
(Yazıların
Hollandacası en altta.
De Nederlandse versies staat onderaan)
Değerli Okurlarım,
Dört gün boyunca bölüm bölüm yayınladığım Kıbrıs
Dosyası, beklediğimin çok üzerinde bir ilgi gördü.
Sadece Hollanda’da değil…
Türkiye’de…
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde…
Ve Avrupa’nın birçok ülkesindeki Türk toplumu arasında…
Dosya, günlerdir konuşuluyor.
Elektronik posta kutum, yüzlerce tebrik ve değerlendirme
mesajıyla doldu.
Bir ara elektronik posta sistemim, peş peşe gelen mesajlar
nedeniyle yeni e-postaları kabul edemez hâle geldi.
En çok gelen istek ise şuydu: “Bu
çalışmayı tek dosya hâlinde yeniden yayımlayın.”
İşte bugün bunu yapıyorum.
Çünkü bu çalışma artık dört günlük bir yazı dizisi olmaktan
çıktı.
Birçok okuyucunun arşivine koymak istediği kapsamlı bir
belge hâline geldi.
Dosya, yalnızca Türk okuyucuları arasında
değil, diplomasi çevrelerinde de dikkat çekti.
Lahey Büyükelçimiz Sayın Fatma
Ceren Yazgan, sosyal medya hesabından yayımladığı
değerlendirmede, bu çalışmanın Hollanda’da yaşayan Türklerin
arşivinde bulunması gerektiğini belirtti.
Daha da önemlisi, Ailelere seslenerek, “Çocuklarınıza
okutun, birlikte tartışın.” çağrısında
bulundu.
Bir büyükelçinin bir gazetecilik çalışması
hakkında böyle bir tavsiyede bulunması, kuşkusuz benim için
en değerli takdirlerden biri oldu.
(Büyükelçi Sayın Fatma Ceren Yazgan’ın değerlendirmesinin
özünü, yazının sonunda bulabilirsiniz.)
Ancak dosyanın yankısı bununla da sınırlı
kalmadı.
Ankara’dan gelen haberler de dikkat çekiciydi.
Güvenilir kaynaklardan edindiğim bilgilere göre,
hazırladığım Kıbrıs Dosyası çeşitli çevrelerde
değerlendirildi; özellikle belge ve tarihî kaynaklara dayalı
yaklaşımı üzerinde duruldu.
Yine aynı kaynaklara göre, dosyanın ve bundan sonra
yayınlanacak çalışmalarımın dikkatle izlenmesi yönünde
değerlendirmeler yapıldı.
Bunlar, bir gazeteci için elbette gurur
verici gelişmelerdir.
Çünkü yarım asrı aşan meslek hayatım boyunca hiçbir zaman
gündemin peşinden gitmedim.
Belgelerin peşinden gittim.
Kolay olanı değil…
Eksik bırakılanı yazmaya çalıştım.
Kıbrıs Dosyası da işte bu anlayışın ürünüdür.
Yaklaşık 110 sayfalık bu çalışma, aynı zamanda Hollandacaya çevrilerek Hollanda medyasına, siyasetçilerine, parlamenterlerine ve kanaat önderlerine de ulaştırıldı.
Şimdi…
Bugün, okurlarımdan gelen yoğun istek üzerine, bu çalışmayı
kalıcı bir arşiv kaynağı olarak tek dosya hâlinde yeniden
sunuyorum. Dilerim ki bu dosya yalnızca bugün okunup
geçilmesin.
Yıllar sonra da yeniden açılsın…
Çünkü belgeler unutulmaz.
Tarih ise ancak hatırlandığı sürece yaşar.

Lahey Büyükelçimiz Sayın Fatma Ceren Yazgan, Kıbrıs Dosyası’nın yalnızca bir yazı dizisi değil, gelecek nesiller için korunması gereken önemli bir tarih ve hafıza çalışması olduğunu vurguladı.
Yazgan, Hollanda’da yaşayan Türk vatandaşlarına seslenerek, bu dosyanın aile arşivlerinde yer almasını, çocuklara okutulmasını ve aile içinde değerlendirilmesini tavsiye etti. Tarihî olayların doğru kaynaklardan öğrenilmesinin, genç kuşakların geçmişi daha sağlıklı değerlendirebilmesi açısından büyük önem taşıdığını izah etti.
Büyükelçi’ye göre, Kıbrıs meselesi yalnızca 1974 yılında yaşanan gelişmelerden ibaret değildir. Kıbrıs Türkleri ile Batı Trakya Türklerinin yaşadığı acılar, Avrupa’nın uzun yıllara yayılan tarihî ve siyasî yaklaşımları dikkate alınmadan doğru değerlendirilemez. Bu nedenle, Kıbrıs’a ilişkin tartışmaların bütün tarihî süreç göz önünde bulundurularak yapılması gerektiğine dikkat çekti.
Yazgan ayrıca, Avrupa kamuoyunun ve özellikle Hollanda medyasının Kıbrıs meselesini değerlendirirken yalnızca bugünkü tabloya değil, 15 Temmuz 1974 darbesi, EOKA’nın faaliyetleri, Enosis girişimleri ve Türkiye’nin 1960 Garanti Antlaşması’ndan doğan hukukî sorumlulukları gibi tarihî gerçeklere de aynı dikkatle yer vermesi gerektiğini belirtti. Yazgan, böyle bir yaklaşımın, daha dengeli ve sağlıklı bir kamuoyu oluşmasına katkı sağlayacağını ifade etti.
Büyükelçi, Hollanda’da görev yapan Türk basınının da önemli bir sorumluluk taşıdığına dikkat çekerken, Türk gazetecilerinin yalnızca kendi toplumuna yönelik haberlerle yetinmemesi; Hollanda’nın siyasetçilerine, kanaat önderlerine, akademisyenlerine ve kamuoyuna da Türkiye’nin tezlerini, tarihî gerçekleri ve Türk toplumunun bakış açısını belge ve güvenilir kaynaklarla anlatabilmesinin büyük önem taşıdığını vurguladı.
Bu çerçevede Büyükelçi Yazgan, İlhan Karaçay’ın hazırladığı Kıbrıs Dosyası’nın, Hollanda’da kamuoyuna yönelik gazeteciliğin başarılı bir örneğini oluşturduğunu belirterek, bu tür çalışmaların hem Türk toplumunun hafızasına hem de uluslararası kamuoyunun doğru bilgilendirilmesine önemli katkılar sağlayacağını ifade etti.
****************
Aşağıdaki metin, Kıbrıs Dosyası’nın ilk yayın gününde okuyucularımıza yapılan anonstur. Dosyanın hangi düşünceyle hazırlandığını göstermesi bakımından, arşiv bütünlüğü korunarak aynen yayınlıyorum.
Sadece bir harekât değil, Türk milletinin hafızasına kazınan bir destandı.

Değerli Okurlarım,
Bugün, Türk milletinin hafızasına destan
olarak kazınan 20 Temmuz 1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’nın
52’nci yıl dönümündeyiz.
Türk tarihinin unutulmaz sabahlarından biriydi 20 Temmuz
1974.
Saatler sabah beşi gösterirken, Kıbrıs semalarında paraşütler açılıyor, çıkarma gemileri Girne kıyılarına yaklaşıyor, yıllardır ölüm korkusuyla yaşayan Kıbrıs Türkü ise gözyaşları içinde tek bir cümleyi tekrarlıyordu: “Geldiler…”
Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurucu Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, o anı yıllar sonra şöyle anlatacaktı: “Allah’ım… Geldiler… Gökten iniyorlar… Yağmur gibi…”

İşte o sabah, yalnızca bir askerî harekât
başlamadı.
Türk milletinin hafızasına kazınacak bir destan yazıldı.
Türkiye’de ve dünyanın dört bir yanındaki milyonlarca Türk,
nefesini tutmuş radyoların başındaydı…

Başbakan Bülent Ecevit, halkın gönlünde artık yalnızca bir
siyasetçi değildi.
O günlerden sonra herkes ona tek bir isimle seslenecekti: KARAOĞLAN…

O günlerde dillerden düşmeyen Karaoğlan plaklarının
sanatçısı Rıza Konyalı’yı, Barış Harekâtı’nın hemen ardından
Hollanda’da düzenlenen konser turnesi için getirmiş, o büyük
heyecanın Avrupa’daki Türkler arasında da nasıl yaşandığına
yakından tanıklık etmiştim.
Meydanlarda söylenen marşlar ve radyolardan yükselen
haberler, yalnızca bir askerî başarıyı değil, bir milletin
ortak heyecanını anlatıyordu.

Ancak Kıbrıs meselesi hâlâ kapanmadı.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nda yeni kararlar alınıyor.
Birleşmiş Milletler’de yeni raporlar hazırlanıyor.
Rum ve Yunan lobileri dünyanın dört bir yanında kendi
tezlerini anlatmaya devam ediyor.
Kıbrıs Türk tarafı ise, sesini uluslararası
kamuoyuna daha güçlü duyurabilmek için yeni girişimlerde
bulunuyor.
Bugün Kıbrıs’ta birçok sivil toplum kuruluşu ve düşünce
insanı, tarihî gerçeklerin Avrupa Parlamentosu, Birleşmiş
Milletler ve uluslararası kamuoyuna daha güçlü anlatılması
gerektiğini savunuyor.
Avrupa Parlamentosu üyelerine ve uluslararası kuruluşlara
gönderilen açık mektuplar ile elektronik posta kampanyaları
da bu çabanın bir parçası olarak görülüyor.
Bu yazı dizisi de, belgeler ışığında bu
tartışmaya mütevazı bir katkı sunmayı amaçlıyor.
Çünkü bugün verilen mücadele artık yalnızca cephede değil…
Diplomasi masasında, uluslararası hukukta, medyada ve dünya
kamuoyunda da sürüyor.
İşte tam da bu nedenle…
Yarım asrı aşan gazetecilik arşivimi bir kez daha açıyorum.

Kanlı Noel’den başlayarak 20 Temmuz 1974’e
uzanan süreci,
Makarios, EOKA, EOKA-B ve Enosis’in bilinmeyen yönlerini,
Türkiye’nin Garanti Antlaşması’ndan doğan hukukî haklarını,
Rauf Denktaş ve Dr. Fazıl Küçük ile yaptığım görüşmeleri,
Kıbrıs ziyaretlerimde tuttuğum notları, uluslararası
belgeleri, gazetecilik arşivimde bugüne kadar sakladığım
fotoğrafları ve yıllardır eksik anlatıldığını düşündüğüm
birçok ayrıntıyı sizlerle paylaşacağım.

Bu yazı dizisi, tarihî olayları belgeler, tanıklıklar ve yarım asrı aşan gazetecilik arşivimin ışığında yeniden değerlendirme çabasıdır. Nihai hükmü ise her zamanki gibi değerli okurlarım verecektir.
Tarih
bazen kazananlar tarafından yazılır…
Bazen de eksik yazılır…
Ben, yarım asırdır topladığım belge ve tanıklıklarla eksik
kalan sayfaları tamamlamaya çalışacağım.
Kararı ise, okuyacağınız belgelerden sonra siz
vereceksiniz.
****************

KIBRIS konusuna ilgi duyan değerli okurlarıma, belge ve tanıklıklara dayanan bu kapsamlı dosyayı okumalarını ve ileride yeniden başvurmak üzere saklamalarını tavsiye ederim. Çünkü Kıbrıs meselesi, tek bir tarihten ibaret değildir.
Maarten van Aalderen’in yazısından hareketle hazırlanmış belge ve tanıklık dosyası.
Kıbrıs’ı doğru anlamak için sadece 1974’e değil, öncesine de bakmak gerekir.
De Telegraaf’ta yayımlanan bir Kıbrıs yazısı, beni yarım asırlık arşivimi yeniden açmaya yöneltti. Çünkü bazı tarihî gerçeklerin eksik kaldığını düşündüm.
Bu yazı dizisi, herhangi bir tarafı haklı çıkarmak için değil; Kıbrıs meselesinin eksik anlatılan sayfalarını belge, tanıklık ve uluslararası kaynaklar ışığında tamamlamak amacıyla hazırlandı.
Üç ayrı Kıbrıs ziyareti, dönemin devlet adamlarıyla yaptığım röportajlar, yıllar içinde oluşturduğum gazetecilik arşivi ve uluslararası belgeler, bu dosyanın temelini oluşturdu.
Kıbrıs, yalnızca 20 Temmuz 1974’ten ibaret değildir. Bu dosya, 1960’tan günümüze uzanan süreci, çoğu zaman göz ardı edilen gelişmeleriyle birlikte kronolojik olarak ele alıyor.
Gazeteciliğin görevi hüküm vermek değil, eksik kalan bilgileri tamamlayarak okuyucunun kendi değerlendirmesini yapmasına yardımcı olmaktır. Elinizdeki çalışma da bu anlayışla kaleme alındı.
Bu dosya, tarihe yeni bir hüküm vermek için değil; eksik kalan sayfaları tamamlayarak okuyucunun kendi hükmünü oluşturmasına katkı sağlamak amacıyla hazırlandı.

Birleşmiş Milletler’in Kıbrıs konusunda yeniden girişimde bulunması ve Avrupa Birliği’nin çözüm çağrılarını artırması üzerine, Hollanda’nın en çok okunan gazetelerinden De Telegraaf, deneyimli dış politika yazarı Maarten van Aalderen imzasıyla geniş bir Kıbrıs dosyası yayımladı.
Yazıyı büyük bir dikkatle okudum.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki, Van Aalderen bugünkü
Avrupa basınında pek rastlanmayan bir gazetecilik anlayışı
sergilemiş. Sadece Rum kesimini değil, Kuzey Kıbrıs’ı da
ziyaret etmiş; Türklerle konuşmuş, onların görüşlerine de
yer vermiş. Bu yönüyle yazısının objektif olmaya çalışan bir
çalışma olduğunu söylemek mümkündür.
Ancak…
Kıbrıs gibi yarım asrı aşan, acılarla dolu bir meseleyi
anlatırken bazı tarihî gerçekler eksik bırakıldığında,
ortaya çıkan tablo da ister istemez eksik kalıyor.
Bu nedenle, Hollandalı meslektaşımın yazısında yer alan bazı
değerlendirmelere, tarihin diğer sayfasından da bakmak
istiyorum.
Van Aalderen yazmış: “Magosa’nın Maraş bölgesi, 1974’ten sonra hayalet şehre dönüştü.”

İşin gerçeği şu:
Evet…
Maraş bugün gerçekten de hüzün veren bir hayalet bölgesidir.
Ancak Maraş’ın neden bu hâle geldiğini anlayabilmek için,
sadece 20
Temmuz 1974’e bakmak yeterli değildir.
Çünkü olaylar o gün başlamadı.

