ise daha tahammül edilemezdir. Katliamın ön saflarında Fransız şövalyeler vardı, İngilizler ise 3. Haçlı seferinde sırasında ünlü kralları Aslan Yürekli Richard ile gösterdiler.
Richard deniz yolu ile geldi ve yolu üzerinde Sicilya ve Kıbrıs’ı yağmaladı. Sonra Filistin’de Akra önlerine kadar geldi (1197) ve burada Müslümanların direnişi ile karşılaştı. 2 yıl boyunca direnen Müslümanlar Richard’ın da desteği ile savaşı kaybetti ve esir düştü. Müslümanlar çoğu kadın ve çocuk olan 3000 kişi civarındaydı. Richard bunlar için Müslümanların başkomutanı Selahattin EYYUBİ ile anlaştı ve bu borcu takside bağladılar. Bu taksitlerden birinin gecikmesini bahane gösteren Richard surlarda tüm esir Müslümanların başını kestirip vahşi hayvanlara yem olarak attı. Bu olaydan sonra Richard artı Aslan Yürekli diye anılmaya başladı.
İşte Templie Şövalyeleri böyle bir vahşetten doğdular. Templie Şövalyeleri Hıristiyan hacıların ibadetlerini güvenli yerine getirmelerini sağlamak ve Müslüman direnişçileri yok etmek için oluşturulmuş bir özel birlikti.
1119 yılında Noel günü Peynes’li Hugnes ve sekiz şövalye tarafından Kudüs’te Kutsal Kabir Kilisesi Patriğinin önünde yoksulluk, erdemlilik ve itaat yemini ederek İsa Mesih’in Yoksul Askerleri tarikatını kurdular. Bunların masraflarının karşılanması için kendilerine Kudüs kralı 2. Bandouine tarafından bazı dirlikler verildi. İşte bu kurulan tarikata Templie Şövalyeleri denmektedir.
Mescid-i Aksa’yı karargâhları haline getirmiş, Kutbet-üs Sahrayı ise kilise haline döndürmüşlerdi. 73 maddelik bir tüzük yapıldı ve Troyes konsülü tarafından onaylandı. Templie’nin büyük üstadı sadece Papa’ya karşı sorumluydu, bu yüzden derebeyleri ve krallar karşısında özel bir güce sahip oldular.
Templie mensubu asla evlenmezdi, çünkü cinselliği kötü bir şey gibi görür, şeytanın oyununu yenmek için bundan uzak dururlardı. Et yemezlerdi, çünkü bedeni çürüttüğüne inanırlardı. 1139 yılında 2. Büyük üstatları Craon Tu Robert sayesinde Papa 2. Innocentius tarafında hiçbir tarikata verilmemiş büyük haklar verildi.
Fransız tarihçi READ şöyle diyor “Başlangıçta birkaç dindar şövalyenin girişimiyle kurulmuş bulunan Tapınak Tarikatı daha o zamanlardan, Hıristiyanlık âleminin İslam'a karşı savaşının ana dayanağı haline geldi”
Kendilerine böyle eşsiz ayrıcalıklar tanınan Templie, bu ayrıcalıklarının bir kısmını duvarcı taş ustalarına vermişti. Templie tüzüklerine göre bir ayrıcalık simgesi olan deri eldiven giyerlerdi. Bunu şöyle açıklıyorlardı: “efendimizin sık sık ellerinden tuttukları bedeni onuruna giymeleri izin verilen.” Bu hakkı kendileri dışında sadece duvarcı ustalarına tanımışlardı, çünkü: “çektikleri büyük acılar nedeniyle ve elleri kolayca zedelenmesin diye, duvarcı biraderler.”
Templie tarafından duvarcı ustalarına verilen bu ayrıcalığı gören farmasonlar uydurma bir tarih için güzel bir konsept ele geçirdiler ve olayı çok fazla abarttılar. Köklerini Templie Şövalyelerine dayandıran farmasonlar bu madde üzerinde çok fazla durdular.
Esasında Templie ile duvarcı ustaları arasında özel bir ilişki vardı, bunun sebebi Out Remer (Deniz Aşırı) stratejilerinin gereği olarak işgal edilen topraklarda kurulan kalelerin elde tutulması büyük önem arz ediyordu. Coğrafyasını tanımadıkları, yerel halkın kendilerine düşman olduğunu göz önüne aldığımızda savaşı devam ettirebilmek, güvenliklerini sağlayabilmek için iyi yapılmış kalelere ihtiyaçları vardı. Zira Müslüman ordular çok büyük sayılara sahip olsa da kalelerin düşmemesi sonucunda bölgeye egemen olamıyorlardı. Bölgeye dağıtılan kaleler ticaret kervanlarının işlevlerini ortadan kaldırıyordu ve ticaretin kendileri üzerinden yürümesini sağlıyordu. Ayrıca bu kalelerdeki gizli tüneller ve kapılar Müslüman ordularının ve kervanların arkadan vurulabilmesi içinde ayrı bir önem taşıyordu. Yani duvarcı ustalarına verilen değerin bir tek anlamı vardı, çıkar ve hayatta kalabilmek için onların inşa ettikleri kaleler. Bu ayrıcalıklı duvarcı ustalarının bir locası, mason adı verilen bir örgütü veya sendikaları yoktu!
