
***
AMSTERDAM KANALLARINDA TARİHÎ GÜN: İLK EŞCİNSEL BAŞBAKAN ROB JETTEN DA ‘KANAL PARADE’DEYDİ
Amsterdam kanallarındaki görkemli Canal Parade’den, Hollanda’nın ilk açık eşcinsel Başbakanı Rob Jetten’e; dünyaca ünlü isimlerden Türkiye’nin “Sanat Güneşi” Zeki Müren’e, “Diva” Bülent Ersoy’a ve sıra dışı yaşamıyla Güner Kuban’a uzanan geniş bir dosya…
Hollanda, 25 yıl önce eşcinsel evliliğini yasallaştıran dünyanın ilk ülkesi olmuştu. Bugün ülkenin başında açık eşcinsel Başbakan Rob Jetten var. Jetten’in görevdeki bir başbakan olarak ilk kez Amsterdam Canal Parade’e katılması, Hollanda’nın son yarım yüzyıldaki toplumsal değişiminin en çarpıcı görüntülerinden biri oldu.
Amsterdam’da yüz binlerce insanın izlediği 80 teknenin geçişinde yalnız müzik, dans ve gökkuşağı bayrakları yoktu. Donald Trump ile Vladimir Putin’i öpüşürken gösteren dev figürlerden dünyadaki LGBTİ+ haklarına kadar siyaset, protesto, mizah ve özgürlük mesajları da kanallardaydı.
Ama bu dosya Amsterdam kanallarında başlayıp orada bitmiyor. Türkiye’ye uzanıyor; Zeki Müren’den Bülent Ersoy’a, Barbaros Şansal’dan Seyfi Dursunoğlu’na ve farklı kuşakların tanınmış isimlerine uzanan hikâyelerle, Türkiye’nin yıllar içinde cinsel kimlik ve toplumsal farklılığa nasıl baktığını da gözler önüne seriyor.
Dosyanın en özel bölümlerinde ise yarım asrı aşan gazetecilik yaşamımın tanıklıkları var: Amsterdam’da yakından tanıdığım Zeki Müren’in dünya beyefendiliği, Bülent Ersoy ile 1983 yılında yaşadığım ve mahkemeye kadar uzanan olaylar, Güner Kuban’la 1971’de başlayan tanışıklığım, Poort van Amsterdam, Homolulu ve yıllar sonra Bodrum’a uzanan anılarım…
Ve Türkiye’den dünyaya açılan dosyada Freddie Mercury’den Elton John’a, George Michael’dan Ricky Martin’e, Oscar Wilde’dan Alan Turing’e uzanan dünyaca ünlü isimlerin yaşamları da yer alıyor. Böylece ortaya yalnız eşcinselliği değil; sanatın, siyasetin, şöhretin, yasakların, özgürlüklerin ve toplumların değişen bakışının tarihini anlatan geniş bir panorama çıkıyor.
(Yazının
Hollandacası en altta
De Nederlandse versie staat onderaan)

Hollanda’nın başkenti Amsterdam, hafta sonunda dünyanın en renkli ve en çok konuşulan gösterilerinden birine sahne oldu. Yüz binlerce insanın kanalların iki yakasını doldurduğu ‘Canal Parade’de bu yıl eğlencenin ötesinde tarihî ve siyasi mesajlar vardı.

Hollanda’nın ilk açık eşcinsel Başbakanı Rob Jetten, görevdeki bir Başbakan olarak ilk kez ‘Pride Teknesi’ne katıldı. Donald Trump ile Vladimir Putin’i öpüşürken gösteren dev figürler ise geçidin en çok dikkat çeken görüntülerinden biri oldu.
AMSTERDAM BİR GÜNLÜĞÜNE GÖKKUŞAĞINA BOYANDI

Amsterdam’ın dünyaca ünlü kanalları, 1 Ağustos Cumartesi günü alışılmış görüntüsünden tamamen farklıydı.
Oosterdok’tan başlayan, Nieuwe Herengracht ve Amstel üzerinden Prinsengracht‘a, oradan da Westerdok‘a uzanan güzergâhta, tekneler peş peşe ilerlerken, köprüler, kanal kenarları, evlerin pencereleri ve balkonları saatler öncesinden doldu.
Gökkuşağı bayrakları, rengârenk giysiler, müzik ve danslar arasında Amsterdam’ın tarihî kanalları dev bir açık hava sahnesine dönüştü.
Resmî program öğle saat 12.00’de başladı ve 18.00’e kadar sürdü. Uluslararası haber ajansları, kanal kenarlarında yüz binlerce kişinin toplandığını bildirdi.
Ancak 2026 Canal Parade’ini geçmiş yıllardan
ayıran çok önemli bir özellik vardı.
Bu yıl Amsterdam yalnızca kendi Pride’ını kutlamıyordu.
Kent, 25 Temmuz-8 Ağustos tarihleri arasında ilk kez WorldPride‘a ev sahipliği yapıyor. Dünyanın çeşitli ülkelerinden LGBTİ+ örgütleri, aktivistler ve ziyaretçiler Amsterdam’da buluşuyor. Etkinliklerin ana teması ise tek kelimeyle özetleniyor:
HOLLANDA İÇİN ÜÇ TARİH AYNI NOKTADA BULUŞTU
2026 yılındaki kutlamaların Hollanda
açısından ayrı bir anlamı daha var.
Amsterdam Pride’ın 30’uncu yılı kutlanırken, Hollanda’nın
eşcinsel evliliğini yasallaştıran dünyanın
ilk ülkesi olmasının üzerinden de 25
yıl geçti.
1 Nisan 2001 tarihinde Amsterdam Belediye
Başkanı Job Cohen’in kıydığı nikâhla dört eşcinsel çift
evlenmiş ve Hollanda dünya tarihinde yeni bir sayfa açmıştı.
Aradan çeyrek asır geçti.
Ve şimdi, o ülkenin hükümetinin başında açıkça eşcinsel
olduğunu gizlemeyen bir başbakan bulunuyor.
İşte bu nedenle bu yıl Canal Parade’in en fazla konuşulan
isimlerinden biri teknelerde dans eden sanatçılar veya
göstericiler değil, Hollanda Başbakanı Rob
Jetten oldu.
ROB JETTEN HOLLANDA TARİHİNE BİR KEZ DAHA GEÇTİ

Rob Jetten, daha başbakan olduğunda Hollanda
siyasi tarihinde bir ilki gerçekleştirmişti.
38 yaşındaki Jetten, Hollanda’nın ilk
açık eşcinsel başbakanı olmuştu.
Cumartesi günü buna bir ilk daha eklendi:
Jetten,
başbakanlık görevi sırasında Amsterdam Canal Parade’e
katılan ilk Hollanda başbakanı oldu.
Bu yalnızca bir tekne gezisi değildi.
Hollanda’nın son yarım yüzyılda geçirdiği toplumsal
değişimin belki de en çarpıcı fotoğraflarından biriydi.
Çünkü eşcinselliğin Avrupa’nın pek çok ülkesinde bile
yıllarca gizlenmek zorunda kalınan, siyasi yaşamda kariyer
bitirebilen bir konu olduğu dönemlerden; eşcinsel olduğunu
açıkça söyleyen bir siyasetçinin başbakan olduğu ve başbakan
sıfatıyla Pride’a katıldığı bir döneme gelindi.
Jetten, küçük bir botla Amsterdam
kanallarında ilerlerken kıyılardaki kalabalıkları selamladı.
Üzerinde takım elbise yoktu.
Kravat yoktu.
Başbakanlık makamının resmî görüntüsünden eser yoktu.
Beyaz gömleği ve can yeleğiyle teknenin üzerinde duran
Jetten, kendisini alkışlayan insanlara el sallıyordu.
Belki de Hollanda’daki değişimi anlatmak için uzun
sosyolojik değerlendirmelere gerek bırakmayan bir görüntüydü
bu.
Bir
ülkenin açık eşcinsel başbakanı, yüz binlerce insanın ve
milyonlarca TV seyircisinin önünde Pride geçidine
katılıyordu.
JETTEN İÇİN BU SADECE SEMBOLİK BİR KATILIM DEĞİLDİ
Jetten’in katılımı, Avrupa’da LGBTİ+ hakları konusunda yaşanan tartışmaların yoğunlaştığı bir döneme rastladı.
Reuters’ın bildirdiğine göre Jetten,
özellikle dünyanın çeşitli bölgelerinde LGBTİ+ haklarının
baskı altında bulunduğuna dikkat çekti. Bu nedenle
Amsterdam’daki kutlamanın yalnızca bir festival değil,
özgürlük ve eşit hakların savunulması açısından da önem
taşıdığı mesajını verdi.
Üstelik geçit, Berlin’deki Pride etkinliğine yönelik ölümcül
saldırının yarattığı tedirginliğin hemen ardından yapıldı.
Berlin’deki saldırıda bir kişi hayatını kaybetmiş, 30’dan fazla kişi yaralanmıştı. Bunun üzerine Amsterdam’daki güvenlik önlemleri artırıldı; polis güzergâh boyunca görünür biçimde görev yaptı. Amsterdam’daki Homomonument’ta Berlin kurbanları da anıldı.
Buna rağmen korku Canal Parade’e hâkim
olmadı.
Tam tersine, yüz binlerce kişinin katılımı “tehdide
rağmen görünür olmaya devam edeceğiz” mesajına
dönüştü.
TRUMP İLE PUTİN’İ ÖPÜŞTÜRDÜLER

Canal Parade yalnızca ciddi siyasi
mesajlardan oluşmuyordu.
Amsterdam’ın kendine özgü mizahı da kanallardaydı.
Geçidin en fazla fotoğraflanan teknelerinden birinin
üzerinde iki dev figür yükseliyordu.
Bir tarafta ABD Başkanı Donald Trump.
Diğer tarafta Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin.
Ama iki lider alışılmış siyasi görüntülerinden çok farklı
biçimde tasvir edilmişti: Trump
ile Putin birbirlerini öpüyordu.
Dev şişme figürlerin dudak dudağa
getirildiği görüntü, uluslararası haber ajanslarının
objektiflerine de yansıdı ve geçidin siyasi hicivlerinden
biri olarak dünyaya servis edildi.
Teknenin üzerinde ise mesaj son derece basitti: “Kiss
whoever you love.”
Yani: “Kimi
seviyorsan onu öp.”
Putin figürünün seçilmesi kuşkusuz tesadüf
değildi. Rusya’nın LGBTİ+ hareketine yönelik sert
politikaları yıllardır uluslararası tartışmaların konusu.
Trump figürü de aynı şekilde Amerika’da LGBTİ+ politikaları
konusunda yaşanan sert siyasi kutuplaşmanın simgelerinden
biri olarak kullanıldı.
Amsterdam’ın cevabı ise siyasetten çok hiciv yoluyla
verildi:
İki lideri öpüştürdüler.
80 TEKNE, YÜZ BİNLERCE İNSAN
Canal Parade’e katılmak isteyen her tekne
geçide alınmıyor.
Organizasyon tarafından yapılan değerlendirme sonucunda
belirlenen tekneler geçiş hakkı kazanıyor. LGBTİ+
kuruluşlarından şirketlere, kamu kurumlarından siyasi
yapılara kadar farklı kuruluşlar geçitte kendi mesajlarını
taşıyor.
Bu yıl Canal Parade için 80
tekne seçildi.
Organizasyon, ticari kuruluşların yanı sıra küçük LGBTİ+
vakıflarına ve savunuculuk kuruluşlarına da yer ayırdı. Bazı
küçük kuruluşların tekne süsleme masraflarını
karşılayabilmeleri için 5 bin euroya kadar destek alma
imkânı bile oluşturuldu.
Böylece Amsterdam’ın kanallarından geçen tekneler yalnızca eğlence araçları olmaktan çıkıp farklı toplumsal mesajların taşındığı hareketli platformlara dönüştü.
BİR ZAMANLAR SUÇTU, BUGÜN BAŞBAKAN TEKNEDE

Canal Parade’in renkli görüntülerinin
arkasında aslında uzun ve sancılı bir tarih yatıyor.
Avrupa’da eşcinseller yüzyıllar boyunca dışlandı,
cezalandırıldı ve toplumdan saklanmak zorunda bırakıldı.
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazi rejimi tarafından toplama
kamplarına gönderilen eşcinsellerin giysilerine pembe
üçgen takılıyordu.
Amsterdam’daki Homomonument de daha sonra bu baskıların ve eşcinsellere yönelik zulmün hatırlanmasının sembollerinden biri oldu.
Hollanda ise sonraki yıllarda çok farklı bir
yöne ilerledi.
Eşcinsel ilişkilerin toplumsal kabulünden yasal eşitliğe,
oradan da 2001’de dünyada ilk kez eşcinsel evliliğinin
yasallaştırılmasına uzanan uzun bir değişim yaşandı.
Ve 25 yıl sonra tablo şu: Hollanda’nın
başbakanı eşcinsel.
Üstelik bunu gizlemiyor.
Ve ülkesinin başbakanı olarak Amsterdam Canal Parade’e
katılıyor.
CANAL PARADE ARTIK SADECE EŞCİNSELLERİN EĞLENCESİ DEĞİL
Amsterdam Canal Parade yıllar içinde çok
değişti.
Başlangıçta eşcinsel toplumunun görünürlüğünü artıran bir
etkinlik olarak ortaya çıkan gösteri, bugün Hollanda’nın en
büyük kitlesel etkinliklerinden biri haline geldi.
Kanal kenarlarında yalnızca eşcinseller bulunmuyor.

Aileler, çocuklar, yaşlılar, turistler, Hollandalılar ve dünyanın dört bir yanından Amsterdam’a gelen ziyaretçiler saatlerce teknelerin geçişini seyrediyor.
Büyük şirketler, kamu kuruluşları, bakanlıklar ve toplumsal örgütler de geçitte yer alıyor. Pride Amsterdam’ın resmî açıklamasında katılımcılar arasında LGBTİ+ kuruluşlarının yanı sıra bankaların ve çokuluslu şirketlerin “pink networks”leri, kamu kurumları, siyasi partiler, bakanlıklar ve medya kuruluşları da sayılıyor.
Bu nedenle Canal Parade artık yalnızca
cinsel yönelimin sergilendiği bir etkinlik olarak
değerlendirilmiyor.
Hollanda açısından aynı zamanda “İstediğin
kişi olabilirsin ve bunu gizlemek zorunda değilsin” anlayışının
kitlesel gösterilerinden biri olarak görülüyor.
AMA TARTIŞMA BİTMİŞ DEĞİL
Hollanda’nın dünyada eşcinsel haklarının en
ileri olduğu ülkelerden biri olması, ülkede herkesin aynı
düşündüğü anlamına gelmiyor.
Pride’ın giderek ticarileştiğini düşünenler var.
Şirketlerin gökkuşağı renklerini pazarlama amacıyla
kullandığını söyleyenler var.
Cinsiyet kimliği ve trans hakları konusunda toplumdaki
tartışmalar ise giderek daha sertleşiyor.
Göçmen toplulukların ve farklı dinî
grupların eşcinselliğe bakışı da Hollanda’da yıllardır
tartışılan konular arasında.
Dolayısıyla kanallardaki renkli görüntülerin arkasında hâlâ
cevap bekleyen önemli toplumsal sorular bulunuyor.
Ama 1 Ağustos 2026 Cumartesi günü
Amsterdam’dan dünyaya yansıyan görüntü çok açıktı:
Yüz binlerce insan kanalların iki yanında…
80 tekne suyun üzerinde…
Gökkuşağı bayrakları Amsterdam’ın tarihî evlerinden
sarkıyor…
Trump ile Putin öpüşüyor…
Ve Hollanda’nın ilk açık eşcinsel başbakanı Rob Jetten,
küçük bir teknenin üzerinden kalabalığa el sallıyordu.
Çeyrek asır önce dünyada eşcinsel evliliğini
kabul eden ilk ülke olan Hollanda, 25 yıl sonra eşcinsel
başbakanıyla Canal Parade’i izliyordu.
Belki de Hollanda’nın son yarım yüzyılda geçirdiği toplumsal
değişimi anlatan en çarpıcı fotoğraf buydu.
TÜRKİYE’DE
EŞCİNSEL KİMLİĞİNİ GİZLEMEYENLER
(En altta dünyanın ünlü eşcinselleri)
Az sonra okuyabileceğiniz, dünyanın ünlü eşcinsellerinin hikâyelerinden Türkiye’ye dönersek karşımıza çok farklı bir tablo çıkıyor.
Türkiye’de sanat ve eğlence dünyası, aslında yıllardır toplumun cinsellik konusunda koyduğu sınırların zaman zaman aşıldığı alanlardan biri oldu. Sahne, sinema, müzik, edebiyat ve moda dünyasında kimi isimler kimliklerini açıkça ortaya koyarken, kimileri LGBTİ+ hakları mücadelesinin de tanınmış yüzleri haline geldi.
Bu isimlerin hikâyeleri yalnızca özel hayatlarının değil, Türkiye’de toplumun cinselliğe, farklılığa ve yaşam biçimlerine bakışının zaman içinde nasıl değiştiğinin de hikâyesidir.
BARBAROS ŞANSAL: KİMLİĞİNİ DE SÖZÜNÜ DE SAKLAMADI

Türkiye’nin en tanınmış modacılarından Barbaros Şansal, cinsel yönelimini gizlemeyen isimlerden biri oldu. Ancak Şansal’ı Türkiye’deki diğer örneklerden ayıran yalnızca özel hayatını açıkça yaşaması değildi. O, LGBTİ+ haklarının savunulmasında da kamuoyu önünde yer aldı.
Uluslararası Af Örgütü de Şansal’ı
yayımladığı belgelerde açıkça “modacı
ve LGBTİ aktivisti” olarak tanımladı.
Şansal’ın hayatında bu açıklığın ağır bedelleri de oldu.
Siyasi açıklamaları nedeniyle defalarca tartışmaların
merkezine yerleşti. 2017 yılında Kuzey Kıbrıs’tan Türkiye’ye
gönderildiğinde İstanbul Atatürk Havalimanı’nda uçaktan
indikten sonra bir grubun saldırısına uğradı ve ardından
tutuklandı.
Daha sonraki yıllarda Türkiye’de can ve mal
güvenliği konusunda endişe duyduğunu söyleyerek yaşamını
Kuzey Kıbrıs’ta sürdürmeye başladı.
Şansal böylece Türkiye’de yalnız moda dünyasının renkli ve
sivri dilli isimlerinden biri değil, LGBTİ+ kimliğini ve
haklarını kamuoyu önünde savunan en tanınmış kişilerden biri
haline geldi.
SEYFİ DURSUNOĞLU: HUYSUZ VİRJİN TÜRKİYE’NİN EVLERİNE GİRDİ

Seyfi Dursunoğlu’nun yarattığı Huysuz
Virjin, Türk televizyon tarihinin benzeri kolay
bulunamayacak karakterlerinden biriydi.
Perukları, kadın kıyafetleri, makyajı, sivri dili ve zaman
zaman sınırları zorlayan esprileriyle yıllarca milyonları
televizyon ekranlarının başına topladı.
Huysuz Virjin’in ilginçliği yalnızca bir
erkeğin kadın kılığında sahneye çıkması değildi.
Asıl ilginç olan, Türkiye toplumunun bu karakteri
benimsemesiydi.
Huysuz Virjin ailelerin evine girdi.
Kadınlar güldü.
Erkekler güldü.
Çocuklar onu tanıdı.
Televizyon kanalları onu prime-time kuşağına çıkardı.
Dursunoğlu, yıllar boyunca Türkiye’de sahne
sanatlarında cinsiyet kalıplarını altüst eden en popüler
isimlerden biri olarak kaldı.
Ve Huysuz Virjin, bir dönem Türk televizyonunun en yüksek
reytingli eğlence figürlerinden biri haline geldi.
MABEL MATİZ: POP MÜZİĞİN SINIRLARI ZORLAYAN İSMİ

Son yıllarda Türkiye’de LGBTİ+ görünürlüğü
ve sanat özgürlüğü tartışmalarının merkezine gelen en ünlü
sanatçılardan biri Mabel Matiz oldu.
Müzik dünyasına girdiği günden itibaren yalnız sesiyle
değil, görüntüsü, klipleri ve sahne diliyle de alışılmış
erkek pop yıldızı kalıplarının dışına çıktı.
Özellikle bazı klipleri ve şarkıları sosyal medyada büyük
tartışmalar yarattı.
Ama Mabel Matiz geri çekilmedi.Kadınların, transların ve
LGBTİ+ bireylerin hedef gösterilmesine karşı olduğunu açıkça
ifade etti.
Böylece müzik dünyasındaki başarısının yanında, Türkiye’de cinsiyet ve cinsel yönelim üzerinden yürütülen tartışmaların da en görünür sanatçılarından biri oldu.
KÜBRA UZUN: İSTANBUL’DAN ULUSLARARASI QUEER SAHNESİNE

Türkiye’nin daha genç kuşağından dikkat
çeken isimlerden biri Kübra Uzun.
Şarkıcı, söz yazarı, DJ, performans sanatçısı ve LGBTİ+
aktivisti olarak çalışan Uzun, Türkiye’deki queer sanat
çevresinin uluslararası alanda da tanınan temsilcilerinden
biri haline geldi.
2020 yılında İstanbul Pride için hazırlanan “ALAN2020” adlı
parçayı yazdı ve seslendirdi. Şarkı İstanbul Onur
Haftası’nın marşlarından biri oldu.
Uzun’un çalışmaları yalnız Türkiye’de kalmadı.
Hollanda ve Almanya’daki sanat çevreleriyle ortak projeler gerçekleştirdi; queer yaşam, görünürlük, gözetim, protesto ve toplumsal normlar üzerine performanslara katıldı. Uluslararası sanat kuruluşları onu açık biçimde LGBTİ+ aktivisti olarak tanıtıyor.
Böylece Türkiye’deki LGBTİ+ hareketinin yalnız sokakta değil, müzik ve çağdaş sanat aracılığıyla da dünyaya ulaşabileceğini gösteren isimlerden biri oldu.
DJ İPEK: TÜRKİYE’DEN BERLİN’E UZANAN BİR HİKÂYE

