
Mustafa Yeneroğlu : İtikatta Mâturîdî miyiz ??? Semerkant’ın kayıp aklı
15/02/2026
E-POSTA : goru...@karar.com
***
İstanbul Milletvekili Mustafa Yeneroğlu, ‘Semerkant’ın Kayıp Aklı’ olarak tanımladığı İmam Mâturîdî’yi konu edindiği yazısında; Müslüman zihninin nasıl vesayet altına girdiğini ve bin yıl önce haykırılan ‘akıl yürütme’ farzının neden bugün içi boşaltılmış bir aidiyete dönüştüğünü sorguluyor.
Henüz çocuk yaştayken,
Kur’an kursunda ezberlediğim bir cümle aklımdan hiç çıkmaz:
“İtikatta mezhep imamım Mâturîdî, amelde Hanefi!” O vakit bu
cümlenin anlamını ne ben bilirdim ne de bu cümleyi bize
ezberleten hocaların bildiğini zannediyorum. İslam düşünce
tarihinin en özgürlükçü ve en rasyonel düşünürlerinden
birisinin ismini zikrettiğimizin farkında değildik elbette.
Bizim için Mâturîdî donmuş bir isimdi; tarihin derinliklerinde
kalmış, bilmediğimiz, sadece “ait olduğumuzu” tescilleyen bir
etiket gibiydi.
Oysa bugün İslam dünyasının içine düştüğü o hüzün veren
manzaraya baktığımda, o ismin ne kadar “öksüz” bırakıldığını
daha iyi anlıyorum. Mâturîdî’yi ilmihallerde ve kurslarda
ezberletenler, aslında onun Kitâbü’t-Tevhîd’in girişinde dile
getirdiği; “akıl yürütmeyi (nazar) terk edenin imanı taklittir
ve taklitçinin imanı bilgi değildir” şeklindeki tarihi
uyarısını susturanları taklit ediyorlardı sadece. Bugün İslam
dünyasının önemli bir bölümü, Mâturîdî’nin ismini baş tacı
ederken, onun “düşünce dünyasını” yok saymanın bedelini ödese
de bunun bile farkında değil. S. Frederick Starr’ın “Kayıp
Aydınlanma” teşhisinde belirttiği gibi, Orta Asya’nın o
rasyonel dehasını kaybetmek, aslında Müslüman aklının
“reşitlik” hakkından vazgeçmesiydi.
Bu sebeple Mâturîdî’nin bin yıl önce Semerkant’ta inşa ettiği
kale, bugün bizim en büyük eksiğimizdir. Nedir o eksik?
“Sorumluluk.” Bugün Müslüman zihni, her hatasını dış güçlere,
her yoksulluğunu kadere, her hukuksuzluğunu ise “iman”
paketine sarmaladığı bir sorumsuzlukla meşrulaştırıyor. Oysa
Mâturîdî bize, Kant’ın yüzyıllar sonra Batı’ya haykıracağı o
“Sapere Aude! (Bilmeye cesaret et!)” çağrısını, bizzat
tevhidin kalbinden seslenerek yapıyordu. Mâturîdî’de insan,
Kant’ın tarif ettiği o ahlaki otonomiye, bin yıl önceden sahip
kılınmıştı. Burada iddiam, illa Kant’ın Mâturîdî’den
etkilenmiş olması değil, her iki düşünürün de insan
haysiyetini “akli özerklik” üzerinden tanımlayan yaklaşıma
sahip olmasıdır. Eğer bir toplum, başına gelen her zulmü
“kader” sanıyorsa, o toplum Mâturîdî’nin “insan, fiilinin
gerçek failidir” diyen onurlu duruşundan kopmuş demektir.
SEMERKANT’IN HÜR UFKU
Mâturîdî’yi anlamak için
önce onun adımladığı toprakların ve soluduğu zamanın ruhunu
kavramak gerekir. 9. yüzyılın ortalarında Semerkant
yakınlarındaki Mâturîd köyünde doğan bu büyük düşünür,
yaklaşık bir asırlık ömrünü (853-944) İslam düşünce tarihinin
en çetin zihniyet savaşlarının ortasında geçirmiştir.
O dönemin Semerkant’ı; Hint hikmetinin, Yunan biliminin, İran
irfanının ve İslam’ın taze enerjisinin bir araya geldiği
devasa bir fikir meydanıydı. Maveraünnehir, Bağdat’taki
merkezi otoritenin aksine rasyonaliteyi merkeze alan
entelektüel bir ortama sahipti. Mâturîdî, “mücadeleci” bir
zihne sahipti; hakikati her türlü “akıl dışılıktan” ve hurafe
tortusundan temizleme azmindeydi. O, bir köşeye çekilip
dünyadan el etek çeken bir zahid değil; elinde kalemiyle
herkesle entelektüel bir hesaplaşmaya tutuşan bir eylem
adamıydı. Mâturîdî’yi özel kılan, aşırı rasyonalist Mu’tezile
ile katı nakilci akımlar arasında, aklı sistemin kurucu unsuru
yapan “rasyonel bir ortodoksi” inşa edebilmiş olmasıydı.
