Bayramda gelenek farkı

0 views
Skip to first unread message

Nilgün Delikan

unread,
Sep 18, 2009, 12:03:07 PM9/18/09
to


Subject: Bayramda gelenek farkı

Bayramda gelenek farkı


Anadolu ve Rumeli insanlarının ramazan adetleri, Osmanlı seçkinlerinin geleneklerinden çok farklıydı. Saltanat geleneklerinin epey uzağındaki halk yığınları için bayram kutlamaları da, İstanbul'daki havanın çok dışında, kendine has bir safiyet içerirdi.

NECDET SAKAOĞLU / Popüler Tarih / Aralık 2000 

Bayramı mesajla geçiştirme

Ramazan başladı, ardından bayram geliyor. 'Ev'den, 'ofis'ten, 'faks'tan, 'cep'ten, 'email' veya 'internet' kanallarından,

"Bayramınız mübarek olsun! Cenab-ı Hak tekrarını nasip etsin!"

veya daha yenilikçi bir üslupla,

"Bayramınız kutlu olsun! Ailece esenlikli bayramlar diliyoruz, efendim!"

girişinden sonra,

"Trafik, park sorunları malum; gelemiyoruz. Kusura bakmayın. İnşallah bir dahaki bayrama... Sizleri bekleriz!"

gibi beylik laflarla yine bayram geçiştirilecek.

 

Kaptanpaşa Sebili önünde bir bayram günü.

 

"Geçmiş bayramınız kutlu olsun!" saçmalığı

Dört gün hafta tatili, üç gün bayram, bir gün yılbaşı, iki gün de Kabine kıyağı sayesinde, tatilcilere gün doğacak; trafik kazaları artacak; izleyen bir hafta on gün boyunca ise, "Geçmiş bayramınız kutlu olsun!" saçmalığı yaşanacaktır.

Geleneklerini yitirmiş, kent şaşkını olmuş bir toplum için bunlar doğaldır.

"Geçmiş bayramınız kutlu olsun!" demeler de yadırganmamalı. Çünkü temelli bir şaşkınlık, kaymış gitmiş bir bayram için dilekte bulunmanın bir patavatsızlık olacağını düşündürmez! Bayram üzerine sözde söyleşilerde de, arkası getirilemeyen "Nerede o eski bayramlar?" nostaljisine takılıp kalınacaktır.

 

Sultan Abdülmecit bayram kutlamasında

 

"O eski bayramlar" ne zamana kadar yaşanmıştır?

Bir kez şunu sormalı:"O eski bayramlar" ne zamana kadar yaşanmıştır? Eskilik ölçüsü kimlere göredir? Çünkü bu özleyişi sekseni yakalayanlar da kırkındakiler de yineliyor. O eski bayramlar acaba nasıldı?.. Bir örnek olmak üzere, yetmiş yıl öncesinin sahici sahnelerini yalın kat önümüze seren İstanbullu Aydın Boysan beyefendiyi dinleyelim:

"Bayram bizim çocukluğumuzda, paraca refaha kavuştuğumuz günlerdi. Cebimiz para görürdü. Amcalar, teyzeler, ancak bayramlarda eli açık olurdu. Sesimiz kısılıncaya kadar dondurma yiyebilirdik. Maceranın sonu mu vardı? Hatta tramvaya binip Sultanahmet'e kadar gider, beş kuruş verip meydan çevresinde motosikletle bir tur atardık.

Hangi bayram olursa olsun  bol şekerleme ve çikolata yeme fırsatına kavuşurduk. Gözümüz de doymazdı. Yumruk kadar lokumları ağzımıza atmaya çekinmez, çiğneme payı kalmadığından ağzımızı açıp kapayamaz, lokum kendisi bir derece eriyinceye kadar konuşamazdık.

Bayram yeri kuruldu. Bu şenlikli yeri şimdi düşünüyorum da, o araçların pek fukara olduğunu anımsıyorum. Canı çıkmış zavallı yük arabası atları bayramlarda eyerlenir, biz onlara binince kendimizi kahraman süvari sanırdık. Çamaşır ipinden yapılma salıncakta sallanmak, ipe asılmış bir makaraya tutunarak beş on metre kaymak bile keyif kaynağımız olurdu.

