124- O zaman sen, müminlere şöyle diyordun: “Rabbinizin, indirilmiş üç bin melek ile yardım etmesi size yetmez mi?” (İz tekûlu li'l-mu’minîne e len yekfiyekum en yumiddekum rabbukum bi selâseti âlâfin mine'l-melâiketi munzelîn )
125-
Evet, siz sabır gösterir ve Allah'tan sakınırsanız, onlar
(düşmanlarınız) ansızın üzerinize gelseler bile Rabbiniz
nişanlı beş bin melekle size yardım eder. (Belâ in tasbirû ve
tettekû ve ye’tûkum min fevrihim hâzâ yumdidkum rabbukum bi
hamseti âlâfin mine'l-melâiketi musevvimîn )
126-
Bu yardımı Allah; size sırf bir müjde olsun ve kalpleriniz
bununla yatışsın diye yaptı. Yardım ve zafer ancak mutlak güç
sahibi(Aziz), hüküm ve hikmet sahibi (Hakim) Allah katındadır.
(Ve mâ ce'alehullâhu illâ buşrâ lekum ve li tatmeinne kulûbukum
bih, ve men nasru illâ min 'indillâhi'l-'azîzil hakîm )
127-
Bir de Allah bunu, inkar denlerden bir kısmının kökünü kessin
veya onları perişan etsin (helak), böylece bozulmuş bir halde
dönüp gitsinler diye (Allah Bedir'de size yardım etti) (Li yaktaa
tarafen minellezîne keferû ev yekbitehum fe yenkalibû hâibîn)
128-
ki bu işte senin yapacağın bir şey yoktur. Allah, ya onların
(müslüman olurlar da) tevbelerini etsin, yahut da zâlim oldukları
için azap etsin diye. (Allah Bedir'de size yardım etti)(Leyse leke
mine'l-emri şey’un ev yetûbe 'aleyhim ev yu'azzibehum fe innehum
zâlimûn )
129-
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. O, dilediğini
bağışlar, dilediğine azab eder. Allah, çok bağışlayıcı
(Ğafûr), çok merhametlidir (Râhim) (Ve lillâhi mâ
fîs-semâvâti ve mâ fî'l-ard, yagfiru li men yeşâu ve yu'azzibu
men yeşâ’, vallâhu gafûrur-rahîm )
İnsanlar Allah'ın hakikatlerinden emin olsalar da (iman)
Allah'ın imtihanları yine de ağır gelebilir.
Mümin; bu dünyada alıştığı dayanakların hepsinin çöktüğünü görse,
karşısına çıkan zorluklar dev gibi, canavar gibi kocaman olsa,
gücünün bittiğini, seçeneklerinin tükendiğini fark ettiği anda bile,
yine de Allah'ın bütün bu tabloyu tamamen değiştirebileceğini,
tereddütsüz bilen insandır.
Eğer hakikate bağlılıkta direnebiliyorsa,
hayatı ile ilgili tutum ve davranışlarını, Yaratan'ın hoşnutsuzluğundan sakınmak belirliyorsa,
karşınızdaki zorluk ve düşmanlar ne kadar muazzam ve amansız olurlarsa olsunlar,
Alemlerin Rabbi her şeyden üstün ve galip kudretiyle onları perişan eder..
Bu bir hakikat olmakla beraber,
bu bilgiyi Allah, Müminlere moral vermek,
üzerilerindeki yılgınlıktan onları kurtarmak için haber verir..
Elbette bu hakikatin zaten bilinmesi gerekir.
Ama Kuran zikirdir. Hakikati anmak, insanı kulluk yolunda destekler,
muhtaç olduğu enerji ve motivasyonu sağlar. İnsanın gafletini tedavi eder.
Evet bizi yaratan, yenilmez ve mutlak galip olan Allah'tır.
Bize zorluk vermesinde de, zafer ya da mağlubiyet vermesinde de,
mutlaka hikmet vardır, hayır vardır..
İyiliğin kaynağı olan Allah'tan gelende, mutlaka hayır vardır..
İlahi yardım Müslümanlara hamd ve şükür vesilesi,
Allah davasının devam güvencesi olduğu kadar,
Allah'ın inkarcılara bu dünyada verdiği cezadır.
Allah İslam düşmanlarını, azgınları, böyle Müslümanların imdadına yetişerek kahreder.
Sonuçta Allah yolunda, O'nun hoşnutluğu için hayatını, ömrünü ortaya koyanların, dostu Allah'tır.
Onlar bu yolda sadece Allah için
ve çareyi, yardımı sadece O'ndan bekleyerek cehd ederlerse,
Allah mutlaka onların yoldaşı, yardımcısı olur..
Allah yolunda cehd edenler, karşılarına çıkan düşmanların kahrını, yok olmasını değil,
onların doğru yolu bulmasını temenni etmelidirler.
Zaten Allah kimseyi, başkaları temenni ediyor kahretmez.
Rahim olan Allah, kullarının tevbesini ister, onların kalbini bilerek, onlara şans verir.
Mümin cehd ederken, öncelikle
Allah'a hesabını vereceği bir ibadet, kulluk faaliyeti gerçekleştirmeyi gözetir.
Allah'a kulluğunu arz edebilmek,
yaşanan zorluktan ve karşısına çıkan hasımlardan daha önceliklidir.
Allah'ın zaferden bir muradı da,
eğer o inkarcılardan tevbe edip, doğru yola dönen olursa, onlara mağfiretini takdir etmektir.
Ama inkar zulmünde israr edenleri,
kimse beddua etmese de amansız bir azap beklemektedir..
Bunlar biz hoşlansak da hoşlanmasak da böyledir, çünkü
içindekilerle beraber kainatın sahibi Allah'tır..
Yarattıklarını imtihan etmeyi dilemiş olan Allah,
kimi nasıl bağışlayıp, azap edeceğini de, böyle dilemiştir.
Ve kullarına son nefese kadar
tevbeye dayanan bir telafi mekanizması vermiştir..
Ve biz Allah için hasımlaştığımız insanların bir an önce bertaraf olup, cezalanmasını istesek de,
Allah, çok bağışlayıcı (Ğafûr), çok merhametlidir (Râhim)
Onlara hikmeti üzere vakit tanır,
ama hala inkar zulmünde israr edenleri de, sonunda hüsrana uğratır..
TEFSİRLERDEN ALINTILAR:
124-İK:
Allah'ın bu va'dinin Bedr'de
mi, yoksa Uhud'da mı olduğunda müfessirler ihtilâf etmişlerdir.
Şöyle ki: «Hani sen mü'minlere... diyordun» âyeti «Allah
Bedr'de size kat'î bir zafer vermişti.» âyetine atfedilmiştir.
&
ya da âyetin Bedr
günü olduğunu
söylemiştir.
Âmir eş-Şa'bî: Bedr günü Kürz b Câbir'in
müşriklere yardıma geldiği haberi müslümanlara ulaşınca, bu
onlara zor geldi. Bunun üzerine: «Hani sen mü'minlere: İndirilmiş
üçbin melekle Rabbınızın size yardım etmesi yetmez mi?
diyordun. Evet. Sabreder, sakınırsanız ve onlar da hemen üzerinize
gelirlerse, Rabbımz size nişanlı beşbin melekle yardım
edecektir.» âyetleri indirildi. Ancak Kürz'e bozgun haberi ulaştı
ve o da müşriklere yardıma gelmedi. Böylece Allah Teâlâ da
müslümanlara beş bin melek göndermedi.
Rebî' b Enes: Allah,
müslümanlara bin meleği yardıma gönderdi. Melekler sonra üç
bin, daha sonra da beş bin oldular.
Bu kavle göre, bu
âyetler ile «Allah bunu
size sırf bir müjde olsun ve kalbleriniz yatışsın diye yapmıştı.
Yardım ancak Allah katındandır. Muhakkak ki Allah Azîz'dir,
Hakîm'dir.»
(Enfâl, 10) âyetinin arası nasıl cem'edilecektir? denilirse şöyle
deriz: Hani, siz Rabbınızdan imdâd istiyordunuz da;
«Birbiri ardında bin melekle
size imdâd ederim.» diyerek
duanıza icabet etmişti. (Enfâl, 9) âyetinde bin sayısının
zikredilmesi, âyetteki ardarda gelen kelimesi dolayısıyla
meleklerin üçbin ve daha fazla olmasına ters düşmez. Zîrâ bu
kelimeden, gönderilen bin meleğe başka binlercesinin eklenmesi ve
peşlerinden gönderilmesi anlamı anlaşılır. Enfâl süresindeki
âyetin akışı da buradaki âyetin akışına benzemektedir.
Zahiri
ve bilinen şudur ki; meleklerin
harbe iştiraki Bedir günündedir.
Doğrusunu en iyi Allah bilir.
Katâde: Allah
Teâlâ Bedr günü beşbin meleği mü'minlere yardıma gönderdi.
Allah'ın bu va'di;
«Hani, sen mü'minleri savaş için duracakları yere yerleştirmek
üzere erkenden evinden ayrılmıştın.» âyetiyle ilgilidir ve bu,
Uhud günüdür.
& Beşbin
meleğin yardıma gelmesi vaki' olmamıştır. Zîrâ mü'minler o
gün kaçtılar, &
İkrime: Üçbin melek de yardıma gönderilmemiştir. Zira Allah
Teâlâ: «Evet. Sabreder, sakınırsanız.» buyurur. Halbuki
mü'minler o gün sabretmemiş, aksine kaçmışlar = bir melek dahi
yardıma gönderilmemiştir.
M:
Sen mü'minlere: "Rabbinizin size
meleklerden indirilmiş üç bin kişiyle yardım-iletmesi size
yetmez mi?" diyordun.
Müslümanlar,
3000 kişinin karşısına 1000 kişiyle çıktıklarında
aralarından 300 kişinin de ayrılması sonucu moralleri bozuldu,
Hz. Peygamber (s.a) onları bu vaadle cesaretlendirdi.
SK:
Resulullah'ın
(sav) bu ilahi sözleri, Bedir günü kendisiyle silahlı topluluğu
karşılamaktan çok, ticaret malı yüklü kervanı karşılamak
üzere çıkmış ancak karşılarında silahlı bir topluluk bulan
müslüman azınlığa söylüyordu.
Resulullah o gün, birer beşer oluşları nedeniyle duygu ve
düşüncelerine yakın alışageldikleri güçlerin yardımına her
zaman ihtiyaç duyan müminlerin kalplerini ve ayaklarını
sabitleştirmek için Rabbinden aldıklarını olduğu gibi tebliğ
ediyordu. Ayrıca onlara bu
yardımın şartını da bildiriyordu; sabır ve takva...
Düşmanın saldırısını karşılarken sabır... Zafer ve yenilgi
durumunda kalbi Allah'a bağlayan takva...
EHY:Rivayete
göre o sıra, "Kürz b. Cabir el-Muharibî müşriklere yardım
etmek istiyormuş" diye müslümanlara bir haber gelip
endişelenmelerine sebep olmuştu. Buna karşı, bu şekilde ilâhî
yardım bildirilmiş ve müşrikler dağılmış, bunu haber alan
Kürz de yardımdan vazgeçmiş idi.
Cenab-ı Allah Bedir savaşında müminlere başlangıçta bin
melaike ile yardım etmişti.
"Siz Rabbinizden
yardım istiyordunuz, O da: "Ben size birbiri ardınca bin melek
ile yardım edeceğim" diye dualarınızı kabul etmişti."