Mâturîdî, Ebu Hanife’nin Kufe’de başlattığı özgürlükçü ve
insan merkezli damarı devralarak Semerkant’ın rasyonel ufkunda
sistemli bir dünya görüşüne dönüştürdü ve insan iradesini ve
sorumluluğunu merkeze alan bu yaklaşımı sağlam bir bilgi
teorisiyle destekledi. Onun mücadelesi, Müslüman bireyin
“reşitlik” hakkını koruma çabasıydı.
“AKLI OLMAYANIN İMANI YOKTUR”
Mâturîdî’nin Semerkant’ta
inşa ettiği sistemin ilk harcı, insanın bilgiyle kurduğu
ilişkinin mahiyetidir. Onun başyapıtı Kitâbü’t-Tevhîd, insanın
varlığı ve Yaratan’ı nasıl kavrayabileceğine dair kurucu bir
“yöntem bildirisi”dir. Mâturîdî için bilgi; bir gelenek mirası
ya da sorgulanmayan bir kabul değil; duyular (a’yân), haber-i
sâdık (sadık haber/vahiy) ve akıl (nazar ve istidlâl)
süzgecinden geçerek damıtılan bir hakikattir.
Ancak Mâturîdî’yi İslam düşünce tarihinde müstesna kılan asıl
devrim, aklı bu üçlü yapıda diğer tüm bilgi kaynaklarını
denetleyen ve geçerliliğini onaylayan “nihai terazi” olarak
konumlandırmasıdır. Mâturîdî’de akıl, haberin doğruluğunu
teyit eden ve duyuların yanıltıcılığını ortadan kaldıran
kurucu bir öznedir. O, aklı kullanmayı (nazar ve istidlâl)
mecburi bir emanet olarak görür; öyle ki, Kur’an’ın tefekkür
emirlerini birer hukuk kuralı gibi okuyarak, bu emaneti terk
edip taklide sapanların akıbetini “cehennem” uyarısıyla
mühürleyecek kadar bu meseleyi ciddiye alır.
Bu tutum, Immanuel Kant’ın “reşitlik” çağrısıyla esaslı bir
yapısal paralellik arz eder. Kant, Aydınlanma Nedir? metninde
insanın kendi suçuyla düştüğü “ergin olmama” durumundan
kurtulmasını aklın özerkliğinde ararken; Mâturîdî bizzat
imanı, insanın kendi aklıyla ulaştığı bir “idrak” (marifet)
olarak tanımlar. Ona göre akıl vahyin rakibi değildir; o
vahyin ancak akıl yoluyla “bilgi” (ilim) haline
gelebileceğini, yani aklın vahiy için vazgeçilmez bir idrak
zemini olduğunu savunur. Şaban Ali Düzgün’ün belirttiği üzere,
Mâturîdî düşüncesinde akıl, Tanrı’nın insana yerleştirdiği
“içsel bir hüccet/delil”dir. Vahiy dışsal bir akıl, akıl ise
içsel bir vahiydir. Dolayısıyla aklı terk etmek, aslında
Tanrı’nın insandaki imzasını inkâr etmektir.
ALLAH ADİL OLDUĞUİÇİN Mİ EMREDER?
Mâturîdî düşüncesinin
günümüz Müslüman dünyasındaki “keyfiyet” ve “adalet” krizine
vurduğu en büyük neşter, iyilik ve kötülüğün mahiyetine dair
yaptığı radikal tercihtir. İslam düşünce geleneğinde
yüzyıllarca tartışılan soru şudur: “Bir şey Allah emrettiği
için mi iyidir, yoksa iyi olduğu için mi Allah onu emreder?”
Klasik kelâm literatüründe hüsün-kubuh (iyilik-kötülük) olarak
bilinen bu meselede Mâturîdî, Eş’arî iradeciliğinin aksine,
ahlakın ve adaletin nesnel bir zemini olduğunu savunur. Ona
göre adalet, dürüstlük ve emanete riayet gibi değerler,
yaratıcı onları emretmeden önce de özlerinde “güzel”dir; zulüm
ve yalan ise yasaklanmadan önce de “çirkin”dir. Mâturîdî,
Kitâbü’t-Tevhîd’inde bu tezi temellendirirken, aklı bu
değerleri “keşfeden” bir yetkinliğe ulaştırır.