Bayram yeri keyifleri arasında, ufak tefek kumar da bulunurdu. Macuncu fırıldağında oynamak, uzaktan tabağa metal para atmak, bul karayı al parayı gibi oyunlar, cepteki paranın miktarına bağlı olarak oynanırdı. Bunlar ufak oyunlardı ama, biz de ufaktık. Oynadığımız da düpedüz kumardı.

Bayramlarda ip cambazı Abdullah, ip üstünde semaverle çay pişirir içer ya da ip üstünde kurban keserdi. (...) Tepeden tırnağa yepyeni, gıcır gıcır giysiler içinde girerdik bayramın ilk günü sabahına. Peder merhum yeni ayakkabıların altını, ahşap merdivenlerde kaymasın diye, çakı ucuyla çizerdi. Böyle giyinmek keyifli falandı ama, haşarılığın pervasızlığı içinde olan biz, bu yeni giysiler içinde kalıplanmış gibi tedirgin olurduk. Bayram ziyaretlerinde çocuklara verilmesi adet olan mendilleri ceplerimize tıka tıka, yine de fiyakamız bozulurdu."

(Aydın Boysan, İstanbul Esintileri, İstanbul, 1995, s.42-45)

 

 Bir bayram gününde Çemberlitaş Tavukpazarı

 

Ramazan tebriknamesi

"Nerede o eski bayramlar" arayışlarının gerisinde, acaba bundan daha renkli sahneler mi vardır? Biraz daha gerilere, el etek öpme, tabasbus devirlerinin yaşlılar dünyasına uzanalım. 18 Kasım 1906'da kutlanacak ramazan bayramı için, 15 gün öncesinden, eser-i cedit kâğıdına kamışla, kalemle ve rik'a ile döşenilmiş bir "tebriknâme" yi okuyalım:

 

"ma'uz-ı çaker-i şâkirü'l- ihsanîleridir

Şeref-hulûl eden 'iyd-i sa'id-i  fıtrdan dolayı hasseten 'ûbudiyyet ve memlûkiyete düşen resm-i tebrik ve tehniyetin ifâsına müsâra'at ve ehass-ı enzâr-ı füyûzatdesâr bende-i perverdilerini istibkaya mücâseret eyledim. Ol bâbda emr ü ferman hazret-i menlehü'l-emrindir. 31 Teşrin-i evvel 1322

Cezair-i Bahr-i Sefîd Vilâyeti Meclis-i İdare Başkâtibi bende Fevzi"

 

İstanbul'da ileri gelen bir zâta yazıldığı anlaşılan, Türkçe dört sözcük (eden, dolayı, düşen, eyledim) dışında, yalan yanlış Arapça tamlamalara boğulmuş, içtenlikten uzak bu basmakalıp tebriknâme, o devrin bir yasak savma örneğidir. Böyle yapmacık dillerle birbirlerine hulûs çakan o kuşakların tavrıyla, onların çocukları ve torunları olan bizlerin "Geçmiş bayramınız kutlu olsun!" manasızlığı arasında kalıtımsal bir bağlantı olmadığı söylenemez. 

Luyken'in bir bayram resmi

 

Bayramların  içtenliği, gelenekselliği Anadolu'dadır

Gerçek şu ki dini bayramların safiyeti, içtenliği, gelenekselliği Anadolu'dadır. Bolu'nun, Bartın'ın, Kastamonu'nun, Eğin'in, Çüngüş'ün ... Köylerine bayramda yolu düşenler, kendilerini cömertçe fakat külfetsiz bayram atmosferlerinde bulabilirler. Anadolu ve Rumeli insanlarının ramazan âdetleri, kınalar yakınıp allı pullu urbalar giyinip, köy meydanlarına sımatlar döşeyip, davullu zurnalı bayram eğlenceleri düzenlemeleri üzerine yapılmış kapsamlı bir çalışmanın olmaması, toplum tarihimizin önemli bir açığıdır.

Buna karşılık İstanbul'un yakın tarihindeki "Ramazanda, Direklerarası" yazılarının, program dizilerinin, canlandırma garabetlerinin sonu gelmez.

 

Kırklı yılların karikatüristi Salih'in çizgileriyle, eski Ramazan eğlencelerinden biri:

'Komik-i Şehir' Kel Hasan'ın temsili.

 

 

Lala Mustafa  Paşa'nın yeniçeri ağalarına verdiği ziyafet

 

Biraz daha eskilere bakalım

Payitaht İstanbul'unda, ulema, ekâbir katlarında, hele saray ortamında, 'bayram' sözcüğü köysümen bir deyim sayıldığından hiç mi hiç kullanılmazdı.

 

" 'iyd-i sa'ıd-ı fıtr" , kutlu ramazan bayramı;

" 'iyd-i sa'id-i ahdâ" kutlu kurban bayramı

demekti.

 

İki bayrama "iydeyn" deniyordu

Osmanlı seçkinleri, dil ukalâlarının, Arapça sözcükleri Farsça takım kalıplarına yerleştirerek icat ettikleri, ne Arapların ne Acemlerin ne de Türklerin anlayamayacağı deyimlerle yazışmayı, konuşmayı severlerdi.

"Muayede-i 'iyd-i fıtr" ise, Ramazan bayramına özgü resmi-dini bayramlaşma demekti. Halk, köylerde, kasabalarda, yöresel bayram geleneklerini yineleyedursun; Osmanlı sarayında vezir konaklarında, bayramın üç gün öncesinden üç gün sonrasına kadar, bir haftalık programlar uygulanırdı. Bu bir hafta boyunca İstanbullular, divan bisatlu atlara binmiş, sırtlarında mevsim kürkleri, sof feraceler; başlarında, mücevveze, selimî kavuklar, örfler; önlerinde arkalarında uzun kortejler olduğu halde vüzera ve ulemanın, ardı arkası gelmeyen birbirlerine ziyaretlerinin seyircisi olurlardı.

 

Sultan I I I . Mustafa'nın bayram alayı

 

El etek öpmek...

Saraydan, Paşakapısı'ndan, vezir kapılarından mehter sadaları yankılanır; konaklardan konaklara, konaklardan saraya, saraydan konaklara hediye bohçaları, şekerleme sepetleri, hediyeler behiyeler teati edilir; hele bayram sabahı, önce sarayda 'muayede resm-i hümayunu' yapılarak padişahın eli, eteği, ayağı öpülür; bunu muhteşem "alay-ı 'iyd-i şerif" (bayram ala-yi) izler; bayram namazından  dönüşte, Has Mahbah'ta hazırlanan saray yemekleriyle devlet ricaline ziyafet verilirdi. Bütün bu tantananın tek bir adı vardı : "'iyd-i sa'id", yani kutlu bayram.

 

Halk geleneği

Bu saltanat geleneklerinin uzağındaki halk yığınları ise, üstüne et döşenmiş pilavı ve yanında üzüm hoşafını, etli yaprak sarmasını, sütlacı ve kadayıfı yılda ancak iki kez ve bayram yemeği olarak sofrasında görebilir; konuklarına da ikram eder; çoluk çocuk, üç dört gün boyunca yemeğe, tatlıya ve şekere doyardı. Bu halk geleneğinin adı ise "iyd-i sa'id" değil, "bayram"di!

 

Taşra ramazanları nasıl yaşanırdı?

Kırklı yılların temmuz ve ağustos aylarına rastlayan ramazanları hatırlıyorum. Sahurla iftar arasındaki 16-17 saatlik oruç evresi, susama, acıkma, halsizlik sızlanmaları, uyuklamalar, su ve sofra özleyişleriyle geçer; herkes ölgün yapraklara döner; kasaba ölü şehir manzarasına bürünür, çarşıda işler dururdu.

Canlanış ikindiye doğru başlar; Anadolu'nun bütün eski kentlerinde âdet olduğu üzere, ikindi ezanından sonra, bir davul zurna ekibi, kale yamacından hüseynî havalar çalmaya başlardı. Annelerimiz, bizi duygulandıran bu konserlerin kendilerine dönük bir uyarı olduğunu ve iftar hazırlıkları vaktinin geldiğini söylerlerdi. İftar ve sahur topları, arife günü ikindi vaktinde peşpeşe üç top, bayram sabahı namazdan çıkışta yine üç top atılması, davul zurna çalınması da yüzlerce yıllık geleneklerdi. Arifeden bir önceki güne "şerife" denirdi ki, o gün çarşı tellâlları, önlerinde davul zurna ekibi, köşe başlarında, arasta girişlerinde durur; hep bir ağızdan ve sözcükleri uzatarak, "Yarın arife, öbür gün bayram! Allah mübarek etsin!" diye bağırırlar; işlerini bırakıp dükkân önlerinde toplanan esnaf grupları da topluca "âmin" derler; bir ay boyunca ikindi ve sahur konserleri veren davulcu zurnacıların tepsilerine madeni paralar atarlardı. Kuşkusuz bu, çok eski bir âhi geleneği olmalıydı.

