Aşığın bakışıyla dünyevi bakışın farkını anlamak için şu misal vardır:
“ Bir gün Leyla -ki zenci bir hizmetkârdır- yemek dağıtırken Mecnun da sıraya girer.
Sıra ona geldiğinde herkesin kabına yemek doldurduğu kepçeyle Mecnun’un tasına vurur ve onu eli boş gönderir.
Mecnun’u mest olmuş halde görenler derler ki: “sana ne oluyor ki, sana yemek bile vermedi neye seviniyorsun”
der ki: “bana da size davrandığı gibi mi davransaydı?”
İşte aşığın bakışıyla dünyevi bakış arasındaki fark..
Ümmetin tek parça olması bir yana, biz Allah Teala rızasıyla yola çıktığımız bir işte tek parça değiliz.
Acabalarla doluyuz.
Maneviyatını kaybeden her amel hayatımızda ruhsuz cesetler haline dönüşüyor.
Küreselleşme sadece devletleri tek tek yalnızlaştırma ya da kendi içinde bölme ile yetinmiyor, toplumlarda yaşayan bireyleri de ferd ferd yalnızlaştırıyor, toplumu en küçük parçalarına ayırıyor.
Öğretmen öğrenciye karışamaz, anne baba çocuğa, koca karısına karışamazsa,
toplumu atomlarına ayırırsan herkesi avlamak çok daha kolaydır.
Herkese aklı fikri veren şeytandır, derin devletse en tepesinde o vardır, batıda herkesin sol elle yemesi boşuna değil, o insanlar bunun sünnete muhalif olduğunu tabii ki bilmiyorlar, mel’un sünneti bile yaptırmıyor.
“sen onların dinine girmedikçe onlar senden razı olmazlar”
Bosna soykırımı Avrupanın gözleri önünde kendilerine çok benzeyen ancak Müslüman kimliğine sahip insanlara uygulandı.
İdare eden idarecilikle, tabi olan itaatle imtihan ediliyor. Hangisi mesuliyetinin gereğini daha iyi yerine getiriyorsa o üstündür. Bunda kimsenin gocunacağı bir şey yok. Hatta nisa suresi 34. Ayeti kerimesinde de “Saliha kadınlar itaatkar olanlardır, onlar gaybı muhafaza ederler”
Razi tefsirinde burada kadının Allah için erkeğine itaat ettiği ve böylece saliha kadın olduğunu ifade ediyor.
Toplumun köküne dinamit koymanın en kolay yolu kadını sokağa çıkarmak ve çocukların eğitimini engellemek. Aileleri otorite çekişmesi ile bölmek ve parçalamak.
27-01-2012
İslami düşünüşte tesadüf yoktur, Allah zül celalin denk getirmesi vardır. Bunun adı tevafuktur.
Bunu böyle düşünüp inandığımız zaman karşımıza çıkan her şey, olay ve kişi ile manevi bir alışverişte bulunduğumuzu biliriz. Hepsinden alacağımız ve vereceğimiz vardır, Hak Teala rızasını burada tahsil edeceğiz.
Burada kalbin arındırılması çok önemli,
Haris el Muhasibi “takva imanla birlikte başlar” demiş. Zira takva olmazsa yapılanlar boşa gider,
kirli bir kalp senin amellerini de kirletecektir; ya varlık duygusu, alacaklılık duygusu, ya da riya ile amellerini o kişi zayi edecektir.
Bu yüzden ilk girişilecek iş kalbi kirli bir havuz gibi kabul edersek, temiz su kanallarını açmak ve kirli su kanallarını kapamaktır.
Her azamıza Kur’an ve Sünnet filtresini takacağız, Allah tealanın hududlarının dışında bir ortamda teneffüs bile etmemeliyiz.
Mel’un sizde olmayan bir özellikle size vesvese veremez. Sizin kalbinizde bulduğu zaaf ve kirliliği kullanır.
Temiz su kanalları açılıp ibadet ve taatlerle su temizlenir
ve azalar Hak teala’nın rızasına uygun olmayan her şeye –gıybet, haram lokma, göz zinası gibi- kapanırsa su berraklaşmaya başlar.
Kişi artık bu güzelliği yaşayacağını zannederken mel’un havuz kenarına yapışmış, yosunlaşmış kirleri karıştırır ve su tekrar bulanır.
O zaman başa döndük, emekler boşa gitti sanılmasın; bu kez havuzun çeperi temizlenmektedir.
Kişi Allah tealadan yana tercihini koyduğunda mel’unun niyetinin tersine olarak, önüne çıkan her engelle tekamül eder, gittikçe temizlenir.
Bu yüzden Allah için yola çıkan her mümin şu soruyu kendine sorarak başlamalı:
yola çıktığım gayeyi unutmadan hedefe varabilecek miyim ?
Önüme nefsim adına çıkan herhangi bir engelle karşılaştığımda yüz geri dönecek miyim?
Bu engeller nefsimizin hastalıklarıdır ve üzerine basarak geçtiğimizde o hastalık tedavi olacaktır.
Sen Allah için bir hizmete kalkışırken şeytan sana gel bir içki iç demez. Senin kalbinde yer tutmuş bir zaafı kullanır.
O esnada bir sırat köprüsündesin, o zaafı çiğneyip geçerken sıratı geçiyorsun. Basit bir şey değildir.
Ahrette sıratı geçip geçmeyeceğini buradan anlayacaksın.
Bu engelleri tam bir kararlılık ve iç huzuruyla geçerek o hastalıktan tamamen tedavi olmak da mümkün, kalpte burukluk duyarak ya da çok zorlanarak, yarım yamalak geçmek de var.
İkinci durumda tam tedavi olamasa da o hastalık bir dahaki sefere güçten düşmüş, zayıflamış olarak karşısına çıkar bir kez çiğnediği için.
Ama sen bir şeyler yaptım havasında olursan bunun hesabı altında kalabilirsin. Her halükarda Rabbimizin rahmetiyle kurtulabileceğimizi bilmeliyiz.
Kalbi berraklaştırabilen kişi nereden anlaşılır?
Kötülükte bile iyilik görür. Kendisine sataşan kişide kötü niyet olduğuna inanamaz.
Bunun nedeni kendi kalbinde bunun karşılığını bulamamasıdır. İnsanların bizi inciten davranışları bizde olan hastalıklarla ilgilidir.
Allah tealanın razı olmadığı duygulardan temizlenmiş olan kalp Mevlana’nın benzetmesiyle temiz su kaynaklarının geleceği yer çer çöpten temizlenmiş kuyu ya da menba gibi, Hak tealanın murad ettiği güzelliklere ve ilhamlara açık hale gelmiştir, ondan güzellikler sadır olur artık.
“KIYAMET TERAZİSİNDE AMELLER TARTILIRKEN GÜZEL AHLAKTAN DAHA AĞIR GELEN BİR ŞEY YOKTUR”
“BEN GÜZEL AHLAK’I TAMAMLAMAK ÜZERE GÖNDERİLDİM”
“ KÖTÜ AHLAK, İNSANIN GÜZEL AMELLERİNİ YOK EDER, GÜZEL AHLAK İSE KÖTÜ AMELLERİ GİDERİR” (HADİSİ ŞERİF MEALLERİ)
Bir mümin bir mü’mine 3 günden fazla küs kalamaz, o 3 gün de yanlış yapanın aklının başına gelmesi içindir,neden?
Zira sen şahsi hesaplarını Allah Teala rızası için olan kardeşliğin önüne geçiremezsin. Senin terazinde ağır basan nefsin için olan dava mı, hak olan dava mı?
Hangi ameli yaparsak yapalım ahlak ve edep onun özü, ruhudur. Bunlarsız olmaz…
Yaptığın iş bir bardak sudan ibaret olsun ama içinde samimiyet, ıhlas, edeb olsun; o su ait olduğu deryayı bulacaktır.
Ahrette kıldığın namaz dahi senden davacı olabilir, ve senden namaz hakkını alır!..
Ben ibadetimi asık suratlı ev sahibinin hizmeti gibi yapabiliyorumdur belki, ama bu yüzden terk etmeyeceğim, o zaman da o halime istiğfar edeceğim. Daha iyi noktaya gelmeye alışırken, o halimle mücadele ederken emaneti teslim edeyim hiç olmazsa, samimi olarak gayret eden o hali tahsil etmiş olan gibidir, onula haşr olacaktır inşallah.
MAZERET ÜRETENİN ÖZRÜ KABAHATİNDEN BÜYÜKTÜR
En kötü kimi biliyoruz? Şeytanı!.. o ki Allah teala’ya inanıyordu, O(cc)’na ibadet ediyordu.
Ne zaman ki Hak Teala ölçüsüne karşı kendi ölçüsünü ön plana çıkarmaya kalkıştı, o zaman rahmetten kovuldu. Yaratanının Allah Teala olduğunu da reddetmedi; “Onu çamurdan, beni ise ateşten yarattın, ben ondan üstünüm” dedi.
Cihaddan geri kalıp gitmeyenlerden mazeret bildirenlerin büyük çoğunluğu münafıklardı.
Mazeret öne sürmeyip yaptırıma katlanan mü’minler afla müjdelendiler.
Mazeret sunuyorsan şunu söylemiş oluyorsun: Ya Rabbi, benim senin rızandan daha önemli işlerim vardı. Allah korusun!..
Hayatımda yanlışlar olabilir ama ben onlarla barışık olamam. O günahla kol kola razı ve hoşnut olarak Rabbimizin huzuruna çıkmaktan korkarız biz.
Bunların hepsini yapsak da ahretimizden emin değiliz. Edep, gayreti göstermek ancak akıbeti Allah zül celalin takdirine ait görmektir.
Allah Teala iki korkuyu cem etmeyeceğini buyuruyor: Dünyada korkan ahirette emin olacak inşallah.
Ashab nasıl korkmuş? Sesi çok gür olan bir sahabe var. “sesinizi Rasulün (SAV) sesinin önüne geçirmeyin, ola ki amellerinizi zayi etmiş olursunuz” mealindeki ayeti kerime indiğinde o kişi günlerce evden çıkamıyor. Rasulullah (SAV) merak edip ashabı o zata gönderdiğinde onu ağlarken buluyorlar. Amelleri boşa gitti zannediyor. Peygamber efendimiz durum kendisine bildirildiğinde o zatın cennetlik olduğunu müjdeliyor. Belki de o korkusuyla kazandı. Bize kalsa mazeretimiz hazırdı: “benim elimde mi yahu? Benim yaratılışım böyleyse ben ne yapayım?”
Mazerete yüz kelime arayacağına iki kelimeyle istiğfar et, Rabbinden bağışlanma dile.
İnşallah Rabbim önce söyleyene sonra dinleyenlere anlamak nasip etsin, bizleri rızasına ulaştırsın; razı olmadığı bir ahlakla huzuruna varmaktan bizleri muhafaza eylesin.
Kalbimizde ıhlası yerleştirebilmek için, onu her taşın altında arayacağız.
İLİM
Duyduğun şeyin hayatında bir karşılığı varsa o şey yerine oturur ve ilim olur.
Malumat biriktirmek ilim değildir.
Çok okumayı öğütleyen batı kültürüdür. Hakikat bilgisi -kaç boyutlu olduğunu söyleyemem ama- her yöne bakan cephesi olan çok boyutlu bilgidir.
Kulun kalbi temizlenmiş olsa iki bilgiden bir tane daha, onlardan bir taneye daha ulaşır ve “ilim bir noktadır, onu çoğaltan cahillerdir” hadisi şerifinin tecellisi ortaya çıkar.
Yeni öğrenen bir zihni ele alalım. İman etti, ihsan makamı hakkında bilgi sahibi oldu,
Allah Teala ve Rasulullah (SAV) ile olan hukukunu anladı; peşinden gelen hukuk ana ve babasıyla ilgili olandır.
Burada Salih amele ulaştıracak bilgiye sahip oldu ve layıkıyla uyguladığında
birbirine Legolar gibi monte edilmiş olan ilim sahası boyut ve cephe olarak artar, yeni ilimlere müsait hale gelir.
Bunun üzerine akraba hukuku, komşu hakları, kendisine ilim öğretenlerle hukuk ve içinde yaşadığı toplum derken
en sonunda bu Legoların tamamlandığı noktada
Dünyanın bir köşesindeki kardeşinin acısından acı duyacak hassasiyeti tahsil edecektir. Hakiki ilim budur.
Bir bilgiyle karşılaştığında sende onun alıcı noktası varsa o sende yer bulacak ve ilim haline gelecektir. Bazen derler “dinledik ama bir şey anlayamadık”. Kişiyi aşamasına uygun bilgiyle buluşturmak gerekli.
Layık olamadığımızdan dolayı mahrum kaldığımız nimetler var.
“ben İslam’ın hakim olmasını istiyorum” diyen kimse kendisine sorsun: “Evimde İslam hakim mi? Kapıyı kapattıktan sonra bulunduğum yerde İslam’ı ben uyguluyor muyum?” O zaman bu talebinde samimi olup olmadığını değerlendirebilir.
