
ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : Atatürk Türklerin lideri Kürtlerin hamisidir !!!
01-02-2026
***
Muhtemelen bu başlığı
okuyan birçok kişi, beni tarih bilmezlikle itham edecektir.
Kürtçü kesimler bu girişimi, sözde bir bağımsızlık hareketini
Türkiye Cumhuriyeti’ne yamama çabası olarak değerlendirirken;
Türk milliyetçisi çevreler ise bunu Kürt siyasi hareketine
verilen bir taviz olarak görecektir.
Oysa bu tarihi olay ve olgu; Cumhuriyet’in banisi Mustafa
Kemal’in, Türk ve Kürt uruklarını aynı potada kaynaştırma
hamlesinden başka bir şey değildir. Mustafa Kemal'in; bazı
kaynaklarda Vanlı, bazılarında ise Diyarbakırlı, Bitlisli veya
Muşlu olduğu belirtilen Abdürrahim Tuncak’ı evlat edinmesi, bu
birleştirici vizyonu ve ne demek istediğimizi aslında en somut
haliyle özetlemektedir.
Mustafa Kemal Paşa, Abdurrahim Tuncak’ı yetimhaneye değil
bizzat kendi ailesine teslim etmiştir. Annesi Zübeyde Hanım ve
kız kardeşlerinin yanına yerleştirmiştir. Biraz okkalı bir
ifadeyle himayesine almıştır. Hâmî kelimesi “himaye etmek,
korumak” mânasındaki ‘hamy’ (himâye) kökünden türeyen bir
sıfat olup “koruyan” anlamına gelir.
Kürtleri himaye, Kurtuluş Savaşında devam etti…
Türk Ordusu, Birinci
Dünya Savaşı’nın zorlu koşullarında bir yandan cephe hattında
Rus ordusuyla amansız bir mücadele verirken, diğer yandan
cephe gerisinde Rus askerleriyle işbirliği yaparak sivil halka
yönelik saldırılar düzenleyen Ermeni komitacılarına karşı
stratejik bir savunma harekatı yürütmüştür.
Bu süreçte ordu, ayrım gözetmeksizin bölgedeki Türk, Kürt ve
diğer yerel toplulukların can ve mal güvenliğini sağlamak
adına asayişi tesis etmiş, sistematik yağma ve katliam
girişimlerini engelleyerek Anadolu’nun doğusundaki sivil
yaşamı koruma altına almıştır.
Birinci Meclis’te Kürt Mebusların Türklerle kader birliği
destanı…
Birinci Meclis’in o dar
ve loş salonunda, Ankara’nın ayazına inat, vatanın istiklali
için çarpan kalpler, sadece birer siyasi figür değil, bir
milletin sarsılmaz iradesinin temsilcileriydi. Özellikle Lozan
Barış Konferansı sürecinde, Batılı devletlerin Anadolu’yu
etnik hatlarla bölme ve bir nifak tohumu ekme çabalarına karşı
en gür ses yine bu kürsüden yükseldi.
Kürt mebuslar, emperyalist güçlerin masada sunduğu "ayrışma"
tekliflerini elinin tersiyle iterek; mensup oldukları halkın
ikbal ve istikbalini, asırlardır et ile tırnak gibi
kaynaştıkları Türk milletinin mukadderatı ile bir ve bütün
gördüler. Onlar için bu mücadele, sadece bir sınır çizme
meselesi değil; ortak bir tarihin, paylaşılan acıların ve
birlikte düşlenen bir geleceğin savunulmasıydı.
Diyarbekir mebusu Pirinççizade Feyzi Bey’den Bitlis mebusu
Yusuf Ziya Bey’e kadar pek çok isim, kürsüye her çıktıklarında
dünyaya şu mesajı haykırdılar: “Bizler öz kardeşiz ve bu vatan
hepimizin son kalesidir.” Bu sarsılmaz duruş, Lozan’da Türk
heyetinin elini güçlendiren en kritik diplomatik koz haline
gelmiş; Türkiye’nin parçalanamaz bir bütün olduğu gerçeğini
dünya siyaset tarihine altın harflerle kazımıştır.
