
İslam Özkan yazdı : ABD SDG’den neden desteğini çekti ???
23 Şubat 2026
***
Suriye’de Halep kentinin
Şeyh Maksut ve Eşrefiye yaşanan mahallelerinde SDG ile geçici
Şam yönetimine bağlı ordu güçleri arasındaki çatışmalar,
sadece SDG güçlerinin Halep’in Kürt mahallelerinden
çekilmesiyle sonuçlanmadı. ABD’nin desteğini arkasına alan
Ahmed Şara’ya bağlı güçler, uluslararası konjonktürdeki
değişimi hızla değerlendirerek Fırat’ın doğrusuna geçti.
Deyruz Zor ve Rakka başta olmak üzere Arap nüfusun çoğunlukta
olduğu bölgelerde hakimiyeti ele geçirerek SDG güçlerini söz
konusu bölgelerden uzaklaştırdı.

Peki neden ABD, Şam yönetiminin böyle bir taarruzda
bulunmasına izin verdi ve her şeyden de önemlisi neden SDG’den
desteğini çekti, neden yalnız bıraktı?
Aslında ABD’nin SDG için bir koruma kalkanına dönüşen ve ona
geniş bir manevra alanı sağlayan tutumu aralık sonu hatta ocak
başlarına kadar bir devamlılık arz ediyordu. Örneğin 6 Ekim
2025 gecesi, Halep şehrinin Şeyh Maksut ve Eşrefiye
mahallelerinde Şam güçleri ile SDG savaşçıları arasında
şiddetli çatışmalar başlamasından sadece saatler sonra, hızlı
bir Amerikan arabuluculuğu tarafları ateşkese ikna
edebilmişti. Ertesi gün Şam’da, SDG liderleri ve hükümet
yetkililerinin katıldığı toplantılar yapıldı. Müzakereler,
CENTCOM Komutanı General Brad Cooper liderliğinde ve ABD
Elçisi Tom Barrack’ın katılımıyla yürütüldü.
Ekim 2025 sonunda Kamışlı kırsalındaki Kerhuk Köyü olaylarının
ardından ABD, SDG ile Arap aşiret bileşenleri arasında
ittifaka dayalı ilişkinin bozulmasını önlemek için hızla
sahaya müdahale etmişti. ABD, aynı tutumu 2025’in son
haftasında Halep’te hükümet güçleri ile SDG arasında yeniden
patlak veren çatışmalarda da sürdürdü. Ürdün’deki ABD
Dışişleri ekibi, her iki tarafla doğrudan temas kurarak
çatışmaları durdurdu. Tüm bu olaylarda ABD müdahalesi çok
hızlıydı: Amacı, çatışmaların başlamasından birkaç saat sonra
mevcut dengeyi olduğu gibi korumaktı.
Washington, aslında olayların başında SDG’nin masada elini
güçlendirmeye çalışıyor idiyse de bu geçici bir taktiksel
destek miydi yoksa güç dengelerini anlamaya ve Suriye’de
birlikte iş yapmaya hangi adayın uygun olduğunu belirlemek
için bir nabız yoklamasıydı anlamak güç. Trump yönetimi,
Şam’la işbirliği yapmaya istekli olduğunu daha önce dolaylı ve
gayrı resmi yollardan beyan etmiş olsa da nihai anlamda
ağırlığını hangisinden yana koyacağını henüz belirlememiş
gibiydi.

