E. Alb. Prof. Dr. Süleyman Çelik : İKİ NATO
ANISI
GATA ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi E. Öğret. Üyesi
***
1971-73 yıllarında
Erzincan’da, 3. Ordu Komutanlığı Karargahı Sağlık
Başkanlığı’nda çalıştım.
Karargahlarda planlı masabaşı tatbikatlar yapılır. Tatbikatın
başında, yazılmış bir senaryoya göre bölgedeki durum ortaya
konur ve olası gelişmeler karşısında neler yapılması gerektiği
ele alınır, tartışılır ve durum değerlendirmesi yapılır…
1972 başlarında yapılan böyle bir NATO tatbikatının
başlangıcında, bir kurmay albay senaryoyu okurken, “Arapların
İsrail’e karşı birleştikleri ve her taraftan hücum ederek
İsrail’i yok etmeye çalışacakları…” gibi bir söz edince, ben
oturduğum yerden, sadece çevremdekilerin duyacağı bir sesle,
“ne alaka?” der gibi, “İsrail NATO ülkesi mi?” dedim. Daha
sözümü bitirmeden, yanımda oturan albay hemen eliyle ağzımı
kapadı ve “suus” dedi!..
Ben o zaman üsteğmenim. Bilmiyordum. Meğer İsrail, NATO’nun
gizli üyesi ya da koruma şemsiyesi altındaymış ve bu bir “NATO
sırrı” imiş!..
İlginç olan bu olaydan bir buçuk yıl kadar sonra, 1973’de
senaryo gerçekleşti.1973 Arap-İsrail Savaşı veya diğer
adlarıyla Yom Kippur Savaşı çıktı. Savaşın sonunda, İsrail
Mısır’dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni,
Ürdün'den ise Batı Şeria ve Doğu Kudüs'ü ele geçirerek
topraklarını gene genişletti.
O zaman düşündüm ve karar verdim:
Küçücük İsrail’in, kedinin fare ile oynaması gibi sürekli
Arapları ezmesi, sırf İsraillilerin marifeti değil! İşin aslı,
yıllar önce senaryosu yazılmış, tatbikatları yapılmış NATO
planlarının uygulanmasıdır?
Elbette buna Müslüman ülkelerin liderlerinin satın alınmış
uşaklar olmasını da ekleyebiliriz!..
Bunu, o akşam bir sohbette bir kaç arkadaşa anlattım.
Arkadaşlar arasında bulunan, Psikiyatrist Dr. Serol Teber çok
heyecanlandı.
Sol görüşlü olan Serol, askeri hastanede (Erzincan) yedek
subaylığını yapmaktaydı. Askerlikten sonra Almanya’ya gidecek,
hem ünlü bir pskiyatrist hem de yazar olacak ve birçok kitap
yazacaktı.
O yıllarda solcu gençler, Filistin kamplarına gidiyor ve
İsrail’e karşı savaşıyorlardı. 20 yıl kadar önce aramızdan
ayrılmış olan Sevgili Serol hemen bana yanaştı ve “abi bunun
belgesini alabilir miyiz? Bunu açıklarsak büyük bir bomba
patlatmış oluruz ve bombanın gürültüsü Müslümanları
uyandırır!..” dedi.
Bana göre Müslümanların uyanması olası değildi. Zaten Serol’un
isteğini yerine getirmek de olanaksızdı. Çünkü bu tür
belgeler, Ordu Komutanlığının kozmik bürosunda tutuluyordu.
Ama ne desem Serol ikna olmadı, günlerce peşimde koştu!..
***
İkinci anımı ise bundan 15 yıl sonra, 1987’de Gülhane’de Prof.
