
Muhammet Binici : Metrekareyle
Terbiye Edilen Toplum
22.01.2026
***
1925 -1935 yıllarında
gazetelerde “Apartmanlar çoğaldı, eve rağbet kalmadı” diye
atılan manşetler, basit bir şehircilik haberi değildi.
Türkiye’de yaşam biçiminin değiştiğinin ilanıydı.
Ev neydi?
O dönemde “ev” denildiğinde akla gelen şey, sadece barınılan
bir yer değildi.
Ev; avlusu olan, kapısı sokağa değil hayata açılan, komşulukla
iç içe bir mekândı.
Evde aynı çatı altında birkaç kuşak yaşardı. Dede vardı, nine
vardı, çocuk vardı.
Ev, mahremiyetin öğrenildiği, edebin mayalandığı bir okul
gibiydi.
Kapı eşiği bile bir terbiyeydi. Kim girer, kim çıkar, nasıl
oturulur, nasıl konuşulur, bunların hepsi evde öğrenilirdi.
Ev, yere yakındı. Toprağa yakındı. İnsanı yere bastırırdı.
Bahçesi vardı, üretimi vardı, sabrı vardı.
Apartman neyi temsil etti?
Apartman ise dikey bir kopuştu.
Topraktan yukarı doğru yükselen ama komşuluktan uzaklaşan bir
hayat biçimi.
Aynı binada onlarca aile var ama kimse kimseyi tanımıyor; yan
yana yaşıyorlar ama hayata hiç temas etmiyorlar, yaşayan değil
barınan bir kalabalık.
Kapılar yan yana ama hayatlar ayrı ayrı.
Apartman, hız demekti.
Asansör, merdiven, zil. Gir çık.
Evdeki ağır hayat, apartmanda hafifledi ama yüzeyselleşti.
Apartman dairesi, aileyi değil, bireyi merkeze aldı ve kişiyi
bireyselleştirdi.
Kalabalık değil, çekirdek makbul sayıldı.
Bu yüzden apartman sadece mimari bir tercih değil, kültürel
bir yönelimdi, ahlaki bir çöküştü.
2000 yılında yapılan evler en az 100 metrekareydi. O zaman
bile küçük gelirdi. İnsanlar daha büyüğünü arardı. Misafir
düşünülürdü, anne baba yaşlanınca yanımızda kalır hesabı
yapılırdı. Kardeşler anne babasını paylaşamazdı. Ev, sadece
bir barınak değil, ailenin kurulduğu, kültürün aktarıldığı bir
merkezdi.
O evlerde ses vardı, kalabalık vardı, tartışma vardı ama kopuş
yoktu. Odaların kapıları kapanırdı ama bağlar kopmazdı. Ev
dediğin yer, yalnızca dört duvar değil, nesiller arası bir
köprüydü.
Sonra 2010’lar geldi. TOKİ’nin 65 metrekare brüt evleri
normalleştirildi. “İdare eder” denildi. Asıl kırılma da burada
başladı. Yüz metrekareye sığmayan aileler, küçülmeye mecbur
bırakıldı. Aile küçüldü, ilişkiler daraldı, tahammül azaldı.
Gençler ailelerinin yanında kalmak istemedi. Anne ile çocuk,
baba ile evlat arasına beton değil ideoloji girdi.
Bu ideoloji, kişiyi onların deyimiyle bireyi kutsadı ama
aileyi yük ilan etti. Birlikte yaşamak gerilik, ayrı yaşamak
ilericilik diye pazarlandı. Aynı evde olmak değil, aynı
dünyada olmak bile zorlaştı.
Bugün 55 metrekarelik TOKİ evleri konuşuluyor. Bu evler bile
rezidanslardaki 25 metrekarelik tek odaların yanında saray
gibi. Tek oda, tek kişi, tek hayat. Bu evlerde dede yok,
büyükanne yok. Zaten yer de yok. Emperyalizm ve kapitalizm tam
olarak bunu ister. Köksüz, yalnız, geçmişle bağı koparılmış
fertler. Aileyi taşıyamayan evler, hafızayı da taşıyamaz.
Şu günlerde emekli maaşı tartışılırken tablo ortada: Bir
emeklinin maaşı 20 bin lira, rezidanslardaki 25 metrekarelik
dairelerin kirası 35 bin lira. Maaşı kiraya yetmeyen bir
insana bu ülke “yaşa” diyor. Bu, yaşa demek değil, sus demek.
Aidatı, faturayı, mutfağı konuşmaya bile gerek yok; onlar
zaten hesabın dışına itilmiş. Bu daireler emekliye ev değil,
açıkça ilan edilmemiş bir sürgündür. Burada barınmak değil,
sanırım emeklinin ve insanların hayattan usulca tasfiye
edilmesi hedefleniyor.
Ve hatıralar sığmadı bu evlere… Nasıl sığabilir ki?!
Bayramlar, kalabalık sofralar, uzun sohbetler bu
metrekarelerden taşındı.
Evler küçüldükçe mutfaklar kayboldu. Artık evde yemek
pişmiyor. Bir tost makinesi yeterli sayılıyor. Küçük
buzdolaplarında salam ve sucuk diye satılan, içinde ne olduğu
belli olmayan, sakadattan bozma ürünler. Sofra yok. Dua yok.
Birlikte yemek yok. Herkes yalnız, herkes aceleci.
Acele eden insan düşünmez. Düşünmeyen insan sorgulamaz.
Sorgulamayan insan her şeye razı olur.
Evden kopan gençler dışarıya itildi. Kafelere, restoranlara.
Ev küçüldükçe bu mekânlar çoğaldı. Çünkü hayat evden
çıkarıldı. Aile içinde konuşulması gereken meseleler masalarda
harcandı. Parayla satın alınan sosyallik, sahte bir özgürlük
hissi verdi.
Saatlerce oturulan masalar var ama gerçek bir aidiyet yok.
Kalabalık içinde yalnızlık normalleşti.
Bu bir konut meselesi değil. Bu açık bir ahlaki erozyondur.
Metrekareyle insanı, projeyle aileyi, planla kültürü
dönüştürme meselesidir. Ev küçüldü, borç büyüdü. Yalnızlık
arttı, edep azaldı. Herkes kendine ait bir alan istiyor ama
kimse kimseye ait olmak istemiyor.
Sorumluluk yük, sadakat angarya, bağlılık zayıflık gibi
gösterildi.
Bugün sorun gençlerin geç evlenmesi yada hiç evlenmemesi
değil. Sorun, evlenmeye değer bir hayatın kalmaması. Sorun,
çocukların değil, evlerin küçülmesi. Ve biz hâlâ bunu
modernleşme sanıyoruz.
Oysa bu, modernleşme değil, insanın daraltılmasıdır.
Aile olmadan hayâ olmaz.
Evler küçüldükçe sadece odalar değil, sınırlar da küçüldü.
Bugün giyilen elbiseler de evler gibi. Dar, kısa, teşhirci.
Bir zamanlar yatak odasında giyilen kıyafetler artık sokakta.
Anadan üryan gezen bir gençlik ürettik ve buna özgürlük dedik.
Evde mahremiyet kalmadı, sokakta edep kalmadı.
Beden serbest, ruh esir. Sınır kalkınca özgürlük değil
savrulma geldi.
Ev küçüldükçe hayat bozuldu.
Aile dağıldıkça ahlak çözüldü.
Biz hâlâ bunu çağdaşlık sanıyoruz.
Ve ağlanacak halimize hâlâ gülüyoruz…
Vesselam...