İpek İpekçioğlu, bilinen sahne adıyla DJ İpek, Türkiye kökenli LGBTİ+ sanatçılar arasında uluslararası alanda en fazla tanınan isimlerden biri.
Berlin ve İstanbul arasında çalışan DJ İpek,
müzikle aktivizmi yıllardır bir arada yürütüyor.
Kadın hakları, göç, ırkçılık, toplumsal cinsiyet ve
ayrımcılık onun sanatının temel konuları arasında yer
alıyor.
Berlin’de kültür dünyasının önemli isimlerinden biri haline
geldi.
2018 yılında Berlin Senatosu tarafından verilen Lezbiyen
Görünürlük Ödülü’ne layık görüldü.
2024’te ise queer göçmen toplulukları için yaptığı
çalışmalar nedeniyle Soul
of Stonewall Award ile ödüllendirildi.
Türkiye’den Almanya’ya uzanan yaşamı, eşcinsellik dosyamızın Hollanda-Almanya-Türkiye eksenine de ayrı bir boyut kazandırıyor.
LEMAN SEVDA DARICIOĞLU: BEDENİNİ SANATININ MERKEZİNE KOYDU

Türkiye çağdaş sanatının dikkat çekici queer
sanatçılarından biri de Leman Sevda Darıcıoğlu.
1985 İzmir doğumlu Darıcıoğlu, performans sanatının yanı
sıra video, fotoğraf, enstalasyon ve farklı sanat
disiplinlerinde çalışıyor.
Sanatçı kendisini tanıtırken “queer
sanatçı” ifadesini kullanıyor.
Onun için beden yalnızca insanın içinde
yaşadığı fiziksel bir varlık değil, toplumun koyduğu
sınırların sorgulanabileceği bir alan.
Özel hayat ile toplumsal hayat arasındaki ilişkiyi
çalışmalarının merkezine taşıyan Darıcıoğlu, Türkiye’deki
queer sanatın uluslararası çağdaş sanat çevrelerine açılan
isimlerinden biri oldu.
TÜRKİYE’DE
SAHNE BAZEN TOPLUMDAN DAHA CESURDU
Türkiye’nin eşcinsellik ve cinsiyet kimliği tarihine
baktığımızda ortaya ilginç bir çelişki çıkıyor.
Toplumun günlük yaşamda konuşmaktan çekindiği konular,
sahnede yıllardır gözünün önündeydi.
Bazen bir şarkıcıda…
Bazen bir modacıda…
Bazen Huysuz Virjin’in kahkahalarında…
Bazen bir gece kulübünde…
Bazen bir romanda…
Bazen de bir Pride yürüyüşünde.
Türkiye kimi zaman bu insanları alkışladı,
kimi zaman tartıştı, kimi zaman da yasakladı.
Ama onlar Türkiye’nin kültür ve sanat tarihinden hiçbir
zaman tamamen silinemediler.
Ve işte tam burada dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkıyor:
Bazen sahne toplumdan daha cesurdu.
Zeki Müren 1960’lı ve 1970’li yıllarda dikkat çekici kostümlerle seyircinin karşısına çıktı. Huysuz Virjin kadın kıyafetleriyle televizyonda boy gösterdi. Bülent Ersoy cinsiyet uyum ameliyatı geçirdi ve daha sonra yeniden sahnelere döndü. Barbaros Şansal kimliğini gizlemedi. Mabel Matiz erkek pop yıldızlarına ilişkin geleneksel kalıpları kırdı. Daha genç bir kuşak ise queer sanatı uluslararası sahnelere taşıdı.
Bu nedenle Türkiye’de eşcinsellik ve cinsiyet kimliğinin tarihi yalnızca yasalar, yasaklar ve siyasi tartışmalar üzerinden anlatılamaz. Bu tarihin önemli bir bölümü sahnelerde, gece kulüplerinde, filmlerde, şarkılarda, romanlarda ve daha sonra televizyon ekranlarında ve Pride buluşmalarında yazıldı.
Ve belki de bu hikâyenin en ilginç
isimlerinden biri, hayatı boyunca hiçbir zaman açıkça “Ben
eşcinselim” dememiş, ama buna rağmen milyonlarca insan
tarafından bağrına basılmış bir isimdi:
Zeki
Müren.
ZEKİ MÜREN: TÜRKİYE ONU “SANAT GÜNEŞİ” DİYE BAĞRINA BASTI

Türkiye’de cinsel kimlik ve sahnedeki toplumsal cinsiyet kalıpları söz konusu olduğunda, Zeki Müren’in hikâyesi belki de dünyada bile benzeri kolay bulunamayacak kadar ilginçtir.
Çünkü Zeki Müren, toplumun cinsellik konusunda bugünkünden çok daha tutucu olduğu yıllarda sahneye çıktı.
1931 yılında Bursa’da doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’ni bitirdi. Henüz üniversite öğrencisiyken 1950 yılında İstanbul Radyosu’nun 186 aday arasında açtığı solist sınavını birincilikle kazandı ve kısa zamanda Türkiye’nin en sevilen seslerinden biri haline geldi.
Ama Zeki Müren yalnızca sesiyle farklı
değildi.
Sahne anlayışı da Türkiye’de daha önce görülmemişti.
Kariyerinin ilk yıllarında klasik takım elbiselerle seyircisinin karşısına çıkan Müren, zaman içinde çok daha gösterişli kostümlere, makyaja, farklı saç biçimlerine ve kadın-erkek giyim kalıplarının sınırlarını aşan sahne kıyafetlerine yöneldi. 1960’lı ve 1970’li yıllarda bu görünümü onun sahne kimliğinin ayrılmaz parçası haline geldi.
Bugün böyle bir görüntünün televizyona
çıkması fazla şaşırtıcı olmayabilir.
Ama o yılların Türkiye’sini düşünmek gerekir.
Anadolu’nun kasabalarında kahvelerde erkekler Zeki Müren’i
dinliyordu.
Evlerde aileler radyonun, daha sonra televizyonun karşısında
onu bekliyordu.
Kadınlar onu seviyordu.
Erkekler onu seviyordu.
Devlet ona “Devlet
Sanatçısı” unvanını verdi.
Halk ise çoktan başka bir unvan vermişti: “Sanat
Güneşi.”
Bir başka lakabı ise daha da ilginçti: “Paşa.”
Sahne üzerinde kadınsı kabul edilen kostümleri ve makyajıyla toplumsal cinsiyet kalıplarını zorlayan bir sanatçıya, aynı toplum son derece erkeksi çağrışımları bulunan “Paşa” diye hitap ediyordu.
Belki de Zeki Müren fenomeninin en şaşırtıcı tarafı buydu.
CİNSEL
YÖNELİMİ YILLARCA KONUŞULDU
Zeki Müren hiç evlenmedi.
Cinsel yönelimi ise hayatı boyunca Türkiye’nin en
fazla merak edilen konularından biri oldu.
Ancak kendisini kamuoyu önünde açıkça “eşcinselim” diye
tanımladığına ilişkin sağlam bir kayıt bulunmuyor.
Biyografik kaynaklar da Müren’in cinsel yönelimi konusunda
doğrudan bir açıklama yapmadığını belirtiyor.
Buna karşılık sorulduğunda konuyu bütünüyle reddeden bir dil
de kullanmadı.
Yıllar sonra aktarılan bir röportajında, hayatına erkeklerin girip girmediği sorusuna platonik anlamda girdiğini belirterek, güzelliği kadın veya erkek diye ayırmadan sevdiğini anlatmıştı. Eşcinsellik ile sanatçı ruhu arasındaki ilişki sorulduğunda da bunu bir “hata” olarak değil, “ruh zenginliği” olarak gördüğünü söylemişti.
Bu nedenle Zeki Müren’in hikâyesi basit bir “eşcinsel sanatçı” etiketiyle anlatılamayacak kadar ilginçtir. Asıl büyük hikâye, Türkiye toplumunun Zeki Müren’i olduğu haliyle kabul etmiş olmasıdır.
Müren 1996 yılında öldüğünde arkasında
yalnız yüzlerce plak, beste ve unutulmaz şarkı bırakmadı.
Türkiye’nin belki de farkına bile varmadan kabullendiği çok
sıra dışı bir toplumsal figür bıraktı.
RAHMETLİ İLE ANILARIM: DÜNYA İYİSİ VE EFENDİSİ…

Zeki Müren’i 1983 yılında yakından tanıdım.
Kilolarından kurtulmak için ABD’ye gidiyordu. O zaman
Beneluks temsilciliğini yaptığım Hürriyet’ten aradılar ve
emri verdiler: “İlhan,
Zeki Müren Amerika’ya giderken Amsterdam’a uğrayacak. KLM
uçağı ile oraya geliyor. Havaalanı’ndan al ve kendisiyle
ilgilen”.
Eh, ne de olsa ‘emir
demiri keserdi’.
Ben de havaalanına gittim, basın bürosundan içeri
girdim ve Zeki Müren’i uçaktan çıkacağı kapıda bekledim.
Daha önce tanışmamıştık Zeki Müren ile.
Ama o beni kapıda görünce tanıma becerisini gösterdi:
‘Seni
sakallı fotoğraflarından tanıdım’ diye
de iltifat etti.
Zeki Müren, KLM Havayolları tarafından VİP (Çok Kıymetli Kişi) olarak çiçeklerle karşılanmıştı. O’nu otele götürmek üzerelerken müdahale etti ve ‘Teşekkür ederim, ben bu arkadaşla gideceğim’ dedi.
Daha önce pek çok ünlü sanatçı ile birlikteliğim olmuştu. O yıllarda Türkiye’ye hasret olan buradaki yurttaşlarımız için konserler düzenlerdim. Bu nedenle de tanışmadığım sanatçı yok gibiydi. Ama Zeki Müren gibi ünlü bir sanatçı ile birlikte olmak bir başkaydı.
Zeki Müren’i oteline götürdükten sonra
yemeğe çıkacaktık. KLM tarafından bile VİP karşılanan
böylesi ünlü bir sanatçıyı mutlaka ünlü ve lüks bir
restorana götürmem gerekirdi.
’Nereye
gideceğiz’ diye sorduğu zaman birkaç
ünlü restoran adı saydım.
’Boş
ver’ dedi ve ‘Türk
lokantası yok mu?’ diye sordu.
Olmaz olur muydu ? Aklıma hemen, Sabit Gürses’in program
yaptığı Çağlayan Restaurant geldi.
Sabit Gürses, hâlâ keşfedilmemiş bir sese sahip, Hollanda’da
çok sevilen bir şarkıcıdır.

