127 - Senden kadınlar hakkında fetva istiyorlar. De ki, onlara ait hükmü (ilahi fetvasını) size Allah açıklıyor: Kitap'ta, kendileri için yazılmışı (hakları/mirası) vermeyip nikâhlamak istediğiniz yetim kadınlar/kızlar, çaresiz çocuklar ve yetimlere karşı âdil davranmanız hakkında size okunan âyetler var(Bunlar Allah'ın hükmünü apaçık ortaya koymaktadır). Hayırdan/iyilikten ne yaparsanız şüphesiz Allah onu bilmektedir.
وَيَسْتَفْتُونَكَ فِي النِّسَاء قُلِ اللّهُ يُفْتِيكُمْ فِيهِنَّ وَمَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فِي الْكِتَابِ فِي يَتَامَى النِّسَاء الَّلاتِي لاَ تُؤْتُونَهُنَّ مَا كُتِبَ لَهُنَّ وَتَرْغَبُونَ أَن تَنكِحُوهُنَّ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الْوِلْدَانِ وَأَن تَقُومُواْ لِلْيَتَامَى بِالْقِسْطِ وَمَا تَفْعَلُواْ مِنْ خَيْرٍ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِهِ عَلِيمًا
(Ve yesteftûneke fîn-nisâi. Kulillâhu yuftîkum fîhinne, ve mâ yutlâ 'aleykum fî'l-kitâbi fî yetâmen nisâillâtî lâ tu’tûnehunne mâ kutibe lehunne ve tergabûne en tenkihûhunne ve'l-mustad’afîne mine'l- vildâni, ve en tekûmû li'l-yetâmâ bi'l-kıst. Ve mâ tef’alû min khayrin fe innallâhe kâne bihî 'alîmâ )
128- Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden yahut kendisinden yüz çevirmesinden endişe ederse, anlaşmaya çalışmalarında onlara günah yoktur. Sulh (daima) hayırlıdır. (karşılıklı anlaşma en iyi yoldur) Zaten nefisler kıskançlığa hazırdır/elverişlidir. (Nefisler menfaatlerine/bencilliğe düşkün yaratılmıştır.)
Eğer siz iyi geçinir (davranıp arayı düzeltir) ve Allah'tan korkarsanız/sakınırsanız şüphesiz Allah yaptıklarınızdan (iyilik için gösterdiğiniz çabalardan) haberdardır.
وَإِنِ امْرَأَةٌ خَافَتْ مِن بَعْلِهَا نُشُوزًا أَوْ إِعْرَاضًا فَلاَ جُنَاْحَ عَلَيْهِمَا أَن يُصْلِحَا بَيْنَهُمَا صُلْحًا وَالصُّلْحُ خَيْرٌ وَأُحْضِرَتِ الأَنفُسُ الشُّحَّ وَإِن تُحْسِنُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبِيرًا
(Ve in imraetun khâfet min ba’lihâ nuşûzen ev ı’râdan fe lâ cunâha 'aleyhimâ en yuslıhâ beynehumâ sulhâ. Ves-sulhu khayr. Ve uhdırati'l-enfusuş-şuhh. Ve in tuhsinû ve tettekû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne khabîrâ )
129- Üzerine düşüp uğraşsanız da kadınlar/eşleriniz arasında âdil davranmaya güç yetiremezsiniz; bâri birisine tamamen kapılıp da diğerini askıya alınmış (kocasızmış gibi bir vaziyette) gibi bırakmayın.
Eğer arayı düzeltir, günahtan/haksızlıktan sakınırsanız Allah şüphesiz çok bağışlayıcı/affı bol (Ğafûr) ve esirgeyicidir/merhameti boldur. (Rahîm)
وَلَن تَسْتَطِيعُواْ أَن تَعْدِلُواْ بَيْنَ النِّسَاء وَلَوْ حَرَصْتُمْ فَلاَ تَمِيلُواْ كُلَّ الْمَيْلِ فَتَذَرُوهَا كَالْمُعَلَّقَةِ وَإِن تُصْلِحُواْ وَتَتَّقُواْ فَإِنَّ اللّهَ كَانَ غَفُورًا رَّحِيمًا
(Ve len testatî'û en ta’dilû beynen-nisâi ve lev harastum fe lâ temîlû kulle'l-meyli fe tezerûhâ ke'l- muallakah. Ve in tuslihû ve tettekû fe innallâhe kâne gafûran rahîmâ )
130- Eğer (eşler bu çabalara rağmen) birbirinden ayrılırsa Allah, bol nimetinden her birini zenginleştirir (birini diğerine muhtaç olmaktan kurtarır); Allah'ın lütfu çok geniş (Vâsi'), hikmeti büyüktür/tam hüküm ve hikmet sahibidir.. (Hakîm)
وَإِن يَتَفَرَّقَا يُغْنِ اللّهُ كُلاًّ مِّن سَعَتِهِ وَكَانَ اللّهُ وَاسِعًا حَكِيمًا
(Ve in yeteferrekâ yugnillâhu kullen min se'atihî. Ve kânallâhu vâsi'an hakîmâ )
Geçen hafta insanların Cenab-ı Allah'a borçları olan kulluğun yapılış biçimini anlatan dinin, ana prensiplerini öğrenmiştik.
Teslimiyet, ihsan, tevhid sahibi olanların dinini, Cenab-ı Allah makbul kabul ediyordu.
İyi ve kötü davranışların boşa gitmeden, asla karşılıksız kalmadan değerlendirileceğini hatırlatıyordu.
Bugün ise doğrudan somut, yeryüzünde yaşamda imtihan edilen insanların zorlandığı
muamelat, evlilik hukuku, yetimlere olan mesuliyet gibi hususlara ait bilgi ve emirleri öğreniyoruz.
Cenab-ı Hakk türlü konularda sürekli dini hükümlerin ortaya koymasını ve açıklamasını isteyenlere
öncelikle fetvanın ve hükmün kaynağını hatırlatıyor.
Bir insan ve kul olarak Efendimiz (SAV) ve onun mirasçısı alimler fetva verseler de,
bu fetvalar birer felsefi mütalaa ya da önerme değillerdir.
İslam'da fetva öncelikle Cenab-ı Hakk'tan; Onun (cc) gönderdiği vahiyden elde edilir
vahiy kaynaklarında doğrudan bulunamayan hükümleri ise, ilim ehli olan insanlar
esasen Onun (cc) muradını, hükmünü aramak maksadıyla gayret sarfederek meydana çıkarırlar.
Onların hükümleri sübjektif akıl yürütmeye değil, vahyi bilgiye dayanır.
Yani esasen fetvayı Allah sübhanehu teala verir; hüküm Allah'ındır..
Burada hem dini daha iyi yaşamak için çırpınan samimi sahabileri bilgilendirme var,
hem de cahiliyye bağımlılıklarından kurtulamayıp, İslam'la modernite ya da cahiliyye'yi uzlaştırmaya çalışanlara da uyarı var:
Kuran'da bütün bunlar açıklanmışken hz Peygambere gelip, kendi arzu ve keyfinize göre, bir takım fetvalar koparmaya çalışyorsunuz..
Sorularınızda, farklı akıl yürütmelerle, isteklerinizi kabul ettirmeye çalışıyorsunuz.
Bu yaptığınız doğru değil, diye Rabbimiz onları uyarıyor.
Cenab-ı Allah hükmün öncelikle bulanacağı adresi netleştiriyor; Allah'ın kitabı.
Elbette Rasulullah'ın (SAV) açıkladıkları da, Allah'ın ayetlerinin beyanıdır, vahyin açıklığa kavuşturulmasıdır.
Efendimizin Kuran'da yer olmayan konulardaki açıklamaları da Allah (cc) tarafından kendisine verilen yetkiyle, vazifeyle, İslam dini için birer hüküm olmaktadır. Dolayısıyla hükümler sadece Kuran'da açıklanmıştır, denemez..
Allah azze ve celle: “Rasul size neyi verdiyse onu alın, neyi yasakladıysa ondan kaçının” (Haşr-7)
diyerek peygambere umumi bir yetki vermektedir.
“Kim peygambere itaat ederse Allah'a itaat etmiş olur”
Demek ki dinin, şer-i şerifin hükümlerini biz Kuran'dan ve Rasulullah'tan (SAV) öğreniyoruz.
Burada bahsedilen hanım ve yetim hakları gibi hususlar daha önce Kitap'ta, özellikle okuduğumuz Nisa suresinin başlarında ve diğer bir çok ayette geçmişti.
Cenab-ı Allah bu ayetlerde, hanım ve yetimlerin haklarını,
hak sahiplerine verilecek maddi yükümlülükleri, takınılacak samimi tutumları, ve bir çok yerde bunların ayrıntılarını beyan etmişti.
Bu emirlerin bir çoğu İslam öncesi, cahiliyye devrinde yoktu.
O dönem ve daha sonra İslam'ın hakim olmadığı diğer dönemlerde
toplumda kuvvetlinin istediğini aldığı,
insan aklının hep kendine yontarak meydana getirdiği,
daha doğrusu bunu uygulamaya gücü yetecek kuvvetlilerin akıl yürütmesinin referans olduğu
gelenek ve hükümlerin itibar gördüğü, zayıfların ezildiği uygulamalar geçerli oldu.
İslam hükmün kaynağını, sübjektif egoların menfaatine hizmet eden akıldan,
hükmün asıl sahibi olan, ve insani zaaf ile hesaplardan münezzeh Cenab-ı Allah'a yöneltti.
Kula kulluktan, Allah'a kulluk dönemini başlattı..
Cahiliyyede kadınlara, evlilik dolayısıyla hakları olan maddi ödemeler yapılmaz, bu istismara bahaneler bulunurdu.
Bu ayette bahsedildiği gibi, evlerinde baktıkları varlık sahibi yetim ya da dul hanımları
veli durumundaki erkekler, ya malları için kendilerine saklar ve başkalarıyla evlenmelerini engellerlerdi
ya da onları çekici bulmadıkları içini kendiler evlenmez, ama o zavallı hanımların başkalarıyla da evlenmelerini müsaade etmezlerdi.
Bu durumdaki hanımlara, kız ve erkek çocuklarına mallarını, haklarını teslim etmez, güçleri yettiğince onlara zulmederlerdi.
Yetimler de benzeri suistimallerle karşı karşıya idi.
Nisa 6-'da
“Büyüyecekler de, kendilerine ait malları elimizden alacaklar diye, o malları israf ile ve tez elden yiyip tüketmeyin.” başka bir uyarı geliyor.
Halbuki insan bu dünyaya, adaleti uygulamak, bu yolda mücadele etmek için gönderilmiştir.
Allah'ın halifesi insan, ilahi adaleti kurmak, yüceltmek, ilayı kelimetullah için yaşar.
Bu yol meşakkatlidir, türlü maliyetleri vardır
dünya cazibelerinden yüz çevirip, onları feda edip, bedel ödemeyi icap ettirir.
Bütün bu sıkıntı ve konforsuzluklara rağmen
"iyilik namına her ne yaparsanız Cenab-ı Allah onu bilir"
Allah bu çabalarınızın çok çok üstünde karşılıklarla, sizin kulluk yolunda cehdinizi ödüllendirir..
Sonraki ayet daha da ayrıntılı bir konuda, Cenab-ı Allah'ın hükümlerinin ruhunu bize öğretiyor.
Cenab-ı Allah'ın emir ve hükümlerinin uygulanmasına muhtaç olan kendisi değil, insandır.
Bu emirlerin Cenab-ı Allah'a değil insana faydası vardır.
Bu emirler maslahatı, insanlığın faydasını içerir ve insanın gücünün üstünde yükümlülük yüklemezler.
Bugünkü 128. ayette vurgulandığı gibi, evlilik hukukundaki maddi hükümler ve mükellefiyetler
karşılıklı rıza ve anlaşma ile belli ölçülerde esnetilebilirler.
Zira evlilik iki insanın karşılıklı rıza ile yaptıkları ve toplumun takip ettiği bir akittir. Dolayısıyla aynı rıza ile,
bazen o evliliğin devamını, huzursuzlukların giderilmesini hedefleyerek
iyi niyetle, sıkıntıları gidermek maksadıyla, taraflardan biri
diğer tarafa jest yapabilir, hakkının ve eşinden daha önceki taleplerinin bazı bölümlerinde değişikliğe gidebilir.
Esas olan, medeniyetin çekirdeği olan evliliği sürdürebilmek için, bir yol bulmaktır.
Eşleri arasında bir arada bulunmayı sürdürebilecek devamlı bir sulhu temin etmektir.
(Ves-sulhu khayr.) “Barış; huzur, sulh sükun her zaman daha hayırlıdır”
Geçimsizlikten daha üstün bir meziyettir, her zaman tercih edilmesi gerekendir.
Hayat tek düze akıp gitmiyor, iniş ve çıkışları var, hep süt liman gitmez.
Aile hayatında da böyle haller tedirginlikler, iletişim kazaları her zaman mümkündür.
Kuran bu hallerde de sulhü aramayı, bunun temin için insanların gerekli tedbirleri almasının lüzumunu hatırlatıyor.
Sulh yolu; karşılıklı konuşarak, bir şekilde anlaşmaktır.
Karşılıklı olarak incitici hususları dile getirerek, bu konularda beyinden daha anlayışlı olmasını talep edebilir..
Bu anlaşmalarını Kuran teşvik etmektedir. Bir şekilde anlaşma yollarını bulun, demektedir.
Ama emir kipinde değil de, böyle bir yolu işaret etmektedir.
Bunun daha hayırlı bir yol olduğunu bildirerek Kuran bu noktada bize rehberlikte bulunuyor.
Yoksa bazen olur ki gerçekten, elinizden gelen her şeyi yaparsınız, sul-u selamet ve huzur için bir çok fedakarlıkta bulunursunuz, ama beyinizden bir anlayış göremezsiniz. Siz on adım atarsınız da, o bir adım atmaz, yapısı böyle donuk olabilir.
Kimi insanda böyle bir zalim karakter öne çıkar. Kendi bedeni, mali iktidarını, ya da toplumdaki konumunu kullanarak, kendi hanımını ezmeye devam edebilir. Sürekli horlama, hakaret ile ona dünyayı cehenneme çevirebilirler.
Bu durumda, sulh adına elinizden gelen adımları atsanız da, eşiniz bunlara duyarsız kalmaya devam ediyorsa,
elbette Cenab-ı Hakk'kın gösterdiği tek yol sulhu zorlamak değildir.
