“Hayali ‘Tayyibistan’ burada gömülüdür”
(Ordu-Millet taarruzuyla topyekün yerle bir edilen Beştepe’deki ihanetgahın yıkıntıları üzerine dikilmiş karataşa kazılı ibret ibaresi)
3 Peygamberin can düşmanı Atlantik kampı, İran İslam Cumhuriyetine tertiplediği 13 Haziran saldırısıyla, Aralık-Ocak provokasyonunda yaptığı gibi, 28 Şubat saldırısında da gerçekleri yine yalan yağmuruyla örtmeye çalıştı, fakat hakikat bu defada yalana dolana sığmadı, içine hapsolunmak istendiği yalan ve iftira çuvalını Ali’nin kılıcıyla delik deşik yırtıp, gün ışığına çıktı…
Ve görüldü ki, Batı’nın psikolojik savaş ve propaganda merkezlerine zihinlerinden perçinli Atlantikçi medya borazanı haset münafıkların; “İran, Amerika’ya bir parça direniyor ama komşu ülkelere durduk yerde füze atıyor”, “Amerikan-İsrail uçakları, İran hava sahasına tamamen hakim, kuş uçurtmuyorlar. Zaten İran harabeye döndü, artık 50 yıl belini doğrultamaz”, “Sokağa çıkan İranlılar, rejimi destekliyorlarmış gibi görünüyorlar, ancak Batı’nın saygın yayın organlarına göre, zalim molla rejimi 80 bin kişiyi öldürmüş”, “Devrim Muhafızlarıyla, siviller arasında çatlak var. İran’da darbe oldu, askeri vesayet rejimi kuruldu” yalanlarını teker teker haklayıp, haklarından geldi.
Ve yine görüldü ki, Amerikan rejiminin görünürdeki başı Trump’ın yaldızlı laflarla yolladığı “yenilmez armada”yı, “Fars Körfezi’ne giremeyip, yüzlerce mil geriye kaçarak yenilmeyen yenilmez armada”ya döndüren; bölgedeki Amerikan üslerini, karargahları, mühimmat depolarını, stratejik radarları, İsrail’deki askeri tesisleri, istihbarat merkezlerini, 80’lerin, 90’ların geri teknolojisiyle üretilmiş Amerikan hava savunma sistemlerinin durdurmakta aciz kaldığı, üstün füzeleriyle imha eden İran İslam Cumhuriyeti, 12 Gün Savaşından sonra, 40 Gün Savaşını da, düşmana “aman” dileterek kazandı.
Boşa çıkarılan Aralık-Ocak provokasyonu da dahil, her 3 savaş, antichrist (İsa Peygamberin tam zıttı) Washington-Tel Aviv Siyonist rejimleri ve taşeronlarıyla, İran İslam Cumhuriyeti arasındaki henüz sonuçlanmamış savaşta kazanılmış üç muharebe olup; anlaşma imzalamayı, söz vermeyi, sırf zaman kazanmak için başvurulup, ilk fırsatta bozulacak aldatma yöntemleri olarak kullanan Amerikan rejiminin, 17 Haziran’da imzaladığı “mutabakat zaptı”nı çiğnemesi nedeniyle, hala devam eden bu savaş, çok kutuplu yeni dünya düzenini adım adım kuran Avrasya güçleriyle, tek kutuplu hegemonyası çöken sömürgeci Atlantik kampı arasında dünya ölçeğinde süren Esas Savaşta, Irak, Yugoslavya, Libya, Suriye, Ukrayna, Filistin, Yemen, Venezuela’yı takiben açılan İran cephesi olarak anlaşılmalı.
1- Esas Savaşta, Avrasya’nın liderliğini yapan Rusya Federasyonu, Çin Halk Cumhuriyeti ve İran İslam Cumhuriyetinin yönetici kadrolarıyla, Atlantik kampının başındaki, ABD, İngiltere ve (bu ikisinin hem baş taşeronu, hem de bir bakıma yönlendirici patronu) İsrail’in (ve de bu üçlüye, Türkiye Cumhuriyeti adı arkasına saklanarak alt taşeronluk, erketelik yapan Akape rejimiyle, bir diğer taşeron terörist Kiev rejiminin) yönetici kadroları arasındaki, doğru düşünme yeteneğinden, tarih bilincine; entellektüel birikimden, sahip olunan ahlaki değerlere ilişkin nitelik ve seviye farkı, artık hiçbir medya perdelemesiyle örtülemez bir açıklıkla ortaya çıkmıştır.
Başkan Putin’in, Valdai Tartışma Klübünde, St. Petersburg Ekonomi Forumunda, çeşitli basın toplantılarında yaptığı kapsamlı tahlillerle, cümlelerinin sonunda ne kadar çok ünlem işareti sıralarsa, İran halkını o kadar çok dehşete düşüreceğine inanan Trump’ın bozuk bir imlayla yazdığı mesajları; Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ve İran Dışişleri Bakanı Araghçi’nin açıklamalarıyla, Amerikan Dışişleri Bakanı Rubio ve Türkiye Cumhuriyeti maskeli “rejim”in Dışişleri Bakanı H.Fidan’ın söylediklerini; İran Devrim Muhafızları ve İran ordu komutanlarının açıklamalarıyla, Amerikan Savunma Bakanı Hegseth’inkileri karşılaştırmak, aradaki farkı anlamak için yeterlidir.
Bir yanda, insanlığın nereden gelip, nereye gittiği üzerine kafa yoran, insani değerlere saygılı, kuralları uluslararası anlaşmalarla düzenlenmiş savaş hukukunu gözeterek erkekçe savaşan, Putin, Lavrov, Gerasimov, Hamaney, Arakçi, Kalibaf, Muhsin Rızai gibi gerçek devlet adamları, iyi yetişmiş diplomatlar ve askerler; diğer yanda, savaştıkları ülkelerin, en yüksek dini, siyasi liderlerini, devlet başkanlarını, askeri komutanlarını katleden, kaçırıp rehin alan; “müzakere masaları”nı, bu kahpe saldırılar için “oyalama masaları” olarak kullanan; İran’da, Gazze’de, Suriye’de, Lübnan’da, hastaneleri, sağlık ocaklarını, ambulansları, okulları bombalayan; İran’ın Minab şehrinde, bir ilkokulu, ilkokul olduğunu bile bile, önceden tasarlayıp planlayarak, defalarca bombalayıp, 170 küçük çocuğu, velileri ve öğretmenleriyle birlikte, paramparça öldüren; Rusya’nın Luhansk Halk Cumhuriyetinde, Starobelsk’te, bir öğrenci yurdunu, yine öğrenci yurdu olduğunu bile bile, önceden tasarlayarak 16 dronla bombalayıp, 21 genci katleden; balıkçı teknelerini uyuşturucu kaçakçılığı bahanesiyle nişan tahtası yapıp batıran; uluslararası açık denizlerde, gemi gasp edip yağmalayan; İran donanmasına ait bir gemiyi, Hindistan’a yaptığı ziyaretten dönerken, kuralları çiğneyerek vuran, ilk saldırıda sağ kalan denizcileri, kuralları ve teamülleri çiğneyerek, tekrar vurup öldüren ve kameraların karşısına her geçtiklerinde, işledikleri savaş suçlarını, “Onları ben öldürttüm. Öldürmeyebilirdik ama canımız öyle istedi, bizimkiler öldürmeyi çok seviyor, eğlenceli buluyor” diye açıkça itiraf eden Trump ve Netanyahu, “İsrail’in, İran’a saldıracağını biliyorduk. İran’ın, İsrail’e karşılık verirken, ABD’ye de saldıracağını biliyorduk. O zaman insan kaybı çok fazla olacaktı. Bunu önlemek için, İsrail’in İran saldırısına biz de katıldık. Yani bizim İran’a saldırımız, İsrail lehine bir saldırı sayılmaz” anlamında, mantığın kalakaldığı açıklamalarda bulunan Rubio; İran’a yönelik Amerikan-İsrail saldırısına fiilen katılan “bölge ülkeleri”nin dış işleri sorumlusu bir grup utanmazla birlikte, 19 Mart’ta kafa kafaya verip, İran’ın, bu taşeron “bölge ülkeleri”ni de kapsayan meşru vatan savunmasını, ağır bir dille, “alçakça bir saldırı” olarak, hem kınayıp hem reddettikleri, ama İsrail saldırısını ise, “Ha, bu arada, onu da kınamış olalım” gibisinden, nötr bir dille, hafifçe kınadıkları “Riyad Rezaletnamesi”ni yazıp imzalayan H.Fidan ve basın toplantılarında, kendisini dinleyenlerin en azından birkaçının yüzündeki; “Ne hamsalak bir tip! O kadar enerji yüklüymüş ki, hani bir serbest bıraksa, İran’dan girip, Sibirya’dan, Şanghay’dan çıkacakmış havalarında, omuzlarını enerjik enerjik oynatarak, dayı dayı ne kadar fırça atar gibi konuşursa, o kadar çok hayranlık uyandırdığını sanıyor” şaşkınlığını, kendine duyulan hayranlığa yorup, daha da coşan, daha da bir askercilik oynayan, Hegseth gibi, televizyon stüdyosundan, Pentagon’a paraşütle indirilen yeni yetmeler, müflis emlakçılar, arsa vurguncuları, dalavereci simsarlar, her telden çalan hırsızlar, hokkabazlar… Aradaki fark, bu kadar korkunç, bu kadar uçurum.
Esas Savaş, kişisel çıkarını -tıpkı bir hücrenin, parçası olduğu vücudu, o vücudun işleyiş plan ve disiplinine aykırı olarak çoğalıp kanserleşerek içinden öldürmesinde olduğu gibi- üyesi olduğu toplumun genel çıkarı üzerinde gören, bir başka ifadeyle, diğer üyelerin çıkarlarını gasp edip kendine mal ederek toplumu içinden çürüten, sömürücü asalak tiple; kişisel çıkarını -tıpkı bütün hücrelerin, parçası oldukları vücudun bütünlüğünü sürdürmesini, o vücudun işleyiş plan ve disiplinine sadık bir dayanışmayla sağlamasında olduğu gibi- üyesi olduğu toplumun genel çıkarı içinde gören, bir başka ifadeyle, kişisel çıkarını, toplumun diğer üyelerinin çıkarlarına bağlı olarak gerçekleştirerek, toplumun içinden parçalanmasını önleyip, bir arada tutan, toplumcu adil tip arasında, iki farklı uygarlık anlayışı olarak, ideolojik-politik, iktisadi, ahlaki hakimiyet mücadelesidir.
2- Akape rejimi, İran’a yönelik saldırıya ne karşıdır, ne de İran’ın yanındadır. Akape rejimi, Amerikan-İsrail saldırısının, gayet açık “gizli” destekçisidir.
“İran’ın egemenliğini açıkça ihlal etme yanında, dost ve kardeş İran halkının huzuruna kasteden sabahki saldırıları esefle karşılıyoruz. Aynı şekilde, her ne sebeple olursa olsun, körfezdeki kardeş ülkelerimize yönelik İran’ın füze ve dron saldırılarını kabul edilemez buluyoruz” (T.Erdoğan, 28 Şubat 2026)
Saldırganın hemen omuz başından konuşan, sureti haktan çatal İblis dili, kınamak zorunda kalacağından, ama bunu yapmak işine gelmediğinden, Siyonist düşmanın “sabahki saldırılar”la gerçekleştirdiği “kast”ın, İran’ın yol gösterici Yüksek Lideri Ayetullah Hamaney’le, birçok üst düzey yönetici ve komutanın şehit edilmesi olduğunu söylemiyor; söylemediği gibi, sabah sabah komşu gürültüsüyle bozulmuş gibisinden bir “huzur”la örtüp, üzülmekle yetiniyor. (Çatal İblis diliyle esef etmek, tıpkı, gelişmeleri endişeyle izlemek… tarafları itidale davet etmek… taraflara itidal tavsiye etmek gibi, genellikle, aslında pek de üzülünmeyen, hatta içten içe el ovuşturulan durumlarda kullanılan basmakalıplardan biridir)
Öte yandan, İran’ın, “körfezdeki kardeş ülkelerimiz”e, söz konusu komşu ülkeler, İran’a yönelik saldırıya topraklarındaki Amerikan üslerini kullandırarak fiilen katıldıkları için verdiği meşru karşılığı -bu meşru karşılığın bir benzerini, İran’a yönelik Siyonist saldırıya, Konya’daki NATO üssünden yapılan gözetleme uçuşlarıyla, Kürecik radarıyla ve muhtemelen İncirlik üssünü Amerikan bombardıman veya yakıt ikmal uçaklarına kullandırmak suretiyle fiilen katılan Akape rejimine de verilmesini onaylamak demek olacağından- haliyle desteklemeyip “kabul edilemez” buluyor.
“Her ne sebeple olursa olsun” ipoteği, “İran’a saldırılmasına karşıyım, ama İran’ın saldırıya direnmesine de karşıyım”ın üstü kapalı ifadesidir. İfadenin kapağı açılıp, içi deşilirse, kendini derinlerde gizleyen haset münafığın, o tanıdık, “İran’ın direnmesine daha çok karşıyım”, hatta “sadece İran’ın direnmesine karşıyım” kokusu açığa çıkar.
Çatal dil, komşu gürültüsü muamelesi yaparak gürültüye getirdiği “sabahki saldırı”da, “gürültünün” hangi araçlarla çıkarıldığını belirtmeyip hafifletirken, İran’ın, körfezdeki hain yapılanmalara karşılık verirken kullandığı araçların “füze ve dron” olduklarını vurgulayıp ağırlaştırarak, zihinlere hafifinden bir “canavar molla” çağrışımı üflemeyi de ihmal etmiyor.
“İran’ın topyekun yıkıma uğratılması hedefiyle hareket edilmesini tasvip etmediğimiz gibi, İran’ın bölge ülkelerine yönelik tutumunu da tasvip etmiyoruz” (T.Erdoğan, 7 Nisan 2026)
Savaş 40.gününe dayandığında, tahminlerin aksine, İran’ın dağılmayacağı ortaya çıkıp, geçen yüzyılın başında Moskova-Ankara dayanışmasıyla boşa çıkarılan 1918 Kafkas Seddi projesine, “Turancılık, Türkçülük” soslamasıyla, İran’ın kuzeyini de dahil ederek, Rusya’yı kuşatma hayali suya düşünce; savaşın uzaması durumunda Anadolu’ya yayılacağı, Türkiye cephesinin açılacağı ihtimaliyle dehşete kapılan Akape rejimi, savaşı çağrıştıran “saldırı” kelimesinden vazgeçip, barışı çağrıştıran ifadeler kullanmaya başlıyor. İran’ı hedef alan Amerikan-İsrail terör saldırısı, “saldırı” yerine, “…hareket edilmesi” denilerek yumuşatılırken; İran’ın, “bölge ülkeleri” denilen, başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere, körfezdeki kukla yapılanmaları, meşru vatan savunması kapsamında vurmasıysa, “…tutumu” şeklinde hafifletiliyor. Meşru vatan savunmasına “saldırı” denmekten vazgeçilmesi olumlu olsa da, “…tutumu” şeklinde hafifletilmesi, aslında bir sulandırmadır.
Ayrıca, İran’ın hem “bölge ülkeleri”nin kendilerine ait tesislerle, o ülkelerdeki Amerikan üslerini ve hem de İsrail içindeki hedefleri vurmayı kapsayan meşru vatan savunmasını, 28 Şubat ve 7 Nisan açıklamalarının her ikisinde de Amerikan üslerini ve İsrail içindeki hedeflerin vurulmasını ört bas edip, sadece “bölge ülkeleri”nin, kendilerine ait olan, liman ve havaalanı gibi tesislere indirgeme kurnazlığına dikkat edilmeli. Açıklamalarda, “İran, ‘bölge ülkeleri’ndeki Amerikan üslerini vurdu… İran İslam Cumhuriyeti, Siyonist İsrail rejiminin askeri tesislerini yerle bir etti” gibi cümleler özellikle kullanılmıyor. Açıklamalarda, “Amerika ve İsrail, İran’a saldırdı” veya “Amerika ve İsrail’in saldırısına uğrayan İran” gibi, İran’a yönelik saldırıyı tertipleyen fail ülkelerin kimliklerini açıkça belirten ifadeler de yok. “Bölge ülkeleri”ne “füze ve dron saldırıları”nı yapanın İran olduğu açıkça belirtilirken, İran’a saldırı olduğu bilgisi, “İran’a saldırıldı”, “İran, yıkıma uğratılmak istendi”, “İran’ın egemenliği ihlal edildi”, “İran’ın huzuruna kastedildi” gibi, “saldıran”, “…yıkıma uğratmak isteyen”, “…egemenliği ihlal eden”, “…huzura kasteden” özne ülkelerin adları açıkça zikredilmeyip, pasif cümlelerle gizleniyor. Açıklamalara göre, İran’ın egemenliği var olmayan bir şey tarafından ihlal ediliyor. Huzuruna kastedip, yıkımını isteyen de yine varlık olarak mevcut olmayan o aynı şey. Hal böyleyken, İran, bu “varlığı yok fail”e karşılık vereceğine, dönüp hiçbir şeyden haberi olmayan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Bahreyn gibi, kendi halindeki masum “bölge ülkeleri”ne füze ve dronlarla saldırıyor!
Gözden kaçırılmaması gereken bir başka nokta; rejimin metin yazıcıları, İran’ın meşru vatan savunmasıyla, Amerikan-İsrail saldırısını aynı kefeye koydukları “saldırı” kelimesini 7 Nisan’da kullanmıyorlar; fakat İran’ın meşru vatan savunmasıyla, Amerikan-İsrail saldırısını, tek bir kefede aynılamayı, bu defa her ikisini de “tasvip etmeyerek” yapıyorlar.
Sureti haktan çatal İblis dili böyledir; bir kenarıyla hakikatin yarısını söyler, diğer kenarıyla ya susar ya da daha beteri, ilk söylediklerini ters yüz edip inkardan gelerek, hakikati bütünüyle iğdiş eder.
Akape rejiminin, Amerikan-İsrail yönetimlerini -Trump yönetimini çok daha fazla olmak üzere- kollayan bütün bu çarpıtmalarının, yaptığı sözlü-yazılı açıklamalarda “Amerika ve İsrail, İran’a saldırdı. İran, bu iki saldırgana karşı, istiklal savaşı, bağımsızlık savaşı veriyor. Bağımsızlığını ve egemenliğini kurtuluş savaşı vererek kazanmış bir millet olarak, İran’ın yanındayız. İran’ın bağımsızlık savaşını destekliyoruz” gibi ifadeler kullanmaktan kaçınmasının sebebi, Türkiye Cumhuriyetinin temelindeki Kurtuluş Savaşı’nı unutmuş, unutturulmuş kitlelerin bilincinde bir uyanışa yol açma korkusudur; “Mademki Kurtuluş Savaşı vermiş bir millet olarak İran’ın yanındayız, o halde neden ortak düşmana karşı, İran’la omuz omuza savaşa girmiyoruz?” sorusuyla başlayacak bir uyanışın, ilhamını İran direnişinden alan bir hızla, “Türkiye, Rusya, Çin, İran dayanışmasını gerçekleştirelim, bütün ‘küçük Amerika’ rejimlerini değiştirelim. Ya İstiklal, Ya Ölüm!” seviyesine sıçrama ihtimalinden duydukları derin korkudur.
(“Ya İstiklal, Ya Ölüm!” şiarı karşısında “barışçı” kesilmek, Anglosakson-Amerikan sömürgeciliğine taşeron rejimlerin alameti farikasıdır. Dünün “küçük İngiltere”ci İstanbul rejimi, Moskova-Ankara hükümetlerinin ortak düşman İngiliz emperyalizmine karşı “Ya İstiklal, Ya Ölüm” dayanışmasını “Sevr barışçılığı”yla önlemeye çalışmıştı; bugünün “küçük Amerika”cı Akape rejimiyse, aynı melaneti, Atatürk’ün, İngiliz emperyalizmi ve taşeronları denize döküldükten, askeri-siyasi zafer kazanıldıktan sonra kullandığı “Yurtta Barış Dünyada Barış” şiarını alet ederek işliyor)
Rejimin siyasi kanadı gibi, silahlı kanadı da, İran’ın istiklal savaşına, “Ya İstiklal, Ya Ölüm!” sloganına düşmandır.
“…Malum bir askeri hakikat, felsefi hakikattir; ‘Ordunun ruhu subaylardadır’ O halde subaylarımız, düşmanlarımız tarafından yıkılmak istenilen ordumuzu tamir edecek ve canlandıracak ve ordu ve milletimizin bağımsızlığını muhafaza edecektir. Millet, bağımsızlığının muhafazasından ibaret olan hayati gayesinin teminini ordudan, ordunun ruhu olan subaylardan bekler. İşte subayların yüce olan vazifesi budur.
Allah göstermesin, milletin bağımsızlığı ihlal edilirse bunun vebali subaylara ait olacaktır. Subaylar, izah ettiğim yüce, mukaddes ve bütün açılardan üzerlerine düşen vazife itibarıyla, bütün mevcudiyetleriyle ve bütün dikkat ve felsefeleriyle, giriştiğimiz bağımsızlık mücadelesinde birinci derecede faal ve fedakar olmak mecburiyetindedirler. Şahsi ve hususi itibarıyla da subaylar, fedakarlar sınıfının en önünde bulunmak mecburiyetindedirler. Çünkü düşmanlarımız herkesten önce onları öldürürler. Onları aşağılar ve hor görürler.
Hayatında bir an bile olsa subaylık yapmış, subaylık izzetinefsini, şerefini duymuş, ölümü küçümsemiş bir insan, hayattayken, düşmanın tasarladığı ve reva gördüğü bu muamelelere katlanamaz. Onun yaşamak için bir çaresi vardır; Şerefini korumak! Halbuki düşmanlarımızın da kastettiği, o şerefi ayaklar altına almaktır. Dolayısıyla subay için ‘Ya İstiklal, Ya Ölüm!’ vardır. Fakat arkadaşlar ölmeyeceğiz, bağımsızlığımızı muhafaza ederek yaşayacağız ve milletimizi daima bağımsız görmekle bahtiyar olacağız!” (Atatürk’ün subaylara hitabı. Temmuz 1920 Afyonkarahisar Kolordu Dairesi)
Atatürk’ün, tarih içinde taşıdığı anlamına bu cümlelerle işaret ettiği, Türk milletine “subaylık ruhu”yla, terör örgütü NATO’ya “taşeronluk karakteri” arasında en ufak bir benzerlik yoktur.
Akdeniz üzerinde ne zaman bir füze düşürülse, dakika geçmeden, anında ve daima “İran’dan ateşlendiği belirlenen…” diye başlayıp, “…ve Türk hava sahasına giren bir balistik mühimmat, Doğu Akdeniz’de konuşlu NATO hava ve savunma unsurları tarafından etkisiz hale getirildi. Ülke topraklarına yönelik her türlü tehdide karşı gereken tedbirler kararlılıkla ve tereddütsüz bir şekilde alınacaktır” şeklinde devam edip biten, hemen hemen birbirinin kopyası tek tip bildiriler yayınlayan MSB’nin (Milli Savunma Bakanlığı) başındaki Y.Güler adlı zatın, A.Davutoğlu, F.Sinirlioğlu, H.Fidan adlı, 3 azılı Atlantikçi teröristle birlikte, asıl amacı anti Siyonist Suriye/Esat yönetimini yıkmak olan saldırının “gerekçesi” olarak kullanacakları provokasyonu;
“…Şimdi biz gerekçeyse…ben öbür tarafa, gerektiğinde 4 tane adam gönderir, 8 tane boş alana füze attırırım. Problem değil o. Gerekçe üretilir”
“Hayır, gerekçe üretmek başka…da çok sağlam gerekçe lazım”
“Biz niye illa Süleyman Şah’ı bekliyoruz, ben onu anlamadım”
“Gerekirse oraya da (Süleyman Şah Türbesi) biz saldırtırız önden canım”
“Gerekçe lazım bize gerekçee!”