Zeki Müren’e, ‘Seni
bir Türk lokantasına götüreceğim. Orada bir çocuk şarkı
söylüyor. Onu dinlemeni de istiyorum’ dediğim
zaman itiraz etmedi.
Yemek sırasında Sabit Gürses’i dinlerken çok etkilenen ve
sık sık “Yavrum,
yavrum” diyen Zeki Müren çok
duygulanmıştı. Daha sonra masamıza gelip saygı gösterisinde
bulunan Sabit Gürses’e “Burada
ne işin var senin? İstanbul’a gel ve şöhret ol” diyen
Zeki Müren, destek sözü de vermişti.
Saat 23.30 olmuştu. “Şimdi
nereye gideceğiz sayın Karaçay?” diye
dokundurdu Zeki Müren. Öyle ya, erotik cenneti Amsterdam’a
gelip de ‘ilginç’ yerlere
gitmemek olur muydu?
”Seni
çok beğeneceğin yerlere götüreceğim” dediğim
Zeki Müren’i saat 03.00’e kadar gezdirdim ve eğlendirdim.
Gördükleri ve yaşadıkları ile çok mutlu olan ünlü sanatçı, “Dünya
nerelere gelmiş, biz nerelerdeyiz” diye
de hayıflandı.
Ertesi gün Zeki Müren’i Amerika’ya yolcu
etmek üzere otelinden aldım ve havaalanına götürdüm.
Yolda sohbet ederken “Bülent
Ersoy geçen ay buradaydı” dediğim an, “Ne
olursun, bu ismi duymak istemiyorum” diyerek,
bu sanatçıya karşı antipatisini ortaya koydu.
Bülent Ersoy’u Hollanda’ya ben getirmiştim.
Amsterdam, Rotterdam ve Brüksel olmak üzere üç konserlik bir
sözleşme yapmıştım.
Önceden aldığım uyarılara rağmen, Bülent Ersoy ile sözleşme
yaptığım için çok pişman olmuştum. Tam anlamıyla bir kâbus
yaşatmıştı Bülent Ersoy.
Onunla ilgili ‘rezalet’ haberlerim
Hafta Sonu’nda yayınlanmıştı. O da bu nedenle hem benim ve
hem de Hafta Sonu aleyhine dava açmıştı.
Sizlere anlatmaya çalıştığım Zeki Müren ile bir daha görüşemedim. Ama O’ndan sık sık selam geldi. İstanbul’da ve Bodrum’da, Hollanda’dan kiminle konuşsa, mutlaka bana da selam iletirdi rahmetli.
Dünya beyefendisi Zeki Müren’i 24 Eylül 1996
tarihinde İzmir’de bir TV çekimi sırasında kaybettik.
Ruhu şad olsun !!!
BÜLENT ERSOY: AMELİYAT OLDU, YASAKLANDI, HUKUKLA SAVAŞTI VE “DİVA” OLARAK GERİ DÖNDÜ

Bülent Ersoy’un hikâyesi ise Zeki
Müren’inkinden tamamen farklıdır.
Çünkü Bülent Ersoy yalnız toplumun önyargılarıyla değil, devletin
yasalarıyla da karşı karşıya geldi.
1952 yılında İstanbul’da Bülent Erkoç adıyla
dünyaya geldi.
Türk sanat müziği eğitimi aldı ve güçlü sesi sayesinde kısa
sürede gazinoların aranan sanatçılarından biri oldu.
Fakat hayatındaki büyük kırılma 1981 yılında yaşandı.
Bülent Ersoy Londra’ya gitti ve 14
Nisan 1981’de cinsiyet uyum ameliyatı geçirdi.
Artık hayatını kadın olarak sürdürmek istiyordu.
Fakat Türkiye Cumhuriyeti’nin o tarihteki hukuk sistemi buna
izin vermiyordu.
DEVLET “KADIN DEĞİLSİN” DEDİ
12 Eylül 1980 askerî darbesinin ardından
Türkiye çok sert bir dönemden geçiyordu.
Bülent Ersoy’un kadın kimliği devlet tarafından tanınmadı.
Mahkemeye başvurarak kadın olarak kabul edilmesini istedi.
Talebi reddedildi.
1983 yılında Danıştay’ın verdiği karara göre
Ersoy hukuken erkekti ve sahneye çıkacaksa erkek kıyafeti
giymesi gerekiyordu.
Ama Bülent Ersoy bunu kabul etmedi.
Sahne yasağıyla karşı karşıya kaldı.
Türkiye’de sahneye çıkamayınca Avrupa’ya yöneldi ve
kariyerini bir süre yurt dışında sürdürdü.
Ortaya son derece sıra dışı bir durum
çıkmıştı.
Türkiye’nin en güçlü Türk sanat müziği seslerinden biri
vardı.
Milyonlarca insan onu tanıyordu.
Ama devlet onun kadın olduğunu kabul etmiyordu.
TURGUT ÖZAL DÖNEMİNDE HAYATI DEĞİŞTİ
Yıllar süren hukuk ve kimlik mücadelesinin
ardından 1988’de Türkiye’de mevzuat değişti. Cinsiyet
değişikliğinin hukuken tanınmasının yolu açıldı ve Bülent
Ersoy da kadın kimliğini resmen alabildi. Sahne yasağı
kalktı. Ama o sırada, benim yayınladığım haberler üzerine
yasak devam etti.
(Az sonra buna geleceğim.)
Ersoy ancak çok sonraları sahnelere geri döndü. Üstelik bu geri dönüş sessiz olmadı. Bir dönem sahneye çıkması yasaklanan sanatçı, bu kez Türkiye’nin en büyük gazinolarının, televizyon programlarının ve konserlerinin başrolündeydi.
Sonraki yıllarda, Zeki Müren’in “Sanat Güneşi” ve “Paşa” unvanları gibi, Bülent Ersoy’un adıyla da özdeşleşecek bir unvan ortaya çıktı: “Diva.”
KURŞUNLANDI VE BİR BÖBREĞİNİ KAYBETTİ
Bülent Ersoy’un hayatındaki dramatik olaylar
bununla da bitmedi. 1989 yılında Adana’da sahne aldığı
sırada, bir seyircinin istediği şarkıyı söylememesi üzerine
çıkan olayda silahlı saldırıya uğradı. Vuruldu ve ağır
yaralandı. Geçirdiği ameliyatın ardından bir böbreğini
kaybetti.
Ama yine sahneye döndü.
Daha sonraki yıllarda iki kez evlendi. Özel hayatı, evlilikleri, boşanmaları, mücevherleri, kıyafetleri, açıklamaları ve televizyon programlarındaki çıkışları sürekli magazin basınının gündeminde kaldı. Fakat bütün bu magazin görüntüsünün arkasında unutulmaması gereken tarihî bir gerçek bulunuyor: Bülent Ersoy, Türkiye’de trans kimliğin hukuken tanınması tartışmasının en görünür kişilerinden biri oldu.
AMA HİKÂYESİ SADECE CİNSİYET KİMLİĞİNDEN İBARET DEĞİLDİ
Bülent Ersoy sonraki yıllarda da sürekli gündemde kaldı. Güçlü sesi, gösterişli sahne kıyafetleri, mücevherleri, kendine özgü konuşma biçimi ve zaman zaman çok sert çıkışları, onun neredeyse hiçbir zaman gözlerden uzak kalmamasına yol açtı. Daha sonraki yaşamının en çok tartışılan olaylarından biri ise 2008 yılında bir televizyon programında yaşandı.
O dönemde Türkiye, Kuzey Irak’ta askerî
operasyonlar yürütüyordu. Bülent Ersoy canlı yayında genç
askerlerin ölümlerinden söz ederken, bir oğlu olsaydı,
amacını anlayamadığı bir savaşa onu göndermeyeceğini
söyledi. Bu sözleri Türkiye’de büyük bir tartışma yarattı.
Hakkında “halkı
askerlikten soğutmak” suçlamasıyla
soruşturma bile açıldı.
Sonunda beraat etti. Böylece bir zamanlar cinsiyet kimliği
nedeniyle devletle karşı karşıya kalan sanatçı, yıllar sonra
bu kez savaş ve askerlik hakkındaki sözleri nedeniyle
yeniden yargının karşısına çıktı.
…VE BÜLENT ERSOY İLE YAŞADIKLARIM
Bülent Ersoy ile yaşadıklarımı yazdığım günlerde, ünlü gazinocu ve yazar Sacit Aslan, alıntı yaparak, ama yine de benim söylemim ile şöyle yayınlamıştı:

Bülent Ersoy gerçeği…
Hürriyet Gazetesi’nin yıllarca Hollanda
temsilcisi olan İlhan Karaçay’ı Avrupa’daki tüm Türk
gazetecileri iyi tanır. Çünkü hepsinin ağabeyidir.
Ancak Karaçay’ı eski şarkıcılar da tanır. Çünkü Hollanda’da
en büyük konserleri organize eden kişidir.
Karaçay son gelişmeler karşısında dayanamayıp bize uzun bir
mektup göndermiş. Ersoy’u Daha iyi tanımanız için yazmış.
Tek kelime ilave etmiyorum, çıkarmıyorum da.
“1983 yılının nisan ayı idi. Eşim ile birlikte Frankfurt’a gitmiş ve o zaman çalıştığım Hürriyet bürosuna uğramıştım. O sırada Londra’dan Faruk Zapçı telefon etmişti. Ben de bir ‘merhaba’ demek için telefonu aldım. Gezide olduğumu duyan Faruk, “Londra’ya gel. Bülent Ersoy da burada. Birlikte konserine gideriz. Belki sen de bir konser organizasyonu yaparsın” deyince, hiç düşünmeden ‘geliyoruz’ dedim.
O zamanlar ben, Türkiye’den getirdiğim sanatçılar ile Hollanda’da konserler organize ediyordum. Hatta Beyaz Kelebekler grubunun “Sen Gidince Bak Neler Oldu” şarkısını plak yapıp televizyonlardaki Top Pop programlarına çıkarmıştım. O sırada Frankfurt bürosunda bulunan İsviçre muhabirimiz Erdinç Ispartalı, Londra’ya gideceğimi, Bülent Ersoy ile belki de bir konser anlaşması yapacağımı duyunca, “Sakın ha !” diye bağırdı. Erdinç, bir süre önce İsviçre’de konser veren Bülent Ersoy’un büyük rezaletler çıkardığını, evlerinde kaldığı aileye bile adeta işkence yaptığını anlatarak beni uyarmıştı.
Eşim ile birlikte Frankfurt’tan otomobille Hollanda’nın Hoek van Holland limanına geldik ve buradan feribot ile İngiltere’ye geçtik. Bülent Ersoy’un Londra Palladium Salonu’ndaki konserine gittik. Ersoy’un kadrosunda Müzeyyen Senar da vardı. Bülent Ersoy’un, Müzeyyen Senar ekolünü taklit ettiği ve hatta bu ünlü sanatçıdan ders bile aldığı söylenir. Buna rağmen, kendisinden önce sahneye çıkan ve çok alkış aldığı için programını uzatan Müzeyyen Senar’a çok kızan Ersoy’un, “Yeter be, indirin şu kadını sahneden” dediğini ben şahsen kuliste duymuştum. Bu vefasızlık örneğinden sonra sahneye çıkan Bülent Ersoy’un, program sırasında yere çöküp uzun havalar ve mayalar okumasına kızan dinleyicilerden bazıları, “Yeter be, buraya ağlamaya gelmedik” şeklindeki protestoları, çok kaba karşılık bulmuştu.
Dostum Faruk Zapçı, Bülent Ersoy ile görüşmem için bir gün sonrası için randevu almıştı. Bülent Ersoy’un o zaman iki sevgilisi vardı. Biri Türk, diğeri de İranlı. Londra’da İranlı sevgilisinin evinde kalıyordu. Faruk Zapçı ve eşim ile birlikte İranlı’nın evine gittiğimiz zaman, gördüğümüz manzara karşısında çok şaşırmıştık. Üzerinde resmen basit bir entari olan Ersoy pejmürde bir vaziyette bizi karşıladı.
Korkmuştum ama kafaya koymuştum bir kere…
O’nunla anlaşmak mecburiyeti hissettim. İleride, iftiraya
uğramamak için her şeyi detaylı yazmak durumundayım.
Bülent Ersoy ile 3 konser için 150 bin guldene anlaşmıştım.
Mayıs ayındaki konserler Brüksel, Amsterdam ve Rotterdam’da
olacaktı.
Konserlere hazırlık yaptığım için, Ersoy’un
Köln’de verdiği konseri de inceledim.
Köln konserindeki ekipte Beyaz Kelebekler de vardı. Soyunma
odasında birlikte olduğum Bülent Ersoy, kendisi için
getirilen kuaförleri beğenmediği için ardı ardına kovuyordu.
Konser sırasında genç dinleyiciler ile yaptığı münakaşa,
konser sonrasında gittiğimiz lokantadaki ‘aykırı’ tavırları
ile nefret topluyordu. Bülent Ersoy, Beyaz kelebekler
grubundan bir gence ilgi duyuyordu. O genç yanında oturmazsa
yemeğe başlamayacaktı.