Bundan beş gün önce, 15
Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta, Nikos
Sampson aracılığıyla Cumhurbaşkanı Makarios’a darbe yaptı.
Darbenin amacı, Kıbrıs’ı bağımsız bir devlet olarak yaşatmak
değil, adayı Yunanistan’a bağlamaktı.
İşte Türkiye’nin garantörlük hakkına dayanarak
gerçekleştirdiği askerî harekât da bu gelişmelerin ardından
geldi.
Dolayısıyla 20 Temmuz’u anlatırken, 15 Temmuz’u görmezden
gelmek okuyucuya eksik bilgi vermek olur.
Van Aalderen yazmış: Makarios bağımsız Kıbrıs’ın ilk cumhurbaşkanıydı…

Meslektaşım Maarten van Aalderen, Makarios’u
bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı olarak
tanıtıyor. Bu bilgi doğrudur.
Ancak eksik olan nokta, Makarios’un sadece devlet başkanı
olmadığı, aynı zamanda Kıbrıs’ın kaderini değiştiren
olayların da tam merkezinde yer aldığıdır.
1950’li yıllarda Rum toplumunun önemli bir kesimi, “Enosis”, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını savunuyordu. Bu hedef doğrultusunda kurulan EOKA örgütü, İngiliz yönetimine karşı silahlı mücadele başlatmıştı.
Fakat 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti ile birlikte Makarios, zaman içinde farklı bir çizgiye yöneldi. Artık hedefi, Kıbrıs’ın ne Yunanistan’a bağlanması ne de Türkiye ile paylaşılmasıydı. Bağımsız bir Kıbrıs devleti istiyordu.
İşte kırılma noktası da burada yaşandı.
Yunanistan’daki askerî cunta, Makarios’un bu politikasını
ihanet olarak gördü.
15 Temmuz 1974’te, Nikos Sampson’un öncülüğünde
gerçekleştirilen askerî darbeyle Makarios görevden
uzaklaştırıldı. Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla
saldırıya uğradı. Makarios son anda kurtularak adadan
kaçmayı başardı ve daha sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik
Konseyi’nde yaptığı konuşmada, darbeyi açıkça Yunan
cuntasının gerçekleştirdiğini dünyaya anlattı.
Van
Aalderen yazısında bu darbeye yalnızca dolaylı biçimde
değiniyor.
Oysa bu ayrıntı, Kıbrıs tarihinin en önemli dönüm
noktalarından biridir.
Çünkü Türkiye’nin 20 Temmuz 1974’te gerçekleştirdiği askerî
harekât, beş gün önce anayasal düzeni ortadan kaldıran bu
darbenin hemen ardından başladı.

1974’ü değerlendirmek isteyen herkesin önce 15 Temmuz’u, 15 Temmuz’u anlayabilmek için de 1960’tan sonra yaşanan gelişmeleri bilmesi gerekir.
Tarih, yalnızca sonuçları anlatarak değil, o sonuçlara götüren sebepleri de ortaya koyarak yazıldığında gerçek anlamına kavuşur.
Van Aalderen yazmış: Kıbrıs sorunu 1974’ten sonra bugünkü hâlini aldı…

İşin gerçeği şu:
Kıbrıs meselesini yalnızca 1974’ten
başlatmak, yarım asırlık bir filmi son sahnesinden izlemek
gibidir. Oysa adadaki acılar çok daha önce başladı.
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti, Türkler ile
Rumların ortaklığına dayanıyordu. Anayasa, her iki topluma
da siyasi haklar ve güvence sağlıyordu. Türkiye, Yunanistan
ve Birleşik Krallık ise bu düzenin garantörü olmuştu.
Ne var ki bu ortaklık uzun ömürlü olmadı.
Rum yönetimi, anayasanın Türk toplumuna tanıdığı hakları
zamanla kısıtlamak istedi. Cumhurbaşkanı Makarios’un
hazırladığı ve tarihe “13
Madde” olarak geçen anayasa
değişikliği önerileri, Türk toplumunda büyük endişe yarattı.
Çünkü bu değişiklikler, Kıbrıs Türklerini devletin eşit
ortağı olmaktan çıkaracak nitelikte görülüyordu.
Gerilim giderek arttı.
Ve 21 Aralık 1963 gecesi, tarihe “Kanlı
Noel” olarak geçen olaylar yaşandı.
Silahlı Rum grupları, Lefkoşa başta olmak üzere birçok
bölgede Türk mahallelerine saldırdı. Evler kurşunlandı,
insanlar öldürüldü, yüzlerce aile evlerini terk etmek
zorunda kaldı.

O günlerde yaşanan vahşetin simgelerinden biri de, banyolarında öldürülen kadınlar ve çocuklar oldu. Bu fotoğraflar, aradan geçen onlarca yıla rağmen Kıbrıs Türklerinin hafızasından hiç silinmedi.
Saldırılar yalnızca Lefkoşa ile sınırlı
kalmadı.
Türk köyleri kuşatma altına alındı, yollar kapatıldı, birçok
yerleşim yeri boşaltıldı. Binlerce Kıbrıs Türkü, yıllarca
küçük ve birbirinden kopuk bölgelerde, uluslararası
literatürde “enklav” olarak
adlandırılan yerleşim alanlarında yaşamak zorunda kaldı.
Oysa Van
Aalderen yazısında bu döneme hemen hiç değinmiyor.
1974’e giden yolu anlamanın anahtarı tam da burada
yatıyor.
Kıbrıs Türklerinin hafızasında 20 Temmuz’dan önce, 21
Aralık 1963 vardır.
Bu gerçeği görmeden yazılan her Kıbrıs
değerlendirmesi, ister istemez eksik kalacaktır.
Van Aalderen yazmış: “Rumlar Kuzey Kıbrıs’ı işgal edilmiş toprak olarak görüyor.”
İşin
gerçeği şu: Evet…
Bugün Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rumların büyük bölümü, Kuzey
Kıbrıs’ı “işgal
altındaki toprak” olarak görüyor.
Bu bakış açısı yıllardır değişmedi.
Ancak Kıbrıs meselesini yalnızca bu ifadeyle anlatmak,
madalyonun sadece bir yüzünü göstermektir.
Çünkü 15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta
tarafından desteklenen Nikos Sampson darbesiyle, Kıbrıs
Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni fiilen ortadan kaldırıldı.
Darbenin amacı, bağımsız Kıbrıs’ı yaşatmak değil, adayı Enosis yoluyla
Yunanistan’a bağlamaktı.
Cumhurbaşkanı Makarios canını zor kurtararak
adadan kaçtı.
Birleşmiş Milletler’de yaptığı konuşmada da, darbenin
arkasında Atina’daki cuntanın bulunduğunu açıkça dile
getirdi.
İşte Türkiye, beş gün sonra, 1960
Garanti Antlaşması’nın kendisine
tanıdığı hakka dayanarak askerî harekât başlattığını
açıkladı.
Bugün de Ankara’nın resmî görüşü değişmiş değildir.
Türkiye, bu harekâtı bir “işgal” değil,
garantör devlet olarak anayasal düzeni yeniden tesis etmeye
ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini sağlamaya yönelik bir
müdahale olarak değerlendirmektedir.

Kuzey Kıbrıs’ı, sadece Rumlar değil, Avrupa Birliği de
“işgal” dedi.
Rum tarafı ise aynı olaya farklı bakmaktadır.
Onlara göre Türkiye’nin müdahalesi, ilk aşamadan sonra
sınırlarını aşmış ve adanın kuzeyinde kalıcı bir askerî
varlığa dönüşmüştür.
Aradan yarım asır geçti.
Tarafların hukukî ve siyasî tezleri değişmedi.
Değişmeyen bir başka gerçek daha var.
Her iki toplum da yaşadıklarını kendi hafızasında derin
acılar olarak taşımaya devam ediyor.
İşte bu nedenle, Kıbrıs meselesini anlatan
her gazeteci, yalnızca bir tarafın kullandığı kavramlarla
yetinmemeli; diğer tarafın gerekçelerini de okuyucuya
aktarmalıdır.
Gazeteciliğin görevi karar vermek değil, gerçeğin bütün
yönlerini ortaya koymaktır.
Van Aalderen yazmış: “İki toplumun yeniden bir arada yaşaması kolay değil.”
İşin gerçeği şu:
Bu tespit, büyük ölçüde doğrudur.
Aradan yarım asır geçti.
Bu süre içinde yeni nesiller yetişti.
Bugün adanın kuzeyinde doğan birçok genç, Güney
Kıbrıs’ı hiç tanımıyor.
Güneyde doğan gençlerin önemli bir bölümü de kuzeyi
yalnızca uzaktan biliyor.
Buna rağmen hayat devam ediyor.
Sınır kapılarının açılmasından sonra her gün
binlerce kişi iki kesim arasında geçiş yapıyor.
Kimi çalışmak için…
Kimi alışveriş yapmak için…
Kimi de yıllardır görmediği doğduğu köyü ziyaret etmek için…
Bu tablo gösteriyor ki, siyasetin çözemediği birçok engel, insanlar arasında yavaş yavaş aşılmaya başlanmış durumda.
Van Aalderen’in yazısında da buna ilişkin bazı örnekler yer alıyor.
Bu, geleceğe dair umut veren bir gelişmedir.
Ancak kalıcı bir çözüm için sadece iyi niyet yetmez.
Her iki tarafın da geçmişte yaşanan acıları inkâr etmekten
vazgeçmesi gerekir.
Çünkü sadece Rumların acıları anlatılırsa, Türkler
kendilerini unutulmuş hisseder.
Sadece Türklerin yaşadıkları dile getirilirse de, Rumlar
aynı duyguyu yaşar.
Oysa acının milliyeti olmaz.
Ölen bir çocuk…
Hangi milletten olursa olsun…
İnsanlığın ortak kaybıdır.
Kıbrıs’ta kalıcı barışın yolu da, geçmişi tek taraflı
yazmaktan değil, bütün gerçekleri cesaretle kabul etmekten
geçmektedir.
Bugün elli yılı aşkın süredir süren bu
anlaşmazlığın kolay bir çözümü yok.
Ama çözümü daha da zorlaştıracak yaklaşımlardan kaçınmak
mümkündür.
Her şeyden önce, iki taraf da birbirinin varlığını ve
güvenlik kaygılarını samimiyetle kabul etmelidir.
Geçmişte yaşanan katliamlar, zorunlu göçler
ve kayıplar, kim tarafından yapılmış olursa olsun, ortak bir
vicdanla değerlendirilmelidir.
Siyasi çözüm hangi model üzerine kurulursa kurulsun, iki
toplum arasında ekonomik, kültürel ve sosyal ilişkilerin
geliştirilmesi desteklenmelidir.
Dış güçlerin değil, adada yaşayan insanların iradesi ön
planda tutulmalıdır.
Ve belki de en önemlisi…
Yeni nesiller, geçmişin nefretiyle değil, geleceğin umuduyla
yetiştirilmelidir.

Sayın Maarten van Aalderen…
Kıbrıs dosyanızı ilgiyle okudum.
Objektif olmaya çalıştığınız açıkça görülüyor.
Ancak Kıbrıs’ın hikâyesi, birkaç sayfalık bir gazete
dosyasına sığmayacak kadar uzun, karmaşık ve acılarla
doludur.
Bu nedenle yazınızda eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî
gerçekleri, bir meslektaşınız olarak okurlarımızla paylaşmak
istedim.
Çünkü gazetecilik, yalnızca anlatılanı aktarmak değildir.
Bazen anlatılmayanı da hatırlatmaktır.
Kıbrıs’ın artık yeni acılara değil, yeni umutlara ihtiyacı
var.
Bunun yolu ise tarihi yeniden yazmaktan değil, tarihi bütün
yönleriyle kabul etmekten geçiyor.
Buraya kadar De Telegraaf’ta yer alan değerlendirmeleri tarihî belgeler ışığında ele almaya çalıştım. Şimdi ise, Kıbrıs tarihinin çoğu zaman eksik anlatılan bazı önemli dönüm noktalarını kronolojik olarak hatırlatmak istiyorum.
Bugün, De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî noktalara değindim. Ancak bunlar, Kıbrıs meselesinin yalnızca giriş sayfalarıdır. Asıl hikâye, 1963 ile 1974 yılları arasında yaşanan ve adanın kaderini değiştiren olaylarda gizlidir.
********************
Kıbrıs’ın bilinmeyen gerçekleri
Belge ve tanıklıklarla hazırlanan kronolojik dosya
20 Temmuz 1974’e giden yol, aslında 21 Aralık 1963’te başlayan Kanlı Noel’de şekillendi.
Makarios, EOKA, Enosis, darbe ve Garanti Antlaşması… Kıbrıs’ın kaderini değiştiren gelişmeler, resmî belgeler ve tarihî kaynaklarla kronolojik olarak anlatılıyor.
Bugün hâlâ tartışılan olayların arka planı; yorumlarla değil, uluslararası belgeler, tanıklıklar ve tarihî gerçeklerle ortaya konuluyor.
Kanlı
Noel: Kıbrıs’ta ilk kurşunlar nasıl sıkıldı?
Çünkü Kıbrıs’ta tarih, 20 Temmuz 1974 sabahı değil; on bir
yıl önce akan ilk kanla değişmeye başlamıştı.

Değerli Okurlarım,
Dün, Hollanda’nın en çok okunan gazetelerinden De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm tarihî noktalara dikkat çekmiş, olayların yalnızca 20 Temmuz 1974’ten ibaret olmadığını anlatmaya çalışmıştım.
Bugün ise, yorumlardan uzaklaşıp belgelere, tanıklıklara ve kronolojik gelişmelere dönüyoruz. Çünkü Kıbrıs’ta yaşananları doğru değerlendirebilmek için, 1963 ile 1974 yılları arasında adım adım neler yaşandığını bilmek gerekiyor.
Kıbrıs denildiğinde, dünyanın büyük bölümü 20
Temmuz 1974’ü hatırlar.
Kimileri buna “Barış
Harekâtı” der…
Kimileri ise “işgal”…
Oysa tarih, tek bir günde başlamaz.
1974’ü doğru anlayabilmek için takvimi on bir yıl geriye
çevirmek gerekir.
Çünkü Kıbrıs’ta ilk büyük kırılma, 20 Temmuz 1974’te değil, 21
Aralık 1963’te yaşandı.
O gün, tarihe “Kanlı
Noel” olarak geçen olaylar başladı.

1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti,
Türkler ile Rumların ortak kurduğu bir devletti.
Bu yeni devletin bağımsızlığı, Türkiye,
Yunanistan ve Birleşik Krallık tarafından
imzalanan Garanti Antlaşması ile güvence altına alınmıştı.
Anayasa, iki halkın ortaklığını esas alıyordu.
Cumhurbaşkanı Rum olacaktı.
Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk…
Her iki toplumun da devlet yönetiminde
belirli ve güvence altına alınmış hakları vardı.
Ancak bu ortaklık uzun sürmedi.
Cumhurbaşkanı Başpiskopos Makarios, 1963 yılında anayasanın
bazı maddelerini değiştirmek istedi.
Türk tarafı ise bu değişikliklerin, kendisini kurucu ortak
olmaktan çıkaracağını savundu.
Siyasi kriz kısa sürede sokaklara taşındı.

