
Mesut Uğur : BORCU OLDUĞU
HALDE ÖDEMEYİP ZALİMLİK YAPIP KRALLAR GİBİ YAŞAYAN YİYİP
İÇENLERE İTHAF OLUNUR !!!
19 Nisan 2026
***
**BİR MÜDDET ZEYTİN
YİYECEĞİZ, SONRA.........
Kendisini karşılayan sekretere; Nazif Beyle görüşmek
istediğini söyledi.
Bunun üzerine sekreter birden ciddileşti: "Nazif Bey mi?"dedi.
"Evet, Nazif Bey!" diye cevap alınca, hüzünlü bir ses tonuyla
"Nazif Bey sizlere ömür efendim, onu kaybedeli dört yıl oldu."
dedi.
Hiç beklemediği bu haberle bir acı saplandı yüreğine. "Ya,
öyle mi...?"diyebildi sadece.
Hicranlı bir suskunlukla bir müddet öylece kalakaldı.
Gözlerine hücum eden yaşlar yanaklarından süzülüp göğsüne
damladı. Kendisini Toparlayıp "Onun adına görüşebileceğim bir
yakını var mı acaba?" diye sordu.
"Evet var, oğlu Selim Bey....".Titrek bir sesle "Öyleyse Selim
Beyle görüşebilir miyim?" dedi.
Görevli hanım,insanda saygı uyandıran bu kibar beyefendiye,
"Selim Bey oldukça meşgul bir insan, randevusuz görüşmek pek
mümkün olmuyor; ama ben yine de kendisine bir haber vereyim.
" Dedi ve telefona yöneldi.. Sonra "Kim diyelim efendim?" diye
sordu.
"Kendimi ona ben tanıtmak istiyorum kızım." cevabı üzerine
sekreter dahili telefonu çevirdi.
Daha sonra mütebbessim bir çehreyle, "Selim Bey sizinle
görüşmeyi kabul etti, lütfen beni takip edin."
dedi. Beraber merdivenden çıktılar.İnce bir zevkle döşenmiş
geniş bir salondan geçip büyük bir kapının önünde durdular,
sekreter kapıyı açarak, 'Buyurun!' dedi.
O da içeri girdi. Kendisini ayakta bekleyen vakur ve
mütebbessim gence doğru hızlı adımlarla yürüdü, elini
uzatarak, "Merhaba, ben Prof. Dr. Mehmet Baydemir."dedi.
"Bendeniz de Selim Cebeci... Lütfen buyurun, oturun." dedi,
genç iş adamı.
Mehmet Bey, kendisine gösterilen yere oturur oturmaz:
"Yirmi üç yıl, tam yirmi üç yıl... Vaktiyle bana burs verip
okumama vesile olan insanın elini öpmek için bu ânı bekledim."
dedi ve dudakları titredi,gözleri doldu.
"Ama o büyük insanın elini öpmek nasip değilmiş, bunun için ne
kadar üzgünüm anlatamam."
Yaşarmış gözlerini kuruladıktan sonra Selim Beye döndü: "Fakat
en azından o büyük insanın mahdumunun elini sıkmaktanda
bahtiyarım." Misafirin bu sözleri üzerine Selim Bey yerinden
fırladı, kulaklarına inanamıyordu. Kelimelerinin her biri
birer hayret nidâsı gibi dizildi cümlelerine: "Mehmet Baydemir
demiştiniz değil mi, Tosyalı Mehmet Baydemir mi?" Profesör,
delikanlının bu heyecanlı haline bir anlam veremeyerek başıyla
"Evet" dedi. Bunun üzerine Selim Beyin gözleri sevinçle
parladı.
"Babamla sizi uzun yıllar aradık; ama bulamadık." dedi.
Profesörün yanına gelerek iki eliyle elini tuttu, candan bir
dost gibi sıktı
ve "Sizi karşıma Allah çıkardı." dedi.
Bu sözler profesörü çok şaşırtmıştı
"Uzun yıllar beni mi aradınız? Peki ama neden?" dedi.