Burada çok önemli bir noktaya da parmak basmak istiyorum.
Hollanda’nın en ünlü gazetecilerinden
Alexander Münninghoff, 1983 yılında Bülent Ersoy’un
Türkiye’deki sahne yasağına çok şaşırmış ve bu konuda bir
röportaj yapmak istemişti.
Konser öncesinde teklifi ilettiğim Bülent Ersoy bunu kabul
etmedi. Münninghoff buna rağmen konsere geldi ve bana
soyunma odasına girmek istediğini söyledi. “Gitme,
seni papucu ile döver”diye uyardım. Ama o ısrar
etti. Sonunda ben ondan önce odaya girdim ve gelmesini
bekledim. Kapıyı aralayıp bakan Munninghoff için, “Kim
bu” diye soran Ersoy’a, “Seninle
konuşmak isteyen gazeteci” deyince, küplere bindi. ”Ne
soracaksın lan?” diye kükredi. ”Oranı
niye kestin, buranı niye ekledin diye mi soracaksın? Ben
senin karın niye şöyle böyle yapıyor diye sorsam iyi mi?” diye
azarladığı Munninghoff’a bunları tercüme edince, “Çok
ilginç” dedi ve notlarını aldı.
Ertesi gün Hollanda’nın en ciddi gazetesi
NRC Handelsblad’ta, Bülent Ersoy için “Bir
hilkat garibesi adam” başlıklı bir haber
yayınlandı.
Bu haber ile birlikte diğer gelişmeleri de takip eden Sıkı
Yönetim Komutanı
(İstanbul Valiliği) Bülent Ersoy’un sahneye çıkma affını
geri aldı ve tekrar yasak koydu.
Bülent Ersoy, bu konserde de gençlere sataşmış ve onlarla ağız dalaşına girmişti. Bunun üzerine gençler, konser sonrasında Bülent Ersoy’u getiren otomobilin lastiklerini patlatmışlardı.
Bülent Ersoy’un konserler öncesinde onuruna verdiğim bir yemek vardı ki, dillere destan. Beyefendi (pardon, hanımefendi) için Türkiye Restaurant’ta toplanmıştık. Yemek masasında O’na ayırdığımız yerin karşısına eşimi oturtmuş, ben de yanındaki sandalyeyi ayırmıştım. Ama hanımafendi bir türlü gelmiyordu. Neden sonra geldi ve yanıma oturdu. Ne bana ve ne de eşime tek kelime bile söylememe nezaketsizliğini gösterdi. Yemek boyunca bir şey yemedi. Meyve ikramını da kabul etmedi. Bir süre sonra mecburen, “Kalkalım mı?” diye sorduğum zaman “E herhalde” diye çok kaba bir karşılık verdi ve hepimizden önce dışarı fırladı.
Dışarı çıktığım zaman bağırıyordu Bülent
Ersoy. ”Ne
varmış bu lokantada” diye aşağılıyordu. Sonradan
öğrendim ki, hanımefendi bana ulaşmayan bir mesaj
göndermiş. İki gün içinde aşık olduğu bir darbukacının
çalıştığı küçük bir lokantaya gitmeyi istemiş. Bu mesaj bana
ulaşmadığı için Türkiye lokantasına gitmiştik.
Bülent Ersoy’un nefret uyandıran bu hareketlerini anlatan
röportajımı Hürriyet’e göndermiştim. Bu röportaj Hafta Sonu
gazetesinde, “Bülent
Ersoy’un Avrupa utanç raporu” başlığı
ile tam sayfa yayınlanınca, İstanbul Valiliği (Sıkı Yönetim
Komutanı), “Bu
kişi adam olmaz” deyip, kaldırılan sahne yasağını
yeniden koydu.
Bülent Ersoy, benim ve Hafta Sonu’nun aleyhine açtığı 10’ar milyon liralık davadan sonradan vazgeçmek mecburiyetinde kaldı. Ne de olsa medyaya ihtiyacı vardı.
O’nu son defa NTV’nin açılış töreninde görmüştüm. Mustafa Denizli ve rahmetli Kenan Onuk ile ön sırada oturuyordum. Arkamdaki sıraya baktığım zaman Bülent Ersoy ile göz göze geldim. Bir kelime bile söylemedi. Tabii ki ben de !!!
Bülent Ersoy’un, Deniz Baykal hakkında söyledikleri tartışılıyor. Ama aslında O, kaldırılmış olan sahne yasağını kendi hataları nedeniyle yeniden koydurdu.
ZEKİ MÜREN İLE BÜLENT ERSOY: AYNI SAHNE, İKİ BAMBAŞKA HİKÂYE
Zeki Müren ile Bülent Ersoy’u aynı dosyada
yan yana getirmek aslında Türkiye’nin yakın tarihinin çok
ilginç bir bölümünü de ortaya çıkarıyor.
İkisi de Türk sanat müziğinin dev isimleri.
İkisi de olağanüstü güçlü sahne kişiliklerine sahipti.
İkisinin de görünüşü ve sahne kıyafetleri yıllarca
konuşuldu.
İkisi de Türkiye’nin en tutucu dönemlerinde milyonların
karşısına çıktı.
Ama hikâyeleri birbirinden tamamen farklı gelişti.
Zeki Müren hiçbir zaman cinsel yönelimini
açık bir kimlik beyanına dönüştürmedi.
Toplum ise onu sorgulamak yerine büyük ölçüde olduğu haliyle
kabul etti.
Ona “Sanat
Güneşi” dedi.
“Paşa” dedi.
Bülent Ersoy ise bedenini ve hukuki
kimliğini değiştirdi.
Devletle karşı karşıya geldi.
Yasaklandı.
Mahkemelere gitti.
Yurt dışında yaşamak zorunda kaldı.
Sonra yasa değişti.
Kadın kimliğini aldı.
Türkiye’ye ve sahnelere geri döndü.
Ve sonunda ona da toplum bir unvan verdi: “Diva.”
Türkiye’nin eşcinsellik, trans kimlik ve toplumsal cinsiyet tarihini yalnızca yasalar üzerinden okumak isteyen biri için bu iki insanın hikâyesi bile başlı başına bir araştırma konusudur.
Çünkü bir tarafta “Paşa” Zeki Müren, diğer tarafta “Diva” Bülent Ersoy vardır.
GÜNER KUBAN: SÜRGÜNDE BAŞLAYAN, ATİNA’DAN AMSTERDAM’A UZANAN SIRA DIŞI BİR HAYAT