Bu tercih, muazzam bir
hukukî sonucu beraberinde getirir: Adaletin otonomisi. Eğer
adaletin ne olduğu sadece dini metne bağlı kalsaydı, o metni
kendi emellerine göre yorumlayan otoriteler, her türlü
haksızlığı “din böyle emrediyor” diyerek meşrulaştırabilirdi.
Mâturîdî ise adaleti “akli bir zorunluluk” katına çıkararak,
onu her türlü siyasî ve dinî iradenin üzerinde nesnel bir
denetçiye dönüştürür
Burada Mâturîdî ile Kant arasında yine bir yakınlık dikkat
çeker. Kant, Pratik Aklın Eleştirisi eserinde ahlak yasasını
aklın kendi yasasına (kategorik imperatif) dayandırırken;
Mâturîdî adaleti aklın bizzat keşfettiği evrensel bir “hikmet”
olarak tanımlar. Her iki düşünür de ahlakı bir ödül-ceza
sisteminden ziyade, aklın bizzat idrak ettiği “ödev” ve
“hikmet” üzerine inşa ederler. Ramon Harvey’in “The Qur’an and
the Just Society” (Kur’an ve Adil Toplum) çalışmasında
vurguladığı üzere, Mâturîdî perspektifi adaleti “Tanrı’nın
bile (kendi özü/hikmeti gereği) terk etmediği” bir ilke olarak
kodlar. Bu öyle bir sınırdır ki, yönetenin dindarlığı veya
ideolojisi, yaptığı zulmü “iyi” kılmaz. Mâturîdî’nin
dünyasında bir fiil, eğer aklen ve hikmeten çirkinse, onu
yapanın kimliğine bakılmaksızın “kubuh”tur, yani kötüdür.
Onun ifadesiyle belirtirsek; “Vahiy gelmeseydi bile, insan
aklıyla adaletin güzelliğini ve zulmün çirkinliğini bulmakla
mükellefti.”
İNSANIN ONURU VE SORUMLULUĞU
Mâturîdî düşüncesinin
insan haysiyetiyle kurduğu en sarsılmaz bağ, şüphesiz “irade”
meselesidir. İslam dünyasının asırlardır içine hapsolduğu
pasif kadercilik anlayışına karşı Mâturîdî, insanı kendi
eylemlerinin sorumluluğunu omuzlarında taşıyan hür bir özne
olarak tanımlar. Onun zihin dünyasında kader, insanın
iradesini felç eden bir ön yazı değil; aksine insanın özgür
tercihlerinin ilahi ilimdeki yansımasıdır.
Mâturîdî, eylemi Allah’ın yaratması (halk) ile kulun onu
tercih ederek gerçekleştirmesi (kesb) arasında net bir denge
kurar. Bu doktrinde Allah mutlak yaratıcı (Hâlık), kul ise bu
yaratmaya özgür iradesiyle yön veren gerçek sorumlu
(Kâsib)’dur. Mâturîdî, irade hürriyetini inkâr eden Cebriyeci
anlayışı reddederken şöyle bir mantık yürütür: “Eğer kulun
eyleminde gerçek bir seçme gücü (ihtiyar) olmasaydı, Allah’ın
insana ‘yap’ veya ‘yapma’ şeklindeki hitabı abes olurdu; keza
fiilleri üzerinde hiçbir kudreti olmayanı cezalandırmak da
ilahi adaletle bağdaşmayan bir zulümdür.”
Burada Mâturîdî ile Kant’ın ahlak felsefesini mukayese edersek
Kant, insanın onurunu onun “otonomisi”ne, yani kendi yasasını
koyabilen iradesine bağlarken; Mâturîdî irade hürriyetini
ilahi adaletin ve insanlık onurunun zorunlu şartı olarak
görür. Mâturîdî için insanı figüranlaştıran bir kadercilik,
Tanrı’nın hikmetiyle çelişen bir tutarsızlıktır.
Mâturîdî düşünüşü, İslam dünyasının her başarısızlığını
“imtihan” paketine sarmalayan çocuksu kaçışını reddeder. Zira
onun anlayışında yoksulluk bir kader değildir, adaleti tesis
edemeyen iradenin sonucudur; liyakatsizlik bir yazgı değildir,
sorumluluktan kaçan bir zihniyetin eseridir. İnsan, yaptığı
her işin hesabını hem rasyonel dünyaya hem de yaratıcıya
verecek kadar vakur ve hür bir “fail”dir. Mâturîdî’nin ufkunda
“kader mahkûmu” yoktur; iradesini yanlış kullanan ve bunun
bedelini ödeyen sorumlu insan vardır.
HER ŞEYİ YERLİ YERİNE KOYMAK
Mâturîdî hukuk
felsefesinin merkezinde, kökleri itibariyle Aristoteles’in
adalet tasavvuruyla kavramsal bir akrabalık taşıyan ancak
tevhid inancıyla yeniden yoğurulan “Hikmet” kavramı yer alır.