İftar davetleri, ramazanın 15'inden sonra başlar, varlıklı aileler, hoca takımını, akrabalarını, komşuları sırayla iftara çağırırlardı. Bu davetlerde iki ayrı odada erkekler ve kadınlar için yer sofraları hazırlanır; büyük çorba tasları ve lengerlerle getirilen çorba, sebze yemeği, et kızartması, pilav, hoşaf ve sütlaç gibi muayyen yemekler, konuklarla birlikte "ortadan" yenirdi. Ancak bu ortadan yemenin öyle bir âdabı vardı ki, günümüzün alafranga servislerinden daha nezih ve temizdi.

Anadolu'nun geleneksel iftarlarında yemekten önce "iftariye" âdeti yoktu. Buna karşılık, yemekten sonra küçük bir sahanla peynir getirilir, herkes bir parça peynir alırdı. Sofra hizmetine koşulanlar, biri sabunlu diğeri sıcak suyla ıslatılmış el bezleri gezdirdikleri gibi, abdest almak isteyenler için de leğen, ibrik ve havlu hazır olurdu. Sofra bir çabuk toplanır; cemaat oluşturup akşam namazını kılan erkekler, yaşlarına ve saygınlıklarına göre sedirlere bağdaş kurup kahve ve sigara içerler, teravihe kadar çoğunca dini konulu söyleşilerle vakit geçirirlerdi.

Gregoryen Ermeni komşularımızın hanımları da, bir gün önceden haber verilmek koşuluyla mutlaka iftara çağırılırdı. Bir gün önceden haber verilmesi ise Ermeni komşularımızın bir isteğiydi. "Nasıl olsa çağıracaksınız, önceden haber verin ki biz de oruca niyet edelim, günah olmasın!" dedikleri için, bir iki gün önceden biz çocuklarla haber gönderilir, onlar da o gün, oruçlu gelirlerdi.

Camilerde yatsı ve teravih namazları kılındıktan sonra, yaz gecelerinin kısalığı nedeniyle sahura ancak iki üç saat bir zaman kaldığından, babalarımız lüks lambalarıyla aydınlatılmış önü asma çardaklı esnaf kahvelerinde üçer beşer gruplar oluşturup demli çay içerler; geçmiş zamanların anılarını, büyüklerinden dinlediklerini anlatırlardı.

Sahurda, çoğunca hamurlu yiyecekler, hoşaf ve komposto eşliğinde börek, erişte, yağlı kete, içli köfte, pilav yenilirdi. Biz çocukları oruca alıştırmanın geleneksel yöntemi ise 'tekne orucu' idi. (Bu 'tekne' sözcüğünün, azaltma, fazlalıktan ve zararlı olandan arındırma anlamındaki Arapça 'tenkîh'ten Türkçeleşmiş olması muhtemeldir.) İki üç günde bir, sahurda tıka basa yer, ertesi gün kaba kuşlukta, en geç öğlende iftar ederek tekne orucu tutmuş olurduk. Arife gününün de çocuklar için bir özelliği vardı. Bayramlık giysilerimizi, köşgerlerin diktiği sarı sahtiyandan sandallarımızı, biraz daha büyüyünce kavaftan alınan iskarpinlerimizi, ilkin arife günü giyerek büyüklerimizle Ulucami'ye ikindi namazına gider; çıkışta kabristanları ziyaret eder; mantar tabancalarımızı patlatırdık.

Bayram sabahlarının yaşattığı duygular daha farklı olur; ortalık karanlıkken girdiğimiz camilerden çıkışta, top seslerinin uyandırdığı heyecanla güneşli bir bayram dünyasına daha kavuşurduk.

 

Bayram 06 bayram resmi.jpg
Bayram 08 1930 larda gösteriler.jpg
Bayram 04 kel hasan.jpg
Bayram 01 Abdülmecit bayram kutlaması.jpg
Bayram 03 yeniçerilere yemek.jpg
Bayram 02 tavuk pazarı.jpg
Bayram 08 1930 aile.jpg
Bayram 07 bayram alayı.jpg
Bayram 05 kaptanpaşa sebili.jpg
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages