
Ebu Zuhr’dan Ankara’ya Mesaj mı ??? İsrail’in Suriye Saldırısının Şifreleri
21 Ağu 2026
***
İsrail’in Türkiye
sınırına yaklaşık 70 kilometre uzaklıktaki Ebu Zuhur Hava
Üssü’nü vurması, sıradan bir Suriye saldırısı olarak mı
değerlendirilmeli, yoksa hedef Şam’dan çok Ankara’nın
Suriye’de artan etkisi mi?
18 Ağustos gecesi İsrail uçakları, Suriye’nin İdlib
kırsalındaki Ebu Zuhur Hava Üssü’ne sekiz ayrı hava saldırısı
gerçekleştirdi. Pistin ve bazı askerî tesislerin vurulduğu
saldırıda can kaybı yaşanmadı. Ancak bombaların düştüğü yer,
verdiği mesaj açısından hedefin kendisinden çok daha büyük
anlam taşıyor.
Çünkü Ebu Zuhr, Türkiye sınırına yaklaşık 70 km uzaklıkta.
Ayrıca İsrail, saldırıyı Suriye’nin bu üste Türk askerî
unsurlarının konuşlanmasına izin vereceği iddiasıyla savundu.
Ankara ise bölgede Türk askerlerinin olmadığını ve Suriye ile
askerî iş birliğinin sadece eğitim ve uzmanlık desteği
kapsamında yürütüldüğünü açıkladı. Asıl soru ise burada
başlıyor…
İsrail gerçekten sadece
Suriye’deki hava üssünü mü vurdu, yoksa Türkiye’ye de bir
mesaj mı iletti?
Hedef pist gibi görünse de asıl mesele Suriye’nin geleceği
olabilir.
Ebu Zuhr Hava Üssü uzun zamandır kullanılmıyordu. Bu nedenle
saldırıyı yalnızca “bir hava üssünü imha etmek” olarak
değerlendirmek eksik olur. Reuters’a göre üs 2013’ten beri
aktif değildi ve arka planda, İsrail’in Türkiye’nin bölgede
askerî varlığını artırabileceği yönündeki endişeleri vardı.
İsrail açısından mesele, pistten çok Suriye’nin gelecekteki
güvenlik düzenidir. Şam yönetimi, Türkiye ile askerî eğitim,
yeniden yapılanma ve güvenlik konularında yakınlaşırken,
Ankara da yeni Suriye düzeninin önemli destekçilerinden biri
oluyor. İsrail ise bunun kendi güvenlik anlayışıyla
çelişebileceğini düşünüyor. Bu yüzden Ebu Zuhr saldırısı,
aslında bu stratejik sorunun küçük bir yansımasıdır.
Suriye’nin güvenlik mimarisini kim şekillendirecek?
Birinci ihtimal: Türkiye’nin Suriye’deki askerî varlığını
sınırlamak.
Bence saldırının en güçlü gerekçesi bu. İsrail’in, saldırıyı
doğrudan “Türk askerlerinin konuşlandırılması” iddiasıyla
açıklaması tesadüf olamaz. İsrail, Şam’ın Türkiye’nin
konuşlanmasına izin vermesinin kendi açısından kabul edilemez
bir güvenlik değişikliği yaratacağını savundu. Ankara ise
bunun tam tersini dile getiriyor. Yani ortada sadece askerî
değil, stratejik hedeflerin de çatıştığı bir durum var.
İsrail’in vermek istediği mesaj şu olabilir: “Suriye’de
güvenlik dengelerini değiştirecek bir askerî yapılanmayı kabul
etmeyeceğim.” Bu mesajın muhatabı yalnızca Şam değil. Ankara
da mesajın doğal muhatabıdır.
İkinci ihtimal: Türkiye’nin tepkisi mi ölçülüyor ?
Bu ihtimali tamamen göz ardı etmek mümkün değil; ancak mevcut
açık kaynak veriler, bunun İsrail’in asıl amacı olduğunu
kanıtlamıyor. Bir devletin başka bir ülkenin sınırına bu kadar
yakın bir bölgede saldırı gerçekleştirmesi, karşı tarafın
siyasi, diplomatik ve askerî reaksiyon kapasitesini gözlemleme
fırsatı da sunar. Ancak burada önemli bir ayrım yapmak
gerekir: “İsrail Türkiye’nin hava savunmasını test etti” demek
için elimizde somut bir kanıt yok. Saldırı sırasında Türk
radarlarının, hava savunma sistemlerinin veya elektronik harp
kapasitesinin özellikle ölçüldüğüne dair güvenilir ve kamuya
açık bir bilgi bulunmuyor. Bu nedenle bunu kesin bir yargı
olarak değil, yalnızca stratejik ihtimallerden biri olarak
değerlendirmek gerekir.
Üçüncü ihtimal: Ankara’nın kırmızı çizgileri yoklanıyor
Daha güçlü olasılık budur. İsrail açısından Türkiye artık
sadece bir NATO üyesi değil; Suriye’nin geleceğinde doğrudan
etkili, bölgesel askeri kapasitesi yüksek ve Şam yönetimiyle
yakın çalışan bir aktör konumundadır. Üstelik 7 Ağustos’ta
Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında
imzalanan savunma anlaşması, bölgesel güvenlik denklemine yeni
bir boyut kazandırmıştır. Anlaşmaya göre taraflardan birine
yapılan silahlı saldırı, diğerleri için de saldırı
sayılacaktır. Bu gelişmenin hemen ardından, Suriye’de
Türkiye’ye yakın olup yeniden faaliyete geçirilmeye çalışılan
askeri üssün İsrail tarafından hedef alınması, zamanlama
açısından ayrıca dikkat çekicidir. Burada “saldırı Mekke
İttifakı’na yöneliktir” demek için henüz yeterli veri yoktur.
Ancak şu soruyu sormak son derece meşrudur: İsrail,
Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan ekseninin daha fazla
kurumsallaşmasından rahatsız mı? Bu soru önümüzdeki dönemde
daha da önem kazanacaktır.
Dördüncü ihtimal: ABD İsrail’in arkasında mı?
Burada dikkatli olmak lazım. İsrail’in ABD’nin bilgisi dışında
hareket etmediğini varsaymak başka, “ABD saldırıyı destekledi”
demek ise bambaşkadır. Mevcut veriler ikinci iddiayı
doğrulamıyor. Aksine, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom
Barrack saldırıyı “gereksiz tırmanma” olarak tanımladı ve
Washington’ın Türkiye-İsrail-Suriye arasında çatışmayı
önleyecek bir iletişim mekanizması kurmaya çalıştığı
belirtildi. Bu önemli, çünkü Washington açısından Türkiye ile
İsrail’in Suriye’de doğrudan çatışma ihtimali, ABD’nin
bölgedeki çıkarları için oldukça maliyetli olur. Dolayısıyla
bugün için daha doğru yorum, ABD’nin İsrail’e koşulsuz destek
verdiği değil, İsrail’in hamlesinin Washington’ın Suriye’deki
dengeleme çabasını zorlaştırdığıdır.
Beşinci ihtimal: İsrail “üç cephe” hesabı mı yapıyor?
Türkiye’nin Suriye, Doğu Akdeniz ve Kıbrıs çevresindeki
güvenlik sorunları göz önüne alındığında,
İsrail-Yunanistan-Güney Kıbrıs ilişkilerinin Türkiye
tarafından yakından izlenmesi doğaldır. Ancak Ebu Zuhr
saldırısına dayanarak İsrail’in Türkiye’yi bilinçli olarak “üç
cepheli bir savaşa” sürüklemek istediğini söylemek için henüz
yeterli kanıt yok. Böyle bir stratejinin maliyeti İsrail
açısından da oldukça yüksek olur. Daha olası görünen senaryo
ise, Türkiye’nin Suriye’deki manevra alanını daraltmak ve
Ankara’yı İsrail’in Suriye denklemindeki fiilî ağırlığını
kabul etmeye zorlamaktır.
F-35, Eurofighter ve KAAN
denklemine dikkat!
Türkiye’nin hava gücü dönüşümü de önemli bir konu. F-35
programındaki durumu, Eurofighter alımı ve KAAN’ın gelecekteki
envanter planı birlikte ele alındığında, Ankara’nın önümüzdeki
yıllarda hava gücünü yeniden şekillendireceği görülüyor. Ancak
Ebu Zuhr saldırısını doğrudan “Türkiye’yi hava gücü dönüşümünü
tamamlamadan yakalama” stratejisi olarak tanımlamak şimdilik
spekülasyon olur. Yine de değişmeyen stratejik gerçek şu:
Türkiye’nin hava savunma, erken uyarı, elektronik harp ve hava
üstünlüğü kapasitesini güçlendirmesi artık sadece savunma
sanayisinin değil, bölgesel caydırıcılığın da temel şartı
haline gelmiştir.
Asıl tehlike: Yanlış
hesap
Ebu Zuhr olayının en tehlikeli yanı belki de budur. Türkiye
ile İsrail arasında Suriye sahasında doğrudan çatışmayı
önlemek için iletişim kanallarının geliştirilmesinde
Washington’ın devreye girmesi tesadüf değildir. Çünkü Suriye
bugün hem Türkiye’nin güvenlik alanı, hem İsrail’in güvenlik
kaygısı, hem ABD’nin bölgesel dengeleme sahası hem de yeni Şam
yönetiminin egemenlik alanıdır. Böyle bir coğrafyada küçük bir
askerî hamle büyük bir stratejik krize dönüşebilir. Bu yüzden
Ebu Zuhr’un bombalanması sadece Suriye’nin meselesi değildir.
Türkiye’ye verilmiş açık bir savaş ilanı da değildir. Ama çok
daha önemli bir şeydir…
Bir uyarı atışı mı?
İsrail, Suriye’nin kuzeyinde Türkiye’nin etkisinin kalıcı ve
kurumsal bir askerî yapıya dönüşmesini istemediği ortaya
koyulmuştur. Ankara’nın vereceği yanıt ise sadece diplomatik
açıklamalarla sınırlı kalmayacak; esas cevap, Türkiye’nin
Suriye’nin geleceğinde ne kadar söz sahibi olacağı, kendi hava
savunma ve istihbarat sistemini ne ölçüde güçlendireceği ve
bölgesel ittifaklarını ne kadar kurumsallaştıracağıyla
verilecektir. Çünkü bugün Ebu Zuhr’da hedef alınan yalnızca
pist değildir.
Suriye’nin geleceğini kimin şekillendireceği sorusu yine
gündemde. Şimdi herkes aynı şeyi merak ediyor: İsrail’in
bombaları Ebu Zuhr’a mı isabet etti, yoksa Ankara Suriye’deki
stratejik sınırlarını mı test etti? Yanıtı önümüzdeki
haftalarda belli olacak.
ALİ COŞAR
Askeri Stratejist