
Prof. Dr. Süleyman Çelik : SUÇ KİMDE ???
Yazıma bir Nasrettin Hoca fıkrasıyla başlamak istiyorum:
Nasrettin Hoca’nın evine hırsız girer ve ‘yükte hafif, pahada
ağır’ neyi varsa alır, götürür. Üzüntülerini bildirmeye gelen
komşuları, “kapını sağlam kilitlemeliydin, değerli eşyalarını
ortada bırakmamalıydın” gibi sözlerle eleştiri yağmuruna
başlayınca, Hoca dayanamaz, “tamam komşular, ben hatalıyım da
“hırsızın hiç mi suçu yok?” der!..
ABD’nin, bu kez Venezüella’da haydutluk yapması üzerine, doğal
olarak herkes emperyalizmi lanetlemeye başladı!..
“Şeytanın avukatlığı” denen bir şey var ya!..
İşte ben onu yapmak istiyorum ve Nasrettin Hoca’nın fıkrasını
tersyüz edip, “tamam! Haydudu lanetleyelim. Ama ev sahibinin
hiç mi suçu yok?” der gibi; “emperyalistlerin haydutluk
yapmasını kolaylaştıran/ onlara haydutluk yapma fırsatı veren/
ortam hazırlayan ülkelerin hiç mi suçu yok?” Demek
istiyorum!..
**
Eğer bir mahallede hırsızlık olayları yaygınlaşırsa, ne yapmak
gerekir?
Kapıları, pencereleri sıkı kilitlemek gibi bireysel önlemler
önemlidir. Ama ondan daha önemlisi mahalle dayanışmasının
sağlanmasıdır. Yani ortak (kolektif) önlemler almaktır…
Eğer komşular, birbirlerinin evlerini kendi evleri gibi
gözetir, kuşkulu birini gördüklerinde mahalleyi ayağa
kaldıracak olurlarsa, hırsızlar o mahalleden hemen
uzaklaşırlar…
Tersine, kıskançlık ya da kişisel sürtüşmeler nedeniyle
komşular, sevmediklerinin evini soymaya çalışanlara sessiz
kalır, hatta yardım ederlerse, o mahalle hırsızlar için cennet
olur
***
Bu bakımdan emperyalist haydutluğa karşı yapılacak ilk iş,
özelde komşu ülkelerin, genelde tüm mazlum ulusların dayanışma
içinde olmalardır…
Ne yazık ki mazlum uluslar bu bilinçten yoksundurlar. Böyle
olduğu için aldatılarak ya da yöneticileri emperyalist ülkeler
tarafından satın alınarak kullanılmakta ve sonuçta
emperyalistler kolaylıkla sömürüyü sürdürmekte, sömürüye karşı
çıkanlara da haydutluk yapmaktadırlar…
Bizden çok uzak olduğu için Venezüella ve Latin Amerika
örneğini, Monreo Doktrini’ni vs. bir kenara bırakıp,
günümüzde/ gözümüzün önünde yaşandığı için, sıradan insanların
bile bir şeyler bildiği, kendi komşularımız, Irak, Suriye ve
İran örnekleri üzerinden konuyu işlemek istiyorum…
Irak ve Suriye emperyalist haydutluğa maruz kalmış ve
parçalanmışlardır. İran ise sürekli tehdit altındadır.
Üç ülkede de demokrasi yoktur ve diktatörler tarafından
yönetilmekte, daha yumuşak deyimle söyleyecek olursak otoriter
yönetim altındadırlar…
Diktatörler, genelde megaloman oldukları için bir şey öğrenme
gereksinimi duymazlar. Bu nedenle tarih bilincinden ve
dolaysıyla ulusal bilinçten yoksun, bilgisiz, birikimsiz,
bağnaz, zekâları da uzağı görmeyi bırakın önlerini göremeyecek
düzeyde olduğu için, satın alınabilmekte ya da kolaylıkla
aldatılmakta ve kullanılabilmektedirler.
***
Komşumuz Irak’ın lideri Saddam, tipik bir megalomandı ve
emperyalistler tarafından kullanılarak, önce komşusu İran'a
saldırtıldı.
Irak- İran savaşı 8 yıl sürdü. Çünkü emperyalistler iki
tarafın da savaşı kazanmasını istemiyor; yıpranmalarını,
güçlerini yitirmelerini ve bu arada onlara silah satmak
istiyorlardı…
Savaş sırasında Batı medyası sürekli Saddam’a övgüler diziyor
ve onu halk kahramanı gibi gösteriyordu!..