21 Aralık gecesi Lefkoşa’da başlayan silahlı
olaylar, kısa sürede adanın birçok bölgesine yayıldı.
Çatışmalarda çok sayıda sivil yaşamını yitirdi.
Türk mahalleleri saldırıya uğradı.
Evler yakıldı.
Binlerce kişi doğduğu yerleri terk etmek zorunda kaldı.
Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan en acı görüntülerden
biri de, Lefkoşa’da bir evin banyosunda öldürülen kadın ve
çocuklara ait fotoğraflardı.
Bu fotoğraflar yıllarca Türk kamuoyunda Kıbrıs’ta yaşanan
trajedinin simgesi olarak hafızalarda kaldı.
Olayların ardından birçok Türk köyü kuşatma altında kaldı.
Binlerce Kıbrıs Türkü, yıllarca küçük ve birbirinden kopuk
yerleşim bölgelerinde yaşamak zorunda bırakıldı.
Birleşmiş Milletler de artan toplumlar arası çatışmalar
üzerine 1964 yılında adaya Barış Gücü (UNFICYP)
gönderdi.
Kıbrıs tarihini anlatırken, EOKA’dan söz
etmemek mümkün değildir.
1955 yılında İngiliz yönetimine karşı kurulan örgüt,
başlangıçta sömürge yönetimine karşı mücadele yürüttü.
Ancak daha sonraki yıllarda, özellikle EOKA-B adıyla
yeniden örgütlenen yapı, adanın Yunanistan’a bağlanmasını (Enosis)
savunan silahlı bir hareket hâline geldi.
1971’de General Grivas’ın yeniden kurduğu EOKA-B,
Makarios’un bağımsız Kıbrıs politikasına da karşı çıktı ve
15 Temmuz 1974 darbesine giden sürecin önemli aktörlerinden
biri oldu.
Bugün Avrupa’da Kıbrıs anlatılırken, çoğu
zaman hikâye 1974’ten başlatılıyor.
Oysa 1974’e gelinceye kadar yaşananlar bilinmeden, o yıl
alınan kararları ve gelişmeleri sağlıklı değerlendirmek
mümkün değildir.
Bu, 1974’te yaşananları haklı ya da haksız ilan etmek
anlamına gelmez.
Ama tarih, sadece sonuçları değil, o sonuçlara götüren
sebepleri de anlatmak zorundadır.
Kıbrıs’ın hikâyesi, 20 Temmuz’da başlamadı. O hikâyenin ilk
kanlı sayfaları, on bir yıl önce açılmıştı.

Kıbrıs konusunda yapılan en büyük
yanlışlardan biri, olayları sadece 1974’ten başlatmaktır.
Oysa 1974’e gelinceye kadar adada yıllarca devam eden siyasi
mücadeleler, silahlı örgütler, anayasa krizleri ve dış
müdahaleler yaşandı.
Bunların başında da Başpiskopos Makarios geliyor.
Bugün bazı çevreler onu yalnızca bağımsız Kıbrıs’ın ilk
Cumhurbaşkanı olarak anlatıyor.
Bazıları ise sadece Rum milliyetçiliğinin sembolü olarak
görüyor.
Gerçekte ise Makarios, her iki tanımın da ötesinde, son
derece karmaşık bir siyasi kişilikti.
1950’li yıllarda Rum toplumunun en büyük
hedefi, Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasıydı.
Bu hedefe Enosis adı
veriliyordu.
Başpiskopos Makarios da gençlik yıllarında bu düşünceyi
destekleyen isimlerden biriydi.
İngiliz sömürge yönetimine karşı başlayan mücadele sırasında
kurulan EOKA örgütü
de aynı amacı taşıyordu.
Örgütün askerî lideri General Georgios Grivas’tı.
Ancak gelişmeler zamanla farklı bir yöne evrildi.
1959 yılında imzalanan Zürih ve Londra
Antlaşmaları ile bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması
kararlaştırıldı.
Makarios da bu anlaşmayı kabul etti.
1960 yılında kurulan yeni cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı
oldu.
Artık önceliği, bağımsız Kıbrıs devletini yaşatmaktı.
İşte sorun da tam burada başladı.
Enosis’ten vazgeçmeyen aşırı Rum milliyetçileri, Makarios’un
bu politikasını bir geri adım olarak gördü.
1960’lı yılların sonlarına doğru Makarios ile
General Grivas arasında ciddi görüş ayrılıkları ortaya
çıktı. Grivas, adanın mutlaka Yunanistan’a bağlanmasını
istiyordu.
Makarios ise bağımsız devletin korunmasından yanaydı.
Bu anlaşmazlık, ilerleyen yıllarda yeni bir örgütün
doğmasına yol açtı.
1971 yılında kurulan bu örgüt, açıkça
Makarios’a karşı mücadele etmeye başladı.
Bombalı saldırılar düzenlendi.
Suikast girişimleri yapıldı.
Devlet kurumları hedef alındı.
Kıbrıs, artık sadece Türklerle Rumlar arasındaki gerginliği
değil, Rum toplumunun kendi içindeki büyük çatışmayı da
yaşamaya başlamıştı.

Sonunda beklenen oldu.
15 Temmuz 1974’te, Yunanistan’daki askerî cunta tarafından
desteklenen birlikler Lefkoşa’da yönetime el koydu.
Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla ateş altına alındı.
Makarios son anda kurtularak adadan kaçmayı başardı.
Yerine ise gazeteci kökenli, ancak EOKA geçmişiyle tanınan
Nikos Sampson getirildi.
Darbeciler artık hedeflerini gizlemiyordu.
Amaç, bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’ni ortadan kaldırmak ve
adayı Yunanistan’a bağlamaktı.
Bu gelişme yalnızca Kıbrıs’ı değil, Ankara,
Atina, Londra, Washington ve Birleşmiş Milletler’i de alarma
geçirdi.
Beş gün sonra Türkiye askerî harekât başlattı.
İşte 20 Temmuz 1974’ü anlayabilmek için önce 15 Temmuz’u, 15
Temmuz’u anlayabilmek için de Makarios ile Grivas arasındaki
mücadeleyi bilmek gerekir.
Tarih, birbirinden kopuk olaylardan oluşmaz.
Her gelişme, kendinden önce yaşananların sonucudur.
Kıbrıs konusunda en çok tartışılan tarih hiç şüphesiz 20 Temmuz 1974’tür. Kimilerine göre bu tarih “işgalin başlangıcı”, kimilerine göre ise “Barış Harekâtı”dır. Aradan yarım asır geçmesine rağmen tarafların görüşleri değişmedi. Ancak bir gazetecinin görevi, tarafların ne söylediğini aktarmanın yanında, o kararın hangi şartlarda alındığını da ortaya koymaktır.
15 Temmuz 1974’te Nikos Sampson’un gerçekleştirdiği darbe ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin anayasal düzeni fiilen ortadan kalktı. Cumhurbaşkanı Makarios adadan kaçmak zorunda kaldı. Darbenin arkasında Yunanistan’daki askerî cunta bulunuyordu ve hedef, Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaktı. Bu gelişme yalnızca Ankara’yı değil, Londra ve Birleşmiş Milletler’i de harekete geçirdi.
Türkiye’nin dayandığı temel hukukî belge, 1960 Garanti Antlaşması idi. Türkiye, Yunanistan ve Birleşik Krallık, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığını, anayasal düzenini ve iki toplumlu yapısını garanti altına almıştı. Antlaşmanın dördüncü maddesi, bu düzenin bozulması hâlinde garantör devletlerin birlikte hareket etmesini, bunun mümkün olmaması durumunda ise garanti düzenini yeniden kurmak amacıyla tek başına harekete geçebilmesini öngörüyordu. Türkiye, 20 Temmuz 1974’te başlattığı askerî harekâtın hukukî dayanağının bu madde olduğunu açıkladı.
Peki diğer garantör devlet ne yaptı?
Birleşik Krallık da garantör ülkeydi. Ancak Londra, askerî bir ortak müdahaleye katılmadı. Diplomatik girişimleri tercih etti ve fiilî bir askerî harekâtta yer almadı. Böylece Türkiye, garantörlük hakkını tek başına kullandığını duyurdu.
İlk harekâtın ardından ateşkes ilan edildi ve Cenevre’de görüşmeler başladı. Ancak müzakerelerden sonuç alınamadı. Bunun üzerine Türkiye, 14 Ağustos 1974’te ikinci harekâtı gerçekleştirdi. Bugünkü fiilî sınırlar da büyük ölçüde bu ikinci harekât sonunda oluştu.
İşte Kıbrıs konusunda uluslararası tartışmaların en yoğun olduğu nokta da burasıdır. Türkiye, her iki harekâtın da Garanti Antlaşması’ndan doğan hakların kullanılması olduğunu savunmaktadır. Rum tarafı ve uluslararası toplumun önemli bir bölümü ise özellikle ikinci harekâtın, garanti amacını aşarak adanın geniş bir bölümünün Türk kontrolüne geçmesine yol açtığını ileri sürmektedir.
Bu nedenle bugün hâlâ aynı olay için iki farklı tanımlama kullanılmaktadır. Türkiye “Kıbrıs Barış Harekâtı” derken, Güney Kıbrıs ve birçok Batılı ülke “Türk işgali” ifadesini kullanmaktadır.
Gazetecilik açısından önemli olan, bu farklı tanımlamaları sıralamak değil; okuyucuya bunların hangi tarihî ve hukukî gerekçelere dayandığını göstermektir. Çünkü tarih, sloganlarla değil, belgelerle anlaşılır.
Buraya kadar anlattıklarımız, Kıbrıs’ta yaşanan büyük kırılmanın siyasi ve askerî arka planını ortaya koyuyor. Ancak tarih, yalnızca devletlerin aldığı kararlarla yazılmaz. O kararların bedelini ödeyen insanlar da vardır.
Savaşın en ağır yükünü ise, her zaman olduğu gibi siviller taşıdı. Yakılan köyler, boşaltılan evler, kaybolan insanlar, toplu mezarlar ve geride kalan acılar… Kıbrıs tarihinin en karanlık sayfaları da işte bu dönemde yazıldı.
Muratağa,
Sandallar ve Atlılar…
Savaşın
en acı yüzü, yalnızca cephede değil; kadınların,
çocukların ve yaşlıların hayatında görüldü.
Acı
sadece bir tarafa ait değildi.
Türkler
de Rumlar da evlerini terk etti, sevdiklerini kaybetti.
Kıbrıs’ın gerçek hikâyesi, ancak iki toplumun yaşadıkları
birlikte anlatıldığında tamamlanabilir.
Belgeler,
tanıklıklar ve uluslararası kaynaklarla hazırlanan bu üç
günlük dosya,
Kıbrıs
meselesine tek taraflı değil, tarihin bütününü esas alan
bir bakış sunuyor.
Çünkü kalıcı barış, geçmişi unutarak değil, bütün gerçeklerle yüzleşme cesareti göstererek kurulabilir.

Değerli Okurlarım,
İlk iki bölümde, De Telegraaf’ta yayımlanan Kıbrıs dosyasında eksik kaldığını düşündüğüm tarihî gerçeklere dikkat çektim. Ardından, 1963 ile 1974 yılları arasında yaşanan siyasi gelişmeleri, anayasa krizlerini, EOKA’yı, Enosis’i, Makarios’u, darbeyi ve Türkiye’nin askerî harekâtına giden süreci kronolojik olarak ele aldım.
Bugün ise, tarihin resmî belgelerinden ve siyasî tartışmalarından uzaklaşıp, savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin izlere bakacağız. Çünkü savaşlar yalnızca haritaları değiştirmez; insanların hayatlarını, ailelerini ve hafızalarını da değiştirir. Kıbrıs’ta yaşanan acıları anlamadan, bu meselenin gerçek boyutunu kavramak mümkün değildir.
Savaşların kazananı olmaz.
Kıbrıs da bunun en acı örneklerinden biridir.
Bugün adaya gidenler masmavi denizi, tarihî eserleri ve
sakin yaşamı görüyor.
Oysa aynı topraklar, yarım asır önce insanlık adına utanç
verici olaylara sahne oldu.

Bu olaylardan biri de, 14 Ağustos 1974’te
Muratağa, Sandallar ve Atlılar köylerinde yaşandı.
İkinci Barış Harekâtı’nın başladığı günlerde, bu üç köyde
yaşayan çok sayıda Kıbrıslı Türk kadın, çocuk ve yaşlı toplu
hâlde öldürüldü.
Olaydan günler sonra toplu mezarlar
açıldığında ortaya çıkan manzara, adadaki herkesin
hafızasına kazındı.
Hayatını kaybedenlerin büyük bölümü silahsız sivillerdi.
Aralarında kundaktaki bebekler de vardı.
Yaşlılar da…
Henüz yürümeye başlayan çocuklar da…

Kıbrıs Türkleri bu olayı, tarihlerinin en büyük sivil
katliamlarından biri olarak görüyor.
Ancak acı olan şudur…
Bu olay, Avrupa’da yazılan birçok Kıbrıs dosyasında ya hiç
yer almıyor ya da birkaç satırla geçiştiriliyor.
Oysa
tarih, seçerek anlatıldığında eksik kalır.
Gerçeği söylemek gerekir.
1974 yazında yalnızca Türk aileleri acı çekmedi.
Rum siviller de evlerini terk etti.
Kayıplar yaşandı.
Aileler parçalandı.
Yıllarca haber alınamayan insanlar oldu.
Bugün hâlâ çalışmalarını sürdüren Kayıp
Şahıslar Komitesi, her iki toplumdan kayıpların
akıbetini ortaya çıkarmak için çalışmalarını sürdürüyor.
Bu bile, acının tek taraflı olmadığını göstermeye yeter.
İşte bu nedenle gazetecilik, sadece kendi acısını
anlatanların mesleği değildir.
Gazetecilik, karşı tarafın acısını da görme sorumluluğudur.

