30 HAZİRAN
Prof. Dr. Suleyman Celik : Dün 30 Hazirandı ... 30 Haziran
benim için çok önemli bir gün…
***
60 yıl önce dün, yani 30 Haziran 1966’da, Doğu Anadolu’nun
“kuş uçmaz, kervan geçmez” denilen bir dağ köyünde doğmuş,
yoksul bir köylü çocuğu olan ben, son sınavımı da vererek
üniversiteyi bitirmiştim…
Mezuniyetten sonra da Türkiye Cumhuriyetinin sağladığı fırsat
eşitliğini değerlendirdim. Lisansüstü eğitimimi tamamladım.
Yurtdışında bile eğitim yapma olanağı buldum ve mesleğimin
zirvesine kadar çıktım…
Her şey Atatürk sayesinde, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet
sayesinde oldu…
Minnettarım…
***
Cumhuriyet’ten önce devlet iki amaçla köyümüze gelirmiş:
Her yıl, harman zamanı mültezim olarak gelir ve aşar vergisi
adı altında, gerçekte köylünün ürününün yüzde onunu alması
gerekirken, bir yıllık emeğinin yarısını alır gidermiş…
Bir de savaş zamanı, zaptiye olarak gelir ve eli silah
tutanları toplar askere götürürmüş…
Osmanlı köylüye bırakın okuma yazmayı, dinini bile öğretmemiş…
Şevket Süreyya Aydemir, yaşam öyküsünü anlattığı “Suyu Arayan
Adam” adlı kitabında yazıyor:
Öğretmen olan Şevket Süreyya, Birinci Dünya Savaşı çıkınca
yedek subay olarak askere alınmış ve Kafkas Cephesi’ne
gönderilmiş.
Akşam yemeğinden sonra, hem boş kalıp gereksiz işler
yapmalarını önlemek hem de bir şeyler öğretmek için askerlere
ders verilir. Öğretmen olduğu için bu görev Şevket Süreyya’ya
verilmiş.
O da ‘bilgi ve kültür düzeylerini öğrenmek’ amacıyla ilk
derste bazı basit sorular sorduğunda, çoğu Doğu Anadolulu köy
çocuğu olan askerlerin Peygamber’in adını bile bilmediklerini
görmüş; “Enver Paşa” diyenler olduğunu, yazmakta…
Çoğu köyde cami de imam da yokmuş zaten…
Halk dinini de Cumhuriyet sayesinde öğrenmiş…
***
Cumhuriyet köyümüze öğretmen ve okul olarak gelmiş…
Önce, bir eğitmen göndererek 3 yıllık okul açmış.
Ardından Köy Enstitüsü mezunu öğretmen göndererek 5 yıllık
okul açmış…
Okulumuzda tek öğretmen vardı. Hizmetli bile yoktu. Onun
yapacağı işleri de öğretmen yapıyor ve biz öğrenciler de ona
yardım ediyorduk.
Her gün, elimizde bir odunla okula gelerek sobamızı yakıyor,
biri beşinci sınıftan, üç öğrenci temizlik nöbeti tutuyor ve
ders bittikten sonra öğretmenimizle birlikte okulumuzun
temizliğini yapıyorduk…
Okulumuzun kara tahtasını da kendimiz boyuyorduk. Bu amaçla
evimizden baca kurumu ve yumurta getiriyor, öğretmenimizle
birlikte yumurtanın akını baca kurumu ile karıştırarak boya
yapıyor ve bununla tahtayı boyuyorduk…
İşte ben, eğitim- öğretime böyle bir okulda başladım.
Tek öğretmenle tek derslikte, 5 sınıf bir arada eğitim
görüyorduk ama özverili ve idealist öğretmenlerimiz olağan
üstü bir gayretle bizleri yetiştirmeye çalışıyor; çalışkan ve
zeki öğrencilerle özel olarak ilgileniyor, onların, devletin
parasız yatılı eğitim olanaklarından yararlanarak eğitimlerini
sürdürmelerini sağlamaya çalışıyorlardı…
İşte bu sayede eğitimini sürdürmüş ve üniversiteyi bitirmiş
olan ben, 60 yıl sonra dün, o günleri düşündüm…
***
Bizim kuşak üniversite mezunları için iş bulmak, KPSS’ye
girmek vs. söz konusu değildi…
Mezun olunca önümüze yeni bir ufuk açılmıştı…
Kendimizi imparator gibi hissediyorduk!..
Aslında üniversite öğrencisi olduğumuzdan beri kendimizi
imparator gibi görüyorduk…
Mahalle bakkalından devlet yöneticilerine kadar her kesimden
saygı gördüğümüz için toplumun da böyle düşündüğüne
inanıyorduk…
Ben liseyi Erzurum’da okudum. Erzurum’a üniversite yeni
açılmıştı. İstanbul, İTÜ, Ankara, Ege ve ODTÜ’den sonra
Türkiye’nin altıncı üniversitesi olmuştu. Kentte üniversite
öğrencilerinin itibarı validen sonra geliyordu, diyebiliriz.
