İslam
Özkan yazdı : Orman kanunlarına dönüş : Maduro’nun
kaçırılması ve hukukun sonu
7 Ocak 2026
***
Uluslararası ilişkiler literatüründe “Rejim
Değişikliği İçin Ekonomik Savaş” (Economic Warfare for Regime
Change) olarak geçer. Önemli bir stratejik modeldir. Bu modelin
temel mantığı; hedef ülkenin ekonomisini felç ederek toplumsal
huzursuzluk yaratmak, ardından bu huzursuzluğu hükümetin
“yönetememe beceriksizliği” olarak lanse ederek müdahaleye
meşruiyet zemini hazırlamaktır.
Doğu Ergil hocanın da belirttiği gibi, Venezuela başarısız bir
devlettir ama başarısızlığının nedeni daha çok finansal kuşatma
ve ekonomik yaptırımlarda somutlaşan dış müdahaledir. ABD, kendi
nüfuz alanı olarak gördüğü Latin Amerika’da defalarca başvurduğu
kriz yaratma stratejisi olmasa, Venezuela bu noktaya gelir
miydi?
Elbette Maduro’nun yönetme kapasitesinin sınırlı olması ve iç
cepheyi tahkim etmek yerine kendisinin daha solundaki partilere
bile kayyum ataması, hatta diğer sol, sosyalist ve komünist
partileri küstürmesi, böylelikle ulusal birliğe büyük bir darbe
vurması onun en büyük zaafı. Sadece bu da değil, başına
gelebilecekleri öngörememesi, Trump’la arasındaki sorunu küresel
sistemle ilgili bir sorun değil de kişisel bir sorunmuş gibi
sunmaya çalışması, onun en çok göze batan hataları/yanlışları.
Ama Trump’ın uluslararası hukuku ve tüm ahlaki ilkeleri
çiğneyerek gerçekleştirdiği bu haydutluk, Maduro’nun
yanlışlarını önemsizleştiriyor. Böylesine büyük bir kural
tanımazlık karşısında falancanın taktiksel, filancanın stratejik
hatalarının da bir önemi kalmıyor.
Uluslararası hukukun en azından şeklen önemli görüldüğü bir
dünyadan orman kanunlarına geçiş üzerinden tarihte eşi benzeri
görülmemiş bir cüretle bir devlet başkanının kaçırılması, artık
tüm dünyayı meşgul edecek bir sorundur ve asıl baş edilmesi
gereken büyük mesele olarak karşımızda durmaktadır. Gerçi,
bunları söylerken uluslararası hukuk ABD tarafından ilk kez
ayaklar altına alınıyormuş gibi bir izlenim yaratıyor
olabilirim, o yüzden kimsenin böyle bir intibaya kapılmasını
istemem açıkçası. Zira ABD’nin 1999’daki Kosova müdahalesi,
Obama’nın Somali, Yemen, Afganistan ve benzeri ülkelerde
düzenlediği SİHA operasyonları, BM raportörlerinin de belirttiği
gibi uluslararası hukukun ihlalidir ve bizzat Demokrat bir
başkan tarafından hayata geçirilmiştir. Bu da meselenin aslında
Trump’ın kişisel bir eylemi olmadığını gösterir. Sorunun, mevcut
Amerikan düzenindeki sistematik bir kural tanımazlıktan
kaynaklandığı açıktır.
Örneğin hukuka değil orman kanunlarına inanan ve hukukun
bitirilmesine katkı sağlayan bir başka Demokrat Başkan Johnson…
ABD Vietnam’daki askerî varlığını devasa bir savaşa
dönüştürürken benzeri yöntemler izlediğinde yine orman kanunları
devredeydi. 1964’te egemen bir devlet olan Vietnam’a karşı
uydurma veya abartılmış istihbaratla savaş başlattığı Tonkin
Körfezi Olayı, ayrıca Kamboçya ve Laos’un bombalanması, sonra
yine bir başka Demokrat Başkan Kennedy döneminde Küba’daki
Castro yönetimini devirmek için CIA destekli bir paramiliter
istilası başlatması vs. vs… Say say bitmez.