“Hayır, ben gerekçeyi hallederim, gerekçe problem değil yaa!”
…diyaloglarıyla tartıştıkları 14 Mart 2014 tarihli toplantıda, ikide bir, “Efendim biz hazırız! Sayın bakanım biz hazırız” yollu, hop oturup hop kalktığı hatırlanırsa, “füzeler provokasyonu”na -füzelerin Irak’a sızmış İsrail unsurları tarafından atıldığını bildiği halde, ki eldeki imkanlar düşünüldüğünde tespit edilememiş olması düşünülemez- asıl faili gizleyip, hedef şaşırtan MSB bildirileriyle zaten katılmış olan bu sallabaş zatın, provokasyonda daha aktif bir rol oynamış olması veya en azından önceden haberdar edilmiş olması, yüksek bir ihtimaldir.
Türk Silahlı Kuvvetlerinin, darbe bastırma bahanesiyle bütün tarihi kurumları ve yapısıyla, 15 Temmuz, 2016’da lağvedilmesiyle peydahlandırılan MSÜ (Milli Savunma Üniversitesi); kuvvet komutanlıkları ve genel kurmayla birlikte, MSB’ye bağlı tek bir “yapılanma” olarak, rejimin silahlı kanadını oluşturur. Tayyip’in kapıkulları olan sahte “TSK” yapılanmasını (Teseka) taklit üniformalarına ve ad benzerliğine aldanıp, Mustafa Kemal’in askerleri olan gerçek TSK’yla (Türk Silahlı Kuvvetleri) karıştırmamalıdır.
(MSB’nin ilk sorumlusu H.Akar’la, şimdiki sorumlusu Y.Güler’in söz ve eylemleriyle ortaya çıktığı üzere, 15 Temmuz’la ilgili olarak, “NATO’ya karşı olan askerler, NATO yanlılarını tasfiye etti” iddiası, hakikatin en fazla yarısını ifade ederken, diğer yarısını örten bir iddiadır. “Akape’ye kapıkulu NATO yanlısı unsurlar, belki NATO’ya değil, ama Akape iktidarına kesinlikle karşı olanları tasfiye etti” 15 Temmuz’da olan budur)
Sonuç olarak, mevcut Akape rejimi;
2002 Kasım’ından bugüne, Avrasya güçleriyle Atlantik kampının karşı karşıya geldiği her cephede, Irak’ta, Suriye’de, Libya’da, İran’da, Afrika’da, Kafkasya’da, Orta Asya’da, Atlantik kampı hesabına faaliyet gösteren siyasi kanat AKP (Akape)…
NATO terör örgütünün Batı Asya’daki ayağı, taşeron silahlı kanat, taklit “TSK” (Tayyip’in Silahlı Kapıkulları)…
Kendilerini, sosyalist, milliyetçi, İslamcı, Türkçü, Kürtçü, nasıl adlandırıyor olurlarsa olsunlar, hangi ideolojinin diliyle ve nasıl bir politik söylemle ifade ediyor olurlarsa olsunlar, dünya ölçeğindeki tektonik değişimin, esasen, kişisel çıkarını toplumun genel çıkarı üzerinde gören bencil bireyci, hız müptelası, hedonist tiple; kişisel çıkarını toplumun genel çıkarı içinde gören adil toplumcu, sakin, fedakar tip arasında, Batı’nın battığı, Doğu’nun doğduğu bir uygarlık mücadelesi olduğunu bir türlü kavrayamadıkları, dolayısıyla, iflas etmiş neo liberal sömürgeci “Atlantik demokratlığı”nı bir türlü aşamadıkları için, 25 yıl içinde ayaklarına defalarca gelen, Akape’yi iktidardan indirme fırsatını değerlendirmek yerine, her defasında payandalayıp, ömrünü uzatan naylon muhalefet…
Ve Batı’nın psikolojik savaş ve propoganda merkezlerinde “haber” olarak imal edilen ne kadar yalan ve iftira varsa, borazanlığını yapmakla görevli, enformasyon eşkiyası “medya”dan oluşan, BOP taşeronu, bir Atlantik (Anglosakson-Amerikan) sömürge rejimidir.
BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) aslında BİP (Büyük İsrail Projesi) olup, bütün kıtaların anası Avrasya’nın merkezindeki Asya’nın eşsiz zenginliklerini yağmalamayı amaçlayan esas projenin bölgemizdeki ayağıdır.
Atlantik sömürge rejimi, Kurucu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 1938’de vefatından sonra bir “devlet” kararı olarak benimsenip, açıkça uygulamaya konan “yeniden sömürgeleşme” süreciyle vücut bulmuştur*
Beştepe’yle İsrail yönetimi arasında zaman zaman nükseden atışmalarsa tam bir kandırmacadır. Akape’nin yüzündeki anti Siyonist makyaj ne zaman akmaya başlasa, İsrail cenahından, hemen apar topar birtakım öfkeli sesler, “Bu Erdoğan çok tehlikeli bir radikal İslamcıdır, haa!” sesleri yükselir. Akape cenahı altta kalmaz; çok daha öfkeli “Katil İsrail!” haykırışlarıyla, kola kutularını yerlere, duvarlara çarpıp, topuklarıyla ezerler; Stardust şubelerine cihat ilan edip, kâğıt kahve bardaklarına cepheden hücum ederek hepsini öldürürler; hemen ardından, adet olduğu üzere, ak kefenlere bürünüp, Galata Köprüsü’nde “Bekle bizi ey Kudüs!” diye bağırarak cihanı titretirler. Beklemekten ağaç olan Kudüs, böylece bir defa daha, bekleye bekleye fetholunmuş gibi olur. Fetholunmuş gibi hissolununca, artık fazla fütühata gerek kalmaz; cihat kazanılmış, makyaj bir sonraki atışmaya kadar tazelenmiştir.
(Akape cenahı, bütün bu ateşi yüksek sahne gösterilerini sergilerken, İsrail’in Gazze ve Lübnan saldırılarında kullandığı yakıtın, Azerbaycan-Türkiye hattından sevkiyatına, çelik, alüminyum, çimento gibi, ihtiyaç duyduğu mal ve malzemelerin ihracına aralıksız devam edilmiş; hatta Suriye’yi, Şam’a çöreklendirilen -tıpkı Akape gibi, “Siyonizme güya karşı, ama aslında, sadece Siyonizme karşı vatanlarını savunan yönetimlere karşı” olan- birtakım Atlantikçi örgütler eliyle İsrail’e sunup, “Suriye fatihi” bile olunmuştur. Suriye’yi, İsrail rejimine sunarak “Suriye fatihi” olunurken, Amerika’yla İsrail’in İran’a saldırıp, Yüksek Lider Hameney’i, birçok üst düzey yöneticiyi, seçkin komutanları ve bilim adamlarını, aileleriyle birlikte katlettiği; İran’ınsa, bölgedeki Amerikan-İsrail hedeflerini dümdüz ettiği savaş, rejim borazanı haset münafıklara göre, “Savaş değil, Yahudi-Acem danışıklı döğüşü”dür. Netanyahu’nun siyasi metresi Trump, “2000 yıldır kimsenin yapamadığını yaptın, vaat edilmiş toprakların bir kısmını kurtardın, İsrail’e kazandırdın. Aşkolsun sana!” gibisinden, rejimin yanağından makas alınca, “Trump, Suriye fethini onayladı!” diyerek, manşetlerde, ekranlarda halay çekip, “şükür gözyaşları”na boğulanlar, yine bu çok çok sıkı “anti Siyonist” maskeli Süfyanosiyonist münafıklardır)
3- Tek kutuplu hegemonyası, Rusya’nın 2022 yılı 24 Şubat’ında giriştiği Özel Askeri Operasyonla, Avrasya’nın Atlantik işgali altındaki uzantısı Avrupa’da, Ukrayna sahasına gömülen Batı sömürgeciliği, tarihi olarak ölmüştür. İtalyan şehir devletleriyle başlayıp, kabaca, 15. ve 16. yüzyıllarda Portekiz-İspanya, 17. yüzyılda Hollanda, 18. yüzyılda Fransa’nın egemenliğinden sonra, 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ilk yarısında İngiltere’nin, İkinci Dünya Savaşı sonrasından, 2022 yılına kadarsa, ABD’nin belirleyici güç olduğu bu sömürgeci uygarlık, artık ölü bir gövdedir.
Trump’ı başkan yaparak iktidara tam çöreklenen neo kon ekibin, Brüksel çetesiyle birlikte, Ukrayna, Suriye, Filistin cephelerinde saldırılarını arttırması, İran, Lübnan cephelerini açması, Orta ve Güney Amerika’da, rejim içi komplolarla iktidarları değiştirmesi, Erdoğan, Aliyev, Paşinyan gibi taşeronlarını kullanarak, Kafkasya’da ve bütün bir Sovyet coğrafyasında hamleler yapması, tıpkı, Halloween filminin Michael Myers’i, 13. Cuma’nın Jason’ı gibi, her öldürülüklerinde tekrar hortlayıp, tekrar saldıran korku filmlerinin lanetli figürleri misali, yaşadığını zanneden ölü bir gövdenin hortlama teşebbüsleridir.
Yaşadığını zannetmekte ısrar eden bir ölü gövde, artık ölmüş olduğuna konuşarak ikna edilemez.
Her hortlama teşebbüsünü, her saldırısını, bir sonrakine kadar püskürtmeye yeten misillemelerle sınırlı savunma hamleleriyle ve alttan alan tatlı dille yetinilirse, bu teşebbüsler tekrar tekrar hortlayıp, saldırma alışkanlığına dönüşür. Hareket ettikçe, dünyayı, parça parça dökülen çürümüş dokularından yayılan ağır bir bozulma kokusuna boğan ölü gövdenin kaçınılmaz dağılma süreci gereksiz yere uzar, bedel artar. Siyonazist Atlantik sömürgeciliğinin, tekrar ruhlanıp, hayata dönmesi imkansız ölü gövdesine, bütün dünya sathında, topyekun ateş seli bir Büyük Taarruzla yüklenilmeli, tıpkı Myers ve Jason gibi, bir daha hortlamamacasına, zerresi, külü kalmamacasına yok edilmelidir.
Olması gereken ve mutlaka olacak olanlar…
Amerikan devriminin asker-sivil evlatları, Amerikan halkını aldatan savaş suçlusu Trump ve ekibiyle, onların ipini ellerinde tutan Siyonazist “yapı”yı, meşruiyetini Kurucu Babaların koyduğu ilkelerden ve anayasadan alan bir ordu-millet operasyonuyla mutlaka iktidardan ve karar merkezi kurumlardan sökecektir. Yakalananları, Amerikan geleneklerine uygun olarak, katran ve tüye bulayıp, Washington sokaklarında dolaştırmakla mı yetinecekleri, yoksa şehir turu biter bitmez, en yakın ağac dalına mı asacakları, kendi bilecekleri bir iş. Ama en doğrusu, 2003’te Irak’a, 2011’de Libya ve Suriye’ye, 2026’da İran’a yapılan “yeniden sömürgeleştirme” maksatlı saldırıların siyasi sorumlularını ve soykırım suçu işleyenleri, İstanbul veya Tahran’da kurulacak uluslararası mahkemede, taşeron suç ortaklarıyla yan yana yargılayıp, hak ettikleri en ağır cezalara çarptırmaktır.