Ahrette bazı insanlara Rabbimiz iki kanat takarak hesaba çekmeden cennete yollar. Melekler karşılarına çıkar ve sorarlar: siz hesap mizan gördünüz mü? “hayır” denince ne yaptınız da bu makama eriştiniz? Diye sorarlar.
“fazla bir amelimiz yoktu, ancak Dünyada az bir rızka kanaat ettik; bir de hiç kimsenin görmediği yerde de hududullah’a riayet ettik” diye cevap verirler.
Ahmet bin Hanbel’den rivayetle Efendimiz (SAV):
“Kulun kalbini ıslah etmesi için
iyilerle beraber olmak ve onların hallerine nazar etmek kadar iyi bir şey yoktur.
Fasıklarla birlikte olmak ve onların işlerine nazar etmek kadar da kötüsü yoktur.”
Sen ne arıyorsan, senin durduğun yerdedir.
“şahdamarından yakın olan” her ihtiyacını biliyor.
Kulun Rabbine en yakın olduğu yer ve an, bulunduğu yer ve andır.
Süfyanı Sevrî:
“zalimin yüzüne gülümseyen, onun bahşişini kabul eden kimse
selefin yolundan ayrılmış ve İslamın kaidesini bozmuş olur.”
“İnsanların gördüğü bir amelime itibar etmem.
Zira bizim gibiler, böyle durumlarda tam bir ihlastan acizdir.”
Dert, bir şeyi Allahu Teala için yapma derdidir. Dertse bize böyle bir dert lazım!...
bir şeyi Allah (cc) rızası için yapıyorsanız, yapın. Yoksa yapmayın!..
Hasan Basrî:
"İnsanlar amelleri nedeniyle Cennet ve Cehenneme sevk edilirler.
Ama orada, niyetleri nedeniyle ebedi olarak tutulurlar.”
Salihler nefislerini öyle aşağılamışlar ki, bütün Dünya bir araya gelse onlar kadar aşağılayamazlar.
Yerilmeyi kötü buluyorsan, bu ittika’dan uzaklık ve ihlasa yakışmayan bir haldir.
İnsanlar hayırlı ve güzel hallerine muttali olunca üzüntü duyuyorsa
bu ihlasın alameti, nefsin onunla ferahlaması ise masiyettir.
Bazen riya pek çok günahtan tehlikelidir.
Hz Omer (RA)e soruyorlar: 'Şu ümmet üzerinde en korktuğun şey nedir?'
Cevap: “Dili ve sözleriyle alim, kalbleriyle cahil olan kimselerdir.”
Sahabe (RA) münafık olup olmadıklarını öğrenmek için Hz Huzeyfe’ye (RA) tek tek soruyorlar. O da sonunda diyor ki:
“Nifaktan korkan, emin olamayan münafık değildir.”
Korkmuyorsa, kendini güvencede görüyorsa o zaman korksun.
İnsanların nifaktan en uzak olanı, ondan çekinenidir.
Allahu teala uyarıyor:
“Münafığa ameli süslü gösterilir.”(Fatır suresi olabilir)
Hadisi şerife göre nifak alametleri:
"Yalan söylemek
Emanete hıyanet
Sözden dönmek
Husumet anında haktan ayrılmak."
Dinine taarruzda bulunulurken sessiz kalanın, her an dininden eksilir.
Harise (RA)’a Rasulullah (SAV) soruyor:
“Nasıl sabahladın?”
“Gerçek bir mü’min gibi ya Rasulullah (SAV)!..”
“Her şeyin bir alameti vardır. Bu sözünün delili nedir?” diye buyurulunca:
“Ya Rasulullah (SAV), gönlüm Dünyadan soğudu,
Dünyanın taşı da, altını da benim için bir. Sanki Cenneti ve Cehennemi müşahade ediyor gibiyim” der Harise (RA).
“İsabet ettin ya Harise!..” buyurdular Rasulullah (SAV)
Dünyanın tesir edemeyeceği hale gelmek zor zannedilmesin, en kolay ve en güzel olanıdır.
Elimizdeki her şey, Rabbimize vesile olduğu ölçüde kıymeti haizdir.
Aksi takdirde sadece azap ve ikab sebebidir.
Birikimlerimiz cehennemde alnımıza ve yanlarımıza dağlanan levhalar haline de gelebilir.
Neden olur bu? Onları amaç edinmişizdir o zaman.
Değerli olanı elde etmek basit değildir. Bedel ödemek gerekir. Bunun için gerekli takati de Allahu teala vermiştir.
Zaten Hak teala Hz bize lazım olanı biz daha istemeden ihsan ediyor:
“Nimetlerimi saysanız bitiremezsiniz” buyuruyor. Daha neyi, ne kadar isteyelim?
Bizde düzelmesi gereken şeyler için, O’nun takdirine rıza tahsil etmek için dua ediyoruz.
Bir anahtar olan Kelime i tevhîd’in dişleri şunlardır:
Yalandan –kendisi ve diğer her şey adına- uzak olmak,
Gıybetten kaçınmak,
Hasetten kurtulmak,
Haram ve şüphelilerden arınmış bir mideye sahip olmak.
Haramla beslenen uzvun ahlakı, haramla haşır neşir olmaktır.
Musa (AS) Rabbine nida etti:
“Ya Rabbi, bunca kulunu yarattın ve onlara sayısız nimetler ihsan ettin.
Kıyamet günü bunları yakacak mısın?”
“Ya Musa, ekin ek” buyuruldu.
Ekin ekti. Mahsul oluştu. Küspesini ayırdı.
“ekinin çerçöpünü almadan tarlada bıraktığın, uzak ettiğin gibi;
ben de öyle olan kullarımı yakacağım” buyuruldu.
Musa (AS): “Onlar kimlerdir ya Rabbi?” diye sorunca:
“La ilahe illallah demekten imtina edenlerdir”.
Allahu teala, bu sözün değerini idrak edenlerden eylesin bizleri.
Hiçbir amel için değil de, zikir için “çokça zikredin” denmiş ve oturarak, ayakta, yan yatarken zikirden ayrılmamak tavsiye edilmiş.
Mevlana’yı döndüren duyuş ve hissediş,
o muhabbetullah’tan bir damla sana sıçrasa sen kim bilir neler yapacaktın?
Bizim sevgi dediğimiz şeylerin hepsi menfaatten ibarettir. Gerçek sevgiyi tattık mı ki?
Bu yüzden her şeyi o adla adlandırabiliyoruz.
İstemediğin bir şey sevgiyi ortadan kaldırıyorsa o “sevgi” değildir.
Artık “heves” e sevgi diyoruz biz..
Ayeti kerimede mealen: “Her kim Allah(cc)’tan korkarsa
O(cc), o kişiye çıkış yolu hasıl eder” buyuruluyor.
Sıkıştığın her işte takva üzere hareket etmen yeterli,
dene ve gör!..
………………………………………………………………….
“Sen de ihsan et, Allah(cc)’ın sana ihsan ettiği gibi” mealindeki ayeti keirme,
“Allah(cc)’ın seni izhar ettiği gibi, sen de O(cc)’nu izhar et” şeklinde de tefsir edilmiştir.
Değil mi ki Allah Teala tasdik etmedikçe senin dilemen de, amelin de bir kıymete sahip değil, varlığıyla yokluğu eşittir.
Senin dilediğin olmaz;
O(cc)’nun dilediğinden başkası olmaz ki buna sizlerin dilemeniz de dahildir (ayeti kerime).
Bugün hastalığımız, Kur’an’ı anlamak için değil,
zihnimizdeki peşin hükümleri tasdik ettirmek için okumak…
Güzel ahlak GÜNAHLARIN TESİRİNİ KIRAR,
KÖTÜ AHLAK GÜZEL AMELLERİ DE İFSAD EDER.
Güzel ahlakı elde edebilmek için hizmette devamlılık 2 yönden önemli:
1-Nefsin hoşlanmadığı ameli, ona yaptırabilmek
2- Bunda DEVAM SAĞLAYABİLMEK.
BAŞLANGIÇLARDA NEFSİN DE PAYI VARDIR.
ANCAK İŞ DEVAM ETMEYE BAŞLADIKÇLA NEFSİN PAYI AZALMAYA BAŞLAR.
NEFS AYAKLANMAYA, HALİNDEN ŞİKAYET ETMEYE BAŞLAR.
ESAS TERBİYE O ANLARDA BAŞLAMIŞTIR..
MAHMUD HÜDAİNİN 15 YIL TUVALET TEMİZLİĞİ GİBİ İŞLERDE ÇALIŞMASINI ELE ALALIM. NEFS BUNDAN ÖVÜNME PAYI ÇIKARAMAZ.
ALLAH İÇİN YAPTIĞINIZ AMELİ HER ŞEYDEN KIYMETLİ GÖRMELİ. Nefis, keyif, Şeytan vesvesesinden dolayı ameli kesmek, nefse yenilmektir.. Yunus: 'AR NAMUS ŞİŞESİNİ ÇALDIM TAŞA' diyor.. 'NAMUSUMA KADAR DİL UZATILSA DAVAMDAN VAZ GEÇMEM, NEFSİMİ ZELİL EYLEDİM.... ALLAH YOLUNDAN ALIKOYACAK HİÇ BİR ŞEY KALMADI KIYMETLİ YANIMDA' diye bunu söylüyor.
Rızkın onda dokuzu ticarettedir. Hangi ticaret, hangi rızık?
AHİRETE YARAYACAK RIZIKLAR DA YOK MU?
Sağlam duran kişi için ticaret bir kemalat sahasıdır.
Dürüst tacir nasıl peygamberlerle, sıddıklarla birlikte olacak? Çok para kazanırsa mı olacak?
Yanlış yapana karşı doğru durabildiğin zaman, Allah rızasını önceleyerek hareket ettiğin zaman böyle olacak.
Allah rızası için yaptığımızı iddia ettiğimiz halde bir insanın sözü veya tavrı nedeniyle o hizmeti terk ediyorsak ağızla tevhid ederken yaşantıda tevhidi yaşamamış oluruz.
Allah Teala’nın bize gönderdiği her kişi imtihandır,
o tesadüfen mi içeri giriyor?
Eğer hoşlanmadığımız, sıkıntı doğurtan tavırlarına sabırla mukabele edersek pek çok musibetten kurtuluruz,
eğer sabredemezsek o imtihan bizim için hiç bitmez tekrarlar durur. Geçememişizdir zira o kademeyi.
Bir çiçekle bahar olmaz. Biz bir amelle tamam oldu zannederiz. Oysa devamlılığı sağlamak esastır.
Niyette iddia edilen saflık; ıhlas varsa o amelde kesinti artık olmaz. Zira istikameti o iş içerisinde galiptir.
Eğer bir insan Allah rızası içşn amel işlediğini söylüyor ama sonra terk ediyorsa niyetini kontrol etsin.
Besmelesiz iş o yüzden “ebter”dir (kısır, semeresiz). Yapılan iş ıhlasla ve idrakiyle Allahu teala rızası için olmalı.
Dünyayı gözünde büyütürsen, bir buzdağı gibi karşına çıkacaktır.
Dünyayı yerli yerine koy. Büyütülen Dünyevi dinamikler hakikate perde olur bu sefer. Gerçeği olduğu gibi göremezsin.
Suiistimalle ilgili soru üzerine: (Allah rızası için kendimizi bile bile suiistimal mi ettirelim?):
O kişi senin kapını tesadüfen mi çaldı? Hayır.
Sana her istediğini, yapabilir mi? Hayır. Rabbi tealanın izin verdiği kadar yapabilir. Kalpler dahi Allah tealanın elindedir.
Alllah zül celal kula çekebileceğinden fazlasını yükler mi? Hayır.
Sana suiistimal niyeti güttüğünü anladıysan bakacağın ilk yer kendi ajandan olmalı, acaba ben kime böyle yaptım diye.
İnsanların çabaları değirmen taşı üzerindeki karıncalar gibidir,
her şey külli irade içerisinde tecelli eder. Gölge etme, başka ihsan istemem!
Hiçbir şey anlamıyorsan şu gök yüzüne bak, yaratıldığı gibi.
İnsan eli değen yerlere bak, göreceksin sıkıntıyı.
İlahi düzen bozulmaz ama sen kendi aleyhine ifsad edersin.
İşte doğru, ilahi iradeye uygun hal ve davranışlar da yaşadığın her hali senin hayrına tebdil edecektir.
Teslimiyetin ve nefsine ait her şeyden vazgeçmenin sonucu en yükseği, en güzeli, en kolay noktasıdır.
Kusursuzluk noktası senden bir şey taşımazsa mümkün. Zahmet çeken kendi kuvvetine güvendiği noktalarda, kendi izini taşıyan müdahalelerden dolayı çeker.
Sıkıntıları başımıza açan, Allah Teala için yaptığımız işte O(cc)’ndan gayrı şeylerden korkmak olabilir.
Ashabı kehf serden geçti, asrın zalimi onlara hiç bir şey yapamadığı gibi onların sonunu, Rabbleri o yiğitlere gösterdi.
Aklen düşünsek 5-6 adam o imparatorluğa kafa tutacak da sonuç böyle olacak, akıl bunu kabul eder mi? İşte bu, teslimiyet noktasıdır.
Biz içimizdeki varlık hissinin ızdırabını yaşıyoruz.
Allahu teala yaptığımız işin saflığa kavuşması adına, sıkıntılarla o işi temizliyor
eğer o saflık elde edilemediyse. O da rahmetinin bir eseri.
Aslen nefsimizin ve şeytanın tasdiki olmadan bu dünyada hayırlı bir iş yapamaz hale gelmişiz.
Nefsimizin pay çıkaramayacağı hizmetlerle,
şeytan vesveselerini ve yaptığımız amelden hasıl olacak feyze karşı hırsızlıklarını bertaraf edecek sebatı tahsil ederek nefse karşı muvaffak olmuş olacağız.
“yapamadım ya Rabbi” deme lüksün yok zira pek çok şeyi yapıyorsun, mücadele veriyorsun.
Onları Allah Teala için yapmış olsan O’(cc)nun yolunda yaşlanmış olacaksın.
Fıtratın (yaratılışın) bu yolda senin tarafında. Bozmak için gayret gerekiyor selim fıtratı. Razı olduğu işte zaten desteği var. O gayreti Allah yolunda sarf etsen kim bilir ne kadar yakınlık tahsil etmiş olacaktın.
İnsan elinden kaçırdığı nimetleri görünce feryadı arşa çıkacak herhalde yahu!..
Ben söylerken korkuyorum o günden. Bir vesveseye yenilmiş olmak… Kolayı zor, zoru kolay gösteren melunun peşinden gitmiş olmak…
Dünyada günahlar dışında bir şey için 'keşke' denmez.
İlahi kudret dışında bir şey cereyan etmez. Her şeyi yerli yerince görecek bir bakış açısı gerekiyor.
Senin Rabbin hiç bir şeyi eksik yapmamış.
Sen aleme bakıp noksan görüyorsan istersen günde bin kez Subhanallah çek, anlayamamışsın!..
burası bir imtihan salonu ve başına gelen, karşına çıkan her şeyden alacağın bir hisse vardır.
'Zalim yer yüzünde Allahın kılıcıdır', niyetinin hesabını o da Rabbine verecektir.
Lakin, bir insan zulme uğrayınca 'ne yaptın kim bilir' diyerek edep dışına çıkmış oluruz, ama şahsımız adına daima böyle düşünmek zorundayız.
Ama diğer yandan peygamberler dahi yükseleceği mertebeler nedeniyle musibetlere duçar oluyor veya vazifeler yükleniyor, peygamberimize gece namazının farz olması gibi.
Bir Allah dostu zulme uğrayınca diyor ki:
“Hak Teala adildir, ama siz değilsiniz.”
Kendisine değdiği yerde adaleti görüyor, karşısındaki zalimin niyetinde de zulmü…
Allahu teala’nın himayesi mi güzel, kendi nefsimizi kendimiz savunmamız mı güzel?
Bu şahsım adına olan işlerdedir. Eğer benim hakkımla sınırlı ise ne ala.
Allah'ın hakkına tecavüz varsa yanlışa susmak, onay manasına gelir. Ben de ortak olurum o zaman.
Ya oradan çıkacağız, ya da yapıcı olarak müdahale edeceğiz. Allah teala’nın hakkına ait yerde, kul affetme makamında değildir.
Yanlışı görmezden gelme hakkına sahip değildir.
Tabii şu durumlar da var: bir Müslüman bir yanlış yapıyor ama utanç duyuyor,
ifşa ederek ona zulmetmez, sadece dua edersin.
Sabır diyoruz, bir kardeşine zulüm ediliyor, sabrın yeri burası değil,
Allahu teala’nın hududları çerçevesinde kalmak adına sabır bu değil, burada Allahın hududlarını muhafazaya geçmek gerekiyor.
Allah teala için sevecek, onun için kızacaksın
şahsın adına yapılanlar için ise ayeti celilede: “en güzel bir şekilde görmezden gel” buyruluyor..
Malından kırkta biri vermek ibadet olarak farz kılınmış,
kapına gelen kişi sana fayda verecek amele seni çağırıyor,
bunu ceza gibi görüyorsan zaten yaptığın şeyin kıymeti olmuyor.
Verdiğin zaman değerlisinden ver, ibadet ettiğinde yaptığının kıymetini bilerek yap.
Neden?
Senin yanında kıymeti olmayanın O’nun yanında kıymeti haiz olmasını bellemek safdilliktir.
Kıymetli olmasını istediğin şey işçilik gerektirir.
“sevdiğinizden vermedikçe birr’e eremezsiniz” mealindeki ayet indiğinde Ashab evlerine koşup en değerli şeylerini vermeye başladılar. Kimi hurma bahçesini, kimi cins atını. Unutulmamalı ki Allahu Teala Habil’in adağını kabul ederken Kabil’inkini kabul etmedi.
* * * *
Falan kişi senin için kötü konuştu dendiğinde dünyamız kararıyor,
oysa Allah ve Rasulünün (SAV) zemmettiği işi yapan, zemmettiği insan olan kişi olmuşken, buna aldırmayabiliyoruz.
Bu hale düşmenin sebepleri:
1- Kalp katılığı
2- Hakikat sana ihsas ettirildiği halde görmezden gelme.
Sana işareti geliyor, veya bir şekilde bildiriliyor,
ama hakikati fark ettiğiniz halde görmezden gelirseniz, bir daha o hakikati fark edemeyebilirsiniz
zira üzeri örtülmeye başlar..
(Kehf suresi 57:
"Rabbinin âyetleri zikredildiği (hatırlatıldığı) zaman ondan yüz çeviren ve elleriyle takdim ettiklerini (günahlarını) unutan kimseden daha zalim kim vardır? Muhakkak ki Biz, onların kalplerinin üzerine (fıkıh etmeyi engelleyen) ekinnet kıldık.
Ve onların kulaklarında (işitmeyi engelleyen) vakra vardır.
Sen, onları hidayete davet etsen de bundan sonra onlar, ebediyyen asla hidayete eremezler."
Başka birkaç yerde de benzer ifadeler var.
“siz bildiklerinizle amel ederseniz Allah size bilmediklerinizi öğretir” buyuruyor Rasullullah (SAV).
İman ve ıhlaslı olan kişi Dünyanın öbür ucundakilere kadar merhamet eder.
Nefsine uyarak yaşayan insanın
nefsi arzu ve istekleri bitmez ki diğer insanları düşünebilsin.
Allah onun manevi atmosferini kapatır.
Bu, hakikate arkasını dönmesinden dolayıdır. Onun firaseti alınır.
Bu nereye gider ?
“onlar ki kördür görmezler…… “ buyurduğu kalbi mühürlenen insanlar olunur.
İmanı cepte hazır nimet zanneden insanlar, onu yavaş yavaş yitirdiğini fark edemezler.
Sahip olduğun her şeyi elinde sağlam haliyle tutabilmek için bakım yaptırmayı biliyorsun.
Hakikati görmüşken yüz çevirmemek ve yanlışı görünce düzeltmek o yüzden çok önemlidir.
“siz ki insanlar için yaratılmış en hayırlı ümmetsiniz, iyiliği emreder kötülükten vaz geçirirsiniz”
ayeti uyarınca ümmetimizin vasfı budur.
En başta kime yapılacaktır iyiliği emr ve kötülükten nehiy ? Nefsimize!..
Tebliğin hakikati dille değil halle yapılır. Yapmayıp sadece öğrendiğini nakletmesi de hesaba çekilme sebebi.
Allah bizi bu gibi münafıkane hallere düşmekten korusun.
Konuşurken o yüzden nefsimize konuşalım ki, diğer insanlar da bundan istifade edebilsin.
“cennetliklere cennetin yolu, cehennemliklere cehennemin yolu kolaylaştırılmıştır”
hadisi şerifi üzerine tefekkür edelim.
Bir şeyin kolaylaştırılması sevdirilmesi demek.
En kötü, iğrenç iş bile sevdirilebilir bir insana, kendini o duruma düşürürse.
Yerini anlamak için bir bak, sana hangi amel kolay geliyor ??
Allah'ın emrini tutmak zor, günaha girmek kolay geliyorsa
yolunu düzeltmelisin, gidiş kötü akıbete doğrudur.
Rabbinin emrini tutmak kolay, günaha girmek zor geliyorsa, yolun doğrudur!..
1.aşama:
Dünyaya Allah tealanın verdiği değerden fazla değer vermeye başladıklarında
ümmetin üzerinden İslam’ın heybeti sıyrılır.
Rasulullah:”1 aylık mesafeden düşmanın kalbine korkumun salınmasıyla desteklendim” buyuruyor.
Bu heybet, Dünyaya meyl etmekle kaybediliyor.
2.aşama:
Dünya büyüyüp sen küçüldüğünde, tebliği terk etmeye başlarsın.
Emri bil maruf ve nehyi anil münkeri terk ederse, vahyin bereketi kendilerinden kesilir.
Din anlaşılmaz hale gelir, idrakler körelir.
Aslen Allahu Teala sürekli eğitir, öğretir, hissettirir ama
bunu terk edenler vahyi bilgiyle aralarını açmaya başlarlar. Haramı meşru görmeye kadar gider bu hal.
3. aşama:
Mü’minlerin birbirlerini küfürle itham etmeye başlamaları, birbirlerine düşmeleri.
İşte bu aşamada Allahu Teala nazarında hiçbir değerleri kalmaz o insanların, diyor Rasulullah (SAV),
(Hakim et Tirmizi'de geçen ahir zamanla alakalı hadislerden olmalı)
Vehn hadisi (Ebu davud, Sevban RA rivayet ediyor) bunu destekler mahiyettedir.
Küfür de örtü demektir zaten.
Hakikatler örtüle örtüle, insan mü’min vasfını kaybeder bir noktadan sonra.
Süleyman Ateş dahi şu an “Elmalılı tefisirinde insanın maymundan geldiğine atıf vardır” diyecek kadar kendi ilmine ve okuduğu tefsire yabancılaşabiliyor. Bu kişi medrese görmüş birisi. İlim biriktirmiş olmak da yetmiyor.
Dünya senin üzerine galip gelmeye başladıkça burnunun ucunu göremez hale gelebilirsin. Rabbi teala bizi bize bırakmasın, hepimize hidayetini ihsan eylesin.
Hadisi reddedenin samimiyeti olmaz. Neden?
Nur suresi 63. Ayeti kerime:
"Peygamberin çağrısını, kendi aranızda birbirinizi çağırmanız gibi tutmayın. Allah, içinizden sıvışıp gidenleri şüphesiz bilir. O'nun buyruğuna aykırı hareket edenler, başlarına bir belanın gelmesinden veya can yakıcı bir azaba uğramaktan sakınsınlar."
Hucurat suresinde:
“sesinizi peygamberinizin önüne geçmeyiniz, sesinizi onun sesinden yükseltmeyiniz. Bir de bakarsınız amelleriniz boşa gitmiş” uyarısına maruz kalan Hz Ebubekir ve Hz Ömer’dir. Bizim onlar gibi amelimiz ve ıhlasımız da yok. Hadisi şerife karşı sesimiz yükselecek de bizde bir hayır mı kalacak?
* İmamı Rabbani:
“Dünya ehli biri, dünyalık işi kendisine o işi veren saygın bir zat olursa,
en güzel şekilde kendisine geri dönecek olan o işi, şükran ve minnet duygusuyla yapar.
Allahu tealanın azamet ve nimeti daha mı aşağıdadır?
Senin Rabbinin sana emirleri var. Onlara niye gayret edilmez?
Karşılık gelmeyecek mi, inanmıyor muyuz?
Dünyalık işteki samimiyet ve gayretin burada yok?
Bunun 2 sebebi olabilir:
ya ahreti yalanlıyordur,
ya da hizmet ettiği zat(lar)ı Allahu Tealadan daha önemli, daha büyük, daha hakiki gerçekler gibi gördüğündendir.
İnsan bir fiil yapıyor ama
bunun arka planına baktığınız zaman nerelere gidebiliyor.
Onun için Dünya insanın başını hep belalara sokuyor.
Defalarca tesbit edilmiştir:
bir şahıs geceleyin düşmanın hücum edeceğini haber verse
bu kişi yalancı olsa bile o toplumun akıllı ferdleri tedbir alırlar!..
belayı def etme konusunda kafa yorarlar.
Peki, muhbiri sadık (hep doğruyu haber veren Rasulullah,) ahiret azabını bütün açıklığıyla haber vermiş.
İnsanlar bundan etkilenirlerse ahiret azabından korunmak için ellerinden geleni yaparlar.
Allahu Teala yaptıklarınızı görüyor.
Oysa bu çirkin işi yapanlar, müminlerin o işi gördüğünü fark etseler, hemen terk ederler.
İnsanlardan sakınırken, Allahu teala’nın mülkünde
Onun yanlış dediği, haram dediği işi yapan
ya o işi doğru olarak düşünen-haramı kabul etmeyen yalanlayan kişidir,
ya da Allah tealanın onu görmediğini zannetmektedir.
Sen Rabbul alemin’i böyle biliyorsan zaten….
Rasulullah (SAV):
“Kıyamette amelleri Tihame dağları gibi olan insanlar bembeyaz, pak, bir yığın amelle gelen insanlar olacak
ama Allahu Teala o amelleri toz ediverecek” buyurdular.