O döneme ait arşivlerini yakın zamanda açan CIA’in Orta Doğu,
Afrika ve Latin Amerika’daki bizzat yönettiği askerî darbelere
girmiyorum bile. Ancak Trump’ın bu yaptığı bambaşka bir level, o
ayrı. Yargı bağımsızlığı ve demokratik geleneklerin oturduğu bir
sistem iddiasındaki bir düzenin böyle bir hukuksuzluğu kabul
edip Maduro’yu yetkisi olmadığı hâlde yerel bir mahkemede
yargılamaya kalkması, hem küresel hukuk düzeninin hem de ABD’nin
sahip olduğunu iddia ettiği ahlaki değerlerin bir daha dönmemek
üzere, ebediyen çöp konteynerini boylaması anlamına gelir. Bu da
çok tehlikeli bir şey elbette.
Peki ne yaptı ABD?
2017’den itibaren Venezuela’nın borç yapılandırmasını
engelledi, 2019’da ise devlet petrol şirketi PDVSA’ya tam
ambargo uyguladı. Ekonomi ve Politika Araştırmaları Merkezi
(CEPR) tarafından hazırlanan bir rapor, bu yaptırımların
doğrudan sonucu olarak 2017-2018 yıllarında yaklaşık 40 bin
sivilin ilaç ve gıdaya erişim kısıtlılığı nedeniyle öldüğünü
belirtmektedir.
Venezuela’nın İngiltere’deki altın rezervleri ve ABD’deki CITGO
rafinerisi başta olmak üzere dış dünyadaki varlıklarına el
konulması, hükümetin krizle mücadele kapasitesini teknik olarak
elinden almıştır.

Yaptırımların yarattığı tahribat
Venezuela ekonomisi %95 oranında petrol
gelirlerine bağlıdır. 2017 ve 2019 yıllarında uygulanan
yaptırımlar, bu sektörü iki koldan hedef almıştır. 2019’da
devlet petrol şirketi PDVSA’ya uygulanan ambargo, Venezuela’nın
en büyük müşterisi olan ABD pazarına erişimini engellemiştir. Bu
durum günlük nakit girişini sıfırlarken, Venezuela ham petrolünü
işlemek için ihtiyaç duyduğu seyrelticileri ithal edemez hâle
gelmiş ve kuyuların bakımı için gerekli yedek parçalara erişimi
kesilmiştir. Bu, petrol üretiminin günlük 3 milyon varilden 500
bin varilin altına düşmesine neden olmuştur.
Yaptırımların en yıkıcı etkilerinden biri, Venezuela’nın
uluslararası bankacılık sisteminden dışlanmasıdır. Venezuela’nın
borç yapılandırması yasaklanmış, yaklaşık 1 milyar dolarlık
İngiltere Merkez Bankası’ndaki altın rezervleri ve ABD’deki
CITGO rafinerisinin varlıkları dondurulmuştur. “Aşırı uyum”
nedeniyle, yaptırım kapsamında olmayan gıda ve ilaç ithalatı
bile uluslararası bankaların risk almamak için işlemleri
reddetmesiyle durma noktasına gelmiştir.
Ekonomik tahribat, doğrudan toplumsal bir krize dönüşmüştür.
Center for Economic and Policy Research verilerine göre
yaptırımların yarattığı tahribat, gıda ithalatının zorlaşmasıyla
halkın ortalama kalori alımının radikal şekilde düşmesine,
“Maduro Diyeti” olarak adlandırılan zorunlu kıtlık döneminin
başlamasına yol açmıştır.

Diyaliz makineleri, kanser ilaçları ve
aşıların ithalatı finansal engellere takılmış; 2017-2018
döneminde yaptırımlar nedeniyle yaklaşık 40 bin sivilin hayatını
kaybettiği tahmin edilmektedir. Ekonomik fırsatların yok olması,
7 milyondan fazla Venezuelalının ülkeyi terk etmesine yol açarak
ciddi bir “beyin göçü” ve iş gücü kaybı yaratmıştır.
Yaptırımlar, devletin gelir elde etme kabiliyetini yok ettiği
için hükümet açığı kapatmak adına kontrolsüz para basımına
yönelmiştir. 2018-2019 yıllarında %1.000.000’ları (milyon) aşan
hiperenflasyon, asgari ücreti bir karton yumurta alınamayacak
seviyeye indirmiştir. Yerel para birimi Bolivar’ın işlevini
yitirmesiyle ekonomi gayriresmî olarak dolarize olmuş, bu da
dövize erişimi olmayan yoksul kesim ile elitler arasındaki
uçurumu derinleştirmiştir.