Dedelerinin, 1941’de, Sovyetler Birliği’ne düzenli ordularla, aniden saldırarak başaramadığını, yine düzenli ordu ve istihbarat unsurlarının planlayıp icra ettikleri, iç cepheyi hedef alan terörist saldırı kampanyasıyla başarmaya çalışan Atlantik kampının bu hayalinden vazgeçmediği, kampın merkez rejimleri (Washington, Londra, Paris, Berlin rejimleri) değişmediği sürece vazgeçmeyeceği ayan beyan, fiilen kesin olduğuna göre; Rusya, terör örgütü NATO üsleri dahil, bu saldırıların planlanmasında, yönlendirilmesinde ve icrasında rol alan, kullanılan her türlü hedefe, merkez rejim-taşeron rejim ayrımı yapmaksızın mutlaka taarruz edecektir. Taarruzlar, aynı düşmanın benzer saldırılarına uğrayan İran’la, “cephelerin birliği” ilkesince, eşgüdüm içinde gerçekleştirilecektir.
Her stratejik tercihin bir tahammül sınırı vardır.
Bir adamın cüssesi ve gücü ne kadar büyük olursa olsun, alttan almakta, tatlı ikna dili kullanmakta ne kadar ısrar ederse, karşısındaki kabadayı bozuntusu çelimsiz serseri, onun bu efendi tavrını o ölçüde zayıflığına yorup, daha da çamurlaşır. Çelimsiz serseri, sırnaşmaya, evin bahçe duvarına uzaktan taş atarak başlar. Karşıdan bir ses gelmezse, içine sindiği hendekten çıkıp, duvarın dibine kadar sokulur; bahçedeki çiçekleri, meyve ağaçlarını taş yağmuruna tutar. Adamın tepkisi “ayıplamakla” sınırlı kalırsa, bahçe duvarından içeriye atlar ve bu sefer evin kapısına, penceresine kaya parçaları atmaya başlar. Adamın, ikna sınırları içinde kalarak, “Git, belanı benden bulma!” hesabı, bir parça sertleşmesinin artık bir faydası olmaz. Camı, çerçeveyi indiren şımarık, tıfıl serseri, adamakıllı yüz bulup, cesaretlenir. Ne kadar ileri giderse gitsin, “bunun bir şey yapacağı yok”tur. Kendinden emin, pencereden içeri atlar. Eşyaları kırıp dökmeye, hane halkına tecavüze kalkışır. İşte o anda, hiç beklemediği bir şey olur. Evin içine kadar giren saldırganı durdurmadığı taktirde, “ev”ini, hane halkını, her şeyini kaybedeceğini anlayan dev adam, efendi tavrını bir anlığına bırakıp -aslında efendiliğini hiç bozmadan- saldırgana hak ettiği belasını nihayet verir; yapışkan parazitin canını bir yumrukta çıkarıp, tamuya yollar.
3.Reich’ın Nazizmi olarak öldürüldükten sonra, hayalini kurduğu 4.Reich’ın Siyonazizmi olarak hortlayan Atlantik sömürgeciliği, artık yaşamadığına, sadece hipersonik bir yumrukla ikna edilebilir. Rusya, İran ve müttefikleri, Avrasya’nın kahredici yumruğunu ölü gövdenin tam da hortlamaya cüret ettiği noktalarda indirip, işi bitirmelidir. Ne kadar gecikilirse, evin içindeki tahribat, ödenecek bedel, hiç de gerekmediği halde, o kadar büyük olacaktır.
Atlantik kampının hem merkez, hem de taşeron rejimlerinin iç cepheleri son derece zayıflamıştır. Kitleler, bir kıvılcımla ayağa kalkmaya, çoktan ölmüş o rejimleri alaşağı etmeye hazırdır. “NATO üsleri vurulursa, NATO anlaşmasındaki 5. maddeyi devreye sokarlar, bütün NATO üyeleri savaşa girer” itirazına yer yoktur; zira soğuk savaş ertesinde, “Liberalizm kazandı, tarih sona erdi!” hezeyanıyla bastırılan, farklı dünya görüşleri, farklı uygarlık anlayışları arasındaki çelişkiler, tek kutuplu Atlantik hegemonyasının Ukrayna’da tarihe karışmasıyla su yüzüne çıkmış, örgüt üyeleri arasındaki cılız politik bağ kopmuştur.
Terör örgütü NATO’nun Ukrayna sahasına bulaşması, Rusya’nın askeri müdahalesinin temel nedeni değil; temel nedene bağlı olarak ortaya çıkan tetikleyici nedendir. Temel neden, 1949’da kurulan NATO’ya karşılık olarak, 1955 yılında kurulan Varşova Paktı, Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle, 1991 yılında kendini feshettiği halde, NATO’nun var olmaya devam etmesidir. NATO dağıtılsaydı, dolayısıyla dışına taşacağı 1997 sınırlarına kadar genişlemiş bir NATO olmasaydı, Ukrayna sahası üzerinden Rusya’ya yönelen bir tehdit de ortaya çıkmayacaktı.
Rusya, Ukrayna cephesinde savaşın sona ermesi için gerçekleşmesi gereken şartlardan biri olarak ortaya attığı, NATO’nun 1997 sınırlarına dönmesi şartını, NATO’nun kendini feshetmesi şartı olarak mutlaka yenilemelidir.
İran’a yönelik saldırının temel nedeni, Siyonazist İsrail yayılmacılığıdır. ABD’nin resmî dilinde kabul gören BOP, aslında bu yayılmacılığın projesidir.
İran, bu yayılmacılığın İran’a yönelik “saldırı sürecini”, Irak’a, Libya’ya, Suriye’ye yönelik saldırılarda olduğu üzere, “demokratikleş(tir)me süreci” olarak kodlayıp, kitlelere öyle propaganda eden BOP’un, ABD Kongresinin kararıyla onaylanarak resmen iptalini, kalıcı bir barış için mutlaka şart koşmalıdır.
Rusya ve İran’ın, birlik ve bütünlüklerini korumalarıyla, çok kutuplu dünya düzeninin kurulması, birbirinden bağımsız, iki ayrı mücadele süreci değil; birinin gerçekleşmesi, diğerinin gerçekleşmesine bağlı, ikisi iç içe tek bir mücadele sürecidir. Rusya ve İran, birlik ve bütünlüklerini korumazlarsa, çok kutuplu dünya düzeni kurulamaz. Çok kutuplu dünya düzeni kurulmazsa, Rusya ve İran, birlik ve bütünlüklerini koruyamazlar.
Rusya yönetimi, tek kutuplu Atlantik hegemonyasını tamamen yıkmak yerine, “ABD’nin suyuna gitmeyi, iki kutuplu bir dünya düzeni kurmayı” öneren kökten batıcı neo liberal unsurları; çok kutuplu dünya düzeni kurma mücadelesinde ısrar edilirse, “toplumcu Avrasya devrimlerine yol açılacağı, hatta Bolşeviklerin yeni bir Ekim Devrimiyle Rusya’da iktidarı alacağı” korkusu çeken “ağzımızın tadı bozulmasın”cı oligarkları, siyasi karar alma sürecinden mutlaka tasfiye etmelidir.
İran yönetimi, “ağzımızın tadı bozulmasın”cı Rus liberallerinin İran’daki süt kardeşleri olan, “Hürmüz’ü ver kurtul”cu unsurları, siyasi karar alma süreçlerinden mutlaka uzak tutmalıdır.
Rusya ve İran,maddi çıkar karşılığında, Atlantik kampı hesabına beşinci kol faaliyeti yürüten yapılanmaların faaliyetlerini mutlaka durdurmalı, ifade ve düşünce özgürlüğünü Siyonazist bir sansürle yok eden bu rejimlerden maddi çıkar sağlamakta ısrar edenleri kapatmalıdır.
“Mekke Paktı” adıyla kurulan pakt, terör örgütü NATO’nun bölgede boşalttığı, boşaltacağı siyasi-askeri alanı doldurması için kurulmuş, Truva atı bir yapılanmadır. Rusya ve İran, Atlantik kampının üç vassal rejimine kurdurduğu Mekke Paktına, mutlaka karşılık vermeli, Tahran Paktını kurmalıdır.
Gayri meşru meşruiyetini, İsrail’in siyasi sömürgesi Amerikan rejiminden alan bir açık sömürge rejiminin işgali altındaki Türkiye, kilit ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti adı arkasına saklanan bu sömürge rejimi yıkıldığı taktirde, bölgedeki taşeron rejimlerin hiçbiri ayakta kalamaz.
Esas Savaşın, tayin edici muharebe alanı, Anadolu topraklarıdır.
Sömürgeci düşman ve taşeronları, geçen yüzyılın başında, Ankara-Moskova dayanışmasıyla nasıl Anadolu’nun harim-i ismetine gömüldüyse, bugün de öyle olacak; Moskova-Tahran ve (Türkiye Cumhuriyetini kurmuş olan) Ankara dayanışmasıyla harekete geçecek Avrasya güçleri, Atlantik’in ölü gövdesini, bu sefer bir daha hortlamamacasına, zerresi, külü kalmamacasına gömeceklerdir.
İçine girdiği vücudun bütün organlarını sömürüp palazlandıktan sonra, göğsünü parçalayarak dışarı çıkan asalak uzay yaratığı gibi, içine sızdığı Türkiye Cumhuriyetinin bütün kurumlarını, iliğini kemiğini kurutup semirdikten sonra, Akape’si, DEM’i, CHP’si, MHP’si, Yeni Parti’siyle, sonunda gövdeyi parçalayıp, gerçek yüzüyle dışarı çıkan 5 kafalı ucube rejim, kaderinden kaçamaz.
Toplu ifadeyle;
Siyonazist Amerikan-İsrail rejimlerinin, hem BOP’a taşeronluk yapması, hem de adı arkasına saklandığı Türkiye Cumhuriyetini, aynı proje icabı, etnik temelde parçalaması için kurup, iktidara çöreklendirdiği Akape…
Aynı anda bastıran yağmurla, doluya tutulmuş bir halde, kafası kesilmiş tavuk gibi, sağa sola kaçışırken, ona buna ciyakladıkça, kendini horoz zanneden bu iktidarın, “Terörsüz Türkiye” adıyla kodladığı “Türksüz Türkiye, Atatürk’süz Cumhuriyet” komplosuna katılan naylon muhalefet…
İstanbul Boğazı girişinde Rusya’ya karşı bir üsle, Adana’da İran’a karşı silahlı bir yapılanma kuran terör örgütü NATO’nun bölgedeki uzantısı, “hayatının hiç bir anında, subaylık izzetinefsini, şerefini duymamış” taklit “TSK”, tam adıyla, Tayyip’in Silahlı Kapıkulları…
Kitleleri, Batı’nın hiç de saygın ve güvenilir olmayan, New York Times, Wall Street Journal, Guardian, İndependent, Financial Times, Reuters, Politico, Economist, Bildt, BBC, CNN, CBS benzeri, yüzlerce psikolojik savaş atölyesinde imal edilen yalan ve iftira sağanağıyla aptallaştıralım derken, kendilerini aptallaştıran, TRT, Haber Global, ATV, Anadolu Ajansı, Akit, Yeni Şafak, Sabah vb. manipülasyon merkezlerinin, sağanak halinde salak, acınılası avanak mensupları…
Hepsi ama hepsi, İstanbul veya Tahran’da kurulacak uluslararası mahkemede, başta savaş suçlusu Trump ve ekibiyle, Trump’ın siyasi kapatması savaş suçlusu Erdoğan ve şürekası olmak üzere, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, 35 yıl boyunca, bölgemize, bütün dünyaya saldıran Atlantik kampının sağ ele geçen sorumlularıyla birlikte mutlaka toplu olarak yargılanacaklar ve hak ettikleri cezalara mutlaka çarptırılacaklardır.
Büyük Taarruz kaçınılmaz…
Hakikatte korkakların en korkağı, namussuzların en namussuzu, ne iki yüzlü birer köpek oldukları alınlarından okunan insanlık düşmanı alçaklara aman yok.
Mutlak Sonsuzluğun kabaran öfkesi, ötelerin de ötesinden yükselen sesiyle…
“Ya İstiklal, Ya Ölüm!”
OrduMillet
*1923-1938 döneminin tam bağımsızlık ilkesinin, dolayısıyla kurucu ideoloji Kemalizm’in ve onun Batı emperyalizmine karşı, Türkiye Cumhuriyeti-Sovyetler Birliği devrimci dayanışma siyasetinin, 1938’den sonra yoğun bir anti Sovyet, anti sosyalist/komünist propaganda eşliğinde, aşama aşama inkar ve tasfiyesiyle at başı peydahlandırılan “Türkiye Cumhuriyeti” maskeli bu “rejim”in özet profili, başlıklar halinde şudur.
1938-1950 dönemi. “yeniden sömürgeleşme” süreci, İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından, Amerikan Missouri zırhlısının Istanbul’a gelmesiyle açıldı. Sürecin başladığını sembolize eden bu “dostluk ziyareti” sırasında, siyasetçisi, askeri, polisi, gazetecisi, imamı, hocası, bütün bir yönetici sınıfın sergilediği; genelevlerin yenilenip, Amerikan denizcilerine tahsis edilmesi; şehrin duvarlarının, camilerin, “Hoşgeldiniz Denizciler” afiş ve mahyalarıyla donatılması; şehir esnafına, yaptıkları alış verişlerden hiçbir ücret almadan, Amerikan askerlerine nasıl nezaketle hizmet edecekleriyle ilgili, kapı kapı dolaşarak, sıkı tembihlerde bulunulması vb. yüz kızartıcı tutum ve davranışlar, Osmanlı’nın çürüme döneminden, cumhuriyete sirayet edip, en uç noktasına Akape döneminde ulaşan tam bağımsızlık düşmanı yaltakçı “taşeron karakter”in ne kadar içselmiş olduğunu gösteren ibretlik örneklerdir.
Yine bu dönemin sonlarında, Rus salatası adının menülerden kazınıp, Amerikan salatası yapılması, 1950-1960 döneminden itibaren görüleceği üzere, bu içselleştirmenin, ideolojik-politik bir kampanyayla, “Rus olan her şeyi hayat dışına atıp, Anglo-Amerikan olan her şeye tapınma” histerisine dönüştürüleceğinin habercisi ibretlik örnekler arasındadır.
ABD’yle, 1945’de Borç ve Kiralamalar Anlaşması, 1947’de Türk-Amerikan Askeri Yardım Anlaşması, 1949’da Türk-Amerikan Eğitim Komisyonu Anlaşması imzalandı. “yeniden sömürgeleşme” sürecinin, askeri, siyasi, mali, kültürel kurumsallaşması, bu anlaşmalarla başladı.
İlkokuldan başlayarak, bütün ayrıntılarıyla öğretilmesi gereken İstiklal Savaşı’mızı, bir diğer adıyla, Milli Kurtuluş Savaşı’mızı, etnikçi-yobaz “küçük İngiltereci” hainlerin hainliklerini gizleyen üç-beş basmakalıp cümleyle geçiştirip, İstiklal Savaşı’ndan neredeyse habersiz, iğdiş kuşakların ortaya çıkmasına yol açan okul eğitim-öğretim programlarını hazırlayan, bir başka ifadeyle, Türk milletine neyin anlatılıp, anlatılmayacağına karar veren, son sözü Amerikan büyükelçisinin söylediği, Fulbright Komisyonu olarak da bilinen Türk-Amerikan Eğitim Komisyonudur.
1950-1960 dönemi. Atatürk’ün toprak reformuna karşı birleşen Egeli toprak ağalarıyla, Doğulu toprak ağalarının kurduğu DP (Demokrat Parti) döneminde, askeri yardım ve kolaylıklar, üs tahsisi, savunma işbirliği, ekonomik işbirliği ve yatırım gibi, çeşitli başlıklar altında çok sayıda anlaşma imzalandı. Türkiye Cumhuriyeti, bu “anlaşmalar”la Atlantik kampına her bakımdan zincirlendi.
İlhamını Kurtuluş Savaşı’mızdan alan Cezayir Kurtuluş Savaşı sırasında, Cezayir Kurtuluş Cephesi’ne düşmanlık, emperyalist Fransız sömürgeciliğine destek siyaseti izlenmesi ve terör örgütü NATO’ya (tabela adı, North Atlantic Treaty Organization; fiiliyattaki adı, Kuzey Atlantik Terör Organizasyonu) katılma ücreti olarak, binlerce Mehmetçiğin, Kore’ye saldıran Amerikalı işgalcilere “canlı kalkan”yapılıp, katlettirilmesi gibi, iki yüz kızartıcı fiil, yine bu dönemde işlendi.
Ve yine bu dönemde, “Türk milletine subaylık ruhu”nun Türk Silahlı Kuvvetlerinden tasfiyesine, “Amerikan sömürgeciliğine ve terör örgütü NATO’ya taşeron karakter”in palazlandırılmasına başlandı. (DP iktidarına direnen vatansever üniversite öğrencileri üzerine ateş açtıran, İstanbul Emniyet Müdürü F.Oktay, Genel Kurmay Başkanı R.Erdelhun ve benzerleri, taşeron karakterlilerin ilk örnekleridir)
27 Mayıs 1960 Ordu-Millet İhtilali. O vaktin Akapesi “küçük Amerikacı” DP, “Ordu, Millet El Ele!” şiarıyla harekete geçen asker-sivil devrimci vatanseverlerin öncülüğünde, halk tarafından iktidardan söküldü. İhtilalin komuta kademesini oluşturan askerlerin kurucu ideolojiye bağlılıkları şu veya bu ölçüde devam etmekle birlikte, 10 yıldır maruz kalınan Atlantik ideolojisinin yol açtığı tahribatın etkisiyle, ihtilalin ideolojik-politik çizgisi, “Türk milletine subaylık ruhu”yla, “NATO’ya taşeron karakterin” mücadelesini de içeren bir karışım olarak şekillendi.
DP’yi ve Türk Silahlı Kuvvetleri içindeki üst rütbeli adamlarını iktidardan söken ihtilal, tam bağımsızlıkçı, anti sömürgeci muhalefete yolu açan bir anayasa yaptı; ancak terör örgütü NATO’dan çıkamadı, Türkiye’yi Atlantik kampı hapishanesine bağlayan zincirleri kıramadı.
1960-1971 dönemi. 27 Mayıs 1960 Ordu-Millet İhtilalini gerçekleştiren devrimci asker-sivil ittifakı, kurucu ideoloji Kemalizm’in tam bağımsızlık ilkesine dayanarak, 27 Mayıs’a kıyasla, çok daha toplumcu/sosyalist bir çizgide örgütlendi. Tam bağımsızlıkçı, anti emperyalist muhalefet, 1961 Anayasası’nın açtığı yoldan hızla yükseldi, toplumsallaştı. Amerikan emperyalizmini ve onun terör örgütü NATO’yu hedefe koyan eylemler ve gösteriler yurdun dört bir köşesine yayıldı. Meydanlar, fabrikalar, üniversite kampüsleri, “NATO’ya Hayır!…Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi! 6. Filo Defol!…Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye!” sloganlarıyla sarsıldı.
“Küçük Amerika” düzeni, 1969 “Kanlı Pazar”ında, Amerikan 6.Filosunu protesto eden tam bağımsızlık yanlısı devrimci öğrencilere, işçilere saldırıp ikisini katleden, Komünizmle Mücadele Derneği, Milli Türk Talebe Birliği vb. “maneviyatçı, Türkçü” yapılanmalarını bu dönemde sahneye sürdü. 1960 Ordu-Millet İhtilalinin NATO’ya bağlı kanadı partileşti; MHP kuruldu. Barzani Kürtçülüğü dışında kalan Kürtçülükse, henüz Türkiye devrimci hareketinden ayrılmamıştır.
12 Mart 1971-14 Ekim 1973 dönemi. 12 Mart “ara rejimi” olarak anılan bu dönem, devrimci asker-sivil ittifakın bir ordu-millet harekatıyla iktidara el koyma girişimini, M.Kaynak, M.Eymür adlı iki ajanın ihbarıyla, 9 Mart’ta engelleyen Genel Kurmay Başkanı M.Tağmaç, 1.Ordu Komutanı F.Türün vb. “anti Kemalist Atatürkçü” bir başka ifadeyle “NATO’ya taşeron karakterli” unsurların, Süleyman Demirel hükümetine verdikleri muhtırayla başladı. Anti Atlantik ittifaka önderlik eden oluşumlar ve örgütler, örneğin, THKO (Türk Halk Kurtuluş Ordusu), THKP/C (Türkiye Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi, TİİKP (Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi) bu unsurların, 12 Mart Muhtırasıyla başlattıkları karşı saldırıyla tasfiye edildiler. (TİİKP, 1977 yılında, TİKP-Türkiye İşçi Köylü Partisi adıyla, yasal bir parti oldu)
İttifaka önderlik eden oluşum ve örgütlenmelerin, Türk Silahlı Kuvvetlerinin komuta kademesini ele geçiren “anti Kemalist Atatürkçü” askerler tarafından tasfiye edildikleri 12 Mart; dünya görüşü toplumcu, şiarı tam bağımsızlık, sloganı “Ya İstiklal, Ya Ölüm! olan ve bu ayırt edici özellikleriyle, 1938 sonrası benimsenen “yeniden sömürgeleşme” sürecine bir engel, bir “tehdit” oluşturan kurucu ideoloji devrimci Kemalizm yerine; onun bu ayırt edici özelliklerine taban tabana zıt bir “Atatürkçü”lüğü yerleştirme operasyonudur.
1971-1980 dönemi. Türkiye devrimci hareketi, Sovyetler Birliği, Çin Halk Cumhuriyeti arasındaki ideolojik ayrılığın da etkisiyle, fraksiyonlara bölündü. “Devletin kolluk güçlerine yardımcı” MHP güdümündeki “ülkücü hareket”le, bu fraksiyonlar arasındaki alçak yoğunluklu iç savaş, bütün dönem boyunca devam etti. İslamcı akım, MNP’nin (Milli Nizam Partisi) ardından, anti batıcı söylemle kurulan MSP’yle (Milli Selamet Partisi) kitleselleşme rotasına oturdu.
Barzani Kürtçülüğü dışında kalan Kürtçülük akımı, şeklen bağımsız bir yarı-sömürge olan Türkiye’nin “sömürgeci”, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nunsa, “sömürgeci baş düşman” Türkiye Cumhuriyetinin sömürdüğü “iç sömürge” olduğunu söyleyerek, PKK (Kürdistan İşçi Partisi) adıyla, Türkiye devrimci hareketinden ayrıldı.
12 Eylül 1980 Atlantik Darbesi. Genel Kurmay Başkanlığıyla, 4 kuvvet komutanlığını elinde tutan anti Kemalist Atatürkçüler, “bırakınız özgürce çalsınlar, bırakınız özgürce çırpsınlar liberalizmi”ne kapıları kapalı veya tam açık olmayan, Sovyetler Birliği, Arap BAAS yönetimleri, İran İslam Cumhuriyeti ve bütün tırpanlamalara rağmen, tam bağımsızlık ilkesine dayanan stratejik paradigmasını kısmen koruyabilmiş Türkiye Cumhuriyeti gibi ülkelere karşı, İngiltere Başbakanı Thatcher ve ABD Başkanı Reagan öncülüğünde, ilk kapsamlı neo liberal saldırı dalgasını başlatan Atlantik kampının tam desteğiyle, “emir komuta zinciri içinde” iktidara el koydu. Şu veya bu ölçüde muhalif olanlar da dahil, hangi kesimden olurlarsa olsunlar, kurucu ilkelere bağlılığını koruyanların, en azından o dille konuşanların ağır bastığı TBMM derhal lağvedildi, bütün siyasi partiler kapatıldı, 61 Anayasası iptal edildi.
1980-1990 dönemi. Tam bağımsızlık ilkesinden koparılmış, içi boşaltılmış bir şekil Atatürkçülüğü propagandasına paralel olarak, Türkiye devrimci hareketi bütünüyle ezildi, ülkücü hareket hizaya getirildi. “Serbest piyasa ekonomisi”ne, daha doğrusu “yağma ekonomisi”ne daha uygun yeni bir anayasanın 1982’de yürürlüğe konmasının ardından yapılan 1983 seçimleriyle, siyasi iktidar, Türkiye Cumhuriyetinin yağmaya tam olarak açılmasına direnen kurumları, mevzuatı iptal etmesi veya yeniden düzenlemesi için, neo liberalist ANAP’a (Anavatan Partisi) teslim edildi.