Ancak Rabbimiz kullarının öncelikle sulhu denemelerini işaret eder..
Ve sulh evin çocukları açısından son derece önemlidir. Sürekli kavga ortamında yetişen çocuklar, topluma güzel nesiller olarak yetişemezler. Onların duyguları kirlenir, hayata bakış açıları negatifleşir.
Sürekli harp yaşanan bir evde gönüller sürekli incinir, daralır ve değişik değişik günahlara sebebiyet verir..
Bu halde bir kadın kötü yollara sapabilir veya erkek bir çok zulümler işleyebilir.
O zaman kötülüğe kapı aralayacak bir ortamda da illa israr etmek isabetli olmaz.
İşte yarattıklarını çok iyi bilen Mevlamız, evliliklerin tehdit altına girmesinin en başlıca sebebini bildiriyor;
bu, evlilik taraflarının bencilliği; olayları tek taraflı değerlendirip
birlikte yaşamın gerektirdiği karşılıklı empatiyi ve fedakarlığı ihmal etmektir.
Evlilikler; Allah katında insanın dinini tamamlaması;
ilahi rızaya uygun bir şekilde yaşamı hayatın tamamına yayabilmesi
anlamına gelen bu mübarek kurum
ancak bu nefsani zaaflardan, Allah'a kulluğa yönelmekle ayakta durabilir.
Nefisler böyle yaratılmıştır;
cömertlik üzerine değil de, kendi menfaatlerine kilitlenme üzerine, menfaatlerini öncelemeye meyyaldir.
Menfaati uğrunda başkalarına zulme de sapabilir.
O yüzden Rabbimiz nefislerin tezkiye edilmesinden bahseder; nefisler arıtılmalıdır.
Başlangıçta imtihan kastıyla insanların özbenliklerine
gerek fücur tohumları, meyilleri, melekeleri, gerekse de bunlara karşı korunma melekeleri, vasıtaları yüklenmiştir.
Kuldan beklenen, nefsindeki o kötülük meyillerini asgariye indirmek, mümkünse sıfırlamak ve güzellik duygularını da geliştirmektir. Hayra, Rabbin rızasına yönelik duyguları artırmak, diğerlerini eksiltmek; tezkiye tavsiye edilmiştir.
Ham, tezkiye görmemiş nefisler hep cimriliğe meylederler.
Sulh tavsiyesinden sonra, nefislerin cimriliğinden bahsedilmesi,
sanki kocanın nüşuzu denen haşin, düşmanca tavırlar almasının altında sanki menfaatine dokunan, o hanımından gelen talepler sonrası erkeğin cimrilik damarının kabarması yatıyor.. Cenab-ı Hakk bu sırra dikkat çekiyor..
Ve madem ki hayırlı olan sulhu/barışı öne alacaksınız,
bu cimrilik ve bencillikten bir şekilde kurtulmanın yoluna bakın.
Birbinize cömert olun.
Aile hukukunda her yönden birbirine cömert insanlar,
böyle kavga ve huzursuzluk ortamı ve serkeşlik hallerinin, oluşan sıkıntıların giderilmesinde daha avantajlıdırlar.
Karakterini tezkiye edebilmiş olanların aile hayatları cennet gibi olurlar.
Aile bireylerinin birbirlerine karşı cömertçe davranmaları güzelliktir.
Cömert bir baba, evladının ve cömert bir eş hanımın gözünde saygındır.
Aşırısı olmasa da, yerinde cömertlik özellikle ihtiyaçlar konusunda, gözü dışarıda kalmasın diye bazı hususların yerine getirilmesinde özellikle evin erkeğinin cömert olması, bir çok huzursuzlukları ortadan kaldırır.
Cömertler hata yapsalar da, karşılarındaki kişiler tarafından kolayca affedilebilirler ve onlar da affedicidirler.
Böyle olunca cömertlik geçimliliğin olmazsa olmaz şartlarından biri gibidir.
Aile hayatında hanımın cömertliği de önemlidir ama erkekten daha çok beklenir. İşte burada Rabbimiz nefislerin cimriliğine dikkati çekiyor. (Ve uhdırati'l-enfusuş-şuhh)
Madem ki ham nefsiniz böyle yaratılmıştır, o zaman sulh için elinizi biraz açın. Evin erkeğine bu tavsiye ediliyor.
(Ve in tuhsinû ve tettekû fe innallâhe kâne bi mâ ta’melûne khabîrâ )
“siz ihsan erbabı olursanız; ” Hep güzellikleri üretme peşinde olup, ihsan ve ikram ehli olup, birilerine iyilik yapmayı öne alırsanız. Bir de Allah'ın her şeyi görüp gözeteceğinin şuuruyla hareket ederseniz.
(ve tettekû) “bir de takvaya dikat ederseniz” İlahi hudutlar içinde kalmaya çok itina ederseniz.
Veya takva'nın kelime anlamından gidersek,
size zarar verecek bir takım kötü davranışlardan, kendinizi korumaya, kollamaya alırsanız,
ilahin hudutların zırhına alırsanız, ihsan erbabı olursanız işleriniz olur. İhsanı, takvayı merkez edinen davranışlar hep sulh, güzellikler üretir.
Ve Allah neyi nasıl yaptığınızı biliyor. Siz kötülük ettiğinizde kötü karşılıklar bulursunuz.
İlahi hudutları çiğniyorsanız, hak ve hukuka dikkat etmiyorsanız
bir takım huzursuzluklara uğrarsınız, cehennemden temsil bir azap olan aile huzursuzluğunu yaşarsınız.
Hakkı tanımamak, haktan gelen esaslar çerçevesinde hayat sürmemenin neticesinde cehennem azabı tahakkuk eder.
Gerçi böyle azgınlıkların cezası cehenneme ulaşmadan başlar. Daha bu hayatta cehennem ateşinden korlar sizi yakmaya başlar. Nitekim büyükler derler ki:
'Ailede huzur yoksa, kabir azabı daha dünyadayken başlamış demektir'
O yüzden ayetin devamında cenab-ı Allah
böyle dünyevi bir meselenin halli için, dinin 2 prensibini hatırlatıyor; ihsan ve takva..
İnsan dünyaya ve onun bir kısmı olan evliliğe bu gözle bakarsa
nefsinin bütün taleplerine rağmen Yaratıcısının bu emrine teslim olursa
Rabbi de onun bu yoldaki bütün çırpınış ve fedakarlıklarının farkındadır, Bu dünyada ve daha önemlisi ahirette asla onun gayretlerini boşa çevirmeyecektir..
129. ayete geçiyoruz
Cenab-ı Allah Nisa suresinin başındaki ayetlerde erkeklere, durumlarına göre dört hanıma kadar evlenme ruhsatı vermiş, ancak bunu hanımlar arasında adaletle hükmetme şartına bağlamıştı.
Aslında yapılan da bir çok evlilik ruhsatında ziyade, zaten eski ve yeni zamanlarda hanımlarla hesapsız ve sınırsızca kurulan ilişkilerin bir zaptu rapt altına alınmasıydı.
Eski ve yeni zamanlarda bu rakamların çok üstünde hanımla bu ilişkileri sürdürüp
bu ilişkileri hiç bir hukuki yükümlülüğe tabi olmadan sürdürüp, bitirenler için
İslam bir sınırlama getirmektedir.
Bu sınırlama da, ayrıca adalet gibi bir limite bağlanmaktadır.
Çok evliliğin duruma göre zaruret veya ihtiyaç haline gelebildiği malum, kişisel tercih ve toplumsal adet olarak çok evlilik söz konusu olabilir.
Dolayısıyla çok evlilik kapısı kapanmıyor ama adeta daraltıldıkça daraltılıyor.
Adalet ölçüsü de önplana çıkarılarak, tek hanımlılığa bir teşvik var. Ama çok evlilik yasaklanmıyor.
129. ayette Allah azze ve celle esasen, Nisa suresi başında bildirdiği adalet prensibinin tefsirini yapıyor.
Cenab-ı Allah'ın bahsettiği adalet prensibi, insanın iradesi dışında olan sevgi, kalbin bir eşe daha fazla meyletmesi gibi hususlarda değildir.
Ama bir hanımın evlilik hakkı olan
maddi nafaka, yaşam şartları/standartları ve hanımına düzenli olarak belli bir vakit ayırma gibi konularda
sırf kalbi bir eşe meylediyor diye, eşler arasında eşit olmayan bir taksim yapılamaz.
Bir erkek eşi olan hanıma bunlarla ilgi bir ayrımcılık yapamaz.
Öte yandan erkeğe, eşlerinin hepsini aynı oranda sevmesi emredilmemiştir, çünkü ayette bildirildiği gibi
hırsla çabalasa bile, erkeğin gücü buna yetmez..
Ayetin sonunda tekrar kulluk ve geçen haftaki ayetlerde bildirilen din prensipleri hatırlatılıyor
eşler arasında ayrımcılık yapmamak yolunda Allah'tan sakınmak gerekir
bu çabaları Cenab-ı Hakk'kın salih amel olarak gördüğünü hatırlayıp, gayretle devam etmek gerekir..
Bu haftanın son ayeti olan Nisa 130. ayette ise Cenab-ı Mevla
Allah için samimi çabalarla ıslah edilip, sürdürmeye gayret edilen evliliklerin
buna rağmen sürdürülememesi halinde
bu birlikteliğin insanlar için birer kabus haline gelmesinin bir mecburiyet olmadığını söylüyor.
Bir arada yapamıyorlarsa, türlü zaaflara düşüp, birbirlerine zulmetmemelidirler.
Evliliğe bitirmekle ilgili dünyevi, maddi korkularını da Mevlamız gideriyor.
İnsanların rızkının sahibi olan Allah
ayrılma sonrası oluşabilecek sıkıntıların da teminatıdır.
Kula Allah yeter
Allah, sürdürülemeyen evlilik bitirilirse, eşlerin sonraki hayatlarını sürdürebilmelerinin de tek sağlayıcısı, insanın geçerli tek vekilidir.
Allah sübhanehu tealanın mülkü, cömertliği, rızkı, nimetleri, ihsanları çok geniştir.
İnsanlara daha nice rızıklar ve eşler ihsan eder
demek ki insanlar Mevla'ya güvenip, güçlerinin üstünde eziyet veren birliktelikleri sonlandırabilirler.
Ancak öncesinden samimiyetle, mevcut beraberliği karşılıklı anlaşma yoluyla sürdürmeye çabalamalıdırlar..
Yani ey hanımlar, 'ayrılırsak aç kalırız' endişesiyle
sürekli zulüm altında inim inim inleme gibi bir yolu da tercih etmeyin.
Cenab-ı Hakk her kuluna Rahman ve Rahim'dir. O merhametlilerin en merhametlisidir.
Çoğu zaman zayıf görülüp, horlanan hanım kullarına bir yol göstermektedir.
Eğer evlilikleri dayanamayacakları raddeye geldiyse; sürekli horlanıp, hakaretler görüyor, dövülüyorsa
artık size orası bir aile yuvası olmaktan çıkıp, bir azap hücresi haline gelmişse, ille de bu hale sabretmeniz gerekmiyor.
Rabbimiz adeta: 'ben ayrılırsam aç kalırım' endişesi sizde olmasın diyor.
Rabbimiz fazlından genişleteceğini, imkanlar bahşedeceğini söyleyerek kullarına bu durumdalarsa bir yol gösteriyor.
Mevlamız bu dini yaşamaya bizleri muvaffak etsin
amin
TEFSİRLERDEN ALINTILAR:
127-İK:Âişe: «Kadınlar hakkında senden fetva istiyorlar...»='yanında yetîm olan kişidir. O, kızın velîsi, vârisi olup, kız, hurmaya varıncaya kadar onun malına ortak olmuştur. O kişi onu nikâhlamayı arzulamaz. Ancak kızın kendisine ortak olduğu malında; ortak olacak endişesiyle başka biriyle evlendirmekten de hoşlanmaz'& Allah Teâlâ'nın «Kitâbda sizlere okunan âyetler var.»diye zikrettiği; ilk âyet olan: «Eğer (kendileri ile evlendiğinizde) yetîm kızların haklarını gözetemiyeceğinizden korkarsanız; size helâl olan diğer kadınlardan ikişer, üçer ve dörder olmak üzere nikâh edin.» âyetidir. (Nisa, 3)
Yine aynı isnâd ile Hz. Âişe:«Nikâhlamayı istemediğiniz yetîm kızlar hakkında...»= burada kişinin yanında bulunan, malı ve güzelliği az, yetîm kızdan kişinin yüz çevirmesi kaydedilmektedir. Onlar mal ve güzellikleri az olanlarından yüz çevirmeleri sebebiyle adaletle olması dışında mal ve güzelliklerine göz dikerek yetîm kadınları nikâhlamaktan men'olundular.=mânâ: Bir kimsenin yanında bir yetîm kız bulunduğunda; onu evlendirmesi helâldir. Bazan onunla kendisi evlenmek isteyebilir. Bu durumda onun emsali kadınların mehri miktarınca ona mehir vermesini Allah Teâlâ emretmiştir. Şayet böyle yapmazsa; başka kadınlara yönelmelidir. Allah Teâlâ onu varlıklı kılacaktır. (Nisa, 3)te kasdedilen mânâ budur. Bazan da; ya yetîm olduğa için veya çirkin olduğundan dolayı, kişi onunla evlenmek istemeyebilir. Bu durumda Allah Teâlâ, o kişiyle yetîm kız arasındaki mala ortak olacaklar korkusuyla başka kocalardan onu ayırmasını yasaklamıştır.=Ali İbn Ebu Talha: «Câhiliye devrinde; birinin yanında yetîm kız olurdu da onun üzerine elbisesini atardı. O böyle yaptığında hiç kimse ebediyyen onunla evlenemezdi. Yetîm kız, güzel olur ve o kişi de onu severse onunla kendisi evlenir ve malını yerdi. Yetîm kız çirkin ise; ölünceye kadar diğer erkeklerden onu men'eder ve öldüğünde de onun vârisi olurdu. Allah bunu haram kılarak bundan men'etti.
«Mağdur çocuklar hakkında... sizlere okunan âyetler var.»=câhiliyyet devrinde çocukları ve kızları vâris kılmazlardı=«Kendilerine yazılmış olanı vermediğiniz.» buyurması bundandır. Allah Teâlâ bunu yasaklamış; her pay sahibinin küçük ya da büyük olsun payını açıklayarak: «Erkeğe iki dişinin hissesi kadardır.» (Nisa, 11) buyurmuştur.
Saîd İbn Cübeyr«Yetimlere insafla bakmanız hakkında kltâbda sizlere okunan âyetler var.»= Mal ve güzellik sahibi olduğunda tercih edip nikahladığınız gibi, güzelliği ve malı olmadığında da onu tercih edip nikahlayınız.
Hayırları
işleme ve emirlere uymayı teşvik sadedinde olmak üzere Allah
Teâlâ : «Hayır olarak, ne yaparsanız şüphesiz Allah onu
bilicidir.» buyuruyor. Allah Teâlâ bunların hepsini
bilir. Bunlara göre bol mükâfatı mutlaka verecektir.
M:
127- Kadınlar
konusunda senden fetva isterler.=Burada insanların
kadınlarla ilgili sorular sordukları bildiriliyor. Bu soruların
cevabı 128. ayette verilmiştir.
De ki: "Onlara ilişkin fetvayı size Allah veriyor. Bunun yanısıra size bu kitapta okunmakta olan emirleri,= Bu, soruya cevap değil, fakat daha önceden sosyal reform yönünden meselenin önemini vurgulamak için genelde yetimler, özelde de yetim kızlarla ilgili verilen emirleri hatırlatan bir giriş niteliğindedir. Yetimlerin haklarına bu surenin 1-14.ayetlerinde büyük önemle değinilmiş olmasına rağmen, sorulmadığı halde Allah bu konuyu tekrar vurguluyor. Bu mesele, sosyal problemlerin çözümünde çok önemli bir yer tuttuğu için sorulan evlilikle ilgili sorunların çözümüne geçmeden önce Allah tekrar yetimlerin haklarını hatırlatıyor..
yani kendilerine yazılan (hakları veya mirası) ı vermediğiniz
Burada Nisa 3. ayet ima ediliyor: "Eğer yetimlere haksızlık etmekten korkarsanız..."
ve kendilerini nikahlamayı istediğiniz yetim kadınlar
(Tergabuune en tenkihuhünne)="Evlenmek istediğiniz" anlamına da gelebilir. Hz. Aişe (r.a): "Kendilerine servet kalan yetim kızların velileri onlara haksızlık yapmak için çok çeşitli yollara başvurmuşlardı. Eğer yetim kız zengin ve güzelse, onun servetini harcayıp, hiçbir malî sorumluluk yüklenmeden güzelliğinden de faydalanabilmek için onunla evlenmek istiyorlardı. Eğer yetim kız zengin, fakat çirkinse, ne kendileri onunla evleniyor, ne de başkalarının onunla evlenmesine izin veriyorlardı. Bu şekilde yetim kız kendi haklarını koruyacak bir veliye sahip olamıyordu."
ve zayıf çocuklar (hakkında) ile yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanız konsunda size Kitap'ta okunmakta olanlardır. Nisa1-14. ayete kadar, yetim haklarına işaret edilmiştir.
Hayır adına her ne yaparsanız, şüphesiz Allah onu bilir.
SK:
Cahiliye toplumunun, özellikle kadın ve aile, yetim ve çocuklar
gibi zayıflara yapılan uygulamalarına ilişkin tortularını
gidermek, müslüman toplumu bu tortulardan arındırmak, aileyi
insan türünün iki parçasının üstünlüğü ve çıkarları
esaslarına oturtmak, ailesel bağları güçlendirmek ve kök salıp
bu bağların kopmasına, aile çatısının içindekilerin
özellikle kucakta gelişen zayıf neslin üzerine yıkılmasına
neden olmadan önce, aile ortamında baş gösteren sorunları
gidermek; yetkilerin güçlünün elinde olmaması ve köklü
şeriatın hükmetmesi için toplumu da zayıfları gözeten esaslara
dayandırmak gibi surenin başladığı konuların bütünleyicisi
konumundadır okuyacağımız ders.
Ayet adı geçen sorunların bir kısmını çözümleyip evrenin düzenine bağlamaktadır. Bu ayetin muhatabı böylece anlıyor ki, kadın, yuva, aile ve toplumda yer alan zayıflar sorunu büyük ve önemli bir sorundur. Gerçekten de bu sorun oldukça önemlidir
KADIN VE İNSAN PSİKOLOJİSİ ÜZERİNE
Sûrenin başlarında inen ayetler, kadınlara ilişkin bir takım soruları ve onların bazı durumları hakkında fetva istemelerini anlatmaktadır. Müslümanların soru sormak ve bazı hükümlere ilişkin fetva istemek gibi girişimleri müslüman toplumun gelişimini ve müslümanların hayatî konularda dinlerinin hükümlerini öğrenme isteklerini göstermektedir. Kuşkusuz cahiliyeden İslâm'a dönüşümün ruhlarında meydana getirdiği sarsıntı son derece derindi. Öyle ki cahiliyeden kaynaklanan her konudan, İslâm'da geçersiz olduğu yada değiştirildiği korkusuyla kuşkulanır ve sakınır olmuşlardı. Bu yüzden günlük hayatlarında karşılarına çıkan her şeye ilişkin İslâm'ın hükümlerini öğrenmek istiyorlardı. Bu uyanıklık ve durumlarını İslâm'a uydurma konusunda duydukları bu arzu, -hayatlarında kimi cahiliye kalıntılarının henüz bulunmasına rağmen- o dönemin en belirgin özelliğidir. Kuşkusuz önemli olan durumlarını İslâm'ın hükümlerine uydurmada duydukları gerçek ve güçlü arzu ve aynı ruhla bazı hükümlerin yorumlanmasını istemeleridir. Yoksa günümüzde bir çoğunun müftülere başvurduğu gibi sırf, bir şeyler öğrenmek, bilgin olmak için fetva isteminde bulunmazlardı.
Toplum, dininin hükümlerini öğrenmek zorundaydı. Çünkü yeni hayat düzenlerini bu şekillendirecekti. Ayrıca öğrenmeyi şiddetle istiyorlardı. Çünkü, amaç, pratik hayatlarıyla dinlerinin hükümleri arasında uygunluk meydana getirmekti. Cahiliyeden yeni yeni soyutlanmışlardı. Cahiliyenin gelenek, alışkanlık, sistem ve hükümlerinden kaçınıyorlardı. Bu arada,İslâm'ın eliyle gerçekleştirilen bu yeniden doğuşun değerini de çok iyi biliyorlardı.
İstedikleri fetvayı yüce Allah üzerine alıyor: "Onlar senden kadınlara ilişkin fetva isterler. De ki; onlar hakkında size fetvayı Allah veriyor."
Onlar Resulullah'tan (sav) fetva istemişlerdi. Ancak yüce Allah lütfedip peygamberine şöyle söylemesini emrediyor! Kadınlar ve ayette zikredilen diğer konular hakkında size Allah fetva veriyor. Kuşkusuz yüce Allah'ın kullarına şefkati, müslüman cemaate lütfu, onlara bizzat hitap etmesi, onları gözetmesi, fetva isteklerini ve yeni hayatlarının ihtiyaç duyduğu şeyleri karşılaması olayı değeri ölçülemeyecek kadar büyük bir iltifattır.
Fetva; ilahî sistemin müslüman toplumu içinden çekip çıkardığı cahiliye kalıntısı olguyu tasvir ettiği gibi, müslüman toplumun hayat düzeyinin yükselmesi ve cahiliye kalıntılarından arınması için uyulması istenen direktifi de içermektedir.
"De ki; Allah onlar hakkında size şu fetvayı veriyor! Bu fetva paylarına düşen mirası vermediğiniz yada nikahlamak istemediğiniz yetim kadınlar, mağdur çocuklar ve yetimlere karşı adil davranmanız konusunda size okunan Kur'an ayetleridir.
İbni Abbas (r.a): Cahiliye devrinde adam tutar yanındaki yetim kızın üzerine elbisesini atardı. Bunu yaptıktan sonra kimse o kadınla evlenemezdi artık. Şayet güzel olur da hoşuna giderse kendisi evlenip malını yerdi. Yok eğer çirkin olursa, ölene kadar erkek yüzü görmesine müsaade etmezdi. Ölünce de mirasına konardı. Bunu yüce Allah haram etti, böyle bir şey yapmayı yasakladı. "... Mağdur çocuklar..=ibni Abbas:cahiliyede çocuklar ve kızlar varis olamazlardı, der. "...paylarına düşen mirası vermediğiniz..."sözü, bunu gösterir. İşte yüce Allah bu durumu yasaklamıştır. Her pay sahibinin payını belirlemiştir. Büyük olsun küçük olsun erkeğin payı, kadının payının iki katıdır, buyurmuştur.
"...Yetimlere karşı adil davranmanız..."=Nasıl ki, güzel olduğu zaman adam, "onu nikahladım kendime seçtim" diyorsa, mal ve güzelliği olmadığı zaman da nikahlasın tercih etsin."
"Onlar senden kadınlara ilişkin fetva isterler..." diye başlayıp "nikahlamak istemediğiniz..." sözüne kadarki kısmı hakkında Hz. Aişe (r.a): "Bu, yanında yetim bir kız bulunan adamdır. Velisi durumunda olduğu için ona varis olmaktaydı. Kızcağızın tüm malına hatta hurma salkımına bile ortak olurdu: Fakat nikahlamak istemezdi. ( Yani, nikahlamaktan kaçınırdı, çirkin olduğu için evlenmek istemezdi) Kızın başka bir adamla evlenmesini ve böylece ortağı bulunduğu mala başkasının ortak olmasını da istemezdi. Bu yüzden evlenmesine engel olur. Ayet bunun için indi." (Buhari, Müslim)
Hz. Aişe (r.a): "Bazıları kadınlar hakkında inen bu ayetten sonra, Resulullah'tan fetva istediler. Bunun üzerine, "Onlar senden kadınlara ilişkin fetva isterler. De ki; Allah onlar hakkında size şu fetvayı veriyor: Bu fetva.. size okunan Kur'an ayetleridir." ayeti indi. Hz. Aişe, "size okunan Kur'an ayetleri" ile yüce Allah'ın, "şayet yetimler konusunda adil olamayacağınızdan korkuyorsanız kadınlardan hoşlandıklarınızla evlenin." dediği ilk ayete işaret edilmektedir." der.&"nikahlamak istemediğiniz."=sizden birinizin himayesindeki yetim kızı, malı ve güzelliği az olduğundan dolayı nikahlamak istemeyişi kastedilir=adil davranmadıkları sürece yetim kızları sırf malları ve güzelliklerinden dolayı nikahlamaktan engellediler;gönülsüz davranıyorlardı bu konuda."Cahiliyede yetim velisinin göz dikmesi ve aldatmasıyla karşı karşıya kalırdı. Velisi kızın malına göz dikerdi. Mihrini de vermemek suretiyle aldatırdı. Şayet kendisi evlenecek olsa hem mihrini hem de malını yerdi. Çirkin olduğu için evlenmezdi. Üstelik, elinin altındaki malına, kocasının ortak olmaması için başkasıyla evlenmesine izin vermemekle de aldatırdı.
Küçük çocukların ve kadınların durumu da böyleydi. Miraslarını koruyacak bir güçleri bulunmadığı için mirastan yoksun bırakılırlardı. Ya da savaşacak güçte olmadıkları için, kabileci düşüncenin etkisiyle mirasta hakları bulunmazdı. Çünkü kabile düzeninde herşey savaşçılarındır. Zayıfların hiç bir şeyi yoktur.
İşte İslâm'ın değiştirdiği yerine üstün, insana yaraşır gelenekler yerleştirdiği, bu iğrenç ve ilkel geleneklerdir. Bu sırf Arap toplumunda söz konusu olmuş bir sıçrama, bir uyanış değildir kuşkusuz. Bu gerçekte yepyeni bir oluşumve doğuştur. Bu ümmetin cahiliyedeki realitesinden farklı bir gerçektir bu. & Bu yeni oluşum, herhangi bir hazırlık döneminin sonucu bir gelişme değildir. Ya da bu halkın hayatında maddi olgunun ani değişikliğinden de kaynaklanmamaktadır.
Miras ve mülkiyet haklarını savaşçılık esasına dayandırmaktan insanlık esasına dayandırmak, çocuk, yetim ve kadına savaşçılıklarından dolayı değil de insan olmalarından dolayı haklarını vermek değişimi; toplumun savaşçılara değer vermeyen sağlam kurallar edinmesi, bu yüzden savaşçıların kazanılmış haklarını iptal etmesi ve onların öncelikli olmasını gerektirecek bir durumun söz konusu olmadığı bir aşamaya gelmesinden kaynaklandığı sanılmasın!
Kesinlikle hayır. Kuşkusuz bu yeni dönemde de savaşçılara büyük değer verilir. Onlara duyulan ihtiyaç da son derece önemlidir. Ancak burada artık İslâm vardır. Burada insanlığın yeniden doğuşu söz konusudur. Bir kitaptan, bir hayat sisteminden kaynaklanan bir doğuş, aynı yeryüzünde, aynı şartlarda; üretim tarzında, araçlarında ve üretimde bir devrim meydana getirmeksizin yalnızca bu yeni doğuşun etkisiyle, bir düşünce inkılabı gerçekleştirerek bu yeni doğmuş toplumu oluşturmuştur.
Kur'an'ın eğitim metodunun, ruhlarda ve hayat tarzında cahiliyenin belirtilerini söndürüp gidermek, ruhlara ve hayat tarzına İslam'ın belirtilerini yerleştirip sağlamlaştırmak için, (hem de uzun bir) mücadeleye giriştiği bir gerçektir. Ve cahiliye kalıntılarının tekrar hareketlendiği, bazı bireysel durumlarda kendisi değişik kılıklara büründürüp yeniden ortaya çıkmaya çalıştığıdır.
"Maddi olgularla mücadeleye girişenin, onları ortadan kaldırıp değiştirenin, gökten indirilen bu ilahî sistem ve bu sistemin oluşturduğu bu düşüncenin ta kendisi olduğu gerçeğidir. Hiçbir zaman bu değişikliği sağlayan; maddi olgu ve maddenin özünde taşıdığı çelişki yada üretim araçlarının değişmesi veya üretim araçlarının öngördüğü bu değişikliği düzenlemek için düşüncelerin, hayat sistemi ve sistemlerinin değişmesini zorunlu gören Marksist hezeyanlardan biri olmamıştır.
Burada, bu halkın hayatında yeni ve tek birşey söz konusudur. Yüceler aleminden indirilmiş bir şey. Ruhlar hemen karşılık verdiler. Çünkü yüce Allah yerleştirdiği fıtratın derinliklerine hitap ediyordu. Bu yüzden, böyle bir değişiklik gerçekleşmişti. Daha doğrusu insanlığın bu yeniden doğuşu mümkün olmuştu. Bu doğuşta; bütün yönleriyle cahiliye de hayat, bilinen görünümünden tamamen farklı bir görünüm kazanmıştı.
Eski ve yeni görünüm arasında bir çatışma söz konusu olmasına, bir takım sancılar ve fedakârlıklardan dolayı acılar çekilmesine rağmen, tüm bunlar gerçekleşmişti. Çünkü burada yüce bir mesaj, itikadî bir düşünce söz konusuydu. Şu yeniden doğuşta ilk ve son etken oydu. Tabi ki bu dalgayı İslâm toplumuyla sınırlı tutması mümkün değildi. Aynı şekilde tüm insan topluluklarına da yönelecekti kuşkusuz.
Müminlerin kadınlara ilişkin Resulullah'tan fetva istediği, yüce Allah'ın da kendilerine fetva verdiği yetimlerin ve mağdur çocukların haklarını bildirdiği şu Kur'an ayeti, bütün bu hakları ve prensipleri, bu sistemin getirdiği kaynağa bağlamakla son bulmasının nedeni de budur:
"Ne iyilik yaparsanız kuşkusuz
Allah onu bilir."Allah katında kayıtlı iyiliğin
kaybolması mümkün değildir.
Müminin yaptıklarıyla döndüğü son merci burasıdır.
Niyeti ve çabasıyla gözettiği tek yön budur. O halde
bir takım direktifler vermek, hayat metodları belirlemek ve sosyal
düzenler kurmak önemli değildir. Önemli olan bu direktiflerin,
metod ve düzenlerin dayandığı, güçlerini, insan nefsi
üzerindeki etki ve faaliyetlerini aldıkları otoritedir.
İnsanların otorite ve azamet sahibi yüce
Allah'tan aldıkları prensip, hayat metodu ve düzenler ile,
insanlar arasındaki kendileri gibi bir kuldan aldıkları prensip,
hayat metodu ve düzenler arasında, ne kadar da fark vardır.
EHY:
İstiftâ, fetva istemektir. - İfta=sorulan bir müşkülü
halletmek ve açıklamak& kuvvetli ve mükemmel, genç ve dinç
olan "fetâ"dan alınmıştır=gençleştirip
kuvvetlendirmek
Sanki bir kimsenin müşkil (problem)ini halleden, onu dinç bir genç gibi kuvvetlendirmiş olur. = fetva= zor bir olayda doğru hükmü açıklamakla, amel edecek kimsenin kalbine bir kuvvet vermek. "Müfti"=(müftü)de bu kuvveti verebilmek için ehliyetine ve selahiyetine, ahlâk ve gücüne hakkıyla güvenilir bir zat=(Bakara,112) mânâsı üzere İslâm ve ihsan sahibi olmak ve (Nisâ, 83)'ün delaleti üzere istinbat (dini delillerden sonuç çıkarmay)a gücü yeten âlimlerden olmakla mümkün olur. Fakat müşrikler, kâfirler gibi kuvvetini haktan değil batıldan almak ve yalnız kendi arzularına kuvvet vermek emelinde bulunanlar, yapacakları işlerde ya hiç kimseden fetva almaya tenezül etmezler veya müftiler (fetva vericiler)ini acizlerden, dalkavuklardan ve hile öğretenlerden seçerler. Bunlar da ya doğru hükmü bilmezler veya bilseler bile fetva isteyenin nefsinin arzusuna hizmet için asılsız veya zayıf zayıf fetvalar verirler ve neticede bundan iyilik yerine fesad, kuvvet yerine zayıflık hasıl olur=burada asıl fetva vermenin Allah'a ait o lduğu ve Peygamber'in bile ilâhî fetva ile fetva vermesi gerektiği ve asıl hüküm ve kuvvet Allah'ın bulunduğu = “ey Muhammed! Kadınlar hakkında senden fetva da isterler sen onlara de ki: Onlar hakkında Allah size -geleceği üzere- fetva verir ve kitapta size tilavet olunan (okunan) âyetlerde sorularınızın bir kısmı bundan böyle halledilecek ve bir kısmı şimdiye kadar okunmakta olan Kitab'ın âyetleri ile halledilmiştir.”
=mânâ:
"Allah size yukarıda geçtiği ve aşağıda olduğu üzere
fetva verir ve bu size okunan şeyler kitapta, yani Levh-i
mahfuzdadır". Şu halde bu
açıklanan ve açıklanacak olan hukuk (haklar)da adalete ve insafa
riayet ve muhafazası farz olan büyük işlerdendir. Yahut bu
kitapta okunan âyetlere kasem ederim ki, Allah size bunlar hakkında
-geçtiği ve geleceği üzere- fetva verir.
Yukardaki fetva verme şunlar hakkındadır: Kadın
yetimleri, yahut yetim kızlar ve kadınlar hakkında, ki siz onlara
yazılmış, farz olan miras, mehir vd haklarını vermezsiniz bir de
onları kendinize nikâh etmeyi arzu edersiniz veya kimseye nikah
etmek istemezsiniz ve her iki şekilde sefalet (düşkünlüğ)e
düşürürsünüz.
& fetva vermenin bir de baliğ olmayan (ergenlik çağına
ermeyen) küçük çocuklar hakkındadır ki, bunlara miras
vermiyorlardı, (Nisâ, 11) &bütün yetimler hakkında adaletli
olmanız, işlerine adalet ile bakmanız hakkındadır. Ki (Nisâ, 2)
gibi âyetlerdir. Gerek
bunlar ve gerek diğerleri hakkında her ne hayır yaparsanız, Allah
her halde onu bilir ve mükafatını verir.
ÖNB:
Bu âyet kadınların, çaresiz çocukların, yetimlerin hukukuna
riâyet edilmesi hakkındaki dinî hükümlere işarette, İslâm
milletini bu hususlarda aydınlatır.
Resulüm!. bu fetva isteyenlere cevaben de ki: Onların hakkında size ilâhî hükmünü Kur'an'ı Kerim'inde beyan buyuruyor ve kendileri için şer'an farz ve tayin edilmiş olan miras payını kendilerine vermediğiniz ve kendiniz için nikâhlamaya rağbet eylediğiniz, malları için başkalarına vermekten çekindiğiniz yetim kalmış kız çocukları (hakkındaki) âyetler ve henüz baliğ olmamış olan çocuklar hakkındaki âyetler (ve yetimlere karşı) miras vs hususunda (adaletle hareket etmeniz hakkındaki size okunan âyetlerde) size fetva vermektedir. Şeriatın hükmünü açıklar bulunmaktadır, ve siz gerek böyle aile hukukuna ve gerek diğer şeylere dâir hayr isteyerek her ne harekette bulunursanız şüphe yok ki. Allah Teâlâ ona göre sizi mükâfatlara nail buyurur. Çünkü Allah Teâlâ Hazretleri kerem sahiplerinin en cömerdidir.
Bu âyeti işaret ettiği âyetler, nisa 2,3,6,9,10 ve 11. ayetleridir. Câhiliyede kadınları, yetimleri mirastan mahrum bırakırlardı, hattâ Übeys adında bir şahıs peygamberin huzuruna gelmiş, "işittiğimize göre sen kızlara, kız kardeşlere yarım miras payı veriyormuşsun, halbuki, biz yalnız savaşlarda bulunan, ganimet malları alanları, yani erkekleri mirasçı tanıyoruz" demiş, Rasûlü Ekrem de: "Ben öyle emir olundum, yani kadınlara da miras payı vermekle memur bulundum diye cevap vermiştir.
§ İstîftâ=Fetva=bir
şer'î mesele hakkında verilen cevap, delile dayanan,
kuvvetli ve müşkülatı çözmeye hizmet eden bilgiler.
Böyle fetva vermeğe "iftâ" denir. Fetva veren zata da
"Müftü" denilir
FR:
bu kerim kitabın tertibinde Allah Teâlâ´nın âdeti, en güzel
bir biçimde vaki olmuştur. Bu daşudur: O, herhangi bir
hüküm zikrettikten sonra, bunun peşinden vaad -vaîd, tergib-
terhib hususunda birçok âyet zikreder, bunları Allah´ın
azametine, kudretinin celal ve ululuğuna ve uluhiyyetinin yüceliğine
delalet eden âyetlerle karıştırır.
Daha sonra da, tekrar hükümleri beyan etmeye döner. Bu, tertip
çeşitlerinin en güzeli ve kalblerde tesir uyandırmaya en
elverişli olanıdır. Çünkü, meşakkatli
şeyleri yapmayı teklif etmek ancak, vaad ve vaîd ile birlikte
bulunduğu zaman kabul edilebilir, kabul mevkiinde bulunur.
Vaad ve vaîd ise kalbe ancak, kendisinden
vaad ve vaîd sadır olan zatın kemalinin nihayetsizliğinin kati
olarak bilinmesiyle tesir eder.
Binâenaleyh bu tertibin, hak dine davete uygun olan tertiblerin en
güzeli olduğu ortaya çıkar. =Allah Teâlâ bu surenin başında
birçok şer´î hüküm ve mükellefiyet zikredip& kâfirlerin
ve münafıkların hallerinin izahını getirip, bu hususu iyice
ortaya koymuştur. Sonra, Allah´ın celalinin azametine ve
kibriyasının kemaline delalet eden bu âyetleri getirmiştir.
Bundan sonra yine hükümlerini açıklamaya dönerek, "Senden
kadınlar hakkında fetva isterler. De ki: "Allah, onlara dair
hükmünü size açıklıyor.." buyurmuştur. Bu ifade ile
ilgili birkaç mesele vardır:
Fetva
Kelimesi Hakkında
Vahidî(ra):
Sanki fetva verenin açıklamasıyla, müşkil olan mesele kuvvet
bulup, güçlü kuvvetli olur (Nisa,27) Ayetinin Nüzul Sebebi = 1)
Araplar, bu surenin baş kısmında da açıkladığımız
gibi,
kadınlara
ve çocuklara mirastan hiçbir pay vermiyorlardı.
İşte bu âyet-i kerime, onların da varis kılınması için nazil
olmuştur.
2) Âyet-i kerime, kadınlara
mehirlerini tam olarak verme
hususunda nazil olmuştur. Yetim kız, bir adamın himayesinde
bulunur, güzel ve zengin de olursa, o adam onunla evlenir ve malını
yerdi. Ama yetim kız çirkin ise, adam onunla evlenmek isteyen
başkalarına mani olur ve kız ölünce de onun malına konardı=
Allah Teâlâ bu âyeti indirmiştir.
fetva
isteme, kadınların kendileri hakkında değil,ancak onların bir
halleri ve bir sıfatları hakkında olmuştur.Bu
halin hangi hal olduğu âyette zikredilmemiş, bundan olayı âyet
mücmel olmuş ve hakkında fetva istenen hususu
göstermemiştir.
"Size kitapta okunup duran
âyetler..."=1) "De ki: "O kadınlara dair fetvayı
Allah size veriyor ve kitapta okunan şeyler de size onlar hakkında
fetva veriyor. Kitapta okunan bu şey şu âyettir: “Eğer
yetim kızlar hakkında, adaleti yerine getiremeyeceğinizden
korkarsamz..."
(Nisa, 3).
Sözün özü: Müslümanlar, kadınların pek çok
halleri hakkında soru sormuşlardı. Bu hallerden, hükmü
açıklanmamış olanlar hakkında Allah Teâlâ´nın, onlara fetva
vereceği zikredilmiş; daha önceki âyetlerde hükmü açıklanmış
olanlarla ilgili olarak da okunmakta olan o âyetlerin müslumanlara
fetva verdiği belirtilmiştir. Böylece Kur´an´ın
o hükme delalet etmesi, kitap tarafından bir fetva verme kabul
edilmiştir.
Görmüyor musun ki meşhur mecazî ifadede, "Bize bu hükmü
Allah´ın kitabı açıkladı" denilir. Bu denilebildiği gibi,
"Allah´ın kitabı bize bu fetvayı verdi" de
denilebilir.
2) "Kitap"dan maksad, Levh-i Mahfuz´dur.
Bu ifadenin gayesi, onlara
okunan âyetlerin durumunun yüceliğini belirtmek; yetimlerin
hakları hususunda adaletli ve insaflı davranmanın, Allah katında
riayet edilmesi ve gözetilmesi gereken büyük işler cümlesinden
olacağına ve bunları ihlat edenlerin, Allah´ın yüceltip önemli
kıldığı şeyi küçük görerek zulmetmiş kimse olacağına
dikkat çekmektir.
Kur´an´ın yüceltilmesi ne dair benzeri bir âyet de şudur:
"Şüphesiz
o (Kuran), nezdimizdeki ana kitapda (olan), çok yüce ve çok
kıymetli bir kitaptır"
(Zuhruf, 4).
3) Sanki şöyle denilmektedir: "De ki: "Allah,
o kadınlar hakkında fetva veriyor. Size
Kitapta okunup duran (âyetlere) yemin olsun ki..."
Kasem de, bir ta´zim (yücelik gösteren) ifadedir.
4) "De
ki: "Allah, o kadınlar ve kitapta, yetim kadınlar (kızlar)
hakkında okunan şeyler hususunda size fetva veriyor..."
Zeccâc: "Bu izah şekli, lafza ve manaya bakıldığında son
derece uzak bir ihtimaldir. Lafza nazaran böyledir. Çünkü bu
durumda açık isim, zamir üzerine atfedilmiş olur ki bu caiz
değildir." Nitekim biz bu hususu (Nisa. i) âyetinin tefsirini
yaparken açıklamıştık. Manaya nazaran bunun uzak oluşuna
gelince,çünkü bu görüş, Allah Teâlâ´nın bu meseleler
hakkında fetva verdiğini ve kitapta okunup duran şeyler hususunda
da fetva vermesini gerektirir. Malumdur ki burada kastedilen bu
değildir. Maksad ancak, Allah
Teâlâ´nın, onların sorduğu meselelerde fetva vermiş olduğu
hususudur.
"O yetim kızlar hakkında size okunup duran"
"Kendileri
için yazılmış olanı, kendilerine vermediğiniz
(kadınlar)..."
İbn Abbas (r.a): "Hak Teâlâ bununla,
o kadınlar için âyette belirlenmiş mirası murad etmektedir."
Bu izah, âyet-i kerimenin, yetimlerin ve çocukların miraslarının
verilmesi hakkında nazil olduğunu söyleyenlerin görüşüne
göredir. Diğer alimlerin görüşüne göre ise, bundan maksad
mehirdir.
"ve nikahlamalarını beğenip istemediğiniz
(yetimler)"
Ebu Ubeyde: "Bu tabir, hem
istemek, hem de istememek manasına gelebilir. Eğer sen bunu
isteme manasında alırsan, o takdirde mana "ve kendilerini
nikahlamayı istediğiniz.." şeklinde olur. Fakat bunu
"istememe" manasına hamledersen, o takdirde mana, ´ve
çirkin oldukları için nikahlamayı istemediğiniz..."
şeklinde olur.
"ve aciz küçük çocuklar hakkında"
Onlar, çocukları ve kadınları değil de, sadece ağır ve güç
işleri yapabilecek yaşa gelmiş olanları varis sayıyorlardı.
"Bir
de yetimlere karşı adaleti ayakta tutmanızı..." ="Kitapta
size okunup duran (âyetler), yetim kadınlar, aciz küçük çocuklar
ve yetimler için adaleti ayakta tutmanız hususunda size fetva
vermektedir. Her ne hayır yaparsanız, muhakkak ki Allah onu
hakkıyla bilicidir."
Yani, ona karşı sizin mükâfaatınızı verir ve O´nun katında,
yaptığınız hiçbirşey boşa gitmez.
128-İK:Allah Teâlâ; karı kocanın durumlarından bahsedip kanun koyarak bu âyette erkeğin kadından yüz çevirmesi veya onunla birleşmesi veya ondan ayrılması durumundan bahsediyor.
1. durum; kadının, kocasının kendisinden nefret etmesi veya yüz çevirmesinden korkması halidir. Bu durumda kadının nafaka, giyim, barınak veya diğer haklarının bir kısmından veya tamâmından vazgeçme hakkı vardır. Koca bunu ondan kabul edebilir. Kocası lehine bu hakkından vazgeçmesi durumunda kadına; kadından bunu kabul etme konusunda da kocaya bir günâh yoktur= «Anlaşma yoluyla aralarını bulmalarında kendileri için bir günâh yoktur.» buyurduktan sonra «Anlaşmak (ayrılıktan) daha hayırlıdır. Nefisler kıskançlığa meyyaldir.» buyuruyor. Münâkaşa halinde anlaşma, ayrılıktan daha hayırlıdır. =Sevde validemiz yaşlandığında Allah Rasûlü ondan ayrılmak istemiş ve o da gününü Âişe'ye bırakması ve Allah Rasûlü'nün de kendisini (nikâhı altmda tutması) şartıyla onunla anlaşmıştı. Allah Rasûlü bunu kabul buyurarak onu hali üzre bırakmıştı.
(H) Sevde, Allah Rasûlü (s.a.) nün kendisini boşamasından korktu da: 'Ey Allah'ın Rasûlü, beni boşama ve günümü Âişe'ye ver', dedi. Allah Rasûlü de böyle yaptı ve: «Eğer kadın, kocasının serkeşliğinden veya yüzçevirmesinden endîşe ederse...» âyeti nazil oldu. İbn Abbâs der ki: (Karı kocanın) üzerinde anlaştıkları her şey caizdir.
Tirmizî hasen'dir, garîbtir, demiştir.
İbn Abbâs: Allah Rasûlü vefat buyurduklarında dokuz hanımı varmış ve günlerini eşlerinden sekizi arasında taksim ederlermiş.
Hz. Âişe: Şevde Bint Zem'a yaşlanınca, gününü Âişe'ye verdi. Rasûlullah (s.a.) Sevde'nin gününü ona (Âişe'ye) tahsis buyururlardı. Vb hadisler
(H) Allah Teâlâ Sevde vb hakkında «Eğer kadın kocasının serkeşliğinden veya yüz çevirmesinden endîşe ederse...» âyetini indirdi. Sevde yaşlanmış bir hanım idi. Allah Rasûlü (s.a.) nün kendisinden ayrılmasından korktu ve yerini kaybetmek istemedi. Allah Rasûlü (s.a.) nün Hz. Âişe'ye olan sevgisini ve onun Hz. Peygamberin yanındaki derecesini anlayarak Hz. Peygamber ile olan gününü Âişe'ye verdi. Hz. Peygamber (s.a.) de bunu kabul buyurdu.
Hz. Âişe: Allah Rasûlü yanımızda kalma hususunda bizim hiçbirimizi diğerlerinden üstün tutmazdı. Bizi dolaşmadığı günler azdır. Gününü kendisine tahsis buyurduğuna ulaşıncaya kadar hanımlarından herbirine dokunmaksızın yaklaşır ve sonuncusunun yanında gecelerdi. Sevde Bint Zem'a yaşlanıp Allah Rasûlü (s.a.) nün kendisinden ayrılacağından korktuğunda : Ey Allah'ın Rasûlü, benim günüm Âişe'nindir, demiş ve Allah Rasûlü (s.a.) de bunu kabul buyurmuştu. İşte bu konuda Allah Teâlâ : «Eğer kadın kocasının serkeşliğinden veya yüz çevirmesindne endîşe ederse...» âyetini indirdi.
(H) Hz. Peygamber (s.a.) Şevde Bint Zem'a'ya talâkını (boşanmasını) göndermişti. (Boşanma haberi) kendişine geldiğinde; Hz. Âişe'nin yolu üzerinde oturarak, Allah Rasûlü'nü beklemiş ve onu görünce şöyle demişti: Kelâmım sana indiren ve yaratıkları üzerine seni seçen (Allah) adına söylerim beni (ric'î nikâhı ile) geri al. Zâten benim erkeklerle ilgili bir ihtiyâcım yok. Ancak kıyamet gününde senin eşlerinle birlikte dirilmek isterim. Allah Rasûlü de ona dönmüş, bunun üzerine Sevde : Günümü ve gecemi Allah Rasûlü (s.a.) nün sevgilisine verdim, demiştir. Bu hadîs garîb ve mürseldir.
(H) Bir kişinin eşi yanında bulunur. Adam ona fazlaca gitmez, ondan ayrılmak ister ve kadın: Benim durumum hakkında seni serbest bırakıyorum, der. İşte âyet bu hususta nazil olmuştur.
& Bir kadın, bir erkeğin yanında (nikâhı altında) olur da; kocası kendisine fazlaca yaklaşmaz, çocuğu olmaz ve kadınla sohbeti de yoktur. Bu durumda kadın: Beni boşama, benim durumum hakkında sen serbestsin, der. &Adamın birisi yaşlanmış olur veya çirkin iki karısı bulunursa yaşlı veya çirkin olanına fazlaca gitmez. Kadın da: Beni boşama, benim durumum hakkında sen serbestsin, der.»
Hz. Ömer: Bir kadın bir erkeğin (kocasının) yanında bulunur da yaşlanır. Kocası çocuk isteyerek genç bir kadınla evlenir. İşte bu ikisinin üzerinde anlaştıkları şey caizdir.
Hz. Ali: Bir adamın yanında hanımı bulunur da çirkinliğinden, yaşlılığından, kötü huylu oluşundan veya pis oluşundan dolayı gözleri ondan çevrilir (onu sevmez). Kadın ondan ayrılmaktan hoşlanmaz ve mehrinin bir kısmından vazgeçerse bu erkeğe helâldir. Kadın (kocasıyla birlikte olacakları) günlerinden onun lehine feragat ederse bunda da bir beis yoktur.
Muhammed İbn Mesleme'nin kızı Râfî îbn Hadîc'in yanında (nikâhı altında) idi. Râfî onun yaşlılığından veya başka bir durumundan hoşlanmayarak boşamak istedi. O da : Beni boşama, bana uygun göreceğin kadar zaman (gece) ayır, dedi ve «Eğer kadın kocasının serkeşliğinden veya yüz çevirmesinden endîşe ederse...» âyeti nazil oldu.
'âyette zikredilen kişinin hanımından yüz çevirmesi konusundaki sünnet şöyle idi: Kişi hanımından yüz çevirir ve başka birini ona tercîh ederse; onu boşamak isteyebilir, ya da gerek malından ve gerekse nefsinden ona bahşedeceği bir şey karşılığı yanında kalmasını teşvik edebilir. Kadın, onun yanında kalır ve boşamasından hoşlanmaz ise; bu durumda o kadının tercîh ettiği şey hakkında bir günâh yoktur. Ona boşamayı teklif etmez ve malından kadının razı olacağı bir miktarı ona verme, gerek malından ve gerekse nefsinden ona ayıracağı miktar üzre yanında kalması konusunda anlaşırlarsa bu; erkek için doğru ve kadının bu konudaki anlaşması caiz olur. '
Hz. Peygamber (s.a.) in ashabından olan Râfî İbn Hadîc el-Ansâ-rî'nin yanında bir kadın vardı. O yaşlanınca onun üzerine genç bir kızla evlendi ve bu genci ona tercîh etti. Râfî'in yaş'h hanımı kendisini boşamasını istedi. O da bir talâk ile onu boşadı. Sonra ona mühlet verdi İddetinin bitimine yakın ona döndü (ric'at). Yine genç hanımını kendisi üzerine tercih edince tekrar boşamasını istedL O da ikinci bir talâk ile onu boşayarak kendisine mühlet verdi. Ve iddetin bitimine yakın tekrar döndü (ric'at) ve genç hanımını ona tercih etti. Kadın tekrar boşamasını isteyince : Ne istiyorsun, senin için bir tek talâk kalmıştır. Sana verilen kadarıyla yetinip kalmak nu yoksa senden ayrılmamı mı istersin? dedi. Kadın: Hayır, kalmak istiyorum, dedi ve Râfi bu şekilde onu alıkoydu. Bu, ikisinin anlaşması oldu. Râfi, tercih ettiği ayrıcalık şartıyla yanında kalmasına razı olduğundan bunda bir beis görmemişti.
Ali b Ebu Talha: «Anlaşmak daha hayırlıdır.» âyetinde muhayyer bırakmanın; yani kocanın karısını, kalmakla ayrılmak arasında muhayyer kılmasının, kocanın onun üzerine başka birini tercih eder halde devamından daha hayırlı olduğunun kas-dedildiğini, söylemiştir.
Âyetin zahirinden anlaşıldığına
göre; karı-kocanın, kadının bazı haklarından koca
lehine feragat etmesi; kocanın da bunu kabul etmesi şartıyla
anlaşmaları bütünüyle ayrılmalarından daha hayırlıdır.
Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) gününü Hz. Âişe'ye bırakması
şartıyla Şevde Bii .t Zem'a'yı yanında tutmuş, ondan ayrılmamış
ve hanımları içinde bırakmıştır. Bu davranışın meşru' ve
caiz olduğunu ümmetine göstermek için böyle yapmıştır.
Onun hakkında en fazîletli olan da budur. Allah katında
uyuşmak ayrılıktan daha güzel olduğu için Allah
Teâlâ : «Anlaşmak daha hayırlıdır.» buyurmuştur. Boşanma
Allah Teâlâ'ya çok sevimsiz gelir. (H) “Allah'a en
sevimsiz gelen helâl boşamadır” «Eğer
iyi davranır ve sakınırsanız Allah; işledikleri-rinizden
haberdârdır.» = Kendilerinden
hoşlanmadığınız (kadınlara) katlanır ve onların
benzerlerine ayırdığınız kadar onlara da vakit ayırırsanız
Allah Teâlâ bunu bilir ve bunun mukabilinde size en bol mükâfatı
verir.
M:
Eğer 127.
ayette sözü geçen hüküm bu paragrafta (128-134. ayetler)
veriliyor. Bunu anlayabilmek için bu ayetlerin cevap teşkil ettiği
sorunun mahiyetini çok iyi kavramak gerekir.
Bu surenin 3-5.
ayetlerinde evliliğe konan sınırlamalarla ilgili birçok sorunlar
başgöstermiştir. İslâm öncesi dönemde, bir kimse hiçbir
sorumluluk duymaksızın istediği kadar kadınla evlenebilirdi.
Fakat bu ayetler,
evlenilebilecek azami kadın sayısını dörtle sınırladı,
kadınlara mehir hakkı verdi ve birden fazla kadınla evlenildiği
takdirde onlar arasında adalet ve eşitliği şart koştu.
Bazı durumlarda bu şartları yerine getirmek imkânsız olmaktadır.
Sözgelimi, eğer bir kimsenin karısı kısırsa veya hasta ise veya
onun için çekiciliğini yitirmişse veya cinsel birleşme için
uygun değilse, insan ikinci bir hanımla evlendiğinde bazı
prablemlerin ortaya çıkması tabiidir. İnsan iki karısını da
aynı derecede sevecek mi veyahut cinsel birleşme konusunda ikisine
de eşit davranabilecek mi? Eğer bunu yapmak mümkün değilse,
adalet ikinci ile
evlenmeden önce birinciyi boşamayı mı gerektirir? Veya birinci
hanım kocası ile birleşmek istemiyorsa, kocanın kendisini
boşamamasına karşılık bazı haklarından fedakârlık yapmaya
razı ise, bu, adalet şartına aykırı bir durum mudur?
Bu bölüm bu tür sorulara cevap veriyor.
bir kadın, kocasının zulüm ile eziyet etmesinden veya ondan yüz çevirip uzaklaşmasından korkarsa, barış ile aralarını bulup düzeltmekte ikisi için de sakınca yoktur. Barış daha hayırlıdır.= "Bir kadın için haklarının bir kısmından fedakârlık ederek kocasıyla anlaşma yapması ve ömrünün bir bölümünü birlikte geçirdiği kocası ile birlikte yaşamaya devam etmesi, ondan boşanıp ayrılmasından daha hayırlıdır."
Nefisler ise 'kıskançlığa ve bencil tutkulara'
Kadın
için bağnazlık; kendisinin bir kadını çekici yapan özellikleri
yitirdiğini bilmesine rağmen, kocasından o özelliklere sahip bir
kadına gösterilen ilgi ve sevginin aynısını bekleyip
istemesidir. .
Diğer taraftan koca,
çekiciliğini yitiren fakat yine de kendisiyle birlikte yaşamak
isteyen karısının haklarını gözetmez ve onları dayanılmaz bir
noktaya kadar kısarsa, o zaman bağnaz olur.
hazır (elverişli) kılınmıştır. Eğer iyilik yapar ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarınızdan haberi olandır.
Allah tekrar kocadan karısına iyi davranmasını istiyor, çünkü
erkek evlilikte güçlü olan taraftır. Kocayı, çekiciliğini
yitirse bile yıllardan beri birlikte yaşadığı karısına iyi
davranmaya teşvik ediyor. Allah, kocanın karısına
karşı olan tutum ve davranışlarında kendisinden korkması
gerektiğini bildiriyor. Kocanın Allah
kendisine lütfetmeyip, kendisinde bazı eksiklikler varetseydi,
nasıl dayanacağını tahayyül etmesi gerekir.
SK:Ardından
İslâm'ın, madde aleminde ya da üretim dünyasında geçerli
yeryüzü menşeli değişim etkenlerinden çok, mele-i a'ladan
-yüceler aleminden indirilen Allah'ın sistemi aracılığıyla
oluşturduğu bu toplumda -aile ortamında gerçekleştirilen sosyal
düzenlemeyle birlikte bir adım daha atıyoruz:
Erkek tarafından meydana gelmesinden korkulan böylece kadının güvenliğini, onurunu ve bütünüyle ailenin güvenliğini tehdit edecek geçimsizlik durumu ele alınmaktadır. Çünkü kalpler farklılaşabilir, duygular değişkendir. Bir hayat metodu olan İslâm da hayatın tüm yönlerini ele alır, hayatta karşılaşılan her şeyi karşılar, ilke ve prensipleri çerçevesinde çözümler getirir. Yeni baştan şekillendirdiği ve meydana getirdiği toplumu bu amaç doğrultusunda sağlamlaştırır.
Kadın kendisine kaba davranılmasından korkarsa, bu kabalığın; -Allah'ın hiç sevmediği ancak helal olan- boşanmaya yada ne eş, ne de boşanmış sayılmayan boşta kalmış gibi bırakılıp yüz çevirilmesinden endişeleniyorsa, mali veya hayati haklarından feragat edip anlaşmaları mümkünse, kendisi ve kocası için bir mahsur yoktur. Nafakasının bir kısmını yada tümünü bırakması, şayet kendisine tercih ettiği diğer bir eşi varsa ve kendisi de eşlik için gerekli çekicilik ve canlılığı yitirmişse payını ve gecesini ona vermesi gibi. Bütün bunlar; bizzat kendisi -tüm tercihini kullanması ve tüm şartları değerlendirmesi sonucu- boşanmaktan daha hayırlı olduğuna karar verirse mümkün olabilir:
"Eğer kadın, kocasının geçimsizlik çıkaracağından yada kendisini ihmal edeceğinden endişe ederse, bu çiftin, anlaşma yolu ile ilişkilerini yeniden düzene koymalarının sakıncası yoktur." Bu da az önce işaret ettiğimiz anlaşmadır.
Bu hükmün ardındän, anlaşmanın her zaman için ayrılıktan, kabalıktan, geçimsizlik ve boşanmadan daha iyi olduğu gerçeği yer almaktadır.
"... Anlaşma her zaman bayırlıdır."
Böylece içinde geçimsizlik ve katılık duygularının depreştiği gönüllere yumuşaklık, yakınlık meltemi estirilmekte; evlilik ilişkisinin ve aile bağının korunmasına teşvik edilmektedir.
Kuşkusuz İslâm, insan ruhunun tüm realitesiyle birlikte hareket eder. Bütün etkin yöntemlerini kullanarak, insan ruhunu ve fıtratı en üstün düzeye yükseltmek için uğraşır. Ancak, bunu yaparken hiçbir zaman da insan tabiatının ve fıtratının sınırlarını göz ardı etmez. Gücünün yetemeyeceği şeyi yapmaya zorlamaz. İnsanlara; "başlarınızı duvara vurun. Sizden bunu istiyoruz. İster gücünüz yetsin, ister yetmesin, fark etmez." demez.
İslâm, insan ruhuna zaafları ve kusurlarıyla baş başa kalmasını fısıldamaz. Bataklık içinde yüzdüğü, çamur içinde çırpındığı halde insan ruhunun realitesi budur yutturmacasıyla, insana şeref marşlarını söyletmez. Ancak boynundan tutup mele-i a'ladan bir ipe bağlamaz. Yeryüzünde ayakları tutunmadığı için yükseklik ve üstünlük bahanesiyle havada salınacak gibi salınıp durmasına izin vermez.
İslâm orta yoldur. Fıtrattır. Realist idealizmdir, ya da idealist realizmdir. İnsana insanlığıyla muamele eder. Çünkü insan olağanüstü bir yaratıktır. Ayaklarını yere koyduğu halde ruhuyla göklerde dolaşabilen sadece odur. Bir anda gerçekleşen bu olayda ruhla cesedin, ayrılması söz konusu değildir. Yerde cesed, gökte ruh olarak bölünmesi de mümkün değildir.
İşte burada bu hükümde de İslâm, insanla birlikte hareket etmektedir. Onun bu alandaki özelliklerinden birini belirlemektedir:
"Nefisler cimriliğe, bencilliğe eğilimlidirler."
Yani nefislerde cimrilik sürekli vardır. Her zaman orada bulunur. Cimriliğin çeşitleri vardır. Malda cimrilik olduğu gibi duygularda da cimrilik söz konusudur. Karı kocanın hayatını etkileyen -ya da karşılarına çıkan- bir takım sebepler, karısına karşı kocanın gönlünde bu cimriliği harekete geçirebilir. O zaman kadının mehrinin kalan kısmından yada nafakasından vazgeçmesi konusundaki cimriliği tatmin edip, nikahın sürmesini sağlayabilir. Kendi gecesinden vazgeçmesi de -şayet kendisine tercih ettiği bir eşi varsa- birincide canlılık ve çekicilik kalmamışken bu şekilde kocasının duygu konusundaki cimriliğini hoşnut etmesi, aynı şekilde nikahın sürmesini sağlayabilir. Buna rağmen, her halukârda konu, kadının takdirine bırakılmıştır. Kendi yararına uygun gördüğü şeyi yapmakta serbesttir. İlahi sistem onu hiçbir şey yapmaya zorlamaz. Sadece ona tasarruf yetkisini tanır. Kendi işini görebildiği gibi bulup değerlendirme özgürlüğünü de tanır.
İslâmî hayat metodu, bu cimri tabiatla birlikte hareket ederken, bu tabiatı insan ruhunun her yönden bir özelliği kabul edip durmaz. Ona bir diğer çağrı yapmaktadır. Başka bir nağme çalmaktadır:
"Eğer iyi davranır, Allah'tan korkarsanız, hiç şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır."
İhsan ve takva; en sonunda
işin bağlanacağı noktayı oluşturur. Bunlar kişiye
hiçbir şey kaybettirmez. Çünkü her kişinin yaptığından
Allah haberdardır. Nedenlerini ve gizliliklerini bilir. Mümin ruhu
ihsan ve takvaya çağırmak, yaptığı şeylerden haberdar olan
Allah'ın adıyla ona seslenmek, etkin bir çağrı, kabul görecek
bir sesleniştir. Hatta gerçek anlamda etkin çağrı ve kabul
görecek sesleniş sadece budur.
EHY:
bir kadın kocasının kendisinden hoşlanmayıp
surat ve geçimsizlik ederek yanına yaklaşmamasından ve hakkını
menetme (yasaklama)sinden yahut i'râzından -yani herhangi bir
sebeple konuşma, görüşme ve iltifatını azaltıp yüz
çevirmesinden- korkarsa (Nisâ, 34 bak) o zaman
aralarını bir sulh (anlaşma) ile düzeltmelerinde veya
kırâetine göre karşılıklı anlaşmalarında, mesela
Peygamberimizin eşlerinden Sevde binti Zem'an'ın talak
(boşanmak)tan endişe ederek nöbetini Hz. Âişe'ye bırakması
gibi kadının erkeği kendine çekmek için hakkı olan mehrinde,
kasm (derece) ve nöbetinde indirim ve fedakarlık yaparak
veya bir şey bağışlıyarak aralarını düzeltmeye çalışmasında
ve erkeğin bunu kabul etmesinde bir günah yoktur.
Yani böyle bir şey rüşvet
gibi bir günah olmaz.
“Sulh her halde ayrılmaktan ve geçimsizlikten hayırlıdır.
Nefisler ise cimrilik ve pintiliğe hazırlanmıştır”;
yaratılıştan
cimrilik ve hırsa meyledici ve hazırdırlar. Kadın nöbetine
düşkün olur, hakkını vermek istemez, erkek de onun çirkinliğine
veya herhangi bir eksikliğine karşı kendini çeker, iyi davranışta
cimri davranır.
Şu halde buna karşı diğer taraftan az bir
anlayış gösteriliverirse sevinmeye sebep olur ve arayı düzeltir.
Fakat ey erkekler siz iyilik eder, iyi
geçinmede bulunur, geçimsizlik ve yüz çevirmekten sakınırsanız
Allah Teâlâ muhakkak sizin yaptıklarınızı bilir ve ücretini
eksik etmez.
ÖNB:
âyetler, aile hakkındaki bazı hükümleri bildirir. Eşler
arasında mümkün mertebe adalet ve eşitliğe riâyetin lüzumunu
ve gerektiğinde barış ve ıslah yoluna gidilmesinin hayırlı
olacağını, ayrılma takdirinde de her birinin Allah'ın lütfü
ile diğerine ihtiyacı olmayacağını göstermektedir. Şöyle
ki: (ve eğer bir kadın kocasının) nüşuzundan=kendisinden (kaçıp
nefret etmesinden) kendisi ile birlikte bulunmamasından endişeye
düşerse (veya yüz çevirmesinden) kendisiyle birlikte, sohbette
bulunmamasından (korkarsa) o halde bu koca ile karının kendi
(aralarını) nafaka gibi, geceleyin beraber kalmak gibi hususlarda
(sulh ile ıslah etmelerinden dolayı üzerlerine bir günah yoktur)
bu yüzden kendilerine manevî bir mesuliyet gelmez. Meselâ:
Karı nafakasının veya bir malının bir miktarını kocasına
bağışlayabilir ve geceleri kocasının diğer karısı yanında
daha fazla bulunmasına müsaade edebilir. Koca da bu karısını
nikâhı altında tutar, nafakasını güzelce temine çalışır,
(ve sulh)=İki taraftan her birinin bir hakkını tamamen veya
kısmen terk etmesi ise ayrılıktan, kötü geçinmekten,
düşmanlıktan (hayırlıdır) daha muvafıktır, (ve nefislerde
cimrilik hazırlanmıştır) cimrilik, insanlık tabiatı gereğidir
ondan ayrılmaz. Binaenaleyh kadın, kendi nefsinden, kendi
hakkından birşey kocasına vermek cömertliğinde bulunmak
istemeyebilir, erkek de sevmediği, arzusuna muvafık bulmadığı
bir eşine karşı güzelce geçinmede bulunmamak, nafakasını
hakkiyle temin etmemek cimriliğinde bulunabilir. Fakat insan bu gibi
hususlarda nefsine hâkim olmalı, fedakârlıkta bulunmak gayretini
göstermelidir ki, barış ve iyilik tecelli etsin, (ve)
Ey eşler; (eğer ihsan eder) güzelce geçinmeye çalışır
(ve ittikada) geçimsizlikten, yüz çevirmekten sakınır
(bulunursanız) böyle nefsanî isteklerinize muhalif, güzelce bir
harekete muvaffak olursanız (şüphe yok ki Allah Teâlâ) bu gibi
yapacağınız (şeyden tamamen haberdardır.) bundan dolayı sizleri
sevaba, mükâfata nail buyurur, hiçbir iyiliği mükâfatsız
bırakmaz.
§ Rivayete göre Ibni Ebissaib adında bir kimsenin ihtiyarlanmış
bir karısından çocukları da var idi. İstemiş ki, bunu boşayıp
da başkasını nikâh etsin. Bu kadıncağız ise: "Sen beni
evlâdımın üzerine bırak, her iki ayda bir yanıma gel ve
dilersen hiç gelme tek beni boşama demiş" kocası da eğer
böyle bir muamele münasip olursa bu benim için çok sevimlidir,
demiş, bu durumu gidip Rasülü Ekrem'e arzetmiş, bunun üzerine bu
âyeti kerime nazil=iki tarafın rızâsı ile yapılacak bir
uzlaşmanın caiz ve iyi olduğu gösterilmiştir. Maamafih başka
nüzul sebebi de tefsirlerde yazılıdır.
FR:
Nüşsuz (Serkeşlik)Yapan Eşler Karşıasında Tutum
Bu
korku, korkunun bulunduğuna delalet eden emareler ortaya çıktığı
zaman tahakkuk eder. Buradaki o emareler ise, erkeğin hanımına,
"sen çirkinsin" veya "sen yaşlısın"; "genç
ve güzel birisiyle evlenmek istiyorum" şeklinde sözler
söylemesidir. (Ba'l) kelimesi, "koca" anlamına
gelmektedir. Bu kelimenin esas anlamı, "efendi, seyyid"
demektir. Koca da, hanımı için, adeta bir seyyid ve efendi gibi
olunca, bu isimle isimlendirilmiştir. Bu kelimeyle ilgili izah
"Kocaları, onları geri almaya daha
layıktırlar..."(Bakara,228)âyetinin tefsirinde geçmişti.
(geçimsizlik) her İki taraftan da olabilir ki bu, taraftardan
her birinin birbirlerinden hoşlanmamalarıdır. Kadın
hakkında erkeğin geçimsizliği, ondan yüz çevirmesi,
yüzünü ekşitip dökmesi, cinsî münasebette bulunmaması ve
âdab-ı muaşerete riayet etmemesidir.
Nüşüz
Hakkındaki Ayettin Nüzul Sebebi
1) İbn Abbas: bu âyetin
Ibn Ebi´s-Saib hakkında nazil olduğu: bu zatın bir hanımı ve bu
hanımından da çocukları var idi. Hanımı ihtiyar olduğu için,
onu boşamak istedi... Bunun üzerine hanımı, "Beni boşama,
bırak çocuklarımın işleriyle meşgul olayım ve her ay pek az
bir geceyi bana ayır..." der. Bunun üzerine koca, "Eğer
iş bu şekilde olacaksa, bu benim için daha faydalı ve uygun olur"
der.
2) Bu âyet, Sevde bint-i Zem´a kıssası hakkında nazil
=Peygamber (s.a.s) onu boşamak isteyince, Sevde, Hz. Peygamber´den
kendisini boşamamasını, sırasını da Hz. Aişe´ye tahsis
etmesini istedi. Hz. Peygamber bunu uygun buldu da, onu boşamadı.
3)
Hz. Aişe: "Bu âyet, bir erkeğin yanında bulunup,
erkeğinin de kendisi yerine başkasını almak istediği bir kadın
hakkında nazil olmuştur. Bunun üzerine kadın, "Beni tut
(boşama) ve başkasıyla evlen, nafakam ve sıramdan da
vazgeçiyorum, sana helal olsun" der.
(nüşûz)'dan
murad, söz veya fiil bakımından sert davranmak, veyahut
da her ikisini birden yapmaktır. (I'raz)="Hayır,
şer, cedelleşme ve eziyyet vermek gibi" hususlardan hiçbirini
yapmayıp, sükut içinde bulunmaktır. Çünkü böylesi yüz
çevirmeler, nefret ve hoşnutsuzluğun bulunduğuna daha fazla
delalet etmektedir.
Bazı alimler: "Hz. Resûlullah´ın
Hz. Sevde´yi boşamaya kalkması, son derece uzak bir ihtimaldir.
Nitekim İbn Kesir´in serdettiği rivayetlerden, Hz. Peygamber´in
böyle bir karar vermiş olduğu anlaşılmamaktadır. Sadece İbn
Ebî Bizze hadisi vardır ki İbn Kesir´in de belirttiği üzere bu
rivayet "garib mürsel"dir (zayıftır)" İbn
Kesîr, bu ayetin tefsirinde 'düzeltmelerinde ikisine de vebal
yoktur' buyurmuştur. Bu ifadeyle ilgili birkaç mesele vardır:
Çekişme ye muhalefet hakkında, "ıslâh"
fiili kullanılır; kelimenin manası, "uyuşmaları"
şeklindedir ki, bu mana buraya daha uygundur..
Abdullah İbn
Mes´ûd ise, "Eğer anlaşırlarsa, kendilerine bir günah
yoktur" şeklinde okumuştur.
Eşlerin Sulh Olmasları
Daha Hayırlıdır
Sulh, koca için bir hak olan şey
hususunda olur. Kadının kocası üzerindeki hakkı ise, ya
mihri, ya nafakası veyahut da sırasıdır. İşte bu üçünü,
kocası ister kabul etsin, isterse etmesin, kadın kocasından talep
edebilir. Ama cinsî münasebet böyle değildir. Çünkü koca,
cinsî münasebette bulunmaya zorlanamaz...=Bu sulh,
kadını, mehrinin tamamını veya bir kısmını kocasına
vermesinden) veyahut ondan nafaka ve sıra külfetini düşürmesinaen
ibarettir ki, kadının böyle yapmasından maksadı, kocasının
kendisini boşamamasını temine çalışmaktır=bu hususta
anlaşma yapılırsa caizdir.
"Sulh daha hayırlıdır" buyurmuştur. -: Kimi alimler
"Sulh daha hayırlıdır" buyruğunu, istiğraka (umum
manaya); kimi alimler ise bu ifadeyi, daha önce geçmiş olan belli
ve bilinen şeye hamletmişlerdir. Yani, "Karı-koca
arasını sulh etmek, onları birbirlerinden ayırmaktan daha
hayırlıdır" demektir.
Cenâb-ı Hak
önce, "sulh edip, aralarını düzeltmelerinde ikisine de vebal
yoktur" buyruğuna yer vermiştir. Binâenaleyh, O´nun
(vebal yok) sözü, bu sulhun bir ruhsat olduğu zannını uyandırır.
Bundaki gaye ise, günahın olmadığını beyan etmektir.
=Allah
Teâlâ, bu sulhte bir günah ve vebal olmadığını beyan ettiği
gibi,bunda büyük hayır ve menfaatlerin bulunduğunu da
göstermiştir. Çünkü eşler, birşey üzerinde
anlaştıklarında, bu anlaşma, onların ayrılmaları veya
geçimsizlikle yüz çevirmeyi sürdürmelerinden daha
hayırlıdır.
"Zaten nefislere aşın mal
sevgisi verilmiştir"=cimrilik, nefislerin ayrılmaz parçası
(vasfı) kılınmıştır yani "nefislere cimrilik damgası
vurulmuştur"& bu ifadenin, kadının kendi hissesi
ve hakkını verme hususunda cimrilik etmesi manasına olabileceği
gibi, yüzünün çirkinliği, yaşının büyüklüğü ve beraber
yaşamaktan bir tad alamama sebeblerine rağmen erkeğin, ömrünü o
kadınla geçirmek için cimri davranmış olması manasına da
olabilir.
Kadınlara İyi Davranma, Daha İleri Bir
İyiliktir
"Eğer iyi geçinir ve ittika ederseniz,
şüphesiz ki Allah, yapacağınız her şeyden haberdardır"=
1)Bu,
kocalara hitaptır=Eğer siz, her ne kadar
kendilerinden hoşlanmasanız ve mutlaka bir geçimsizliğin, yüz
çevirmenin ve eziyet ile düşmanlığa götürecek bazı şeylerin
olabileceğine inansanız bile, hanımlarınızla evliliğinizi
sürdürmek sureti ile iyilikte bulunursanız, bilin ki Allah Teâlâ,
yaptığınız bu iyilik ve ittikadan haberdardır ve bundan dolayı
sizi mükâfaatlandıracaktır" demektir.
2) Bu,
hem kocaya, hem karıya bir hitaptır=ikinizden
herbiri, diğerine yitikte bulunur ve zulümden sakınırsa...
3)
Bu, karı ile koca dışındaki insanlara bir hitaptır=Onların
arasını sulh etme hususunda iyi davranır ve onlardan birine daha
fazla meyletme (taraf tutma) hususunda Allah´dan ittika
ederseniz..." demektir.
Sabır ve Şükür Hakkında
Bir Lâtife
Keşşaf sahibi şunu nakletmiştir: "İmran
İbn Hattan el-Haricî, insanoğlunun en çirkinlerinden idi, hanımı
ise en güzel insanlardan biri idi. Hanımı bir gün ona baktı ve
"Elhamdülillah" dedi. Bunun üzerine kocası, "Ne
oldu?" deyince de, "Hem ben, hem de sen cennetliklerden
olduğumuz için, Allah´a hamdettim. Çünkü sana, senim gibi bir
kadın nasib oldu ve şükrettin. Bana da senin gibi bir adam nasib
oldu ve sabrettim. Hiç şüphe yok ki Allah hem şükreden
kullarına, hem de sabreden kullarına rahmet edecektir..
129-İK:Ey insanlar, kadınlar arasında bütün yönleriyle eşit davranmaya asla gücünüz yetmeyecektir. Görünüşte bir gece birine, bir gece diğerine ayırmak suretiyle bir eşitlik meydana gelse bile îbn Abbâs, Ubeyde es-Selmânî, Mücâhid, Hasan el-Basrî ve Dah-hâk İbn Müzahim'in de söyledikleri gibi; sevgide, şehvette ve cimâ'da mutlaka bir eşitsizlik olacaktır.
«Ne kadar isteseniz yine de kadınlar anasında adalet yapamazsınız.» âyeti Hz. Âişe hakkında nazil olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.) onu diğerlerinden daha fazla severdi. Nitekim Hz. Âişe'den rivayet edilen bir hadîste o, şöyle demiştir: Allah Rasûlü (s.a.) kadınları arasında (geceleri) bölüştürür, bunda adaletli davranır, sonra şöyle derlerdi: Allah'ım, sahip olup (gücümün yettiği) hususlarda benim taksimim budur. Senin sahip olup benim sahip olmadığım hususta -kalbi kasdediyor- beni levm etme.
«Bari bir tarafa meyletmeyin.»=onlardan birine meylettiğiniz takdirde bu meyletmede bütünüyle ileri gitmeyiniz. «Ki öbürünü askıdaymış gibi bırakmayasınız.»=Kocasız ve boşanmamış gibi bırakmayasınız & (H)Kimin iki karısı olur da onlardan birine meylederse; kıyamet günü iki yanından birisi düşük olarak gelir.
«Eğer
arayı düzeltir ve haksızlıktan sakınırsanız; şüphe yok ki
Allah Ğafûr, Rahîm olandır.»=bütün
işlerinizde doğru davranır, sahip olduğunuz hususlarda adaletle
taksim yaparsanız, bütün durumlarınızda Allah'tan korkarsanız,
kadınlardan bazısına meyletmeniz yüzünden meydana gelen (günâhı)
Allah Teâlâ bağışlayacaktır.
M:
Allah, kocanın karılarının hepsine birden tam anlamıyla eşit
davranmasının mümkün olmadığını, çünkü kadınların her
yönden birbirlerine eşit olamayacaklarını bildiriyor.
Bir kocadan çirkin karısına da, güzel karısına da aynı
davranmasını veya genç karısına, yaşlı karısına, sağlıklı
karısına ve hasta karısına, iyi huylu karısına ve kötü huylu
karısına eşit davranmasını beklemek fazla bir beklenti olur.
Bu ve buna benzer durumlar tabiî olarak kocanın birinden çok,
diğer karısına eğilim göstermesine neden olur. Böyle durumlarda
İslâm hukuku kocadan sevgi ve aşk yönünden
karılarına eşit davranmasını istemez. İslâm hukukunun gerekli
gördüğü nokta, bir kadının tamamen ihmal edilip kocasız bir
kadın konumunda bırakılmamasıdır.
Eğer kocası onu herhangi bir nedenle veya karısı istemediği için
boşamıyorsa, en azından ona
bir eş gibi davranmalıdır.
Tabiî bu gibi durumlarda koca gözde olan kadına daha çok ilgi
gösterir. Fakat diğer kadını sanki hiç onun karısı değilmiş
gibi bir konumda bırakmamalıdır.
Bazıları bu ayetten yola
çıkarak Kur'an'ın birden fazla kadınla evlenmeye izin verdiği
halde "Ne kadar isteseniz de kadınlar arasında adalet
yapamazsınız..." diyerek pratikte bu izni ortadan kaldırdığı
sonucuna varmışlardır. Onlar bunun bütün
bir emrin sadece bir bölümünü oluşturduğunu görmezden
geliyorlar:
"O halde (ilâhî kanunlara uyabilmek için) bir kadına tamamen
yönelip de ötekini muallakta bırakmayın." Bu
emir Kur'an'da izin verilen birden fazla kadınla evliliği gözönünde
bulundurduğuna göre batılılaşmış kişilerin, İslâm'ın belli
şartlar altında birden fazla kadınla evliliğe izin verdiği
gerçeğinden kaçabilecekleri bir boşluk kalmamıştır.
Eğer arayı düzeltir ve sakınırsanız, şüphesiz, Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.
Allah; Rahman ve Rahim olduğu için, tabii faktörler
nedeniyle kaçınılmaz olan eksikleri de affeder. Şu şartla ki,
kişi kasten ve isteyerek adaletsizlik yapmamalı ve mümkün olduğu
kadar adil olmaya çalışmalıdır.
SK:
İnsan ruhunu yaratan yüce Allah'tır. Fıtratında karşı
koymadığı birtakım eğilimlerinin olduğunu bilir. Bu yüzden bu
eğilimlerini kontrol etmesini sağlayacak bir gem vermiştir insana.
Sadece hareketlerini düzenleyecek bir gem. Bu eğilimleri yok etmek
veya öldürmek için değil.
İnsan gönlünün eşlerden birine kayıp onu diğerlerine tercih etmesi de bu eğilimlerdendir. Tercih ettiği eşine olan eğilimi diğerine veya diğerlerine oranla daha fazla olur. Bu eğilimde bir art niyet yoktur. Yok etmek yada öldürmek mümkün değildir bu eğilimi. Nasıl öldürülebilir ki?.. İslâm insanı, gücünün yetmediği bir konuda hesaba çekmez. Karşı koymadığı bu eğilimi sonuçta bir günah olarak görmez. Hakim olamadığı eğilimde, gücünün yetmediği bir konuda ortada bırakmaz insanı. Aksine -özen göstermelerine rağmen- kadınlar arasında adaleti sağlayamayacaklarını bildirir. Çünkü bu konu iradesinin dışındaki bir konudur. Ancak şu bakımdan istemlerine bağlı bir şey vardır: Uygulamada, paylaşımda, geçindirmede, evlilik haklarında, hatta, yüze karşı güler yüzlü olmada ve tatlı dilli olmada adalet sağlanabilir. İşte bunu yapmaları istenmektedir. Bu eğilimi kontrol altında tutacak gem budur. Düzenlemek için tabii, öldürmek için değil:
"O halde birine iyice tutulup öbürünü ortada bırakmayınız."
İşte yasaklanan budur. Açık uygulamalarda eğilim göstermek... Diğer eşe tüm evlilik haklarından yoksun bırakarak, ne eş olabilen ne de boşanabilen bir durumda bırakıp, tamamıyle diğer eşe eğilim göstermek yasaktır. Bununla beraber mümin ruhlarda derin etkisi bulunan bir çağrı yapılırken insan gücünü aşan şeylerden dolayı hesap sorulmayacağı da bildirilmektedir:
"Eğer barışır Allah'tan korkarsanız, hiç kuşkusuz Allah affedicidir ve merhametlidir."
İşte bu peygamber de eşlerinin
arasında gücü yettiği konularda paylaşma yapmıştı. Bu
paylaşmada kuşkusuz adaleti gözetmişti ancak, bazısını
bazısına tercih ettiğini ve bunun elinde olmadığını inkar
etmiyordu. Bu yüzden şöyle diyordu"Allah'ım
elimden gelen budur. Senin gücün dahilinde olup benim gücüm
yetmediği konularda (yani kalbin eğilimi konusunda) beni
kınama"(Ebu
Davud)
EHY:
Bir de kadınların hepsini aynı seviyede sevemezsiniz, buna gücünüz
yetmez. Yetemeyince de "Allah hiç bir kimseye gücünün
yetmeyeceği bir şey yüklemez." (Bakara, 2/286) âyeti
delaletince Allah bunu teklif de etmez. Şu halde
bütün meylinizi diğerine verip de eşlerinizin bazısını
muallaka, yani muallak (askı)da kalmış ne kocalı, ne kocasız bir
kadın gibi ihmal edilmiş bir halde bırakmayınız="Eğer
adalet edemeyeceğinizden korkarsanız bir tane (nikahlayın)"
(Nisa, 3) emri gereğince korkulması gereken cevr (eza, cefa),
adaletsizlik budur. Yani kadınlar hakkında iki çeşit adalet
vardır. Birisi infak ve kasm denilen geceleme
nöbeti gibi hukukta adalet ve eşitliktir ki, bu güç ve iktidar
dahilindedir isteğe bağlı olan işlerdendir.
Ve teklif olunan adalet budur. Diğeri ise sevgide
adalet ve eşitliktir ki, bu beşerî güç ve iktidarın dışındadır.
Çünkü muhabbet, zorunlu işlerdendir. karinesiyle burada adaletten
maksat da budur. Ve bundan yasaklamak, mâ-lâ-yutâk (güç
yetmezlik)tır. Şu halde teklif olunan adalet, mümkün olan hukukda
adalettir ve korkulması gereken adaletsizlik
diğerini karılık muamelesinden tamamen mahrum edip, büsbütün
terkedilmiş ve ihmal edilmiş gibi bırakmak sûretiyle eza
etmektir.
Yani yiyeceği,
giyeceği ve oturacağı yeriyle nafakasını vermek ve geceleme
nöbetini eşit tutup konuşup görüşme ve arkadaşlık etmek
yeterli değildir.
Kadının ara sıra nefsânî payını da
vermek, iyilik etmek lazımdır. Ancak bu noktada eşitlik teklifi
güç yetmez olduğundan bahis konusu değildir.
Hatta böyle bir teklif erkeğe ezadır. Adalet denince, her halde
eşitlik düşünmemelidir. "Elyak" (en uygun)ı, "layık"
(uygun)a tercih etmek de bir hak, bir adalettir.
Görülüyor ki, burada isteğe bağlı işler ile zorunlu işlerin hükmü ayırt edilerek(Nisâ, 3) emrinin bir açıklaması yapılmıştır. Ve işte sevginin böyle zorunlu işlerden olması kazıyye (önerme)sidir ki, zinadan korunmak için birden fazla eşe sahip olmayı caiz gören zorunlu sebeplerden biri olmuştur. Buna karşı, "sevsin ve her fenalığı yapsın da nikah etmesin" demenin büyük bir zalimlik olacağı açıktır. Bunun için burada tek eşe teşvik eden nass (dini delil)ın açıklamasıyla beraber, birden fazla eş almanın şartlarından ve zorunlu sebeplerinden en önemlisi de anlatılmıştır. (H) "İki karısı olup da birine büsbütün meyleden kimse kıyamet gününde bir yanı eğik olarak gelir."
Ve eğer zorunlu bir sebeple böyle bir hal olunca aralarını
düzeltir, bozulan yönlerini iyileştirir. Bundan sonra meyletmeden
sakınırsanız Allah affedici ve merhamet edici olduğundan, geçmişi
affeder ve sizi rahmetiyle maksad ve muradına eren bir kimse
eyler.
ÖNB: eşleriniz arasında sevgi
ve cinsel ilişki gibi hususlarda adalette/hakkıyla eşitliğe
riâyet etmenize; böyle bir adaletin teminine istekli bulunsanız da
(asla muktedir olamazsınız) meselâ: Bunlardan birini kalben daha
fazla sevgi beslemek ve meyilli olmak zarurî birşeydir, bir haleti
ruhiye gereğidir, insan bunu yok edemez, (artık) mümkün mertebe
eşitliği temine gayret ediniz, eşlerinizden (birine büsbütün
meyil ile temayül edip de ötekini) kendisine karşı kalben o
kadar tutkunluk beslenilmeyen eşi: Ne koca sahibi ne de boşanmış
gibi bir halde (bırakmayınız) ona karşı da mümkün olan
adaleti gösteriniz, güzel muamelede bulununuz, gönlünün
kırılmasına sebebiyet vermeyiniz. Bu, ailevî, içtimaî,
ahlâkî fazilet gereğidir, ve eğer arada meydana gelmiş
geçimsizliği, hırçınlığı giderir (ve) ilerde de böyle bir
hareketin meydana gelmesinden sakınırsanız şüphe yok ki. Allah
Teâlâ kalplerinizdeki meyilden ve evvelce vuku bulmuş olan öyle
hoş olmayan hallerden dolayı sizi af ve mağfiret buyurur ve
(pek merhametlidir) sizi bu hususta da, diğer hususlarda da
merhamet ve şefkatine mazhar kılar. Elverir ki, onun kutsal
emirlerine uymaya gayret edesiniz.
FR:´Kadınlar
arasında adil olmaya hırs gösterseniz de, asla yetiremezsiniz"
=1) gönlünüzün meyli hususunda, hanımlarınız arasında eşit
davranamazsınız. Bunu yapamayacağınıza göre, bununla mükellef
olmazsınız
2) Sizler, sözleriniz ve fiilleriniz bakımından,
hanımlarınız arasında eşit davranamazsınız. Çünkü sevgi
bakımından farklılık, sevginin neticesi olan şeylerde de
farklılığa sebep olur. Zira sebepsiz olarak veya engelleyici bir
sebebin bulunması durumunda bir fiilin meydana gelmesi imkansızdır
"Binâenaleyh (hanımlarınızdan birine) büsbütün
meyletmeyin"= kalbinizdeki temayülde meydana gelen farklılıktan
nehyedilmediniz. Çünkü bu sizin elinizde değildir. Ancak söz ve
fiilleriniz bakımından, farklı davranmaktan nehyolundunuz
(H)Peygamber (s.a.s)´in, hanımları arasında taksimatta
bulunduğunu (nöbete riayet ettiğini) ve şöyle dediği: "Bu,
gücümün yettiği hususta yaptığım taksimattır. (Ey Rabbim)
sen, gücümün yetmediği şeyi çok iyi bilirsin."
“Yoksa ötekini askıda gibi bırakmış
olursunuz"=o öteki hanım, tıpkı askıda olan bir şey ne tam
yerde, ne de tam havada olmadığı gibi, ne tam kocalı, ne
de tam kocasız olmuş olur. Ubeyy İbn Ka´b (r.a):
Yoksa ötekini, hapsedilmiş gibi bırakmış olursunuz (H)
"Kimin iki hanımı olur da, onlardan birisine daha fazla
meylederse, o. Kıyamet günü bir tarafı meyl etmiş (felçli)
olarak gelir´ buyurmuştur. (Nesai, Nisa, 2 (7/63). )
Rivayete
göre Hz. Ömer (r.a), Hz. Peygamber´in hanımlarına bir miktar mal
gönderdi. Bunun üzerine Hz. Aişe (r.anha), "Ömer, bunu
Resûlullah´ın bütün zevcelerine mi gönderdi?" diye
sorunca, onu getirenler, "Hayır, bunu Hz. Peygamber´in
Kureyşli hanımlarına gönderdi. Diğerlerine başka şey gönderdi"
dediler. Hz. Âişe de, malı getirene, "Başını kaldır ve
Ömer´e şöyle de: "Allah´ın Resulü, gerek mâlı gerek
kendisi hususundaki taksimatta, aramızda adil davranırdı"
dedi. O adam gidip bunu Hz. Ömer´e söyledi. Hz. Ömer de,
Peygamberin bütün hanımlarına aynı şeyi verdi.
"Eğer
taksimat hususunda adaletli davranmak sureti ile (nefsinizi) ıslah
eder ve zulümden sakınırsanız, bilin ki Allah, kalbinizde
hanımlarınızdan bazısına değil de, diğer bazılarına karşı
meydana gelen meyili atfedip mağfiret eder" =Kalbinizdeki
meyilleri düzeltir ve onları tevbe ile onarır (ıslah eder) ve
gelecekte aynısını yapmaktan çekinir, ittika ederseniz, Allah
bundan önce meydana gelen bu gibi meyillerden dolayı doğacak
günahtan bağışlar."
Bu mana, doğruya daha yakındır. Çünkü kalbteki meyil ve sevgi bakımından olan farklılık, insanın elinde olmayan birşey olunca, bu hususta mağfiret istemeye ihtiyaç olmaz.
130-İK: Allah Teâlâ haber veriyor ki
(karı-koca) ayrıldıklarında; Allah erkeği ayrıldığı
eşinden daha hayırlısını ona vermek suretiyle; kadına da
ayrıldığı eşinden daha hayırlısını vermek suretiyle müstağni
kılar. «Allah Vasi', Hakîm olandır.» İhsanı geniş, nimeti
büyük, bütün işlerinde, takdirlerinde ve kanun koymasında
hikmet sahibi olandır.
M: Eğer ikisi ayrılacak
olurlarsa, Allah her birine 'genişlik (rızık ve ihsan)
kaynaklarından' kazandırır (ihtiyaçlardan korur.) Allah,
(rahmetiyle) geniş olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.
SK:
Ancak kalpler katılaşıp, bu ilişkiyi sürdürmeyecek
duruma gelirse ve böylece karı-kocanın gönlünde hayatın
istikrarlı bir şekilde sürmesini sağlayacak unsurlar kalmamışsa
o zaman, ayrılık daha iyidir. Çünkü İslâm eşleri,
halatlarla, iplerle, bağlarla ve zincirlerle birbirine bağlamaz.
Onları sevgi ve şefkat yada görev sorumluluğu ve nezaket
anlayışıyla birbirine bağlar. Birbirinden nefret eden
gönülleri tedavi etmeye hiçbir yöntemin gücü yetmez olunca,
artık onları zorluk ve nefret zindanında tutmaya yada görünürde
birbirine bağlı, gerçekte ise ayrı yaşayan karı-kocayı bu
çarpık ilişkiyi sürdürmeye zorlamanın hiçbir yararı yoktur.
"Eğer eşler birbirinden ayrılırlarsa, Allah bol nimetleriyle her ikisini de muhtaç duruma düşmekten korur. Allah'ın nimetleri boldur ve O hikmet sahibidir."
Yüce Allah, her ikisini lutfedip muhtaç duruma düşmekten koruyacağını ve katından bol nimetler vereceğini vaadediyor. Yüce Allah, kullarına bolluk bahşeder, dilediği şeyi, hikmeti ve bilgisi sınırları içinde her durum için, uygun olacak şekilde kullarına bolca verir.
Kuşkusuz bu ilahî hayat sistemi, son derece kolaylaştırıcıdır
ve insanlar için konulmuştur. Onların adımlarına yol gösterip,
aşağılık bataklıktan kurtarıp daha yükseğe, fıtratlarına ve
kabiliyetlerine uygun bir şekilde en yükseğe çıkarmaktadır.
EHY: Ve eğer sulh ve arayı düzeltme, hakem ve
aracılık ve diğer herhangi bir şekilde karı koca arası
onarılamaz da, “her ikisi istekleriyle birbirlerinden
ayrılırlarsa, Allah Teâlâ kendi vüsat (genişliğ)ı,
zenginliği ve kudretiyle her birini diğerine muhtaç etmez, onu
ona muhtaç etmez, onu da ona. Çünkü Allah her şeyi kaplayıcı
ve hikmet sahibidir.”
ÖNB: eşler daha hayırlı
olan sulha muvaffak olamaz, uzlaşamazlar da boşanarak birbirinden
ayrılırsa Allah Teâlâ hepsini de kendi lütfü keremi ile
birbirine muhtaç olmaktan kurtarır, her biri de rızıklanır
ve gücü yetiyor ise başkası ile nikâh akdine muvaffak bulunur.
Artık ayrılmadan dolayı fazla üzülmeye lüzum kalmaz, ve
Allah'ın mahlûkatı hakkında lütuf ve rahmeti geniştir ve
(hikmet sahibi) bütün emirleri, hükümleri hikmet gereği
(dir.) artık öyle bir Yüce Yaratıcının pek yüce olan
evamir ve yasaklarına riâyet ederek onun merhamet ve şefkatine
liyakat kazanmaya çalışmalıdır.
FR: "Eğer
(karı İle koca) birbirinden ayrılacak olurlarsa, Allah
herbirini, kendi rahmetinden, ihtiyaçtan vareste kılar"=Allah
Teâlâ, karı ile kocanın istemeleri halinde, aralarında
anlaşabileceklerini bildirdiği gibi; ayrılmayı
isterlerse, bu âyetle bunun da caiz olduğunu beyan buyurmuş ve
boşandıktan sonra, herbirini diğerinden müstağni kılacağını
vaadetmiştir. & "Allah
Teâlâ, onlardan herbirini, ilk eşinden daha hayırlı bir eş ile
ve önceki hayatından daha iyi bir hayat ile, birbirinden müstağni
kılar."
(El-Vâsi) "Allah´ın (lütfü) geniştir ve O,
hakimdir" =Allah Teâlâ, eşlerden herbirini, rahmetinin
genişliğinden ötürü birbirlerinden müstağni kılacağını
vaadedince, kendisini "Vâsî" (geniş) diye tavsif
etmiştir. Allah´ın, bu kelime ile tavsif edilmesi caizdir. Çünkü
Allah Teâlâ rızkı geniş, fazlı geniş, rahmeti geniş,
kudreti geniş ve ilmi geniş olandır. = Cenâb-ı Hakk´ın her
türlü kemalâtta vâsî oluşunu gösterir.
Bu konunun aklen
izahı: Varlıklar, ya vacib li-zatihî, yahut mümkin
li-zatîhidirler. Li-zatihî vacib (vacibu´l-vücud) olan tek bir
tane olup Allah´u Teâlâ´dır. O´nun dışındaki herşey ise,
li-zatihi mümkin olup, ancak vacib li-zatihi Allah´ın var etmesi
ile varolmuşlardır.Durum böyle olunca, O´nun dışındaki
herşey, ancak O´nun var etmesi ve yaratması İle var olmuşlardır.=
Cenâb-ı Allah´ın ilmi, kudreti, hikmeti, rahmeti, fazlı,
cömertliği ve keremi geniş olan zat olması gerekir.
(hakîm)=O, hükmünde ve vaz´u nasihatında hakîmdir &O, kocaya, hanımını iyilikle tutması veyahut da güzellikle salıvermesi şeklindeki hükmünde hakîmdir