
Emin Çölaşan : Tarihteki en
büyük hezimetimiz
***
ÖZEL BÜRO İSTİHBARAT GRUBU olarak Sarıkamış Şehitlerimizi ve kurtuluşa değin yapmış olduğumuz tüm savaşlarda kaybettiğimiz Şehitlerimizi bir kez daha minnet ve özlemle anıyoruz.
***
Sevgili okurlarım, Türk
milleti olarak nice zaferler ve başarılar gibi, tarihte bazı
yenilgiler ve hezimetler de yaşadık. Bunların en büyüğü hiç
kuşkusuz Sarıkamış hezimetidir. Akıl almaz bir olaydır ve bir
numaralı sorumlusu başkomutan vekili Enver Paşa’dır.
Birinci Dünya Savaşı’nda ordumuz Rus ordusuyla savaşıyor. Rus
ordusu sınırlarımızın içinde ilerliyor. Enver Paşa bu kargaşa
dolu günlerde bir karar alıyor. Ordumuz Rus’ları kuşatıp
yenecek ve zafer bizim olacak.
Ancak gelin görün ki ordumuz zayıf. Cephanesi, erzakı, ilacı,
giyecekleri yok. Asker aç. Cephane, silah, giysi, ayakkabı,
çorap ve her şey İstanbul’dan gemilerle Trabzon’a
gönderilecek, oradan da cepheye!
Kışın ortasında ve dağların tepesindeyiz. Hava sıcaklığı eksi
30 dolaylarında. Karar veriliyor... Ruslara saldırıp
Sarıkamış’ı ele geçireceğiz. Ancak Karadeniz Rus donanmasının
elinde. İstanbul’dan yüklenen gemiler Rus donanması tarafından
batırılıyor. Durum tam bir felaket.
İşte bu aşamada ortaya yeni bir felaket daha çıkıyor. Öldürücü
bir hastalık olan tifüs.
Bu hastalığa yakalananların kurtulması mümkün değil.
Ordu komutanı İzzet Paşa, Enver Paşa’ya itiraz ediyor ve
görevinden istifa ediyor. Onun yerine Enver’in adamı Hafız
Hakkı Paşa geliyor ve cepheye sürekli emirler veriyor:
“Ne pahasına olursa olsun hücum edip Kars ve Sarıkamış’ı
kurtaracağız. Rusları kuşatıp imha edecek ve zaferi
kazanacağız...”
★★★
Ordumuz zaten aç ve perişan durumda. Ordumuz dağlara
sürülüyor. Asker hem aç, hem de giyeceği yok. Her çatışmada
yenik düşüyoruz. Allahuekber Dağları’nda adım adım hezimete
yaklaşıyoruz.
Birliklerimiz Rus ordusuyla çatışmaya bile giremeden,
askerlerimiz soğuktan donuyor... Ve bir de tifüs salgını var.
Bütün bu güçlüklere karşın ordumuz Sarıkamış önlerine gelmeyi
başarıyor. Son bir gayretle 200 kadar askerimiz Sarıkamış’a
giriyor. Ancak onlar da imha edilince teslim bayrağı
çekiliyor.
Bilanço korkunç... Hemen hiçbiri silah bile atamadan dağ
başlarında donarak ya da tifüsten ölerek 90 bin şehit.
Tarihimizin en büyük hezimeti.
Ruslara esir düşen on binlerce askerimiz ve subayımız trenlere
bindirilip Rusya’nın içlerine, Sibirya’daki esir kamplarına
gönderiliyor. Bu konuda daha sonra nice kitaplar yazılıyor.
Yazanlardan biri de cephe komutanı Hafız Hakkı Paşa’nın kurmay
başkanı albay Şerif Bey. Enver Paşa’yı da kastederek, ağır bir
biçimde suçluyor ve şöyle diyor:
“Bunlarda eksik olan iki şeydi. Allah korkusu ve kanun
korkusu.”
★★★
Yedek subay Vasfi Cindoruk (Hüsamettin Cindoruk’un babası) 91
yaşındaydı ve her yönden son derece sağlıklıydı. Kendisiyle
yaptığım bir söyleşiyi bir kitabımda kullanmıştım. Özetle
şunları anlatmıştı:
“...Yemeklerimize gelince Allah bunu bir daha bize de,
düşmanlarımıza bile göstermesin. Sabahları karavanada adam
başına bir bardak ‘yağlı’ çay. Karavanalar hiç yıkanmadığı
için böyle yağlı olurdu. Biz birkaç dilim ekmekle bunu
içerdik. Öğle ve akşam yemeklerinde kapuska veya bakla
çorbası. Çorbanın içinde bakla böcekleri ve kurtları yüzerdi.
Bazen de öğle yemeği olarak zeytin ekmek olurdu.”
“Biz Doğu cephesine İstanbul’dan tam 57 günde trenle,
yürüyerek veya eşeklere binerek ulaştık. Korkunç bir soğuk
vardı. Biz cepheye varır varmaz kış iyice bastırdı. O iklim
şartlarında askerimizin ayağında sadece deriden çarık vardı. O
kadar çok askerimiz donarak şehit oldu ki, o kadar askerimizin
ayağı kesildi ki... İşte bu şartlar altında tabur yaveri
olarak görev yaptım. Elbiseler Almanların gönderdiği yazlık
elbiseler. Ayakkabı, çizme diye bir şey yoktu. Bazılarımızın
üzerinde sadece kaput olurdu. Bunları da zaten bitlenme
yüzünden zor giyiyorduk...”
“Nöbetleri o soğukta 15 dakikaya indirmiştik. Yere
tükürdüğümüz zaman hemen donardı. Burnumuzun içi ciğerlerimize
kadar donardı. Feci bir şeydi o... Yani bu insafsız
insanlar... Hâlâ hatırladıkça içim eziliyor. Onun için Enver
Paşa’yı çok suçlarım ben... Ve o şartlar altında askerler
kaçıyordu. Bitlenme de böyle yayıldı ve arttı pislik ve
şartların kötülüğü yüzünden. Orada donma dışında ordularımızı
mahveden ikinci şey tifüstür. Biliyorsunuz tifüs bitlerden
insana geçen öldürücü bir hastalıktır. Bitlerden korunmak ve
bitleri ayıklamak mümkün değildi. Ceketinin veya gömleğinin
bir tarafını şöyle bir sıvazladın mı yüzlercesi yere
dökülürdü. Sonra üstlerine basıp ezerdik ama bitecek gibi
değildi ki meretler. Nasıl kaşındırır ve rahatsız eder insanı,
çıldırırsınız...”
★★★
Evet, adına Sarıkamış hezimeti denilen çok acı olaylar dizisi
aslında tarihimizin en büyük hezimetidir.
Şimdi o korkunç olayın tam 111. yılındayız. 90 bin vatan
evladı Rus ordusuyla doğru dürüst bir çatışmaya giremeden kar
yığınlarının altında can verdi.
Vasfi Cindoruk sözlerini şöyle bitirmişti:
“Bizim fırka Doğu cephesine tam 17 bin kişi gitmişti. Dönüşte
sadece 2 bin kişiydik. Özellikle soğuk ve tifüs sadece bizim
fırkadan 15 bir asker ve subayı götürmüştü. Boşu boşuna gitti
onca insan. Şimdi o günleri düşündüğüm zaman hâlâ içim ürperir
ve bir tuhaf olurum. Ne olup bittiğini bir türlü anlayamam.
Onun için rahmetli Enver Paşa’yı çok suçlarım ben.”
Sevgili okurlarım, Enver Paşa’yı bana soracak olursanız şöyle
derim:
Yurtsever adamdı ama ne yazık ki maceracı idi.
Nitekim bunca olaylar sonrasında Orta Asya Türklerini Ruslara
karşı ayaklandırmak için taaa Buhara’ya gitti ve orada
Ruslarla girdiği bir çatışmada 1922 yılında öldürüldü.
Günahı vebali boynundadır, Allah hepsine rahmet eylesin.