GÜNDEM ANALİZİ /// Prof. Dr. Harun Gümrükçü : GÜNDEME DAİR BİR ANALİZ

1 view
Skip to first unread message

Digi Security (İŞNET)

unread,
Jan 14, 2026, 1:10:00 PM (23 hours ago) Jan 14
to (122) - ATATÜRK MİLLİYETÇİLERİ, (122) - ÖZEL BÜRO (TÜRK BASINI İLETİŞİM LİSTESİ), (122) - TURAN ÇATLI MAIL GRUBU, (122) - TÜRK VE İSLAM ALEMİNİN LİDERİ TÜRKİYE, (122) ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (ÖZEL BÜRO), (122) ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (TÜRK SİYASET VE GÜVENLİK AKADEMİSİ), (122) ÖZEL BÜRO MAIL GRUBU (TÜRK STRATEJİ KURUMU), (122) TÜRKİYE İÇİN EL ELE MAIL GRUBU (122) TÜRKİYE İÇİN EL ELE MAIL GRUBU

Prof. Harun Gümrükçü'ye Dekanlık görevi – GAZETEM

Prof. Dr. Harun Gümrükçü : GÜNDEME DAİR BİR ANALİZ

Avrupa’ya günümüzden yüz yıldan daha uzun bir süre için geri dönüp baktığımızda, yani 1914 yılında, dünyada 1870’te başlayan “Birinci Küreselleşme Dalgası”nın sona erdiğini görürüz. Aynı zamanda küre­sel ölçekte Birinci Büyük Savaş’ın çıktığı zamandır bu yıl. Savaş sonrası “üzerinde güneş batmayan” Büyük Britanya İmparatorluğu eski gücünü kaybederek yavaş yavaş yerini Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD) bırakmaya başlamıştır.

Bu geçen yüzyılın ilk büyük savaşına, ülkemiz Osmanlı İmparatorluğu olarak katılmıştır. Mağlup olan Osmanlı Devleti’nin topraklarında savaştan sonra günümüze kadar geçen zaman içinde 36 yeni ulusal devlet kurulurken bize de İmparatorluk topraklarının sadece sekiz parçasından bir parçası kalmıştır. Bu hak da dedelerimizin yürüttüğü ve kazandığı Kurtuluş Savaşı sayesinde korunabilmiştir. İstiklal Savaşı’nın ardından ülkenin nüfusu sadece 12 milyon civarındaydı ki bunun yarısı da kurulan Cumhuriyet sınırları içinde doğmamıştı.

Günümüzden 86 yıl geri gittiğimizde İkinci Büyük Dünya Savaşı’nın başladığına şahit oluruz. Bu savaş sonrası dünya yeniden şekillenmiş ve Avrupa kıtası ikiye bölünmüştür. Çoğulcu demokratik kapitalist dünyanın öncülüğü ABD’ye, sözde “sosyalist” bloğun öncülüğü ise Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği’ne bırakılmıştır. Bir taraftan iki blok arasındaki rekabet iki sıcak savaştan sonra Soğuk Savaş’ın başlamasına yol açarken diğer yandan “İkinci Küreselleşme Dalgası”yla Kapitalist Blokun Sovyet Blokuna meydan okuduğu bir döneme girilmiştir.

1989 yılına kadar süren bu dönemde Türkiye Kapitalist Blokun yanında yer alarak onun uluslararası tüm kurumlarına üye olmakla kalmamış, aynı zamanda insanlık tarihindeki ilk ulus üstü kurum olan Avrupa (Ekonomik) Topluluğu/ Birliği’ne [A(E)T)AB] bir Avrupa devleti olarak üye olmak için 1959 yılında başvurmuştur. Bu durum, ülkemizi komünizme karşı güçlü kale ve öncü konumuna taşımıştır.

Günümüzden otuz beş yıl önce Sovyet Blokunun dağılması ve Almanya’nın birleşmesiyle Avrupa’nın bölünmüşlüğü ortadan kalkmış; ABD tek büyük hegemon olarak gücünün doruğuna ulaşmıştır. Türkiye bu tarihî gelişmeyi doğru okuyamamış ve bu sürecin kaybedenlerinden biri olmuştur.

Ne Sovyet Blokuna karşı taşıdığı askerî yüklerden dolayı ödüllendirilmiş ne de sömürge altında kalan Türk topluluklarına öncülük yapabilmiştir. Dahası 1959 yılından beri kapısında beklediği AB tarafından “Asyalı” damgasını yiyerek kendi meşru haklarını da koruyamaz hâle gelmiştir.

Ülkenin Batı yanlısı elitleriyle diğer alternatif elitleri Batı’ya “daha cici ve daha da Batıcı” görünmek için yarışa girmiştir. Ortaya çıkan bu negatif koalisyonun ortak yönü ise “devletimizin 60’lı ve 70’li yıllarında kazanılmış meşru hakları”nı inkâr ederek birinin diğerinden daha Batıcı olduğunu ispat etmeye çalışmasıdır.

Bu yolla mevcut haklarında atlatılan Türkiye yurt dışı teşkilatlanmasında yeni bir yola girilmelidir. Bu yol, İtalyan devletinin geliştirdiği ve bizim için de uygun olabilecek Patronati/Koruyucu Melek modelinin Türkiye’de de hayata geçirtilmesini zorunlu kılmaktadır. Bir başka deyişle, yurt dışındaki vatandaşlarımızın artık kendini “gurbette yalnız ve korumasız” hissetmemeleri için yeni bir organizasyon modeli gereklidir.