Tarihe, “Demiryolu komünist işidir”, “Benim memurum işini (avantasını kapmasını) bilir”, “Anayasayı bir kerecik delmekten bir şey olmaz” gibi parlak vecizelerle geçen T.Özal’ın genel başkanlığını yaptığı bu partinin iktidara çöreklenmesiyle birlikte, kamuculuğa, kamucu kavramlara, kurucu ilkelere yönelik ideolojik saldırı hızlandı. Ç.Altan ve mahdumları, C.Çandar, E.Ardıç, A.Özkök, M.Ali Birand, H.Cemal, G.Civaoğlu vb. sayısız propagandist, toplumsal hafızanın tamamen silinip yeniden programlanması için seferber edildi. Köşe yazılarında, haber metinlerinde, tartışma programlarında, “hantal devlet”, “devletin küçültülmesi”, “dış dünyaya açılma”, “Türkiye’nin dünyayla bütünleşmesi”, “bağımsızlığın modası geçti”, “ulusalcılık faşizmdir”, “kamu iktisadi teşekkülleri, Türkiye’nin sırtında kamburdur”, “devlet sütçülük yapmaz, devlet ekonomiden elini çeksin” vb. kalıpların aralıksız tekrarlandığı yoğun bir kampanyaya girişildi.
Kendisini hizmet hareketi olarak adlandıran Gülen cemaatinin önü açıldı.
Türkiye devrimci hareketini, sömürge-iç sömürge ayrımıyla iki kutba bölen Kürtçülük, Türkiye Cumhuriyetine karşı silahlı mücadeleye başladı. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da bulunan Türkiye devrimci hareketine mensup örgütlerle, diğer Kürtçü örgütleri tasfiye etti.
1990-2000 dönemi. Bir kutbunda Avrasya’nın, Doğu’nun lideri Sovyetler Birliği, diğer kutbunda Atlantik kampının, Batı’nın lideri ABD’nin yer aldığı iki kutuplu uluslararası düzen, Almanya’nın birleşmesi, Sovyetler Birliği’nin Anglo-Amerikan hayranı neo liberalistler tarafından içerden dağıtılmasıyla sona erdi. Güç dengesi, Atlantik kampı lehine bozuldu. ABD, tek kutuplu dünya hegemonyasını kurduğunu, bu hegemonyaya kimsenin karşı koyamayacağını göstermek için, o sırada Atlantik üssü Kuveyt’teki yapılanmaya son vermiş bulunan Irak’a saldırdı. (17 Ocak,1991)
Türkiye’nin Atlantik yağmasına tam olarak açılmasına direnen engelleri ortadan kaldırması ve bu maksatla, neo liberalizmi kutsayan bir İslami ve etnikçi “açılım” yapması için iktidara çöreklendirilen ANAP, söz konusu saldırıya Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını anında kapayarak katıldı.
Büyük Doğu İBDA Hareketi, saldırıyı açıkça veya yarım ağızla karşı çıkıyormuş gibi yaparak destekleyen Atlantik İslamcılarının tersine, kesin bir tavırla, Irak’ın yanında yer aldı. (Refah Partisi’yle, Aydınlık grubuna bağlı Sosyalist Parti de bu tavra katıldı)
ABD Başkanı “baba” Bush, 27 Şubat 1991’de, Barzani-Talabani güçlerini Irak yönetimi üzerine sürdü. Bir bakıma ilk sömürge valisi olan T.Özal’ın erketelik yaptığı taşeron saldırı, Mart ayı sonunda bozgunla sonuçlandı
Etnikçi ve İslamcı yayınlarda, bir Avrasya devrimciliği olan Kemalizm’i ve Kurucu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü olumsuzlayan propaganda faaliyetine hız verildi. Özellikle, etnikçi propaganda diline, 71 hareketinin önderlerini (Mahir Çayan, Deniz Gezmiş, Doğu Perinçek) “Kemalist canavarlıktan oldukça etkilenmiş” olmakla itham eden ve 71 hareketini, “cılız bir anti-emperyalizm” olarak küçük gören, hayli kibirli bir bakış hakimdir.
71 devrimciliğini, Marksist-Leninist teoriyi tam kavrayamamakla itham eden PKK etnikçiliği, Sovyetler Birliği’nin, fanatik liberalist Özal’ın Rus kopyası, Yeltsin gibi gönüllü Amerikan kuklası liberalistler tarafından içerden dağıtılmasından sonra, 1995 yılında, bayrağından orak çekiçi çıkardı, Atlantik kampına katıldı.(O günlerde, ABD’nin bölgemize düzenlediği saldırıya karşı koyan her kesimden tam bağımsızlıkçı devrimcilere, “Özal’ın demokratik yaklaşımı”nı örnek gösteren etnikçi hareketin bütün siyasetine, o gün, bugündür, dünyayı Atlantik hapishanesinin mazgallarından seyreden, dolayısıyla, neo liberalist sömürgeciliğin “Bütün ideolojiler kaybetti, liberalizm kazandı, tarih bitti!” propagandasından oldukça etkilenmiş olan, ilkesiz fırsatçı bu bakış yön verecektir)
1996 Commentary Dergisi editörü Norman Podhoretz, henüz resmen ilan edilmemiş BOP’un kapsamını ana hatlarıyla açıkladı.
28 Mayıs, 1999 Ecevit’in başbakanlığında 57.hükümet kuruldu.
15 Kasım 1999 ABD Başkanı Clinton, TBMM’de, Avrasya-Atlantik kampı mücadelesi bağlamında, mesajı, “Yirmi birinci yüzyılda, Türkiye hangi tarafta yer alırsa, mücadeleyi o taraf kazanacak. Türkiye’nin Atlantik kampından çıkmasını mutlaka engellemeliyiz” olan bir konuşma yaptı.
2000-2015 dönemi. Yüz yıl önce, “Keşke Yunan galip gelseydi” diye saçın başını yolanların “siyasal torunları” olan, “yenilikçi” hizip, tam da vaktin BOP’u, Sevr dayatmasına taşeronluk yapan Yunan güçlerinin, Ankara yönünde başlattığı harekatın 80.yıldönümüne denk gelen 2001 yılı 14 Ağustos’unda, neo liberalist, Siyonist lobilerin tam desteğiyle, Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurdu. (Adalet ve Kalkınma Partisi tam adının rumuzu, AKP şeklinde yazılır. Bu kısaltmanın kelime olarak ifadesiyse, AK Parti olarak değil, AKEPE (Akepe) veya AKAPE (Akape) şeklinde yazılıp okunur. Tıpkı, Sosyal Demokrasi Partisi tam adının kısaltması olan SDP’nin, SODEP (Sodep) olarak yazılıp, okunmasında olduğu gibi. AK Parti ifadesi, kurulan partinin tam adı ise, bu adın kısaltması, AP olarak yazılır, ki partilerin sadece bir tam olur. AKP rumuzunu, Adalet ve Kalkınma Partisi tam adından başka, gayet fiyakalı fakat hayal mahsulü bir ikinci tam adın kısaltmasıymış gibi kullanmak, hile katmadan, çalıp çırpmadan, onu bunu aldatmadan hiçbir iş yapamayan Akape’li haramzadelerin karakteridir)
Akape, Gülen cemaati ilişkisi, bu dönemde, Türkiye Cumhuriyetinin Atlantik kampı ve onun terör örgütü NATO’dan çıkıp, tam bağımsızlığını ve egemenliğini yeniden kazanması için mücadele eden her kesimden Avrasya devrimcilerine karşı, neo liberalist bir ittifaka dönüştü. (2012 yılı Mart ayında MİT kriziyle bozulmaya başlayan bu ittifak, zamanla yerini -iki “çözüm süreci”, daha doğrusu, “çözüm süreci” olarak kodlanan, BOP’un geçen yüzyılın başındaki versiyonu “Sevr projesi”ni resmen ihya teşebbüsleri arasındaki duraksama hariç- yine Atlantikçi, Akape-PKK zımni ittifakına bırakacaktır)
Aradan geçen 10 yılda Irak yönetimini yıkma çabaları hüsranla sonuçlanan ABD yönetimi, 2000 yılında “atı çalan Florida’yı geçti” yöntemiyle başkan seçilen oğul Bush’la gerçekleştirmeyi planladığı Irak işgalinde dolaylı bir bahane olarak kullanacağı 9/11/2001 saldırısına yol verdi.
16 Ocak 2002 ABD’de Bush’la görüşen Başbakan Ecevit, “ABD’nin Irak’a yapmayı planladığı operasyona, Türkiye’nin destek vermeyeceğini” açıkladı.
Bunun üzerine, Akape başkanı Erdoğan, ABD’ye, ilki 27 Ocak 2002’de olmak üzere, apar topar 2 defa gidip, Bush’a, Siyonist lobi temsilcilerine bağlılığını sundu; Kürt Teali Cemiyeti’yle, Hevi Cemiyeti kurucularından ve İngiliz emperyalizminin taşeronu Sait’in yardımcılarından Abdurrahman Zapsu’nun torunu, neo liberalist Kürtçü Cüneyt Zapsu’yla birlikte, evinde yüz yüze gizlice görüştüğü, ABD Savunma Politikaları Kurulu Başkanı, BOP planlayıcılarından, neo konservatif Richard Perle’e, “ABD’nin Irak politikasını destekleyecekleri” sözünü, daha açık bir ifadeyle, “Akape’yi iktidar yaparlarsa, meşruiyet verirlerse, ABD’nin Irak saldırısına tam destek olacakları” sözünü verdi.
57.hükümette Başbakan yardımcısı olan MHP Genel Başkanı D.Bahçeli, Ecevit’in Irak saldırısına yardım ve yataklık yapmayı reddetmesinden hiç hoşlanmayan denizaşırı odakların Türkiye’deki işbirlikçilerinin elebaşısının telefonla verdiği, “Büyük reis, Başbakan Ecevit’e çok kızgın. Derhal erken seçim çağrısıyla hükümete emrivaki yap, Erdoğan’a yolu aç!” talimatıyla, Temmuz 2002’de, 11. Kocayayla Türkmen Kurultayında, Başbakan Ecevit’ten habersiz, 3 Kasım 2002’de erken seçim yapılması çağrısında bulundu.
Akape başkanı küçük taşeron reis Erdoğan’la, “Karanlıklar Prensi” lakaplı Richard Perle, 3 Kasım seçimleri öncesinde, yüz yüze bir gizli görüşme daha yaptılar.
Olaylar, deniz aşırı büyük reisin emrettiği üzere gelişti, 3 Kasım 2002’de yapılan seçimleri, aslında beklendik bir sonuçla, yüzde 34 oy oranıyla, 365 milletvekili çıkararak kazanan küçük taşeron reis ve çetesi iktidara çöreklendirildi.
Erdoğan, seçimlerin hemen ertesinde, 10 Aralık 2002’de ABD’ye çağrıldı. Yaklaşan Irak saldırısı öncesinde Bush’la yaptığı bu görevlendirme görüşmesinde, muhtemelen kendisine saldırıdaki göreviyle alakalı son talimatlar dikte edildi.