'Ya Rasulullah, bize onlardan haber ver de biz de onlar gibi olmayalım' denildiğinde :
“Onlar insanlardan sakınırlar ama y
alnız kaldıklarında Allahın nehy ettiği amelleri işlerler” buyuruldu.
Şimdi:”Müslüman her şeyin en iyisine layık” deme modası çıktı öyle mi?
Neden Rasulullah öyle bir hayatı yaşamadı?
Layık mı değildi? Senin örneğin kim?
'yanlış yolda olduğu halde işleri yolunda giden kişiyi görürseniz,
o bir istidraç’tır, onu helake sürüklemek içindir' (Ruhul beyan -İH Bursevi)
Başkasının hesabını tutmak bize yaraşmaz,
biz bunları önce kendimiz için düşünelim.
“Kendilerine yapılan uyarıları unuttuklarında,
(indirmiş olduğumuz sıkıntı ve musibetleri kaldırıp) üzerlerine her şeyin kapılarını açtık.
Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık, birdenbire onlar bütün ümitlerini yitirdiler
(En’am-44)
Rasulullah (SAV):
“Ya Aişe!
Şüphesiz ben Allahu tealadan Dünyanın bütün dağlarını altın yapıp benimle gezdirmesini isteseydim
onları benim istediğim yerlere getirirdi.
Ama ben Dünyanın açlığını tokluğuna, yokluğunu varlığına, üzüntüsü sevincine tercih ettim”…
....
Her mümin ayrı bir vazife görmüş ashab döneminde,
ve bu meşrebler birbirleriyle çatışmamış.
Aynı bahçenin değişik bitkileri, çiçekleri gibi. Her insanda ortaya çıkacak mahsul farklı olup hepsi de hayırlı olabilir.
“Allahtan ancak alim olanlar korkar” ayetini İbni Abbas: 'Allahtan korkan, alimlerdir' diye de tefsir etmiş.
İlim sahibi olmakta kalp temizliği önemlidir.
“Allah dilediğini hidayet eder, dilediğini saptırır” mealinde ayetler var.
Kur’ana teslim olmak gönlünü ona hesapsız açmakla olur,
kendi düşüncesini doğrulatmak içlin ona bakarsa bu teslimiyet değildir,
ona ayetlerin manasının örtüleceğini,
Allah’ın sapanı o yola döndürüp bıraktığını gösteren nice ayeti kelimeler var.
“Bildiğiyle amel edene, bilmediği öğretilir” Hadisi Şerifi, tersi olarak da doğrudur. Bilip amel etmeyene o bilgi de zamanla örtülecektir.
Boks ringine çıkıp da gardını indiren boksör nakavt olabilir, gafletinden ötürü.
Son ana kadar gardı indirmek olmaz bize.
Hasanı Basri itikaftan çıktığı bir gün yüzü benzi atmış, sorulduğunda:
'kuşku olmayan benim günahkar oluşum,
ama yaptığım ibadetlerin kabul, günahlarımın af olunduğu meçhul'
diyor, o kişi o hali tahsil etmiş orada.
Hadisi şerifin önüne sözüyle geçip de
hala kendisini hacı, yaptığı ibadeti makbul sanabilir bir insan,
oysa Hucurat suresinde “sesiniz dahi peygamberin sesi üzerine çıkarmayın”, diyor.. “Bakarsınız ki ameliniz boşa gidivermiş” uyarısı yapılıyor.
Şeytan Allahu tealanın hiç bir vasfını inkar etmemiş,
bir tek emrine baş kaldırarak
ve onda aklını vahyin önüne geçirerek şeytanlaşmıştır.
Şimdi bakıyorsunuz ki araz olan akılı vahyin önüne geçiren bir sürü insan var ortalıkta..
Bunlar varken şeytana dahi ihtiyaç olmuyor toplumu ifsad etmekte.
Akıl gördüğü ve duyduğu şeyleri dahi doğru değerlendirmekten acizdir.
İnsanın eksiği gediği ancak teslimiyetle kapanır:
“ben onun gören gözü, işiten kulağı (ila ahir).. olurum” nasıl gerçekleşiyor?
....
9-12-2011
'Allah(cc)’a Allah(cc)la gidilir', denilmiştir.
Allah rızasına yönelik yaptığın işte nefsinden bir şey karışınca
kul kelamıyla namazın bozulması gibi, o iş Alah Teala için olmaktan çıkar.
Bir ibadet yaparken bile kendimizden bir şeyler;
ibadeti sahiplenme,
kendi hesaplarımız üzerine dayandırma, onun kıymetini düşürür.
Yanına paraları yığdıktan sonra Allahu tealaya tevekkül ettiğimizi söylemek, kendini aldatmaktır.
Biz başka şeylere dayanırken Allahu teala’ya teslim olduğumuzu iddia ediyoruz. Rabiyatül Adeviyye bir ekmeğini tasadduk etti,
zira bire on veren bir Rabbe iman etmişti.
Allah’ı bulmak, O (cc) ’nunla olmak böyle bir şeydir.
Bir sohbete gittiğimizde niyetimiz çok önemli. Sohbetten kazanacağın feyzin sadece bir kısmı kulaklarınla duyduğun şeydir.
Sakın ha, sohbet eden iki lafı bir araya getiremiyor olsa,
anlatılan bildiğiniz şeyler de olsa
niyetinizi bozup dinlemezlik etmeyin.
Siz orada Allah için bulunuyorsunuz,
Hak Teala kulunu ummadığı yerden rızıklandırır!..
Sohbette hakiki feyz ve ihsan, Rab Teala’dandır.
Sohbeti yapan kişinin çok ötesinde şeyler tahsil etmek mümkün olur, doğru niyet ve edeble.
Bakan gözün Allah(cc)’a kulluk tahsil etmeye niyeti varsa
iyiden de, kötüden de ders alır. Lokman (AS)’ın “ben edebi edepsizlerden öğrendim” demesi gibi.
Ölçü sen olur, herkesi ona göre ölçüp biçer,
test etme niyetiyle yaklaşırsan tahsil edeceğin şey o sohbetteki kusurlar, zemmedilecek davranış veya kişilerle sınırlı kalabilir.
Bu şuna benzetilmiştir: bir sürü sahibine ihtiyaç sahipleri başvurur ve karınlarını doyurmasını rica ederler. Adam cömerttir, 'koyunlardan hangisini beğenirseniz getirin size keseyim ve pişireyim' der. Onlar sürüye girer, bakar, dolaşır sonunda çoban köpeğini tutup getirirler.
Kulluk duruşu dediğimiz duruşu tahsil etmek için gayret ve sabır göstermedikçe
başımıza gelen musibetlerden nimetlere kadar hiç biri bizi geliştiremeyecektir,
zira nefsimizin kusursuzluğu üzerine bina etmekteyizdir, üzerine gelecek bilgileri.
Hep suçu karşımızdakine fırlatıp kendimizi temize çıkarır,
olayların ardındaki imtihanı görmezden gelirsek nasıl tekamül edeceğiz?
Nefiste hata görmeden mümkün mü?
Eve girdiğinizde kırık dökük, bozuk, işlemeyen şeyleri hiç görmesek ve evde hata kabul etmesek, bir süre sonra ev içinde yaşanmaz hale gelir.
Nefs de kusurlarını fark edip daha kötüye gitmeden düzeltilegeldikçe tekamül edecektir.
Biz dünyalıkta eleştirel bakıp her şeyin en iyisini, en güzelini edinmeye çalışırken nefsimiz kusursuz gibi davranırsak bu; Dünyanın imarı, ahretin harabıyla sonuçlanabilir.
Her yanlış daha fazla sayıda yanlışı gizler,
düzeltmeden diğerlerini göremezsin. Harmandan taş toplarken taş gittikçe çoğalır.
Zira büyükler gitmeden daha küçükler göze görünmez.
Toprağı temizlemek bitmez, insan da topraktandır.
Biz şimdi Rabia’ların hayatını hikaye gibi dinliyoruz.
Değil, yaşanmış bunlar!..
Ashabın anlayışı, imanı, teslimiyeti şimdi bize hikaye gibi geliyor ama
hakkında ayet inen hadiseler bunlar, tamamıyla gerçek!...
Allah (cc) misafiri için çocuklarını aç yatıran ve misafire yedirmek için kandili söndürüp yer gibi yapan karı-koca ayet iniş sebebidir, öykü değil!..
Sohbette Dünyevi duygularımız törpülenir, hayat gailesi küçülür, üzerimizden bir yük kalkar ve ferahlarız ya,
orada terk ettiğimiz hangi dünyadır biliyor musunuz?
Hayal ettiğimiz dünyadır,
onun yükü sırtımızdan kalkmıştır,
uzun emelleri terk etmeye başlamışızdır sadece.
Oysa üzerimizdeki bütün nimetler sağlıktan aileye kadar, dünyadır.
O hala üzerimizde ve sırtımızdadır.
Onlara bağlanmamak, sırtını dayamamak, ona güvenmemek önemle üzerinde durulmuş; Hak Teala Kitab’ında emanet olarak verdiği,
sevdiğimiz nimetlerden eksiltmeyle imtihan edileceğimizi ihtar ediyor
ve “sabredenleri müjdele” buyuruyor.
Bir şeye dayanıyorsak onunla özel bir ilişkimiz olur.
O dayandığımız şeyin tesiriyle dünyaya bakmamız gibi bir yanlışa da düşürür bu,
sadece tevekkülü sakatlamakla kalmaz.
Paraya dayanıyorsan önüne gelen her meseleyi paraya göre ölçüp biçersin.
Kainatı o gözlükle okumaya başlarsın artık.
Bunlar hep ufkumuza, kemalatımıza, kalp gözümüze perde olup hakikati görmemize engel olmaya başlar.
Kalbindeki YSK’ları, YÖK’leri, Sayıştay Danıştay vb temizlemedikçe –güya- seçilmişler hiçbir şey yapamayacaktır siyaset sahnesinden örnek vermek gerekirse.
İnsan o kadar deforme olabiliyor ki çalmayı hak görmeye başlayabiliyor.
Hırsızlık yapanın “bu benim hakkım” dediğini kendim duydum.
“De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve beğendiğiniz meskenler size Allah'tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise,
artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin!
Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez.”
(Tevbe-24 )
mealindeki ayet-i kerime dehşetli bir ikazdır!..
Allah Teala ya da Rasulullah(SAV)’a denk bir sevgiyle dahi sahiplendiğin şey
seni deforme edecek,
günah işleyip rahatsız olmamaya başlamana sebep olacak şeylerdir.
Bu da ortak koşmaktır.
İtikadın değişir, haberin olmaz!...
bugün pek çok kişi ehl-i sünnet olduğunu zannederken
itikadda mürcie olmuş “günah mü’mine zarar vermez” demeye başlamış;
mu’tezile olmuş aklı vahyin önüne geçirmiştir, farkına bile varmaksızın…
Kendine bir hayat kurup onunla tatmin olur,
Allahu teala’nın emirlerinden tutmadıkları vardır ama:
'ziyanı yok, biz de bu taraftan yap demediğini yapıyoruz onu ona mahsup ederiz' diye kendini avutur…
(muhasebeci arkadaşlar vergi dairesinin sigortaya yapılan ödemeleri mahsup etmediğini söylediklerinde):
“Kalbinde yer tutan, yakınlık kurduğun, algı sahanı kaplayan şeyler
elindeki ilme bakışını, aldığın mesajı etkiler.
Zihninden yavaşlatıcı programları silmenin, algı sahanı ilme açmanın yolu istiğfar’dır.
Rasulullah (SAV) günahsız olduğu halde istiğfar ederdi,
bunda bir hikmet var.
Faydasız ilimden de Allah teala’ya sığınmış. İlim araçtır, amaç değil.
O ilim sana Rabbini unutturup varlık iddiana yol açacaksa
senin için daha büyük vebal olur.
Allah Teala korkusu taşımak dahi ilimdir.
Adamın ilmi arttıkça benliği artıyor, konuşması hali tavrı değişiyorsa
o ilim dünyalık kaygılarla elde ediliyordur.
Nefsin hoşuna giden anlayış nedir?
“şeyhim gelecek, bizi kurtaracak ya da Rasulullah (SAV) herkesi kurtaracak, olay bitecek”.
Böyle midir bu, yoksa senin canın mı böyle istiyor?
Şefaatten medet ummak şuna benzer:
yakınlarından biri doktordur,
ona güvenip vücuduna zarar veren her şeyi yaparsın.
Eğer o doktordan sana bir hayır gelmesini istiyorsan dediğini yapacaksın;
yeme dediğini yemeyeceksin, ondan sonra fayda hasıl olur.
'Ben ne halt yersem yiyeyim, gelip beni kurtaracaklar'
diye bir şefaat anlayışlı olmaz.
Peygamber efendimizin:
“sizi hatırlayabilmem için çokça secde ederek bana yardımcı olunuz”
buyurması üzerinde düşünelim.
Acaba:” ben o kadar secde yapsam zaten cennete girerim” diye mi düşünüyoruz?
Biz, ibadetlerimizle Hak teala’dan alacaklı hale gelmediğimize iman ediyoruz.
