
ÖMÜR ÇELİKDÖNMEZ : Trump ayrı telden CIA, FBI, Pentagon ayrı telden çalıyorsa sonu yakın mı ???
13-01-2026
***
Yürüttüğü birkaç yüzeysel
görüşme üzerinden kendisini 'barış elçisi' gibi sunan Trump’ın
maskesi nihayet düştü; yani deyim yerindeyse takke düştü, kel
göründü. Gazze’de binlerce masumun kanını döken Siyonist
İsrail ordusuna sunduğu sınırsız destek, gerçek niyetini
ortaya koyan bir turnusol kağıdı işlevi gördü.
Bununla da yetinmeyen Trump, yaklaşık 57 bin nüfuslu
Grönland'ı 'ulusal güvenlik' bahanesiyle gözüne kestirdiğini
açıkça ifade etti. Adanın stratejik önemine dikkat çeken
Trump, bölgenin Rus ve Çin gemileri tarafından kuşatıldığını
öne sürerek işgal niyetini jeopolitik bir gerekçeye
dayandırmaya çalışıyor.

Ancak meydan sandığı gibi boş değil. Nitekim Almanya, Fransa,
İtalya, Polonya, İspanya, İngiltere ve Danimarka; ABD Başkanı
Trump'ın Grönland'a yönelik açıklamalarına ilişkin, adanın
bulunduğu Arktik bölgesinde güvenliğin NATO müttefikleriyle
sağlanması gerektiği konusunda hemfikir olduklarını
açıkladılar. Danimarka Başbakanı Mette Frederiksen’in ABD'nin
bir NATO müttefikine saldırması hâlinde, İkinci Dünya
Savaşı'nın sonundan bu yana var olan NATO askerî ittifakını
sonlandıracağı uyarısında bulunması çok anlamlı.
Trump’ın Grönland hamlesi ve NATO’nun sonu!..
Trump’ın 57 bin nüfuslu
Grönland’ı "ulusal güvenlik" bahanesiyle hedef alması,
transatlantik ilişkilerde İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana
bilinen en derin çatlağı oluşturdu. Bu hamle sadece bir toprak
talebi değil, NATO’nun temel taşı olan 5. Madde’nin bizzat
ittifakın lideri tarafından sarsılmasıdır. Almanya ve Fransa
önderliğindeki yedi Avrupa ülkesinin ortak tavrı, kıtanın
artık kendi güvenliğini ABD’den bağımsız bir "stratejik
özerklik" çerçevesinde tanımlama eğiliminde olduğunu
tescilledi.

Danimarka Başbakanı Frederiksen’in uyarısı ise krizin
varoluşsal boyutunu özetliyor: Eğer dünyanın en büyük askeri
gücü, kendi ittifak ortağının egemenliğine göz dikerse, NATO
bir güvenlik şemsiyesi olmaktan çıkar. Trump, bu ilhak
niyetini Rusya ve Çin’in Arktik’teki varlığına dayandırsa da
Avrupa başkentleri, bu durumu bir "kaynaklara el koyma" çabası
olarak görüyor. Bu gerilim ya NATO’nun nihai dağılışına ya da
Avrupa Ordusu’nun kurulma sürecinin tamamlanmasına yol açacak
tarihsel bir dönüm noktasıdır.
Trump yönetimi rüzgâr ekiyor, fırtına biçmesi yakındır!
Trump’ın siyasi
hamleleri, sadece Avrupa’yı Ukrayna meselesine hapsetmekle
kalmadı, aynı zamanda Rusya’yı da stratejik bir çıkmaza
sürükledi. Ancak bu oyunun farkında olan tek taraf Washington
değil; Moskova, karşıdaki koalisyonun asıl mimarının ABD
olduğunu gayet iyi biliyor. Biden döneminde Rusya’nın Çin ile
yakınlaşmasına neden olan süreç, şimdi Trump’ın Avrupa’yı
küçümseyen tavrıyla farklı bir boyuta evriliyor:
Avrupa’nın Rusya eksenine itilmesi. Latin Amerika ve
Afrika’daki köklü ABD karşıtlığı da eklendiğinde, Trump’ın
'izolasyonist' politikaları ABD’yi dünyada yalnızlaştırıyor.
Gelinen noktada, küresel sahnenin bu 'zorba aktörü’ne karşı
nihayet somut bir direnç odağı oluşmuş durumda.