Devletimizin büyük meblağlar harcayarak kurduğu Çalışma Ataşelikleri yurt dışındaki Türk vatandaşlarının haklarını ve özgürlüklerini korumada yetersiz kalmakta ve donanımları çok eksiktir ve gereksiz şekilde de çok pahalıya mal olmaktadırlar. Hem bu büyük israfı önlemek ve hem de rasyonel bir hizmet anlayışının uygulayabilmek adına yurt dışındaki Türkler için PATRONATİ/KORUYUCU MELEK TEŞKİLATI hayata geçirilmelidir. 

Bu yapı, Türk vatandaşlarının ülke sınırları dışındaki var olan haklarını öğrenmeleri, korumaları ve kullanmaları konusunda destek sağlayacak, haklarını ve özgürlüklerini takip ederek savunacak, sivil topluma dayalı yeni bir kurumsal yapı olarak oluşturulmalıdır. Böyle bir örgütlenmenin temel ilkesi “Nerede bir Türk varsa Türkiye oradadır.” olmalıdır.

Bu teşkilatlanma, başta AB üyesi ülkeler olmak üzere Türkiye’den göç alan 42 ülkeyi kapsamalı, ayrıca sadece dışarıda yaşamakta olanların değil tüm Türk vatandaşlarının yurt dışındaki haklarının takipçisi olmalıdır. Bu yapının başarılı olabilmesi için gerekli bilimsel destek sağlanmalı, ülkemiz için en uygun modelin geliştirilmesi hususunda “Türkiye yurt dışında nasıl örgüt­lenmeli?” sorusuna yol gösterici bir model olarak İtalya’nın vatandaşlarının haklarını tüm dünyada korumada başarıyla uyguladığı Patronati/Koruyucu Melek Örgütü bilimsel olarak analiz edilmelidir.

Modelin hedefi, “insanımızın ulusal sınırlar dışında da devletini her an yanında hissetmesi” kriterine göre bu örgütlenmenin gerçekleştirilmesidir. Yeni ve inovatif kurumsal yapılar oluşturulurken vatandaşlarımız bu kurumsal yapılar içerisinde Yunus Emre’de tanımını bulan sevgiyle karşılanmalıdır. Bu bağlamda aşağıdaki alanlarda çalışmalar sürdürülmelidir:

• Türk vatandaşlarının AB nezdinde sahip olduğu hakların, imzalanan antlaşmalarla teminat altına alınmasına ve bu hakların, tüm üyeleri bağlayıcı ve ulusal hukuklar üzerinde yaptırım gücü bulunan Avrupa Toplulukları/Birliği Adalet Divanı tarafından da teyit edilmesine rağmen Avrupa ülkelerinin hukuk dışı uygulamalarının devam ettiği;

• Ancak asıl anlaşılması güç olan, konunun gerek hukuki gerekse politik zeminlerde yeterince tartışılmaması ve vatandaşlarımızın haklarının, özgürlüklerinin korunmasına yönelik yapısal girişimlerin yeterince ortaya konulamamaktadır.

• Türkiye, AB üyesi ülkelerde yaşayan milyonlarca vatandaşı ve AB ile dış ticaret hacminin büyüklüğüne rağmen olması gereken konumda değildir. Bu nedenle “Avrupa, devletlerin değil vatandaşların Avrupası’dır.” haklarımızın alınması için gerekli çaba gösterilmelidir.

• AB bir müzakereler bütünlüğüdür. Türkiye, AB’ye tam üye olsun ya da olmasın, vatandaşlarının haklarını takip etmeli ve gerekli bilinçlendirme çalışmalarını yürütmelidir. Bu çalışma, demokrasi kültürümüzün gelişmesi açısından da hayati önem taşımaktadır.

• AB nezdinde vatandaşlarımızın hak arama süreci, Avrupa ile bütünleşmenin itici güçlerinden biri olacaktır. 1960’lı yıllardan beri göç veren Türkiye halkının yüzde 6,5’i sınırların dışında yaşamaktadır. Sadece AB üyesi ülkelerdeki Türklerin sayısı 5 milyona yaklaşmaktadır ancak bunun iki milyondan fazlası yaşadığı ülkenin vatandaşı olmuştur.

• Büyük çoğunluğu iş gücü göçüyle gitmiş olan vatandaşlarımız, genellikle dışlanmakta, siyasal ve sosyal ortama katılmakta güçlük çekmekte; beyin göçü yapanlar ise en fazla “birinci sınıf ayrıcalıklı bir yabancı” konumunda yaşamak zorunda bırakılmaktadır.

• Göç edilen ülke, çok kültürlülüğü kabul edemiyorsa göçmen vatandaşlarımız “topraklarını işgal eden ötekiler” olarak algılanır ve bu durum, göç alan toplumun bazı kesimlerinde “kendi kimliğini koruma söylemlerinin ortaya çıkmasına neden olur.” AB üye ülkelerinde yaşayan Avrupalı Türkler için artan bu söylemlere karşı koruyacak kurumsal bir yapılanmaya gidilmelidir.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages