
Prof. Dr. Harun Gümrükçü : GÜNDEME DAİR BİR
ANALİZ
Avrupa’ya günümüzden yüz yıldan daha uzun bir süre için geri
dönüp baktığımızda, yani 1914 yılında, dünyada 1870’te
başlayan “Birinci Küreselleşme Dalgası”nın sona erdiğini
görürüz. Aynı zamanda küresel ölçekte Birinci Büyük Savaş’ın
çıktığı zamandır bu yıl. Savaş sonrası “üzerinde güneş
batmayan” Büyük Britanya İmparatorluğu eski gücünü kaybederek
yavaş yavaş yerini Amerika Birleşik Devletleri’ne (ABD)
bırakmaya başlamıştır.
Bu geçen yüzyılın ilk büyük savaşına, ülkemiz Osmanlı
İmparatorluğu olarak katılmıştır. Mağlup olan Osmanlı
Devleti’nin topraklarında savaştan sonra günümüze kadar geçen
zaman içinde 36 yeni ulusal devlet kurulurken bize de
İmparatorluk topraklarının sadece sekiz parçasından bir
parçası kalmıştır. Bu hak da dedelerimizin yürüttüğü ve
kazandığı Kurtuluş Savaşı sayesinde korunabilmiştir. İstiklal
Savaşı’nın ardından ülkenin nüfusu sadece 12 milyon
civarındaydı ki bunun yarısı da kurulan Cumhuriyet sınırları
içinde doğmamıştı.
Günümüzden 86 yıl geri gittiğimizde İkinci Büyük Dünya
Savaşı’nın başladığına şahit oluruz. Bu savaş sonrası dünya
yeniden şekillenmiş ve Avrupa kıtası ikiye bölünmüştür.
Çoğulcu demokratik kapitalist dünyanın öncülüğü ABD’ye, sözde
“sosyalist” bloğun öncülüğü ise Sovyet Sosyalist
Cumhuriyetleri Birliği’ne bırakılmıştır. Bir taraftan iki blok
arasındaki rekabet iki sıcak savaştan sonra Soğuk Savaş’ın
başlamasına yol açarken diğer yandan “İkinci Küreselleşme
Dalgası”yla Kapitalist Blokun Sovyet Blokuna meydan okuduğu
bir döneme girilmiştir.
1989 yılına kadar süren bu dönemde Türkiye Kapitalist Blokun
yanında yer alarak onun uluslararası tüm kurumlarına üye
olmakla kalmamış, aynı zamanda insanlık tarihindeki ilk ulus
üstü kurum olan Avrupa (Ekonomik) Topluluğu/ Birliği’ne
[A(E)T)AB] bir Avrupa devleti olarak üye olmak için 1959
yılında başvurmuştur. Bu durum, ülkemizi komünizme karşı güçlü
kale ve öncü konumuna taşımıştır.
Günümüzden otuz beş yıl önce Sovyet Blokunun dağılması ve
Almanya’nın birleşmesiyle Avrupa’nın bölünmüşlüğü ortadan
kalkmış; ABD tek büyük hegemon olarak gücünün doruğuna
ulaşmıştır. Türkiye bu tarihî gelişmeyi doğru okuyamamış ve bu
sürecin kaybedenlerinden biri olmuştur.
Ne Sovyet Blokuna karşı taşıdığı askerî yüklerden dolayı
ödüllendirilmiş ne de sömürge altında kalan Türk
topluluklarına öncülük yapabilmiştir. Dahası 1959 yılından
beri kapısında beklediği AB tarafından “Asyalı” damgasını
yiyerek kendi meşru haklarını da koruyamaz hâle gelmiştir.
Ülkenin Batı yanlısı elitleriyle diğer alternatif elitleri
Batı’ya “daha cici ve daha da Batıcı” görünmek için yarışa
girmiştir. Ortaya çıkan bu negatif koalisyonun ortak yönü ise
“devletimizin 60’lı ve 70’li yıllarında kazanılmış meşru
hakları”nı inkâr ederek birinin diğerinden daha Batıcı
olduğunu ispat etmeye çalışmasıdır.
Bu yolla mevcut haklarında atlatılan Türkiye yurt dışı
teşkilatlanmasında yeni bir yola girilmelidir. Bu yol, İtalyan
devletinin geliştirdiği ve bizim için de uygun olabilecek
Patronati/Koruyucu Melek modelinin Türkiye’de de hayata
geçirtilmesini zorunlu kılmaktadır. Bir başka deyişle, yurt
dışındaki vatandaşlarımızın artık kendini “gurbette yalnız ve
korumasız” hissetmemeleri için yeni bir organizasyon modeli
gereklidir.