Şefaatin bir hikmeti de budur.
Rabbi teala’nın üzerimizdeki nimetlerinin bedelini ödediğimizi mi zannediyoruz?
Hz Ömer dahi:
'halifeliğim döneminden sorumlu olmayayım başka bir şey istemem'
diyerek adaletiyle meşhur olan bir halifenin dahi olayın ciddiyetinin ne kadar farkında olduğunu gösteriyor.
Bizi kurtaracak Allahu teala’nın rahmetinden başka bir şey var mı?
Bunu tahsil edebilmek için elimizden geldiğince bütün sebeplere sarılıyoruz.
Hangi taşın altında Hak teala’nın rahmetini bulacağımızı bilmiyoruz,
o yüzden yoldan taş kaldırmamız dahi öğütlenmiş…
en hayırlı, şerefli hizmet, insana olur;
en şerefli insan ise Rasulullah (SAV)’dır ki
O’nun izini takip etmek en güzel hizmettir.
Bunlar bedel ödemek değil, vesilelere yapışmaktır.
(Harıl harıl yazmamı fark ederek):
'Yazıyorsun,melekler de yazıyor daha da korkmaya başlıyorum!.. sağa mı yazılıyor bunlar, sola mı diye.
Biz yanlış söylesek de Rabbim size doğruları göstersin!..'
Rasulullah (SAV)bir gün yanlış yapan bir adama beddua eder, ashab korkar.
Rasulü Ekrem efendimiz ise Allahu teala’yla ahdi olduğunu,
ümmetinden bir kişiye karşı haddi aşan bir tepkisi olursa
bunu o kul için kefaret etmesi için dua ettiğini ifade eder.
Öyle bir rahmet peygamberi ki, bela dahi okusa rahmete inkılab ediyor.
Ayette de seyyiatleri hasenata tebdil etmeden bahsediliyor.
Delik kovanın suladığı çiçekler örneğinde olduğu gibi;
Kul aczini itiraf ettiği ölçüde günahları sevaplara dönüşür,
tevbesi ve samimiyeti nedeniyle, hiç işlemediği hayırları defterinde görecektir.
Şimdi o samimiyet yok,
2x2 eşittir dört hesabıyla amel ediyor,
bedel ödediğini sanıyor,
cenneti hak etmiş hissine kapılıyor,
yaptığı her şeyde varlık kokusu var, muhabbetten eser yok,
peygamberle ilişkisi kontrat yaptığı herhangi bir şirketle olduğu gibi!...
Her şeyi olan bir insana ne hediye götürebilirsin?
El emeği, göz nurunu!..
manevi değeri olan bir hediye.
Samimiyet ve muhabbetinin bir nişanesini…
Allah tela bize samimiyet ihsan eylesin.
Akıl sevgiyi anlayabilr mi?
Anlar,ama ancak aklı kalbinde olanlarda!.. feraset niye diyoruz?
Akıl ve kalp birlikte ahenkle hareket ettiklerinde feraset açılıyor. Yoksa bu anlattıklarımız da düz akılla anlaşılmaz.
Hakikat sahasında görünen kısım acaba kaçta kaçı işgal eder?
Hadisi şeriflerden öğreniyoruz ki secdede bir melek olmadığı bir karış yer bulunmamaktadır.
Sinemadaki perde gibiyiz, tek gerçek biziz zannediyoruz.
Ölümle ancak ışıklar yanıyor.
Aslında hayatı o denli dar yaşıyoruz ki. Dünya bile büyük görünüyor,
oysa Azrail (AS) elindeki bir leğen mesabesinde olduğu bildiriliyor ki, o buradan insanları alıp ruhlarla bedenleri ayırıyor.
Öne çıkardığımız ve değer verdiğimiz şeyler bize daha gerçek görünüyor.
Bir şeye sabretmemiz ve tevekkül etmemizdense
pahalı bir hediye almamız bize daha gerçek bir menfaat gibi geliyor.
Tam teşekküllü bir hastanede olmak neden insana güven veriyor?
İtikadda bir boşluk var da o onun yerini dolduruyor demek ki.
Her şey yerli yerine oturduğu zaman paniğe yer olmaz.
Hayatında sen varsın ve Rabbin var. Sana yol gösteren peygamberin var.
Bunlarla doldurduğun sahaya maddiyat bulaşmadığı ölçüde huzurlu yaşarsın, boşlukların olup da maddiyat buralara dolmaya başladığında sıkıntı ve hüsran baş gösterecektir.
“Kim Rabbinin makamından korktu da nefsinin heva ve heveslerine uymadıysa,
onun varacağı yer cennettir” diye müjdeleniyor Kur’anı Kerim’de…
Allah tealadan korkanlara iki cennetin müjdelendiği ayet de var.
O(cc)’ndan korkan başka şeyden korkmaz, hakkıyla korkuyorsa. Dünyası da cennet oluyor.
Allah korkusu O’(cc)na yaklaştırır; bozulanı dengeleyici korkudur.
Eline tehlikeli şeyi alan çocuk, babasından korkup bıraktığında, kendine zarar vermekten kurtulur.
O korku olmadığında yağmur gibi yağacak olan dünyevi korkular; yıkıcı, dengeyi bozucu korkulardır.
Allahu tealadan korkmak büyük iş, sabretmek zor gibi gelenler düşünsün:
nefsimiz adına ne cömertlikler yapıyor,
ne zorluklara katlanıyor, nelere sabrediyor, ne yükler altına giriyoruz?
Nefse uymasan yaşamayacağın ne huzursuzluklar yaşıyorsun,
ki o konularda rabbinin dediğine uysan, doğruda sabretsen
huzurun kaçmayacak, elindeki nimetlerden olmayacaktın.
Pek çok ailenin bugün parçalanmasının sebebi nefse uyulması, Allahu tealanın emirlerinin kulak ardı edilmesi değil mi?
Allah Kur’anında vaad ediyor:
“Allah (cc) size kolaylık diler, zorluk dilemez”
diyor.. var mı ötesi?
Nerede sıkıntı var, sorun var
o noktanın Allah (cc) ile buluşması lazım demektir.
Bu kolaylığı görmemenin de sebebi Dünya sevgisiyle malul olmak,
neye göre yaşadığını fark etmeden kalbimizdeki Dünya sevgisiyle, her zahmeti maddiyat için çekmek…
İMAN-AMEL İLİŞKİSİ:
Allah Teala’nın meşru dairesi dışında bir hayır beklentimiz olabiliyorsa, imanımızı gözden geçirmeliyiz.
Tevbe edip halini düzelten kurtulur biiznillah.
Ama “bir şey olmaz” diyerek devam eden, belki Dünyada belaya duçar olmayabilir ama ahrette kaybedenlerden olur.
Aslında ahirette, doğrusunu yapsaydık elde edeceğimiz menfaatlerden olmak da, bela olarak yetmez mi?
Kendimiz ve sevdiklerimiz için en iyisinin hangisi olduğunu hissediyoruz?
“Allah Tealanın emri” diye cevaplayamıyorsak, itikadi sorunlarımız var demektir.
Nasıl bir anlayıştır: 'yakınlarımızı karşımıza almayalım, Rabbimizin hükmünü çiğneyelim!'
Yakınlarımızın yanında ne varsa?
İ’tikad Arapçada: “ölümü göze alarak inancından vaz geçmeme” demektir.
Ölüm dışında hiçbir şeyle yerinden oynamayacak sağlam bir duruşa sahip olmak için
katıksız bir imana sahip olmak gerekir.
Zaman ve zeminle değişen yaşam şekli, din olmaktan çıkar.
İslam, Allah Teala’nın yanındaki dindir, sizin yanınızdaki değil!..
Allah Teala ve Rasulünün çizdiği çerçeve dışında bir hayır vehmeden, tehlikededir.
O sahaya çıktığı zaman, artık indî ölçülerini esas alan, dinle kayıt altında olmayan,
“iman ettik” diyen ama kafasına göre yaşayan biri olmaya adım atmıştır.
" “iman ettik” demekle bırakılacağınızı mı sandınız? " buyurulur yüce kitabımızda.
Modernlik bile dînin yerine ikame edilecek şekilde getiriliyor önümüze. Her şey tartışılırken modernizm tartışma dışı.
“Allah size zorluk dilemez” mealinde ayeti kerime varsa
demek ki kolayı Allah tealanın hükmüne uymaktır.
İmanımız bize bunu söylüyor.
İnsan ruhunun istekleri sınırsızdır,
zira ebediyete bakan bir tarafı vardır. Dünya bu insanı doyuramaz.
Başına gelerek anlamak iyi değil, laftan anlamak güzeldir.
Başına gelince “Mevlam doğrusunu bildirmiş” demek iman değil, hakikatin artık ilim olmuş halidir.
Baştan bileceksin ki seni yaratandan daha iyi bir çözüm bulma şansın yok,
hududullahı aştıkça ancak bozarsın, sonunda kendine zarar verirsin.
İbadetler, imanın muhafızları gibidir.
İbadetle desteklenmeyen iman açıkta yanan mum gibi, her esen rüzgarda sönebilir.
Hududullah’ı ne zaman aşıyoruz?
Kuran-ı Kerim’de Hucurat sure-i şerifinde: “Allah ve Rasulünün önüne geçmeyiniz” buyruluyor.
Meşru dairede mümkün olmayan şeyden vazgeçemiyor, meşru daire dışına çıkıyorsak
işte bu Allah ve Rasulünün önüne geçmek olur.
Bu, şirke düşmeye uzak bir şey değil.
Kuru kuruya, mana ve mahiyetini bilemediğin iman insanı doyurmuyor.
Dünyadan sevdiği şeyi feda eden kazanmış, imanın tadını almıştır.
Ahmed b Hanbel: “Kur’an mahluktur” demeyi reddettiği için 80 kırbaç yedi.
Vefatından sonra istiharesini yaptılar. Rüyada kendisine soruldu:”Rabbin sana nasıl muamele etti?”
diyor ki: “Rabbim bana buyurdu ki: “sen benim içn 80 kırbaç yemiştin ya?..” ve aradan 70 adet hicabı kaldırdı…
Burada bir şey alacaksan dünya adına,
uğrunda ne vereceğine bak!
Terazini burada kur! Sıratı burada geç!
Allah Teala yolunda burada tökezliyorsan, orada da tökezlersin maazallah.
Hadis şerifte boşa geçen zamandan nadim (pişman) olacağımız bildiriliyor.
Bugün Müslüman günahla geçen zamandan rahatsız değil!..
Ecel her zaman emelden önce varır!..
Vahdet, Hak tealanın istediği gibi yekvücut olmak güzeldir ama
kendi varlığının üzerine basmadan mümkün değildir.
Hakikatten ayrı düştüğün, kendi vehminle doğru bildiğin her nokta
seni uzuv olarak vücuttan ayırır.
Felçli gibi, arızalı uzuv haline getirir.
“yapamam” dediğin zaman Allah teala’nın tevfîkini görmezden geldiğinin farkında mısın?
“ben kendi gücümle öğreneceğim” diyenin varlığı,
Allah Teala’nın öğretmesi noktasında engeldir.
9-12-2011
Allah(cc)’a Allah(cc)la gidilir denilmiştir.
Allah rızasına yönelik yaptığın işte nefsinden bir şey karışınca
kul kelamıyla namazın bozulması gibi, o iş Allah Teala için olmaktan çıkar.
Bir ibadet yaparken bile kendimizden bir şeyler,
ibadeti sahiplenme, kendi hesaplarımız üzerine dayandırma, onun kıymetini düşürür.
Yanına paraları yığdıktan sonra Allahu Tealaya tevekkül ettiğimizi söylemek, kendini aldatmaktır.
Başka şeylere dayanırken
Allahu Teala’ya teslim olduğumuzu iddia ediyoruz.
Rabiyatül Adeviyye tek bir ekmeğini tasadduk etti,
zira bire on veren bir Rabbe iman etmişti.
Allah’ı bulmak, O (cc) ’nunla olmak böyle bir şeydir.
Bir sohbete gittiğimizde niyetimiz çok önemli.
Sohbetten kazanacağın feyzin, sadece bir kısmı kulaklarınla duyduğun şeydir.
Sakın ha,
sohbet eden iki lafı bir araya getiremiyor olsa,
anlatılan bildiğiniz şeyler de olsa dahi, niyetinizi bozup dinlemezlik etmeyin.
Siz orada Allah için bulunuyorsunuz,
Hak Teala kulunu ummadığı yerden rızıklandırır!..
Sohbette hakiki feyz ve ihsan Rab teala’dandır.
Sohbeti yapan kişinin çok ötesinde şeyler tahsil etmek mümkün olur doğru niyet ve edeble.
Bakan gözün Allah(cc)’a kulluk tahsil etmeye niyeti varsa
iyiden de, kötüden de ders alır.
Lokman (AS)’ın “ben edebi edepsizlerden öğrendim” demesi gibi.
Ölçü sen olur,
herkesi ona göre ölçüp biçer, test etme niyetiyle yaklaşırsan tahsil edeceğin şey
o sohbetteki kusurlar, zemmedilecek davranış veya kişilerle sınırlı kalabilir.
