
Muhammet Binici : İran’ın Füzeleri ve Erbakan’ın Vizyonu : Erişilmez Olmanın Sırrı Kafire Çanak Tutanlar Hain mi, Gafil mi ???
28.03.2026
***
Müzakere Tuzağı ve
İran’ın Net Çizgisi
Tasnim haber ajansının aktardığına göre, İran, ABD’nin 15
maddelik önerisine aracılar vasıtasıyla yanıtını gönderdi.
Ancak bu yanıt, Washington’ın beklediği türden bir “müzakere
kapısı aralama” girişimi değil. Aksine, İran tarafının kırmızı
çizgilerini net bir şekilde ortaya koyan bir belge
niteliğinde.
Konuya yakın kaynağın açıklamaları, Tahran’ın stratejik
sabrını ve kararlılığını gösteriyor. İran’ın şartları sadece
kendi güvenliğini değil, bölgesel bir perspektifi içeriyor:
“Savaşın bir daha tekrarlanmayacağı somut koşulların
oluşturulması, savaş tazminatlarının karşılanması ve
mücadelenin tüm direniş gruplarını kapsayacak şekilde bölge
genelinde sona erdirilmesi.”
Bu maddeler, ABD’nin “müzakere edelim” söyleminin aslında ne
kadar dar bir alana sıkıştırılmak istendiğini gösteriyor.
Washington, masada sadece İran’ın nükleer programını ya da
vekâlet güçlerini konuşmak isterken, Tahran masaya bölgesel
istikrarı, tazminatı ve garantileri koyuyor. Özellikle “Hürmüz
Boğazı üzerindeki egemenliğin İran’ın doğal hakkı” vurgusu,
ABD’nin bu stratejik noktayı uluslararası bir mesele haline
getirme çabalarına karşı açık bir settir.
Kaynağın en çarpıcı tespiti ise şu: “İran için ABD’nin
müzakere iddiasının kesinlikle ‘üçüncü aldatma’ projesi olduğu
sabittir.” Burada önemli bir kronoloji var: 12 günlük savaş ve
Ramazan Savaşı. İran, Amerikalıların daha önce de müzakere
masasında otururken sahada savaş başlattığını bizzat tecrübe
etmiş bir ülke. Şimdi ABD’nin yaptığı, aynı senaryonun yeniden
sahnelenmesi: Görünüşte barış isteyen bir imaj, gerçekte ise
güneyde kara yoluyla giriş yapacak yeni bir saldırıya zemin
hazırlamak için zaman kazanma taktiği.
İran’ın Coğrafi ve Stratejik Erişilmezliği
İşte bu noktada, daha önceki yazılarımda ve programlarımda
sıkça vurguladığım kritik bir gerçeğe geliyoruz. ABD ve
İsrail’in stratejik planlamalarında en büyük yanılgı, İran’ın
füze altyapısını ve üretim merkezlerini imha edebileceklerini
zannetmeleridir.
Oysa gerçek şu ki, İran’ın füze üretimi, ABD ve İsrail’in
delici bombalarının erişebileceği ve imha edebileceği
derinlikten çok daha fazla bir derinlikte konumlanmıştır. İran
çölleri ve dağları, sadece coğrafi bir unsur değil; aynı
zamanda stratejik bir sığınaktır. Bu coğrafya, yeraltı
tesisleri, doğal mağaralar ve dağların içine oyulmuş savunma
hatlarıyla İran’ı, ABD’nin şimdiye kadar karşılaştığı hiçbir
rakibe benzemeyen bir yapıya dönüştürmüştür.
Bu, İran’ı “erişilmez ve yenilmez” kılan en temel unsurdur. Ne
F-35’ler ne B1, B2 bombardıman uçakları ne de sığınak delici
(bunker buster) bombalar, binlerce kilometrekareye yayılmış,
dağların kalbine yerleştirilmiş ve sürekli hareket halindeki
füzeleri yok edemez. İran’ın caydırıcılığının ardındaki gerçek
budur. Düşman, havadan vuramayacağı, karadan ise giremeyeceği
bir ülkeye savaş dayatmanın imkânsızlığını, bölgeye sevk
ettiği her askeri gücünün dağların kucağında, çöllerin
derinliklerinde yok edildiğini gördüğünde anlayacaktır. O gün
geldiğinde, artık geri dönüş olmayacaktır. Çünkü İran,
düşmanın gemilerini ilk motoru ateşlediğinde, uçaklarını daha
pistten havalanamadan vuran bir caydırıcılığa sahiptir.