Hollandalı meslektaşım Maarten van
Aalderen’in yazısını bir kez daha okudum.
Rumların yaşadığı dramı anlatıyor.
Maraş’ın boşaltılmasını anlatıyor.
Bugünkü bölünmüşlüğü anlatıyor.
Bunların hepsi doğrudur.
Ama işin gerçeği şu:
Kıbrıs’ın hikâyesi sadece Maraş değildir.
Muratağa’dır…
Sandallar’dır…
Atlılar’dır…
Taşkent’tir…
Geçitkale’dir…
Lefkoşa’nın ara sokaklarıdır…
1963’te evini terk eden Türk aileleridir…
1974’te evini terk eden Rum aileleridir…
Kıbrıs’ın gerçek hikâyesi, yalnızca bir tarafın
gözyaşlarıyla yazılamaz.
Çünkü gözyaşının milliyeti yoktur.
Aradan elli yılı aşkın bir süre geçti.
Bugün Kıbrıs’ta doğan gençlerin büyük bölümü o günleri
yaşamadı.
Belki de bu yüzden, geçmişin öfkesi yerine geçmişin
gerçeklerini öğrenmeye daha açıklar.
Bu büyük bir fırsattır.
Çünkü barış, geçmişi inkâr ederek kurulmaz.
Geçmişi doğru anlayarak kurulur.
Kıbrıs’ın geleceği de, yalnızca Rumların acılarını ya da
yalnızca Türklerin acılarını anlatmakla değil, her iki
toplumun yaşadıklarını dürüstçe kabul etmekle
şekillenecektir.
Yarım asır…
Dile kolay…
Kıbrıs’ın ikiye bölünmesinin üzerinden elli yılı aşkın bir
zaman geçti. Bu süre içinde savaşın sesleri sustu. Yeni
nesiller yetişti. Yeni yollar yapıldı. Yeni evler kuruldu.
Ama barış anlaşması hâlâ imzalanamadı.
Bugün Lefkoşa’da, dünyanın hâlâ bölünmüş son başkentinde insanlar karşılıklı kapılardan geçebiliyor. Kuzeyde yaşayanlar güneye, güneyde yaşayanlar kuzeye gidebiliyor. Binlerce kişi her gün çalışmak, alışveriş yapmak ya da geçmişini görmek için sınırı geçiyor. Bu tablo, siyasetçilerin başaramadığı yakınlaşmayı halkın yavaş yavaş kendi hayatında kurmaya başladığını gösteriyor.
Birleşmiş Milletler ise yıllardır çözüm arayışını sürdürüyor. Federasyon modeli, iki bölgeli ortak devlet önerileri, son yıllarda ise iki devletli çözüm tartışmaları gündeme geliyor. Buna rağmen ortak bir noktada buluşulamıyor.
Peki neden?
Çünkü Kıbrıs’ta yalnızca toprak paylaşılmıyor.
Tarih de paylaşılıyor.
Hatıralar da…
Acılar da…
İşte asıl düğüm burada.
Rum tarafı 1974’ü unutamıyor.
Türk tarafı ise 1963’ü unutamıyor.
Rumlar evlerini hatırlıyor.
Türkler ise yıllarca kuşatma altında yaşadıkları günleri.
Her iki toplum da kendi hafızasını canlı
tutuyor.
Belki de bu yüzden ortak bir hafıza oluşturulamıyor.
Oysa barışın ilk şartı, tek taraflı hafızadan vazgeçmektir.
Bunun anlamı geçmişi unutmak değildir.
Tam tersine…
Geçmişi bütün yönleriyle kabul etmektir.
Muratağa’da öldürülen çocuk da bu tarihin parçasıdır.
1974’te evini terk eden Rum aile de…
1963’te göç etmek zorunda kalan Türk aile de…
Kayıp yakınlarını hâlâ bekleyen anneler de…
Bugün Birleşmiş Milletler’in himayesinde çalışan Kayıp Şahıslar Komitesi, her iki toplumdan kayıp kişilerin bulunması ve kimliklerinin belirlenmesi için çalışmalarını sürdürüyor. Komitenin yapısı da dikkat çekicidir. Rum ve Türk uzmanlar aynı ekiplerde birlikte çalışıyor. Belki de Kıbrıs’ın geleceği için en önemli mesaj, tam da burada yatıyor. İnsanlar birlikte çalışabiliyorsa, siyaset de bir gün ortak bir çözüm üretebilir.
Ben, yarım asrı geride bırakmış bir gazeteci
olarak şuna inanıyorum:
Kıbrıs’ta kalıcı barış, bir tarafın diğerine haklılığını
kabul ettirmesiyle kurulmayacaktır.
Kalıcı barış, iki tarafın da birbirinin acısını inkâr
etmekten vazgeçmesiyle kurulacaktır.
De Telegraaf’ta yayımlanan yazıyı okurken de
aklımdan hep bu düşünce geçti.
Meslektaşım Maarten van Aalderen, önemli bir konuyu yeniden
gündeme taşıdı.
Bence doğru bir iş yaptı.
Ancak Kıbrıs’ın hikâyesi birkaç sayfaya sığmayacak kadar
derindir.
Bu nedenle ben de eksik kaldığını düşündüğüm bazı tarihî
halkaları okurlarımla paylaşmak istedim.
Çünkü gazetecilik, sadece anlatılanı yazmak değildir.
Gazetecilik, anlatılmayanı da araştırıp ortaya
koyabilmektir.
Ve son söz…
Kıbrıs artık yeni savaşlar konuşmamalıdır.
Yeni katliamlar hiç konuşulmamalıdır.
Konuşulması gereken tek şey, iki halkın çocuklarının barış
içinde yaşayacağı ortak bir gelecektir.
İşte gerçek zafer de o gün kazanılmış olacaktır.
Kıbrıs’ın bilinmeyen gerçekleri
Kıbrıs konusunda yazılan hemen her yazı, 20
Temmuz 1974’ü anlatır.
Oysa tarihçiler çok iyi bilir ki, hiçbir savaş bir sabah
ansızın başlamaz.
Her savaşın yıllar süren bir hazırlık dönemi vardır.
Kıbrıs’ta da öyle oldu.
1974’te patlayan olayların fitili, aslında on bir yıl önce
ateşlenmişti.
Bugün Kıbrıs Türklerinin hafızasında derin iz bırakan “Kanlı
Noel”, işte bu sürecin en önemli dönüm
noktalarından biridir.
1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti,
dünyaya örnek gösterilen bir ortaklık modeli olarak
doğmuştu.
Türkler ve Rumlar, aynı devletin kurucu ortaklarıydı.
Cumhurbaşkanı Rum olacaktı.
Cumhurbaşkanı yardımcısı Türk…
Devlet kadrolarında iki toplum birlikte görev yapacaktı.
Türkiye, Yunanistan ve İngiltere ise bu düzenin garantörü
olacaktı.
Kâğıt üzerinde her şey mükemmel görünüyordu.
Ancak uygulamada işler hiç de öyle gitmedi.
Cumhurbaşkanı Makarios, 1963 yılında
Anayasa’da on üç maddelik bir değişiklik yapılmasını istedi.
Rum tarafı bunu devletin daha kolay işlemesi için gerekli
bir düzenleme olarak savunuyordu.
Türk tarafı ise bu değişikliklerin, kurucu ortaklık
haklarını ortadan kaldıracağını düşünüyordu.
İşte ipler burada koptu.
Siyasi tartışmalar kısa sürede silahlı çatışmalara dönüştü.
Takvimler 21 Aralık’ı gösteriyordu.
Lefkoşa’da başlayan silahlı olaylar, birkaç saat içinde
büyüdü.
Barikatlar kuruldu.
Evler ateşe verildi.
Mahalleler boşalmaya başladı.
O gün yaşananlar, daha sonra “Kanlı
Noel” adıyla tarihe geçti.
Çatışmalar sırasında çok sayıda Türk ve Rum hayatını
kaybetti.
Ancak özellikle Türk mahalleleri ağır saldırılarla karşı
karşıya kaldı.
Binlerce Kıbrıs Türkü, doğup büyüdüğü evleri terk etmek
zorunda kaldı.
Olaylar kısa sürede uluslararası toplumun
dikkatini çekti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi devreye girdi.
1964 yılında adaya Barış Gücü gönderildi.
Mavi bereliler bugün hâlâ Kıbrıs’ta görev yapıyor.
Bu bile, yaşanan krizin geçici değil, kalıcı bir
uluslararası sorun hâline geldiğini göstermeye yetiyordu.

Kıbrıs Türklerinin hafızasına kazınan bir
fotoğraf vardır.
Bir annenin…
Ve çocuklarının…
Bir banyonun içinde cansız yattığı o fotoğraf…
O kare, sadece bir ailenin değil, Kıbrıs’taki Türk
toplumunun hafızasına kazınmış bir sembol oldu.
Aradan altmış yılı aşkın süre geçti.
Ama o fotoğraf hâlâ unutulmadı.
Bugün Avrupa’da yayımlanan birçok Kıbrıs
yazısı, olayları 1974’ten başlatıyor.
Oysa 1963 bilinmeden…
1974 anlaşılamaz.
Kanlı Noel bilinmeden…
Barış Harekâtı değerlendirilemez.
Tarih, yalnızca sonuçlardan ibaret değildir.
Sonuçları doğuran sebepler de tarihin ayrılmaz parçasıdır.
İşte bu nedenle Kıbrıs meselesini anlatırken, takvimi
yalnızca 1974’e değil, 1963’e de çevirmek gerekir.
Kıbrıs tarihini anlamaya çalışan herkesin karşısına çıkan ilk isimlerden biri EOKA’dır. Kimilerine göre EOKA, İngiliz sömürge yönetimine karşı kurulmuş bir bağımsızlık hareketidir. Kimilerine göre ise adayı onlarca yıl sürecek çatışmalara sürükleyen silahlı örgüttür. Gerçeği anlayabilmek için sloganlara değil, tarihin akışına bakmak gerekir.
EOKA, 1955 yılında emekli Yunan subayı Georgios Grivas’ın liderliğinde kuruldu. Örgütün temel hedefi, İngiliz yönetimini sona erdirmek ve Kıbrıs’ı Yunanistan’a bağlamaktı. Bu hedef Rumca Enosis olarak adlandırılıyordu. O yıllarda Rum toplumunun önemli bir bölümü bu düşünceyi destekliyordu.
Başlangıçta EOKA’nın mücadelesi İngiliz yönetimine karşı yürütüldü. Ancak zaman içinde adadaki Türklerle Rumlar arasındaki ilişkiler de giderek gerginleşti. Ortak yaşam fikri zayıflarken, karşılıklı güvensizlik büyüdü. Kıbrıs’taki siyasi gelişmeler, iki toplumun birbirinden uzaklaşmasına yol açtı.
1959 Zürih ve Londra Antlaşmaları ile bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması kararlaştırıldığında, herkes aynı düşüncede değildi. Başpiskopos Makarios bağımsız devleti kabul etti ve yeni cumhuriyetin ilk Cumhurbaşkanı oldu. Ancak Enosis hedefinden vazgeçmeyen çevreler bu kararı yeterli bulmadı.
Bu görüş ayrılığı ilerleyen yıllarda daha da derinleşti. General Grivas yeniden sahneye çıktı ve 1971 yılında EOKA-B adı verilen yeni örgüt kuruldu. Bu kez hedef yalnızca Enosis değildi. Makarios da hedef alınmıştı. Çünkü bağımsız Kıbrıs politikası izlediği düşünülüyordu.
Kıbrıs böylece yalnızca Türklerle Rumlar arasında değil, Rum toplumunun kendi içinde de büyük bir siyasi çatışmaya sürüklendi. Bombalı saldırılar, suikast girişimleri ve silahlı eylemler arttı. Adadaki huzursuzluk her geçen gün büyüdü.
15 Temmuz 1974’te gerçekleştirilen darbe, işte bu sürecin son halkası oldu. Makarios görevden uzaklaştırıldı, yerine Nikos Sampson getirildi. Darbenin ardından yaşanan gelişmeler ise yalnızca Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in ve uluslararası siyasetin yönünü değiştirdi.
Bugün EOKA hakkında farklı değerlendirmeler yapılabilir. Ancak tarihî bir gerçek değişmiyor. Kıbrıs’ta yaşananları anlamak isteyen herkes, EOKA’yı da, EOKA-B’yi de, Makarios’u da, Grivas’ı da birlikte değerlendirmek zorundadır. Olayların yalnızca bir bölümüne bakılarak sağlıklı bir sonuca ulaşmak mümkün değildir.

Kıbrıs denildiğinde, çoğu kişi 20 Temmuz 1974 tarihini hatırlar. Oysa bu tarihten sadece beş gün önce yaşananlar bilinmeden, adada yaşanan gelişmeleri doğru değerlendirmek mümkün değildir. Çünkü 20 Temmuz’a giden yol, 15 Temmuz sabahı Lefkoşa’da atılan ilk kurşunlarla açılmıştır.
O gün, Yunanistan’da iktidarı elinde bulunduran askerî cunta, Kıbrıs’taki Millî Muhafız birlikleri ve EOKA-B militanlarının desteğiyle yönetime el koydu. Cumhurbaşkanlığı Sarayı ağır silahlarla ateş altına alındı. Amaç açıktı; Başpiskopos Makarios’u devirmek ve Enosis’i, yani Kıbrıs’ın Yunanistan’a bağlanmasını gerçekleştirmek.
Makarios saldırıdan sağ kurtuldu. Önce Baf’a geçti, ardından İngiliz üsleri aracılığıyla adadan ayrıldı. Daha sonra Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmada, yaşananların bir iç isyan değil, Yunanistan’daki askerî cunta tarafından gerçekleştirilen bir darbe olduğunu bütün dünyaya ilan etti.
Darbenin ardından Nikos Sampson cumhurbaşkanı ilan edildi. Sampson, Kıbrıs’ta tartışmalı bir isimdi. EOKA geçmişi nedeniyle Rum milliyetçilerinin desteğini alırken, Türk toplumunda büyük endişe yaratıyordu. Ankara da gelişmeleri dikkatle izliyordu.
Türkiye açısından mesele yalnızca bir hükümet değişikliği değildi. 1960 Garanti Antlaşması ile güvence altına alınan anayasal düzen ortadan kaldırılmıştı. Üstelik adanın Yunanistan’a bağlanması ihtimali artık açıkça dile getiriliyordu. Ankara, bunun hem Kıbrıs Türklerinin güvenliği hem de Doğu Akdeniz’deki dengeler açısından kabul edilemez olduğunu açıkladı.
Türkiye önce diplomatik yolları denedi. Garantör devletlerden biri olan Birleşik Krallık ile ortak hareket edilmesi seçeneği görüşüldü. Ancak bu girişimlerden sonuç alınamadı. Bunun üzerine Ankara, Garanti Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanacağını duyurdu.
Beş gün sonra, 20 Temmuz 1974 sabahı Türk
Silahlı Kuvvetleri Kıbrıs’a çıkarma yaptı.
Bugün hâlâ tartışmaların odağında olan soru şudur:
Türkiye’nin müdahalesi, Garanti Antlaşması’nın verdiği
yetkinin kullanılması mıydı, yoksa bu yetkinin sınırları
aşıldı mı?
Bu soruya verilen cevaplar, taraflara göre değişiyor.
Ancak değişmeyen bir gerçek var.
15 Temmuz darbesi yaşanmamış olsaydı, 20 Temmuz harekâtı da
muhtemelen tarihin akışında farklı bir yerde duracaktı.
İşte bu nedenle, Kıbrıs tarihini yazarken 20 Temmuz’u
anlatıp 15 Temmuz’u birkaç satırla geçmek, olayların en
önemli halkalarından birini eksik bırakmak olur.

15 Temmuz 1974’te Makarios’a karşı gerçekleştirilen darbe, yalnızca Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in de kaderini değiştirdi. Darbenin ardından Ankara’da peş peşe toplantılar yapıldı. Ancak Türkiye’nin ilk tercihi askerî müdahale değildi. Dönemin Başbakanı Bülent Ecevit, Garanti Antlaşması’nın öngördüğü ortak hareket mekanizmasını işletmek amacıyla önce Londra’nın yolunu tuttu. Çünkü Türkiye gibi Birleşik Krallık da Kıbrıs Cumhuriyeti’nin garantör devletlerinden biriydi. Ecevit’in düşüncesi, anayasal düzeni yeniden sağlamak için iki garantör ülkenin birlikte hareket etmesiydi.
Londra’da yapılan temaslarda İngiliz hükümeti askerî bir ortak operasyona sıcak bakmadı. Diplomatik girişimlerin sürdürülmesini savundu ve doğrudan müdahaleye katılmayacağını bildirdi. Böylece Garanti Antlaşması’nın öngördüğü ortak hareket seçeneği fiilen ortadan kalktı. Ankara’da yapılan değerlendirmelerde, Kıbrıs’taki gelişmelerin yalnızca siyasi bir kriz olmaktan çıktığı, adadaki Türk toplumunun güvenliğinin ciddi tehlike altında olduğu görüşü ağırlık kazandı.
Türkiye bunun üzerine Garanti Antlaşması’nın dördüncü maddesine dayanarak tek taraflı harekât kararı aldı. 20 Temmuz 1974 sabahı başlayan çıkarma, dünya kamuoyunun dikkatini yeniden Kıbrıs’a çevirdi. Ankara bunun uluslararası anlaşmalardan doğan bir hak olduğunu savunurken, Atina ve Rum yönetimi bunun kabul edilemez bir müdahale olduğunu ileri sürdü. Aradan geçen yarım yüzyıla rağmen tarafların bu konudaki hukukî değerlendirmeleri değişmiş değildir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında şu gerçek açıkça görülmektedir: İngiltere, Türkiye ile birlikte hareket etmeyi kabul etmiş olsaydı, Kıbrıs tarihinin nasıl şekilleneceğini artık hiç kimse kesin olarak söyleyemez. Ancak kesin olan bir şey vardır; Londra’da alınan karar, 20 Temmuz sabahına giden sürecin en önemli dönüm noktalarından biri olmuştur.