Dünya devleri kendi hesaplarını yapıyor: Çin, ABD ile
yaşayacağı o kaçınılmaz "Armageddon" savaşına hazırlanırken;
Hindistan, Çin’in başına geleceklerin kendi sınırları içinde
de planlandığını muhtemelen seziyor. Türkiye ise Irak ve
Suriye’de kendisine yaşatılan cehennem ateşinin içinden
küllerinden doğarak çıkmayı başardı.
Uzun lafın kısası; bugün Trump’ın karşısında devasa ve çok
parçalı bir blok var. İsrail ve birkaç önemsiz devlet,
Trump’ın şakşakçılığını yaparken, onun sahadaki en büyük ve
gerçek destekçisi ise sınır tanımayan küresel sermaye.
Trump’ın ABD kurumlarıyla arası yok?
TV ekranlarında esip
gürlediğine bakmayın; ses ve görüntü olsa da aslında parazitli
bir yayın bu. Amerika Birleşik Devletleri sadece Donald Trump
ve Cumhuriyetçi Parti’den ibaret değildir. Demokratlar,
Siyahiler, Göçmenler ve Katolikler başta olmak üzere çok geniş
bir kesim ondan nefret ediyor; bu nefret zincirine her geçen
gün yeni etnik ve dini gruplar ekleniyor.

Bu tepkiler yalnızca Trump’ın egoist tutarsız, pragmatist,
oportünist, emperyalist söylemlerinden kaynaklanmıyor. ABD
içindeki ahlakçı ve dindar kilise cemaatleri üzerinde,
Trump’ın Jeffrey Epstein davasındaki şaibeli rolünün de büyük
etkisi var. Amerikan medyasında yükselen eleştirilere göre;
kökeni ve geçmişi bu denli tartışmalı, adı pedofili
skandallarıyla anılan bir figür, Amerikan halkını temsil
etmeye layık değil. İşte bu bile tek başına Trump’ın
politikalarına kurumsal sansürü gerekli kılıyor.
Trump’ın boynunda Epstein halkası!..
Jeffrey Epstein davası,
küresel elitlerin karıştığı devasa bir cinsel istismar ve
fuhuş ağı skandalıdır. Trump hakkındaki iddialar ise
geçmişteki yakın dostlukları ve son dönemde sızdırılan
belgeler etrafında toplanmaktadır. Küresel elitlerin karıştığı
reşit olmayan çocuklara yönelik istismar ve fuhuş ağı davası
olan Epstein skandalı, Ocak 2026 itibarıyla sızdırılan yeni
belgelerle yeniden ABD siyasetinin merkezine oturdu.

Jeffrey Epstein ile 1990’lı yıllardaki yakın dostluğu bilinen
Trump, özellikle 1993-1996 yılları arasında "Lolita Express"
olarak bilinen özel uçakla yaptığı seyahatler ve Epstein’ın
evindeki sosyal etkinliklerde çekilen fotoğraflarıyla
suçlamaların odağında yer alıyor.
Trump, bu iddiaları "siyasi bir kumpas" olarak nitelendirip,
iddiaları reddetse de bazı tanık ifadelerinde geçen uygunsuz
davranış suçlamaları ve 2025 sonunda sızdırılan e-postalar,
konunun üzerindeki şüpheleri canlı tutuyor. Skandal, sadece
Trump’ın kişisel geçmişini değil, onunla hareket eden küresel
sermaye gruplarının etik sınırlarını da tartışmaya açıyor.
Trump yakında çuvallarsa şaşırmayın!..
ABD tarihi, başkanlara
yönelik suikastlarla dolu bir kanlı albüm gibidir. O nedenle
orada hiçbir başkan, "Kimse şah değil, padişah değil"
repliğini kolay kolay aklından çıkaramaz. Zaten nasıl
çıkarsınlar? Lincoln’den Kennedy’ye kadar, sistemin
sınırlarını zorlayan veya statükoyu sarsan her lider, bu gücün
bir bedeli olduğunu en ağır şekilde tecrübe etti. Amerika’da
başkanlık koltuğu, sadece büyük bir yetkiyi değil, aynı
zamanda her an patlamaya hazır bir namlunun ucunda yaşamayı da
temsil eder. Bu kanlı gelenek, en kudretli görünen isme bile
aslında fani ve geçici olduğunu her an hatırlatan bir
"demokrasi kamçısı" işlevi görür.