Mezhep Kışkırtmaları: İhanet mi, Gaflet mi?
Son günlerde dikkatle takip ettiğim bir başka husus da, şu
günlerde bilinçli bir şekilde gündeme taşınmaya çalışılan
Şii-Sünni çatışması polemiğidir. Bölgede Siyonist rejimin ve
ABD’nin en büyük yenilgisi, Gazze’deki soykırım karşısında
İslam dünyasının farklı mezheplerden bile olsa ortak bir
vicdan etrafında birleşmesidir. Direniş ekseninin kalbindeki
İran, bu süreçte hem diplomatik hem de stratejik olarak en
büyük yükü taşımaktadır.
Tam da bu noktada, Şii-Sünni ayrıştırmasını körükleyen
girişimler, ancak düşmanın ekmeğine yağ sürmek olarak
yorumlanabilir. Bunu yapanların durumunu ikiye ayırmak
gerekir:
1. Bilerek yapanlar: İşgalci güçlerin bölgedeki varlığını
meşrulaştırmak, direnişin omurgasını kırmak ve
Müslümanların kanını birbirine akıtmak için kasıtlı olarak
mezhep fitnesini körükleyenler. Bunların yaptığı açıkça
hainlik ve ihanettir. Çünkü bugün Gazze’de, Lübnan’da ya
da Suriye’de direnen kardeşlerimizin arasına nifak sokmaya
çalışmak, doğrudan işgalcinin safında yer almak anlamına
gelir.
2. Bilmeyerek yapanlar: Bu tuzağın farkında olmadan,
sosyal medyada dolaşan provokatif içeriklere kapılarak ya
da dar çerçeveli siyasi hesaplarla bu söylemi yayanlar.
Ancak şu unutulmamalıdır ki, gaflette ısrar etmek,
ihanetle eşdeğerdir. Artık bir gerçeği görmek zorundayız:
Bugün İslam coğrafyasının kanayan yarası, mezhepler değil;
bu mezhepleri birbirine kırdırmaya çalışan emperyalist
zihniyettir.
Maskeler Bir Bir Düşüyor
Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova’nın yaptığı
açıklama aslında Batı’nın insanlık sicilini özetliyor:
Hiroşima’dan Nagazaki’ye, Vietnam’dan Belgrad’a, Irak’tan
Filistin’e kadar uzanan bir katliam zinciri. “Vahşi batıdan
insanlık beklemek aptallıktır” sözü, bugün ABD’nin Gazze’de
uyguladığı soykırımı ve İran’a karşı kurmaya çalıştığı tuzağı
anlamak için yeterlidir.
ABD, ne yazık ki alışageldiği sömürgeci yöntemleri bırakmış
değil. Müzakere masasında dünya kamuoyuna algı üretmek için
gözyaşı dökerken, sahada masumların kanını dökmeye devam
ediyor. Bir eliyle barıştan dem vururken, öteki eliyle
bombaları yağdırıyor. İran’ın verdiği cevap ise tarihin tozlu
raflarına kaldırılması gereken bu oyunun artık eskidiğini,
bölge ülkelerinin artık tuzaklara düşmeyeceğini gösteriyor.
Çünkü bu coğrafya, gözyaşı ile kanın aynı anda aktığı
sahneleri daha önce de izledi. Artık kimse bu maskeli oyuna
gelmiyor.