(Enfal,9) Bundan sonra Kürz haberleri üzerine inmiş olan üç bin
melek yardımı ile müşriklerin dağılmasını çabuklaştırdı.
ÖNB:
Habibim! o Bedir savaşı anında beraberinde bulunan eshabına
kalplerini tatmin ve sebatlarını temin etmek için diyordun ki: Ey
mücahitler! Düşmanla karşılaştığınızda (Rabbinizin)
ordugâhımıza yüce katından indirmiş olduğu 3000 melekle size
yardımı düşmanlarınıza
galip gelmek ve onların eziyetlerine tehammül edebilmeniz için
(size yetmez mi?) elbette eder.
Öyle ruhanî bir imdat manevî bir kuvvet size fazlasıyle yeter.
Sizin azlığınıza,
düşmanın ise çokluğuna bakıp da zaferden ümidinizi kesmeniz
asla doğru olamaz.
FR:
Müfessirler, bu va'adin Bedir gününde mi, yoksa Uhud gününde mi
meydana geldiği hususunda ihtilâf etmişlerdir. "Sizler
zayıf olduğunuz halde, Allah size zafer verdiğinde sen
mü'minlere... diyordun." Bu va'adin Uhud günü olduğunu
söylediğimizde, kelimesi, "Hani erkenden yola çıkmıştın..."
sözünden ikinci bedel olmuş olur.
Birinci görüş, bu va'adin tahakkuk ettiği günün Uhud günü olduğu:bu görüşün birkaç yönden delili vardır: 1. delil: Bedir gününde Hz. Peygambere bin melek ile yardım olunmuştu.="Hani siz, Rabb'inizden yardım istiyordunuz da, O da: "Muhakkak ki ben size ard arda gelen bin melek ile yardım edeceğim" diyerek duanızı kabul buyurmuştu" (Enfal, 9) O halde Bedir gününde 3-5000 meleğin indirilmesinden nasıl bahsedilebilir? 2. delil: Kâfirler Bedir günü bin veya bine yakın bir sayıda idiler. Müslümanlar ise, bunların 1/3'ü kadardı. Çünkü müslümanların sayısı, üçyüz küsur idi. İşte bunun üzerine Allahu Teâlâ Bedir günü bin melek indirdi. Böylece kâfirlerin sayısı, müslümanların sayısı hâriç, meleklerin sayısına denk olmuştu. İşte bu nedenle kâfirler bozguna uğradılar. Aynı şekilde Uhud gününde, müslümanların sayısı bin, kâfirlerinki ise üçbin idi. Bu günde de, Bedir'de olduğu gibi, müslümanlar kâfirlerin üçte biri kadardı. Bundan dolayı Allah Teâlâ bu günde, kâfirlerin sayısı, müslümanlar hariç meleklerin sayısına denk olsun diye, üçbin melek indirmeyi va'adetti. Böylece bu husus, müslümanların, Bedir'de onları hezimete uğrattıkları gibi, Uhud'da da bozguna uğratabileceklerine bir delil olmuş oldu. Sonra bu üçbin melek, o gün müslümanların kalplerinin kuvveti artsın ve korkuları şilinsin diye beşbine çıkarılmıştır. Bu va'adin Uhud günü olduğunu söylersek, bu mananın meydana geleceği malumdur.
3. delil: "(Düşmanlar da) ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb iniz size alemetli beş bin melekle imdâd edecektir" (âl-i Imran, 125) Bundan murad, "Size düşmanlarınız ansızın geldiklerinde..." demektir, Düşmanların müslümanlara ansızın geldiği gün, Uhud günüdür. Ama Bedir gününde, düşmanları onlara gelmemiş, aksine onlar (müslümanlar) düşmanlarına gitmiştir.
Ayet, "Hak Teâlâ'nın, "İndirilen üçbin melekle Babb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi?" âyetinin Uhud günü hakkında olduğunu söylersek, sonra bu yardım da meydana gelmeyince, yalan söylenmiş olur" denilirse buna iki şekilde cevap verilir:
a) Cenâb-ı Hakk'ın beşbin melek indirmesi, müslümanların ganimetler konusunda sabredip ittika etmelerine bağlanmıştır. Sonra bir kısım müslümanlar da ganimetler hususunda sabr ve ittikâ etmeyip, aksine Hz. Peygamber (s.a.s)'in emrine muhalefet etmişlerdir=şart tahakkuk etmeyince, "meşrut" da bulunmaz.. Üçbin melek indirmesi hususuna gelince, Hz. Peygamber (sav) bunu, savaş için elverişli mahallere yerleştirdiği ve kendilerine, bu mahallerde katıp sebat etmelerini emrettiği mü'minlere va'adetmiştir. =Muhammed (s.a.s)'in onlara, o mahallerde kalmaları şartıyla, bu va'adde bulunduğunu gösterir. Onlar bu şarta riayet etmeyince, haliyle meşrut da meydana gelmemiştir.
b) Biz, meleklerin inmediğini kabul etmiyoruz. Mücâhid: "Uhud günü melekler geldiler, ama savaşmadılar." & Peygamberin (sas) sancağı Mus'ab b Umeyr'e verdiği, Mus'ab şehid edilince onu, Mus'ab'ın suretinde olan bir meleğin aldığı, bunun üzerine de Hz. Peygamber'in, ileri geç, ya Mus'ab dediği, bunun üzerine meleğin, "Ben Mus'ab değilim!" cevabını verdiği, böylece Hz. Peygamber (s.a.s)'in bunun, kendisine yardım eden bir melek olduğunu anladığı., rivayet edilmiştir& Sa'd b Ebî Vakkas (r a)'ın şöyle dediği rivayet: "O gün ben ok atıyordum; attığım oku bana, beyaz ve güzel yüzlü bir adam geri getiriyordu. Ben, onun kim olduğunu bilmiyordum. Bunun üzerine ben onun bir melek olduğunu zannettim, (anladım)"
Bu açıklamaya göre, âyetin kendinden önceki âyetlerle münasebet vechi: Allahu Uhud savaşını zikretmiş, sonra da, "Müminler ancak Allah'a tevekkül etsin" buyurmuştur=tevekküllerinin: sayı ve teçhizatlarının çokluğuna değil, yalnız Allah'a olması gerekir. Çünkü Allah Teâlâ, zelil bir halde iken, size Bedir'de zafer ihsan etmiştir.=Cenâb-ı Hak diğer yerlerde de, savaş meydanlarında da bu gibi şeylere kadirdir. Cenâb-ı Hak sözü daha sonra Uhud kıssasına getirerek, "O vakit sen müminlere, "indirilen üçbin melekle Rabb'inizin size imdâd etmesi yetişmez mi size?" diyordun" buyurmuştur.
İkinci görüş: Bu va'adin Bedir günü meydana gelmesidir ki, şu delilleri getirmişlerdir:
1. hüccet: "Andolsun ki siz daha zayıf olduğunuz halde, Allah size Bedir'de kati bir zafer verdi" (âl-i imran. 123), "O vakit sen mü'minlere, ... diyordun" (âl-i imran, 124) = ifâdelerin zahiri, Allahu Teâlâ'nın onlara, Hz. Peygamber (sas)'in mü'minlere bu sözü söylediğinde yardım etmiş olmasını gerektirir ki bu da, Hz. Peygamber'in bu sözü Bedir gününde söylemiş olmasını gerektirir.
2. hüccet: Sayı ve teçhizatın azlığı Bedir gününde daha fazla söz konusudur. Bugünde, kalplerin takviyesine daha çok ihtiyaç vardır=bu sözü, Bedir gününe hamletmek daha evlâ olur.
3. hüccet: Cenâb-ı Hakk'ın üçbin melek indireceğine dair va'adi, herhangi şarta bağlanmamış olup mutlaktır. = bunun meydana gelmiş olması gerekir. Bu ise ancak, Uhud değil, Bedir gününde meydana gelmiştir. Hiç kimse, meleklerin indiklerini, fakat savaşmadıklarını söyleyemez. Çünkü va'ad, üçbin melekle yardım etmek şeklinde idi. Ve, meleklerin sırf indirilmesiyle de yardım tahakkuk etmez; aksine meleklerin bizzat yardım etmesi, destek vermesi gerekir. Meleklerin yardımı ise, Uhud gününde değil. Bedir gününde olmuştur.
Sonra bu görüşte olanlar, birinci görüşte olanların delillerine cevap vermiş ve şöyle demişlerdir: "Hz. Peygamber (sav)'e, Bedir günü bin melekle yardım edilmiştir'. Şeklindeki 1. delilinize iki bakımdan cevap:
1 -Allahu Teâlâ Peygamber (sas)'in ashabını bin melekle desteklemiş, sonra onlara 2000 melek daha göndermiştir. Böylece meleklerin sayısı üçbin olmuştur. Sonra buna ikibin melek daha ilâve etmiş ve sayı beşbine ulaşmıştır. Peygamber (sas) ashabına sanki, "Rabbinizin size bin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar da, "Evet, yeter" demiş. Sonra Efendimiz (s.a.s), "Rabb'inizin üçbin melekle yardım etmesi, yetmez mi size?" demiş, onlar yine, "Evet, yeter" diye cevap.. sonra Hz. Peygamber (s.a.s) onlara, "Eğer sabreder ve muttakilerden olursanız, Rabb'iniz sizi beşbin melekle destekleyecek" demiştir. Bu, hz. Peygamber (s.a.s)'in ashabına söylediği rivayet edilen şu söz gibidir: "Cennet ehlinin dörtte biri olmanız sizi sevindirir mi?" Dediler ki: "Evet, sevindirir." Bunun üzerine, "Cennet ehlinin üçte biri olmanız sizi sevindirir mi?" buyurdu. Dediler ki, "Evet, sevindirir." Bunun üzerine Hz. Peygamber 'Ben sizin, cennet ehlinin yansı olmanızı umuyorum" buyurdular." (Müslim, İman&Tirmizî, Cennet, 13 (4/684))
2- Bedir savaşına katılanlara, Enfâl sûresinde zikredildiği üzere, bin melek ile yardım edilmiştir. Sonra müslümanlara, bazı müşriklerin kalabalık olarak Kureyşlilere yardım etmek istediği haberi ulaşınca bundan korkmuşlar ve, sayılarının azlığından dolayı bu onlara çok zor gelmişti= Cenâb-ı Hak, mü'minlere, "Eğer kâfirler Kureyşlilere yardımcı olarak gelirlerse, ben de size beşbin melekle yardım ederim" va'adinde bulunmuştu. Sonra bu yardım Kureyş'e gelmemiş aksine, Kureyş'in hezimeti haberi kendilerine ulaşınca da gerisin geriye dönmüşlerdi=müslümanların bine ilâve sayıda bir yardımla desteklenmesine gerek kalmamıştı.
"Kâfirler Bedir gününde bin kişiydiler, bunun için de Cenâb-ı Hak bin melek indirmişti. Uhud gününde ise üçbin kişi olduklarından, Cenâb-ı Hak üçbin melek indirmiştir" şeklindeki ikinci delilinize şöyle cevap: Bu güzel bir "takrîb"dir; deliller güzel sevkedilmiştir. Fakat bu, durumun böyle olmamasını gerektirmez. Bilakis Cenâb-ı Hak, iradesine göre, sayıyı ister artırır, isterse eksiltir.