ABD tarihinde görev başındayken suikasta kurban giden dört
başkanın hikayesi, sadece kişisel trajediler değil, aynı
zamanda Amerikan siyasetinin karanlık dönemeçleridir. Bu kanlı
silsile 1865 yılında, İç Savaş’ı bitirip köleliği kaldıran
Abraham Lincoln’ün bir tiyatro salonunda ensesinden
vurulmasıyla başladı. Lincoln'den sonra 1881’de James A.
Garfield, bir tren istasyonunda suikasta uğradı; ancak o
doğrudan kurşunla değil, doktorların kirli ellerle yarasını
tedavi etmeye çalışması sonucu kaptığı enfeksiyonla hayatını
kaybetti.
1901 yılına gelindiğinde William McKinley, bir panayırda elini
sıkmak isteyen bir anarşist tarafından vurularak öldürüldü ve
bu olay, ABD’nin küresel bir güç olma yolundaki sert
politikalarını tetikledi. Modern tarihin en büyük gizemi ise
1963’te Dallas’ta yaşandı: John F. Kennedy, üstü açık
arabasında halkı selamlarken suikasta kurban gitti.
Resmi raporlar tek bir suçluyu işaret etse de bu cinayet bugün
hâlâ derin devlet ve karanlık güç odaklarıyla ilişkilendirilen
en büyük komplo teorisi olarak güncelliğini koruyor. Bu dört
ismin ortak noktası, her birinin büyük değişim dönemlerinde
statükoyu zorlayan adımlar atmış olmasıdır. Trump’ın da
geçtiğimiz süreçte atlattığı suikast girişimleri, ABD
siyasetindeki bu "kanlı geleneğin" henüz son bulmadığını
gösteriyor.
Trump’ın tahtının sarsılması, ABD iç dengelerinin işi olacak
gibi. Tasfiye yöntemini belirleyecek olan ABD’nin müesses
nizamı. 3 Kasım 2026 ara seçimleri yaklaşırken Trump yönetimi,
Epstein dosyası, MAGA tabanındaki aşınma ve İsrail odaklı
politikalara yönelik tepkiler nedeniyle kaybettiği kamuoyu
desteğini geri kazanmak amacıyla dış politikayı iç siyasete
alet eden riskli bir strateji izliyor.
Bu kapsamda, Venezuela üzerinden geliştirilen sert söylemlerin
ardından Küba’ya yönelik müdahale sinyalleri, özellikle
Dışişleri Bakanı Rubio’nun şahsi ajandasıyla birleşerek
Florida ve Latin Amerika kökenli seçmeni konsolide etmeyi
hedeflediği düşünülebilir. Küba, ekonomik bir getirisi veya
petrol rezervi olmamasına rağmen, iç siyasette sembolik değeri
yüksek bir malzeme sunması bakımından Trump için "ucuz bir
zafer" aracı olarak görülebilir.
Ancak bu hamle, jeopolitik açıdan ABD için ağır maliyetler
barındırıyor. Küba’nın BM nezdinde tanınan kurumsal devlet
yapısı ve diplomatik ağları, olası bir müdahaleyi uluslararası
kamuoyunda meşruiyet krizine sokacak ve ABD’yi “işgalci”
konumuna düşürecektir. Trump’ın Venezuela desteğini keserek
Küba’yı nefessiz bırakma çabası, adada sadece yeni bir insani
trajediye yol açmakla kalmayacak, aynı zamanda kontrol
edilemez bir iç savaş ve istikrarsızlık ortamını
körükleyecektir.
Pentagon içindeki güç dengeleri açısından bakıldığında ise bu
durum, müdahaleyi "komünizme karşı kutsal savaş" olarak gören
Evanjelik kanat ile adadaki Katolik dokuyu ve bölgesel
statükoyu korumak isteyen Katolik bürokrasi arasındaki kavgayı
derinleştirecektir. Sonuç olarak, Trump’ın seçim kaygısıyla
atacağı bu adım, kısa vadeli siyasi kazanç sağlasa da orta
vadede ABD’nin küresel itibarını sarsacak ve bölgeyi belirsiz
bir kaosa sürükleyecektir.
Trump’a posta koyan kurumlar var mı?