ABD’nin güçle olan ilişkisi
Bu arada antiparantez,
ABD tarih boyunca hep güçlüden yana tavır koymuştur. Stratejik
pragmatizm olarak da etiketlenebilecek bu perspektife göre
ABD, retorikte demokrasi ve insan haklarını savunsa da, sahada
düzeni sağlayabilecek ve kendi çıkarlarını koruyabilecek en
güçlü aktörü tercih eder. Örneğin, Soğuk Savaş döneminde Latin
Amerika veya Ortadoğu’daki antidemokratik ama “güçlü”
liderlerle kurulan ilişkiler bu yaklaşımın sonucudur. Zira
Beyaz Saray’a yakın stratejistler hep “istikrarlı bir
otoriterliğin, kaotik bir demokrasiden daha tercih edilebilir”
olduğunu savunagelmiştir. Mısır’da Sisi yönetimiyle veya
geçmişte bölgedeki güçlü monarşilerle kurduğu ilişkide de
görüldüğü gibi bölgedeki Amerikan atraksiyonları, “güçlü
olanın statükoyu koruma kapasitesine” verilen önemi
göstermiştir.
Bunun nedeni şuna dayanır: Güçlü bir tarafla çalışmak, ABD
için daha az kaynak harcayarak sonuç almak demektir. Vietnam
veya Afganistan örneklerindeki gibi zayıf bir müttefiki ayakta
tutmaya çalışmak, maliyetli ve başarısızlık riski yüksek bir
kumardır. Hatta teorik alt yapısını bir şekilde oluşturdukları
bu yönelime “stratejik pragmatizm” gibi fiyakalı bir isim
vererek güç odaklı bu yönelimi ambalajlama yoluna bile
gitmişlerdir. ABD’nin Suriye’deki tutumuna bakıldığında da
benzeri tutumun izdüşümlerini görmek mümkündü ve ülkenin bir
dönüm noktasında olduğu anlaşılıyordu.

ABD’nin tutumunda köklü değişim
5 Ocak 2026 itibarıyla
tırmanan saha geriliminde, ABD’nin müdahale karakterinde köklü
bir doktriner sapma müşahede edildi. Washington’un
operasyonların başladığı beş gün boyunca sergilediği stratejik
pragmatizmin yerini stratejik atalete bırakmıştı. Bir başka
ifadeyle SDG üzerine yürüyen Şam güçlerine müdahale etmeme
politikası, Beyaz Saray’ın müteakip deklarasyonuyla kurumsal
bir anlam kazanırken Başkan Donald Trump tarafından ilan
edilen Suriye’nin toprak bütünlüğü, egemenliği ve bölgesel
istikrarı merkezine alan yeni vizyon, ABD’nin SDG’yi koruyan
kollayan refleksinin yerinde yeller estiğini haber veriyordu.
Bu diplomatik manevra, reelpolitik düzlemde Suriye merkezi
hükümetinin meşruiyet sahasını genişletirken, birçokları bunu,
haklı olarak SDG ile olan taktiksel ortaklığın terk edilmesi
ve Şam’la stratejik ortaklığa dönüşen bir yola girildiğinin
göstergesi olarak okudu.

10 Ocak’ta Tom Barrack’ın Şam’da Devlet Başkanı Ahmed Şara ile
gerçekleştirdiği üst düzey temas, sahadaki askeri
mobilizasyonun diplomatik bir kılıfa büründürülmesi çabasıydı.
Suriye ordusunun Halep’in Eşrefiye ve Beni Zeyd gibi kritik
arterlerinde tam kontrolü sağlamasıyla eş zamanlı gerçekleşen
bu ziyaret, ABD’nin bölgedeki öncelikleri sıralamasını farklı
bir eksende tanımladığını gösterdi. Ürdün ile yayınlanan ortak
bildiride geçen “SDG unsurlarının Halep’ten barışçıl
tahliyesi” vurgusu, Washington’un müdahale niyetinin artık
statükoyu korumak olmadığını gösteriyordu. SDG, bölgeden
tamamen tasfiye edilmeyecekti belki ama eski stratejinin de
esamisi okunmuyordu artık. Hareketin bağımsız bir varlığa
sahip örgütselliği yerine Şam’ın merkeziliğine entegrasyon
sürecini yönetmek artık ABD’nin yeni bölgesel siyasetiydi.
Ekim 2025 ile 2026 başı arasında Şam-Washington ilişkilerinde
üç kritik gelişme yaşandı:
İsrail-Suriye Anlaşması’nın merkezi rolü
Suriye sahasındaki yeni
statükonun temelleri, 30 Aralık 2025’te Trump ve Netanyahu
arasında gerçekleşen zirvede atılan stratejik tohumlarla
atıldı. Trump’ın İsrail’i Şam ile müzakere masasına dönmeye
zorlayan tazyiki, bölgede “jeopolitik bir takas” mevsimini
başlattı. İsrail’in güneybatıda “güvenli bölgeler” ve uçuş
yasağı gibi maksimalist taleplerine karşılık, 8 Aralık 2024
sonrasında kontrol altına alınan alanlardan çekilme taahhüdü;
Washington hamiliğinde üçlü bir “İrtibat Hücresi”nin
kurulmasıyla diplomatik bir resmiyete kavuştu. Bu hücre,
sadece istihbari bir paylaşım noktası değil, aynı zamanda eski
ittifakların tasfiye edildiği yeni bir bölgesel nizamın
yönetim merkezi olacaktı.