"Cenâb-ı Hakk'ın, "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa..." (âl-i imran, 125) buyruğuna tutunmak olan 3. delile ise şöyle cevap: Müşrikler Peygamber ve ashabının Kureyş kervanına saldırdığını duyduklarında, kalplerindeki kin ve kızgınlık artmış, toplanarak Hz. Peygamber ve (ordusunun) üzerine yürümeyi tasarlamışlardı. Sahabe bunu duyunca korkar, bunun üzerine de Cenâb-ı Hak onlara, şu haberi verir: "Eğer onlar size ansızın gelecek olurlarsa, Rabb 'iniz size beşbin melekle yardım edecektir.'' İşte bu iki görüşün ortaya konulmasında söylenilmiş olanların neticesi bundan ibarettir. Allah, kendi muradını en iyi bilendir.
Tefsir ve siyer âlimleri, Allah Teâlâ'nın, Bedir günü melekleri indirdiği ve meleklerin kâfirlerle savaştığı hususunda icmâ etmişlerdir. İbn Abbas (r.a), "Melekler, Bedir gününden başka bir günde savaşmamışlardır." Bedir'in dışındaki savaşlarda ise, sadece sayı ve destekçi olarak bulunuyorlar; ne savaşıyorlar, ne de vuruşuyorlardı." demiştir. Bu görüş aynı zamanda, ekseri âlimlerin görüşüdür. Ebu Bekr el-Esamm ise: 1-Tek melek bütün yeryüzünü helak edebilir. Meşhur rivayet: Cebrail (as) kanadını Lût kavminin 4 şehrinin altına sokmuş ve kanadı 7. kat yer tabakasına kadar ulaşmış; sonra da onu göklere kaldırarak altını üstüne getirmiştir=Cebrail (a.s) Bedir gününde hazır bulunduysa, müslümanların kâfirlerle savaşmasına ne gerek var? Sonra, onun hazır bulunduğunu kabul etmemiz halinde, diğer melekleri göndermenin faydası ne ki?
2. hüccet: Kâfirlerin ileri gelenleri meşhur idiler. Yine, bu meşhur kâfirlerin her birinin karşısında da bilinen ve tanınan bir sahabe bulunmaktaydı. Durum böyle olunca, o kâfirlerin öldürülmesini kâfirlere isnad etmek imkânsız olur.
3. hüccet: melekler savaşmış olsalardı, onlar ya insanların onları gördüğü yerde bulunurlardı, ya da insanların görmediği yerde.. İnsanlar onları görmüşlerse, onları ya insan suretinde görmüşlerdir, ya da başka bir surette. 1. yi kabul edersek=Hz. Peygamber'in ordusundan müşahede edilen miktarın üçbin veya daha fazla olması gerekirdi ki, hiçkimse bunu söylememiştir. Bir de "Sizi de onların gözlerinde azaltıyordu" (Enfal, 44) âyetinin aksine olmuş olur. Eğer müslümanlar o melekleri, insan suretinde görmemişlerse, o zaman o insanların kalplerine çok şiddetli bir korkunun düşmesi gerekirdi. Çünkü, meselâ cinni gören kimse çok korkar.. Bu husus ise, kesinlikle nakledilmemiştir.
İnsanların melekleri görmemiş olması durumunda kelamın takdiri şöyle olur:
"Melekler savaşıp, düşmanların başlarını koparıp, karınlarını deşip ve kâfirleri atlarından düşürdükleri zaman insanlar, bunu yapanlardan hiç kimseyi görmedikleri halde, bu fiillerin meydana geldiğini müşahede ediyorlardı. İşte bu gibi şeyler, en büyük mucizelerdendir. Bu durumda, böyle bir hali inkâr edenin inatçı bir kâfir olması gerekir. Böyle bir inkâr olmadığına göre, bu delilin yetersizliği de ortaya çıkar (yani insanların melekleri görmemiş olması ihtimali geçersiz olur.)
4. hüccet: İnen bu meleklerin, ya kesîf veyahut da latîf bir cisim oldukları söylenebilir. 1. ihtimale göre onları herkesin görmüş olması ve, onları görmenin, başkalarını görmek gibi olması gerekir. Halbuki durumun hiç de böyle olmadığı bilinen bir gerçektir, Eğer onlar, mesela hava gibi latîf cisimler idiyseler, onlarda katılık, sertlik gibi özellikler bulunmaz; böylece onların atlara binmiş olmaları da imkânsız olmuş olur. Bütün bunlar ise, sizin de kabul ettiğiniz hususlardır.
Bil ki böyle bir şüphe, ancak Kur'ân'ı ve nübüvveti inkâr eden kimseye yakışır. Ama Kur'ân'ı ve peygamberliği kabul eden kimseye, böyle bir şey söylemesi hiç mi hiç yakışmaz. Kur'ân nassının bunu belirtmiş olması ve bu hususun, rivayet edilmiş olan haberlerde mütevâtir derecesine ulaşmış olması sebebiyle, Ebû Bekr el-Esamm'ın bunu inkâr etmemesi gerekirdi. Abdullah b Ömer'in şöyle dediği: Kureyş Uhud'dan döndüğünde meclislerinde başarılarını konuşuyor ve şöyle diyorlardı: "Biz Bedir gününde gördüğümüz alaca atları ve beyaz adamları Uhud'da görmedik.." Ortaya atılan bu şüpheyi Allah'ın kudretinin kemâliyle karşılaştırdığımızda böyle bir şüphe ortadan kaybolur. Çünkü Allah Teâlâ bütün mümkinâta kadir olduğu için, istediğini yapar, her türlü ihtiyaçtan münezzeh olduğu için, dilediği her şeye hükmeder.
Alimler, meleklerin yardımının şekli hususunda ihtilâf: Bazıları onların mü'minlerle birlikte savaştıklarını; bazıları da bu yardımın, onların kalplerine kuvvet vererek, onlara muzaffer olacaklarını bildirerek ve kâfirlerin kalplerine korku atarak olduğunu söylemişlerdir. Yardım hususunda açık olan husus şudur ki, melekler, kendilerine ihtiyaç hissedildiğinde savaşta bizzat orduya katılmışlardır. Savaşta bizzat orduya katılmalarına ihtiyaç kalmaması ve mü'minlerin kalplerini güçlendirmek için orada bulunmalarının yeterli olacağını söylemek de caizdir. Müfessirlerden pekçoğu meleklerin Bedir'de savaştıklarını; diğer savaşlardaysa savaşmadıklarını iddia etmişlerdir.
Keşşaf sahibi: Kalplerini kuvvetlendirip, onları sebata teşvikle azimlendirip, Allah'ın yardımına güvenlerini artırmak için meleklerin ineceği va'adi yapılmıştır. "Size yetmez mi?' ifâdesinin mânası. "Onlara, üçbin melekle yapılan yardımın yetmeyeceği zannını reddetmek olup istifhâm-ı inkarîdir. yani yeteceğini ifâde etmektir " Azlıkları, zayıflıkları ve düşmanlarının sayısının çoklukları sebebiyle, onların zaferden ümidi kesmiş kimseler gibi olduklarını ihsas ve buna işaretle olumsuzluğu tekid eden edâtıyla beraber gelmiştir.
125-İK:
"ve onlar da hemen üzerinize gelirlerse» = bu
yüzleriyle, bu yönleri ve şekilleriyle
& 'öfkeleriyle'
& 'bu öfkeleri ve
halleriyle' &
'bu seferlerinde'
.
«Rabbınız size nişanlı beş bin melekle yardım
edecektir.»=Ali b Ebu Tâlib: 'Bedir
günü meleklerin nişanı beyaz yün idi. Ayrıca atlarının
alınlarında da nişanlan vardı.'
& Ebu Hüreyre: 'Kırmızı
yünle «nişanlı» beş bin melekle.'
(musevvimîn)=
'Atlarının yeleleri
düzeltilmiş, alınları ve atların kuyrukları beyaz yünle
nişanlanmıştı.'&
'Melekler, yün ile
alâmetlenmiş olarak Hz. Muhammed (s.a.) e geldiler. Hz. Muhammed
(s.a.) ve ashabı da kendilerini ve atlarını yünle nişanladılar,
işaretlediler.'&
'Harp nişanı ile
nişanlanmış' &
'Sarıkla nişanlı'
İbn
Abbâs: 'Rasûlullah (s.a.) âyetteki (musevvimîn) kelimesinin
belirlenmiş
demek olduğunu bildirerek, Bedr
günü meleklerin nişanı siyah sarık Huneyn günü de kırmızı
sarık idi,
buyurdu.'
ibn Abbâs:'Melekler
Bedr gününden başka savaşmadılar.'
& 'Bedr
günü melekler beyaz sarıklıydı, sarıklarının (ucunu)
sırtlarına salıvermişlerdi. Huneyn günü de kırmızı sarıkları
vardı. Melekler Bedr'den başka günlerde yardımcı olarak
bulunmuşlar, ancak vuruşmamışlardır.
(...)'
Zübeyr
(r.a.), Bedr günü başına sarı bir sarık sarmıştı. Melekler
ise başlarında sarı sarıklarla inmişler.
M:
Evet, eğer sabrederseniz, korkup-sakınırsanız
ve onlar da aniden üstünüze çullanıverirlerse, Rabbiniz size
meleklerden nişanlı beş bin kişiyle yardım ulaştıracaktır.
SK:
Allah, bütün işlerin sonuçta kendisine döndüğünü, bütün
faaliyetlerin kaynağının kendisi olduğunu, melekleri indirmenin,
müminlerin kalplerine bir muştu olmak ve bununla
yakınlık, sevinç, güven ve sebat sağlamaktan başka bir şeye
mebni olmadığını, zaferin doğrudan doğruya O'nun yüce katından
olduğunu, hiçbir vasıta, sebep ve araca gerek kalmadan yalnızca
takdirine ve iradesine bağlı olduğunu
bildiriyor.
EHY:
Ve şayet düşmanlara
adı geçen Kürz'ün yardımı hemen geliverecek olursa, müminlerin
-sabır ve korunmaları şartıyla yani alâmetli, nişanlı,
simaları belli beş bin melaike daha göndereceğini de vaad etti.
Şu halde düşmana yardım gelmemiş ve zafer tamam olmuş
bulunduğundan, bu beş bine ihtiyaç kalmadığı anlaşılıyor.
Bununla beraber işbu beş bin nişanlı meleklerin de savaşa
katılmamış olmakla beraber, indikleri ve hazır oldukları
hakkında rivayetler de mevcuttur. Ve bazı rivayette bu nişanlı
melekler "Uhud"da inmiş ve fakat çarpışmaya iştirak
etmemişlerdir. Bu meleklerin simaları, çoğu rivayetlerde kır
atlar üzerinde sarı veya beyaz veya siyah sarıklı olmak üzere
nakledilmiştir. Bütün tefsir ve siyer bilginlerinin ittifakı
vardır ki, Bedir harbinde melekler inmiş ve kâfirlerle
harbetmişlerdir. Bedir harbinin dışında meleklerin bizzat harbe
katılmayıp ancak çok sayı ile yardım halinde bulunmuş oldukları
da İbni Abbas'dan rivayet edilmiştir. Allah'ın bir meleğinin,
yerin altını üstüne girmeye gücü yettiği halde, böyle birçok
m elek ile yardım, kulların fiillerine olan ilâhî yardımının
bir tecellisidir. Ve bilinmektedir ki, bu gibi durumlarda insanların
gözünde miktarın da özel bir önemi vardır. Şu halde meleklerin
çoğaltılması, en az bir mücahit zümresinin, keyfiyet (nitelik)
bakımından, kuvvetlerinin artmasını ifade eder.
ÖNB:
Bununla beraber sabırla cihad
meydanında sebat gösterip, galibiyeti Cenâb-ı Hakk'tan bekleyerek
ancak ondan korkup sakınırsanız o düşmanlar da o harp saatinde
ansızın üzerinize hücum edip gelecek olurlarsa Rabbiniz de size
beşbin alametli melekle imdat eder.
Gerçekten de, o mübarek mücahitler sabır ve sebat etmiş, Cenâb-ı
Hak'ka sığınmış, yüce melekler de Hz. Cibril'in komutasında
insan mücahitleri şeklinde zuhur ederek cihada fiilen iştirak
etmişlerdi.
§ Bedir gazvesi: h: 2. sene ramazanda vuku buldu. Rasûli Ekrem'in ilk yaptığı gazve budur. Bu gazvede İslâm ordusunun toplamı 305 kişiydi. 64'ü muhacir, geri kalanı da ensardı, İslâm milletinin ilk ordusunu bu yüce zatlar teşkil etmiştir. Mekke'deki müşrikler, Şam'a bir ticaret kafilesi göndermişlerdi. Bu sayede büyük bir servet elde edip ileride Müslümanlara karşı savaşta bulunmak arzusunda idiler. Cenab'ı Hak da bunların bu niyetini Rasûli Ekrem'ine bildirmiş, bu ticaret kafilesiyle Kureyş güruhundan birine karşı müslümanların zafer kazanacaklarını vahiy yoluyla müjdelemişti. Efendimiz de bu kafileyi elde etmek için Medine'den çıksa da kervana tesadüf edemeyip Medine'ye geri dönmüştü. Sonra o ticaret kafilesinin Şam'dan geri döndüğünü haber alınca Medine'den çıkıp Revhâ denilen yere vardı. Bu hareketten haberdar olan bir şahıs Mekke'i Mükerreme'ye varıp: 'Ey Kureyş! Ne duruyorsunuz? Şam'dan dönen kervanı Müslümanlar elde edecekler' diye feryada başlamış, bunun üzerine başta Ebu Cehil Kureyş eşrafı Mekke halkını sefere davet etmişler, büyük bir kitle halinde Mekke'den çıkıp Bedir köyüne gelmişlerdi. Kervan ise bir saldırıya uğramaksızın Mekke'ye dönmüştü. Fakat o kitle geri dönmeyip Müslümanlar'la savaşta bulunmak istemişlerdi. Müslümanlar bundan haberdar oldular, her ne kadar düşmanlarına nazaran sayıları az ise de geri dönmeyi İslâm kahramanlığına aykırı gördüler. Efendimiz, eshabı ile danışmada bulundu. 'Kervanın peşine düşmek mi istersiniz, yoksa Kureyş ordusuna gitmeği mi uygun görürsünüz' diye sordu. Bazı zatlar savaşa hazırlıklı bulunmadıklarından kervanı takip görüşünü tercih eder oldular. Efendimiz bu görüşten hoşlanmadı. Hz. Ebu Bekir, Ömer gibi değerli sahabiler. 'Ya resulullah! Biz Allah Teâlâ'nın emri ne ise ona itaat ederiz ve biz seninle beraberiz, sen vallahi Hicaz arazisinin en sonuna kadar gitsen biz de seninle beraber gideriz', dediler. Ensarı kiram da bu görüşe iştirak etti.
Kısacası İslâm ordusu Kureyş müşrikleri ile savaşı göze alarak Bedir köyüne doğru yürüdü. Efendimiz vuku bulacak savaşta düşmanlardan öldürülecek şahısların öldürülecekleri yerleri esbabına gösterdi, bilahara da öyle vuku buldu, bu bir mucize idi. Nihayet Kureyş ordusu da gelip Bedir suyunu zaptetmiş bulundu. Fakat ertesi gün yağmur yağdı, eshabı kiram bol bol suya kavuştular, sıkıntıları giderildi. Sonra harp meydanına atıldılar, düşman kuvvetleri müslümanların kuvvetlerinin üç mislinden ziyade idi, yine korkuyorlardı, savaş başladı. Müslümanlar, cihadın, şehad et in manevî kıymetini takdir ettikleri için korkusuzca, tam bir neş'e ile cihada atılmışlardı. Bu esnada Hz. Ömer'in azatlı kölesi "Mehca" şehit düştü. Efendimiz "Mehca şehitlerin efendisi" diye buyurdu.
İslâm milletinden ilk evvel, savaş meydanında yaralanıp şehit olan bu zattır. Radiyallahü teâlâ anh.
Bu Bedir savaşında Hz. Hamza, Ali, Hz. Übeyde ibni Haris gibi zatlar düşmanlar ile düelloda bulunup galip gelmişler büyük kahramanlıklar göstermişlerdi. Bu esnada Hz. Ebu Bekir'in oğlu Abdurrahman da düşmanlar arasında idi, henüz müslüman olmamıştı. Babası Ebubekr'is Sıddık bununla düelloya çıkmak istediyse de Efendimiz izin vermedi, 'sen benim gören gözüm, işiten kulağım durumundasın' diyerek onu yanından ayırmadı. Bu sırada Hazrec'ten Haris b Süraka adında bir genç sahabi şehit düşmüştür. Ensardan ilk şehit olan bu zattır. Efendimiz, "Yarab! Bana vaad buyurduğun yardımı ihsan et" diye dua etmiş ve hafifçe bir uykuya dalmış ve hemen tebessüm ederek uyanmış, yanı başındaki Hz. Ebu Bekir'e hitaben: 'Müjde Ey Ebu Bekir! İşte Cibrili Emîn ile diğer melâike'i kiram imdada geldiler', diye buyurmuştu. Sonra da zırhını giymiş: “O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır.” (Kamer, 45) âyetini okuyarak çadırından dışarı çıkmıştı. Zaten sayıları fazla olan düşman ordusuna bazı bedevî Arapların da katılacağı duyulmuş olmakla bundan bazı İslâm mücahitleri endişeye düştüler. Bunun üzerine Allah katından melekler vasıtasiyle müslümanlara yardım olunacağı müjdesi verildi. Rivayete göre o esnada gayet şiddetli bir rüzgâr çıkıp göz gözü görmez olmuştu. Bu hal ise Hz. Cibril ile diğer meleklerin harp meydanına gelmelerine bir nişane imiş. O melekler kır atlara binmiş, beyaz ve sarı sarıklı insanlar suretinde görünmüşler ve bu Bedir harbine fiilen iştirak etmişlerdir. Bedir gazvesinde müslümanlara evvelâ bin, sonra iki bin, daha sonra da iki bin melek imdada gelmişlerdir ki, toplamı, âyeti kerimede görüldüğü şekilde beş bindir. Bu savaş esnasında i Efendimiz mübarek avucuna taşlar alıp "Şehat il vücüh = yüzleri kapkara olsun" diye o taşları düşmanların üzerine atmış, bunlar müşriklerin gözlerine, burun deliklerine dokunarak onları serseme döndürmüştü. Bu da peygambere ait bir mucize idi. Artık düşman ordusu şaşkın bir hale gelmişdi ki, İslâm ordusu oların üzerine hücum etti, özellikle Hz. Hamza ile Hz. Ali hücum ederek düşman saflarını yarıyorlardı. Bu sırada Ebu Cehil öldürüldü, neticede düşman ordusu bozuldu, gitti, İslâm ordusu da büyük bir zafere kavuştu.
Müslüman ordusundan 14 zat şehit düşmüştü ki, bunların altısı muhacirden, altısı da Hazrec kabilesinden ikisi de Evs kabilesinden idi. Radiyallahü Teâlâ anhüm. Müşriklerin ölüleri de 70 kişi idi. Bunların 24'ü Kureyş'in eşrafından idiler. Müşriklerden 72 kişi de esir edilmişti. Peygamberimizin amcası Abbas b Abdilmuttalip ile amcazadesi Ukeyl b Übey de bu esirler arasında idiler. Bu iki zat da, bilahara müslüman olma şerefine nail olmuşlardır.
Efendimiz, düşmanlarının bu yenilgisinden sonra bir gece Bedir'de kalmış, sonra mübarek ordusu ile beraber Medine'ye dönmüştü. Bedir'e gidiş ve dönüşü 19 gün devam etmiştir. Medine'ye getirilen esirleri Efendimiz, eshabına dağıtmış, 'bunlara güzelce bakınız' diye emretmiş, onlar da güzelce bakmışlardır. Bilahara bu esirler birer bedel karşılığında hürriyetlerine kavuşturulmuşlardır. Bedel vermeğe kudreti olmayanlar da ensarın çocuklarına bir müddet yazı öğretip ondan sonra serbest olmak üzere Medine'de alıkonulmuşlardı.
Kısacası:
Eshabı kiram, sabır ve sebatlarının, takva ile, Rasüli Ekrem'in
emirlerine itaat ile vasıflanmalarının bir mükâfatı olmak üzere
böyle şanlı bir zaferi elde etmişlerdi.
FR:
mâna: 'Bilâkis, bu yardım size yetecektir." &"Siz
sabreder, ittika ederseniz, onlarda ansızın üstünüze gelecek
olurlarsa..." =Eğer
müşrikler, ansızın üstünüze gelecek olurlarsa, Rabb'iniz size,
bundan daha fazla sayıdaki meleklerle yardım eder. Bu da beşbin
melektir.=5000
meleğin gelişi üç şartın tahakkuk etmesine bağlanmıştır:
Sabır, takva ve kâfirlerin ansızın bastırıvermesi...
Bu şartlar bulunmadığı için, meşrut da bulunmamıştır. ifâde
etmek istediği mana, "Düşmanın gelişinin hızlılığını,
isteğini ve süratini" ifâde etmektir.
“Alâmetli” (Nişanlı)= "kendilerini husûsî bir takım alametlerle alametlendirmiş oldukları halde" Rivayetlerin çoğu o meleklerin atlarını bir takım nişanlarla alametlendirdiklerini ifâde eder. & "Allah veya kendileri tarafından alâmetlendirilmiş olarak" =bu kelimenin ifâde ettiği "tesvîm" (alâmetlendirme)den ne murad edildiği hususunda şu iki görüş: a) 'bir şeyi başkalarından ayıran ve tanınmasını temin eden alâmet' Bunun tefsiri, (Al-i imran. 14) âyetinin tefsirinde geçmişti. Bu alâmet, düşmanla karşılaşıldığında süvarinin tanınmasını sağlayan şeylerdir. (H) Peygamber (sas)'in Bedir günü "Kendinizi alâmetlendiriniz. Çünkü melekler de kendilerini alâmetlendirdiler" dediği yer almıştır. İbn Abbas (r.a), "Melekler, kendilerini sarı sarıklar sararak alâmetlendirmişler ve atlarını da nişanlamışlardı. Onlar alın ve kuyruklarına beyaz yünler takılmış alaca atlar üzerinde idiler " demiştir. Hz. Hamza b Abdulmuttalib (ra)'in, deve kuşu tüyü takarak; Hz. Ali (r.a)'nin beyaz yün takarak; Hz. Zübeyr (a.s)'in sarı sarık sararak; Ebu Dücane (ra)'nin kırmızı sarık sararak kendilerini alâmetlendirdikleri rivayet edilmiştir.
b) Bu kelime, "salıverilmiş" manasınadır ve Arapların otlağa salıverilmiş develer için kullandıkları "Deveyi saldım" tabirinden alınmıştır. = mana, "Hayvanların otları ve bitkileri helak etmesi gibi, Allah Teâlâ da müşrikleri helak etsinler diye, melekleri onların üzerine salmıştır" şeklinde olur.
126-İK:
Allah'ın
melekleri indirip bunu size bildirmesi sadece size bir müjde olsun
diye ve kalbinizi ferahlatmak, huzura kavuşturmak içindir. Değilse
elbette zafer sadece Allah katındandır ve Allah siz olmadan ve
sizin muharebenize ihtiyâç duymadan da düşmanlarından intikamını
alır.= «Eğer
Allah dileseydi, onlardan intikam alırdı. Fakat kiminizi kiminizle
denemek ister. Allah yolunda öldürülenlere gelince; Allah onların
amellerini asla boşa çıkarmaz. Onları hidâyete eriştirecek ve
durumlannı düzeltecektir. Onları kendilerine tanıttığı cennete
koyacaktır.»
(Muhammed, 4-6) O,
tarif edilemeyen bir izzet, ölçüsünde ve sağlamlıkta hikmet
sahibidir.
M:
Allah bunu (yardımı) size ancak bir müjde
olsun ve kalpleriniz bununla tatmin bulsun diye yaptı. 'Yardım ve
zafer (nusret) ' ancak üstün ve güçlü, hüküm ve hikmet sahibi
olan Allah'ın katındandır.
SK: Kur'an-ı kerim, bu temel kurala bulaşan şaibelerin müslümanın düşüncesine takılmaması için bütün işleri sonuçta Allah'a döndürmeye büyük özen göstermektedir. Herşeyi topyekün Allah'ın mutlak iradesine, etkin dilemesine ve kesin kaderine döndürmeye ve sebeplerin ve aracıların kendilerinden kaynaklanan bir faaliyetlerinin olmadığını; ancak, yüce iradenin onları harekete geçirip dilediğini bunlar vasıtasıyla gerçekleştirdiği birer alet oldukları kuralını yerleştirmeye büyük özen gösteriyor.
"Yoksa zafer sadece üstün iradeli ve hikmet sahibi olan Allah'tan kaynaklanır."
Kur'an-ı kerim gerçek alemde olduğu gibi, kul ile Rabb, mümin kalp ile Allah'ın takdiri arasında perdesiz, engelsiz, araçsız ve aracısız direkt bir bağ kurmak için bu kuralı İslâm düşüncesine yerleştirmeye ve her türlü şaibeden arındırmaya, ayrıca zahiri sebep araç ve aletlerin kendiliğinden bir faaliyetlerinin olmadığı gerçeğini yerleştirmeye dikkat etmiştir.
Böylece müslümanlar, yalnızca yüce Allah'ın gerçek anlamda faaliyet sahibi olduğunu anlamış oldular. Kendilerinin de Allah tarafından, araç ve sebeplere sarılmaya, çaba sarfetmeye ve yükümlülüklerini yerine getirmeye emrolunduklarını kavramış oldular.
Bu ayetlerde, Resulullah'ın (sav) müminlere sabır ve takvaya sarılmaları, savaş alanında düşmanla bu şekilde yüzyüze geldiklerinde direnmeleri halinde Allah katından yardım olarak gelecek melekleri vadettiğini görüyoruz. Sonra melekleri indirmenin ötesindeki etkin kaynağın, herşeyin iradesine bağlandığı ve zaferin O'nun emri ve izniyle gerçekleştiği yüce Allah olduğu hakikatini bildiren Bedir'den bir sahneyi gözler önüne getirir."Üstün iradeli ve hikmet sahibi olan Allah"
"O,
üstün iradeli"dir. Otorite sahibi güçlü O'dur. Ve
O zaferi gerçekleştirmeye kadirdir. O, "Hikmet sahibi"dir.
Yüce takdiri hikmetine uygun olarak tecelli eder. Zaferi
de ötesindeki hikmetini gerçekleştirmek için vermektedir.
EHY:
Vuku bulan ve vaad edilen bu yardımı Allah, sırf müminlere bir
müjde olmak ve kalplerini yatıştırmak için yapmıştır. Böyle
bir yardım ve hatta genelde
gerçek yardım ise, ancak aziz (üstün) ve hakim (hikmetli) olan
Allah katındandır.
Ayetler
zafer ve galibiyet
elde etmenin, esasen maddî sebepler sayesinde değil, ancak Allah
Teâlâ'nın dilemesi ve yardımıyla olacağını
bildirir, adete
göre icab eden maddî sebeplere sarılmakla beraber ancak Cenab'ı H
ak'ka itimat ve iltica edilmesi lüzumuna işaret eder.
=bu melekler vasıtasiyle imdadı ancak size galibiyeti elde
edeceğinize dair bir müjde olmak için yapmıştır ve bir de
bununla bu imdat sebebiyle kalbleriniz sükûnete ermiş tâ ki
sayınızın azlığından, düşman sayısının da çokluğundan
dolayı kalben müteessir olmayasınız. Yoksa zafer
sayının, vâsıtaların çokluğundan değildir. Ancak (azîz) asla
aciz, mağlûp olmayan ve (hakim olan) hikmet ve faydadan dolayı
dilediğini galip ve dilediğini mağlûp eden (Allah Teâlâ
katındandır.)
=meleklerin İslâm ordusuna imdada koşmaları da sadece
müslümanlara bir müjde içindir. Kalplerini
teskin ve rahatlatmak içindir, müslümanların ne muhteşem bir
orduya sahip olduklarını düşmanlarına göstermek, o düşmanların
kalplerine dehşet vermek içindir.
Daha bir nice hikmetlere dayanmaktadır. Yoksa Hak
Teâlâ Hazretleri dilerse bir melek ile de, hiç melek bulunmaksızın
da herhangi bir kuvveti, herhangi bir kavmi mahv ve perişan
edebilir.
ÖNB:
Cenab'ı Hak, size bu zaferi ihsan edecek tâki o küfredenlerin bir
gurubunu harp meydanında parçalasın, helak etsin, kısmen esarete
düşürsün veya onları hezimetle, korku ve dehşette zillete mâruz
etsin de bozguna uğramış, umduklarına kavuşmaktan mahrum
oldukları halde yurtlarına öyle mağlûp ve ümitsiz bir halde
dönsünler. Yâni: Onlar kısmen öldürtsün, esarete mâruz
olsunlar, kısmen de zelilce bir halde geri dönebilsinler. =
Düşmanların felâketleri böyle muhtelif surette vuku bulacaktır.
FR:
Hak Teâlâ sanki, "Allah
bu yardım ve desteği, ancak muzaffer olacağınıza bir müjde
yaptı" buyurur.
Bir önceki âyetteki (size yardım edecek) buyruğu bu yardıma
delâlet etmektedir - Zeccâc, "Bu âyet, "Allah, bu
yardımı ancak size bir müjde olsun diye zikretmiştir"
manasındadır" demiştir.
"ve Kalpleriniz onunla yatışsın dîye.." = ya ''ancak size bir müjde ve itminan olsun diye.,.", veyahut da "ancak sizi müjdelemek ve kalpleriniz itminan bulmak için..." şeklinde olması gerekirdi.
1- "İmdâd" kelimesinin zikredilmesinde iki gaye:1-arzu edilme bakımından diğerinden daha kuvvetlidir. Bu gayelerin birincisi, mü'minlerin kalbine neşe vermek, onları neşelendirmektir. Cenâb-ı Hakk'ın, "ancak bir müjde olsun diye" buyruğu ile murad edilen budur. 2-Allah'ın yardım ve muzafferiyetinin onlarla beraber olduğu, bu sebeple de savaştan korkmamaları hususunda bir itminan ve güven meydana gelmesidir. Esas maksad da, işte budur. İşte, arzu edilme bakımından bu iki durum arasında bir farklılığın bulunduğuna dikkat çekmek için Cenâb-ı Hak bu iki ifâdeyi ayrı ayrı zikretmiştir=bunun bir müjde olması, arzu edilen bir şeydir; ama daha güçlü olarak arzu edilen ise, bu itmi'nân ve güvenin meydana gelmesidir=Cenâb-ı Hak, illet bildiren lâm harfini itmi'nân fiilinin başına getirerek, "ve yatışsın, güven bulsun diye" buyurmuştur= 'Hem onlara binmeniz için, hem zînet için de atları, katıdan, merkepleri yarattı" (Nam. 8) buyruğudur. Esas maksat binmek olduğu için, illet bildiren lâm harfi, "binmek'' fiilinin başına getirilmiştir. İşte, burada da böyledir.
2- "Allah bunu ancak, kalpleriniz onunla yatışsın diye size bir müjde yapmıştır" şeklindedir.
"Nusret ancak Allah'ın yanındadır"=maksat, mü'minlerin tevekküllerinin meleklere değil ancak Allah'a olması gerektiğidir. Bu, kulun imanının ancak, sebebleri bir tarafa bırakıp, müsebbibü'l-esbâb olan Allah'a tamamıyla yönelmekle kemâle ereceğine dikkat çekmektedir. "azîz"=O'nun kudretinin kemâline; "hakîm"=O'nun ilminin kemâline işaret etmektedir=kulların ihtiyaçları Hak Teâlâ'ya gizli kalmaz ve O, kulların dualarına icabette acze düşmez. İşte muzafferiyet ancak böyle olan bir zat'ın rahmetinden; yardım da ancak böyle olan bir varlığın lütf-u kereminden beklenebilir.
127-İK:
«Küfredenlerden bir kısmını kessin... diye.»= Size (kâfirlerle)
cihâdı ve vuruşmayı emrediyor. Çünkü her
yönüyle bunda hikmet vardır
ve yine bunun için Allah Teâlâ kendileriyle çarpışılan
kâfirler hakkında mümkün olan her konuyu zikrederek:
«Küfredenlerden bir kısmını kessin, onlardan bir ümmeti perişan
etsin veya helak etsin de umduklarına erişemeyince eski öfkelerine
dönsünler. Ümitsiz olarak geri dönsünler, diye.» buyurur.
M:
(Ki bununla) Küfre sapanların ileri
gelenlerini kessin (onları helak etsin) ya da 'umutları suya
düşmüşler olarak onları tepesi aşağı getirsin de geri dönüp
gitsinler.'
SK: Zafer, Allah'ın takdirini gerçekleştirmek amacı ile yine Allah tarafından bahşedilmektedir. Gerek Resulullah'ın gerekse beraberindeki mücahitlerin, zaferin gerçekleşmesinde hiçbir etkinlikleri söz konusu olmadığı gibi hiçbir kişisel amaçları ya da payları da söz konusu değil. Onlar kendileriyle dilediğini gerçekleştiren ilahî güce birer perde olmaktan öteye gidemezler. Zafere sebebiyet teşkil etmedikleri ve zaferin meydana gelmesini sağlamadıkları gibi zaferin sahipleri de kendileri değildir. Dolayısıyla taşkınlık yapamazlar. Zafer, arka plânda kastedilen hikmetin gerçekleşmesi için, Allah'ın kulları aracılığıyla ve O'nun desteğiyle gerçekleşen ilahi takdirdir.
"Allah kafirlerin bir bölümünü kırıma uğratmak için..."=Öldürmek suretiyle sayılarını azaltır.. Ya da fethetmekle topraklarını eksiltir... Veya kahretmekle otoritelerini eksiltir. Yahut ganimet alarak mallarını eksiltir... Ya da yenilgiye uğratmakla yeryüzündeki faaliyetlerini kısıtlar.
