Rubil GÖKDEMİR : Kutsal
Meşruiyetin Tükenişi : İran Rejimi Neyi Kaybetti ???
Hukukun, şeffaflığın ve kamuoyu denetiminin sistematik biçimde
dışlandığı rejimlerde benzer sonuçların ortaya çıkması tesadüf
değildir. “Paralel devlet”, kronik yolsuzluk, oligarşik
sermaye birikimi ve otoriterleşme bu tür siyasal yapılarda
birer sapma değil, neredeyse kaçınılmaz birer sonuçtur.
Zira denetlenmeyen iktidar, er ya da geç kendi iç mantığını
üretir; bu mantık da kamu yararı değil, iktidarın sürekliliği
üzerine kuruludur.
Bu rejimler, demokratik meşruiyetin zahmetli yolları yerine
daha “kullanışlı” bir meşruiyet biçimini tercih eder:
sorgulanamaz, kutsallaştırılmış, ideolojik ve dogmatik
gerekçeler. “Dava”, “devrim”, “beka”, “dış güçler” ya da
“ilahi irade” gibi kavramlar, halkın rızasını sürekli
üretmekten çok, sorgulama ihtiyacını bastırmaya yarar. Bu
söylem dünyasında iktidar, hesap veren bir yapı olmaktan
çıkar; kendisini tarihsel, ideolojik ya da metafizik bir
misyonun taşıyıcısı olarak sunar.
İran İslam Cumhuriyeti bu bağlamda öğretici bir örnek teşkil
etmektedir. Rejim, formel olarak cumhuriyet iddiası taşısa da
fiiliyatta siyasal, askeri ve ekonomik gücün “dini lider”
makamında yoğunlaştığı bir yapı üretmiştir.
Ali Hamaney şahsında sembolleşen bu merkezileşme, yalnızca
siyasal karar alma süreçlerini değil, ekonominin en stratejik
alanlarını da kapsar. Devrim Muhafızları ve onlara bağlı vakıf
ve şirket ağları, devletin resmi bütçesinin çok ötesinde bir
ekonomik alanı kontrol etmektedir. Bu alan ne parlamentonun ne
de kamuoyunun gerçek anlamda denetimine açıktır.
İşte “paralel devlet” tam da burada ortaya çıkar. Hukuki
statüsü muğlak, hesap verme yükümlülüğü belirsiz, ancak
ekonomik ve askeri gücü son derece somut bir yapı…
Böyle bir sistemde yolsuzluk münferit bir ahlaki zaaf değil,
yapısal bir işleyiş biçimi hâline gelir. Kaynak tahsisi
liyakatle değil sadakatle; verimlilikle değil ideolojik
yakınlıkla belirlenir. Sonuç ise kaçınılmaz olarak ekonomik
çürüme ve toplumsal yoksullaşmadır.
Oysa İran, doğal kaynaklar bakımından dünyanın en şanslı
ülkelerinden biridir. Doğalgaz ve petrol rezervleri açısından
küresel ölçekte ilk sıralarda yer alan bir ülkenin, halkının
temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanması yalnızca
yaptırımlarla açıklanamaz. Asıl mesele, bu kaynakların kimler
tarafından, hangi önceliklerle ve hangi denetim mekanizmaları
içinde kullanıldığıdır.
Kaynaklar halk için değil, rejimin ideolojik ve jeopolitik
ajandasını sürdürmek için seferber edildiğinde; refah değil,
yoksulluk; istikrar değil, sürekli kriz üretilir.
Burada kritik bir noktaya geliyoruz: İdeolojik ya da dini
meşruiyetin de bir sınırı vardır. Bu sınır soyut inançlardan
değil, son derece somut bir yerden geçer: toplumun temel
ihtiyaçları. Ekmek, iş, sağlık, güvenlik ve onur…
Bir rejim ne kadar kutsal bir söylem üretirse üretsin, bu
ihtiyaçları karşılayamadığında meşruiyetini hızla tüketir.
Çünkü karnı aç, geleceği belirsiz bir toplum için metafizik
vaatlerin ikna gücü sınırlıdır.
Son yıllarda İran sokaklarında yükselen itirazlar tam da bu
meşruiyet krizinin dışavurumudur. Tepkiler yalnızca siyasal
özgürlüklere değil, ekonomik adaletsizliğe ve sistematik
yoksullaşmaya yöneliktir. Bu itirazlar, rejimin dayandığı
“dini meşruiyet” anlatısının artık geniş toplumsal kesimleri
ikna edemediğini göstermektedir. Kısacası sorun, inançta
değil; inancın iktidar tarafından araçsallaştırılmasındadır.
Bugün İran rejimi, ürettiği meşruiyetin sonuna yaklaşmaktadır.
Çünkü kutsallık iddiası, refah üretemediğinde; ideoloji,
adaletin yerini aldığında; “dış düşman” söylemi, iç çürümeyi
örtmeye yetmediğinde siyasal yapı kendi ağırlığı altında
çökmeye başlar. Tarih, denetimsiz iktidarların er ya da geç
aynı sona yürüdüğünü defalarca göstermiştir.
İran örneği bize şunu bir kez daha hatırlatıyor: Gerçek
meşruiyet, ne sloganlarda ne de kutsal unvanlardadır. Gerçek
meşruiyet, hukukun üstünlüğünde, hesap verebilirlikte ve
halkın insanca yaşama hakkını güvence altına alan bir
düzendedir. Bunun alternatifi ise yalnızca gecikmiş krizler
olacaktır...
Demokratik Değişim Hareketi Sözcüsü
Rubil GÖKDEMİR