Kıbrıs Harekâtı denildiğinde, Türkiye’de en çok tartışılan isimlerden biri dönemin ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger’dır. Aradan elli yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen hâlâ “Kissinger Türkiye’ye göz yumdu”, “Müdahaleyi önlemedi”, “Her şeyi önceden biliyordu” şeklinde yorumlar yapılmaktadır. Ancak tarih, söylentilerle değil, belgelerle yazılır. Bugün açıklanan Amerikan ve İngiliz arşivleri incelendiğinde, Washington’un temel hedefinin ne Türkiye’nin ne de Yunanistan’ın zaferi olduğu görülüyor. Amerika Birleşik Devletleri’nin önceliği, iki NATO müttefikinin birbiriyle savaşa girmesini önlemek ve Sovyetler Birliği’nin Doğu Akdeniz’deki gelişmelerden yararlanmasını engellemekti.
1974 yılı, Soğuk Savaş’ın en gergin dönemlerinden biriydi. Doğu Akdeniz, yalnızca Kıbrıs’tan ibaret değildi. Bölgede Amerikan Altıncı Filosu bulunuyor, İngiltere’nin egemen üsleri faaliyet gösteriyor ve Sovyet donanması Akdeniz’deki etkinliğini artırmaya çalışıyordu. Bu nedenle Washington’da alınan her karar, yalnızca Kıbrıs açısından değil, bütün NATO dengeleri açısından değerlendiriliyordu. Kissinger’in önündeki en büyük sorun da buydu. Bir tarafta NATO üyesi Türkiye, diğer tarafta yine NATO üyesi Yunanistan vardı. İki müttefikin doğrudan savaşa girmesi, Batı ittifakı için büyük bir kriz anlamına gelecekti.
15 Temmuz darbesinin ardından Washington gelişmeleri yakından izledi. Darbenin Yunanistan’daki askerî yönetimle bağlantısı kısa sürede ortaya çıktı. Ardından Ankara’nın askerî müdahale hazırlıkları başladı. Amerikan yönetimi diplomatik girişimlerle krizi kontrol altında tutmaya çalıştıysa da bunu başaramadı. 20 Temmuz sabahı Türk birlikleri adaya çıktı ve Kıbrıs’ta yeni bir dönem başladı.
Bugün bazı araştırmacılar, Kissinger’in Türkiye’nin müdahalesini engellemek istemediğini savunurken, bazıları ise Washington’un olayların bu noktaya geleceğini öngöremediğini ileri sürüyor. Ancak açıklanan resmî belgeler, ABD’nin temel önceliğinin NATO içindeki dengeleri korumak olduğunu açıkça gösteriyor. Washington’un bütün hesapları bu eksen etrafında şekillendi. Kıbrıs’taki insani dram ise büyük güçlerin jeopolitik hesaplarının gölgesinde kaldı.
Aradan geçen yıllar bize önemli bir gerçeği gösterdi. Kıbrıs meselesini yalnızca Ankara ile Lefkoşa veya Atina arasındaki bir anlaşmazlık olarak değerlendirmek doğru değildir. Bu sorun aynı zamanda Londra’nın, Washington’un, Birleşmiş Milletler’in ve NATO’nun da içinde olduğu uluslararası bir denklemdir. Bu nedenle Kıbrıs’ta yaşananları anlamak isteyen herkesin, yalnızca adaya değil, dönemin dünya siyasetine de bakması gerekir.

Kıbrıs Barış Harekâtı’nın neden 1974 yılında gerçekleştirildiğini anlayabilmek için, takvimi on yıl daha geriye çevirmek gerekir. Çünkü Ankara’nın hafızasında silinmeyen bir tarih vardı: 5 Haziran 1964. O gün ABD Başkanı Lyndon B. Johnson’ın, dönemin Başbakanı İsmet İnönü’ye gönderdiği mektup, yalnızca Türk-Amerikan ilişkilerini değil, Türkiye’nin güvenlik anlayışını da derinden etkiledi.
1963’te başlayan toplumlar arası çatışmalar üzerine Türkiye, Kıbrıs’a askerî müdahaleyi ciddi biçimde değerlendirmişti. Ancak Washington’dan gelen mektup, Ankara’da adeta soğuk duş etkisi yarattı. Johnson, Türkiye’nin tek taraflı bir harekâtının NATO içinde ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor, kullanılacak Amerikan silahları konusunda da uyarılarda bulunuyordu. Daha da önemlisi, böyle bir müdahale sonrasında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’ye karşı harekete geçmesi hâlinde, NATO’nun otomatik olarak Türkiye’yi savunmak zorunda olmayabileceği yönünde ifadeler yer alıyordu.
Mektup Ankara’da büyük rahatsızlık yarattı. Başbakan İsmet İnönü’nün söylediği rivayet edilen, “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye de o dünyada yerini alır.” sözü, yalnızca o günün değil, sonraki yılların dış politika anlayışını da etkileyen tarihî bir çıkış olarak hafızalara kazındı.
Türkiye, 1964’te müdahale edemedi.
Ancak o süreçten önemli dersler çıkardı.
Savunma sanayisinin güçlendirilmesi gerektiği görüldü.
Dış politikada tek bir müttefike bağımlı kalmanın riskleri
daha açık biçimde anlaşıldı.
Kıbrıs konusunda uluslararası hukukun ve
garantörlük sisteminin daha ayrıntılı değerlendirilmesi
gerektiği ortaya çıktı.
İşte bu nedenle, 1974 yılına gelindiğinde Ankara, on yıl
öncesine göre çok daha hazırlıklıydı. Diplomatik girişimler
yine yapıldı. Önce İngiltere ile ortak hareket edilmesi
istendi. Ancak bu girişim sonuçsuz kalınca Türkiye, Garanti
Antlaşması’ndan doğan haklarını kullanarak askerî harekât
başlatma kararı aldı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Johnson Mektubu’nun yalnızca diplomatik bir yazışma olmadığı açıkça görülmektedir. O mektup, Türkiye’nin güvenlik politikalarında yeni bir dönemin başlangıcı olmuş, savunma anlayışından dış politikaya kadar birçok alanda kalıcı izler bırakmıştır.
Kıbrıs Harekâtı’nı anlamak isteyenlerin, 20 Temmuz 1974 kadar 5 Haziran 1964’ü de iyi bilmesi gerekir. Çünkü tarih bazen cephede değil, devlet başkanlarının masasında yazılan birkaç sayfalık mektupla yön değiştirir.

Kıbrıs meselesi konuşulduğunda akla gelen ilk isimlerden biri hiç kuşkusuz Rauf Denktaş’tır. Avrupa basınının önemli bir bölümü onu yıllarca “uzlaşmaz lider” olarak tanıttı. Türk kamuoyunun büyük bölümü ise Kıbrıs Türklerinin haklarını kararlılıkla savunan bir devlet adamı olarak gördü. Aradan geçen yıllar gösterdi ki, Denktaş’ı tek bir sıfatla anlatmak mümkün değildir. Çünkü o, yalnızca bir siyasetçi değil, aynı zamanda bir hukukçu, iyi bir hatip ve yıllarını müzakere masalarında geçirmiş bir diplomasi ustasıydı.
Rauf Denktaş, hukuk eğitimini tamamladıktan sonra savcılık yaptı, ardından avukatlığa geçti. Daha genç yaşlarda Kıbrıs Türk toplumunun haklarını savunmaya başladı. O yıllarda adada yaşanan gelişmeleri yakından izliyor, Türk toplumunun geleceğinin yalnızca günlük siyasetle değil, uluslararası hukuk zemininde korunabileceğine inanıyordu. Bu anlayış, ilerleyen yıllarda onun bütün siyasi hayatına yön verdi.
1960 Cumhuriyeti’nin kurulması sırasında da, sonrasında başlayan toplumlar arası krizlerde de Denktaş hep ön plandaydı. Türk toplumunun siyasi temsilcilerinden biri olarak Londra’da, Lefkoşa’da, New York’ta ve Cenevre’de sayısız görüşmeye katıldı. Birleşmiş Milletler çatısı altında yürütülen müzakerelerde Türk tezini anlatan en etkili isimlerden biri hâline geldi.
Avrupa’da ise farklı bir algı oluştu. Özellikle 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ilan edilmesinden sonra Denktaş, birçok Batılı gazetede çözüme engel olan lider olarak gösterildi. Oysa onun savunduğu temel görüş oldukça açıktı. Denktaş, iki halkın siyasi eşitliği kabul edilmeden kalıcı bir anlaşmanın mümkün olmayacağını söylüyordu. Rum tarafı ise uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığını esas alıyordu. İşte yıllarca süren görüşmelerin en önemli çıkmazlarından biri de bu farklı yaklaşımdı.
Rauf Denktaş’ın en dikkat çekici özelliklerinden biri de güçlü hafızası ve hukuk bilgisiydi. Müzakere masasında yalnızca siyasi söylemler kullanmaz, imzalanan anlaşmaları, Birleşmiş Milletler kararlarını ve uluslararası hukuk kurallarını ayrıntılarıyla gündeme getirirdi. Bu nedenle onu yakından tanıyan birçok yabancı diplomat, Denktaş’ın son derece hazırlıklı bir müzakereci olduğunu kabul etmiştir. Aynı diplomatların önemli bir bölümü, Rum liderler için de benzer değerlendirmeler yapmıştır. Kıbrıs müzakereleri, uzun yıllar boyunca iki güçlü siyasi iradenin karşı karşıya geldiği zorlu bir diplomasi alanı olmuştur.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Rauf Denktaş hakkında farklı görüşler ileri sürülebilir. Ancak üzerinde herkesin birleştiği bir gerçek vardır. O da, Denktaş’ın Kıbrıs tarihinin en etkili siyasi aktörlerinden biri olduğudur. Onu anlamadan Kıbrıs meselesini anlamak mümkün değildir. Aynı şekilde Makarios’u, Glafkos Klerides’i, Dr. Fazıl Küçük’ü ve diğer liderleri tanımadan da bu tarih eksik kalacaktır.
Gazetecilik, kişileri kahraman ya da suçlu ilan etme mesleği değildir. Gazeteciliğin görevi, o kişilerin yaşadıkları dönemde hangi rolü üstlendiklerini doğru biçimde anlatmaktır. Rauf Denktaş da, Kıbrıs tarihinin tartışılmaya devam edecek en önemli isimlerinden biri olarak, bu yaklaşımı hak etmektedir.

Gazetecilik mesleğinde bazen öyle insanlarla karşılaşırsınız ki, onlar hakkında yazılanları okumak başka, aynı masada oturup konuşmak bambaşka bir tecrübe olur. Rauf Denktaş da benim için böyle isimlerden biriydi. Yıllar içinde kendisiyle birkaç kez görüşme ve röportaj yapma fırsatı buldum. Her buluşmamızda dikkatimi çeken ilk özellik, konuya ne kadar hâkim olduğu ve en küçük ayrıntıyı bile yıllar öncesine kadar hatırlayabilmesiydi.
Denktaş, konuşurken yalnızca düşüncelerini anlatmazdı. Tarih verirdi, belge gösterirdi, imzalanan anlaşmaların maddelerini tek tek hatırlatırdı. Bazen bir gazeteci olarak soru sormakta zorlandığım olurdu. Çünkü daha sorumu tamamlamadan, hangi konuya geleceğimi tahmin eder ve cevabını hukukî dayanaklarıyla birlikte vermeye başlardı. Bu yönüyle yalnızca bir siyasetçi değil, müzakere masasında yetişmiş güçlü bir hukukçuydu.
Avrupa basını uzun yıllar onu “uzlaşmaz lider” olarak tanımladı. Bu değerlendirmeyi yapan gazetecilerin önemli bir bölümünün, Denktaş’ı uzun uzun dinleme fırsatı bulduğunu ise sanmıyorum. Benim gördüğüm Denktaş, görüşlerinden kolay vazgeçmeyen ama karşısındaki kişiyi dikkatle dinleyen bir müzakereciydi. Elbette sert tartışmalar yaşanıyordu. Ancak konuşmalarının temelinde mutlaka bir hukukî gerekçe bulunurdu. Onu anlamak için sloganlara değil, anlattığı gerekçelere kulak vermek gerekiyordu.
Bir röportajımız sırasında bana söylediği şu cümleyi hiç unutmadım: “Müzakere masasına oturuyorsanız, önce kendi halkınızın haklarını koruyacaksınız. Bunu yaparken de karşı tarafı dinlemeyi bileceksiniz.” Aradan uzun yıllar geçti. Bugün geriye dönüp baktığımda, bu sözün yalnızca Kıbrıs için değil, uluslararası diplomasinin bütünü için geçerli olduğunu düşünüyorum.
Rauf Denktaş’la yaptığım görüşmelerde dikkatimi çeken bir başka nokta da şuydu. Geçmişte yaşanan acıları anlatırken duygularını gizlemiyordu. Ancak konuşmayı mutlaka geleceğe getiriyordu. “Bir gün bu mesele çözülecek.” derdi. Nasıl çözüleceği konusunda kendi görüşleri vardı ama çözüm arayışından hiçbir zaman vazgeçmediğini hissettirirdi. Bu yönü, kamuoyunda çizilen sert lider portresinden daha farklı bir tablo ortaya koyuyordu.
Gazetecilik bana önemli bir ders verdi. Bir siyasetçiyi gerçekten tanımak istiyorsanız, onun hakkında yazılanları okumak yetmez. Aynı masaya oturacak, sorular soracak ve cevaplarını sabırla dinleyeceksiniz. Benim Rauf Denktaş’tan edindiğim izlenim de tam olarak buydu. Onu herkes gibi değerlendirebilirsiniz. Katılabilirsiniz ya da eleştirebilirsiniz. Ama Kıbrıs tarihindeki yerini inkâr edemezsiniz.
Benim arşivimde bulunan Rauf Denktaş röportajları ve birlikte çekilmiş fotoğraflar, yalnızca meslek hayatımın hatıraları değildir. Aynı zamanda Kıbrıs meselesinin en önemli aktörlerinden biriyle yapılan gazetecilik tanıklıklarıdır. Aradan yıllar geçse de o sohbetlerin birçok ayrıntısını bugün hâlâ ilk günkü canlılığıyla hatırlıyorum.