Templie için en büyük etki Hasan SABBAH’ın İsmilileridir. Bunlar Haşhaşiler olarak anılırlar ve cesaretlerini kimse anlayamadığı için uyuşturucu kullanarak görev yaptıkları dedikodusundan dolayı bu isim verilmiştir kendilerine. Gerçek bu değildir ama konumuzda onlar değil, bu yüzden ben onlara Alamutlular diyeceğim. Zira Hasan SABBAH Alamut’u almış ve orayı karargâhı yapmıştır.
Alamutlular, Hz. Ali soyundan gelen İsmail’e ayrı bir önem verirler ve kendisinde özel bir ilim olduğuna inanırlardı. Onlar ile Templie arasında bir ilişki doğmasına sebep olan şey ise Sünni mezhebe mensup Müslümanlar ile düşman olmalarıdır. 1149’da Alamutlular ile Franklar birleşmiş ve Müslüman ordusuna karşı savaşmışlardır. Bu tarihten sonra Suriye Alamutlularının önderi Sinan İbni Salman İbni Muhemmed (Şeyh’ül Cebel) ile Templie arasında çok sıkı ilişkiler kurulmaya başladı. Bir gnostik yapı olan Alamutlulardan Templie oldukça etkilenmişlerdir.
Durum böyle giderken 1280’de Memluk Türklerinin başına Baybars’ın komutanlarından biri olan ve kendisi de bir Kıpçak Türk’ü olan Kalavun, Templie ve haçlıların elinde bulunan tüm kutsal toprakları tekrar geri aldı. Tabi Templie Şövalyeleri kaçarken arkalarında kan gölü bırakmayı da ihmal etmediler ve Fransa’ya döndüler, tabi içlerinde bunu başaramayanlar da oldu ve önerdikleri yüksek fidyeye rağmen Kalavun onların aşağılık başlarını kokuşmuş bedeninden ayırdı.
Fransa’ya dönen Templie, Fransa ve Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde kendilerine özgü kaleler ve kiliseler yapmış ve tefeciliğe başlamışlardır. Farmasonların 32. Derecesi olarak gözüken Templie Şövalyesi ünvanıdır ve farmasonlar kendilerini onların bir devamı oldukları tezini sürekli olarak öne sürerler. Bir Templie Şövalyesi olan Flor korsanlık yapmış ve Akdeniz’i haraca bağlamıştı. 1302 yılında Flor’un emrinde 32 kadırga ve 2500 korsan vardır. Ama farmasonlar bu gerçeği gizlemek için oldukça uğraşmışlardır. Kan dökücü, vahşi bir topluluğa böyle bir imanla bağlı olmaları uydurulan tarih için daha uygun bir yapı olmamasından kaynaklanıyordu elbette.
14. yy da ise durum değişmiştir. Haçlı seferleri çığırından çıkmış, Hıristiyan kültürü temellerinden sarsılmış, feodal yapı ve kilise yara almıştır. Artık kilise dışında örgütlenme modelleri aranmaya başlanmıştır. Kiliseyi egemen kılmak için başlayan haçlı seferleri bu sefer kilisenin egemenliğini yıkmaya doğru götürmüştür. Doğrudan Papaya sorumlu olan Templie Şövalyeleri de elbette bu durumda gereken payı aldılar.
1306 yılında Papa 5. Clemens, Fransa Kralı 9. Philippe’in oyuncağı olmuştu. Philippe, Hastane Şövalyeleri ile Templie’nin birleşmesini ve kendi buyruğu altına girmesini istiyordu. Bu konuda krallığın propagandacısı olan Pierre Dubois’e yazdırdığı “De recuperatione terre sancte” adlı risalede şunları söylüyordu: “"... bir Haçlı Seferi aracılığıyla, Batıda ve Doğuda Fransız hegemonyası kurma... Templie Tarikatını tamamen yok etmek ve adaletin gereksinimleri açısından, toptan imha etmek.” (Shein,Fields Cuuccs, s.180-210)
Tabi Philippe bunları söylüyordu ama kanımca bunun başka bir önemi daha vardı. Tefecilik yapan Templie mensupları kralları, soyluları kendilerine borçlu bırakmışlardı. Yüksek faizle alınan bu borçları artık ödeyemeyecek duruma gelmişlerdi. Bu sayede hem kendi hem de kendine bağlı soyluları kurtarmışta olacaktı.
Papa Clemens sonunda Philippe’e boyun eğdi. 1 Kasım 1306 da Templie’nin büyük üstadı Molay’lı Jacques Papanın çağrısına uyarak Kıbrıs’tan yola çıkmış ve Avrupa’ya gelmiştir. 13 Ekim 1307’de Paris’te Philippe’in yengesinin cenazesine katılmış ve Krala taziyede bulunmuş. Bundan 3 hafta önce ise Philippe Templie mensuplarını izletmeye ve tutuklanmaları için özel birlikler kurmaya başlamıştır. Cenazenin ardından Jacques ve diğer Templie mensupları tutuklandılar, direnenler ise orada öldürüldü.