Mâturîdî için hikmet; “her şeyi yerli yerine koymak, her hak
sahibine hakkını vermek ve abesten (anlamsızlıktan)
kaçınmaktır.”
Mâturîdî’ye göre Allah’ın fiilleri hikmetten bağımsız
değildir; yani ilahi irade, her eylemi rasyonel bir gerekçeye
(illet) ve amaca dayandıran bir nizamla kaimdir. Eğer ilahi
irade bile hikmetle, yani adalet ve rasyonaliteyle kayıtlıysa,
hiçbir beşerî yönetici “keyfiyetle” hüküm süremez. Lawrence
Rosen’ın The Justice of Islam (İslamın Adaleti) eserinde
karşılaştırmalı bir perspektifle sunduğu üzere, bu anlayış
hukuku “hükümdarın keyfi iradesi” olmaktan çıkarıp, rasyonel
ve öngörülebilir bir toplumsal zorunluluk zeminine oturtur.
Bir kamu görevine ehli olmayan birini getirmek, Mâturîdî’nin
terminolojisinde sadece bir yönetim hatası değil; evrensel
hikmet nizamını yaralayan bir zulümdür.
SEMERKANT’TAN BUGÜNE BİR REŞİTLİK ÇAĞRISI
Mâturîdî’nin bin yıl önce
Semerkant’ın hür ikliminde inşa ettiği bu rasyonalizm, bugün
İslam dünyasının terk edilen zihinlerinde yaşamayı bekliyor.
Kur’an kursunda ezberletilen o kuru “etiket”, mahiyetinden
koptuğumuz için bizi koruyan bir kale olmaktan çıkmış; aksine
bizi reşit olmaktan alıkoyan bir perdeye dönüşmüştür.
Oysa Mâturîdî’nin bize bıraktığı miras, bir aidiyet formu
değil, bir özgürlük metodolojisidir. Bugün hukuksuzluğun
“maslahat” adı altında meşrulaştırıldığı, liyakatin “sadakat”
duvarlarına çarptığı ve her türlü toplumsal başarısızlığın
“kader” diyerek teolojik bir kaçışa kurban edildiği bir
vasatta; Mâturîdî’nin sesi her zamankinden daha gür
çıkmalıdır. Onun “Hikmet” tanımı, yani her şeyi yerli yerine
koyma azmi, bugün hukuk devletine, şeffaf yönetime ve liyakat
temelli bir toplumsal inşaya duyduğumuz özlemin karşılığıdır.
Ebu Hanife’nin Kufe’deki zindanlarda bedeliyle ödediği o
“insan onuru” ve “hukukun üstünlüğü” davası, Mâturîdî’nin
Semerkant’taki rasyonel sistemiyle bir zihniyet devrimine
dönüşmüştü. Mâturîdî bize der ki; adalet bir lütuf değil,
varlığın yasasıdır. Eğer bizler bugün adaleti akli bir
zorunluluk, liyakati ise kozmik bir hikmet olarak
göremiyorsak; Kur’an kurslarındaki o ezberi ne kadar yüksek
sesle tekrarlarsak tekrarlayalım, Mâturîdî’nin “reşitlik”
çağrısından uzağız demektir.
Bu sebeple Mâturîdî’yi yeniden okumak, İslam’ı vesayetin dar kalıplarından kurtarıp, onu evrensel bir ahlak ve hukuk diliyle yeniden dünya ile buluşturmaktır. Kant’ın “kendi aklını kullanma cesareti” olarak tarif ettiği o büyük adım, bizim kadim geleneğimizde bizzat Mâturîdî’nin “nazar” (akıl yürütme) farziyetiyle bin yıl önce atılmıştı. Burada bir etkilenme ilişkisinden ziyade, aklın özerkliğine duyulan güvenin yapısal bir paralelliği söz konusudur. Bugünün Müslümanı için tek çıkış yolu; sorumluluğu kadere, aklı otoriteye ve adaleti güce devreden o sorumsuzluk kimliğinden sıyrılıp, Mâturîdî’nin o vakur, sorumlu ve reşit “fail” kimliğine geri dönmektir.
O Kur’an kursundaki ezberde donup kalan isim, eğer zihnimizde yaşayan bir iradeye dönüşürse; işte o zaman Semerkant’ın ışığı, bugünün ümitsiz görünümünü yırtacak bir “hikmet” meşalesine dönüşecektir. Mâturîdî’yi tanımak, sadece bir geçmişi yad etmek değil; adaletin, aklın ve insan onurunun yeniden hüküm sürdüğü bir geleceği inşa etmeye cesaret etmektir.