
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİNİN KAYITLARINDAN, ATATÜRKÜN DİNİ KONULARDAKİ DÜŞÜNCELERİNDEN ALINTILAR
İLK DİYANET İŞLERİ
BAŞKANI, RİFAT BÖREKÇİ ANLATIYOR: Atanın huzuruna girdiğimde,
beni ayakta karşılardı. Utanır ezilir, büzülür, ‘Paşam beni
mahcup ediyorsunuz’ dediğim zaman, ‘ Din adamlarına saygı
göstermek, Müslümanlığın icaplarındandır.’ buyururlardı.
Atatürk şahsi çıkarları için, kutsal dinimizi siyasete alet
eden, cahil din adamlarını sevmezdi. Not: Atatürk ve din
eğitimi- Ahmet Gürtaş- Diyanet İşleri başkanları yayınları. S-
12
Atatürk iyi bir din eğitimi almış, inançlı bir insandır.
Ailesinden ve okuldan aldığı din eğitimine ilaveten, kendisini
dini konularda camiide hutbe okuyacak kadar iyi
yetiştirmiştir. Türk halkının dinini aslına uygun iyi
öğrenmesini istemiştir. Bunun için Kur’an’ı, Hz. Muhammed’in
hayatı ve temel din kitaplarını Türkçe olarak yayınlatmıştır.
Din Eğitimini önemli görmüş, okullarda yapılmasını istemiştir.
Atatürk dinin değil; cehalet, bid’atlar, hurafeler ve din
istismarcılarının karşısındaydı. Bu da bazı çevrelerce din
düşmanlığı şeklinde algılanmış ve gösterilmiştir. O, Kur’an’ın
özüne uygun Hz. Peygamber zamanındaki gerçek İslamiyet’in
yanındaydı. Dini ve gerçek din bilginlerini övmüştür.
ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİNİN KAYITLARINDAN, ATATÜRKÜN DİNİ
KONULARDAKİ DÜŞÜNCELERİNDEN ALINTILAR.
İslâm dininde ölçü. "Özellikle bizim dinimiz için herkesin
elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin bu dine uygun
olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki
akla, mantığa, halkın yararına uygundur; biliniz ki o, bizim
dinimize de uygundur. Bir şey akıl ve mantığa, milletin
yararına, İslâmın yararına uygunsa kimseye sormayın; o şey
dinîdir. Eğer bizim dinimiz aklın, mantığın uyduğu bir din
olmasaydı mükemmel olmazdı, son din olmazdı."
1923 (Atatürk’ün S.D.ll, s. 127)
Türk milleti ve Müslümanlık. "Türk milleti daha dindar
olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek
istiyorum. Dinime, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, buna da
öyle inanıyorum. Bilince aykırı, ilerlemeye engel hiçbir şey
içermiyor. Halbuki Türkiye’ye bağımsızlığını veren bu Asya
milletinin içinde daha karışık, yapay, bâtıl inançlardan
ibaret bir din daha vardır. Fakat bu konuda yeterli bilgisi
olmayanlar, bu âcizler sırası gelince, aydınlanacaklardır.
Onlar ışığa yaklaşamazlarsa, kendilerini yitirmiş ve mahkûm
etmişler demektir; onları kurtaracağız."
1923 (Atatürk’ün S.D.III, s. 70)
Camiler ve minberler hakkında. "Camilerin mukaddes minberleri
halkın ruhî, ahlâkî gıdalarına en yüksek, en verimli
kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve
beyne seslenilmekle Müslümanların vücudu canlanır, beyni
temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur. Fakat buna
karşılık hutbe okuyanların taşımaları gereken bilimsel
özellikler, özel yeterlilik ve dünya durumunu anlayıp bilme,
önemlidir 1922 (Atatürk’ün S.D.I, s. 225)
Seçkin din bilginlerinin yetiştirilmesi. "Nasıl ki her hususta
yüksek meslek ve uzmanlık sahipleri yetiştirmek gerekli ise,
dinimizin felsefî gerçeğini inceleme, araştırma ve telkin
bakımından ilmî ve fennî kudrete sahip olacak seçkin ve gerçek
din bilginleri de yetiştirecek yüksek kurumlara sahip
olmalıyız."