Güner Kuban’ın hayatını anlatmaya nereden
başlanır?
Atina’da sürgünde dünyaya gelişinden mi?
Çerkes Ethem’in yeğeni oluşundan mı?
Almanya’daki mimarlık eğitiminden mi?
Paris’ten mi?
Amsterdam’dan mı?
Miami’den mi?
Yoksa yıllar sonra ailesinin geçmişine
dönüp, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en tartışmalı
isimlerinden biri olan amcası Çerkes Ethem için verdiği
mücadeleden mi?
Belki de Güner Kuban’ın hayatını ilginç kılan tam olarak
budur.
Onun hayatında tek bir ülke, tek bir şehir, tek bir meslek
ve tek bir mücadele yoktur.
ÇERKES ETHEM’İN YEĞENİ OLARAK SÜRGÜNDE DOĞDU
Güner Kuban 1935 yılında Atina’da dünyaya
geldi.
Babası, Çerkes Ethem’in ağabeyi ve ilk TBMM
milletvekillerinden Reşit Bey’di. Annesi ise Seher Hanım.
Yani Güner Kuban’ın hayat hikâyesi daha dünyaya gözlerini
açtığı anda Türkiye’nin en tartışmalı tarihî meselelerinden
birinin tam ortasında başlıyordu.
Reşit Bey ve ailesi, Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türkiye’den ayrılmak zorunda kalanlar arasındaydı. Aile Yunanistan’a gitti ve Güner Kuban da sürgündeki bu ailenin çocuğu olarak Atina’da doğdu.
Daha sonra Türkiye’ye dönen Kuban’ın eğitim
hayatı da farklı şehirlerde geçti.
İlkokulu Bandırma’da, ortaokulu Ankara’da Mimar Kemal
Okulu’nda, liseyi ise İstanbul’daki Alman Lisesi’nde okudu.
Ardından Almanya’ya gitti.
Stuttgart’ta mimarlık eğitimi gördü.
Bir dönem ressam olmak istemişti. Ancak mimarlığı tercih
etti ve bu meslek ona daha sonra dünyanın değişik
ülkelerinin kapılarını açtı.
PARİS, HOLLANDA, MİAMİ…
Güner Kuban’ın hayatında yerleşip kalmak pek
yoktu.
Almanya’daki eğitimin ardından mesleğini farklı ülkelerde
sürdürdü.
Paris’te çalıştı.
Hollanda’ya gitti.
Miami’de bulundu.
Mimarlık yaptı, işletmeciliğe yöneldi, yeni projeler
geliştirdi.
Kendisiyle yapılan söyleşilerde de yaşamı boyunca ülke
değiştirdiğini, farklı kültürlerin içinde yaşadığını ve altı
dil öğrendiğini anlatacaktı.
Amsterdam ise hayatında çok özel bir yere sahip oldu.
Yaklaşık çeyrek asır bu kentte yaşadı.
Burada önce büyük bir turistik merkez kurdu.
Hollanda el sanatlarının yapıldığı, sergilendiği ve
satıldığı bu merkez kendi döneminde dikkat çeken
girişimlerden biriydi.
Daha sonra Amsterdam gece hayatının da tanınan
işletmecilerinden biri haline geldi.
Kurup yıllarca işlettiği Homolulu,
Amsterdam’ın sınırlarını aşarak uluslararası ün kazanan bir
mekân oldu. Güner Kuban daha sonra verdiği bir röportajda
Homolulu’yu 22
yıl işlettiğini anlatacaktı.
Ancak Güner Kuban’ı yalnızca mimar veya
işletmeci olarak anlatmak eksik kalır.
Çünkü hayatının ilerleyen döneminde onu yeniden çocukluğuna,
ailesine ve Türkiye tarihine götürecek başka bir mesele
vardı.
AİLESİNİN PEŞİNE DÜŞTÜ
O mesele Çerkes Ethem’di.
Güner Kuban için Çerkes Ethem yalnızca tarih kitaplarında
tartışılan bir isim değildi.
Amcasıydı.
Türkiye’de kuşaklar boyunca Çerkes Ethem adı “vatan haini”
tartışmalarıyla birlikte anılmıştı.
Güner Kuban ise buna karşı çıktı.
Amcasının Millî Mücadele’nin ilk yıllarında
oynadığı rolün görmezden gelindiğini, tarihî olayların tek
taraflı anlatıldığını ve Çerkes Ethem’e haksızlık
yapıldığını savundu.
Bu mesele onun için sıradan bir tarih tartışması olmaktan
çıktı.
Bir aile meselesine dönüştü.
Bir tarih meselesine dönüştü.
Ve sonunda bir mücadeleye dönüştü.
“ÇERKES ETHEM VATAN HAİNİ DEĞİLDİ”
Güner Kuban yıllarca amcasının itibarının
iade edilmesi için uğraştı.
Arşivlerin peşine düştü.
Belgeler topladı.
Aile içinde anlatılanları araştırdı.
Resmî tarihin Çerkes Ethem hakkındaki anlatımını sorguladı.
Ve sonunda bütün bu araştırmaları büyük bir kitaba
dönüştürdü: “Bir
Vatan Aşkına – Çerkes Ethem ve Ailesinin Gerçek Öyküsü.”
Yaklaşık 500 sayfalık kitap yalnız Çerkes
Ethem’in hikâyesini değil, aynı zamanda Osmanlı’nın son
döneminden Cumhuriyet’e, savaşlardan sürgünlere uzanan bir
ailenin yaklaşık 110 yıllık hikâyesini anlatıyordu.
Kitabın merkezindeki soru ise son derece açıktı: Çerkes
Ethem gerçekten bir vatan haini miydi, yoksa Millî
Mücadele’nin önemli isimlerinden biri miydi?
Güner Kuban kendi cevabını vermişti.
Ona göre amcası vatan haini değildi.
TBMM’DEN GELEN BELGE ONU ÇOK DUYGULANDIRDI
Güner Kuban’ın yıllar süren mücadelesindeki
en ilginç gelişmelerden biri Ankara’da yaşandı.
Çerkes Ethem’in resmî olarak “vatan
haini” ilan edilip edilmediğinin
açıklığa kavuşturulması amacıyla TBMM’ye başvuruldu.
TBMM Dilekçe Komisyonu’nun ilgili devlet kurumlarından
topladığı bilgiler sonucunda, Çerkes Ethem hakkında bu yönde
resmî bir karar bulunmadığına ilişkin cevap verildi.
Güner Kuban açısından bu son derece
önemliydi.
Üstelik haber, “Bir
Vatan Aşkına” kitabını tamamladığı
döneme rastlamıştı. Kitabın tanıtımında da TBMM’den gelen bu
belgenin kendisini çok duygulandırdığı özellikle anlatıldı.
Elbette Çerkes Ethem’in Millî Mücadele’deki
rolü, Ankara Hükümeti ile yaşadığı çatışma ve Yunan tarafına
geçişi tarihçiler arasında bugün de tartışılmaya devam
ediyor.
Ancak Güner Kuban açısından mesele tartışmasızdı:
O, ömrünün önemli bir bölümünü ailesinin tarihini
araştırmaya ve amcasının adına yapıştırıldığına inandığı
“hain” damgasını kaldırmaya adadı.
BİR AİLENİN HİKÂYESİNİ ROMANA DÖNÜŞTÜRDÜ
“Bir
Vatan Aşkına” bu nedenle sıradan bir
Çerkes Ethem biyografisi değildi.
Kitapta kendi ailesinin hikâyesi de vardı.
Babası Reşit Bey vardı.
Annesi Seher Hanım vardı.
İstanbul’un Pembe Köşkü vardı.
Yunanistan’daki sürgün yılları vardı.
Savaş vardı.
Ayrılık vardı.
Türkiye’ye dönüş vardı.
Ve bütün bunların arkasında, Cumhuriyet tarihinin hâlâ
tartışılan bir dönemi bulunuyordu.
Kuban kitabı yazmaktaki amacını da resmî tarihin ezberlerini sorgulamak ve yakın tarihin karanlıkta kalan noktalarına ışık tutmak olarak açıklıyordu.
“BEN İYİ VE DÜRÜST İNSANLARIN TARAFINDAYIM”
Güner Kuban’ın hayatını belki de en iyi
anlatan cümlelerden biri yıllar sonra kendisiyle yapılan bir
röportajda ortaya çıktı.
Sürgünde doğmuş, ülkeler değiştirmiş, farklı kültürlerin
içinde yaşamış bir insana doğal olarak şu soru sorulmuştu:
Kendisini herhangi bir yere ait hissediyor muydu?
Kuban’ın cevabı hayat felsefesini özetliyordu.
Her milletin iyisinin da kötüsünün de bulunduğunu
belirterek, kendisini “iyi
ve dürüst insanların tarafında” gördüğünü
söylüyordu.
Gerçekten de tek bir yere sığdırılması zor
bir hayat yaşadı.
Atina’da doğdu.
Bandırma’da okudu.
Ankara’da okudu.
İstanbul’da okudu.
Almanya’da mimarlık eğitimi aldı.
Paris’te çalıştı.
Hollanda’da yaşadı.
Miami’ye gitti.
Amsterdam’da büyük işler kurdu.
Yazarlık yaptı.
Ve sonunda dönüp ailesinin geçmişini araştırdı.
ATİNA’DA BAŞLAYAN HİKÂYE BODRUM’A UZANDI
Bugün Güner Kuban’ın hikâyesine geriye dönüp
bakıldığında, tek bir insanın yaşamına bu kadar farklı
dönemin nasıl sığdığına şaşırmamak mümkün değil.
Daha doğmadan önce ailesinin kaderini değiştiren bir tarihî
hesaplaşma…
Ve yıllar sonra Çerkes Ethem dosyalarının
başına oturup ailesinin geçmişini yeniden araştıran aynı
kadın.
Güner Kuban bugün Bodrum’da yaşamını sürdürüyor.
Fakat arkasında yalnızca uzun bir yaşam değil, Türkiye’den
Avrupa’ya uzanan olağanüstü renkli bir hikâye bulunuyor.
Çünkü bazı insanların hayatını anlatırken doğum ve ölüm
tarihlerini sıralamak yeterlidir.
Bazılarında ise bir ömür, birkaç ömre bedeldir.
Güner
Kuban’ınki de onlardan biri.
GÜNER KUBAN İLE İLK TANIŞMAMIZ VE UNUTAMADIĞIM ANILARIM
1971 yılıydı.
Hollanda’daki gazetecilik yaşamımın henüz ilk yıllarıydı. Amsterdam ise futbol tarihinin en parlak dönemlerinden birini yaşıyordu.
Johan Cruijff’lu Ajax, Londra’nın ünlü Wembley Stadı’nda oynanan Avrupa Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde Panathinaikos’u yenmiş ve Avrupa şampiyonu olmuştu.
Amsterdam ayaktaydı.
Şehir, Avrupa’nın zirvesine çıkan Ajax’ın büyük
kutlamalarına hazırlanıyordu.
İşte tam o günlerde, Türk spor basınının unutulmaz isimlerinden, Tercüman Gazetesi Spor Müdürü Necmi Tanyolaç ağabey de Ajax’ın Amsterdam’daki şampiyonluk kutlamalarını izlemek için Hollanda’ya gelmişti.
Necmi ağabey ile Tercüman gazetesinde
çalışırken, yıllar boyunca pek çok güzel anımız oldu.
Ama Amsterdam’daki o günlerden aklımda kalanlardan biri,
futbolun tamamen dışında gelişen ve beni Güner Kuban’la
tanıştıran çok ilginç bir olaydır.
Necmi Tanyolaç ile Güner Kuban’ın restoran açılışına gittik
Ajax’ın şampiyonluk kutlamalarından bir gün
sonra Amsterdam’da başka bir açılış vardı.
Güner Kuban, Amsterdam’da üç katlı büyük bir restoran
açıyordu. Adı: “Poort
van Amsterdam.”
Açılışa Necmi Tanyolaç ağabey ile birlikte
gittik.
İşte Güner Kuban’ı ilk kez orada tanıdım.
Daha ilk karşılaşmalarında Necmi ağabeyin Güner Kuban’a
dikkatle baktığını fark ettim.
Bir süre sonra bana döndü: “Ben
bu bayanı bir yerden tanıyorum ama nereden?”
Hatırlayamıyordu.
Açılış devam etti.
Sohbetler edildi.
Yemekler yendi.
İnsanlar gelip gitti.
Ama Necmi ağabey belli ki kafasının bir
köşesinde hâlâ aynı sorunun cevabını arıyordu.
Aradan yaklaşık üç saat geçti.
Birden bana döndü: “Tamam,
hatırladım. Bu kadın İstanbul’dan meşhur lezbiyen Güner
yahu!”
Necmi ağabeyin hafızası sonunda onu
yanıltmamıştı.
O gün başlayan tanışıklığımız, sonraki yıllarda Güner
Kuban’la pek çok kez bir araya gelmemize ve bugün hâlâ
hatırladığım ilginç anılar yaşamamıza vesile oldu.
Sonra Homolulu geldi
Güner Kuban yerinde durabilecek bir insan
değildi.
Yeni şeyler denemeyi, alışılmışın dışına çıkmayı seviyordu.
Poort van Amsterdam’dan sonra bu kez Amsterdam gece hayatına
damgasını vuracak bambaşka bir işe girişti.

Honolulu isminden esinlenerek adına “Homolulu” dediği
bir gece kulübü açtı.
Homolulu kısa sürede sıradan bir gece kulübü olmaktan çıktı.
Amsterdam’ın konuşulan mekânlarından biri haline geldi.
Üstelik müşterileri yalnız eşcinsellerden oluşmuyordu.
Hollanda’nın sosyete dünyasından, sanat ve eğlence
çevrelerinden, medyadan pek çok tanınmış isim de Homolulu’ya
gidiyordu.
İnsanlar bazen yalnızca eğlenmek için değil,
Amsterdam’da herkesin konuştuğu o mekânı ve onun sıra dışı
sahibini görmek için de geliyordu.
Güner Kuban artık Amsterdam’da tanınan bir Türk kadını
değil, şehrin renkli gece hayatının tanınmış simalarından
biriydi.
Biz de Homolulu’nun müdavimleri arasına katıldık.
Homolulu benim için yalnızca haber konusu
olan bir mekân değildi.
Eşimle birlikte biz de zaman zaman oraya giderdik.
Ve bizim Homolulu ziyaretlerimizin başka bir nedeni daha
vardı: Arnavut
ciğeri…
Homolulu’nun arnavut ciğerini özellikle severdik.
Bugün geriye dönüp baktığımda, o geceleri
yalnız mekânıyla değil, insanlarıyla, sohbetleriyle,
müziğiyle ve Güner Kuban’ın kendine özgü ev sahipliğiyle
hatırlıyorum.
Amsterdam’ın o yıllardaki gece hayatı bugünkünden çok
farklıydı.
Şehir özgürleşiyor, yeni yaşam biçimleri ortaya çıkıyor,
eski tabular birer birer sorgulanıyordu.
Güner Kuban ise bütün bu değişimin tam ortasındaydı.
Dünyaca ünlü sanatçıları Homolulu’ya getiriyordu
Güner Kuban’ın en önemli özelliklerinden
biri, yaptığı işi küçük düşünmemesiydi.
Homolulu’yu yalnız Amsterdam’da bilinen bir gece kulübü
olarak bırakmadı.
Dünyaca tanınmış sanatçıları da kulübüne getiriyor, özel
programlar düzenliyordu.
Bunlardan biri Donna idi.