Kıbrıs Türklerinin yakın tarihi anlatılırken, ilk akla gelen isim çoğu zaman Rauf Denktaş olur. Oysa Denktaş’tan önce, Türk toplumunun sesi olmayı başaran bir başka isim vardı. O isim, Dr. Fazıl Küçük’tü. Bugün birçok kişi onu yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’nin ilk Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak hatırlıyor. Oysa Dr. Küçük’ün mücadelesi çok daha önce başlamış, Kıbrıs Türk toplumunun siyasi ve sosyal örgütlenmesinde belirleyici bir rol oynamıştı.
Doktor olarak görev yaptığı yıllarda köy köy dolaşan Dr. Fazıl Küçük, yalnızca hastalarını tedavi etmiyor, aynı zamanda Türk toplumunun sorunlarını da yakından dinliyordu. Eğitimden sağlığa, ekonomik sıkıntılardan siyasal temsil meselesine kadar birçok konuda yazılar yazıyor, gazeteler çıkarıyor ve toplumun sesi olmaya çalışıyordu. O yıllarda Kıbrıs Türklerinin en büyük sıkıntılarından biri, seslerini duyurabilecek güçlü bir temsil mekanizmasına sahip olmamalarıydı.
İngiliz sömürge yönetimi döneminde başlayan siyasi faaliyetleri, onu kısa sürede Türk toplumunun doğal liderlerinden biri hâline getirdi. Rum toplumunda Başpiskopos Makarios nasıl öne çıkıyorsa, Türk toplumunda da Dr. Fazıl Küçük aynı ağırlığa sahipti. Ancak iki liderin yöntemleri farklıydı. Makarios dinî kimliğiyle de öne çıkarken, Dr. Küçük daha çok sivil ve siyasi mücadeleyi tercih etti.

1960 yılında Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğunda, anayasa gereği Cumhurbaşkanı Rum, Cumhurbaşkanı Yardımcısı ise Türk olacaktı. Bu göreve Dr. Fazıl Küçük seçildi. Böylece Kıbrıs Türkleri ilk kez uluslararası alanda tanınan bir devletin yönetiminde en üst düzeyde temsil edilmiş oldu. Ancak ortaklık uzun ömürlü olmadı. 1963 yılında başlayan anayasa krizi ve ardından gelen toplumlar arası çatışmalar, genç cumhuriyetin temelini sarstı.
Dr. Fazıl Küçük, bu zor dönemde tansiyonu düşürmeye çalışan isimlerden biri olarak öne çıktı. Türk toplumunun haklarını savunurken, diyalog kapısının tamamen kapanmaması gerektiğini de dile getiriyordu. Ancak şartlar her geçen gün ağırlaşıyor, karşılıklı güvensizlik büyüyordu. Silahların konuşmaya başladığı bir ortamda, siyasetçilerin etkisi de giderek azalıyordu.
Daha sonraki yıllarda Kıbrıs Türk siyasetinde Rauf Denktaş ön plana çıktı. Uluslararası müzakerelerin en önemli aktörü hâline gelen Denktaş’ın uzun siyasi hayatı, doğal olarak Dr. Fazıl Küçük’ün tarihî rolünü zaman zaman gölgede bıraktı. Oysa bugün Kıbrıs Türk toplumunun geçmişine dönüp bakıldığında, Dr. Küçük’ün attığı adımların, daha sonraki siyasi mücadelenin temel taşlarını oluşturduğu açıkça görülmektedir.
Tarih bazen yüksek sesle konuşanları öne çıkarır, bazen de sessiz ama kalıcı iz bırakanları arka planda bırakır. Dr. Fazıl Küçük, ikinci grupta yer alan liderlerden biridir. Kıbrıs Türk toplumunun siyasi kimliğinin oluşmasında oynadığı rol, yalnızca yaşadığı dönemi değil, sonraki kuşakları da etkilemiştir. Bu nedenle Kıbrıs tarihini anlatırken, onu yalnızca bir devlet görevlisi olarak değil, toplumunu örgütleyen ve temsil eden öncü bir lider olarak da değerlendirmek gerekir.

Kıbrıs meselesi yarım yüzyılı aşkın bir süredir devam ediyor. Bu uzun süreçte yüzlerce siyasetçi geldi geçti. Ancak bazı isimler vardır ki, adeta Kıbrıs tarihinin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Rum tarafında bu isimlerden biri hiç kuşkusuz Glafkos Klerides’tir. Türk kamuoyu onu çoğu zaman Rauf Denktaş’ın en büyük siyasi rakibi olarak tanıdı. Oysa müzakere masasına oturduklarında ortaya çıkan tablo, gazetelere yansıyan görüntüden çok daha farklıydı.
Klerides, hukuk eğitimi almış, II. Dünya Savaşı sırasında İngiliz Hava Kuvvetleri’nde görev yapmış, Almanlara esir düşmüş ve savaş sonrasında siyasete atılmış bir isimdi. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde Temsilciler Meclisi Başkanlığı görevini üstlendi. Makarios’un yurtdışında bulunduğu dönemlerde Cumhurbaşkanlığı görevini vekâleten yürüttü. Kıbrıs sorununu yalnızca siyasi değil, hukukî yönüyle de çok iyi bilen liderlerden biri olarak tanındı.
Rauf Denktaş ile Glafkos Klerides yıllarca aynı masanın iki tarafında oturdular. Birbirlerine sert eleştiriler yönelttikleri zamanlar da oldu, görüşmelerin tamamen çıkmaza girdiği dönemler de yaşandı. Buna rağmen iki lider arasında kişisel saygının hiçbir zaman tamamen kaybolmadığını söyleyen diplomatların sayısı az değildir. Çünkü her ikisi de Kıbrıs gerçeğinin, sloganlarla değil, uzun ve sabır isteyen müzakerelerle çözülebileceğini biliyordu.
Avrupa basını çoğu zaman Klerides’i uzlaşmaya açık, Denktaş’ı ise daha katı bir lider olarak tanıttı. Türk tarafı ise aynı dönemde tam tersini savundu ve Rum yönetiminin siyasi eşitliği kabul etmediğini ileri sürdü. Gerçek ise her zamanki gibi daha karmaşıktı. Tarafların kırmızı çizgileri birbirinden çok farklıydı. Rum tarafı uluslararası alanda tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin devamlılığını esas alırken, Türk tarafı iki halkın siyasi eşitliğinin kabul edilmesini vazgeçilmez şart olarak görüyordu. Bu iki yaklaşım yıllarca ortak bir zeminde buluşamadı.
2004 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın hazırladığı çözüm planı işte bu nedenle büyük önem taşıyordu. Uzun müzakerelerin ardından hazırlanan plan referanduma sunuldu. Kıbrıs Türkleri çoğunlukla “evet” dedi. Rum tarafı ise büyük çoğunlukla “hayır” oyu kullandı. Böylece yıllardır üzerinde çalışılan çözüm girişimi sonuçsuz kaldı. Bu referandum, Kıbrıs tarihinde yalnızca siyasi değil, psikolojik bir dönüm noktası da oldu. Çünkü taraflar birbirlerine olan güvenlerini bir kez daha sorgulamaya başladılar.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, Klerides ile Denktaş’ın yalnızca iki rakip lider olmadıkları daha iyi anlaşılıyor. Onlar aynı zamanda yarım asırlık Kıbrıs meselesinin yükünü omuzlarında taşıyan iki deneyimli müzakereciydi. Başarılı oldukları kadar başarısız oldukları dönemler de yaşandı. Ancak ikisini de anlamadan Kıbrıs müzakerelerinin neden sonuç vermediğini anlamak mümkün değildir.

Kıbrıs meselesinin en önemli dönüm noktalarından biri, hiç şüphesiz 24 Nisan 2004 tarihinde yapılan referandumdur. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan’ın uzun müzakereler sonunda hazırladığı kapsamlı çözüm planı, adanın her iki kesiminde de halkın oyuna sunuldu. Sonuç ise yalnızca Kıbrıs’ı değil, Avrupa Birliği’ni ve uluslararası toplumu da şaşırttı.
Referandum öncesinde aylar süren yoğun bir diplomasi trafiği yaşandı. Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri ve garantör ülkeler çözüm için büyük çaba harcadı. Planın kabul edilmesi hâlinde birleşik bir Kıbrıs’ın, birkaç gün sonra Avrupa Birliği’ne tek devlet olarak katılması öngörülüyordu. Dünyanın gözü bu referanduma çevrilmişti.
Sandıklar açıldığında beklenmedik bir tablo ortaya çıktı. Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan Türk seçmenlerin büyük çoğunluğu plana “evet” dedi. Güney Kıbrıs’ta yaşayan Rum seçmenlerin büyük çoğunluğu ise “hayır” oyu kullandı. Böylece yıllardır üzerinde çalışılan çözüm planı yürürlüğe giremeden rafa kaldırıldı.
Peki neden?
Rum tarafı, planın güvenlik, mülkiyet ve Türk askerinin adadaki varlığı konusunda yeterli güvence sağlamadığını savundu. Birçok Rum siyasetçi, çözümün aceleye getirildiğini ve gelecekte yeni sorunlar doğurabileceğini ileri sürdü. Dönemin Rum lideri Tasos Papadopulos’un referandum öncesinde yaptığı duygusal televizyon konuşması da kamuoyunu önemli ölçüde etkiledi.
Türk tarafında ise farklı bir hava vardı. Uzun yıllardır uygulanan uluslararası izolasyonun sona ereceği, doğrudan ticaretin başlayacağı ve Kuzey Kıbrıs’ın dünyaya açılacağı beklentisi güçlüydü. Bu nedenle referandum, yalnızca bir siyasi tercih değil, aynı zamanda geleceğe dair bir umut olarak görüldü.
Referandumun ardından Avrupa Birliği, Güney Kıbrıs’ı bütün ada adına üye kabul etti. Ancak Avrupa Birliği müktesebatı, fiilen Kuzey Kıbrıs’ta uygulanmadı. Bu durum, Kıbrıs meselesine yeni bir boyut kazandırdı. Türk tarafında, “Biz çözümü destekledik ama yine de ödüllendirilmedik.” düşüncesi yaygınlaştı. Rum tarafı ise uluslararası alanda tanınan devlet olmanın sağladığı diplomatik avantajı korumaya devam etti.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, 2004 referandumu yalnızca kaçırılmış bir fırsat olarak değil, iki toplumun geleceğe bakışındaki farklılıkları gösteren tarihî bir dönüm noktası olarak da değerlendiriliyor. O gün verilen oylar, aslında sadece Annan Planı’na değil, tarafların birbirlerine duyduğu güvene de verilmiş bir cevaptı.
Aradan geçen yıllar gösterdi ki, Kıbrıs’ta kalıcı çözüm yalnızca uluslararası planlarla sağlanamıyor. Çözümün başarılı olabilmesi için, adada yaşayan iki toplumun da kendisini güvende hissedeceği ortak bir zeminin oluşturulması gerekiyor. İşte bugüne kadar en zor başarılan şey de bu oldu.

Kıbrıs meselesi yarım asırdır yalnızca Türkiye ile Yunanistan’ın sorunu değildir. Birleşmiş Milletler’in, İngiltere’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve son yirmi yıldır Avrupa Birliği’nin de doğrudan ilgilendiği uluslararası bir dosyadır. Özellikle Güney Kıbrıs’ın 1 Mayıs 2004 tarihinde Avrupa Birliği’ne üye olmasıyla birlikte, Kıbrıs sorunu aynı zamanda Avrupa Birliği’nin de iç meselesi hâline geldi.
İşte tartışmalar da bu noktada başladı.
Çünkü referandumda Kıbrıs Türkleri büyük çoğunlukla “evet”, Rumlar
ise büyük çoğunlukla “hayır” demesine
rağmen, Avrupa Birliği üyeliği yalnızca uluslararası alanda
tanınan Kıbrıs Cumhuriyeti üzerinden gerçekleşti. Kuzey
Kıbrıs ise Avrupa Birliği toprağı kabul edilmesine rağmen,
Birlik hukukunun fiilen uygulanmadığı bir bölge olarak
kaldı.
Türk tarafı yıllardır şu soruyu soruyor: “Çözüm planına destek veren taraf biz olduğumuza göre, neden verilen sözler yerine getirilmedi?”
Rum tarafının cevabı ise farklı.
Onlara göre Avrupa Birliği, uluslararası hukuka uygun
davranmış, yalnızca tanınan devleti üye olarak kabul
etmiştir. Çözümün gerçekleşmemesinin sorumluluğunu ise Türk
askerinin adadaki varlığına ve siyasi anlaşmazlıkların devam
etmesine bağlamaktadır.
Gerçek şu ki, Avrupa Birliği bu konuda hiçbir
zaman iki tarafı da tamamen tatmin edemedi.
Türk tarafı Brüksel’i tarafsız davranmamakla eleştiriyor.
Rum tarafı ise Avrupa Birliği’nin kendisine yeterince güçlü
destek vermediğini zaman zaman dile getiriyor.
Yani eleştiriler farklı olsa da memnun olan taraf yok.
Bunun en önemli nedeni, Avrupa Birliği’nin siyasi bir birlik olmasının yanında, üye devletlerinin ulusal çıkarlarını da gözetmek zorunda olmasıdır. Kıbrıs konusunda alınan birçok karar, yalnızca hukukî değerlendirmelerle değil, diplomatik ve siyasi dengelerle de şekillenmiştir.
Bugün Avrupa Parlamentosu’nda kabul edilen kararlar incelendiğinde, Kuzey Kıbrıs’ın tanınmasına sıcak bakılmadığı açıkça görülmektedir. Buna karşılık Avrupa Birliği belgelerinde, Kıbrıs Türk toplumunun ekonomik gelişiminin desteklenmesi ve iki toplum arasındaki temasların artırılması yönünde çeşitli programlara da yer verilmektedir.
Bütün bunlar gösteriyor ki, Avrupa Birliği de
Kıbrıs konusunda kesin ve kalıcı bir çözüm üretebilmiş
değildir.
Belki de en dikkat çekici gerçek şudur:
Aradan geçen elli yılı aşkın süreye rağmen, Kıbrıs konusunda
herkes karşı taraftan fedakârlık bekliyor; ancak kendi
toplumuna aynı fedakârlığı anlatmakta zorlanıyor.
İşte bu yüzden Kıbrıs meselesi yalnızca
diplomatik bir sorun değil, aynı zamanda cesaret isteyen bir
liderlik sınavıdır.
Belki de bundan sonra sorulması gereken soru şudur:
Barışı gerçekten istemek yeterli midir?
Yoksa barış için kendi toplumuna zor gerçekleri
anlatabilecek liderlere mi ihtiyaç vardır?
Tarih, bu sorunun cevabını henüz verebilmiş değildir.

Kıbrıs’taki anlaşmazlık, yalnızca sınırlar ve siyasetle sınırlı değil. Zaman zaman ekonomi, ticaret ve hatta sofralara kadar uzanan ilginç örnekler de yaşanıyor. Bunların en bilineni ise “hellim-hallumi” tartışmasıdır.
Hellim peyniri bile yıllardır iki taraf arasındaki anlaşmazlığın simgelerinden biri olmayı sürdürüyor. Rum yönetimi, “Hallumi” adını tek başına sahiplenmek isterken, Kıbrıs Türk tarafı bunun adanın ortak kültürel mirası olduğunu savunuyor.
Bu anlaşmazlık öyle bir noktaya ulaştı ki, Avrupa Birliği ile Kanada arasında imzalanması planlanan milyarlarca euroluk CETA Ticaret Anlaşması bile Rum Parlamentosu’nun vetosuyla karşı karşıya kaldı.

Kıbrıs meselesi yalnızca sınırlar, askerî
güvenlik ve siyasi egemenlik tartışmalarından ibaret değil.
Ada üzerindeki anlaşmazlık, zaman zaman ekonomi, ticaret ve
uluslararası hukuk alanlarına da taşınıyor.
Bunun en ilginç örneklerinden biri, Türklerin “hellim”,
Rumların ise “hallumi” adını
verdiği ünlü Kıbrıs peyniridir.
Rum yönetimi, bu ürünün yalnızca Rum tarafına ait bir coğrafi işaret olarak tescil edilmesini isterken, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti bunun iki toplumun ortak kültürel mirası olduğunu savundu. Tartışma yıllarca Avrupa Birliği kurumlarını meşgul etti.
Sorun daha sonra Avrupa Birliği ile Kanada arasında imzalanması planlanan Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) görüşmelerine kadar uzandı. Rum Parlamentosu, “Hallumi” adının yeterince korunmadığını öne sürerek anlaşmaya onay vermeyen ilk AB ülkesi oldu. Böylece Kıbrıs’taki bir anlaşmazlık, yalnızca ada sınırlarını değil, Avrupa Birliği’nin uluslararası ticaret politikasını da etkileyen bir konu hâline geldi.
Bu örnek, Kıbrıs meselesinin yalnızca geçmişte yaşanmış bir siyasi kriz olmadığını; bugün de ekonomi, ticaret, kültürel miras ve uluslararası hukuk alanlarında etkisini sürdürdüğünü gösteriyor.
Kıbrıs meselesinin yalnızca ada içinde değil, uluslararası ticaret ve diplomasi alanında da nasıl yankı bulduğunu gösteren bu örnek, aslında Avrupa’nın Kıbrıs’a bakışını anlamak açısından da önemlidir. Çünkü Avrupa kamuoyu, yıllar boyunca Kıbrıs’ta yaşanan gelişmeleri çoğu zaman kendi basınının aktardığı bilgilerle değerlendirdi.
Peki Avrupa basını, özellikle de Hollanda basını, Kıbrıs’ı nasıl gördü? Hangi gerçekleri öne çıkardı, hangilerini yeterince yansıtamadı?

Kıbrıs meselesi yalnızca adada yaşayan Türkleri ve Rumları ilgilendiren bir konu olmadı. 1974’ten sonra Avrupa’nın hemen bütün gazeteleri bu gelişmeleri manşetlerine taşıdı. Hollanda basını da bunların arasında önemli bir yer tuttu. De Telegraaf, NRC Handelsblad, De Volkskrant, Trouw ve diğer gazeteler, Kıbrıs’taki gelişmeleri düzenli olarak okuyucularına aktardı. Ancak yıllar içinde oluşan haber dili incelendiğinde, Avrupa kamuoyunun olaya çoğu zaman Güney Kıbrıs merkezli baktığı görülmektedir. Bunun en önemli nedeni, uluslararası toplumun yalnızca Kıbrıs Cumhuriyeti’ni tanıması ve haber kaynaklarının büyük bölümünün Rum yönetimi üzerinden şekillenmesiydi.
Bununla birlikte Hollandalı gazetecilerin tamamını aynı değerlendirmek de doğru olmaz. Adanın kuzeyine giderek Kıbrıs Türklerinin görüşlerini dinleyen, iki toplumun yaşadığı acıları birlikte aktarmaya çalışan gazeteciler de vardı. Son günlerde De Telegraaf’ta yayımlanan Maarten van Aalderen imzalı yazı da bu açıdan dikkat çekicidir. Meslektaşımız yalnızca Güney Kıbrıs’ta kalmamış, Kuzey Kıbrıs’a geçmiş, Türklerle görüşmüş ve onların düşüncelerine de yer vermiştir. Yazısında eksik bulduğumuz tarihî noktalar olsa da, olayın iki tarafını görmeye çalışması gazetecilik açısından önemlidir.
Avrupa basınında uzun yıllar boyunca dikkat çeken başka bir özellik daha vardı. Haberlerde çoğunlukla 1974 sonrasındaki gelişmelere geniş yer verilirken, 1963 ile 1974 arasında yaşanan toplumlar arası çatışmalar çok daha sınırlı biçimde ele alındı. Bunun doğal sonucu olarak Avrupa kamuoyunda Kıbrıs meselesinin başlangıç tarihi çoğu zaman 20 Temmuz 1974 olarak algılandı. Oysa tarih, yalnızca sonucun anlatılmasıyla anlaşılmaz. O sonuca götüren gelişmeler bilinmeden yapılan değerlendirmeler ister istemez eksik kalır.
Gazetecilik mesleğinde yarım asrı geride bırakmış biri olarak şuna inanıyorum: Bir olayı doğru anlatabilmek için yalnızca görüneni yazmak yetmez. Görünmeyeni de araştırmak gerekir. Kıbrıs dosyasını hazırlamaktaki amacım da budur. Hiç kimseyi haklı ya da haksız ilan etmek değil; eksik bırakılmış tarihî halkaları tamamlamak ve okuyucunun kendi değerlendirmesini yapmasına yardımcı olmaktır. Çünkü gerçek gazetecilik, peşin hüküm vermek değil; bütün tarafları dinledikten sonra okuyucuya eksiksiz bilgi sunabilmektir.

Silahların sustuğu gün savaş bitmiş sayılır. Ancak propaganda çok daha uzun yaşar. Kıbrıs bunun en belirgin örneklerinden biridir. 1974 yılında silah sesleri kesildi, ateşkes ilan edildi ve adada fiilî bir denge oluştu. Buna rağmen geçen elli yılı aşkın süre içinde taraflar yalnızca diplomasi masasında değil, uluslararası kamuoyunda da birbirlerini anlatmaya çalıştı. Herkes kendi yaşadığı acıları dünyaya duyurmak istedi. Kimi zaman gerçekler öne çıktı, kimi zaman ise eksik anlatılan olaylar toplumların hafızasında kalıcı izler bıraktı.
Avrupa basınını yıllardır takip eden bir gazeteci olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kıbrıs konusunda yazılan haberlerin büyük bölümü, olayların tamamını değil, görünen kısmını aktardı. Bunun çeşitli sebepleri vardı. Uluslararası tanınmışlık, haber kaynaklarına ulaşma kolaylığı ve diplomatik ilişkiler bunların başında geliyordu. Ancak gazetecilik açısından önemli olan, haberin kolay ulaşılan kısmını değil, eksik kalan tarafını da araştırmaktır.
İşte bu nedenle De Telegraaf’ta yayımlanan Maarten van Aalderen imzalı yazıyı dikkatle okudum. Meslektaşım, Kuzey Kıbrıs’a geçerek Türk tarafını da dinlemiş. Bu, takdir edilmesi gereken bir gazetecilik yaklaşımıdır. Ancak Kıbrıs gibi karmaşık bir dosyada birkaç gün süren bir geziyle bütün tarihî arka planı ortaya koymak mümkün değildir. Benim bu yazı dizisini hazırlamaktaki amacım da tam olarak budur. Van Aalderen’in yazdıklarına karşı çıkmak değil, eksik kalan tarihî halkaları tamamlamaktır.
Gazetecilik hayatım boyunca şuna inandım: Bir olayı anlamanın en doğru yolu, tarafları konuşturmak ve belgeleri birlikte okumaktır. Kıbrıs meselesi de bunun en güzel örneklerinden biridir. Rumların anlattıkları dinlenmeden gerçek ortaya çıkmaz. Türklerin yaşadıkları bilinmeden de gerçek tamamlanmış olmaz. Çünkü tarih, tek sesli değil, çok seslidir.
Belki de Kıbrıs’ın en büyük talihsizliği budur. Aynı olay, iki ayrı toplumun hafızasında iki ayrı hikâye olarak yaşamaya devam ediyor. Oysa geleceği kurabilmek için önce ortak bir tarih bilinci oluşturmak gerekir. Bu kolay değildir. Ama imkânsız da değildir. Avrupa’nın geçmişinde bunu başaran ülkeler vardır. Kıbrıs da bir gün aynı yolu seçebilir.

Kıbrıs Harekâtı denildiğinde akla gelen ilk siyasi isimlerden biri hiç kuşkusuz dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’tir. Türkiye’de yıllarca “Kıbrıs Fatihi” olarak anılan Ecevit, uluslararası kamuoyunda ise farklı değerlendirmelere konu oldu. Kimileri onu kararlı bir devlet adamı olarak gördü, kimileri ise aldığı kararları sert biçimde eleştirdi. Ancak hangi görüş benimsenirse benimsensin, 1974 yazında yaşanan gelişmelerin merkezindeki isimlerden biri olduğu tartışmasızdır.
15 Temmuz darbesinden sonra Ankara’da yapılan yoğun görüşmelerde Ecevit’in ilk tercihi askerî müdahale olmadı. Öncelikle garantör devletlerden biri olan Birleşik Krallık ile ortak hareket edilmesi için diplomatik girişimlerde bulundu. Londra’da yaptığı temaslardan sonuç alınamayınca, hükümet askerî seçeneği değerlendirmeye başladı. Türkiye’nin resmî açıklamalarında, müdahalenin amacının adadaki anayasal düzeni yeniden kurmak ve Kıbrıs Türk toplumunun güvenliğini sağlamak olduğu vurgulandı.
Harekât başladıktan sonra Ecevit’in kullandığı “Biz aslında yalnız Türklere değil, Rumlara da barış götürmek için adaya gidiyoruz.” şeklindeki sözleri, Türkiye’de geniş yankı uyandırdı. Bu yaklaşım daha sonra “Kıbrıs Barış Harekâtı” adının da temel dayanaklarından biri oldu. Rum tarafı ise aynı gelişmeleri farklı değerlendirdi ve müdahalenin adanın kalıcı biçimde bölünmesine yol açtığını savundu. Aradan geçen yarım yüzyılda tarafların bu konudaki görüşleri değişmedi.
Bugün tarihçiler, Ecevit’in kararını değerlendirirken yalnızca 20 Temmuz sabahına değil, öncesinde yaşanan gelişmelere de dikkat çekiyor. 1963 olayları, 1964 Johnson Mektubu, 1967’de yaşanan krizler ve 15 Temmuz 1974 darbesi, Ankara’nın güvenlik değerlendirmelerinde önemli yer tuttu. Bu nedenle Kıbrıs Harekâtı’nı tek bir güne indirgemek, tarihî süreci eksik okumak anlamına gelir.
Bülent Ecevit’in siyasi mirası elbette yalnızca Kıbrıs’la sınırlı değildir. Ancak Kıbrıs, onun devlet adamlığı denildiğinde ilk akla gelen başlıklardan biri olmaya devam etmektedir. Kararı doğru ya da yanlış bulanlar olabilir. Fakat 1974 yazında aldığı kararın, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en önemli dış politika ve güvenlik kararlarından biri olduğu konusunda geniş bir görüş birliği bulunmaktadır.
Benim gazetecilik hayatım boyunca tanıdığım devlet adamları arasında Bülent Ecevit’in ayrı bir yeri olmuştur. Kendisini yakından izleme ve görüşme fırsatı buldum. Bugün arşivimde bulunan birlikte çekilmiş fotoğrafımız, benim için yalnızca bir hatıra değildir. Aynı zamanda Türk siyasi tarihinin en kritik dönemlerinden birine tanıklık etmiş olmanın da sessiz bir belgesidir.
Gazetecilik hayatım boyunca dünyanın birçok
ülkesine gittim.
Sayısız devlet adamıyla görüştüm.
Yüzlerce röportaj yaptım.
Ama bazı yolculuklar vardır ki, insanın hafızasında sadece
bir haber olarak değil, bir hayat dersi olarak kalır.
Kıbrıs da benim için öyle oldu.
Adaya ilk ayak bastığım gün, gazetelerde okuduğum Kıbrıs ile
karşımdaki Kıbrıs’ın aynı olmadığını hemen fark ettim.
Haritalarda çizilen sınırlar başka şey söylüyordu.
İnsanların yüzleri ise bambaşka…
Bir tarafta yıllardır yaşadığı evini
kaybetmiş insanların hikâyeleri vardı.
Diğer tarafta çocukluğunu geride bırakmak zorunda kalan
ailelerin…
Kiminle konuştuysam, önce geçmişi anlattı.
Sonra geleceği…
Ve ilginç olan şuydu…
Hemen herkes farklı şeyler söylüyor ama aynı cümlede
buluşuyordu: “Bir
daha savaş olmasın…”
Gazetecilik bana yıllar önce önemli bir şey
öğretmişti.
Bir olayı anlamak için önce insanları dinleyeceksiniz.
Ben de öyle yaptım.
Türkleri dinledim.
Rumları dinledim.
Siyasetçileri dinledim.
Sokaktaki insanları dinledim.
Sonra kendi kendime şu soruyu sordum:
Acaba Kıbrıs meselesini bu kadar zorlaştıran gerçekten
sadece siyaset miydi?
Yoksa geçmişin bıraktığı korkular mıydı?
Aradan yıllar geçti.
Kıbrıs’a bir kez daha gittim.
Sonra bir kez daha…
Her gidişimde yeni binalar gördüm.
Yeni yollar gördüm.
Yeni insanlar tanıdım.
Ama değişmeyen bir şey vardı.
Her iki tarafta da insanlar, geçmişi dün
yaşanmış gibi anlatıyordu.
İşte o gün anladım ki…
Kıbrıs’ta zaman ilerliyor.
Ama hatıralar ilerlemiyor.
Belki de bu yüzden Kıbrıs meselesi yalnızca
diplomatik bir sorun değildir.
Aynı zamanda bir hafıza meselesidir.
Ben, üç ayrı ziyaretimde bunu çok daha iyi gördüm.
Yaptığım röportajlarda da…
Sokakta karşılaştığım insanlarda da…
Resmî toplantılarda da…
Herkes aynı adada yaşıyor ama aynı geçmişi yaşamıyordu.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs bana
yalnızca bir haber konusu değil, gazeteciliğin en önemli
derslerinden birini hatırlatıyor.
Bir olayın gerçeğini öğrenmek istiyorsanız…
Önce önyargılarınızı bir kenara bırakacaksınız.
Sonra bütün tarafları dinleyeceksiniz.
En sonunda da kararı okuyucuya bırakacaksınız.
Ben elli yılı aşkın gazetecilik hayatım
boyunca hep bunu yapmaya çalıştım.
Kıbrıs’ta da…
Hollanda’da da…
Dünyanın başka ülkelerinde de…
Çünkü gazetecinin görevi hüküm vermek değildir.
Gerçeğin bütün parçalarını bir araya getirmektir.
Bu dosyayı hazırlarken yalnızca belgelere değil, Kıbrıs’ta yaptığım üç ziyaret sırasında tuttuğum notlara ve çektiğim fotoğraflara da yeniden döndüm. Aradan yarım asırdan fazla zaman geçmiş olsa da, bazı görüntüler hafızamdaki yerini hâlâ koruyor.
KIBRIS’TA BENİ EN ÇOK SUSTURAN YER ŞEHİTLİK OLDU

Gazetecilik hayatım boyunca çok olayın izini
sürdüm.
Çok acılı olayları yerinde gördüm.
Ama Kıbrıs’ta beni en çok etkileyen yerlerden biri,
Karaoğlanoğlu Şehitliği oldu.
Aradan çok kısa bir süre geçmişti.
Şehitliğin girişindeki asker nöbetini tutuyordu.
Mezarların üzerindeki çiçekler henüz solmamıştı.
Bazı aileler hâlâ yakınlarının mezarını ilk kez ziyaret
ediyordu.
Ben ise gazeteci kimliğimle not almaya çalışıyor, ama bir
yandan da gördüklerimi içime sindirmeye uğraşıyordum.
Şehitlikte dolaşırken insan ister istemez
şunu düşünüyor:
Savaşlar haritaları değiştirebilir.
Ama geride bıraktığı acıları değiştiremez.
Bir mezar taşının önünde hangi milletten olduğunuzu
unutuyorsunuz.
Orada artık sadece yarım kalmış hayatlar var.
Sessizlik var.
Ve geride kalanların gözyaşları…
Fotoğraf çektirdik.
Bugün o kareye baktığımda, yalnızca gençliğimi görmüyorum.
O günün atmosferini de yeniden yaşıyorum.
Gazetecilik bazen soru sormaktır.
Bazen belge toplamaktır.
Ama bazen de sadece susup gördüklerini hafızana kazımaktır.
Kıbrıs’ta en çok bunu yaptığımı hatırlıyorum.