Selim Bey gülen gözlerle profesöre bakarak "Bizdeki
emanetinizi vermek için..." deyince, profesörün şaşkınlığı
iyiden iyiye arttı.
"Emanet mi?" dedi.
Selim Bey cevap vermeden yerine geçip telefonu çevirdi.
Karşısındakine "Gelebilir misiniz?" deyip telefonu kapattı.
Mehmet Bey, Şaşkın gözlerle Selim Beye bakarken kapı çalındı,
odaya iyi giyimli bir bey girdi.
Selim Bey ona yanına gelmesini işaret etti, sonra kulağına bir
Şeyler fısıldadı. Gelen kişi bir şey söylemeden geldiği kapıya
yöneldi. O çıkarken Selim Bey, misafiriyle tatlı bir sohbete
başladı.Sohbetleri koyulaştıkça, çehrelerindeki şaşkınlık,
yerini birbirlerine Hasret kırk yıllık ahbapların yeniden
buluşmalarındaki sevinç, samimiyet ve güvene bırakmıştı.
Mehmet Bey yurt dışındaki tahsilinden, araştırmalarından ve
yirmi üç yıl boyunca her yıl büyüyen memleket hasretinden
bahsetti. Sonra Nazif Beyin duvardaki portresini göstererek,
"Bu günlerimi şu büyük insana borçluyum." dedi. "Bana yalnızca
maddî destek vermedi, mânen de beni hiç yalnız bırakmadı.
Yurt dışında tahsil görürken yanlışa her yeltendiğimde hayalen
Yanımda hazır oldu. 'Sana bunun için burs vermedim.'
Diyerek bana istikamet verdi. Ona her namazımda dua
ediyorum."dedi ve gözlerini Nazif Beyin duvardaki fotoğrafına
mıhladı. Sonra gözleri portrenin altındaki ilk anda mânâ
veremediği diğer tabloya kaydı.
Son derece şık bir çerçevenin içinde, bazı yerleri yamalı ve
tamir görmüş oldukça eski bir çift çorap duruyordu.
Biraz daha dikkatli baktığında çerçevede bazı cümlelerin de
sıralandığını fark etti:
"Bir müddet zeytin yiyeceğiz, sonra..."
Selim Bey, kendisine bir soru sorduğu için başını ona çevirdi;
fakat aklı tabloda kalmıştı.
Selim Beye cevap verirken tabloya bir daha baktı. İkinci cümle
de birinci cümle gibi üç nokta ile bitiyordu:
"Bir müddet sabredeceğiz, sonra..."
İyice meraklanmıştı. Bu ilk görüşmeleri olmasaydı, yanına
Gidip Tabloyu iyice inceleyecekti;
fakat bu uygun düşmez, düşüncesiyle Yalnızca sohbet arasında
göz ucuyla merakını gidermeye çalışıyordu.
Ancak her seferinde biraz daha artan bir merakın içinde
kalıyordu. Üçüncü cümlede:
"Bir müddet yürüyeceğiz, sonra..."
diye yazıyor ve altta böyle birkaç cümle daha sıralanıyordu.
Artık aklı hep tablodaydı. Sonunda dayanamayıp, "Selim Bey
merakımı mazur görün. Şu tabloya bir mânâ veremedim." Dedi.
Selim Bey kendisine has bir gülüş ile misafirine baktı, derin
Bir nefes alarak "Malumunuz, babam varlıklı bir insandı.
Oldukça iyi bir Hayatımız vardı. Sonra ne olduysa her şeyimizi
kaybettik. O zenginlikten geriye hiçbir şey kalmadı.
Köşkümüzdeki hizmetçiler de gitti. Yemekleri artık annem
yapıyordu.
Hatırlıyorum da bir sabah, kahvaltıya sadece zeytin
koyabilmişti.
O zengin kahvaltılarımıza bedel, yalnızca zeytin...