1 Mart 2003 Tezkeresi. Irak’a kuzeyden saldırmak üzere, 62 bin Amerikan askeri, 255 uçak ve 65 helikopterden oluşan bir gücün, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde konuşlandırılmasına ilişkin başbakanlık tezkeresi, 1 Mart günü yapılan meclis oylamasında, 250 ret, 19 çekimser oya karşın, 264 kabul oyu aldığı halde, yeterli kabul oyu sayısına ulaşılamadığı için, geçerlilik kazanamadı. Türk askerinin saldırıya fiilen alet olması engellenmekle beraber, kamuoyunun sandırıldığının tersine, Amerika yüzlerce aracı, malzemeyi Türkiye sınırlarından, Irak’a geçirdi, Diyarbakır’daki hava üssünü kullandı. Ayrıca Erdoğan, uyduruk sebeblerle yenilenen Siirt seçim komedisiyle başbakan olur olmaz, 20 Mart’ta tezkereyi meclisten geçirtip, ABD’nin bu faaliyetlerine bir bakıma “yasallık” kazandırdı, daha rahat sürdürmesini sağladı. (1 Mart tezkeresiyle alakalı, yıllardır propaganda edilen “Eğer tezkere meclisten geçseydi, Türk ordusu Musul ve Kerkük’ü alacaktı” iddiası, tevatürden ibarettir. Türk ordusu Irak’a girseydi, sadece Amerikan ordusunun izin verdiği bir bölgede, Amerikan komutası altında bulunacaktı. Musul’a, Kerkük’e değil girmesi, yaklaşması dahi söz konusu değildi)
19 Mart 2003 Üzerindeki güneş bir daha doğmamak üzere batan İngiltere’nin desteklediği ABD, “Irak’ta kitle imha silahları var” ve “9/11 saldırısını yapan El Kaide’yle, Irak yönetimi beraber çalışıyor” yalanlarıyla, Irak’a saldırıp, istila etti. Akape yönetimiyle, Fars körfezi kıyısındaki kukla Arap yönetimleri, bugün İran’ı hedef alan saldırıda olduğu gibi, bu istilaya yardım ve yataklık yaptılar.
İsrail yönetimi, önde gelen 3 anti Siyonist Arap yönetiminden biri olan Irak yönetiminin BOP kapsamında tasfiyesini sevinçle karşıladı.
31 Mart 2003 Erdoğan, Irak’a saldıran ABD ordusunun sağlığına, “ABD’nin, Irak’ta savaşan kahraman kadın ve erkek askerlerinin, mümkün olan en kısa zamanda, en az zayiatla evlerine dönmesi temennisiyle duacıyız” diye dua etti, yürekten başarılar diledi.
4 Temmuz 2003 Irak’ın Süleymaniye şehrinde, Amerikan askerleriyle, peşmergelerden oluşan bir silahlı grup, Türk özel kuvvetlerine mensup askerlere saldırıp, rehin aldı. Kurallara göre, silahla karşı koymaları gerekirken, başlarındaki komutan engel olduğu için tek kurşun atmadan teslim olan askerler, başlarına saman çuvalı, torba geçirilmiş bir vaziyette, kahkahalar atan, galiz küfürler eden bir kalabalığın ortasından, türlü hakaretlerle aşağılanarak geçirilip, sille tokat götürüldü. Askerlerin bu hali, propaganda seanslarında kullanılmak üzere, Talabani’nin oğlu tarafından videoya çekildi. Erdoğan, “ABD’ye nota verecek misiniz?” diye soran gazeteciye, “Ne notası, müzik notası mı?” diye efelenerek pısarken; askerlik bilinci, 1950-1953 Kore savaşında, emperyalist işgalcilere taşeronluk yapmakla, Amerikan askerlerine “canlı kalkan” olmakla gururlanan bir anlayışla şekillendirilmiş, “NATO askerine el kalkmaz” telkiniyle şartlanmış, vaktin Genel Kurmay Başkanı H.Özkök, askerlerin başlarına “çuval değil, poşet” geçirildiğini, bu geçirme işleminin, “pratik bir çözüm” olarak düşünüldüğünü, başka bir maksatla değil, “çevreyi göremesinler diye” yapıldığını, bu yapılanın, Amerikalılar için “çok normal” bir uygulama olduğunu belirten serinkanlı ifadelerle, kamuoyunun yüreğine, “Yani niyetleri kötü değildi, iyi niyetlice ş’aapmışlar, ortada öyle aman aman abartılacak bir şey yok” gibisinden su serpmeyi tercih etti.
8-10 Haziran 2004 Taslağı, 19 Şubat 2004’te, El Hayat gazetesinde yayınlanan genişletilmiş BOP, Georgia’da yapılan G-8 Zirvesinde resmen kabul edildi. Aynı ayda, 28-29 Haziran’da, İstanbul’da yapılan terör örgütü NATO Zirvesinde, bu proje kapsamında, İstanbul İşbirliği İnisiyatifi oluşturuldu.
Erdoğan’ın boynuna, biri, Irak’ı işgal edip yağmalayan Atlantik eşkiyasına yaptığı erketelik, yardım ve yataklık hizmetinden ötürü, Amerikan Yahudi Komitesinden Cesaret Ödülü, diğeri 10 Haziran 2005’te, İftira ve İnkarla Mücadele Birliğinden Üstün Cesaret Ödülü olmak üzere, iki adet madalya takıldı. (Erdoğan’ın boynuna, sadece 29 Ocak’ta takılıp, sonradan geri istenen tek bir madalya takılmış veya sadece 10 Haziran 2005’te bir madalya takılmış, ama ilk takılan sanki yokmuş gibi yapılan Akape kaynaklı açıklamalar, çarpıtmadır)
4 Mart 2006 Erdoğan, BOP görevlisi olduğunu, Bayrampaşa İlçe Kongresinde, “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir görevi var. Nedir o görev? Biz Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesinin eş başkanlarından (eş taşeron anlaşılsın) bir tanesiyiz ve bu görevi yapıyoruz” sözleriyle itiraf etti. Erdoğan, gözleri erkete erkete parlayarak yaptığı bu itirafı, bu tarihten önce ve sonra, aynı iştahlı ses tonuyla, sayısız defa tekrarladı.
12 Haziran 2007 Akape-Gülen cemaati ittifakı, Ümraniye’de bir gecekondu baskınıyla, Ergenekon tutuklamalarına başladı. (2008 Mart’ında, Doğu Perinçek, Hurşit Tolon gibi isimlerin tutuklanmasıyla, genişleyerek süren operasyonlarda esas tutuklanma sebebi, iddia edildiği gibi, sadece terör örgütü NATO karşıtlığı değildi. Ergenekon tutuklamaları ve yargılama süreci, 15 Temmuz’dan sonra tamamen açığa çıkacağı üzere, NATO’cuların, sadece NATO’ya karşı olan asker ve sivilleri değil; her kesimden NATO’cuların, NATO’cu olsunlar olmasınlar, Akape iktidarına karşı olan her kesimden asker ve sivilleri tasfiye operasyonudur)
21 Mayıs 2010 Mayıs’ın ilk haftasında kaset komplosuyla saf dışı edilen CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’dan boşalan koltuğa, Soros’un Açık Toplum Vakıflarının Türkiye şubesi TESEV’in (Türkiye Ekonomik Ve Sosyal Etüdler Vakfı) kurucu üyesi Kemal Kılıçdaroğlu oturtuldu. (Türkiye Cumhuriyetinin, 1923-1938 arası tam bağımsız, egemen dönemini, Atatürk’ün adını açıkça zikrederek değil, “30’lar Türkiye’si” olarak kodlayarak reddeden Kılıçdaroğlu, Türkiye Cumhuriyetini tekrar tam bağımsız, egemen kılmak isteyen parti üyelerini, “Türkiye’yi 30’lu yıllara döndürmek isteyen anti demokratlar” yaftalamasıyla tasfiye edip, CHP’yi tipik bir Atlantik partisine çevirecektir)
19 Mart 2011 Terör örgütü NATO, Libya’ya saldırdı. Libya, aylarca süren saldırıyı Haziran ayında boşa çıkardı; fakat her cephede olduğu gibi, Libya cephesinde de sözünde durmayan düşman, yeni bahaneler ileri sürerek saldırısını daha da ağırlaştırdı.
Siyasi elebaşılığını, ABD Başkanı Obama, ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton, Fransa Cumhurbaşkanı Sarkosy, İngiltere Başbakanı James Cameron, Almanya Başbakanı Angela Merkel’in yaptığı saldırıya, Akape suç şebekesi da katıldı. Saldırının hava harekat merkezi olarak İzmir’deki NATO üssü tahsis edildi. Türk savaş gemilerini gönderip, NATO gemileriyle birlikte, Libya’ya abluka uyguladı. Taşeronların siyasi kanadına, “Libya Temas Grubu” gibi platformlar kurup, uluslararası meşruiyet kazandırmaya çalıştı. İlaç, nakit para, cephane yolladı. Kısaca, diplomatik, lojistik, mali olarak, taşeronların her türlü ihtiyacını karşıladı.
Ülke lideri Kaddafi’nin 20 Ekim 2011’de, İslamcı kisveli taşeronlar tarafından katledilmesiyle, Libya ikiye bölündü.
İsrail yönetimi, önde gelen 3 anti Siyonist Arap yönetiminden bir diğeri olan Libya yönetiminin tasfiyesini de sevinçle karşıladı.
(Terör örgütü NATO, Libya’yı bombalarken, Akape suç şebekesi üyelerinin Libya elçiliği önünde açtıkları “Kahrolsun Diktatör Kaddafi” pankartı; Libya’ya, Libya’nın Jolanilerini ziyarete giden Dışişleri Bakanı A. Davutoğlu’nun, koltuğunun altına kıstırdığı, içinde taşeronlara elden teslim edeceği 300 milyon dolar nakit para tıkıştırılmış çanta; Akit, Yeni Şafak ve benzerlerinin, BOP’a karşı koyan liderler şehit edildiğinde attıkları “Varan 1, Varan 2, Varan 3” manşetleri, bu fiilerin failleri yakalandıklarında, önlerine mutlaka konacaktır. 1974 Kıbrıs Kurtuluş Harekatında, ABD’nin ambargo koyduğu uçak yedek parçalarını, karaborsadan satın alıp, hiçbir bedel talep etmeden veren, “İhtiyaç duyduğunuz ne varsa, gelin alın” diyerek Libya ordusunun depolarını açan kara gün dostu Kaddafi’ye yapılan bu kahpeliğin affı yoktur, olmayacaktır)
15 Mart 2011 Atlantik kampı, Libya saldırısıyla eş zamanlı olarak Suriye’ye de saldırdı. Akape, sonradan katıldığı Libya saldırısının tersine, eşkiyanın Suriye koluna, diplomatik, mali, askeri, lojistik, çok daha fazla yardım etti, Türkiye’nin bütün imkanlarını ayaklarına serdi. Orta Asya’dan, Kafkasya’dan, Afrika’dan, Anadolu’dan topladığı unsurlara, Türkiye içinde kurduğu kamplarda askeri eğitim verdi. Bazılarını Özgür Suriye Ordusu, ki sonraki yıllarda, Suriye Milli Ordusu adını alacaktır, bazılarınıysa, özellikle Anadolu’dan devşirilen, “Kurtlar Vadisi”yle, “Muhteşem Yüzyıl” kırması, “BOP Osmanlıcıları”nı, Sultan Murat Tümeni, Sultan Süleyman Şah Tümeni, Fatih Sultan Mehmet Tümeni vb. adlandırmalarla, Suriye Cumhuriyeti üzerine sürdü. Hastaneleri, lokantaları, otelleri hizmetlerine sundu. Karargah olarak kullanmaları için Hatay şehrini tahsis etti. “Açık kapı politikası”yla (Dingonun ahırı veya yolgeçen hanı politikası anlaşılsın) gerçekten savaştan kaçanlardan çok daha fazla fırsatçıyı Türkiye’ye doldurdu. Türkiye’yi, Batı’nın mülteci olarak gelmelerini istemediği yığınları, Batı’dan aldığı belli bir bekçilik ücreti karşılığında içinde tuttuğu, erketeliğini yaptığı bir göçmen deposuna, su hendeğine çevirdi.
(2015 yılı sonunda Suriye’nin yardımına gelen Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti, Akape destekli düşmanı mağlup etti. Ancak Türkiye sınırına yakın İdlib’e sıkıştırılan düşman unsurları imha etmek yerine, varlıklarını sürdürmelerine izin verildi. 2024 yılına gelindiğinde, ambargo altında zaten çok yıpranmış olan Suriye yönetimi, içinden de ihanete uğrayarak, çöktü. Suriye, BOP’un sahibi İsrail Siyonizmi ve BOP’un iki emir eri, Kürtçü hareketle, Akape Osmanlıcılığı arasında üçe bölündü.
İsrail yönetimi, diğer ikisinde olduğu gibi, önde gelen 3 anti Siyonist yönetimden üçüncüsünün tasfiyesini de sevinçle karşıladı)
2013 Haziran Eylemleri. Eylemler, 28 Mayıs’ta, Gezi Parkı’nda, ağaç kesilmesini engelleme eylemiyle başladı; kısa sürede Akape karşıtı bir çizgide kitleselleşerek, bütün Türkiye sathına yayıldı. Akape, İstanbul’da üç gün süreyle kontrolü kaybetti. Devrimciler, küçük taşeron reisin Dolmabahçe’deki Başbakanlık ofisini bastı. Ülke dışındaki Erdoğan ürktü, bir süre Türkiye’ye dönemedi. (Erdoğan, o gün bugündür, “Avrasya devrimcileri, Beştepe’yi basacak, beni asıp, Irak’ın, Libya’nın, Suriye’nin, Filistin’in, Türkiye’nin öcünü alacak” korkusuyla yaşamakta)
2013-2015… BOP’un geçen yüzyılın başındaki versiyonu olan “Sevr projesi”nin resmen ihyası için ilk teşebbüs veya girişim, 2009 yılı ortalarında, “demokratik açılım” adıyla başlatıldı. 2013 Mart’ında, girişime resmiyet kazandırıldı. Kurtuluş Savaşı sırasında, Kurtuluş Savaşı aleyhine propoganda yapan Nasihat Heyetlerine benzer, M. Belge, A. Dilipak. H.Kaplan, her kesimden Atlantikçinin yer aldığı “Akil Adamlar Heyetleri”yle reklamı yapılan, “Sevr projesi”ni resmen ihya girişimi, 2015 yılı Temmuz’unda sona erdi.
17-25 Aralık 2013 Yolsuzluk ve rüşvet operasyonları. Operasyonlar, 17 Aralık sabahı gerçekleştirildi. İçişleri Bakanı Muhammed Güler’in oğlu Barış Güler, Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın oğlu Salih Kaan Çağlayan, Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar’ın oğlu Abdullah Oğuz Bayraktar, Halkbank Genel müdürü Süleyman Aslan, müteahhit Ali Ağaoğlu, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ve Rıza Sarraf’ın da aralarında bulunduğu 89 şüpheli şahıs gözaltına alındı. Şüpheli şahısların ev ve iş yerlerine yapılan baskınlarda, saman balyaları gibi balyalanmış yerden tavana kadar yığılı para balyaları, çok sayıda para sayma makinesi, dolar desteleriyle tıka basa dolu ayakkabı kutuları ele geçirildi. Aniden baskına uğrayınca, saklamaya fırsat bulamadıklarından olmalı, içlerine para tıkıştırılmış banyo süngerleri dahi bulundu.
25 Aralık’ta gözaltına alınacağını öğrenen Bilal Erdoğan, ortalıktan kayboldu. Şüphelinin saklandığı sanılan Kısıklı’daki bir eve baskın düzenleyen polisle, evin etrafında pusu kuran İçişleri Bakanı Efgan Ela’nın adamları arasında çatışma çıktı. Erdoğan gözaltına alınmaktan kurtuldu. 17-25 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet Operasyonları böylece yarım kaldı. Şüpheliler 28 Şubat’ta serbest bırakıldı.
Bu olaydan sonra, 17-25 Aralık soruşturma dosyaları, hukuku ve yasaları, ardı ardına bir dizi tahliye ve takipsizlik kararıyla çiğneyen satın alınmış savcı ve yargıçların, 17 Ekim 2014 ve 1 Eylül 2014 tarihli kararlarıyla kapatıldı. El konulan yolsuzluk ve rüşvet paraları “sahiplerine” faiziyle iade edildi. Yerini bulması engellenen adaletten geriye, şimdilik kaydıyla, haramilerin reisiyle mahdumu arasında geçen;
“Şıııış! Paraları sıfırladın mı?”
“Akşama kadar taşıdık babacığım. 30 milyon yuro kadar az bir şey kaldı” muhabbeti kaldı.
24 Aralık 2013 Bir yıl önce, 2012 yılında, MİT kriziyle açığa dökülen Akape-Gülen Cemaati arasındaki mücadele, Erdoğan’ın baş danışmanı Yalçın Akdoğan’ın, yolsuzluk ve rüşvet operasyonları devam ederken, 24 Aralık’ta, Star Gazetesinde yayınlanan yazısında, Gülen cemaatini “milli orduya, milli istihbarata, sivil iktidara kumpas kurmakla” itham etmesiyle birlikte, resmiyet kazandı. Akape, Ergenekon tutuklularıyla uzlaştı. Ergenekon tutukluları tahliye edilirken, Gülen cemaati üzerine gidilmeye başlandı.
10 Ağustos 2014 Cumhurbaşkanı olmanın şartlarından, “4 yıllık yüksek öğrenim” şartına sahip olmayan Erdoğan, yüzde 51.79 oy oranıyla makamı gasp etti.
15 Temmuz 2016 Akape’yi Devirme Operasyonu. Ordu içinde, şu veya bu sebeple Akape iktidarına karşı olan büyük bir kesim, iktidarı devirmek üzere bir sökme operasyonu başlattı. Resmi sıfat kalpazanı Erdoğan ortadan kayboldu, fiilen devrildi. Afallayan Akape sorumluları, büyük bir panik dalgasıyla, çil yavrusu gibi dağıldı. Kimisi kullanılmayan köprülerin altına sindi, kimisi kömürlüklerde saklandı. Ormana kaçanlar oldu. Fakat muhalefet, Akape’nin devrildiği kritik saatlerde, devirme harekatına destek verip, iktidarı almak yerine, ya sessiz kalarak ya da operasyonu tamamen “Gülen cemaatinin NATO’cu darbe girişimi” olarak yaftalayıp, sokak çağrısı yaptı. Muhalefetin bu çağrısı, operasyona önceden sızan veya operasyon devam ederken, makam, menfaat hesabıyla taraf değiştirenlerin saptırmalarıyla birleşince, başında görünür bir lideri ve ideolojik bir bütünlüğü olmayan operasyon kuvvetleri, devirme aşamasını, hükümet olma aşamasına yükseltemeyip, çözüldü. Bu çözülmeyle cesaretlenen devrik iktidar taraftarları, saklandıkları tavan aralarından, su kanallarından çıkıp, Akape payandası muhalif parti taraftarlarıyla birlikte, operasyon kuvvetlerine, kışlalara saldırdılar. Ordu-millet düşmanı bu “demokratlar, demokrat yobazlar”, geçen yüzyılın başında, 31 Mart Vakası’nda yaptıkları gibi, askerleri, askeri öğrencileri koyun boğazlar gibi boğazladılar. Boğaziçi Köprüsü’nde genç harbiyelileri yere yatırıp, asteğmen Kubilay’ın Menemen’deki şehadetinde sergilenen vahşeti andıran bir hınçla bıçakladılar, gırtlaklarını kestiler, göğüs kafeslerini tekmelerle eze eze şehit ettiler. Naaşlarını köprüden aşağı attılar.
Nihayetinde, Akape ne zaman köşeye sıkışsa, hemen imdadına koşan D.Bahçeli’nin aracılığıyla, ordu içindeki Akape yanlısı unsurlardan koruma güvencesi alan devrik Erdoğan, Ergenekon suçlamasıyla tahliye edilenler dahil, naylon muhalefetin tam desteğiyle tekrar koltuğa kaykıltıldı, yine devrilmesin diye de, dört bir yandan sıkı sıkıya payandalandı, koltuğa yapıştırıldı.
31 Temmuz 2016 Yok hükmünde “cb” Erdoğan’ın imzasıyla yayınlanan yine yok hükmündeki kararnameyle, bütün harp akademileri, askeri liseler, astsubay hazırlama okulları kapatıldı. GATA (Gülhane Askeri Tıp Akademisi) ve bütün askeri hastaneler Akape’nin sağlık Bakanlığına devredildi; sağlık bakanlığına devir kılıflamasıyla, hepsine çöküldü. Kara, deniz, hava kuvvetleri, Akape’nin Milli Savunma Bakanlığına, daha doğrusu Erdoğan’a bağlandı. YAŞ’ın (Yüksek Askeri Şura) yapısı değiştirildi, Akape’ye bağlı “sivil” üyeler hakimiyet kazandı. Subay ve astsubay yetiştirmek üzere, MSÜ (Milli Savunma Üniversitesi) adında, zihniyet olarak 90’larda kalmış, beş para etmez köhne Amerikan modeli, taklit bir “yapı” peydahlandırıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri, bütün kurumlarıyla lağvedilmiş oldu.
7 Ağustos 2016 Yenikapı biat töreni. İki naylon muhalif, K.Kılıçdaroğlu ve D.Bahçeli, Yenikapı’da düzenlenen törende, Akape’ye olan bağlılıklarını birer biat konuşmasıyla ilan ederek, resmiyete döktüler.
11 Ekim 2016 “Küçük Amerika” düzeninin, güdümlü can kurtaranı D.Bahçeli, kendi iradesiyle değil, muhtemelen, erken seçim çağrısı yaptığı 2002 Temmuz’unda olduğu gibi, yine denizaşırı odakların Türkiye’deki işbirlikçilerinin elebaşısından aldığı talimatla, “Erdoğan Anayasayı çiğniyor. Fiili durumla, anayasa çelişiyor. Bu ikisini birbirine uydurmak lazım” anlamında, daha açık bir ifadeyle, “Fiili durum değişmeyeceğine göre, ki zaten öyle bir niyetimiz yok, anayasayı fiili duruma uydurmak, daha doğrusu fiili duruma bir anayasal kılıf uydurmak lazım” anlamında bir açıklama yaptı. D.Bahçeli’nin 11 Ekim 2016 tarihinde uzun bir açıklamayla yaptığı anayasa değişikliği çağrısı, aslında tek cümleyle şuydu; “Arkadaşlar, Erdoğan’la el ele, gönül gönüle, rejimi fiilen değiştirdik, kendi rejimimizi kurduk; şimdi sıra, buna bir ad uydurmaya geldi”
16 Nisan 2017 Anayasa değişikliği referandumu. Halkoyuna sunulan “anayasa değişikliği”, İmamoğlu’nun kazandığı 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptal gerekçesi olan, “Bir şey olmamışsa bile, illaki bir şey olmuştur” vecizesinin ilham kaynağı, “Mühürsüz oyların, mühürsüz oy olmuş olmaları, mühürlü oy olmalarına katiyen engel değildir” yöntemiyle; bir başka ifadeyle, Akape suç şebekesinin, hiçbir seçimde şaşmayan, kutsal kazanma yüzdesi, yüzde 51’e ayarlı, “Oylamayı kaybetmiş olmamız, oylamayı kazanmamıza asla engel olamaz” geleneksel kararlılığıyla kazanıldı ve “Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” diye bir ad uydurulup, fiilen çoktan peydah edilmiş “Akape rejimi”nin tabelasına konduruldu.
Atatürk’ün ölümünden sonra, bağımsız ülke görüntüsü korunarak başlatılıp, terör örgütü NATO’ya asker yazılarak hızlandırılan “yeniden sömürgeleşme” sürecinin, bu “referandum”la tamamlanmasıyla, kapısız, penceresiz, çatısız, duvarsız, açık sömürge rejimine geçilmiş oldu.
Bu referandumdan sonraki 9 yıl, Akape, DEM, MHP, CHP ve yakın zamanda bunlara eklenen Yeni Parti’nin, elinde “çerçeve yasa”yla, birbirine dolanmış, 5 kafalı bir ucube olarak ortaya çıkmak üzere, tek gövdede aynılaşma tarihidir.