Şehitlikte gezerken dikkatimi çeken başka bir
ayrıntı daha vardı.
Mezarların çoğu henüz çok yeniydi.
Toprak yeni düzenlenmişti.
Çelenkler tazeydi.
İnsanlar alçak sesle konuşuyordu.
Sanki yüksek sesle konuşulursa, orada yatanları rahatsız
edecekmiş gibi bir duygu hâkimdi.
O gün, gazeteciliğin yalnızca haber yazmak
olmadığını bir kez daha anladım.
Bazen tarihin tam ortasında durur, hiçbir şey söylemeden
sadece tanıklık edersiniz.
Yıllar geçti…
Aradan yarım asırdan fazla zaman geçti.
Ama bugün Kıbrıs üzerine bu dosyayı hazırlarken, o
şehitlikte hissettiğim sessizlik hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Belki de bu yüzden, bu dosyayı hazırlarken tek bir düşüncem
vardı:
Kıbrıs’ın
tarihini anlatırken, hiçbir annenin gözyaşını unutmamak…
Gazetecilik mesleğinde bazen uzun röportajlar yaparsınız, bazen saatlerce süren toplantıları izlersiniz, bazen de tek bir fotoğraf, bütün anlatılanlardan daha güçlü bir belge hâline gelir. Kıbrıs konusunda yıllar içinde arşivimde biriken fotoğraflara her baktığımda bunu yeniden hissediyorum. O karelerde yalnızca devlet başkanları, siyasetçiler ya da törenler yok. Aynı zamanda yaşanmış bir dönemin tanıklığı var. Bir gazetecinin objektifinden geçen o anlar, bugün artık tarihin sessiz belgeleri hâline gelmiş durumda.

Bülent Ecevit ile birlikte çekilmiş bir fotoğrafıma
baktığımda yalnızca bir başbakanı görmüyorum. Türkiye’nin en
kritik kararlarından birini almak zorunda kalan bir devlet
adamını hatırlıyorum. Rauf Denktaş ile yaptığım
röportajların fotoğraflarına baktığımda ise yalnızca bir
lideri değil, yıllar boyunca aynı davayı anlatmaya çalışan,
müzakere masalarında ülkesini temsil eden bir siyasetçiyi
görüyorum. Gazetecilik işte tam burada farklılaşıyor. Çünkü
fotoğraf makinesi sadece görüntüyü kaydetmiyor; dönemin
ruhunu da geleceğe taşıyor.
Arşivlerime dönüp baktığımda şunu açıkça görüyorum: Gazetecilik, yalnızca haber yazmak değildir. Gazetecilik, yaşanan zamanı belgelemektir. Bugün elimde bulunan fotoğrafların önemli bir bölümü, artık tekrar çekilemeyecek karelerdir. O insanlar değişti, o şartlar değişti, o günler geride kaldı. Ama fotoğraf kaldı. İşte bu yüzden iyi bir arşiv, gazetecinin en büyük hazinesidir.
Yıllar boyunca Hollanda’da, Türkiye’de ve dünyanın farklı ülkelerinde yaptığım röportajlarda hep aynı ilkeye bağlı kaldım. Konuşan kişinin yalnızca söylediklerini değil, söyleyiş biçimini de anlamaya çalıştım. Çünkü bazen bir bakış, bazen bir sessizlik, bazen de röportaj bittikten sonra edilen birkaç cümle, haberin en önemli bölümünü oluşturur. Kıbrıs’ta yaptığım görüşmelerde de aynı duyguyu yaşadım. Resmî açıklamalar başka şey söylüyordu, insanların yüzleri ise bambaşka bir hikâye anlatıyordu.
Belki de bu nedenle bugün dönüp geçmişe baktığımda, en büyük zenginliğimin yazdığım haberlerden çok, sakladığım belgeler ve fotoğraflar olduğunu düşünüyorum. Çünkü onlar yalnızca benim değil, tarihin de hafızasıdır.
Gazetecilik mesleğinde altmış yıla yaklaşan çalışma hayatım boyunca sayısız seçim izledim, darbeler gördüm, savaş bölgelerine gittim, krallarla da konuştum, cumhurbaşkanlarıyla da… Kimi zaman büyük sevinçlere, kimi zaman insanın içini acıtan trajedilere tanıklık ettim. Bütün bu yılların sonunda vardığım en önemli sonuç şudur: Tarihi siyasetçiler anlatır, ama gerçeği sonunda belgeler ortaya çıkarır. Bu yüzden hiçbir zaman tek kaynağa güvenmedim. Bir haber hazırlarken daima ikinci, üçüncü, hatta dördüncü kaynağı aradım. Çünkü gazetecinin görevi bir tarafı haklı çıkarmak değil, gerçeği mümkün olduğu kadar eksiksiz ortaya koymaktır.
Kıbrıs konusunda da aynı yolu izledim. Türk tarafını dinledim. Rum tarafını dinledim. Birleşmiş Milletler’in raporlarını okudum. Avrupa Birliği’nin açıklamalarını takip ettim. Hollanda gazetelerinin olaya nasıl baktığını yıllarca izledim. Sonunda gördüm ki, herkes aynı olayları anlatıyor ama farklı cümlelerle… Aynı tarih, farklı hafızalarda bambaşka anlamlar kazanıyor. İşte gazetecinin en zor görevi de burada başlıyor. O farklı anlatımların arasından gerçeğin izini bulabilmek…
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs konusunda yazılan birçok makalenin ortak bir eksikliği olduğunu düşünüyorum. Olaylar çoğu zaman sonuçlarıyla anlatılıyor. Oysa sonuçları doğuran sebepler yeterince incelenmiyor. 1974 anlatılıyor ama 1963 unutuluyor. Darbe anlatılıyor ama darbeye giden süreç ihmal ediliyor. Göç anlatılıyor ama göçe neden olan gelişmeler çoğu zaman birkaç satırla geçiliyor. Tarih, bu şekilde anlatıldığında eksik kalıyor.
Bu yazı dizisini hazırlamaktaki amacım kimseyi ikna etmek değildir. Okuyucunun yerine karar vermek gibi bir niyetim de yok. Ben sadece yıllardır eksik bırakıldığını düşündüğüm sayfaları tamamlamaya çalışıyorum. Çünkü gazetecilik bana, gerçeğin tek renkten oluşmadığını öğretti. Her olayın görünen yüzü vardır, bir de görünmeyen tarafı… İkisini birlikte görmeden sağlıklı bir değerlendirme yapmak mümkün değildir.
Yıllar önce mesleğe ilk başladığım günlerde
bana söylenen bir cümleyi hiç unutmadım. “Gazeteci,
herkesin gördüğünü yazan değil; kimsenin fark etmediğini
araştıran kişidir.”
Belki de bu yüzden bugün hâlâ aynı heyecanla çalışıyorum.
Kıbrıs dosyasını hazırlarken de tek hedefim budur.
Bilinenleri tekrarlamak değil, eksik bilinenleri gün ışığına
çıkarmak…
Gazetecilik hayatım boyunca birçok ülkeden ayrılırken valizimde kupürler, notlar ve fotoğraflar taşıdım. Kıbrıs’tan dönerken ise bunlara bir şey daha eklendi; insanların anlattıkları… Çünkü adada konuştuğum herkes, hangi tarafta yaşarsa yaşasın, bana önce yaşadığı acıları anlattı. Rumlarla konuştuğumda da aynı duyguyu hissettim, Türklerle konuştuğumda da… Herkes geçmişten söz ediyor, herkes kaybettiklerini anlatıyordu. Fakat dikkatimi çeken ortak nokta şuydu: Hiç kimse çocuklarının aynı acıları yaşamasını istemiyordu. Belki de Kıbrıs’ın geleceği için en büyük umut burada yatıyordu.
Gazetecilik, insana sadece soru sormayı öğretmez. Aynı zamanda dinlemeyi de öğretir. Kıbrıs’ta geçirdiğim günlerde bunu bir kez daha anladım. Devlet başkanlarını dinledim, bakanları dinledim, müzakerecileri dinledim. Ama en az onlar kadar, kahvede oturan yaşlı bir Kıbrıslının anlattıkları da önemliydi. Çünkü tarih yalnızca devlet arşivlerinde yazılmaz. Tarih, bazen evinin anahtarını hâlâ cebinde taşıyan yaşlı bir insanın hafızasında yaşar. Bazen de yıllardır göremediği komşusunu anlatırken gözleri dolan bir annenin sessizliğinde saklıdır.
Kıbrıs bana bir gerçeği daha öğretti. Barış anlaşmaları imzalanabilir, ateşkesler yapılabilir, sınırlar çizilebilir. Fakat insanların kalplerindeki duvarları yıkmak, resmî belgeleri imzalamaktan çok daha zordur. Bunun için zamana ihtiyaç vardır. Güvene ihtiyaç vardır. En önemlisi de birbirini dinlemeye ihtiyaç vardır. Gazetecilikte olduğu gibi, barışta da önce dinlemeyi bilmek gerekir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs benim için yalnızca haber yaptığım bir ada değildir. Orası, tarihin ne kadar karmaşık olduğunu bana yeniden öğreten bir okul gibidir. Hiçbir olayın tek cümleyle açıklanamayacağını, hiçbir toplumun tek kelimeyle tarif edilemeyeceğini ve hiçbir acının yalnızca bir millete ait olmadığını Kıbrıs’ta bir kez daha gördüm. Belki de bu yüzden, yıllar geçmesine rağmen Kıbrıs üzerine yazılan her yeni satırı aynı dikkatle okumaya devam ediyorum.
Bu yazı dizisini hazırlarken amacım hiç kimseyi ikna etmek olmadı. Ben sadece yarım asrı aşan gazetecilik hayatım boyunca gördüklerimi, okuduklarımı, araştırdıklarımı ve yaşadıklarımı bir araya getirmeye çalıştım. Eğer bu yazıları okuyanlar, Kıbrıs meselesine bugüne kadar bakmadıkları bir pencereden bakabilirlerse, kendimi görevimi yapmış sayacağım. Çünkü gazetecinin en büyük başarısı, okuyucuya kendi hükmünü vermesi için yeni bilgiler sunabilmesidir.
Gazetecilik hayatım boyunca sayısız dosya hazırladım. Binlerce haber yazdım. Dünyanın birçok ülkesinde devlet başkanlarıyla, başbakanlarla, bakanlarla, siyasetçilerle ve sıradan insanlarla konuştum. Her gittiğim ülkeden yeni bilgilerle döndüm. Ama bazı ülkeler vardır ki, size yalnızca haber vermez; hayat dersi de verir. Kıbrıs, benim için işte böyle bir yer oldu.
Adaya yaptığım üç ayrı ziyarette çok farklı insanlarla tanıştım. Devlet yöneticileriyle görüştüm. Röportajlar yaptım. Toplantıları izledim. Arşivlerde çalıştım. Sokaklarda dolaştım. Ama bütün bu çalışmaların sonunda vardığım sonuç, siyasetin anlattığından daha farklıydı. Çünkü masaların etrafında konuşulanlarla, sokakta yaşayan insanların anlattıkları her zaman aynı değildi. Bir tarafta diplomasi vardı, öbür tarafta ise günlük hayatın sessiz gerçekleri…
Kıbrıs bana, tarihin tek cümleyle anlatılamayacağını öğretti. Bir toplumun yaşadığı acıyı anlamadan, diğer toplumun yaşadıklarını değerlendiremeyeceğinizi gösterdi. Aynı olayın iki ayrı hafızada nasıl farklı yaşadığını gördüm. Bu yüzden yıllardır şuna inanıyorum: Tarih, yalnızca kazananların değil, acı çeken insanların da hikâyesidir.
Bu yazı dizisini hazırlarken ne bir tarafın sözcüsü olmayı düşündüm ne de diğer tarafın tezlerini çürütmeye çalıştım. Çünkü gazetecilik, mahkeme salonu değildir. Gazeteci de hâkim değildir. Bizim görevimiz hüküm vermek değil, okuyucunun doğru hükme varabilmesi için eksik kalan bilgileri tamamlamaktır. Eğer bunu başarabiliyorsak, mesleğimizi doğru yapmışız demektir.
Bugün geriye dönüp baktığımda, Kıbrıs’ta gördüğüm en önemli şeyin savaşın izleri değil, barış özlemi olduğunu düşünüyorum. Yıllar önce yaşanan acıları anlatan insanların gözlerinde bile, çocuklarının daha farklı bir gelecekte yaşamasını isteyen bir umut vardı. Belki yüksek sesle dile getirmiyorlardı ama hissediliyordu. İşte beni en çok etkileyen de buydu.
Bu dosyayı hazırlarken zaman zaman eski not defterlerimi açtım. Yıllar önce yaptığım röportajları yeniden okudum. Arşivimdeki fotoğraflara tekrar baktım. Bülent Ecevit’le çekilmiş bir kare… Rauf Denktaş’la yaptığım bir söyleşi… Kıbrıs sokaklarında çektiğim fotoğraflar… O günler bir daha geri gelmeyecek. Ama gazeteciliğin en büyük gücü de burada yatıyor. O günleri gelecek kuşaklara aktarabilmek…
Belki bir gün bu yazıları okuyan genç bir gazeteci, Kıbrıs’a gidecek. Belki benim gezdiğim sokaklarda dolaşacak. Belki aynı soruları yeniden soracak. Eğer o gün geldiğinde bu dosya ona küçük de olsa bir kaynak olabilirse, kendimi mutlu sayarım. Çünkü gazetecilikte en büyük ödül, yıllar sonra bile güvenle açılıp okunabilen bir arşiv bırakabilmektir.
Kıbrıs meselesi bugün de çözülebilmiş değildir. Yarın çözülür mü, bunu kimse kesin olarak bilemez. Ama şunu biliyorum ki, kalıcı barışın yolu tarihi değiştirmekten değil, tarihi bütün yönleriyle anlamaktan geçer. Eksik bırakılmış sayfalar tamamlanmadan ortak bir gelecek kurulamaz. Benim bu yazı dizisi boyunca yapmaya çalıştığım da tam olarak buydu.
Bu dosyayı bitirirken, yarım asrı aşan gazetecilik hayatımın bana öğrettiği en önemli cümleyi bir kez daha paylaşmak istiyorum:
Gerçek gazetecilik, herkesin söylediklerini tekrarlamak değil, söylenmeyenleri araştırıp belgeleyerek gelecek kuşaklara aktarmaktır.
Bu yazı dizisini hazırlarken Birleşmiş Milletler belgelerinden, 1960 Garanti Antlaşması’ndan, dönemin uluslararası resmî belgelerinden, Türk ve yabancı kaynaklardan, Kıbrıs’ta yaptığım röportajlardan ve yıllar içinde oluşturduğum kişisel gazetecilik arşivimden yararlandım.