"..ya da bozguna düşürüp umutsuz biçimde geri dönmelerini sağlamak için"=Allah onları, yenilmiş alçaklar olarak döndürür, böylece hüsrana uğrayıp kahrolarak geri dönerler.
"...ya onların tevbelerini kabul eder."=Müslümanların zafer kazanması kâfirler için birer nasihat bir ibret vesilesi olabilir. Onları imana ve İslâm'a sevk edebilir. Böylece yüce Allah küfürden tevbe etmelerini kabul eder. Onlara İslâm ve hidayet üzere dünyadan ayrılmayı nasip eder.
"...Ya da zalimlikleri yüzünden onları azaba çarptırır." = Müslümanların onlara galip gelmesiyle veya esir olmalarıyla ya da acıklı azapla sonuçlanan küfür üzere ölmeleriyle azaplandırır. Bu, kafir olmalarının, müslümanlara eziyet etmelerinin, yeryüzünde fesat çıkarmalarının, İslâm'ın hayat için koyduğu metodun, kanun ve düzenin temsil ettiği barışa karşı koymalarının, küfrün ve İslâm'a engel olmanın ardında gizli daha nice zulmü işlemelerinin cezasıdır.
Ve her hâlukârda bu, Allah'ın hikmetidir. İnsanların hiçbir etkinlikleri söz konusu değildir. Hatta ayet-i kerime bu olguyu tamamen Allah'a özgü kılmak için Resulullah'ı da aradan çıkarıyor. Çünkü bu olay ortaksız olan ve biricik uluhiyyet kapsamına girmektedir.
Böylece müslümanlar, zaferden, onun sebep ve sonuçlarından benliklerini sıyırırlar. Bu sayede, zaferin galip gelenlerin ruhlarına verdiği kibirden, azgınlıktan, böbürlenmekten, ruhlarına ve şahdamarlarına üflediği kendini beğenmişlik duygusundan kurtularak, bu işte hiçbir paylarının olmadığını, başından sonuna kadar işin tamamen Allah'a ait olduğunu idrak ederler.
Bu
davanın ve beraberinde itaatkarı ve isyânkarı ile bütün
insanların konumu da bu... Nebi (sav) ve beraberindeki müslümanların
görevlerini yerine getirdikten sonra sonuçtan ellerini çekmek
dışında başka bir işlevleri söz konusu değildir. Mükafatları
ise, sözünü yerine getiren, dostluğuna bağlı kalan ve kulların
ecrini eksiksiz veren Allah'a aittir.
EHY:
Allah'ın bu yardımı da şu hikmetler için: Kâfirlerin bir
tarafını bölüp öldürmek veya esir etmek veya onları perişan
edip ciğerlerini deşmek için ki maksatlarına eremeyip perişan ve
ümitsiz olarak dönsünler.
ÖNB:
FR:
"Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin..." Bu ifâdenin
başındaki lâm harf-i cerri, "Nusret ancak, aziz ve hakim olan
Allah'ın yanındadır" cümlesine mütealliktir= mana: "Allah
Teâlâ'nın size, melekleri imdada göndererek yardım etmesinden
maksadı, o mü'minlerin kâfirlerden bir gurubu kesmeleri, yani
onları vurup öldürmeleridir.
= "Kâfirlerden size yakın olanlarla
muharebe edin"
(Tevbe, 123) ve "Görmediler mi ki biz
yeryüzüne yönelerek onu etrafından eksiltiyoruz"
(Ra'd,4i)
"yahut onları tepesi aşağı getirir" =murad, rezil rüsvay etmek, helak itmek, lanetlemek, hezimete uğratmak, kızmak ve zelil kılmaktır.
Âyetteki "emellerine kavuşamayanlar" kelimesine gelince, kelimesi, mahrumiyet manasınadır. Bu kelime ile "ye's" arasındaki fark şudur: Haybet, ancak birşey umulduğunda meydana gelir. Ye's ise, bazan birşeyin olmasını umduktan önce, bazan da sonra olur="ye's"in zıddı, recâ (ümit)& haybet'in zıddı "zafer" (elde etme)
128-İK:
Sonra Allah Teâlâ bir ara cümlesiyle dünya
ve âhirette hükmün tek başına ve ortaksız olarak kendine âit
olduğuna delâlet etmek üzere:
«Senin elinde emirden bir şey yok.» buyuruyor. Bütün
emir Allah'ındır.
= :
«Senin
vazifen sadece tebliğ etmektir. Hesâb sormaksa bize düşer.»
(Ra'd, 40) & «Onları
hidâyete erdirmek sana düşmez. Allah dilediğini hidâyete
erdirir.»
(Bakara, 272) & «Muhakkak
ki sen her sevdiğini hidâyete erdiremezsin. Ama Allah dilediğini
hidâyete erdirir.»
(Kasas, 56)
«Senin elinde emirden bir şey yok.»= 'Benim
sana emrettiğim dışında senin elinde, kullarım hakkında
herhangi bir hüküm yoktur.'
Sonra
Allah Teâlâ
kendileriyle döğüşülen kâfirler hakkında söylenebilecek
şeylerin kalan kısımlarını da zikrederek
: «Allah, ya onların küfürden dönmek üzere yaptıkları
tevbelerini kabul eder ve onlan sapıklıktan sonra hidâyete
erdirir, ya da küfürleri ve günâhları yüzünden onlan
azâblandırır. Çünkü onlar zâlimlerdir ve bunu hak
etmişlerdir.» (H)
Rasûlullah (s.a.) in sabah namazında, ikinci rek'atın rükû'undan
doğrulurken (Semi'allahü Limen Hamideh..) dedikten sonra:
'Allah'ım, falana ve falana la'net et', dediğini duymuş.
Rasûlullah'ın bu duası üzerine Allah: «Senin elinde emirden bir
şey yoktur.» âyetini indirmiş.& Rasûlullah (sa): 'Allah'ım
falana la'net eyle, Haris b Hişâm'a, Süheyl b Amr'a, Safvân b
Ümeyye'ye la'net eyle', derken işittim. Bunun üzerine: «Senin
elinde emirden bir şey yok. Allah ya onların tevbelerini kabul
eder, yahut da zâlim oldukları için azâblandırır.» âyetini
indirdi. Hepsinin de tevbeleri kabul edildi.& Allah Rasûlü
(s.a.) dört kişiye beddua ederdi de Allah Teâlâ : «Senin elinde
emirden birşey yok.» âyetini indirdi. Râvî der ki: Allah
Teâlâ onları İslâm'a hidâyet buyurdu.
&Allah Rasûlü (s.a.) müşriklerden bazı kimselere isimlerini
belirterek beddua ederdi. Nihayet Allah Teâlâ : «Senin elinde
emirden birşey yok.» âyetini indirdi.& 'Rasûlullah (s.a.)
birine beddua edeceği, ya da dua buyuracağı zaman rükû'dan sonra
kunut yapardı.' Bazan (Semiallahü Limen....) dedikten sonra sesli
olarak: Allah'ın Velîd b el-Velîd'i, Seleme b Hişam'ı, Ayyaş b
Ebu Rebîa'yı ve zayıf mü'minleri kurtar. Allah'ım Mudar'ı
sıkıştır ve onlara Yûsuf (a.s.) un kıtlık seneleri gibi kıtlık
seneleri ver', der; bazan da sabah namazında arap kabilelerinden
bazıları hakkında: 'Allah'ım falana ve falana la'net et', derdi.
Nihayet Allah: «Senin elinde emirden bir şey yok.» âyet-i
kerîme'sini indirdi.& Rasûlullah (s.a.) Uhud günü
yaralandığında: “Peygamberlerini yaralayan bir kavim, nasıl
kurtuluşa erdirilir?” buyurmuş ve bunun üzerine «Senin elinde
emirden bir şey yok.» âyet-i kerîme'si nazil olmuştur.
&
Uhud harbinde Rasûlullah (s.a.)'ın sabah namazında ikinci rek'atın
rükû'undan doğrulduğunda (Semiallahü Limen..) dedikten sonra:
“Allah'ım falana, falana ve falana lanet eyle”, dediğini
işitmiş, bunun üzerine Allah: «Senin elinde emirden bir şey
yok.» âyet-i kerîme'sini indirmiş. & 'Rasûlullah (s.a.)
Safvân îbn Ümeyye, Süheyl îbn Amr ve Haris İbn Hişam'a beddua
eylemişti. Bunun üzerine: «Senin elinde emirden bir şey yok.»
âyet-i kerîme'si nazil oldu.' & 'Uhud günü Rasûlullah (s.a.)
in ön dişleriyle azı dişleri arasında bulunan dişi kırılmış
ve alnından yaralanmış, yüzüne kan akıyordu. Rasûl-i Ekrem;
“kendilerini Allah'a da'vet eden peygamberlerine bunu yapan bir
kavim nasıl kurtuluşa erdirilir?” buyurdular. Bunun üzerine:
«Senin elinde emirden bir şey yok...» âyeti indi. &
'Rasûlullah (s.a.) Uhud günü yaralandı, ön dişleriyle azı dişi
arasında bulunan dişi kırıldı, kaşı açıldı, üzerinde üst
üste iki zırh olduğu halde yere düştü. Kendisinden kan
akıyordu. Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim efendimizin yanına geldi,
yere oturtarak yüzündeki kanları sildi. Efendimiz şöyle
buyurarak kendine geldi: “Peygamberlerine bunu reva gören bir
kavme Allah ne yapmaz.” Bunun üzerine Allah Teâlâ: «Senin
elinde emirden bir şey yok.» âyet-i kerîme'sini indirdi.'
M:
(Allah'ın) Onların tevbelerini kabul etmesi
veya zalimler olduklarından dolayı azablandırması işinden sana
bir şey (sorumluluk ve görev) yoktur.
SK:
Ayetlerin akışında görüleceği gibi başka nedenler de "Bu
konuda senin yapabileceğin birşey yok"
yargısını gerekli kılmıştır. Nitekim, ayetlerin akışında
bazısının "Bu
işte bizim bir fonksiyonumuz var mı?" (Al-i
İmran suresi; 154) dedikleri, bir kısmının da "Bu
işte payımız olsaydı burada öldürülmezdik"
(Al-i İmran suresi; 155) dediklerine rastlanmaktadır. Bu ayet
onlara, hiçbir işte,
ne zafer ne de yenilgide, hiç kimsenin bir etkinliğinin söz konusu
olmadığını, insanlardan yalnızca itaat, bağlılık ve görevi
yerine getirme istendiğini, bundan sonrasının ise tamamen Allah'a
ait olduğunu, hiç kimsenin, hatta Resul'ün (sav) bile bir
fonksiyonunun olmadığı gerçeğini haykırır.
Bu hakikat, İslâm düşüncesinin temel kurallarından biridir.
Bunun ruhlarda yer etmesi kişilerden, olaylardan ve bütün
değerlerden daha üstündür.
EHY:
Ey Muhammed! Başkaları
şöyle dursun, sen bile bizzat hiçbir emre, hiçbir hükme sahip
değilsin.
Ancak memur bir
kulsun. Allah'ın
emri olmayınca, o kâfirlere ve muhaliflere hiçbir şey yapamazsın,
hatta aleyhlerine dua bile edemezsin=rivayetne göre Uhud'da
Resulullah kâfirlere beddua etmek istemişti ki bu âyet inmiştir.