Sıra, savaştan sonra verecekleri yeni rol gereği, Saddam’ı
şeytanlaştırmaya geldi…
Bu amaçla, savaşın sonuna doğru, yıllardır güdümleri altında
kullandıkları, Irak’ın kuzeyindeki Kürtleri isyan ettirdiler.
Saddam’ın kulağına da kendisine vermiş oldukları kimyasal
silahları kullanmasını fısıldadılar. Sonuçta Halepçe katliamı
yaşandı ve Saddam’ın Batı’daki “Halk Kahramanı” imajı, “Halk
Düşmanı”na dönüştü.
Ardından diğer komşusu Kuveyt’i işgal etmesini sağlayarak
Saddam’ın sonunu hazırladılar!..
Ne yazık ki Saddam’ın sonu Irak’ın da sonu oldu ve ülke
parçalandı…
***
Suriye’de yanlışlık Baba (Hafız) Esad ile başladı. Hafız Esad,
PKK'ya kucak açtı. Terörist Başının Şam'da oturup, bir yandan
Bekaa Vadisi'ndeki kampta teröristleri eğitmesini, bir yandan
da uluslararası ilişkilerini sürdürmesi için gerekli koşulları
sağladı.
Güya Baasçı, yani antiemperyalistti. Ama emperyalizmden haberi
yoktu.
Tarih bilgisi ve zekâ düzeyi PKK'nın arkasında "böl ve yönet"
politikası uygulayan emperyalistlerin olduğunu görecek düzeyde
değildi.
Böyle olmasaydı zaten, kendi içinde de Kürtler olduğunu
düşünür ve emperyalistlerin ileride onları kullanarak
Suriye'yi parçalayacaklarını öngörürdü…
Kaçınılmaz sonu kendisi göremedi ama oğlu yaşadı ve ülkesinden
kaçarak canını zor kurtardığı gibi, ülkesi de resmen olmasa
bile, parçalandı…
***
Diğer komşumuz İran’a gelince:
“Molla Rejimi” başladığından beri İran, komşularına rejim
ithal etmeye çalışmakta; bu amaçla İslamcı terör örgütlerini
desteklemekte ve hatta kendisi terör örgütü kurmakta; bu
örgütlere bağlı teröristlerin, ülkemiz dahil, komşu ülkelerde,
cinayet işledikten sonra ülkesini sığınmalarını izin vermekte
ve onları korumaktadır.
***
Durum böyle olunca emperyalistler, bölgemizde at koşturmakta
ve ülkelerin / ulusların kaderi ile oynamaktadırlar…
Oysa çok eski değil, yakın tarihte yaşanmış, emperyalistleri
mahallemizden (bölgemizden) uzak tutacak ve bölge ülkelerinin
“barış içinde bir arada” yaşamalarını sağlayacak bir uygulama
örneği vardır…
“Yurtta Barış, Dünyada Barış” diyen Atatürk, kısa ömründe,
yaptığı antlaşmalar ile bölgemizi, dünyanın “Barış Mahallesi”
yapmıştı…
Türkiye, Irak, İran ve Afganistan arasında Sadabat
Antlaşması’nı; Türkiye, Yunanistan, Yugoslavya ve Romanya
arasında Balkan Anlaşmasını yaptı. Buna daha sonra Bulgaristan
da katıldı. Kuzey’deki büyük komşumuz Sovyetler Birliği ile
Ulusal Kurtuluş Savaşı zamanında kurulmuş olan dostluk
ilişkileri sürüyordu…
O zaman dünyadaki saygınlığımız o kadar büyüktü ki Türkiye
hakem rolü oynayabiliyordu:
1932’de Londra’da düzenlenen Dünya İktisat Kongresi’ne İktisat
Bakanı Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı Dr. Tevfik Rüştü Aras
katılır…
Kongrede meslektaşları ile ikili görüşmeler yapan Dr. Aras’a,
Romanya Dışişleri Bakanı bir sıkıntısını dile getirir…
Romanya’nın Sovyetler Birliği ile Birinci Dünya Savaşı’ndan
kalma bir sınır sorunu vardır. Romen Bakan, “bu sorunun çözümü
için İngiltere’den yardım isteyeceğini” söyler…
Dr. Aras, “komşular arasındaki sorunlara emperyalistleri
karıştırmanın doğru olmadığını, çünkü onların sorunları çözmek
yerine daha da büyütmeye çalışacaklarını, bu nedenle
komşuların sorunlarını diyalog yoluyla, kendi aralarında
çözmeleri gerektiğini” bildirir…
Bunun üzerine Romen Bakan, “beni Sovyet Dışişleri Bakanı ile
görüştürebilir misin?” der…
“Elbette” yanıtını veren Dr. Aras, iki bakanı Türk
Büyükelçiliği’nde bir araya getirerek, kendisinin hakemliğinde
görüşmelerini sağlar ve sonuçta sorun çözülür…
***
İşte Atatürk zamanında, Türkiye Cumhuriyeti bölgemizde böyle
bir düzen kurmuştu!..
Atatürk’ten sonra, Atatürk’ün kurduğu bu düzeni, ne yazık ki
önce biz yıktık ve emperyalistlere teslim olduk…
Oysa, Türk Kurtuluş Savaşı’nı örnek alan mazlum uluslar
başkaldırmış ve bağımsızlıklarını kazanmış; “ufukta güneşin
doğduğunu nasıl görüyorsam, bütün mazlum ulusların
uyanışlarını da öyle görüyorum” diyen Atatürk’ün hayali
gerçekleşmişti.
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, komünist ve kapitalist
emperyalist blokların dışında, “Bağlantısız Ülkeler” ya da
diğer adıyla, “Üçüncü Dünya Ülkeleri” adı altında örgütlenen
bu ülkeler, “Atatürk’ün dış politikasına benzer” bir politika
uygulamaya çalışıyorlardı*…
Türkiye Cumhuriyeti’ne yakışan bu örgütün Başkanlığı idi…
Atatürk’ü kendilerinin de önderi kabul eden bu ülkeler, 1955
yılında Endonezya’nın Bandung kentinde düzenledikleri
konferansa, bu nedenle Türkiye’yi de davet ettiler. Ne yazık
ki konferansa katılan Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu,
yaptığı konuşmada, emperyalistlerin propagandasını yapmaya
kalkınca yuhalandı ve bundan sonra Türkiye örgütten dışlandı…
Öyle bir duruma düştük ki Fransa’ya karşı bağımsızlık savaşı
veren Cezayirli mücahitler, yaka ceplerinde Atatürk’ün
fotoğrafını taşırken, biz Birleşmiş Milletler’de Fransa’nın
yanında yer alıyorduk…
Aynı durum, aynen sürüyor. Haydut ABD, BOP ya da GOP adında
projeler hazırlıyor ve açıkça “Kuzey Afrika’dan Orta Asya’ya
kadar 24 ülkenin (yani tüm Müslüman ve Türk devletlerinin)
sınırlarını değiştireceğini (yani yıkacağını)” söylüyor. Biz
bu projenin eşbaşkanlığını üstleniyoruz. Bu doğrultuda Irak,
Libya ve Suriye’nin parçalanması uygulamalarına
katılıyoruz!...
İsrail ABD’nin verdiği silahlarla Gazze’de Filistinlilere
soykırım uyguluyor.
İsrail Parlamentosu’nda konuşan Trump, “size güzel silahlar
verdik ve siz de bunları çok güzel kullandınız” diyerek, bunu
açıkça söylüyor. Oradan Kahire’ye geçerek, önde gelen Müslüman
ülkelerin liderleriyle, İsrail adına “Gazze’de ateşkes
anlaşmasını” imzalıyor. Müslüman liderler, “Netenyahu’nun
Kahire’ye gelmesini önledik” diye övünüyorlar!..
Oradan Suudi Arabistan ve Körfez emirliklerini dolaşan Trump,
4 trilyon dolar kadar haraç toplayarak ülkesine dönüyor.
Böylece, Gazze’de Müslüman soykırımı yapması için İsrail’e
verdikleri silahların parasından çok daha fazlasını
Müslümanlardan geri almış alıyor!...
Yani İsrail, Müslümanların parasıyla Müslüman soykırımı yapmış
oluyor!..
Şimdi Nasrettin Hoca fıkrasındaki soruya gelelim:
Suç, Haydut ABD’de mi, Müslüman ülkelerde mi?
*Daha sonra, darbeler yapmak ya da yöneticilerini satın almak
gibi yeni sömürgecilik yöntemleri geliştiren emperyalistler,
mazlum ulusları, ne yazık ki tekrar sömürgeleştirdiler...