Templie mensupları şöyle suçlandılar: “Düşünülemeyecek derece tiksindirici, duyulmadık derecede korkunç... nefret verici bir eylem, iğrenç bir ayıp, neredeyse insanlık dışı, insanlıktan ayrı.” Fransa’da o gün tam 1500 Templie yakalandı. Sadece Villiers’li Gerard ve beraberindeki 25 kişi kaçıp kurtuldu. Engizisyon Templie Şövalyelerini ağır işkenceden geçirdi ve Jacques de dahil hepsi suçlarını itiraf ettiler. Bunun ardından Papa Clemens tüm Avrupa’ya gizlice bir mektup göndererek tüm Templie Şövalyelerinin tutuklanmasını ve mülklerine el konulmasını istedi.
Templie Şövayelerinin yargılanması uzun yıllar sürdü ve kendisine gönüllü teslim olan çok ufak bir kısım hariç öldürüldüler. Farmasonlar bu konuda Villiers’li Gerard’ın kaçarken 16 kadırgaya Templie hazinesini yüklediğini İskoçya’ya yerleştiğini savunmuştur. Bu konuda araştırma yapan Michale Baigent, Richard Leigh ve Henry Liveoln'ün araştırmalarına destek vermiş ve en ufak şeyleri bile abartarak ve gerçek göstermeye çalışarak hayali tarih için kaynak bulmaya çalışmışlardır. İnanılan şey Gerard’ın burada Templie geleneğini yeniden kurduuğ yönündeydi ama tutarlı hiçbir kanıtı bulunmamaktaydı.
Bu konuda READ şunları yazar “Bu Tapınakçılığın, Tapınakçıların tarihten efsaneye dönüşümlerinin en önde gelen temsilcileri, karşılıklı destek sözü vermiş ve farklı yaratancılıklarıyla Roma Katolik Kilisesi'ne ait gizli biraderlikler olan farmasonlardı.”
Peter Partner, The Murderd Magicians (s.100) adlı eserinde bu konuda şunları yazar: "18. yy'da Tapınakçılar hakkındaki fikirler de görülen dönüşüm, Aydınlanmacıların katı bilimsel usçuluktan ne kadar uzaklara sürüklenebileceklerini gösteriyor. On sekizinci yüzyıl insanları, usçuluğun ve gizemsizleştirmenin temel hedefi olan Kilise tarihinin ta kendisinde Tapınakçıları buldular ve onları gizemcilik ve anlaşmazlık açısından eski Katolik tarih yazımının sunduklarına eşit, vahşi bir fantezi’ye dönüştürdüler. Bu girişim o kadar başarılı oldu ki, Tapınakçılara on sekizinci yüzyıl önyargılarının kalıntılarıyla, hatta eksiksiz ve zevksiz kıyafetleriyle karşılamadan yaklaşmak günümüze dek imkânsız olarak kalmıştır."
Tapınakçıların elinde ne vardı? Filistin'den ne getirmişlerdi? Fransız yazar Michael Lamy bu konuda şunları yazar: "Ahit Sandığı mıydı? Dış güçlerle; Tanrılarla, doğa güçleriyle, cinlerle, dünya dışı varlıklarla ya da başka şeylerle iletişim kurulmasını sağlayan bir araç mıydı? Mimarinin kutsal kullanımıyla ve diyelim ki sihriyle ilgili bir giz miydi? İsa'nın yaşamıyla ve iletisi ile bağlantılı bir gizin anahtarı mıydı? Kutsal Kâse miydi? Şeytan 'ı ya da Lucifer'i getirme pahasına cehennemle olduğu kadar cennetle iletişimin kolaylaşacağı yerleri saptamak amaçlı bir araç mıydı?"
Templie Şövalyelerine ulviyet kazandırma çabaları esasında birkaç önemli faktöre dayanıyordu. Bunlardan ilki Türkler karşısındaki yenilgileridir. Türklerin Avrupa tarihine ve Bizans’a yaptıkları sonucunda bu amansız düşmanlarına karşı acımasız davranan şövalyelerini onurlandırmaktaydılar. Kutsallık kazandırıldı ama esasında sadece askeri bir birlikti ve Molay’lı Jacques de dahil hepsi okuma yazma bilmeyen cahillerdi.
İkinci sebebi ise üzerlerinde bulunan bu gizem basın yayın kuruluşlarının Templie’nin sırrını açıklıyoruz falan gibi düzmece hikayeler ile kazandıkları paralar. Ufak çaplı da olsa bir endüstri oluşturduğu kesin. 19. Yy’dan itibaren insanların hermetik, gnostik yapılara olan ilgisi bunu kullanmak için yeterli potansiyeli oluşturmaktaydı.
NOT:Öbekte gönderilen,alınan yada öbek içi yazılardan,iletilerden yazarları sorumludur.Grup sahipleri,yöneticiler sorumlu tutulamaz..SAYGILARIMIZLA
Bu mesajı şu gruba üye olduğunuz için aldınız: Google Grupları "NE_MUTLU_TÜRKÜM_DİYENE" grubu.