Sadi ÖZGÜL : Türkiye’nin
Stratejik Yol Ayrımı : Güvenlik, Ekonomi ve Hukuk
27 Ağu 2026
***
Küresel fırtınanın ortasında Türkiye de neler olacak dersiniz?
Dünya, ekonomik ve askeri güç dengelerinin altüst olduğu, çok
kutuplu kaos döneminden geçerken, Türkiye hem coğrafi konumu
hem de tarihsel birikimiyle tam merkezde bulunuyor. Fakat
televizyonlardaki yüzeysel tartışmalar, buzdağının suyun
altındaki asıl büyük kısmını görmemize engel oluyor.
Sınırımızdaki terör yapılanmalarından cebimizdeki paranın
değerine, savunma teknolojilerinden yeni anayasa
hazırlıklarına kadar her şey birbirine sıkı sıkıya bağlıyken,
yalnızca bugünü değil, olayların nasıl birbirini tetiklediğini
ve bizi hangi geleceğe sürüklediğini anlamak için yön gösteren
bakışa ihtiyaç var.
Sınırdaki Değişim:
PYD’nin Tasfiyesi mi, Dönüşümü mü?
Güney sınırımızda esen küresel fırtınanın ortasında, PYD’nin
“fesih” kararı her ne kadar Türkiye’nin zaferi olarak
gösterilse de, aslında tehdit sadece şekil değiştiriyor. Örgüt
silah bırakmak yerine; petrol gelirlerinden pay alma, Kürtçe
müfredat, orduya katılım ve Suriye’nin isminden “Arap”
ifadesinin çıkarılması gibi önemli anayasal kazanımlar elde
etti.
Yani terör, “resmi statü” kazanarak kalıcılaşıyor. Sınırdaki
“yasal statü” değişikliği Türkiye’yi doğrudan askeri savunmaya
zorlarken, savunma sanayimizin teknolojik gerçekleriyle
yüzleşmemizi kaçınılmaz kılıyor.
Savunma Denklemi: Sloganlar ve Teknolojik Asimetri
Sınırdaki yeni tehditlere karşı caydırıcılığımız, yalnızca
yerli üretim heyecanıyla değil, gerçek teknolojik
kapasitemizle ölçülüyor. Televizyonda “F-35’leri 150
kilometreden görürüz” denilse de gerçek şu: Mevcut
radarlarımız, ASELSAN’ın yeni AESA radarıyla bile hedefi ancak
tahminen yarı mesafeden tespit edebilirken, onlar bizi çoktan
150 kilometreden kilitliyor.
AESA radarı farkı azaltsa da teknolojik asimetri tamamen
kapanmış değil. Savunmada kritik teknoloji yatırımlarını
sürdürebilmenin yolu ise, dev bütçeleri karşılayabilecek ve
dışa bağımlı olmayan güçlü ekonomiden geçiyor.
Ekonomik Bağımsızlık:
Doların 110 Trilyonluk Borç Kıskacı
Ekonomi, güçlü savunmanın en önemli dayanağı olarak bugün
küresel dolar krizinin eşiğinde. Amerika’nın borcunun en az
110 trilyon dolara ulaşması, doları “rezerv para” olmaktan
çıkarıp adeta bir “enflasyon bombası”na dönüştürüyor.
ABD, borcunu karşılıksız para basarak tüm dünyaya yüklerken,
dünya merkez bankaları hızla dolardan uzaklaşıp altına,
Euro’ya ve Yen’e yöneliyor. Türkiye, küresel finans savaşında
ayakta kalmak zorunda; çünkü ekonomik olarak çöken bir ülke ne
savunma teknolojisi üretebilir ne de anayasal haklarını
koruyabilir. Ekonomik istikrar sağlandığında ise asıl mesele,
refahın hukuki güvenceye alınması oluyor.
Hukuki Güvence: Yeni
Anayasa ve Hak Arama Özgürlüğü
Ekonomik ve askeri olarak güçlenmiş yapının temeli adalettir.
“Sivil anayasa” tartışmalarının gündemdeyken, devletin en üst
kademesinden gelen “AİHM kararları bağlayıcı değildir”
açıklaması, vatandaşın gelecekteki hak arama özgürlüğünü
tehlikeye atıyor.
Bir yandan özgürlük vaat edilirken, diğer yandan uluslararası
hukuk güvencelerinin sorgulanması, yeni anayasanın toplumsal
güvenini zedeliyor. Adalet sistemi güven vermediğinde, ne
ekonomik başarılar ne de askeri güç kalıcı olabilir. Hukukun
esnetilmesi ise, en büyük tehlike olan devletin yönetim
sistemi ve milletin birliğinin “parlamenter sistem” adı
altında parçalanmasına yol açabilir.
Parlamenter Sistem Adı
Altındaki Etnik Tuzak
Anayasa tartışmalarının nihai noktası, yönetim biçimidir.
“Parlamenter sisteme dönüş” sloganı kulağa hoş gelse de, bazı
kaynaklar bunun Irak ve Lübnan’da görülen “etnik ayrıcalıkçı”
parçalanma tuzağına dönüşebileceği konusunda uyarıyor.
“Nispi temsil” sistemiyle meclisin etnik bölmelere ayrılması,
ulusal bütünlüğü zayıflatıp ülkeyi dış müdahalelere açık hale
getirebilir. Kısacası; sınırdaki terörden ekonomiye,
savunmadan hukuka kadar her saldırı, Türk milletinin birliğini
hedef alan “parçalı yönetim” anlayışına zemin hazırlıyor.
Geleceğimizi korumanın tek yolu, tehlikeleri fark edip milli
duruşla kenetlenmektir.
SADİ ÖZGÜL