21 Ocak tarihli haberler,
Paris’teki diplomatik satrancın çekişmeli pazarlıklarla
geçtiğini ifşa etmekte. Şam’ın, İsrail’i “SDG’nin devlet
kurumlarına entegrasyonunu sabote etmekle” suçlaması ve
ardından gelen “sınırlı operasyon” önerisi, sahadaki dengeleri
altüst etti. İsrail’in bu operasyona sessiz kalması ve
Washington’ın “sivil hakların korunması” şerhiyle verdiği
zımni onay, SDG için çanların çaldığının ilk habercisiydi.
İsrail’in lojistik kısıtları ve Ankara ile olan hassas
dengeleri, SDG’nin dış destek kolonlarını birer birer
çürütürken; ABD’nin “ilişkinin geçici ve taktiksel doğası”na
yönelik vurgusuyla ve Tom Barrack’ın “koalisyon mazeretinin
sonu” beyanı, on yıllık bir ortaklığın ocağına incir ağacı
dikti.
ABD desteği ancak küresel çıkarlarla örtüştüğü müddetçe
mevcuttu. Washington, Mart 2025 anlaşmasından bu yana SDG’ye
bir “müzakere şemsiyesi” sunmuş; ancak bu korumayı, örgütü
devlet kurumlarına “onurlu bir entegrasyona” teşvik etmek için
bir araç olarak kullanmıştı. SDG’nin verilen zaman içinde
karşı tarafla anlaşamaması, Washington’un Şara hükümetine
“yeşil ışık” yakmasıyla dönüşümü hızlandırmıştı.
Bu hızlı dönüşüm, Türkiye ile olan NATO müttefikliğinin, Trump
yönetimi açısından taktiksel işbirliğine gittiği örgütten çok
daha hayati bir jeopolitik önemi haiz olduğunu göstermekteydi.
Öte yandan Washington, bölgedeki kaosu yönetmek yerine Irak
örneğinde olduğu gibi muhatap alınabilir, egemen ve birleşik
bir Şam yönetimini tercih etmiştir. Ayrıca Suriye’nin yeniden
imarı sürecinde Amerikan şirketlerinin pay alabilmesi, ancak
ülkenin parçalı yapısının sona ermesi ve ekonomik bir
muhatabın varlığıyla mümkündü.
Son olarak IŞİD dosyasına ilişkin Şam yönetiminin tutumu da
ABD açısından son derece cazip olanaklar sunabilen, en azından
denemeye değer bir fırsatlar sepetini önüne koyuyordu. “IŞİD
terörizmi” ile mücadelede, aynı gelenekten gelen ama
dönüştüğüne inanılan tecrübeli bir devlet mekanizmasıyla
çalışmak, Washington için maliyeti ve siyasi riski yüksek
vekil güçlerle ortaklıktan çok daha verimli bir seçenek olarak
tescil edilmiştir.

Netice itibarıyla öyle
görünüyor ki İsrail’le ilişkilerde sükûnetli bir politikayı
tercih etmesi ve IŞİD’le gönüllü savaşma isteği, Ahmed
Şara’nın önünü açmış ve onu, SDG ile ilişkilerinde karşısına
çıkan ve reddedilmesi imkânsız büyük avantajlar paketiyle
karşı karşıya bırakmış görünüyor. Tabii İran’ın ülkedeki
etkisini kırma ve Hizbullah’a giden silahların önünü kesme
noktasında kristalize olan tutumu da bu pakete eklediğimizde
Şara’nın önündeki kapıların tek tek açılmaması gibi bir
durumun söz konusu olmadığını görmekteyiz.
Son dönüşümler, bölgedeki “vekil güç” siyasetinin son kullanma
tarihinin yavaş yavaş dolduğunu, yerini merkezi güçlerle
çalışma stratejisine bıraktığını ve “devletler arası
diplomasi” döneminin daha çok önem kazanmaya başladığını
belgelemiş görünüyor.