Eski BM Özel Raportörü Alfred de Zayas, Venezuela’ya uygulanan
yaptırımların “insanlığa karşı suç” teşkil edebileceğini ve
krizin birincil nedeninin rejimden ziyade bu kuşatma olduğunu
raporlamıştır.
Benzer kriz üretimi
Kriz üzerinden ülkeleri istikrarsızlaştırma modelinin en çıplak
itirafı Şili’de yaşandı. Sosyalist lider Salvador Allende
seçildiğinde, dönemin ABD Başkanı Richard Nixon, CIA Direktörü
Richard Helms’e ünlü talimatını verdi: “Make the economy scream”
(Ekonomiye çığlık attırın).
CIA, Şili’de bakır fiyatlarını manipüle etmiş, finansal
kredileri kesmiş ve kamyon şoförleri grevini finanse ederek
ekonomiyi durdurmuştur. Ülke kaosa sürüklendiğinde, ordu
(Pinochet liderliğinde) “istikrarı sağlamak” adına darbe yapmış
ve bu müdahale “halkın kurtarılması” olarak sunulmuştur.
1960 yılında ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Lester Mallory
tarafından yazılan gizli memorandum, bu stratejinin
“manifestosu” niteliğindedir:
“Küba halkının Castro’ya desteğini azaltmanın tek yolu,
ekonomik tatminsizlik ve yoksunluk üzerinden hayal kırıklığı
yaratmaktır. Halkı açlığa ve çaresizliğe sürükleyecek her türlü
önlem hızla alınmalıdır.”
Jeopolitik sonuçlar: “Pandora’nın kutusu”
Uluslararası pek kimsenin umurunda olmasa da ahlaki ilkelerin
sürekli vurgulanması ve hatırlatılması önemli. Orman
kanunlarının dünyaya egemen olmasının önündeki tek bariyer, pala
hukuka ve adalete inanan insanların olması. Bu açıdan
bakıldığında Trump’ın orman kanunu modeli üzerinden dünyaya
şekil verme ameliyesi, açıkça “ülke egemenliğinin ve BM
Şartı’nın açık bir ihlali”dir. Batılı müttefiklerin bu duruma
sessiz kalması, onların artık uluslararası hukukun temel
kurallarına bağlı kalmak gibi bir dertlerinin olmadığının ve
mevcut duruma rıza gösterdiklerinin açık kanıtıdır. Trump “hukuk
değil, güç haklıdır” prensibiyle hareket ederken, hakikatin
yerine “başkanlık otoritesini” koymaktadır. Gücün zehirleyici
etkisi hesap edilemediğinde Pandora’nın kutusu açılabilir.
Özellikle de giderek daha fazla şiddet eylemlerine başvurmasının
da açıkça kanıtladığı gibi giderek zayıflayan bir ABD’nin,
giderek çok kutuplu bir hâle daha yakın bir görüntü vermeye
başlayan bir dünyada orman kanunlarında ısrar etmesi, kendisinin
de pek hayrına olmayacaktır.

Sadece petrol odaklı bir yaklaşım,
Venezuela’da istikrarı sağlamayacağı gibi bölgesel kaosun daha
da patolojik hâle gelmesine ve Latin Amerika’daki
istikrarsızlığın ABD içine sıçramasına da neden olur. Sadece bir
avuç “rant peşinde koşan” grubu zenginleştirmek de hiçbir ülkeye
refah getirmez.
Trump’ın bu hukuk tanımaz tutumu, Rusya’yı kendi komşularının
egemenliğini ihlal etme konusunda daha da cesaretlendirebilir.
Irak, Suriye ve Libya örneklerini hatırlarsak, Venezuela’da
devlet yapısının çökmesi devasa bir göç dalgasını tetikleyebilir
ve bunun bedelini başta ABD olmak üzere tüm bölge ödeyecektir.
Öte yandan Avrupa’nın bu krizde “stratejik olarak zayıf”
kaldığı, sadece Trump’ın kararlarını izlemekle yetindiği izahtan
varestedir.