Devletimizin büyük meblağlar harcayarak kurduğu Çalışma
Ataşelikleri yurt dışındaki Türk vatandaşlarının haklarını ve
özgürlüklerini korumada yetersiz kalmakta ve donanımları çok
eksiktir ve gereksiz şekilde de çok pahalıya mal
olmaktadırlar. Hem bu büyük israfı önlemek ve hem de rasyonel
bir hizmet anlayışının uygulayabilmek adına yurt dışındaki
Türkler için PATRONATİ/KORUYUCU MELEK TEŞKİLATI hayata
geçirilmelidir.
Bu yapı, Türk vatandaşlarının ülke sınırları dışındaki var
olan haklarını öğrenmeleri, korumaları ve kullanmaları
konusunda destek sağlayacak, haklarını ve özgürlüklerini takip
ederek savunacak, sivil topluma dayalı yeni bir kurumsal yapı
olarak oluşturulmalıdır. Böyle bir örgütlenmenin temel ilkesi
“Nerede bir Türk varsa Türkiye oradadır.” olmalıdır.
Bu teşkilatlanma, başta AB üyesi ülkeler olmak üzere
Türkiye’den göç alan 42 ülkeyi kapsamalı, ayrıca sadece
dışarıda yaşamakta olanların değil tüm Türk vatandaşlarının
yurt dışındaki haklarının takipçisi olmalıdır. Bu yapının
başarılı olabilmesi için gerekli bilimsel destek sağlanmalı,
ülkemiz için en uygun modelin geliştirilmesi hususunda
“Türkiye yurt dışında nasıl örgütlenmeli?” sorusuna yol
gösterici bir model olarak İtalya’nın vatandaşlarının
haklarını tüm dünyada korumada başarıyla uyguladığı
Patronati/Koruyucu Melek Örgütü bilimsel olarak analiz
edilmelidir.
Modelin hedefi, “insanımızın ulusal sınırlar dışında da
devletini her an yanında hissetmesi” kriterine göre bu
örgütlenmenin gerçekleştirilmesidir. Yeni ve inovatif kurumsal
yapılar oluşturulurken vatandaşlarımız bu kurumsal yapılar
içerisinde Yunus Emre’de tanımını bulan sevgiyle
karşılanmalıdır. Bu bağlamda aşağıdaki alanlarda çalışmalar
sürdürülmelidir:
• Türk vatandaşlarının AB nezdinde
sahip olduğu hakların, imzalanan antlaşmalarla teminat
altına alınmasına ve bu hakların, tüm üyeleri bağlayıcı ve
ulusal hukuklar üzerinde yaptırım gücü bulunan Avrupa
Toplulukları/Birliği Adalet Divanı tarafından da teyit
edilmesine rağmen Avrupa ülkelerinin hukuk dışı
uygulamalarının devam ettiği;
• Ancak asıl anlaşılması güç olan, konunun gerek hukuki
gerekse politik zeminlerde yeterince tartışılmaması ve
vatandaşlarımızın haklarının, özgürlüklerinin korunmasına
yönelik yapısal girişimlerin yeterince ortaya
konulamamaktadır.
• Türkiye, AB üyesi ülkelerde yaşayan milyonlarca
vatandaşı ve AB ile dış ticaret hacminin büyüklüğüne
rağmen olması gereken konumda değildir. Bu nedenle
“Avrupa, devletlerin değil vatandaşların Avrupası’dır.”
haklarımızın alınması için gerekli çaba gösterilmelidir.
• AB bir müzakereler bütünlüğüdür. Türkiye, AB’ye tam üye
olsun ya da olmasın, vatandaşlarının haklarını takip
etmeli ve gerekli bilinçlendirme çalışmalarını
yürütmelidir. Bu çalışma, demokrasi kültürümüzün gelişmesi
açısından da hayati önem taşımaktadır.
• AB nezdinde vatandaşlarımızın hak arama süreci, Avrupa
ile bütünleşmenin itici güçlerinden biri olacaktır.
1960’lı yıllardan beri göç veren Türkiye halkının yüzde
6,5’i sınırların dışında yaşamaktadır. Sadece AB üyesi
ülkelerdeki Türklerin sayısı 5 milyona yaklaşmaktadır
ancak bunun iki milyondan fazlası yaşadığı ülkenin
vatandaşı olmuştur.
• Büyük çoğunluğu iş gücü göçüyle gitmiş olan
vatandaşlarımız, genellikle dışlanmakta, siyasal ve sosyal
ortama katılmakta güçlük çekmekte; beyin göçü yapanlar ise
en fazla “birinci sınıf ayrıcalıklı bir yabancı” konumunda
yaşamak zorunda bırakılmaktadır.
• Göç edilen ülke, çok kültürlülüğü kabul edemiyorsa
göçmen vatandaşlarımız “topraklarını işgal eden ötekiler”
olarak algılanır ve bu durum, göç alan toplumun bazı
kesimlerinde “kendi kimliğini koruma söylemlerinin ortaya
çıkmasına neden olur.” AB üye ülkelerinde yaşayan Avrupalı
Türkler için artan bu söylemlere karşı koruyacak kurumsal
bir yapılanmaya gidilmelidir.