1923 (Atatürk’ün S.D.H, s. 90)
Din oyunu aktörleri. "Bunca yüzyıllarda olduğu gibi, bugün de,
milletlerin bilgisizliğinden ve bağnazlığından yararlanarak
bin bir türlü siyasî ve kişisel amaç ve çıkar sağlamak için,
dini âlet ve araç olarak kullanmak girişiminde bulunanların,
içeride ve dışarıda varlığı, bizi bu konuda söz söylemekten,
ne yazık ki, henüz uzak bulundurmuyor. İnsanlıkta, din
hakkındaki bilgi ve anlayış, her türlü hurafelerden sıyrılarak
gerçek bilim ve tekniğin ışıklarıyla arınmış ve mükemmel
oluncaya kadar, din oyunu aktörlerine, her yerde tesadüf
olunacaktır."
1927 (Nutuk II, s. 708)
Camiler, birbirimizin yüzüne bakmaksızın yatıp kalkmak için
yapılmamıştır. Camiler, Allah’ın emrine uyma ve ibadet ile
beraber din ve dünya için neler yapılmak gerektiğini düşünmek,
yani danışmak için yapılmıştır.
1923 (Atatürk’ün S.D.I1, s. 94)
Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz milletlerin devamına imkân
yoktur. Yalnız şurası var ki, din Allah ile kul arasındaki
bağlılıktır.
1930 (Kılıç Ali, Atatürk’ün Hususiyetleri, 1955 s. 116)
Din, bir vicdan sorunudur. Herkes vicdanının emrine uymakta
serbesttir, özgürdür. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşe ve
düşünceye karşı değiliz. Biz, din işlerini millet ve devlet
işleriyle karıştırmamaya çalışıyor, amaca ve eyleme dayanan
bağnaz hareketlerden sakınıyoruz ve buna asla meydan
vermeyeceğiz.
(Asaf İlbay, Tan gazetesi, 13.7.1949)
Muhammed Mustafa, peygamber olmadan evvel kavminin sevgisine,
saygısına, güvenine erişti. Ondan sonra ancak kırk yaşında
nübüvvet* ve kırk üç yaşında risâlet** geldi. Fahrıâlem
Efendimiz, sonsuz tehlikeler içinde, tükenmez sıkıntılar ve
zorluklar karşısında yirmi sene çalıştı ve İslâm dinini
kurmağa ait peygamberlik görevini yapmayı başardıktan sonra
gökyüzünün ve cennetin en yüksek katına erişti.
1922 (Atatürk’ün S.D.l, s. 262-263)
Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri, Cenab-ı Hak tarafından
insanlara dinî gerçekleri bildirmeye memur ve elçi olmuştur.
Ana yasası, hepimizce bilinir ki, şanı büyük olan yüce
Kur’an’daki naslardır*. İnsanlara gelişme ve aydınlanma ışığı
vermiş olan dinimiz, son dindir, en eksiksiz dindir; çünkü
dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun
düşüyor. Eğer akla, mantığa ve gerçeğe uymasaydı, bununla
diğer ilâhî doğa yasaları arasında karşıtlık olması gerekirdi;
çünkü bütün evren yasalarını yapan Cenab-ı Haktır.
1923 (Atatürk’ün S.D.11,
s. 94) 1923 yılında Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde minberden
söylemiştir.
Hz. Muhammed’i, yüksek kişiliğine yaraşır şekilde
belirteme-yen bir eser hakkında söylemiştir: "Muhammed’i bana,
cezbeye tutulmuş sönük bir derviş gibi tanıttırmak gayretine
kapılan bu gibi cahil adamlar, onun yüksek kişiliğini ve
başarılarını asla kavrayamamışlardır. Anlamaktan da çok uzak
görünüyorlar. Cezbeye tutulmuş bir derviş, Uhud Savaşı’nda en
büyük bir komutanın yapabileceği bir plânı nasıl düşünür ve
uygulayabilir? Tarih, gerçekleri değiştiren bir sanat değil,
belirten bir bilim olmalıdır. Bu küçük savaşta bile askerî
dehası kadar siyasal görüşüyle de yükselen bir insanı, cezbeli
bir derviş gibi anlatmağa yeltenen cahil serseriler, bizim
tarih çalışmamıza katılamazlar. Muhammed, bu savaş sonunda
çevresindekilerin direnmelerini yenerek ve kendisinin yaralı
olmasına bakmayarak, galip düşmanı izlemeye kalkışmamış
olsaydı, bugün yeryüzünde Müslümanlık diye bir varlık
görülemezdi."
1930 (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt : 9, Sayı: 100,
1945, s. 3)
O, Allah’ın birinci ve en büyük kuludur. Onun izinde bugün
milyonlarca insan yürüyor. Benim, senin adın silinir, fakat
sonsuza kadar O, ölümsüzdür.
1926 (Ali Rıza Ünal, Atatürk Hakkındaki Anılarım, Türkiye Harb
Malûlü Gaziler Dergisi, Sayı: 158, 1969, s.23)
Hz. Muhammed’in ölümü ve sonrası. Büyük bir devrim yaratan
Muhammed’e karşı beslenilen sevgi, ancak onun ortaya koyduğu
fikirleri, esasları korumakla belirmesi gerekti. Peygamber
ölür ölmez düşünülecek şey, onu bir an evvel toprağa vermek
değil, yaratmış olduğu devrimi güven altına almaktı. Bu da,
yerine evvelâ devrimi kavramış en yakın bir arkadaşını
geçirerek baş gösterecek tehlikeleri önlemekle olurdu. Devrimi
kavramış ve ona bütün varlığıyla bağlanmış böyle bir halef
seçtikten sonradır ki onun gömülmesi düşünülebilirdi. O zaman,
beş on akraba ile değil, bütün kendisine bağlananların
katılımıyla ve şanına lâyık bir törenle fâni cesedi ebedî
istirahat yerine bırakılırdı… Ne Ali, ne de diğer
Hâşimoğulları bunu düşünemediler. Bu gerçeği o zaman ancak üç
büyük insan kavramıştır: Ebubekir, Ömer ve Ebu Ubeyde. Tarih
olaylarının gelişimi, Müslümanlığın bu üç büyük insanın
girişim ve gayretleriyle kurtulmuş olduğunu meydana koymuştur.
Devrimin bu üç siması, yaratıcısı kadar büyük insanlardır.
1930 (Şemsettin Günaltay, Ülkü Dergisi, Cilt:9, Sayı: 100,
1945, s.4)
Bizim dinimiz, akla en uygun ve en doğal bir dindir. Ve ancak
bu nedenledir ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için
akla, tekniğe, bilime ve mantığa uyması gereklidir. Bizim
dinimiz bunlara tamamen uygundur. Müslümanların toplumsal
yaşamında, hiç kimsenin özel bir sınıf halinde varlığını
korumaya hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler,
dinî emirlere uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde
ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit
olarak öğrenmek zorundayız. Her birey dinini, din duygusunu,
imanını öğrenmek için bir yere muhtaçtır; orası da Okuldur.
1923 (Atatürk’ün S.D. 11, s. 90)
Müslümanlık, aslında en geniş anlamıyla hoşgörülü ve çağdaş
bir dindir.
(Atatürk’ten BM., s. 70)
Allah kendisine uymaya mecbur tuttuğu insanların esasen kalp
ve vicdanındaki gerçek gereksinimleri tamamen bilir. Bu
nedenle gönderdiği kitap, tamamen o gereksinime uygun hükümler
içeren bir kitaptır.
1921 (Atatürk’ün S.D.l, s.203)
Kendisine, 1923 yılında armağan olarak küçük boyda bir Kur’an
gönderilmesi üzerine teşekkürü. "Bence değerini takdire imkân
olmayan bu hediyeyi, en derin ve hürmetkar din duygularımla
saklayacağım."
1923 (Atatürk’ün T.T.B.IV, s. 480-481)
Büyük dinimiz, çalışmayanın insanlıkla ilgisi olmadığını
bildiriyor. Bazı kimseler zamanın yeniliklerine uymayı kâfir
olmak sanıyorlar. Asıl küfür, onların bu zannıdır. Bu yanlış
yorumu yapanların amacı, İslamların kâfirlere esir olmasını
istemek değil de nedir? Her sarıklıyı hoca sanmayın, hoca
olmak sarıkla değil, beyinledir.
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 128)
Tekkeler hakkında. "Tekkeler kesinlikle kapanmalıdır. Türkiye
Cumhuriyeti, her kolda doğru yolu gösterecek güce sahiptir.
Hiçbirimiz tekkelerin uyarmasına muhtaç değiliz. Biz
uygarlıktan, bilim ve teknikten kuvvet alıyoruz ve ona göre
yürüyoruz; başka bir şey tanımayız. Doğru yoldan sapmışların
amacı, halkı kendinden geçmiş ve abdal yapmaktır. Halbuki
halkımız, abdal ve kendinden geçmiş olmamaya karar vermiştir.
Bunlar basit bir iş görünür; fakat önemi vardır. Biz dünya
ailesi içinde uygarız. Her görüş noktasından uygarlığın
gereklerini uygulayacağız."
1925 (Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün Ş.D.K. ve İS., s.68)
Dinin siyasete âlet edilişi. "Bizi yanlış yola yönelten soysuz
kimseler bilirsiniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşler,
saf ve temiz halkımızı hep şeriat sözleriyle aidata
gelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleyiniz… Görürsünüz ki
milleti mahveden, esir eden, harap eden fenalıklar hep din
niteliği altındaki küfür ve kötülükten gelmiştir. Onlar her
türlü hareketi dinle karıştırırlar. Halbuki, Allah’a şükürler
olsun hepimiz Müslümanız, hepimiz dindarız; artık bizim, dinin
gereklerini öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl
hocalığına gereksinmemiz yoktur. Analarımızın, babalarımızın
kucaklarında verdikleri dersler bile, bize dinimizin
esaslarını anlatmaya yeterlidir. "
1923 (Atatürk’ün S.D.II, s. 127)
İşte Atatürk böyle bir toplum yaratma çabasındaydı. İşine
gelmeyenler, dini kendi çıkarlarına kullanmaya devam etmek
isteyenler, ATATÜRK'Ü DİNSİZ İLAN ETTİLER. Kimin dinsiz
olduğunu, Allah'ın huzurunda göreceğiz. Bizler hiç kimseyi,
kendimizi temize çıkartıp dinsizlikle itham edemeyiz. O Allah
ile kulu arasındadır, yargılamayı bizler asla yapamayız. Hz.
Muhammed'in bizler için Kur'an'dan örnekliğini lütfen
unutmayınız. Hz. Muhammed ÜMMİYDİ yani batıl ve hurafenin
bataklığına batmış Kitap ehline tabi değildi, ama gerçeklerin
doğrunun arayışındaydı. Onun içinde Rabbimiz Elçisini, Kitap
ehlinin arasından değil, ÜMMİLERİN yani Kitap ehline tabi
olmayan ama gerçeklerin arayışında olan, Hz. Muhammed'i Elçi
olarak seçmişti. Onun için Kur'an'da Allah, kimin doğru yolda
olduğunu, yalnız ben bilirim demiyor muydu? Bizler kimin daha
çok dindar olduğuna değil, kimin daha doğru, dürüst, sözünde
duran ve çevresine yardım edip TOPLUMA fayda sağlayan ona
bakalım. Dilerim HAK İLE BATILI ayırabilen, Allah'ın sevgili
azınlık kullarında oluruz.
Saygılarımla
Haluk GÜMÜŞTABAK