
Resmî Gazete’de Yayımlanan Kenevir Yönetmeliği Gölgesinde : Belgeli Gerçekler mi, İnanılmak İstenen Yalanlar mı ??? Kenevir, Bilim ve Linç Kültürü
Muhammet Binici
31.01.2026
***
Bir köşe yazısı yayımlanır. Bir haber
yapılır. İçinde isim vardır, belge vardır, video vardır,
tanıklık vardır. Buna rağmen bazıları için bunların hiçbirinin
kıymeti yoktur. Çünkü onlar için asıl belirleyici olan şey
belge değil, algıdır.
Prof. Dr. Dilek İnan hakkında kaleme
aldığım yazının ardından gelen yorumlar, tam da bu ülkenin
kronik hastalığını bir kez daha gözler önüne serdi: Bilgiye
bakmadan hüküm verme refleksi.
Gelin, yöneltilen iddiaları ve “soru” gibi
sunulan ithamları tek tek ve sakinlikle ele alalım.
1. “Hiçbir yerde kayıtlı bilgi yok,
akademik geçmişi çıkmıyor.”
Bu iddia ilk bakışta masum bir soru gibi
duruyor. Ancak temel bir yanlışı içinde barındırıyor:
“Arama motorunda çıkmayan bilgi yoktur”
varsayımı.
Prof. Dr. Dilek İnan, kendi beyanıyla da
açıkça ifade ettiği üzere, Almanya’da yaşadığı hukuksal ve
mesleki süreçlerin ardından kendi iradesiyle akademik ve
mesleki kayıtlarını aktif sistemlerden sildirmiştir. Bugün
Almanya’da yalnızca yasal çerçevede, tedavi uygulamadan,
danışmanlık faaliyeti yürütmektedir.
Bu durum ne hukuka aykırıdır ne de
olağandışıdır.
Akademik hayattan çekilmiş, diplomalarını
aktif kullanmayan, kamusal görev almayan birçok bilim adamı ve
bilim kadını vardır.
Google’da görünmemek, hiç var olmamış
olmak anlamına gelmez.
Üstelik yazımda, bu duruma ilişkin
doğrudan kendi beyanı da açıkça yer almaktadır.
2. “Belgeler sahte olabilir, başlık
kaymış, imza sahte.”
Burada artık soru sormaktan çıkıp itham
üretme aşamasına geçildiğini görüyoruz.
Şu soruyu sormak zorundayız:
Bir sosyal medya kullanıcısı, ekrana
baktığı bir görselden belgenin sahte olduğunu nasıl tespit
edebilir?
– Hangi adli belge
inceleme yetkisiyle?
– Hangi kurum adına?
– Hangi uzmanlıkla?
Ortada açıkça paylaşılan diplomalar
varken, bunların sahte olduğuna dair tek bir somut delil
sunulmamıştır.
Belge sahteciliği iddiası, hukuki bir
iddiadır. Sosyal medya kanaatiyle değil, savcılık
soruşturmasıyla ispatlanır.
Eğer gerçekten sahteyse, yapılacak şey
bellidir:
Algı üretmek değil, resmî başvuru yapmak.
3. “Heilpraktiker eğitimi almış, doktor
olsa buna gerek yoktu.”
Bu yorum ise konunun en açık şekilde
bilinmeden konuşulduğunu gösteriyor.
Almanya’da Heilpraktiker eğitimi, tıp
doktoru olmayanlar için olduğu kadar, tıbbı bırakmış veya
aktif doktorluk yapmayan kişiler için de yasal bir danışmanlık
çerçevesi sağlar.
Bu eğitim, “doktor değildir” kanıtı değil,
mevcut yasal zeminde faaliyet gösterebilmenin gereğidir.
Kaldı ki Prof. Dr. Dilek İnan, bugün aktif
tıbbi tedavi uygulamadığını, diplomalarını bu amaçla
kullanmadığını zaten açıkça ifade etmektedir.
Yani burada bir gizleme değil, şeffaflık
vardır.
4. “Gazeteci olarak kurumlardan teyit
aldınız mı?”
Evet, bir gazeteci olarak yaptığım şey
şudur:
– Belgeyi gördüm.
– Tanıklığı dinledim.
– Kongredeki konuşmayı kesintisiz,
kırpılmamış video olarak kaydettim.
– Açık kaynaklara, kişisel beyanlara ve
sunulan belgelere dayandım.
Bir gazeteci, savcı değildir.
Bir köşe yazısı, soruşturma dosyası
değildir.
Eğer iddia sahipleri gerçekten bu kadar
eminse, gazeteciyi değil, ilgili kurumları göreve çağırmaları
gerekir.
5. “Onkoloji uzmanı değil, kanseri
kenevirle yendiğini iddia ediyor.”
Karar gazetesinde yer alan bu ifade, yine
bağlamından koparılmış bir tartışmanın ürünüdür.
Prof. Dr. Dilek İnan’ın iddiası şudur:
– Kendi kanser sürecinde, Almanya’da yasal
çerçevede uygulanan tedavi yöntemlerinden biri olarak tıbbi
kenevir kullanılmıştır.
– Tedavi başlangıcındaki patoloji
raporları ile tedavi sonrasındaki raporlar arasında kanser
bulgusunun tamamen ortadan kalktığı görülmektedir.
TEDAVİ ÖNCESİ BULGULAR

(G3 evresinde, agresif büyüme özelliği
gösteren osteosarkom tümör hücreleri tespit edilmiştir.
Teşhis, hastaya uygulanan kontrastlı (ilaçlı) MR görüntüleme
sonucunda konulmuştur.)
TEDAVİ SONRASI

(G3 evresinde, agresif hücre yapısına
sahip osteosarkom tanısı bulunan hastanın takibi üniversitemiz
Onkoloji ve Hematoloji bölümü tarafından rutin kontroller
kapsamında yapılmıştır. Yapılan hücresel ve ileri görüntüleme
yöntemleri ile, tümörün aktif varlığına dair kesin bir bulguya
ulaşılamadığı görülmüştür.
Öncelikle belirtmek isteriz ki, hastada
glutamal bölgede tespit edilen üç tümörden biri cerrahi olarak
çıkarılmıştır. Ardından tamamlayıcı tıp kapsamında uygulanan
multimodal terapi yöntemi çerçevesinde RSO, THC ve çeşitli
bitkisel serum ile enjeksiyon tedavileri uygulanmıştır. Temel
olarak THC bazlı tedavi, protokole uygun şekilde 90 gün
süreyle, 10 mg’dan başlayarak toplam 3000 mg doza ulaşacak
biçimde gerçekleştirilmiştir.
Yapılan değerlendirmelerde tam remisyon
sağlandığı görülmüş olup, tarafımızca gerçekleştirilen
kontrollerde osteosarkoma ilişkin herhangi bir patolojik
bulguya rastlanmamıştır.
Hastanın eşlik eden genetik hastalığı olan
FMF nedeniyle gerekli tedavi ve düzenli kontroller tarafımızca
sürdürülmektedir. Mevcut genetik rahatsızlığına yönelik tedavi
süreci devam etmektedir.)
TEDAVİDEN SONRA 2. GÖRÜŞ

Resmî Gazete’de Yayımlanan Kenevir
Yönetmeliği Gölgesinde (2)
(İkinci bir görüş almak isteyen hasta,
Onkoloji, Hematoloji ve Romatoloji bölümleri tarafından
yeniden değerlendirilmiş, ayrıca iki farklı eyalette bulunan
iki ayrı üniversite kliniğinde yapılan tetkik ve kan
tahlilleri sonucunda da hastanın tamamen iyileştiği
laboratuvar bulguları ile doğrulanmıştır.
G3 evresinde, agresif hücre yapısına sahip
osteosarkom tanısı bulunan hastanın rutin takipleri
üniversitemiz Onkoloji ve Hematoloji bölümü tarafından
gerçekleştirilmiştir. Yapılan hücresel incelemeler ve ileri
görüntüleme yöntemleri dahil olmak üzere tüm tanısal
prosedürler uygulanmış, ancak tümörün aktif varlığına veya
nüksüne dair herhangi bir bulguya rastlanmamıştır.
Öncelikle belirtmek isteriz ki, hastada
glutamal bölgede tespit edilen üç tümörden biri cerrahi olarak
çıkarılmıştır. Takiben tamamlayıcı tıp kapsamında uygulanan
multimodal terapi yöntemi çerçevesinde RSO, THC ve çeşitli
bitkisel serum ve enjeksiyon tedavileri uygulanmıştır. Tedavi
süreci, temel olarak THC bazlı protokol doğrultusunda, 90 gün
boyunca 10 mg’dan başlanarak toplam 3000 mg doza ulaşacak
şekilde yürütülmüştür.
Yapılan klinik değerlendirmeler ve
kontroller sonucunda tam remisyon (complete remission)
sağlandığı görülmüş olup, tarafımızca gerçekleştirilen
takiplerde osteosarkoma ilişkin herhangi bir patolojik bulgu
saptanmamıştır.
Hastanın eşlik eden genetik hastalığı olan
FMF nedeniyle gerekli tedavi ve düzenli kontroller tarafımızca
yapılmakta olup, mevcut genetik rahatsızlığına yönelik tedavi
süreci devam etmektedir.)
İşte böyle…
Bu bir “masal” değil, belgeli bir tıbbi
süreçtir.
Kenevir mucize diye sunulmamıştır.
“Tek başına her şeyi iyileştirir”
denmemiştir.
Anlatılan şey, bilimsel bir deneyim ve
kişisel tanıklıktır.
Bunu tartışmanın yolu linç değil, bilimsel
karşı argümandır.
Ha bu arada, ilgili yetkili kurumlar Dilek
İnan’ı dinlemiştir.
Bu aşamadan sonra sürecin tek muhatabı
yetkili kurumlardır.
Türkiye’nin geleceği için en doğru, en
adil ve en olumlu kararların alınacağına dair inancım tamdır.
EZCÜMLE
Bu ülkede ne zaman biri çıkıp belge
koysa,
ne zaman biri veri konuşsa,
ne zaman biri yerleşik korkuların dışına
çıksa,
ilk refleks aynı oluyor:
Kişiyi hedef al, konuyu boğ.
Oysa gerçek çok basit:
– Diploma ortada.
– Belgeler ortada.
– Video ortada.
– Patoloji raporları ortada.
İddiası olan konuşur.
Belgesi olan ortaya koyar.
Algıyla gerçek inşa edilemez.
Türkiye’nin kaybedecek bir bilim adamı bir
bilim kadını daha yok.
Türkiye’nin linçle harcayacak bir yılı
daha yok.
Ve artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Biz gerçekten gerçeği mi arıyoruz,
yoksa sadece inanmak istediğimiz şeyi mi?
Neyse ki, 31 Ocak 2026 tarihli Resmî
Gazete’de yayımlanan düzenleme, bu tartışmaların artık
söylentiler ve algılar üzerinden değil, açık ve bağlayıcı bir
hukuk zemini üzerinden yürütülmesi gerektiğini net biçimde
ortaya koyuyor. Sağlık Bakanlığı tarafından çıkarılan
yönetmelik, kenevirden elde edilen tıbbi, sağlık, destek ve
kişisel bakım ürünlerinin hangi koşullarda üretileceğini,
hangi THC sınırları içinde kalacağını, nasıl
ruhsatlandırılacağını, kimler tarafından piyasaya
sunulabileceğini ve tüm sürecin elektronik takip sistemleriyle
nasıl denetleneceğini ayrıntılı biçimde düzenliyor. Bilimsel
kanıt, klinik veri, kalite, güvenlilik ve devlet gözetimi
olmadan tek bir ürünün dahi piyasaya çıkamayacağı bu çerçeve,
hem hastayı koruyan hem de bilimi, hekimi ve araştırmayı
suçlama kültüründen ayıran açık bir yol haritası sunuyor.
Tartışmanın bundan sonrası için zemini
bellidir, kanaat değil mevzuat, linç değil bilim.
Zaten bütün bu yaşananlar, Prof. Dr. Dilek
İnan üzerinden tıbbi kenevir yönetmeliğinin hayata geçmesini
engellemek, Prof. Dr. Ahmet Akın üzerinden ise 10. Yargı
Paketi’nde yer alan eşcinsel ameliyatları ve hormon
tedavilerinin kaldırılmasına yönelik düzenlemelerin önünü
kesmek için yürütülen bir set çekme operasyonu değil miydi?
İsimler değişiyor, başlıklar değişiyor;
yöntem değişmiyor. Kişi hedef alınıyor, tartışma saptırılıyor
ve asıl mesele, yani düzenleme, sessizce kadrajın dışına
itiliyor.
Özetle, hedef alınan kişiler değil,
onların temsil ettiği hukuki ve bilimsel adımlardı. Bilim ve
hukuk konuşmasın diye insanlar linç edildi, kamuoyu bilinçli
biçimde yönlendirildi ve kamu yararına atılacak adımlar
durdurulmak istendi.
Ama gerçek er ya da geç yerini bulur.
Türkiye’nin kaybedecek bir bilim adamı ve bir bilim kadını
daha yok, algılara feda edecek bir yılı da yok. Bundan sonrası
bir tercih meselesi değil, bir sorumluluk meselesidir.
Ve bu vesileyle, 31 Ocak 2026 tarihli
33154 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren
KENEVİRDEN ELDE EDİLEN ÜRÜNLERE DAİR YÖNETMELİK
düzenlemesinin, bilimin ve kamu yararının esas alındığı bir
sağlık politikası çerçevesinde uygulanması temennisiyle
vatanımıza ve milletimize hayırlı olmasını diliyorum.
Vesselam…