Şaşkınlık içinde, 'Başka bir şey yok mu?' diye sormuştum. Bu
soru karşısında annemin hüngür hüngür ağlayışı gözümün önünden
hiç gitmiyor.
Annemin ağlayışına mukabil babam: 'Bir müddet zeytin
yiyeceğiz, sonra...'dedi ve durdu, güçlü bakışlarını
üzerimizde ezdirdi,'Alışacağız.'dedi.
Ve iştahla bir zeytin alıp ağzına attı. Birkaç gün sonra haciz
memurları gelip köşkümüzü de elimizden aldılar. Kenar bir
mahallede küçük, eski bir eve taşındık. Doğru dürüst bir
eşyamız da kalmamıştı.
Annem bezgin bir sesle: 'Bu evde hiçbir şey yok! Burada nasıl
yaşayacağız.' Diye haykırdı.Bunun üzerine babam: 'Bir müddet
sabredeceğiz, sonra alışacağız.' dedi
Gittiğim özel okuldan ayrılmış, bir devlet okuluna
yazılmıştım. Sabahleyin okula servisle gitmeyi umarken, babam
elimden tuttu, 'Bu ilk günün, okula beraber gideceğiz.'
dedi.Yürümeye başladık.
Okul oldukça uzak gelmişti bana, yorulup geride kaldığımı
hatırlıyorum.
Babam kim bilir hangi düşüncelere dalmıştı. Geride kaldığımı
fark etmemişti. Biraz sonra fark edince bana döndü.
İsyan dolu bakışlarımı yüzünde gezdirdim. Bir an bana
ızdırapla baktıktan sonra, yanıma geldi.
Bir şey söylemesine fırsat vermeden, kızgın aynı zamanda nazlı
bir tavırla, 'Yoruldum.' dedim.
Babam oldukça sakin bir şekilde: 'Bir müddet yürüyeceğiz,
sonra alışacağız.' dedi.
Babam her sabah erkenden çıkıyor, geç saatlerde ancak
dönüyordu. Döndüğünde ise küçük odaya çekiliyor, bazen
saatlerce orada kalıyordu. Çoğu zaman buradan gözyaşları
içerisinde çıktığını görüyordum. Bir gün,
merakıma yenilip babamın küçük odasına girdim. Yerde bir
seccade, seccadenin üzerinde de bir tespih vardı.
Duvarda ise Arapça bir ibarenin altında şu yazı vardı: 'Allah
borcunu ödeme niyetinde olanın kefilidir.'
Babamın dediği gibi oldu, zor da olsa zamanla alıştık. Bu hal
birkaç yıl sürdü.
Bir gün babam eve çok farklı bir yüz ifadesiyle geldi.
Ağlamaklı bir yüz ifadesi vardı. Her birimize bir paket
getirmişti.
Köşkten ayrıldığımız günden beri ilk defa paketlerle eve
geliyordu. Bizi bir araya topladı.
'Bugün, benim için ne mânâya geliyor biliyormusunuz? ' dedi,
kelimeleri boğazına düğümlendi, gözlerine yaşlar hücum etti.
Sözlerini kesmek zorunda kaldı. Her birimize hediyelerimizi
teker teker verdi ve bizi ayrı ayrı kucaklayıp yanaklarımızdan
öptü, kendisi de bir koltuğa oturdu.
Cebinden gazeteye sarılı bir şey çıkardı. O sırada da
ağlıyordu.
Hepimiz şaşkınlık içinde babama bakıyorduk.
Gazeteyi açtı, içinden bir çift yeni çorap çıkardı.
Bu gözyaşlarıyla, bir çift çorabın alâkasını kurmaya
çalışırken babam, beklemediğimiz bir şey yaptı.
Çorabı burnuna götürdü, kokladı, kokladı. Arkasından
hıçkırarak ağlamaya başladı.
Hepimiz şok olmuştuk, tek kelime bile söylemeden bekledik.
Babam nihayet kendisini topladı ve 'Bir zaman önce, büyük bir
borcun altına girmiştim.