Bu şuna benzetilmiştir:
bir sürü sahibine ihtiyaç sahipleri başvurur ve karınlarını doyurmasını rica ederler.
Adam cömerttir: 'koyunlardan hangisini beğenirseniz getirin size keseyim ve pişireyim' der.
Onlar sürüye girer, bakar, dolaşır sonunda çoban köpeğini tutup getirirler.
Kulluk duruşu dediğimiz duruşu tahsil etmek için gayret ve sabır göstermedikçe
başımıza gelen musibetlerden nimetlere kadar hiç biri, bizi geliştiremeyecektir,
zira nefsimizin kusursuzluğu üzerine bina etmekteyizdir, üzerine gelecek bilgileri.
Hep suçu karşımızdakine fırlatıp kendimizi temize çıkarır,
olayların ardındaki imtihanı görmezden gelirsek, nasıl tekamül edeceğiz?
Nefiste hata görmeden mümkün mü?
Eve girdiğinizde kırık dökük, bozuk, işlemeyen şeyleri hiç görmesek ve evde hata kabul etmesek bir süre sonra ev içinde yaşanmaz hale gelir. Nefs de kusurlarını fark edip daha kötüye gitmeden düzeltilegeldikçe tekamül edecektir.
Biz dünyalık edinmede eleştirel bakıp her şeyin en iyisini, en güzelini edinmeye çalışırken
Paraya dayanıyorsan, önüne gelen her meselede paraya göre ölçüp biçersin.
Kainatı o gözlükle okumaya başlarsın artık.
Bunlar hep ufkumuza, kemalatımıza, kalp gözümüze perde olup hakikati görmemize engel olmaya başlar.
Kalbindeki YSK’ları, YÖK’leri, Sayıştay Danıştay vb temizlemedikçe –güya- seçilmişler hiçbir şey yapamayacaktır siyaset sahnesinden örnek vermek gerekirse. İnsan o kadar deforme olabiliyor ki çalmayı hak görmeye başlayabiliyor.
Hırsızlık yapanın “bu benim hakkım” dediğini kendim duydum.
De ki: "Eğer babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz, kazandığınız mallar, kesada uğramasından korktuğunuz bir ticâret ve beğendiğiniz meskenler
size Allah'tan, peygamberinden ve onun yolunda cihattan daha sevgili ise, artık Allah'ın emri gelinceye kadar bekleyin!
Allah fasık topluluğu doğru yola erdirmez."
(Tevbe-24) mealindeki ayet-i kerime dehşetli bir ikazdır!..
Allah Teala ya da Rasulullah(SAV)’a denk bir sevgiyle dahi sahiplendiğin şey
seni deforme edecek,
günah işleyip rahatsız olmamaya başlamana sebep olacak şeylerdir.
Bu da ortak koşmaktır. İtikadın değişir, haberin olmaz!...
Bugün pek çok kişi ehl-i sünnet olduğunu zannederken itikadda mürcie olmuş:
“günah mü’mine zarar vermez” demeye başlamış;
mu’tezile olmuş aklı vahyin önüne geçirmiştir farkına bile varmaksızın…
Kendine bir hayat kurup onunla tatmin olur,
Allahu Teala’nın emirlerinden tutmadıkları vardır ama "ziyanı yok,
biz de bu taraftan yap demediğini yapıyoruz onu ona mahsup ederiz" diye kendini avutur…
(muhasebeci arkadaşlar vergi dairesinin sigortaya yapılan ödemeleri mahsup etmediğini söylediklerinde):
“Kalbinde yer tutan, yakınlık kurduğun, algı sahanı kaplayan şeyler
elindeki ilme bakışını, aldığın mesajı etkiler.
Zihninden yavaşlatıcı programları silmenin,
algı sahanı ilme açmanın yolu istiğfar’dır.
Rasulullah (SAV) günahsız olduğu halde istiğfar ederdi,
bunda bir hikmet var..
Faydasız ilimden de Allah teala’ya sığınmış.
İlim araçtır, amaç değil.
O ilim sana Rabbini unutturup varlık iddiana yol açacaksa, senin için daha büyük vebal olur.
Allah Teala korkusu taşımak dahi ilimdir.
Adamın ilmi arttıkça benliği artıyor, konuşması hali tavrı değişiyorsa
o ilim dünyalık kaygılarla elde ediliyordur.
Nefsin hoşuna giden anlayış nedir?
“şeyhim gelecek, bizi kurtaracak ya da Rasulullah (SAV) herkesi kurtaracak, olay bitecek”.
Böyle midir bu, yoksa senin mi canın böyle istiyor?
Şefaatten medet ummak şuna benzer:
yakınlarından biri doktordur, ona güvenip vücuduna zarar veren her şeyi yaparsın.
Eğer o doktordan sana bir hayır gelmesini istiyorsan dediğini yapacaksın,
yeme dediğini yemeyeceksin ondan sonra fayda hasıl olur.
Ben ne halt yersem yiyeyim, gelip beni kurtaracaklar diye bir şefaat anlayışlı olmaz.
Peygamber efendimizin:
“sizi hatırlayabilmem için çokça secde ederek bana yardımcı olunuz”
buyurması üzerinde düşünelim.
Acaba:” ben o kadar secde yapsam zaten cennete girerim” diye mi düşünüyoruz?
Biz, ibadetlerimizle Hak Teala’dan alacaklı hale gelmediğimize iman ediyoruz. Şefaatin bir hikmeti de budur.
Rabbi Teala’nın üzerimizdeki nimetlerinin bedelini ödediğimizi mi zannediyoruz?
Hz Ömer dahi:
“Halifeliğim döneminden sorumlu olmayayım başka bir şey istemem” diyerek
adaletiyle meşhur olan bir halifenin dahi olayın ciddiyetinin ne kadar farkında olduğunu gösteriyor.
Bizi kurtaracak Allahu teala’nın rahmetinden başka bir şey var mı?
Bunu tahsil edebilmek için, elimizden geldiğince bütün sebeplere sarılıyoruz.
Hangi taşın altında Hak teala’nın rahmetini bulacağımızı bilmiyoruz,
o yüzden yoldan taş kaldırmamız dahi öğütlenmiş…
en hayırlı, şerefli hizmet insana olur; en şerefli insan ise Rasulullah (SAV)’dır ki O’nun izini takip etmek en güzel hizmettir.
Bunlar bedel ödemek değil, vesilelere yapışmaktır.
Rasulullah (SAV)bir gün yanlış yapan bir adama beddua eder,ashab korkar.
Rasulü Ekrem efendimiz ise Allahu teala’yla ahdi olduğunu, ümmetinden bir kişiye karşı haddi aşan bir tepkisi olursa bunu o kul için kefaret etmesi için dua ettiğini ifade eder.
Öyle bir rahmet peygamberi ki, bela dahi okusa rahmete inkılab ediyor.
Ayette de seyyiatleri hasenata tebdil etmeden bahsediliyor.
Delik kovanın suladığı çiçekler örneğinde olduğu gibi;
Kul aczini itiraf ettiği ölçüde
günahları sevaplara dönüşür, tevbesi ve samimiyeti nedeniyle hiç işlemediği hayırları defterinde görecektir.
Şimdi o samimiyet yok,
2x2 eşittir dört hesabıyla amel ediyor, bedel ödediğini sanıyor,
cenneti hak etmiş hissine kapılıyor, yaptığı her şeyde varlık kokusu var, muhabbetten eser yok,
peygamberle ilişkisi kontrat yaptığı herhangi bir şirketle olduğu gibi!...
Her şeyi olan bir insana ne hediye götürebilirsin?
El emeği, göz nurunu!..
manevi değeri olan bir hediye. Samimiyet ve muhabbetinin bir nişanesini…
Allah tela bize samimiyet ihsan eylesin.
Amin
Akıl sevgiyi anlayabilir mi?
Anlar,ama ancak aklı kalbinde olanlarda!..
Feraset niye diyoruz? Akıl ve kalp birlikte ahenkle hareket ettiklerinde, feraset açılıyor.
Yoksa bu anlattıklarımız da düz akılla anlaşılmaz.
Hakikat sahasında görünen kısım acaba kaçta kaçı işgal eder?
Hadisi şeriflerden öğreniyoruz ki
secdede bir meleğin bulunmadığı bir karış yer yoktur.
Sinemadaki perde gibiyiz, tek gerçek biziz zannediyoruz. Ölümle ancak ışıklar yanıyor.
Aslında hayatı o denli dar yaşıyoruz ki, dünya bile büyük görünüyor,
oysa Azrail (AS) elindeki bir leğen mesabesinde olduğu bildiriliyor ki o buradan insanları alıp ruhlarla bedenleri ayırıyor.
Öne çıkardığımız ve değer verdiğimiz şeyler bize daha gerçek görünüyor.
Bir şeye sabretmemiz ve tevekkül etmemizdense
pahalı bir hediye almamız bize daha gerçek bir menfaat gibi geliyor.
Tam teşekküllü bir hastanede olmak neden insana güven veriyor?
İtikadda bir boşluk var da, o onun yerini dolduruyor demek ki.
Her şey yerli yerine oturduğu zaman paniğe yer olmaz.
Hayatında sen varsın ve Rabbin var.
Sana yol gösteren peygamberin var.
Bunlarla doldurduğun sahaya maddiyat bulaşmadığı ölçüde huzurlu yaşar,
boşlukların olup da maddiyat buralara dolmaya başladığında sıkıntı ve hüsran baş gösterecektir.
"Kim Rabbinin makamından korktu da nefsinin heva ve heveslerine uymadıysa, onun varacağı yer cennettir"
diye müjdeleniyor Kur’anı Kerim’de…
Allah tealadan korkanlara iki cennetin müjdelendiği ayet de var.
O(cc)’ndan korkan, başka şeyden korkmaz, hakkıyla korkuyorsa.
Dünyası da cennet oluyor.
Allah korkusu O’(cc)na yaklaştırır; bozulanı dengeleyici korkudur.
Eline tehlikeli şeyi alan çocuk, babasından korkup bıraktığında kendine zarar vermekten kurtulur.
O korku olmadığında
yağmur gibi yağacak olan dünyevi korkular yıkıcı, dengeyi bozucu korkulardır.
Allahu tealadan korkmak büyük iş,
sabretmek zor gibi gelenler düşünsün:
nefsimiz adına ne cömertlikler yapıyor, ne zorluklara katlanıyor, nelere sabrediyor, ne yükler altına giriyoruz?
Nefse uymasan yaşamayacağın ne huzursuzluklar yaşıyorsun,
ki o konularda Rabbinin dediğine uysan, doğruda sabretsen
huzurun kaçmayacak, elindeki nimetlerden olmayacaktın.
Pek çok ailenin bugün parçalanmasının sebebi nefse uyulması,
Allahu tealanın emirlerinin kulak ardı edilmesi değil mi?
Allah Kur’anında vaad ediyor:
“Allah (cc) size kolaylık diler, zorluk dilemez” diyor... Var mı ötesi?
Nerede sıkıntı var, sorun var, o noktanın Allah (cc) ile buluşması lazım demektir.
Bu kolaylığı görmemenin de sebebi
Dünya sevgisiyle malul olmak,
neye göre yaşadığını fark etmeden, kalbimizdeki Dünya sevgisiyle, her zahmeti maddiyat için çekmek…
10-12-2012
GERÇEK TEVBE
Eşrefi mahlukat olmanın gereği, emaneti taşıyabileceğine inanmaktır.
İmanın aşamayacağı hiç bir engel yoktur.
Tevbe etmek; pişman olmak ve bir daha yapmamaya inanarak söz vermek… yapılabilir!
Yaptığı işte pişmanlık galip olacak.
Halini itiraf edip düzeltmeye söz vermek ve bunda sebat etmek için gerçekten inanmak lazım.
Halin sana galip geliyorsa
onu besleyen, hayat veren damarları bir bir koparacaksın. “vaz geçemiyorum” dediğin an yenildin zaten.
Yanlışın devamı bir yerde uhrevi cezanın da devamına işaret edilebilir. Bu durum adım adım imanın zayi edilmesine gidebilir.
İmanını da içine alacak bir çukura doğru yol almaya devam etmek mi, yoksa yüz çevirip Hakka yönelmek mi?
Günahı düşünce alanından çıkardığın zaman, onun yerine koyacağın şey hak olmalı.
İstiğfar gibi, salevat gibi.
Kalbi bulandıran dünyevî düşünceyi ise hafife almalı.
Her kim Allah’a güvenirse Allah onun için bir çıkış ortaya çıkarır (Talak suresi 3)
Allahu teala’nın hazinesinden istediğini bilen,
istediği şeyin zor mu, mümkün görünüyor mu olduğunu düşünmez.
Sonunda istediğin, dua ettiğin şeyler senin istediğin şekliyle gerçekleşebilir veya takdir başka şekilde zuhur edebilir,
ama her iki halde de tevbe edenin hayrına olan gerçekleşmiş olacaktır. Bunun bilincinde olunmalı.
HANGİ AKIL; HANGİ BİLGİ?
Peygamberimiz(SAV) “siz dünyanızı daha iyi bilirsiniz” buyuruyor. Peki bir insan bu halde de Rasulullah (SAV)’a tam itaat ve ittiba gösterse bir şey kaybetmiş olur mu?
Sahabe ilk dönemlerde “bunu sana Allah mı vahyetti, kendi görüşün mü?” diye sorguluyordu, evet. Ama sonraları nasıl bir teslimiyet kazandı
“bugün günlerden ne gündür” diye sorunca peygamberi; “Allah ve Rasulü daha iyi bilir” deme noktasına geldi.
Onların da aklı, fikirleri vardı.
Hatta bir tanesi mescidi nebeviye daha girmeden içeriden Rasulullah (SAV)’ın “otur” seslenişini duyuyor ve olduğu yere oturuyor.
Ona denmemiş olmasını umursamıyor bile,
işittiği emre itaat ederek Kur’andaki: “işittik ve itaat ettik” emri ilahisine uymaya çalışıyor.
Bir şey mi kaybediyor? Rasulullah (SAV) mescidin dışına çıkıp o sahabeyi kucaklıyor.
Rabbimizin bize vermeyi istediği şey başkadır, bizim Rabbimizden istediğimiz başkadır!..
sen O zül celalin verebileceklerini isteyemezsin bile. Kul olarak aczimizi bilmeliyiz.
Kehf surei şerifi’nde geçen Hızır kıssası bize
Allahu teala’nın arzında her bilenin üzerinde bir bilen olduğunu gösteriyor…
18-12-2012
YAKITIMIZI SIRTIMIZDA TAŞIYORSAK?..
Dünya ve içindekiler, hatta alem çok az bir menfaattir.
Bunun hepsinin tasarrufunun verilmesi ile, bu kitabı elinle kaldırman arasında ehemmiyetli bir fark yoktur.
Kafirlerin yeyip içebildiği, şeytanın Dünyanın bir ucundan diğerine gidebildiği bir yerde tasarruf yetkisi verilmesi mi büyüktür, Allah teala’nın zikrini yapabilmek mi?..
Büyük olan Zikrullah’tır.
Dünyada mal ve mülkten bolca nimetlendirilen insanların yanında hiçbir şeyi olmayan insanlar var. O zaman bunların hak iddia etmesi gerekmez miydi?
İşte asıl nimet maddi Dünyadaki nimet değildir.
Manevi nimeti gördüğün zaman bir insanda; o insanın büyüklüğünü mü anlarsın, o nimeti verenin büyüklüğünü mü?
Denirse ki o insana verilen tasarrufu o kişi yapıyor, onun bir hasletidir, evet bu şirk’tir.
Denirse ki mülk Allah teala’nındır, saydıkları arasında en büyüğü Zatı celalinin zikridir,
o vakit bu Dünyadan bana verdiği bir zerre olmuş, hepsi olmuş ne fark eder?
Ğaybeti Kübra ve ğaybeti suğra vardır. Nefsini de unutur bazı insanlar bu yolda.
Bir insan ki her şeyde Rabbinin tecellisini görür, kendi nefsinde de sadece Rabbinin azametini, büyüklüğünü temaşa eder,
Ben bunları kendi kendime yapamazdım,
bu el, bu ayak ne büyük bir kudretin eseri, bana verdiği şu kabiliyetleri ben kendim tahsil edemezdim gibi..
Kendine bakınca Hak teala’yı görmesi bu demektir, kendini ilah görmesi demek değil.
Dünya ana rahmi ve ölüm de doğumsa,
bu Dünyadan tahsil edemediğimiz şeyler öte tarafta bir ömür boyu sakatlık ve eksiklik sayılmalı.
Bereket Allahu teala’nın rahmeti var ki, geçmiş hataların dahi telafisi mümkün.
O yüce Rab’den bir anlık gafletin bize neler kaybettirdiğini bir bilebilsek…
Ölüm anında Dünyaya ait bütün duygu, düşünce ve hesaplar senden sıyrılacak.
Dünyada yalnız kaldığın, elini eteğini çektiğin anlarda Rabbinle beraberliğin huzurunu tahsil edemediysen ve Dünyalık Düşünce ve vesveseler seni oyaladıysa, ölüm anında manevi boşluğunu düşünebiliyor musun?
O an Rabbinle beraberliğinin kalitesi ortaya çıkacak: ne kadar beraberdin?
Dünyada beraberliğin kadir kıymetini bilmiş, halel getirmemiş olan kişi, o an Rabbine yürüyen kişidir işte.
Dünyada bizi oyalayan ve kendimizi aldattığımız dostluklar bize zarar veren dostluklardır. Elimize aldığımız her Dünyalık nimete o kadar kıymet verelim.
Kafirlerin Kur’an okunurken gürültü yapın, o kelam insanlara ulaşmasın, dedikleri gibi
nefis de sohbette saltanatını sarsacak bir şey söylendiğinde sohbetten aldığı zevk bitiyor, sıkıntı başlıyor.
Göğe yükselen binaların doğayla uyumsuz o çirkin ve sivri görüntüsünün manevi karşılığı da vardır, o da insanın sivriliğidir.
Eskiden öldürmenin bir çeşidi vardı, sarhoş edici şeyler bir gruptu,
modernlikle çeşitlenen ve artan bunlar oldu. Bu, insanın maddeyi ilahlaştırıp kendi değerini heba etmesindendir.
Bugün insan teknoloji ve para gibi ilahların elinde sarf malzemesi konumunda, kobay olarak kullanılsa bir şey lazım gelmiyor.
Beden sonsuz taleplere sahip. Oysa ona iliştirilmiş olan maddi göz sadece maddeyi görebiliyor.
Maneviyatı sonsuz ve sınırsız görmek, maddiyatı sonlu ve sınırlı görmek gerekirken
maddi ihtiyaçlar sonsuz ve sınırsız denilerek madde ve mana tamamen ters yerlere yerleştirilmiş.
Göz maddedir, görmek manevidir. Maddeden ötesini göremeyen bir göz, görmemektedir.
“bakışında ibret olmazsa anın,
başı üzerinde taşıdığı düşmanıdır insanın”
sözü ahrette verilmiş uzuvların aleyhimize şahit olmasıyla ilgili söylenmiştir.
İnsan kendisini nasıl alçaltıyor Dünya adına, Rabbi kendisine o kadar kıymet vermişken.
kendisini Rabbi karşısında alçaltmış olsaydı Rabbi katındaki değeri ortaya çıkacaktı o zaman. Ama Dünyayı yüce bildi.
Yücelmek ve alçalmak da ters yerlere yerleştirilmiş. insanlar ne parası, ne makamı, ne de ilmiyle yücelir.
Takvasına sebeb olmadıkça hepsi onu alçaltacaktır.
İnsanın Dünyadan aldığı her şey Allah teala’ya varmak için yakıt olursa değer kazanır. O yakıt yakıp Rabbine ulaştırıyorsa rahmet olur, yoksa yol kesen olur. sen galon galon benzinle yürüyebilir misin taşımaya kalkarsan? Onların hepsi Rabbin yolunda yakmak içindir!..
Kainatta yekparelik var. Bütünlük içeriyor. Bir hadise üzerinde kulluk karnesi her dersten ortaya çıkar.
Senin tek bir tavrın MR gibi çok yönlü şeyleri ortaya çıkarır,
senin kulluk kaliteni belirleyen neler gizlidir o tek tavrında.
Her anın vesvesesi de imtihanı da farklıdır.
Bir insan ibadet ve hayırlı hizmetler yaptığı zaman kendisini cennete daha yakın hissediyorsa, o ameline güveniyor demektir, denilmiş.
Her adımda yeni imtihan var.
Allah teala için, diyoruz.. Allah teala için bir şey yapmak o kadar basit bir şey değil.
Onu ıhlasla işlemek ve onu sağ salim Rabbine ulaştırabilmek
senin maddi varlığının ona katılmamasıyla mümkün.
bu da fenafillah ile olur, başka nasıl olacak?
Muhsin olan, Allahu tela’yı görür gibi amel eden insanda
günahlarının çokluğunu ve Allahu teala’nın rahmetine muhtaçlığını anlama hali artar.
Kur’andaki sır: bu yüzden "Allahu teala’dan ancak alimler korkar!"
Zira kullukta ilerledikçe perde kalkar ve kendinde keramet görmeyip Rabbinin azametini görür.
O insan kendine baktığında da, Rabbinin azametini gören insandır.
Bilinecek ki, kim olursa olsun,
Allahu teala adaletiyle muamele edecek olursa, azaptan kurtulamaz…
18-12-2012
Dünya ve içindekiler, hatta alem, çok az bir menfaattir.
Bunun hepsinin tasarrufunun sana verilmesi ile bu kitabı elinle kaldırman arasında, ehemmiyetli bir fark yoktur.
Kafirlerin yeyip içebildiği, şeytanın Dünyanın bir ucundan diğerine gidebildiği bir yerde tasarruf yetkisi verilmesi mi büyüktür,
Allah Teala’nın zikrini yapabilmek mi?
Büyük olan Zikrullah’tır.
Dünyada mal ve mülkten bolca nimetlendirilen insanların yanında, hiçbir şeyi olmayan insanlar var.
O zaman bunların hak iddia etmesi gerekmez miydi?
İşte asıl nimet maddi Dünyadaki nimet değildir.
Manevi nimeti gördüğün zaman bir insanda;
o insanın büyüklüğünü mü anlarsın, o nimeti verenin büyüklüğünü mü?
Denirse ki o insana verilen tasarrufu o kişi yapıyor, onun bir hasletidir, evet bu şirk’tir.
Denirse ki mülk Allah Teala’nındır, saydıkları arasında en büyüğü, Zatı Celalinin zikridir,
o vakit bu Dünyadan bana verdiği bir zerre olmuş, hepsi olmuş
ne fark eder?.
Ğaybeti Kübra ve ğaybeti suğra vardır.
Nefsini de unutur bazı insanlar bu yolda.
Bir insan ki her şeyde Rabbinin tecellisini görür,
kendi nefsinde de sadece Rabbinin azametini, büyüklüğünü temaşa eder.
Ben bunları kendi kendime yapamazdım.. Bu el, bu ayak ne büyük bir kudretin eseri, bana verdiği şu kabiliyetleri ben kendim tahsil edemezdim gibi..
Kendine bakınca Hak Teala’yı görmesi bu demektir, kendini ilah görmesi demek değil.
Dünya ana rahmi ve ölüm de doğumsa,
bu Dünyadan tahsil edemediğimiz şeyler öte tarafta bir ömür boyu sakatlık ve eksiklik sayılmalı.
Bereket Allahu teala’nın rahmeti var ki, geçmiş hataların dahi telafisi mümkün.
O yüce Rab’den bir anlık gafletin bize neler kaybettirdiğini bir bilebilsek…
Ölüm anında Dünyaya ait bütün duygu, düşünce ve hesaplar senden sıyrılacak.
Dünyada yalnız kaldığın, elini eteğini çektiğin anlarda, Rabbinle beraberliğin huzurunu tahsil edemediysen
ve Dünyalık Düşünce ve vesveseler seni oyaladıysa... ölüm anında manevi boşluğunu düşünebiliyor musun?
O an Rabbinle beraberliğinin kalitesi ortaya çıkacak:
ne kadar beraberdin?..
Dünyada beraberliğin kadir kıymetini bilmiş, halel getirmemiş olan kişi, o an Rabbine yürüyen kişidir işte.
Dünyada bizi oyalayan ve kendimizi aldattığımız dostluklar bize zarar veren dostluklardır.
Elimize aldığımız her Dünyalık nimete o kadar kıymet verelim..
Kafirlerin: 'Kur’an okunurken gürültü yapın, o kelam insanlara ulaşmasın' dedikleri gibi
nefis de sohbette saltanatını sarsacak bir şey söylendiğinde, sohbetten aldığı zevk bitiyor, sıkıntı başlıyor.
İnsan kendisini nasıl alçaltıyor Dünya adına, Rabbi kendisine o kadar kıymet vermişken.
Kendisini Rabbi karşısında alçaltmış olsaydı, Rabbi katındaki değeri ortaya çıkacaktı o zaman. Ama Dünyayı yüce bildi.
Yücelmek ve alçalmak da ters yerlere yerleştirilmiş.
İnsanlar ne parası, ne makamı, ne de ilmiyle yücelir. Takvasına sebeb olmadıkça hepsi onu alçaltacaktır.
İnsanın Dünyadan aldığı her şey, Allah Teala’ya varmak için yakıt olursa değer kazanır. O yakıt yakıp Rabbine ulaştırıyorsa rahmet olur, yoksa yol kesen olur. Sen galon galon benzinle yürüyebilir misin taşımaya kalkarsan?
Onların hepsi Rabbin yolunda yakmak içindir!..
Kainatta yekparelik var. Bütünlük içeriyor.
Senin tek bir tavrın MR gibi çok yönlü şeyleri ortaya çıkarır,
senin kulluk kaliteni belirleyen neler gizlidir o tek tavrında. Her anın vesvesesi de imtihanı da farklıdır.
Bir insan ibadet ve hayırlı hizmetler yaptığı zaman kendisini cennete daha yakın hissediyorsa, o ameline güveniyor demektir denilmiş.
Her adımda yeni imtihan var.