Trump’ın bazı güvenlik ve
istihbarat birimleriyle yıldızının barışık olmadığı bilgisi
mevcut. FBI, CIA ve Pentagon gibi ana omurgayı teşkil eden
kurumların, Trump’ın bazı operasyonlarında geri planda
kaldığına dair ABD kamuoyunda bir imaj var. Buna göre Trump,
devasa büyüklükteki istihbarat ve güvenlik kurumlarına tam
anlamıyla söz geçiremiyor. O nedenle hem ABD hem de dünya
kamuoyunda daha geride kalmış, az bilinen birimleri sahaya
sürüyor.
Mesela Venezuela’daki Ocak 2026 operasyonu DEA (Uyuşturucu ile
Mücadele İdaresi) tarafından düzenlenmiş bir operasyondu.
Maduro yönetimine yakın haberlerde, ABD’nin Venezuela’ya
yönelik saldırı planında SilverCorp adlı özel güvenlik şirketi
ile DEA’nın rolü olduğu iddia edilmişti.
Yine Minneapolis’te yürütülen bir federal göçmenlik operasyonu
sırasında ICE (ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza) ajanı
tarafından bir kadın vurularak öldürüldü.

Olayın ardından kentte ve ülke genelinde büyük protestolar
başladı. Gösteriler, federal ajanların yetkisi ve güç
kullanımı üzerinden ciddi tartışmalara yol açtı. Federal
hükümet bölgeye ek güvenlik ve ajan sevk etti, eyalet ve yerel
yönetimler ise olayın bağımsız ve kapsamlı şekilde
soruşturulmasını talep ediyor. Gerginlik halen sürüyor.

Eyaletlerde kurumlar arası çatışmalar had safhada. Bunlardan
biri de Philadelphia Şerifi Rochelle Bilal. Philadelphia
Şerifi Rochelle, ICE ajanlarını "sahte kolluk kuvvetleri"
olarak nitelendirdi ve federal göçmenlik yasasını
uyguladıkları için onları tutuklayacağını söylemişti.
Pentagon’da durum nasıl?

Pentagon sözcüğü, kelime anlamı olarak Yunanca "beş" anlamına
gelen pente ve "açı/köşe" anlamına gelen gonia kelimelerinin
birleşiminden oluşur; yani geometrik olarak "beşgen" demektir.
ABD askeri gücünün sembolü ve tarihi bir miras olan Pentagon,
profesyonel tarafsızlığı korumak amacıyla katı bir seküler
çalışma disiplini benimsemiştir. Bu kurumsal kültür, rasyonel
analize gölge düşürmemek için dini inançları tamamen özel
alana odaklarken, bireylerin kişisel etik değerleri ile
kurumsal kimlikleri arasında bir kopukluk yaratsa da mesafeli
bir tarafsızlık modelini sürdürmektedir.
Pentagon’un teolojik jeopolitiği…
Pentagon kâğıt üzerinde
anayasal sekülerizmle korunur; fakat bu zırhın altında işleyen
stratejik akıl, Amerikan teolojik mirasının izlerini taşır.
Buradaki din, bir emir-komuta zinciri değil; karar alıcıların
dünyayı okuma biçimini şekillendiren görünmez bir zihniyet
haritasıdır.
Evanjelik damar, özellikle Orta Doğu’da jeopolitiği “İyi ile
Kötü’nün kozmik savaşı” olarak kodlar. İsrail’in güvenliği,
“şer ekseni” söylemi ve müdahaleci refleksler, askeri
zorunluluktan çok teolojik bir misyon duygusuyla beslenir. Din
burada stratejinin moral yakıtıdır.
Katolik etki ise frendir. “Adil Savaş” doktrini üzerinden
Pentagon’da etik, hukuk ve ölçülülük vurgusu üretir; evanjelik
heyecanın sınırsızlaşmasını dengelemeye çalışır.
110’dan fazla inancı temsil eden binlerce askeri din
görevlisi, ordunun sadece ateş gücünü değil, moral gücünü de
yönetir. Bu yapı, ABD’nin küresel gücünü “herkesi kapsayan”
bir imparatorluk diliyle meşrulaştırır.
