
Armağan Kuloğlu : SURİYE VE İRAN’DAKİ GELİŞMELER VE TÜRKİYE
E-POSTA : oaku...@gmail.com
Yeniçağ Gazetesi, 16 Ocak 2026
***
Hem ABD hem de İsrail, Ortadoğu’da, ulus devlet anlayışına
sahip olmayan, bölünmüş kontrol edilebilir ölçüde ülkelerden
oluşan bir coğrafya oluşturma projesini gerçekleştirmeye devam
etmektedir. Başlangıçta ABD tarafından BOP olarak ortaya konan
ve gerçekleşmesi için çeşitli bahaneler ileri sürülerek,
ülkelerin başına musallat edilen bu projeye, kendi hedeflerini
de kapsadığı için İsrail’in de dört elle sarıldığı ve projeye
ortak olduğu görülmektedir.
Bu proje, Ortadoğu’nun tümüne hâkim olma düşüncesinin yanında, İsrail’in güvenliğini de ön planda tutmaktadır. Bu çerçevede hedefte olan ülkelerin, öncelik sırasına göre Irak, Suriye, İran ve Türkiye olduğu da bir gerçektir. Projenin gerçekleşmesi için bu ülkelerde istikrarsızlık yaratılması, iç ve dış müdahalelerle kontrol edilebilir bir yapıya dönüştürülmesi esas alınmıştır.
Projede, adı geçen bu ülkelerde merkezi kontrolünün zayıflatılarak özerk/federatif Kürt bölgelerin oluşturulması, sonra bunun bir konfederasyona dönüştürülmesi, daha sonra da bunun ABD’ye müzahir bağımsız bir devlet olması da vardır. Bu yapının ABD’nin bölge politikaları ve İsrail’in güvenliği için gerekli olduğu ileri sürülmektedir. Irak’taki durum ortadadır. Suriye’de yaşananlar bu projenin gereğidir. Bu kapsamda İran’ın istikrarsızlaştırılması çabaları da devam etmektedir.
Türkiye, ulus devlet
yapısıyla, kuruluş felsefesini korumasıyla, ülkesi ve
milletiyle bölünmez bütünlüğünü muhafazadaki sebatıyla,
ATATÜRK ilkelerine sahip çıkmasıyla, güçlü ordu ve güçlü
devlet yapısıyla ve bu özelliklerini korumada gösterdiği
azimle bu ülkelerden farklıdır. Teröre karşı verdiği mücadele
başta olmak üzere, bu durumunu korumaya kararlılıkla devam
etmektedir. Son zamanlarda dışarıdan, özellikle ABD tarafından
desteklenen, İsrail’in de işine gelen iç siyasetteki
olumsuzlukların da üstesinden geleceğinden şüphe yoktur.
Suriye’deki gelişmelerin Türkiye’ye etkileri
Başından beri istikrarsız ve dışarıdan yönetilebilir bir Suriye oluşmasını hedefleyen ABD ve İsrail’in planı gerçekleşme aşamasındadır. ABD’nin, toprak bütünlüğü sağlanmış üniter yapıda bir Suriye’den bahsetmesi tamamen göstermeliktir.
Halep’in kuzeyindeki PKK/YPG/SDG güçlerinin kontrolünde olan mahallelerde, terör ve kaos yaşandığından Merkezi Suriye Ordusu, SDG’yi bu bölgeden çıkartmak için operasyon düzenlemiştir. Bir haftaya yakın süren çatışmalar, Suriye Ordusunun üstünlük sağlaması ve ABD’nin de arabuluculuğunda sona ermiş, SDG kendisi için oluşturulan koridordan çekilerek doğudaki ana üslerine katılmıştır. Bu çatışmada Kandil’in SDG’ye, direnmesi yönünde çağrıda bulunması dikkat çekmiştir.
Barrac’ın, Sünni, Kürt, Dürzi, Hristiyan, Alevi ve diğer toplulukların katılımıyla eşit haklara sahip bir Suriye inancını koruduğunu ve 10 Mart anlaşmasının uygulanmasına gayret etmeye devam edileceğini söylemesi, ABD’nin Şara, SDG ve Kandil üzerindeki etkisi göz önünde tutulduğunda hemen sağlanacak bir durum olduğundan pek inandırıcı gelmemektedir.
SDG liderinin, 10 Mart
mutabakatının süresinin bitmesinin önemli olmadığını
belirtmesi, 2026’nın da kendileri için dört parçada ulusal
kongreler yapacakları bir başlangıç olduğunu söylemesi
anlamlıdır. PKK ve bölücü siyaset yapanların, silah bırakma ve
fesih çağrısının SDG’yi kapsamadığı söylemine, Halep’teki
çatışmalarda sağlanan ateşkes ve buradaki SDG unsurlarının
kendilerine tanınan koridordan Fırat’ın doğusundaki SDG
yapısına katılmasını sağlayan mutabakatın, SDG’nin yapısı ve
konumunu korumaya, hatta tesciline yönelik bir anlam
taşıdığına, sanki Fırat’ın doğusunun SDG için kabullenilmiş
olduğu intibanı oluşturduğuna dikkat edilmelidir.
Suriye’deki İsrail oyunları
ABD’nin Suriye’den askeri güçlerini çekme düşüncesinin, PKK/YPG/SDG içinde endişe yarattığı, Örgüt ’ün, ABD’nin bölgeden çekilmesi durumunda Türkiye’nin etkisi ve olası operasyonları karşısında kendisini güvensiz hissedeceği söylenmektedir. Bu nedenle PKK/YPG/SDG’nin İsrail ile sürdürdüğü işbirliğine dayanarak kendisinden, destek talebinde bulunduğu, ABD’nin bölgede kalmaya devam etmesi için de ABD’yi ikna etmesini istediği belirtilmektedir.
Bir diğer konu da İsrail’in Suriye’ye güneyden yaptığı saldırılar ve sürekli olarak işgalini genişletmesi, Dürzileri koruma bahanesiyle orada özerk bir yapı oluşturarak parçalı bir Suriye yapısına bu bölgeyi de eklemek istemesidir.
ABD, çatışmayı durdurmak ve Suriye’nin, kendisinin ve İsrail’in de çıkarına olacak bir yapıda şekillenmesini sağlamak amcıyla, iki ülke arasında kendi arabuluculuğunda bir anlaşma gerçekleştirmiştir. Anlaşma sadece güvenlik konularını değil, aynı zamanda diplomatik temasları, ticari ilişkileri, ekonomik projeleri, sivil işbirliğini de kapsamaktadır.
Bu anlaşmayla, İsrail, Suriye ve ABD; ortak bir istihbarat ve iletişim mekanizması sağlayacak bir merkez kurulması konusunda da fikir birliğine varmıştır. Bu merkezde Suriye, İsrail ve ABD temsilcileri sürekli görev yapacak olup, merkezin Ürdün’ün başkenti Amman’da konuşlanması planlanmıştır. Ayrıntılar netleşene kadar, tarafların sahadaki mevcut askerî pozisyonlarını donduracakları kararlaştırılmıştır. Bu durum, mevcut askerî varlıkların fiilî olarak korunması anlamına gelmekte, İsrail’in bundan çıkar sağladığı anlaşılmaktadır.
Bu gelişmelerin,
Suriye’nin güneyini İsrail güvenlik kuşağına bağladığı,
Türkiye’nin Şam üzerindeki etkisini azalttığı, Suriye’de,
ABD–İsrail eksenli bir mimarinin kurulmasını güçlendirdiği
düşünülmektedir.
İsrail ve ABD’nin İran için fırsat kollaması
İsrail, İran'da rejimin düşmesi için eylemcileri desteklemekte, ABD de müdahale için tehditlerde bulunmaktadır. İran da saldırıya uğraması durumunda ABD ve İsrail’in askeri ve ekonomik tesislerinin kendisi için meşru hedef haline geleceğini ilan etmiştir.
ABD ve İsrail müdahalesinin geniş çaplı bir kara harekâtı şeklinde olmayacağı, yine kritik askeri ve ekonomik tesislerin hedef alınacağı, askeri ve siyasi liderlere yönelik bir dizi operasyonları da kapsayacağı, İsrail’in tek başına İran’a karşı bir saldırıya teşebbüs etmeyeceği, mutlaka ABD’yi de yanına alacağı söylenebilir.
Bundan önceki operasyonlardan edinilen kanaate göre, İran’ın kolay bir lokma olmadığını anlaşılmış görünmektedirler. Hatta, İsrail-ABD tarafından yapılacak saldırılara karşı, İran halkının iktidarın etrafında birleşmesi de söz konusudur. Nitekim meydanlara iktidarı destekleyenlerin de çıkması bu durumu teyit etmektedir. ABD, İran’ın nükleer kapasitesini, İsrail ise rejim değişikliğini hedef almaktadır. Ancak ABD etkin yönetimindeki İsrail yanlısı olanlar, Trump’ı etkiyerek rejimin de hedef alınmasına çalışmaktadırlar.
İran, ABD ve İsrail’in politikası, BOP’un da hedefi kapsamındadır. Ancak görünen, rejimin değiştirilerek kontrol edilebilir bir düzeye getirilmesidir. Bu sefer rejimin dışarıdan destekli, içeriden değişeme uğraması ağırlık kazanmıştır.
İran’ın istikrarsızlığa düşmesi ve bütünlüğünün bozulması Türkiye için de ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturmaktadır. Bütünlüğü bozulan bir İran’dan kopan Kürt bölgesinin, dört parçalı konfederasyonun/devletin bir parçası olacağı, Irak ve Suriye’deki parçalarla birlikte Türkiye’ye tehdit oluşturacağı hesaba katılmalıdır.
Rejimin özelliğinden ziyade, egemenliğini ve bütünlüğünü muhafaza eden bir İran, Türkiye’nin her zaman tercih edeceği bir husustur. İstikrarsızlık halinde karşılaşılacak göç konusu, zaten bu konudan mustarip olan ülkemiz için ayrı bir sıkıntı da yaratacaktır.