Atatürk’ün sırlarla dolu manevi evladı Abdurrahim Tuncak…
Abdurrahim Tuncak’ın
hikayesi, hem Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yıllarının
izlerini taşıyan hem de Mustafa Kemal Atatürk’ün insani yanını
ve merhametini en yalın haliyle yansıtan derin bir yaşam
öyküsüdür. Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi evlatları arasında
gerek fiziksel benzerliği gerekse hayat hikayesinin gizemiyle
en çok dikkat çeken isimlerden biri şüphesiz Abdurrahim
Tuncak’tır. Tuncak, sadece Atatürk'ün himayesinde büyümüş bir
yetim değil, aynı zamanda milli mücadelenin ve Cumhuriyet’in
ilk yıllarının sessiz bir tanığıdır.

Abdurrahim Tuncak’ın hikayesi, 1916 yılında Birinci Dünya
Savaşı’nın en çetin geçtiği dönemlerde başlar. Mustafa Kemal
Paşa, Kafkas Cephesi’nde 2. Ordu Komutan Vekili olarak görev
yaptığı sırada, Rus işgalinden kurtarılan Bitlis ve Muş
bölgesinde binlerce çocuk ailesiz kalmıştı. 1908 doğumlu
olduğu tahmin edilen ve o dönem henüz 8 yaşında olan
Abdurrahim de bu çocuklardan biriydi.
Nüfus kayıtlarında anne adı Havva, baba adı Ali olarak geçer.
Mustafa Kemal, bu yetim çocuğu himayesine alarak İstanbul’a,
Akaretler’deki eve gönderdi. Onu annesi Zübeyde Hanım’a emanet
ederken, “Bu çocuğu biz büyütelim, bu çocuk bizim çocuğumuz
olsun” demiştir. Zübeyde Hanım, küçük Abdurrahim’i genç yaşta
kaybettiği kızı Naciye’nin yerine koymuş, ona olan hasretini
“Naciye’min erkeciği” diyerek bu küçük çocukla dindirmeye
çalışmıştır.

Tuncak, Atatürk’ün en yakınında bulunmasına rağmen hiçbir
zaman bu ayrıcalığı kullanmamış, mütevazı ve disiplinli bir
kişilik olarak yetişmiştir. Atatürk’ün hastalığı döneminde
Zübeyde Hanım’ın yaşlı haliyle 10 yaşındaki Abdurrahim’i
yanına alıp, Halep’e gitmesi, aralarındaki bağın ne kadar
güçlü olduğunun ve Tuncak’ın aile içindeki özel konumunun bir
göstergesi olarak kabul edilir.
Atatürk, Abdurrahim’in iyi bir teknik eğitim almasını ve
ülkesine bir mühendis olarak hizmet etmesini istiyordu. Bu
doğrultuda önce Fransa’ya gönderilmesi planlandı. Ancak o
dönem Fransa ile yaşanan siyasi gerginlikler nedeniyle
Atatürk, son anda karar değiştirerek onu Almanya’ya gönderdi.
İstanbul Valisi Muhittin Üstündağ’ın gözetiminde, İETT Genel
Müdürü Hansens’ten Fransızca ve matematik dersleri aldı.
Silahtarağa Elektrik Fabrikası’nda staj yaparak, pratik
bilgisini geliştirdi. Berlin Teknik Üniversitesi’nde eğitim
gördü. Berlin Büyükelçisi Kemalettin Sami Paşa’nın yakından
ilgilendiği Tuncak’ın tüm masrafları, bizzat Mustafa Kemal
tarafından karşılandı.
Mühendislik kariyeri ve vefatı…
Eğitimini tamamlayıp,
Türkiye’ye dönen Abdurrahim Tuncak, Türkiye Cumhuriyeti'nin
sanayileşme hamlesine katkıda bulundu. AEG firması tarafından
işletilen Ankara Elektrik, Gaz ve Otobüs İşletmesi’nde (EGO)
elektrik mühendisi olarak göreve başladı ve buradan emekli
oldu.
Tuncak, 13 Ağustos 1998 yılında 90 yaşında hayata gözlerini
yumdu. Cenazesi İstanbul’da Ortaköy Mezarlığı’na defnedildi.
Yaşamı boyunca Atatürk’e olan benzerliği nedeniyle ortaya
atılan "öz oğlu" olduğu iddialarına karşı her zaman saygılı ve
mesafeli duruşunu korudu.
Mustafa Kemal Atatürk'ün Abdurrahim Tuncak’ı himaye etmesi,
tarihsel bir anekdot olmanın ötesinde, bugünkü toplumsal
meselelere ve "Kürt meselesi" olarak adlandırılan konuya
sembolik, sosyolojik ve bütünleştirici bir perspektiften ışık
tutmaktadır.