Albay iken yaşadım…
Hala devam ediyor mu, bilmiyorum? O zamanlar her yıl verilen
bir Amerikan yardımı vardı. Hatta yardım, Yunanistan ile
aramızda 10’a 8 oranında bölüştürülüyor ve bu hep tartışma
konusu oluyordu. Para ile ifade ediliyordu ama diğer Amerikan
yardımları gibi, hiçbir zaman para verilmiyor, genelde
Amerikan Ordusunda kullanılmış araç, gereç ve diğer malzemeler
veriliyor; hatta bazıları o kadar eski oluyordu ki
kullanılmadan atılıyorlardı.
Önce yardım olarak verilecek malzemelerin listesi
gönderiliyor, birlikler bunlar arasından işine yarayacak
olanları seçip yukarıya bildiriyor ve ona göre veriliyordu.
Gülhane’de iken bir yıl, listede araştırmalarda
kullanabileceğimiz bir spektrofotometre cihazı gördük ve
istekte bulunduk. Bir süre sonra cihaz geldi. Fakat
çalışmadığını gördük. Markanın Türkiye temsilcisini çağırdık.
İncelediler ve cihazın “monokromatör” denilen “ana parçasının
bozuk olduğunu” söylediler. O parçayı satın almak istedik.
“Aletin çok eski model olduğunu, bu nedenle artık parçalarının
bulunmadığını” bildirdiler. Dolayısıyla o alet hiç
kullanılmadan çöpe atıldı. Elbette bunun gibi daha birçok
örnek vardır!..
Yardımın bir kısmı da subay- astsubaylara burs olarak
veriliyordu:
Amerikan Ordusunda her yıl yüzlerce kurs düzenlenir.
Bu kursların listesi gönderiliyor ve isteyen herkes, beğendiği
bir kursu seçiyordu. Amerikan Yardım Kurulu’ndan yetkililer
tarafından İngilizce sınavı yapılıyor ve 100 üzerinden 80
alanlar, genellikle seçtiği kursa gidiyordu.
İşte bu kurslara gidenlerin uçak bileti, yolluk ve gündelik
ücretleri (yevmiye) de yardım parasından kesiliyordu. Yani
Amerika bu parayı da kendi ülkesinde harcatıyordu…
1986 yılında 3 aylık böyle bir kursu beğendim. İngilizce
sınavını da verdim ve 1987 Ocak ayının başında Amerika’ya
gittim.
Şubat ayı ortalarında 3-4 günlük bir tatil vardı.
Rochester-NY’da akrabalarım oturuyordu. Bu tatilden
yararlanarak onları görmeye gittim. Sağ olsunlar, beni
gezdirdiler. Bu arada, oraya yakın olan Niagara Çağlayanı’nı
göstermek istediler.
ABD-Kanada sınırında bulunan Çağlayan, Kanada tarafında daha
güzel seyrediliyormuş. “O tarafa geçelim” dediler. Onlar ABD
yurttaşı oldukları için geçtiler. Fakat Kanada polisi, vizem
olmadığı için beni sokmadı.
Oysa, bir fırsat çıkarsa Kanada’yı da görmeyi düşündüğümden,
Amerika’ya gelmeden önce soruşturmuş, Kanada için vizeye gerek
olmadığını öğrenmiştim. Şaşırdım ve “vizeye gerek yok” dedim.
Polis, yurttaşlarından vize aranacak ülkelerin yazılı olduğu
listeyi gösterdi. En altına, tükenmez kalemle “Türkiye”
yazılmıştı. Henüz yeni, Şubat başında koymuşlar.
Bir NATO ülkesine görevli olarak gidenlere Genelkurmay
Başkanlığı tarafından verilen ve pasaport yerine geçen “NATO
Seyahat Emri” adlı bir belge vardır. Daha önce İngiltere’ye
giderken bunu da almış ve yararını görmüştüm. Bu nedenle
Amerika’ya gelirken de almıştım. Onu çıkardım ve polise
gösterdim. Polis, “bunun sadece ABD için geçerli olduğunu”
bildirdi.
Bunun üzerine tepem attı. “Gördüğünüz gibi, NATO müttefiki bir
ülkenin askeriyim. Siz de NATO ülkesisiniz. Yarın size bir
saldırı olursa, biz yardıma koşacağız ve belki ben sizin için
öleceğim. Şimdi beni nasıl almazsınız” diyerek yüksek sesle
konuşmaya, hatta bağırmaya başladım. Gürültüye içeriden
amirleri çıktı ve “neler olduğunu” sordu. Polis anlattı. Adam,
“sakin olun beyefendi. Hallederiz” dedi ve pasaportumu alıp
içeri girdi. Biraz sonra döndü ve “bizim 48 saat vize verme
hakkımız var. Onu kullandım. Buyrun geçin” dedi.
***
Yaşadığım bu olay bana “23 centlik asker” öyküsünü anımsattı:
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Marshall ve özellikle Fulbright
anlaşmalarıyla ABD’ye teslim olan Türkiye, 1949’da kurulan
NATO’ya da girmek istedi. Fakat Türkiye için riske girmeyi
düşünmediklerinden, isteğimiz kabul edilmedi.
Buna karşın, İnönü’den daha Amerikancı olduklarını göstermek
isteyen Bayar-Menderes ikilisi, TBMM’nin onayını almadan Kore
Savaşı’na, NATO ülkelerinden daha çok, bir tugay asker
gönderdi.
Kunuri’de 745 Şehit vererek, Çinliler tarafından kuşatılmış
Amerikalıları yok olmaktan kurtaran Türk’ün kahramanlığını
gördükten, üstelik 15 dolara mal olan bir Amerikan askerine
karşılık, Mehmetçiğin kendilerine 23 cente mal olduğunu
hesapladıktan sonra, “İleri Karakol” yani “fedai” olarak
kullanmak üzere, Türkiye’yi 1952’de NATO’ya aldılar.
İşte yaşadığım olay bana “23 centlik asker” öyküsünü anlattı.
Güya müttefiktik, güya silah arkadaşıydık. Ama adamlar seni
ülkelerine bile sokmuyorlar. Demek oluyordu ki biz NATO
ülkeleri için, gerçekten sadece bir fedai ya da yakın
korumayız (body guard)!
Yıllar sonra Soros, “sizin en iyi ihraç ürününüz Ordunuz”
derken de bunu demek istemişti.
Bu hafta Ankara’da toplanan NATO toplantısında Amerika’nın
densiz başkanının Türkiye’ye övgüler dizmesini de buna göre
değerlendirmek gerek. Eğer biri size aşırı iltifat ediyorsa,
üstelik bu geçmişte sizi çok aşağılamış biri tarafından
yapılıyorsa, sizi kullanacak demektir!..
Nitekim işin içyüzü anlaşıldı. Boğaz’da bir NATO Deniz Üssü,
Adana’da da NATO’ya bağlı bir kolordu kurulması söz
konusuymuş. Bunların küresel etkilerini bir kenara koyalım.
Fakat en azından Rusya ve İran’la papaz oluruz!..
Atatürk’ün “Kuzey’deki Büyük Komşumuzu rahatsız edebilecek
girişimlerden kaçınmak ve diğer komşularla da iyi ilişkiye
dayalı” dış politikasının, İnönü tarafından terkedilmesinin
bedelini çok ağır ödedik. Günümüz konjonktüründe ödeyeceğimiz
bedel çok daha ağır olacak, Türkiye’nin bölünmesi hatta yok
olması söz konusu olacaktır. Unutmayalım ki Amerika dahil,
NATO’daki müttefiklerimiz de bunu istiyor. Çünkü bunların tümü
bin yıldır Türk ve Türkiye düşmanı olup hiçbir zaman dost
olmamışlardır!..
Bu bakımdan “23 centlik asker" olduğumuzu hiçbir zaman
unutmamalı ve asla gaza gelmemeliyiz!..