Netice olarak emir, ancak Allah'ındır. Allah'ın
hikmeti de, ya onları Bedir'de yaptığı gibi kesmek veya perişan
etmekle ümitsiz bırakmak, veya onlara tevbe nasip etmek, veyahut
onları şiddetli bir şekilde azaplandırmaktır. Bu azaplandırmanın
sebebi de zira onlar zalimdirler.
ÖNB:
âyetler, Rasüli
Ekrem'in selâhiyet derecesine, inkarcıların davranışlarından
onun sorumlu olmadığına işaret etmekte ve bütün
insanlığın kaderinin ilâhî iradeye bağlı olduğunu
göstermektedir.
Şöyle ki: Ey Muhammed -As-sen düşmanların
hareketlerinden dolayı üzülme, onların hakkında bedduada
bulunma, onların haklarında hikmetin gereği ne ise o tecelli
edecektir. Bu
hususta senin için onların hakkında takdir edilmiş olan şeylerden
birşey yoktur=bütün işler, bütün meydana gelecek şeyler Allah
Teâlâya aittir. Sen sabret,
sen onları uyarmak için, onlar ile mücadele için gönderilmiş
bir peygambersin, onların hallerinden sen mes'ul değilsin.
Allah Teâlâ: Seni onlarla cihad etmekle görevlendiriyor ki:
Onların bir kısmını parçalayıp atsın veya mağlüb etsin ve ya
onları tevbeye muvaffak kılarak, İslâmiyetIe şereflendirerek af
buyursun veya onları küfür içinde öldürerek azap etsin ki onlar
böyle bir âkibete
lâyıktırlar. Çünkü onlar öyle küfürlerinde israr edenler
zalim kimselerdir azabı hak etmişlerdir.
FR:
a) Meşhur
olan görüşe göre, bu âyet-i kerime Uhud kıssası hakkında
nazil olmuştur. Bu görüşte olanlar üç değişik izah üzere
ihtilaf: 1-
Hz. Peygamber (s.a.s), kâfirlere
beddua etmek isteyince bu âyet nazil olmuştur. Bunu söyleyenler de
üç ihtimal zikretmişlerdir:
1-Rivayete göre Utbe b Ebî Vakkas, Hz. Peygamber (s.a.s)'in başını yardı ve dişini kırdı. Bunun üzerine Peygamber (sas)'in yüzünden kanlar akmaya başladı. Ebu Huzeyfe'nin kölesi Salim (r.a) ise, bir taraftan Hz. Peygamber'in yüzündeki kanları yıkarken, bir taraftan da, "Kendilerini yaratıcılarına inanmaya çağıran peygamberlerinin yüzünü kanlara boyayan bir kavim nasıl iflah olur!" diyordu. Sonra Hz. Peygamber (s.a.s) o kâfirlere beddua etmek isteyince, bu âyet nazil oldu.
2- Salim b Abdullah'ın babası İbn Ömer (ra.)'den rivayet: Muhammed (sas), müşrik topluluklara lanet ederek: "Allah'ım Ebu Süfyan'a lanet et; Hars İbn Hişam'a lanet et; Safvan İbn Ümeyye'ye lanet et!"= âyet nazil oldu. "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder"=Cenâb-ı Hak bu kimselerin tevbesini kabul etmiş ve bunlar çok güzel müslümanlar olmuşlardır.
3-âyet, Hz. Hamza b Abdulmuttalib (ra) hakkında nazil çünkü Hz. Peygamber (sas), savaş meydanında Hz. Hamza'nın cesedini ve ona müşriklerin yaptığı işkenceleri görünce, "Vallahi ben de onlardan 30 kişiye işkence yapacağım" demişti ve bunun üzerine bu âyet nazil oldu. Kaffâl (r.h): "Bütün bunlar Uhud savaşında olmuştur=âyet, hepsi hakkında birden nazil olmuş olup, bütün ihtimallere hamletmek imkansız değildir."
2- âyet Peygamber (s.a.s)'in emrine muhalefet eden ve mevzilerini terkeden müslüman okçulara lanet etmek istemesi sebebiyle nazil olmuştur. Böylece Hak Teâlâ, onu bundan menetmiştir. İbn Abbas (r.a)'dan rivayet..
3- Peygamber (s.a.s) emrine muhalefet edip, bozguna sebep olan ve kendilerine beddua ettiği müslümanlar için istiğfar dilemek istedi de bu âyet nazil oldu. İşte bütün bu ihtimal ve izahlar, "Bu âyet, Uhud kıssası hakkında nazil olmuştur" şeklindeki görüşümüze dayanmaktadır.
b) "Âyet-i kerime başka bir hâdise hakkında nazil olmuştur, o da şudur: Hz. Peygamber (s.a.s), ashabının seçkinlerinden bir topluluğu, Kur'an öğretmeleri için Bi'r-i Ma'ûne halkına göndermişti. Âmir İbn Tufeyl, askerleriyle birlikte onların üzerine gitti ve onları yakalayıp öldürdü. Hz. Peygamber {s.a.s) buna çok üzüldü ve kâfirlere 40 gün beddua etti. İşte âyet, bunun üzerine nazil olmuştur."- Bu, Mukâtil'in görüşü olup, uzak bir ihtimaldir. Çünkü ekseri âlimler, bu âyet-i kerimenin Uhud kıssası hakkında olduğunda ittifak etmişlerdir. Sözün gelişi de buna delâlet eder. Sözün başı ve sonuyla ilgisi olmayan bir kıssa anlatmak uygun değildir.
Bu âyetin zahiri, Hz. Peygamber (sas)'in yapma durumunda olduğu bir iş hakkında gelmiş olduğuna delâlet etmektedir. Böylece bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'i o davranıştan menetmek gibi olmuştur=şöyle bir müşkil çıkmaktadır: Eğer Hz. Peygamber (s.a.s)'in bu davranışı Allah'ın emriyle olmuşsa, Allah Teâlâ, O'nu bundan nasıl menetmiş olabilir? Eğer bu davranışın Allah'ın emri ve izni ile olmadığını söylersek, bu durum Cenâb-ı Hakk'ın, "O (Peygamber), kendi hevâ-vü hevesinden söylemez" (Necm, 3) âyetiyle nasıl uyuşur? Yine âyet-i kerimeler, peygamberlerin ismetine (günahsız olduklarına) delalet etmektedir=âyette menedilmiş olan şey, eğer iyi ise, Allah onu niçin menetmiştir? Eğer çirkin ise, onu yapan nasıl mâsûm (ismet sahibi) sayılır?
Bu soruya birkaç şekilde cevap: 1- Bir işten menetmek, menedilen şeyin yapılmış olduğunu göstermez. Çünkü Cenâb-ı Hak, Hz. Peygamber (s.a.s)'e "Eğer şirk koşarsan, andolsun ki amellerin boşa gider" (Zümer, 65) Halbuki Hz. Peygamber (sas) hiç şirk koşmamıştır.& "Ey Peygamber Allah'tan kork..." (Ahzab, ı) Bu emir, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Allah'tan korkmadığına delâlet etmez. & "Kâfirlere itaat etme" (Ahzab, ıj buyurmuştur. Bu da, onun kâfirlere itaat ettiğine delâlet etmez. Bu menetmenin faydası: Amcası Hz. Hamza'ya öldükten sonra işkence edilmesi ve müslümanlann öldürülmesi gibi çok şiddetli hüzün ve büyük kzgnklara sebep olabilecek hadiseler meydana gelmişti. Açık olan şudur ki, kızgın, insanı uygun olmayan Hz. Peygamber'e yakışmayan söz ve fiillere sevketmesin diye, ismetini takviye ve temizliğini te'yid için, Hak Teâlâ O'nu bu âyetle menetmiştir.
2- Hz. Peygamber (s.a.s), bu işi yapmış olsa bile, bu efdal ve evlâ olanı terketme kabilinden olan birşeydir. = Allah Teâlâ ona, efdal ve evlâ olanı seçme yolunu göstermektedir. ="Eğer, herhangi bir ceza ile karşılık verecek olursanız, ancak size yapılan ukubetin misliyle cezalandırın. Sabrederseniz, andolsun ki bu sabredenler için daha hayırlıdır. Sabret. Senin sabrın ancak Allandın muvaffak kılmasıyladır)" (Nam, 126) =Allah Teâlâ sanki "Eğer sen bu zâlimi cezalandıracak isen, misliyle mukabele etmekle yetin" demiş, sonra da: "Eğer onu serbest bırakırsan bu daha evladır." Daha sonra ise, Hz. Peygambere onu bırakmasını kesin olarak emrederek, "Sabret senin sabrın ancak Allah'ın muvaffak kılmasıyladır)" buyurmuştur.
3-Belki de Muhammed (sas)'in gönlü onlara lanet okumaya meyledince bu hususta Rabb'inden izin istemiş, Cenâb-ı Hak da bu âyette, onu bundan nehyetmiştir. =buradaki nehiy Hz. Peygamber (sas)'in ismetine bir zarar vermez.
"İşten hiçbir şey sana bağlı değildir" hakkında iki görüş: 1- mana: "Bu vakıa ve bu hadiseden sana terettüb eden bir şey yoktur" şeklindedir. Buna göre müfessirlerden şu açıklamalar nakledilmiştir: a) "Vahyettiğim şeylerin dışında, kullarımın maslahatlarından sana bir şey terettüp etmez." b) "Onları helak etme meselesinde sana terettüp eden herhangi bir şey yoktur. Çünkü Allahu Teâlâ onların maslahatlarının ne olduğunu daha iyi bilir ve çoğu kez onların tövbelerini kabul eder." c) "Allah'ın, onların tevbelerini kabul etmesi veya onlara azâb etmesinde sana herhangi bir şey terettüp etmez."
2- Bundan murad, nehyin zıddı olan emirdir= mana, "Benim emrime uygun olması durumu hariç, kullarımın işinden sana terettüp eden bir şey yoktur" = "İyi biliniz ki bütün hüküm Allah'ındır" (Enam, 62)ve "Önünde de sonunda da emir Allah'ındır" (Hum, 4» Bu iki görüşe göre de âyetin maksadı, Cenâb-ı Hakk'ın izni ve emri olması durumu hariç, Hz. Peygamber (s.a.s)'i her türlü fiil ve sözden men etmektir. Bu da, kulluk derecelerinin en mükemmeline iletme ve irşâd etmedir. Sonra âlimler Hz. Peygamber'in lanet etmekten men edilmesinin hangi sebepten dolayı olduğu hususunda ihtilâf:1-bunun sebebi, "Cenâb-ı Hakk'ın çoğu kez bazı kâfirlerin halinden onların tevbe edeceğini biliyor veyahut tevbe etmese bile, ne varki Cenâb-ı Hak, o kâfirden müslüman, itaatkâr ve müttakî bir çocuğun doğacağını biliyor. Allah'ın rahmetine lâyık olan böyle bir kimseye, tevbe etmesine veya böyle bir çocuğun ondan dünyaya gelmesine kadar, dünyada mühlet vererek, çeşitli belâları ondan savuşturmasıdır. Hz. Peygamber bu kimselere helak olmaları için beddua ettiğinde eğer onun duası kabul olunursa, böyle bir gaye elden kaçırılmış olurdu. Eğer duası kabul olunmazsa, bu Hz. Peygamber'e önem vermemek gibi bir şey olurdu. =Cenâb-ı Hak, Hz. Muhammed (s.a.s)'i lanet etmekten men edip ona, her şeyi Allah'ın ilmine havale etmesini emretmiştir" &Bazıları da maksadın kulluk acziyyetini ortaya koymak ve kulun, Allah'ın mülk ve metekûtu hakkındaki inceliklere ve sırlara dalmamasını tembihtir. Bana göre en güzel olan izah şekli budur ve rubûbiyyet, ubûdiyyet hakikatine delâlet eden usûl bilgisine en uygun olan da budur.
1- "(Allah) ister onların tevbesini kabul eder" buyruğu, kendinden önceki ifâdelere atıftır= "Kâfirlerin ileri gelenlerini kessin, yahut onları tepesi aşağı getirsin, yahut onların tevbesini kabul buyursun veyahut da onlara azap etsin" = "İşden hiçbir şey sana ait değildir" buyruğu, matuf ile matufun aleyh arasına girmiş olan başka bir söz gibi olur. =bu âyet, kendinden önceki ifâdelerle irtibatlıdır.
2-mana: "Allah onların tevbelerini kabul edinceye ve sen de onların bu durumundan sevinç duyuncaya kadar; veyahut Allah onlara azap edip de sen de onlardan kurtuluncaya kadar sana onların durumundan bir şey terettüb etmez."
"(Allah) ister onların tevbesini kabul eder"=Cenâb-ı Hakk'ın insanlarda tevbeyi halketmesi - O'nun, o insanlarda, yapmış oldukları şeye karşı pişmanlık hissini ve gelecekte de aynı şeyleri bir daha yapmama hususunda bir azim yaratması- "pişmanlık, geçmişte, gelecekteki fiillerden bir fiili terketmeyle ilgili bir iradenin bulunmasından ibarettir. Kalpte irâdelerin ve isteksizliklerin bulunması, kulun fiiliyle olmaz. Çünkü kulun fiilinden önce irade vardır. Eğer irâde etmeler kulun fiili olsaydı, kul o irâdeleri yapma hususunda başka bir iradeye muhtaç olurdu; bu durumda da teselsül gerekirdi ki, bu da imkansızdır. Böylece biz kalpte istek ve isteksizliğin bulunmasının, doğrudan ancak Allah'ın yaratması ve var etmesiyle olduğunu anlamış oluruz. Tevbe, pişmanlık duyup aynı şeyi bir daha yapmamaya azmetmek-isteme ve istemem cinsinden bir şey =tevbenin kulda ancak Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmiş olduğu=bu aklî delil, Kur'ân'ın zahirinin, yani, "(Allah) ya onların tevbesini kabul eder" ifâdesinin delâletine uygun düşmüş olur.
"Çünkü onlar zalimdirler" =1- âyetten maksat, Hz. Peygamber'i kâfirlere beddua etmekten men etmek ise, bu söz doğrudur. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın kâfirleri zâlim diye adlandırmış olmasıdır. Çünkü şirk, zulümdür. = "Muhakkak ki şirk, büyük bir zulümdür" (Lokman, 13) 2- ifâdeden maksat, Peygamberi (sas) emrine muhalif Müslümanlara bedduadan mense ifâde yine doğru olur. Çünkü Allah'a asi olan herkes kendisine zulmetmiştir.
2- âyette zikredilen azaptan muradın, öldürmek ve esir almak demek olan, dünya azabı olması muhtemel olduğu gibi, bundan muradın âhiret azabı olması da muhtemeldir. Her iki takdire göre de bunun ilmi, Allah'a havale edilmiştir.
3- "Çünkü onlar zâlimdirler" ifâdesi müstakil bir cümledir. Ancak ne var ki, bunun burada zikredilmesinin maksadı, onlara azap etmenin yerinde olmasının sebebini açıklamaktır= mâna, "Yahud da onları azâplandırır. Çünkü, eğer Allah onlara azâb ederse, onlara ancak zâlim oldukları için azâb etmiştir."
129-İK:
«Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Her şey Allah'ın
malıdır, gök ve yer ehli O'nun kullarıdır. Dilediğini bağışlar,
dilediğine azâb eder. Yegâne tasarruf sahibi O'dur, hükmüne
karşı çıkılamaz, yaptıklarından sorulamaz, halbuki onlar
yaptıklarından sorulacaklardır ve Allah Ğafûr'dur, Rahimdir.»
M:
Göklerde ve yerde olanların tümü
Allah'ındır. Kimi dilerse bağışlar, kimi dilerse azablandırır.
Allah bağışlayandır, esirgeyendir.
Bu ayetler Hz.
Peygamber'in (sa) savaş sırasında yaralandığında düşmanlarına
karşı söylediği lânete bir cevap niteliğindedir.
Peygamber (sa) savaşta yaralanınca, ister-istemez düşmanlarının
kötülüğü için dua etmiş ve "Peygamberi
yaralayan bir toplum nasıl hâlâ kurtuluş içinde olabilir?"
demişti.
SK: Bedir savaşına ilişkin bu hatırlatma, temel gerçeklerin düşüncede yer etmesine yönelik bu çaba, zafer ve yenilgi işinin Allah'ın hikmet ve takdirine döndüğü gerçeğini içeren daha kapsamlı bir gerçekle son buluyor. Bu hakikatin yerleşmesi asıl büyük hakikatin yerleşmesiyle tamamlanıyor; evrendeki bütün işlerin Allah'a ait olduğu, bu yüzden dilediğini bağışladığı, dilediğine de dilediği gibi azap verdiği gerçeği ile...
"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. O, dilediğini affeder, dilediğini de azaba çarptırır. Hiç kuşkusuz Allah affedici ve merhametlidir."
Bu, mutlak egemenliğe dayalı mutlak iradedir. Göklerde ve yerde bulunanlar üzerindeki hükümdarlığı gereği, kulların işleri üzerindeki mutlak tasarruftur bu... Bağışlama ve azap etmekle kullar arasında bir zulüm veya kayırma söz konusu değildir. Bu konuda herşey hikmet, adalet, rahmet ve mağfiretle sonuçlanmaktadır. Çünkü, rahmet ve mağfiret yüce Allah'ın şanındandır.
"Hiç
kuşkusuz Allah affedici ve merhametlidir."=O'na
dönmek, işleri
topyekün O'na havale etmek, gerekli olan görevleri yerine getirmek,
bundan sonrasını, sebep ve araçların arka plânındaki hikmetine,
kaderine ve mutlak iradesine bırakmak suretiyle O'nun mağfiretinden
ve rahmetinden yararlanma kapısı bütün kullara açıktır.
EHY:
yalnız Allah'ın emir
ve hakimiyetine iman ve ancak O'nun yardımına dayanıp ona göre
sabır ve ittika (gereğince sakınma k) ile ilâhî afv ve rahmet
yoluna girmeli ve
Uhud vakası (olayı)nda olduğu gibi zarar görmemek için küçük
cihaddan önce müminler büyük cihad olan nefis mücadelesi ile
ahlâklarını, toplumlarını, işlerini ve iç durumlarını ıslah
ve terbiye etmelidirler.
ÖNB:
Kulları hakkındaki bütün tasarruflar Cenâb-ı Hak'ka aittir. Ve
bütün kâinatta
sahasında ne varsa yaratma, mülkiyet, emir ve irade hussunda hepsi
Allah'ındır; başka bir kimsenin değildir.
= kullarından dilediğini İslâmiyete nail buyurup günahlarını
affeder ve örter Ve dilediğine de işlemiş olduğu günahlardan
dolayı azap eder. Artık ey yüce peygamber! Sen
sabret, onların aleyhinde bedduada bulunma, bu hususta en doğru
olan budur. Ve Allah
dostlarının günahlarını affeder ve örter ve (rahimdir) bütün
kulları hakkında merhameti galiptir. Onların aleyhinde beddua
etmeye girişilmemelidir.
§
Uhud gazvesinde Efendimizin mübarek başı yaralanmış 4 mübarek
dişi kırılmış, mübarek yüzünden kanlar akmıştı. Bunun
üzerine düşmanlarına bedduada bulunmuş, 'peygamberlerine karşı
böyle bir harekette bulunan bir topluluk nasıl kurtulabilir' diye
buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyetlerin nazil olduğu rivayet
olunur. Diğer bir rivayet: Efendimiz
h: 4. senesi Mekke ile "Esfan" denilen bir yer arasında
bulunup Biri meune adındaki bir belde ahalisine Kur'ân ve dinî
hükümleri öğretmek için ashabı kiramdan 70 zatı göndermişti.
Orada bulunan Amir b Tüfeyl ile arkadaşları bu mübarek zatları
şehit etmişler. Bundan haberdar olan Efendimiz cok müteessir
olmuş, bir ay kadar bütün namazlarında o katil şahıslar
aleyhinde lanette ve bedduada bulunmuş, bunun üzerine bu âyetler
nazil olmuştur.
Gerçekten de bir nice inkarcılar, fasıklar, katiller bilahara
tevbe edip af dileyerek müslüman olmuşlar, İslâmiyete güzel
güzel hizmetlerde bulunmuşlar ve Allah'ın affına nail
olmuşlardır= kâfir
olarak ölüp gittikleri bilinmeyen düşmanlar aleyhinde beddua
etmekten ise onların hallerini düzeltmeleri için duada bulunmak
İslâm'ın merhameti gereğidir.
(H)
“Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet
etsinler”
FR:
ifâdeden maksat,
Cenâb-ı Hakk'ın daha önce zikretmiş olduğu, "İşden
hiçbir şey sana ait değildir" (Al-i İmran, 128) ifâdesini
te'kid etmektir.=
mana, "İş
ancak, mülk kendisinin olan kimseye aittir. Göklerin ve yerin
mülkü, yalnız Allah'a aittir. O halde, göklerde ve yerde bulunan
bütün işler Allah'a aittir.
"O dilediğini bağışlar, dilediğine de merhamet eder": Âlimlerimiz bu âyet ile, Cenâb-ı Hakk'ın, ulûhiyyetinin hikmeti gereği bütün kâfir ve âsileri cennete; bütün Allah'a yakın kulları (mukarrebûn) ve sıddîkleri de cehenneme sokabileceği ve bu işler hususunda kendisine itiraz edilemiyeceği konusunda istidlal etmişlerdir. Kulun fiili irâdeye dayanır. O iradeyi de Allah yaratmıştır. Allah o iradeyi yaratınca, kul itaat eder. Allah başka bir irâde yaratınca ise, kul isyan eder=kulun tâatı da masiyeti de Allah'tandır. Halbuki Allah'ın fiili, kendisine hiçbir şeyi kesinlikle vâcib kılmaz; binâenaleyh, tâat sevabı, ma'siyet de ikâbı gerektirmez. Aksine bütün bunlar, Allah'ın uluhiyyeti, kahrı ve kudreti'nin hikmeti muktezasınca O'ndandır. Böylece bizim yukarıda öne sürdüğümüz, "Şayet Allah bütün mukarreb kullara azâb etse, bu güzel olur; bütün firavunlara merhamet etse, bu da doğru olur" şeklindeki görüş doğru olur. Âyetin mânası: Allah dilerse yapar. O'na itiraz edilemez. Bu kadar bir ifâde, O'nun bunu yapacağını ya da yapmayacağını gerektirmez. Bu söz, son derece açık bir sözdür.
"Allah çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir" ifâdenin maksadı şunu açıklamaktır: Bütün bunlar, Allah'tan güzel olan şeylerdir. Ancak ne var ki, Cenâb-ı Hakk'ın mağfiret ve merhamet tarafı, vücub yolu üzere değil, ama fazl ve ihsan yolu.üzere olmak üzere, gâlibtir.