Özetle Pentagon’da din, bir anayasa meselesi değil, bir
stratejik kültür unsurudur. Evanjelik sertlik, güvenlik
politikalarına mesihçi bir ton verir; Katolik gelenek etik
sınırlar çizer; WASP mirası ise Amerikan istisnacılığı
inancını besler. Pentagon, Tanrı adına savaşmaz; ama
savaşlarını meşrulaştırırken teolojik bir sözlüğü jeopolitik
silaha dönüştürür.
Pentagon çeşit çeşit…
Pentagon’daki dini
yapılanma, kurumsal sekülerizmin ötesinde, Evanjeliklerin
"mesihçi aksiyonu" ile Katoliklerin "kurumsal muhafazakârlığı"
arasında stratejik bir nüfuz mücadelesine sahne olmaktadır.
Günümüzde Pentagon üzerindeki en organize güç olan Evanjelik
kanat, askeri gücü İncil’deki kehanetleri gerçekleştirecek
ideolojik bir "kılıç" olarak görürken; Katolik kanat, Vatikan
geleneği ve uluslararası hukuk ekseninde orduyu etik
sınırlarla korunan bir "kalkan" olarak konumlandırmaktadır.
Bu iki yapı arasındaki rekabet, politikaların
belirlenmesinden uygulanmasına kadar her aşamada birinin "gaz
pedalına" basarken diğerinin "fren mekanizmasını"
çalıştırmasına benzer bir denge-denetleme savaşına dönüşür.
Stratejik atamalarda adayların liyakatinin sorgulanması,
doktrin yazımında hukuki engellerin çıkarılması ve bütçe
komisyonlarındaki projelerin karşılıklı olarak etkisiz hale
getirilmesi bu engelleme sürecinin somut göstergeleridir.
2026 yılı itibarıyla
İran’ın çekildiği Suriye dosyasında da bu çekişme devam
etmektedir. Evanjelikler bölgeyi İsrail odaklı bir "kehanet
sahası" olarak yeniden dizayn etmek isterken, Katolikler
statükoyu ve kadim azınlıkları korumak adına bu hamleleri
dizginlemektedir. Sonuç olarak Pentagon, tek bir iradeden
ziyade, bu iki farklı teolojik-jeopolitik vizyonun birbirini
sınırlama ve etkisiz kılma çabasıyla şekillenmektedir.
Türkiye açısından Pentagon’daki Evanjelik ve Katolik
çatışmasının Suriye'ye yansıması…

2026 yılı itibarıyla İran’ın Suriye’den çekilmesi ve sıcak
çatışmaların ateşinin düşmesi, Pentagon içerisindeki dini
gruplar arasındaki rekabeti bitirmemiş; aksine "Yeni
Suriye’nin inşası" üzerine daha derin bir nüfuz mücadelesine
dönüştürmüştür. Bugün Pentagon, Evanjeliklerin "Mesihçi ve
müdahaleci" vizyonu ile Katoliklerin "statükocu ve etik"
yaklaşımı arasındaki bir denge savaşına sahne olmaktadır.
Bu güç savaşının Suriye, Türkiye ve İsrail hattındaki
yansımaları şu şekilde özetlenebilir: Evanjelikler, İran
sonrası Suriye’yi "İncil’deki kehanetler”in bir parçası ve
İsrail’in mutlak güvenliği için bir tampon bölge olarak
görmektedir. Bu grup, İsrail ile tam entegre bir "yeni Suriye"
kurgularken, Türkiye’nin bölgedeki askeri ağırlığını ve yerel
gruplar üzerindeki etkisini, bu teolojik-stratejik hedeflere
hizmet ettiği sürece desteklemektedir. Evanjelik etki,
sahadaki partnerlerin "seküler veya milliyetçi" olmasından
ziyade, "İran karşıtı ve İsrail ile barışık" olmasına
odaklanmakta; bu vizyona uymayan her türlü diplomatik çözümü
"teslimiyet" olarak yaftalayıp engellemektedir.

Katolik bürokrasi ise Suriye’nin toprak bütünlüğünü ve Şam ile
kademeli normalleşmeyi savunarak, Evanjeliklerin "radikal
değişim" iştahına karşı fren görevi görmektedir. Katolikler,
Türkiye’nin Suriye’deki varlığını, bölgedeki Hristiyan
azınlıkların korunması ve kaosun engellenmesi açısından bir
"denge unsuru" olarak görme eğilimindedir. Onlar için Suriye,
kehanetlerin gerçekleşeceği bir laboratuvar değil; Vatikan’ın
kadim kilise ağlarının korunması gereken bir statüko
merkezidir.