Dosyamdaki fotoğraflardan biri de işte o
günlerden kaldı.
Fotoğrafta Güner Kuban’ı Homolulu’da, Donna’nın afişinin
hemen önünde görüyoruz.
Bugün o fotoğrafa baktığımda yalnız Güner Kuban’ı değil,
artık geride kalmış bir Amsterdam dönemini de görüyorum.
Çünkü Homolulu’nun hikâyesi aynı zamanda Amsterdam’ın
değişiminin hikâyesiydi.
Hollanda medyası için bitmeyen bir haber kaynağıydı
Güner Kuban’ın yaptığı hemen her şey dikkat
çekiyordu.
Dolayısıyla Hollanda medyasının da ilgisini çekmemesi mümkün
değildi.
Gazeteler yazıyordu.
Dergiler peşindeydi.
Televizyoncular ilgileniyordu.
Röportajlar yapılıyordu.
Amsterdam’ın gece hayatından özel yaşamına, Türkiye’den
gelişinden girişimciliğine kadar Güner Kuban hakkında neler
yazılmıyordu ki…
Çünkü Güner Kuban sıradan cevaplar veren,
kendisini görünmez kılmaya çalışan biri değildi.
Kendine özgü düşünceleri vardı.
Sözünü sakınmıyordu.
Yaşam biçimini başkalarının ne düşüneceğine göre
belirlemiyordu.
Ve bütün bunlar, özellikle o yılların
toplumsal şartları düşünüldüğünde, gazeteciler açısından onu
çok ilginç bir haber kişisi haline getiriyordu.
Amsterdam’da yaşayan bir Türk kadınının, Hollanda’nın en
hareketli kentinde böylesine tanınması ve şehrin gece
hayatının konuşulan isimlerinden biri haline gelmesi de
başlı başına dikkat çekici bir olaydı.
Amsterdam’daki dostluğumuz Bodrum’da da devam etti

Yıllar geçti.
Hayat bizi farklı yerlere götürdü ama Güner Kuban’la
tanışıklığımız Amsterdam’la sınırlı kalmadı.
Yolumuz bu kez Bodrum’da kesişti.
Güner Kuban bizi Bodrum’daki malikanesinde misafir etti.
Amsterdam’ın hareketli gecelerinden sonra onu bu kez Ege’nin
bambaşka atmosferinde görüyorduk.
Ve o Bodrum ziyaretlerinden birinde unutamadığımız başka bir
gün yaşadık.
Güner Kuban’ın ünlü yatıyla Mavi
Deniz’e açıldık.
Dosyamdaki fotoğraf o yolculuktan kaldı. Güvertede, Ege güneşinin altında çekilen o kareye bugün baktığımda, gazetecilik yaşamım boyunca haber peşinde koşarken kurduğum dostlukların beni nerelere götürdüğünü de düşünüyorum.
Bir zamanlar Amsterdam’da üç katlı Poort van
Amsterdam’ın açılışında tanıştığımız Güner Kuban’la, yıllar
sonra Bodrum açıklarında aynı teknedeydik.
Hayat bazen insanları ne ilginç yollarla yeniden bir araya
getiriyor.
Amsterdam’dan Miami’ye, Miami’den Bodrum’a…
Sonra bir gün Güner Kuban Amsterdam’dan
ayrıldı.
Yıllarca yaşadığı, iş yaptığı ve adını duyurduğu kenti
geride bıraktı.
Rotasını Amerika’ya çevirdi.
Uzun yıllar Miami’de yaşadı.
Daha sonra yeniden Türkiye’ye döndü ve Bodrum’a yerleşti.
Bugün yaşamını Bodrum’daki malikanesinde sürdürüyor.
Ben ise Güner Kuban denildiğinde yalnızca
bugün hakkında yazılanları hatırlamıyorum.
Benim hafızam çok daha geriye gidiyor.
1971’e…
Ajax’ın Avrupa şampiyonu olduğu o günlere…
Necmi Tanyolaç ağabeyin Amsterdam’a gelişine…
Poort van Amsterdam’ın açılışına…
Necmi ağabeyin saatlerce düşünüp sonunda: “Tamam,
hatırladım…” deyişine…
Sonra Homolulu gecelerine…
Eşimle yediğimiz arnavut ciğerlerine…
Dünyaca ünlü sanatçıların gelip gittiği o renkli mekâna…
Hollanda basınının peşinden koştuğu Güner Kuban’a…
Ve yıllar sonra Bodrum’da çıktığımız o güzel deniz
yolculuğuna…
Yarım asrı aşan gazetecilik hayatımda çok
insan tanıdım.
Devlet adamları, sanatçılar, sporcular, iş insanları,
gazeteciler…
Bazılarıyla yollarımız yalnız bir haber süresince kesişti.
Bazıları ise yıllar sonra bile hafızamda bütün canlılığıyla
kaldı.
Güner Kuban da onlardan biridir.
Eşcinsellik denildiğinde çoğu insanın aklına
önce şov dünyası geliyor.
Oysa dünya tarihine bakıldığında karşımıza yalnızca
şarkıcılar, oyuncular ve modacılar çıkmıyor.
Dünya savaşının kaderinin değişmesine katkıda bulunan bir matematikçi, Wimbledon şampiyonları, Oscar ödüllü oyuncular, milyonlarca albüm satan şarkıcılar, devlet adamları, yazarlar ve hatta toplumların kaderini değiştiren siyasi mücadelelerin öncüleri de bu hikâyenin içinde.
Bazıları cinsel yönelimini hayatı boyunca
gizledi.
Bazıları açıkladığı gün kariyerini tehlikeye attı.
Bazıları hapse girdi.
Bazıları ülkesinden dışlandı.
Bazıları ise yıllar sonra dünyanın en büyük yıldızlarından
biri olarak erkek eşiyle kırmızı halıda yürüdü.
İşte dünyada eşcinsellik tarihinin aynı zamanda nasıl bir toplumsal değişim tarihi olduğunu gösteren çok ünlü isimlerden bazıları:
ALAN TURING: SAVAŞIN KAHRAMANIYDI, EŞCİNSEL OLDUĞU İÇİN KENDİ ÜLKESİ TARAFINDAN CEZALANDIRILDI

Bu listenin belki de en dramatik ismi Alan
Turing’dir.
İngiliz matematikçi Turing, İkinci Dünya
Savaşı sırasında Nazi Almanyası’nın şifreli haberleşmesinde
kullandığı Enigma sisteminin çözülmesinde çok önemli rol
oynadı.
Bugünkü bilgisayar biliminin temellerini atan isimlerden
biri olarak kabul edildi.
Ama savaşta ülkesine yaptığı hizmet bile onu koruyamadı.
1952’de bir erkekle ilişkisi olduğu ortaya çıkınca, dönemin
İngiliz yasalarına göre suçlu sayıldı.
Hapse girmek veya hormon tedavisi görmek arasında seçim
yapmak zorunda bırakıldı.
Turing hormon tedavisini kabul etti.
1954 yılında, henüz 41 yaşındayken öldü.
Yıllar geçti.
Bir zamanlar suçlu muamelesi yapılan Alan Turing’e İngiliz
devleti sonunda itibarını geri verdi. Kraliyet affı geldi ve
Turing bugün İngiltere’nin yetiştirdiği en büyük bilim
insanlarından biri olarak anılıyor.
Daha da çarpıcısı:
Bir zamanlar eşcinsel olduğu için mahkûm edilen adamın
portresi bugün İngiltere’nin 50 sterlinlik banknotunun
üzerinde bulunuyor.
OSCAR WILDE: ALKIŞLANAN YAZARDAN MAHKÛMA

İrlandalı yazar Oscar Wilde, dünya
edebiyatının en tanınmış isimlerinden biriydi.
Tiyatroları doluyor, eserleri okunuyor, zekâsı ve nükteleri
Londra sosyetesinde konuşuluyordu.
Ama erkeklerle ilişkileri ortaya çıkınca bütün hayatı
değişti.
1895 yılında “gross indecency”, yani
erkekler arasındaki eşcinsel ilişkiyi cezalandıran yasa
kapsamında mahkûm edildi ve iki yıl ağır hapis cezasına
çarptırıldı.
Hapisten çıktığında eski Oscar Wilde artık yoktu.
İtibarı, sağlığı ve ekonomik durumu büyük ölçüde çökmüştü.
Paris’e gitti ve 1900 yılında, 46 yaşında öldü.
Bugün Wilde’ın kitapları dünyanın dört bir
yanında okunuyor.
Onu hapse gönderen yasalar ise artık tarihin utanç
sayfalarından biri olarak değerlendiriliyor.
ELTON JOHN: GİZLENMEKTEN KRALİYET NİŞANINA

Elton John’un adını bilmeyen neredeyse
yoktur.
On yıllardır dünya müziğinin en büyük yıldızlarından biri.
Ancak şöhretinin ilk dönemlerinde özel hayatını açıkça
yaşaması bugünkü kadar kolay değildi.
1976’da biseksüel olduğunu açıkladı; daha sonraki yıllarda
gay olduğunu açıkça ifade etti.
David Furnish ile uzun yıllara dayanan birlikteliğini
2005’te medeni ortaklığa, eşcinsel evliliğin İngiltere’de
yasallaşmasının ardından 2014’te evliliğe dönüştürdü.
Elton John’un hayatı, Batı dünyasının birkaç
on yılda geçirdiği değişimin adeta canlı örneğidir.
Bir zamanlar eşcinsel olduğunu açıklamanın bir sanatçının
kariyerini bitirebileceği düşünülen İngiltere’de Elton John
daha sonra “Sir” unvanını aldı ve kraliyet ailesinin en
önemli törenlerinde sahneye çıktı.
FREDDIE MERCURY: SAHNEDE DÜNYANIN EN CESUR ADAMLARINDAN BİRİ, ÖZEL HAYATINDA İSE SIRLARLA ÇEVRİLİYDİ

Queen grubunun efsanevi solisti Freddie Mercury, rock tarihinin en büyük sahne yıldızlarından biri olarak kabul ediliyor. Mercury’nin hayatında hem kadınlar hem erkekler oldu.
Mary Austin ile yıllarca süren çok güçlü bir
ilişkisi vardı ve onu hayatının en önemli insanlarından biri
olarak görmeye devam etti.
Daha sonraki yıllarda erkeklerle ilişkiler yaşadı ve
hayatının son döneminde Jim Hutton ile birlikteydi.
Mercury, AIDS hastalığına yakalandığını
kamuoyundan uzun süre sakladı.
23 Kasım 1991’de AIDS olduğunu açıklayan bir bildiri
yayımlandı.
Ertesi gün öldü.
45 yaşındaydı.
Ölümü, AIDS’in yalnızca tıp dünyasının değil, toplumun da
konuşmak zorunda kaldığı bir hastalık haline gelmesinde
önemli dönüm noktalarından biri oldu.
GEORGE MICHAEL: BİR POLİS OPERASYONU HAYATINDAKİ SIRRI DÜNYAYA AÇIKLADI