İran’ın coğrafyası ve stratejik derinliği, onu bu oyunların
dışında tutacak en büyük garantidir. Asıl mesele, bizim de bu
coğrafyada mezhep kavgalarına alet olmadan, ortak düşmana
karşı stratejik sabrı koruyabilmektir. Unutmayalım: Bugün
birilerinin bilerek ya da bilmeyerek alevlendirmeye çalıştığı
Şii-Sünni gerilimi, düne kadar Gazze’de birlikte şehit
düşenlerin gerçeğini inkâr etmektir.
Gaflet, ihanetin ta kendisidir. Uyanmak ise bir lütuf değil,
artık bir zorunluluktur.
Vefa, Duruş ve Ahlaki Sorumluluk
Merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan Hocamızı rahmet ve minnetle
anmak, bir vefa borcunun ötesinde, bağımsız bir duruşun ve
stratejik aklın mirasına sahip çıkmaktır. Hocamız, o günlerde
Türkiye’ye dayatılan “İran’la ilişkileri askıya al, görüşme,
ekonomik faaliyetleri durdur” baskılarına karşı ne yaptı? İlk
resmi ziyaretini Tahran’a yaptı. Ekonomik işbirliğini
güçlendirdi, mühendislik dehasını ve akademik derinliğini
İran’ın hizmetine sundu ve en önemlisi, bir ümmet âlimi olarak
kardeş coğrafyaya yol gösterdi.
Bize de şunu söylemişti: “Düşmanın gemisinden ya da uçağından
almak bize para, yapmak zaman kaybettirir. Çünkü onlardan çok
gerideyiz. Bizim yapmamız gereken füze yapmak ve düşmanın
uçağı daha havadayken, gemisini hareket için ilk motoru
ateşlediğinde imha etmeliyiz. ”
Bugün İran’ın ulaştığı füze kabiliyeti, dağların kalbine
yerleştirilmiş caydırıcılığı ve emperyalist tuzaklara düşmeyen
onurlu duruşu, işte bu stratejik vizyonun, bu ahlaki cesaretin
ve bu ileri görüşlülüğün eseridir. Erbakan Hocamız, siyasetçi
kimliğinin ötesinde bir mühendis, bir bilim adamı ve bir ümmet
sevdalısıydı. Onun söyledikleri, bugün İran’ın savunma
hatlarında, teknoloji üretiminde ve en önemlisi, boyun eğmeyen
duruşunda vücut bulmuştur.
EZCÜMLE;
İran, kâfirle savaştığı, emperyalizmin ambargolarına,
tehditlerine ve tuzaklarına boyun eğmediği müddetçe, gönlüm,
programlarım ve yazılarımla yanlarındayım. Gönlümle manevi
sahada, dualarımla, sözcüklerimle ve vicdanımla sahadayım. Bu,
bir tercih değil; bir duruştur. Bu, bir siyasi pozisyon değil;
ahlaki bir sorumluluktur.
Çünkü bugün İran’da direnen ruh, sadece bir ülkenin
sınırlarını korumuyor. İran’ın mücadelesi, Erbakan Hocamızın
hayalini kurduğu, onurlu, bağımsız ve kendi ayakları üzerinde
durabilen bir İslam dünyasının direniş kalelerini koruyor.
Hocamızın bize öğrettiği gibi, bağımsızlık pazarlık konusu
değildir, onur teslim alınmaz, kardeşlik ise menfaat
karşılığında terk edilecek bir yük değildir.
Bugün İran’a yönelik her saldırı, aslında Erbakan Hocamızın
vizyonuna, Milli Görüş’ün bağımsızlık davasına ve tüm mazlum
coğrafyanın onur mücadelesine yapılmış bir saldırıdır. Bizler,
bu mücadelede kimin hangi safta durduğunu çok iyi biliyoruz.
Hocamızın mekânı cennet olsun. Ruhu şad olsun. Onun açtığı
yolda, onun gösterdiği istikamette, onurlu duruştan
vazgeçmeyeceğiz. İran’ın direnişi, Erbakan Hocamızın
emanetidir. Biz de bu emanete sahip çıkıyoruz.
Ne mutlu Erbakan hocamızın izinden gidenlere.
Ne mutlu mazlumun yanında duranlara.
Ne mutlu onurlu duruştan taviz vermeyenlere.