Türkiye’deki kutuplaşmanın temelinde "devletin belli bir
kesimi dışladığı" algısı yatar. Atatürk’ün, ailesini savaşta
kaybetmiş Diyarbakırlı bir çocuğu en yakın dairesine alması,
bu algının temelsiz olduğunu gösterir. Abdurrahim Tuncak
örneği, devletin bölge halkıyla kurması gereken ilişkinin
"güvenlik" odaklı olmaktan çıkıp "şefkat ve fırsat eşitliği"
odaklı olması gerektiğini hatırlatır. Diyarbakır’dan alınan
bir yetimin Berlin’de mühendislik eğitimi alacak kadar
desteklenmesi, bölgedeki gençlere "devletin sunduğu imkanlar
herkes içindir" mesajını verir. Günümüzde de bu durum
değişmemiştir. Kürt meselesinin çözümü, büyük oranda aidiyet
hissinin tamiriyle ilgilidir.

Abdurrahim Tuncak, Cumhuriyet’in en doğusu ile en batısının,
en acı günlerde nasıl birleştiğinin yaşayan örneğidir. Bugün
ihtiyacımız olan şey, bu hikayedeki "evlat edinme" ruhunu,
yani sahiplenme ve birlikte gelecek kurma iradesini siyasetin
merkezine yerleştirmektir.
Tarihten günümüze bir anlatı ve gerçekler…
Abdurrahim Tuncak’ın
Diyarbakır’dan başlayıp Berlin’e ve oradan Cumhuriyet’in
kalkınma hamlelerine uzanan öyküsü, yalnızca bir yetimin
kurtuluşu değil; bir devletin kendi halkına bakış açısının
manifestosudur. Mustafa Kemal Atatürk’ün bu genç adamı "evlat"
olarak bağrına basması, onun Türklerin lideri olduğu kadar, bu
toprakların bin yıllık yoldaşı olan Kürtlerin de hamisi
olduğunun en sarsılmaz delilidir.
Bugün "Kürt Meselesi" olarak adlandırılan düğümün çözümü;
yeni siyasi formüllerde değil, bizzat Cumhuriyet’in kuruluş
kodlarında gizli olan bu "şefkat ve aidiyet" ruhunda
yatmaktadır. Birinci Meclis’in kürsüsünden yükselen "öz
kardeşlik" nidası ile Akaretler’deki evde yankılanan
"Naciye’min erkeciği" şefkati aynı kaynaktan beslenmektedir.

Netice itibarıyla; Abdurrahim Tuncak örneği bize, toplumsal
barışın temelinin etnik ayrışma değil, fırsat eşitliği ve
ortak gelecek ideali olduğunu göstermektedir. Eğer bugün
siyasetin merkezine "ötekileştirme" yerine, Tuncak’ın
hikayesinde vücut bulan "sahiplenme ve birleştirme" iradesi
yerleştirilirse; Anadolu’nun doğusu ile batısı arasındaki
duygusal kopuş, tamir edilecek ve Türkiye Cumhuriyeti, asırlık
"et ve tırnak" olma gerçeğiyle istikbaline çok daha güvenle
bakacaktır.
***
Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com
омюр челикдёнмез, Дикгазете
***
Seçilmiş Kaynakça
LİNK : https://islamansiklopedisi.org.tr/hami
LİNK : https://www.etimolojiturkce.com/kelime/hami/
LİNK : https://x.com/i/status/1253403179083018245
LİNK :
https://www.milliyet.com.tr/gundem/ataturkun-oglu-mu-1377130
LİNK :
https://www.biyografya.com/tr/biographies/abdurrahim-tuncak-b5439b25
LİNK :
https://denizkartali.com/ataturkun-tek-erkek-evlatligi-abdurrahim-tuncak/
LİNK :
https://www.hurriyet.com.tr/gundem/atanin-manevi-oglu-oldu-39033426
LİNK :
https://www.habervakti.com/ataturkun-birlesik-krallik-tahtini-ele-gecirme-operasyonu
LİNK :
https://www.dikgazete.com/yazi/ankara-nin-kurt-bozkurtlari-makale,3575.html-3575.html
LİNK :
https://www.cumhuriyet.com.tr/cumhuriyet-in-egesi/ataturk-un-ilk-ve-tek-erkek-manevi-evladi-abdurrahim-tuncak-2471197
LİNK :
https://www.dikgazete.com/yazi/ataturk-cihansumul-kadim-turk-derin-devlet-teskilati-ile-gorustu-mu-makale,2452.html-2452.html