George Michael milyonlarca plak satan, kadın
hayranlarının peşinden koştuğu dünya çapında bir pop
yıldızıydı. Fakat uzun yıllar eşcinsel olduğunu kamuoyundan
gizledi.
1998’de Los Angeles’ta bir umumi tuvalette görev yapan sivil
polisle yaşanan olayın ardından gözaltına alındı.
Artık saklanması mümkün değildi.
George Michael eşcinsel olduğunu açıkça konuşmaya başladı.
Fakat olay karşısında geri çekilmek yerine kendisiyle dalga
geçmeyi tercih etti.
Daha sonra yaşananları mizahla ele alan bir klip bile yaptı.
Bir skandal olarak başlayan olay, sonunda George Michael’ın hayatını gizlemek zorunda kalmadığı yeni bir dönemin başlangıcı oldu.
RICKY MARTIN: MİLYONLARCA KADIN HAYRANI VARDI, GERÇEĞİ YILLARCA SAKLADI

“Livin’ la Vida Loca” ile dünyanın en büyük Latin pop yıldızlarından biri haline gelen Ricky Martin’in özellikle kadınlar arasında milyonlarca hayranı vardı.
Yıllarca özel hayatı hakkında sorulan
sorulardan kaçındı.
2010 yılında kendi internet sitesinde eşcinsel olduğunu
açıkladı.
Bu açıklamanın kendisi için bir özgürleşme olduğunu söyledi.
Daha sonra sanatçı Jwan Yosef ile evlendi ve çocuk sahibi
oldu.
Martin’in açıklaması Latin Amerika açısından özellikle
önemliydi. Çünkü Katolik kültürünün güçlü olduğu birçok
Latin ülkesinde eşcinsellik konusunun açıkça konuşulması
hâlâ kolay değildi.
ELLEN DEGENERES: İKİ KELİME AMERİKAN TELEVİZYONUNU DEĞİŞTİRDİ

1997 yılında Amerikan televizyon tarihinin
en çok konuşulan anlarından biri yaşandı.
Ellen DeGeneres hem gerçek hayatında hem de oynadığı
televizyon dizisindeki karakter aracılığıyla eşcinsel
olduğunu açıkladı.
Dizinin başrolündeki bir karakterin eşcinsel olduğunu
açıklaması Amerikan televizyonu açısından bir ilkti.
Bugün sıradan görünebilecek bu açıklamanın o
yıllarda bedeli ağırdı.
DeGeneres büyük tepki gördü, programı sona erdi ve
kariyerinde zor bir dönem başladı.
Ama yıllar sonra geri döndü ve Amerikan televizyonunun en
tanınmış sunucularından biri haline geldi.
Bir zamanlar eşcinsel olduğunu açıkladığı için televizyon dünyasından uzaklaştırılan kadın, yıllar sonra aynı televizyon dünyasının en güçlü isimlerinden biri olmuştu.
JODIE FOSTER: HOLLYWOOD’UN EN BÜYÜK YILDIZLARINDAN BİRİ

“Taxi Driver”dan “The Silence of the Lambs”e kadar sinema tarihinin unutulmaz filmlerinde oynayan Jodie Foster, özel hayatını yıllarca kameralardan uzak tuttu.
2013 Golden Globe töreninde Cecil B. DeMille Ödülü’nü alırken yaptığı konuşma, hayatındaki dönüm noktalarından biri oldu. Eski partneri Cydney Bernard’a teşekkür ederken uzun yıllara dayanan ilişkilerinden söz etti. Bir yıl sonra oyuncu ve fotoğrafçı Alexandra Hedison ile evlendi.
Hollywood’un en büyük yıldızlarından birinin özel hayatını açıkça konuşabilmesi bile sinema dünyasının birkaç on yılda geçirdiği değişimin göstergelerinden biri oldu.
BILLIE JEAN KING: TENİSİN KRALİÇESİ, BİR GÜN HER ŞEYİNİ KAYBETME TEHLİKESİYLE KARŞILAŞTI

Billie Jean King yalnızca tenis tarihinin en
büyük kadın sporcularından biri değildi.
39 Grand Slam şampiyonluğu kazandı.
1973’te Bobby Riggs’i yenerek tarihe geçen “Battle
of the Sexes” maçının kahramanı oldu.
Ancak 1981 yılında bir kadınla ilişkisi kamuoyuna yansıdı.
Sponsorları çekildi ve büyük maddi kayıplarla karşı karşıya
kaldı.
Danışmanlarının inkâr etmesi yönündeki tavsiyesine rağmen
gerçeği reddetmedi.
Daha sonra LGBT haklarının en önemli spor dünyası
savunucularından biri oldu.
Bir zamanlar sponsor kaybettiren kimliği, yıllar sonra onu
spor dünyasında eşitlik mücadelesinin sembollerinden biri
haline getirdi.
MARTINA NAVRATILOVA: ÇEKOSLOVAKYA’DAN KAÇTI, AMERİKA’DA EŞCİNSEL OLDUĞUNU AÇIKLADI

Tenis dünyasının gelmiş geçmiş en büyük kadın sporcularından Martina Navratilova’nın hayatı başlı başına bir film gibidir.
Komünist Çekoslovakya’dan ayrılarak
Amerika’ya sığındı.
Daha sonra kadınlarla ilişkilerini açıkça konuşmaya başladı.
Bunu yaptığı yıllarda profesyonel sporda eşcinselliğin
açıklanması çok büyük bir riskti.
Navratilova sponsor kaybetti ama geri adım atmadı.
Wimbledon’ı dokuz kez teklerde kazanarak tenis tarihinin
unutulmaz isimlerinden biri oldu.
Yani raketini yalnızca rakiplerine karşı değil, önyargılara
karşı da kullandı.
IAN McKELLEN: “GANDALF” EŞCİNSEL HAKLARININ DA SAVAŞÇISIYDI

“The
Lord of the Rings” filmlerinin ‘Gandalf’ı
olarak dünyanın tanıdığı İngiliz oyuncu Sir Ian McKellen,
1988 yılında eşcinsel olduğunu kamuoyuna açıkladı.
Bunu yapmasının nedeni yalnızca özel hayatını anlatmak
değildi.
İngiltere’de eşcinselliğin okullarda anlatılmasını
kısıtlayan ünlü Section 28 düzenlemesine karşı mücadele
ediyordu.
McKellen daha sonra LGBT hakları mücadelesinin en tanınmış
isimlerinden biri oldu.
Bugün “Sir” unvanını
taşıyan McKellen’in hikâyesi de İngiltere’nin geçirdiği
toplumsal değişimin önemli örneklerinden biridir.
HARVEY MILK: SEÇİMLE GELDİ, KURŞUNLARLA ÖLDÜRÜLDÜ

Harvey Milk bir sinema veya müzik yıldızı
değildi.
Ama adı dünya eşcinsel hareketinin tarihine yazıldı.
1977 yılında San Francisco’da belediye yönetimine seçildi ve
Amerika’da eşcinsel olduğunu açıkça söyleyerek önemli bir
kamu görevine seçilen ilk siyasetçilerden biri oldu.
Göreve geldikten yalnızca 11 ay sonra, 1978’de San Francisco
Belediye Başkanı George Moscone ile birlikte belediye
binasında öldürüldü.
Hayatı daha sonra Sean Penn’in başrolünü oynadığı “Milk”
filmiyle sinemaya taşındı.
Penn bu rolüyle Oscar kazandı.
Harvey Milk öldürüldü ama adı eşcinsel hakları hareketinin
uluslararası sembollerinden biri olarak yaşamaya devam etti.
ROCK HUDSON: HOLLYWOOD’UN YAKIŞIKLI JÖNÜNÜN SIRRI ÖLÜMÜNE KADAR KONUŞULMADI

1950 ve 1960’lı yıllarda Rock Hudson,
Hollywood’un en yakışıklı erkeklerinden biriydi.
Filmlerde kadınların âşık olduğu romantik jönü oynuyordu.
Gerçek hayatında ise eşcinseldi.
Ama o dönemin Hollywood’unda bunun açıklanması kariyerinin
sonu anlamına gelebilirdi.
Özel hayatını gizledi.
1985 yılında AIDS hastası olduğunun açıklanması dünya
çapında büyük yankı yarattı.
Hudson kısa süre sonra öldü.
Ölümü, AIDS’e yönelik toplumsal bakışın değişmesinde önemli dönüm noktalarından biri oldu. Çünkü hastalık artık toplumun görmezden gelebileceği uzak bir mesele değildi; Hollywood’un en ünlü yıldızlarından birini öldürmüştü.
LADY GAGA: “BEN BİSEKSÜELİM” DİYEREK BUNU ŞARKILARINA DA TAŞIDI

Lady Gaga eşcinsel değil, biseksüel olduğunu
açıkça söyleyen dünya yıldızlarından biridir.
Kadınlara ve erkeklere ilgi duyduğunu yıllardır açık biçimde
ifade ediyor.
“Born
This Way” ise LGBT topluluğu açısından
modern dönemin en tanınmış popüler kültür marşlarından biri
haline geldi.
Gaga, şöhretinin zirvesindeyken LGBT haklarını savunmaktan
kaçınmadı.
DÜNYA DEĞİŞİRKEN İNSANLAR DA SAKLANDIKLARI YERDEN ÇIKTI
Bu insanların hikâyeleri aslında birbirinden
çok farklı.
Alan Turing savaş kahramanıydı ama kendi devleti tarafından
cezalandırıldı.
Oscar Wilde kitaplarıyla alkışlandı, özel hayatı nedeniyle
hapse atıldı.
Rock Hudson milyonlarca kadının hayran olduğu Hollywood
yıldızıydı ama hayatını gizlemek zorunda kaldı.
Billie Jean King ve Martina Navratilova dünyanın en büyük
tenisçileriydi ama cinsel yönelimleri kariyerlerini tehdit
etti.
Ellen DeGeneres iki kelimelik açıklamasıyla Amerikan
televizyonunda deprem yarattı.
Ricky Martin yıllarca kadın hayranlarının karşısında gerçek
hayatını sakladı.
Elton John ise bir zamanlar açıklamaktan çekindiği
kimliğiyle yıllar sonra kraliyet saraylarında ağırlanan bir “Sir” oldu.
Aradan geçen yıllarda yasalar değişti.
Toplumlar değişti.
Televizyon değişti.
Sinema değişti.
Siyaset değişti.
Ve Amsterdam’daki Canal Parade’de görüldüğü
gibi, değişim sonunda başbakanlık makamına kadar ulaştı.
Bir zamanlar Alan Turing’i eşcinsel olduğu için cezalandıran
Avrupa’dan, bugün eşcinsel olduğunu açıkça söyleyen bir
başbakanın yüz binlerce kişinin önünde Pride teknesine
bindiği Avrupa’ya gelindi.
Ama bu uzun yolculuk dünyanın her ülkesinde
aynı hızda gerçekleşmedi.
İşte bizim hazırlayacağımız büyük dosyanın asıl hikâyesi de
tam burada başlayacak.