Borcumu ödeme niyetiyle yeniden çalışmaya başladığım zaman
kendi kendime 'bütün kazancım, borçlarımı ödeyinceye kadar
alacaklılarımın hakkıdır. Onların hakkını Artık kimseye tek
kuruş borcum kalmadı." dedi.
Sonra gözyaşları içinde
ayağındaki çorap ları çıkarıp yeni çoraplarını giydi. Ben de o
eski çorapları hem aziz bir baba yadigârı, hem de bir ibret
nişanesi olarak sakladım. Bu çoraplar her gün bana:
'ParalarınıArtık kimseye tek kuruş borcum kalmadı." dedi.
Sonra gözyaşları içinde ayağındaki çorapları çıkarıp yeni
çoraplarını giydi. Ben de o eski çorapları hem aziz bir baba
yadigârı, hem de bir ibret nişanesi olarak sakladım. Bu
çoraplar her gün bana: 'Paralarını ödeyinceye kadar bütün
kazancım alacaklılarının hakkıdır.' diyor".
Selim Beyin bakışları bilinmez âlemlere dalarken o, nemlenen
gözlerini kuruladı, sonra dönüp duvardaki siyah-beyaz
fotografa hayran hayran baktı.
"Babanız sandığımdan da büyükmüş Selim Bey. Ben olsaydım öyle
müreffeh bir hayattan sonra anlattığınız gibi bir darlıkta,
herhalde çıldırırdım."
Selim Beye döndü ve "Siz ne yapardınız?" diye sordu.
Selim Bey kendisine has tebessümü ile: "Bir müddet zeytin
yerdim, sonra..."dedi ve gülümsedi.
O sırada kapı çalındı, biraz önceki beyefendi elinde bir
Kutuyla içeriye girdi. Kutuyu Selim Beyin masasına bırakıp
çıktı.
Selim Bey yerinden kalkıp kutuyu alarak Mehmet Beye uzattı.
'Buyurun, yıllarca size vermek istediğimiz emanetiniz.' dedi.
Mehmet Bey bilinmez duygular içerisinde kutuyu açtı. İçinden
kadife bir kese çıktı. Keseyiaçıp içini kutuya boşalttığında
merakı iyiden iyiye arttı.
Keseden birkaç tane cumhuriyet altını ile bir not çıkmıştı.
Mehmet Bey hassasiyetle katlanmış kâğıdı açıp okumaya başladı.
Sevgili Mehmet Bey oğlum, Bazen istediğimizi yaparız, çoğu
zaman da mecbur olduğumuzu...
Tahsil hayatınız boyunca size burs vermeyi taahhüt etmiştim.
Ancak eğitiminizin son altı ayında size burs verme imkânını
bulamadım. Bir müddet sonra imkânlarıma yeniden kavuştum;lâkin
bu sefer de size ulaşamadım. Dolayısıyla size borçlandım ve
borçlu kaldım. Eğer böyle bir borcu gözyaşı ve ızdırapla
ödemek mümkün olsaydı,ben bu borcu fazlasıyla ödemiş olurdum.
Zira sevgili oğlum, bu altı aylık zaman diliminde bursunu
verememenin ızdırabıyla kaç gece ağladım.
Her neyse, bursunuzu tarihlerindeki değeriyle altına çevirdim.
Bu altınlar sizindir.
Bunlar elinize ulaştığında, borçlarımın tamamını ödemiş
olacağım.
Sevgilerimle, Nazif Cebeci.
Mehmet Bey neye uğradığını şaşırmıştı.
Bu büyük insanın yüceliği karşısında bir çocuk gibi yalnızca
ağlıyor, ağlıyordu.
Selim Bey de bir hayli duygulanmıştı. Onun da yanaklarından
yaşlar süzülüyordu.
Bir ara yaşlı gözlerle babasının siyah-beyaz portresine baktı.
Kendisine yıllarca hüzünle bakan gözleri, bu sefer sevinçle
bakıyor gibiydi.