Bu yüzden Katolik elitler, Evanjeliklerin İsrail merkezli
agresif müdahale planlarını, bölgedeki geleneksel Hristiyan
dokusunu bozacağı ve yeni çatışmaları tetikleyeceği
gerekçesiyle bürokratik düzeyde kısıtlamaktadır. Neticede
Pentagon bugün bir tarafın (Evanjelikler) "yeni bir düzen
kurma" heyecanıyla gaz pedalına bastığı, diğer tarafın
(Katolikler) ise "kadim dengeleri koruma" kaygısıyla el
frenini çektiği çift başlı bir yapıdadır. Türkiye ve İsrail
ile yürütülen askeri ilişkiler de Pentagon içindeki bu
"kehanet ve statüko" çatışmasının gölgesinde şekillenmektedir.
Trump Pentagon’a hakim mi?
Adına bile tahammülü yok. O nedenle Trump, Pentagon'un adını
Savaş Bakanlığı olarak değiştiren başkanlık kararnamesini
imzalamıştı. Bu yeni adlandırma, Trump'ın agresif askeri
eylemleriyle daha bütünleşik. Gerekçe de hazır, ABD ve
müttefikleri için güç yoluyla barışı garanti altına almak.
Amerika Birleşik Devletleri'nde Başkan ve ordu arasındaki
ilişki, köklü bir anayasal ilke olan sivil kontrol esasına
dayanır. 2026 yılı başı itibarıyla Trump yönetimi, bu kontrolü
daha doğrudan kullanmaya başlamış ve savunma yapısında köklü
değişikliklere gitmiştir.
Anayasa'nın 2. Maddesi uyarınca "Başkomutan" sıfatını taşıyan
Başkan; birliklerin konuşlandırılması, askeri stratejilerin
belirlenmesi ve nükleer cephaneliğin yönetimi konularında tam
yetkiye sahiptir. Bu hiyerarşide, ordunun sivil otoriteye
bağlılığını sağlamak amacıyla Savunma Bakanı (yönetimin yeni
kullanımıyla Savaş Bakanı) Pete Hegseth, doğrudan Başkana
rapor vermektedir.

Ancak bu güç sınırsız değildir; Kongre bütçeyi kontrol ederek
ve savaş ilan etme yetkisini elinde bulundurarak önemli bir
denetim mekanizması oluşturur. Ayrıca askeri personel,
şahıslara değil Anayasa’ya sadakat yemini eder.
Pentagon'un bu politikalara yaklaşımı ise "onay"
mekanizmasından ziyade yasal emirlere itaat çerçevesinde
şekillenmektedir. Trump döneminin yeni askeri vizyonu, odağı
Rusya ve Doğu Avrupa'dan çekerek "Önce Amerika" anlayışıyla
sınır güvenliğine ve Batı Yarımküre'deki hakimiyete
kaydırmıştır.
Bu dönüşümün bir parçası olarak Savunma Bakanlığı'na "Savaş
Bakanlığı" unvanının iade edilmesi, ordunun önceliğinin
"savaşçı ruhu" ve mutlak hazırlıklılık olduğunu
vurgulamaktadır. Yönetim aynı zamanda savunma sanayii üzerinde
de baskıyı artırmış; Ocak 2026'da yayımlanan kararnamelerle
savunma müteahhitlerinin kâr marjlarını kısıtlayıp, üretim
hızı ve zamanında teslimat gibi kriterleri zorunlu kılmıştır.
Gelecek dönemin askeri stratejisi, bütçe ve operasyonel
hedefler açısından da büyük değişimler içermektedir. 2026 yılı
için 901 milyar dolar olan savunma bütçesinin, 2027 yılına
kadar 1,5 trilyon dolara çıkarılması hedeflenmektedir. Küresel
ölçekte, NATO müttefiklerinin daha fazla mali sorumluluk
alması ve Çin'in çevrelenmesi temel öncelik haline gelmiştir.
Yurt içinde ise ordunun ve Ulusal Muhafızların sınır güvenliği
ile uyuşturucu kartelleriyle mücadelede aktif rol alması
planlanmaktadır.