Öyle ki dükkanının önündeki taburede oturan esnaf, önünden bir
üniversite öğrencisi geçerken ayağa kalkar ve elini göğsüne
koyarak saygı ile selamlardı…
Devlet de saygısını sağladığı olanaklarla gösteriyordu.
Örneğin, aylık burs veya kredi 250 TL idi. Aynı yıllarda bir
kaymakamın (ben önce Mülkiye’de bir süre okuduğum için bunu
öğrenmiştim) veya üniversite asistanının (araştırma görevlisi)
aylığının 480 TL kadar olduğunu düşünerek bugün verilenlerle
karşılaştırma yapabilirsiniz!..
Ayrıca devlet ve belediyelerce başka birçok olanaklar daha
sağlanıyordu. Örneğin, yurt ücreti 15 TL , belediye otobüsü
öğrenciye 12,5 kuruştu. Sinemalar, tiyatrolar, hatta o
zamanlar moda olan alaturka gazinolar bile öğrenciye
indirimliydi. Stadyumda kale arkası öğrenciye 2,5 TL idi.
Mediko-Sosyal öğrenciye bedava sağlık hizmeti sunuyor,
öğlenleri de ucuz yemek veriyordu.
Öyle ki ailesi çok yoksul olan bazı arkadaşlarımız 200 TL ile
yetiniyor, bursunun 50 TL’sini ailesine gönderiyordu…
***
Bu koşullarda biz, kendimizi “Türk istikbalinin evlatları” nın
temsilcileri olarak görüyor ve Atamızın verdiği görevi
yapmakla yükümlü olduğumuzu düşünüyorduk…
Bu düşünceyle, 1961 Anayasası’nın sağladığı özgürlük ortamı
sayesinde, Atatürk’ten sonra “bizi mahvetmek isteyen
emperyalizme ve bizi yutmak isteyen kapitalizme” teslim olmuş
durumda olduğumuzun ayırdına vardık. O zaman Atatürk
dönemindeki tam bağımsızlığa ve emperyalizm karşıtlığına
özlem duymaya başladık.
Bu arada 1963 Noelinde, Kıbrıs’tan Türkleri kaçırarak
Yunanistan ile birleşmek (enosis) isteyen Rumlar, Türk
katliamı başlattı. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile ilgili
uluslararası antlaşmalara göre, Türkiye’nin bu duruma engel
olma hakkı vardı. Hükümet bu hakkını kullanmak isteyince ABD
Başkanı Johnson, Başbakan İsmet İnönü’ye bir mektup yazarak,
“bizim verdiğimiz silahları, iznimiz olmadan kullanamazsınız”
dedi!..
Bu olay Amerikan karşıtlığını iyice arttırdı. “Bağımsız
Türkiye” ve “Kahrolsun emperyalizm” sloganları ile her gün
mitingler yapmaya başladık.
O zaman özgürlükçü demokrasi vardı ve miting yapmak için izin
gerekmiyordu…
İşte, ileride “68 kuşağı” olarak tarihe geçecek gençlik böyle
doğdu…
Atatürk’ün yolundan ayrılıp, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra,
her şeyi ile kendisine teslim olmuş, NATO’nun uslu çocuğu
Türkiye’deki bu gelişmelerden, ABD çok rahatsız oldu. Önce,
Johnson’ın mektubu üzerine, “o zaman dünyada yeni bir düzen
kurulur ve Türkiye de orada yerini alır” diyerek, geçmişte
teslim olduğu ABD’ye kafa tutmak isteyen İsmet İnönü’yü
iktidardan düşürdü. Yerine, Amerika’ya götürüp algı operasyonu
yapmış oldukları Süleyman Demirel’i iktidar koltuğuna
oturttu!..
Ardından ünlü “Böl, Vuruştur ve Yönet” politikasını yürürlüğe
koydu. Aramıza soktukları ajanlarla bizi böldüler. Karşımıza
‘komünizm karşıtlığını milliyetçilik olarak öğrettikleri”
sağcı gençleri çıkardılar.
Bizler elbette solcuyduk. Ama Kemalist solcuyduk. Yani
dünyanın en büyük devrimcisi Atatürk gibi solcuyduk. Tıpkı
“Atatürk gibi milliyetçi” olduğumuz gibi.
Kendileri için Atatürk’ü en büyük düşman ve Kemalizmi en
tehlikeli ideoloji olarak gören emperyalistler, gençler
arasında yarattıkları bu “sağ-sol” bölünmesini yeterli
görmediler.
Gençleri Atatürk’ten uzaklaştırmaları gerekiyordu. Bu
doğrultuda, Atatürk’e “burjuva devrimcisi” diyerek burun
kıvıran, Kemalizm’i “üst yapı devrimciliği” olarak niteleyen
komünist gençler yetiştirdiler. Bunları da Leninci, Stalinci,
Troçkici, Maocu, hatta Enver Hocacı vs. olarak böldüler.
Dahası, bunlar arasında da fraksiyonlar oluşturup
birbirleriyle vuruşturmaya başladılar…
Dışarıdan bakınca “kimin eli kimin cebinde” belli değildi!
Oysa Atatürk’ü anlamış/ Kemalizmi özümsemiş olanlar, her şeyin
emperyalistlerin kontrolünde olduğunu görüyordu…
Bunların başında, bizim kuşaktan olan Uğur Mumcu geliyordu.
Yazılarında Enver Altaylı’dan Ruzi Nazar’a kadar CIA
ajanlarını deşifre ediyor, aynı gün öldürülen sağcı ve solcu
gençlerin vücutlarından otopsi ile çıkarılan mermilerin aynı
silahtan çıkmış olduğunu bildiriyor, vuruşmalarda kullanılan
Amerikan silahlarının Komünist Bulgaristan üzerinden
Türkiye’ye nasıl girdiğini açıklayarak Türkiye üzerinde ortak
oynayan kapitalist- komünist ittifakını deşifre ediyordu…
“Bizim Oğlanlar” dedikleri generallere darbeler yaptırıp,
Kemalizmin yerine kendilerine göre bir düzen kurmaya çalışan
emperyalistler, iktidar ve muhalefet partilerini dizayn
ediyor, CIA/ NED’e bağlı Amerikan ve BND’ye bağlı Alman
vakıfları ya da AB ve Soros fonları aracılığı STÖ’leri ve
Merkez Medya, hatta sosyal medyayı kontrol altına alıyor,
kamuoyunu istedikleri gibi yönlendiriyorlar..
Bu arada Uğur Mumcu gibi toplumu uyandırmaya çalışanları da
öldürerek susturuyor, yok ediyorlar….
Lozan Antlaşması’nı, savaştıracak asker bulamadığı için kerhen
imzalamak zorunda kalan İngiltere Dışişleri Bakanı Lord
Curzon, İsmet Paşa’ya demişti ki “Bak genç General!
İstediğimiz hiçbir şeyi kabul etmediniz. Bunları cebime
koydum. Ülkeniz yanmış, yıkılmış durumda. Yokluk ve yoksunluk
içindesiniz. Yaşamınızı sürdürebilmek için yarın bize gelip,
önümde diz çöküp avuç açarak, borç isteyeceksiniz. İşte o
zaman cebime koyduklarımı çıkarıp önünüze koyacağım ve hepsini
alacağım.”
İşte şimdi tam da bu durum gerçekleşti. Hiç sevmedikleri
Atatürk Cumhuriyeti Osmanlı’nın son dönemine benzedi. Sanayi,
ticaret, bankalar, tarım, limanlar, madenler vs. her şey gene
yabancıların eline geçti. Kapitülasyonlara rahmet okutacak
yasalar kabul edildi. İlginçtir, Osmanlı’nın son dönemindeki
kadar dış borç edindik ve yeni borçlar edinerek onlar gibi,
sadece faizlerini ödemeye çalışıyoruz. Aynı şekilde onlar gibi
yeni saraylar yaptırıyoruz! Daha da ilginci, Lozan’da en çok
tartışılan ve bu nedenle görüşmelere ara verilen Patrikhane
konusunda, Lozan delindi. Lozan’a göre Fatih Kaymakamlığı’na
bağlı bir dini kurum olması gereken Patrikhane, ekümenikliğini
ilan etti. TC yasalarına tabi olmayı kabul etmeyerek kapattığı
Heybeliada Ruhban Okulu’nu, Eylül ayında “büyük bir törenle”
özerk bir okul olarak açacağını ilan etti…
Bu arada, benim okuduğum okul dahil, köylerdeki tüm okullar
ise kapatıldı…
Yalnız köy okulları kapatılmadı. Eğitim sistemi de Osmanlı’ya
benzedi. Hatta medreselerin yanında, seküler eğitim verilen
okulların da açılmaya başlandığı Osmanlı Modernizminden de
geriye gidildi. İlkokuldan üniversiteye kadar, her kademede
eğitim medreseleştirildi…
Köy okullarını kapatarak Osmanlı’ya benzediler ama Osmanlı’dan
farklı olarak köylere cemaati olmayan camiler yapıp, imamlar
atadılar!..
Aynı şekilde Osmanlı’dan farklı olarak aşar vergisi almaya da
gelmiyorlar. Çünkü köylü üretimi bıraktı!..
Asker toplamaya da gelmiyorlar. Çünkü askerliği bedelli
yaptılar!..
Emperyalizmin Bölge Valisi görevi yapan ABD Büyükelçisi,
“Osmanlı Millet Sistemine dönün” diyerek “bunun adını koyun
artık” demeye mi getiriyor?..
Dün, mezuniyetimin altmışıncı yılında yaşadıklarımı,
deneyimlerimi, gördüklerimi/ gözlemlediklerimi düşünürken
bunlar aklıma geldi ve sonumuzun nereye gittiğini düşünmeyi de
size bıraktım…