Bu süreçte savunma sanayiindeki "sosyal duyarlılık" (woke)
politikalarına son verilerek, tamamen askeri üretim
kapasitesine odaklanılması hedeflenmektedir. Tüm bu
gelişmeler, ABD ordusunun hem yapısal hem de stratejik olarak
daha içe dönük ve operasyonel odaklı bir yapıya büründüğünü
göstermektedir.
Trump, ABD içinde kendisine sadece Cumhuriyetçilerden bulduğu
müttefiklerle yetinmiyor. Kendince Başkanlığını kalıcı bir
düzene dönüştürmenin yolunu bulmuş görünüyor.
Küresel sermaye ile ittifak kurma çabasında. Mesela Trump,
ABD'nin Venezuela'ya yönelik askeri müdahalesinin ardından
ülkenin petrol endüstrisindeki yatırım olanaklarını görüşmek
üzere ABD'li petrol şirketlerinin üst düzey yöneticileriyle
Beyaz Saray'da bir araya gelmesi gibi.
Ne yapsa boş?
Neden mi?
Çünkü zulüm ile abad olunmaz!
***
Ömür Çelikdönmez, dikGAZETE.com
омюр челикдёнмез, Дикгазете
***
Seçilmiş Kaynakça
LİNK : https://x.com/i/status/2009587816792248448
LİNK : https://x.com/i/status/2009671910737752225
LİNK : https://x.com/i/status/2010627214178439639
LİNK : https://x.com/i/status/2009704092915118335
LİNK : https://www.bbc.com/turkce/articles/c8r36y7418yo
LİNK : https://www.everycrsreport.com/reports/R44321.html
LİNK :
https://www.wbur.org/news/2026/01/07/minneapolis-shooting-ice-enforcement
ttps://www.theguardian.com/us-news/2026/jan/08/ice-agent-minneapolis-shooting
LİNK :
https://www.cbsnews.com/live-updates/venezuela-us-military-strikes-maduro-trump/
LİNK :
https://www.history.com/articles/9-things-you-may-not-know-about-the-pentagon
LİNK :
https://thinkchristian.net/the-weakness-of-the-pentagon-and-the-power-of-the-cross
LİNK :
https://www.npr.org/2006/12/11/6610025/religious-groups-ties-to-pentagon-questioned
LİNK :
https://apnews.com/article/trump-defense-spending-3bbea1ccc679ee8a388386d60e651fd7
LİNK :
https://www.dw.com/tr/trump’ın-çıkışı-abyi-tedirgin-etti-grönland-neden-kritik/a-75405723
LİNK :
https://www.dikgazete.com/haber/avrupa-nin-7-ulkesinden-gronland-a-iliskin-ortak-aciklama-981558.html
hLİNK :
https://tr.euronews.com/2026/01/08/ice-gorevlisinin-bir-surucuyu-oldurmesi-sonrasi-minneapolis-karisti
LİNK :
https://www.war.gov/News/Feature-Stories/story/Article/1867440/pentagon-history-7-big-things-to-know/
LİNK :
https://www.theguardian.com/us-news/2025/sep/05/department-war-defense-trump-executive-order-pentagon
LİNK :
https://www.reddit.com/r/technology/comments/156l6y3/pentagon_ai_more_ethical_than_adversaries_because/
LİNK :
https://www.dailymail.co.uk/news/article-15452323/Donald-Trump-orders-army-chiefs-plan-invade-Greenland-President.html
LİNK :
https://www.jbsa.mil/News/News/Article/4353879/hegseth-outlines-new-national-defense-strategy-during-speech-at-reagan-library/
LİNK :
https://www.pbs.org/newshour/politics/the-u-s-military-takes-pride-in-its-religious-diversity-would-things-change-if-hegseth-takes-over?
LİNK :
https://www.whitehouse.gov/fact-sheets/2026/01/fact-sheet-president-donald-j-trump-prioritizes-the-warfighter-in-defense-contracting/
LİNK :
https://m.star.com.tr/dunya/venezuela-devlet-baskani-nicolas-maduro-terorist-bir-saldiri-hazirlaniyor-dedi-abdyi-sucla-haber-1536858/
LİNK :
https://www.washingtonpost.com/opinions/i-was-a-closeted-christian-at-the-pentagon/2016/04/08/0eea5468-dbd2-11e5-81ae-7491b9b9e7df_story.html