Allah Teala için, diyoruz, Allah Teala için bir şey yapmak o kadar basit bir şey değil.
Onu ıhlasla işlemek ve onu sağ salim Rabbine ulaştırabilmek, senin maddi varlığının ona katılmamasıyla mümkün.
bu da fenafillah ile olur, başka nasıl olacak?
Muhsin olan, Allahu Teala’yı görür gibi amel eden insanda
günahlarının çokluğunu ve Allahu teala’nın rahmetine muhtaçlığını anlama hali artar.
Kur’andaki sır: bu yüzden "Allahu Teala’dan ancak alimler korkar!"
Zira kullukta ilerledikçe perde kalkar ve kendinde keramet görmeyip Rabbinin azametini görür.
O insan kendine baktığında da Rabbinin azametini gören insandır.
Bilinecek ki kim olursa olsun, Allahu Teala adaletiyle muamele edecek olursa, azaptan kurtulamaz…
20-12-2012
Bizim duruşumuz: -Allahtan korkmak,
-Allahı çokça zikretmek,
-Yardımı, insafı kafirden beklememektir.
Cihadın amacı zafer kazanmak değildir.
Bizden istenen cihad etmektir, mücadeledir. Zira kimse Allah teala’dan alacaklı değildir.
Zaten yaptığın işte zararın yok, bir şey feda etmiyorsun. Ölsen şehid, kalsan gazisin.
Beklenti böyle olmazsa inancına vesveseler düşmeye başlar.
E her şeyi yaptık, olmadı demeye başlayabilir
Dua ve ilticanın kabulü olarak sadece istediğinin verilmesini kabul etmek
duayı cendereye kapatmaktır.
Her şekilde kabul edilip ihsan’a mazhar olunacağını bilmek gerekir.
Allahu teala’ya teslim olduktan sonra neticenin ne olduğunun önemi kalmamalı.
Kafir, özgürlüğü elinden gitmiş; Dünyaya köle olmuş bir zavallıdır.
Ele geçirdiği erk zahirde ne gibi görünürse görünsün, köledirler.
Filistinlileir İsraililerin, İsraillileri Filistinlilerin yerine koysanız
bir tane Yahudiyi o topraklarda bulabilir misiniz bir gün sonra?
Soba borusundan yapılmış füzeler başıma düşer de ölürüm diye
sığınaklarda yatıyorlar sınır bölgelerinde.
Öbür taraftaki huzura baktığın zaman, işte bu kemalat derecesi ne olursa olsun imanın zaferidir.
Dünya mü’minin zindanı, kafirin cennetidir, denirken
bu, ahiretlerindeki yerlerine göredir.
Eğer dünyadaki kafirler kamil bir imanın huzurunu, saltanatını bilselerdi
her şeylerini vererek onu tahsil etmeye çalışacaklardı.
Rasulullah (SAV) taşlanmış bir halde “onları affet, bilmiyorlar” diye Rabbine iltica etmiştir;
çünkü biliyordu ki kendi kendilerini taşlamaktalar, rahmetten kaçmakta ve mahrum kalmaktalardı.
Kur’an gözüyle baktığın zaman üstünlüğün dünyada olmadığı ortaya çıkıyor zaten.
Ashabı Kehf o zalim imparatorluk döneminde yattı,
kalktıklarında bulundukları arzda hakkın hakimiyetini gördüler.
Kafirin değer verdiği saha üzerinde onun değer verdikleriyle yarışmak değil,
Rabbinin değer verdiği şeylerin tahsilatına çalışmaktır olay. Galibiyet budur..
TAKE HOME MESSAGES
“kim Allahu teala’dan korkarsa o onlara darlıktan çıkış nasip eder ve onu ummadığı yerden rıızklandırır.
Kim Allaha güvenip dayanırsa Allah ona yeter.”(Talak suresi 3)
Biz Allahu teala’nın dinine hizmet ermeye kalkarken
Allahu teala’nın dinini çiğneyerek yapmaya kalkıyoruz.
Bu olmaz. Biz hep nefsimizi temize çıkarıyoruz.
Nefsini hedef tahtasına koymadan taşlar yerine oturmuyor. Sıkıntı burada.
Daima bir günah keçisi buluyoruz.
Rabbimiz “siz halinizi değiştirmedikçe Allah sizi değiştirmeyecek” buyuruyor. (Rad 11, Enfal 53)
28-12-2012
Senin yapacağın mü’min insanın içine bir tohum atmaktan ibarettir, kimseyi zorlayamazsın.
Mümin olan kişide o zaten sürekli zihnini meşgul etmeye başlayacak, rahat bırakmayacak.
Nefsi emmare’deki şeytan vesvesesine karşılık, nefsi mülhime’de o ses kesilince meleğin sesinin ortaya çıkması gibi.
Bal tattıktan sonra şekerli çay artık tatlı gelmemeye başlar. Artık bal tattım, daha beni kandırabilir mi bu çay?..
Amaaa, onu tahsil etmek için edep gerekli!
Bu kıymetli bir hazinedir, ortaya saçılmaz! O kapının dilencisi olacağız başka çare yok…
Hocam, bilmediğimiz bir tadın dilencisi olmak da kolay bir şey değil ki. O motivasyonu bilmediğimiz bir şey için bulmak…
İstemenin, talep etmenin tadını bilebilsek yeter. Dünya için nasıl talep halindeyiz? Gidiyoruz, uğraşıyoruz, araya aracılar koyuyoruz, dilekçeler veriyoruz, geceyi gündüze katıyoruz bir şeyi isteyince. O talep asıl ebedi saadet için olmalı yoksa aleyhine delildir işte; sende o talep kapasitesi var! Sen yüreğinle Dünyayı istedin, iki dudağının arasındaki kelimeyle Beni istedin, denmez mi o zaman? Samimiyetsizliği ortada olan bir dua, sonra yüzüne çarpılmasın ?..
Sadakada bile öyledir.
Kapına gelen dilenciye söylene söylene verirsen, o tasaddukun ne kıymeti var?
Allahu tealanın gönderdiğine böyle, Dünyalık beklediğin kişiye nasıl davranıyorsun, denmez mi?
Çıkartıp verdiğin o 1 lirayı vermeye senin ihtiyacın olduğunu bileceksin.
Onun iç yüzünü araştırmak senin işin değil, araştırıp gerçekten muhtac olduğunu tesbit edersen, daha fazla yardımcı olursun o başka.
Bunu öne sürerek yüz geri çevirmek şeytanın vesvesesi yüzündendir.
Mel’un ister ki vereceksen de, kendi varlık duygunu besleyecek şekilde veresin,
“ben seçtim, ben istedim” , diyen bir nefs ile…
Karşılaştığın her olayda ve her şeyin ardında Rabbini; onu göndereni görebilmek gerekiyor.
Bunu tahsil edebilen şikayetten, sızlanmaktan, olaylardan ders çıkaramadan geçmekten kurtulur.
Sen Rabbinin terbiyesi altına girmeyi iste hele bir…
o kapıya edeple, tüm benliğinle, canınla, malınla müdavim ol.
Allah teala için yapılan işte kesinti olmaz! Kesintiye uğruyorsa, engellere takılıyorsa o amelde sıkıntı var, ıhlası eksiktir.
Kesintiye uğramadan devam eden seninle kabre kadar gelir, bırakmaz seni!..
"Usuldeki eksiklikler vusülü engeller" denilmiştir.
Dünyalık bir şey istediğin zaman nasıl eğilip bükülüyorsun, o zaman esasta ne istediğin, neye talip olduğun ortaya çıkıyor.
İnsanların çoğu ağızla talep ederken Allah’ı esasta talep etmemekteler.
Neye talipsen Allahu teala verecek!
O rahmete, sen perdeler koyarsın.
Yağan rahmete bir şemsiye açarsın, bir damla başına düşmemecesine…
O zat-ı Celal'e perde yok, haşa! sende var.
Bir de Rasulullah (SAV) var ki yağmur yağınca başını açıyor; rahmet ayaklarımıza değmeden önce başımıza değsin diye!..
nasıl bir edep… istemeden istemeye fark var.
Allah teala’dan alacaklı gibi istenmez. Rabbimiz samimiyet istiyor.
Kim ne derse desin, yaşantımızla Rabbimize diyoruz ki:
“ben seni şu kadar istiyorum. Rasulünün(SAV) kıymeti benim yanımda şu kadardır. Emirlerin benim yanımda şu kadar geçerli.”
Hesap gününde de, kendi tercih etmiş olduğumuz yerimizi buluyoruz,
Rabbimiz kullarına zulmetmez.
Allahu teala’ya ne kadar ihtiyacınız varsa,
o kadar O zül celalin yolunda uğraşın vesselam.
Allah teala’ya teslim olmak, her şeyi teslim almaktır.
29-12-2012
Ahiret tarafından Dünya farklı görünür, Dünya tarafından farklı….
Mesela burada çocukların, torunların, anne ve baban hep çok farklı yerlerde görünür. Orada ise herkes 33 yaşında, akran olacak.
Aslen hepsi müstakil, farklı bireyler, imtihandalar ve senin de imtihanınlar.
Duygusal baktığınız zaman doğru tavırları koyamazsınız.
Ahirette insanın yakasına ilk yapışacak olan, riyaseti altındaki hanımı ve çocuklarıdır.
Şimdi erkek evin reisidir, denince bizim toplumumuzda erkeklerin hoşuna gidiyor, hepsi ailemizin bize itaat edecek falan diye.
Toplumumuzda riyaset saltanatla karıştırılıyor.
Oysa ahiret nazarıyla bakarsan hepsi hesap, kitap… sorumlu olduğun aileni ateşten korumakla emrolunmuşsun gücün yettiğince…
Duygusal yaklaşırsan, merhametten maraz doğar sözü gerçek olabilir!..
kimse Allah Teala ve Rasulullah(SAV) dan daha merhametli olamaz,
bunu bilerek şer’i hududları muhafaza etmeyen bir iltimas gösterirsin, o hem sana mesuliyet olur,
hem de senin toleransınla o hududları çiğneyen evladu iyalin, öbür tarafta senden şikayetçi olurlar…
Ölüm değildir müşkül olan, öbür tarafta buluşmayı engelleyebilecek şekilde yerine getirilmeyen vazife ve sorumluluklardır.
Annem öldü diye ağlamasın kimse; ben ona vazifemi yapabildim mi diye endişelensin.
Ölüm değildir müşkül olan; Dünyada sevgisini kalbimize koyduğumuz onlarca şeyden sökülüp alınmaktır.
Ölmeden önce ölümün hesabını yapmış, rabıtasıyla meşgul olmuş,
o sevgileri nefsi-şahsi yönleriyle kalbinden çıkarmış, Allah için sevgi haline getirmiş,
nefsini önden hesaba çekmiş olan kişi için ölüm çok farklıdır.
Ölümü hatırlamak nefsani bir amelde lezzetini kırar,
Allahu teala rızası için yapılan işte ise, alınan lezzeti arttırır.
Hayata yaygınlaştırdığımızda da bu böyle.
Allahu teala için yaşanan hayatta, ölümü hatırlamak yeis değil, mutluluk sebebidir.
Ölüm düşüncesinden rahatsızlık duymak bir yana, sever artık böyle kişi.
Ölümden rahatsızlık duymak da bizim eksikliğimizdendir.
Allah tealaya kavuşmayı mı istemiyoruz? Kendimizi bu yönden sorgulayalım.
Yoksa sevdiğim ne zaman çağıracak, diye bekliyor muyuz?
İnsanların ve meşhur hocaların yanlışları gündeme getirildiğinde:
Müslüman kendisine azimet, kardeşine ruhsatla bakacak.
Hasan Basri hz diyor ki: "bir kişi diğeri aleyhinde sui zanda bulunsa ve isabet etse mes’ul olur.
Zira içeriğini bilmediğimiz hususlarda hüsni zan etmekle ilgili Kur’ani emir vardır.
Yine bir kişi diğerine hüsni zan etse ve isabet etmese, ecir kazanır."
Bir rüya görmüştüm, herkese tabak dağıtılıyor, hepsinde bir tabak içine sığdırılmış; kefenlenmiş birer cenaze.
Gıybet çok dehşetli bir şeydir.
Birisinin aleyhine bir şey söyleyen haklı bile olsa, kendisine imtihan kapısı açmış olur.
Ona gel de sen yap bakalım, denirse ne olacak?
İnsanın ağzından çıkan her söz bir tohum gibidir, yıllar sonra önüne engel olarak çıkabilir!
Her türlü fuzuli işe, söze istiğfar etmek lazım ki onlardan da temizlenelim,
yoksa idrak körelebilir, dimağ kapanabilir, aklı selim körelebilir!..
Kur’anda Allahu teala iki eman vermiş:
“sen içlerindeyken Rabbin onlara azab edecek değildir.
İstiğfar ettikleri sürece Rabbin onlara azab edecek değildir.”
Bugün Rasulullah (SAV)’ın sünnetine uymak yoluyla O Rasul (SAV) ile beraberlik ve istiğfara sarılacağız.
Yanlışı olan kişiler ifşa edilmeden
Rasulullah (SAV)’ın metoduyla ortaya yanlışlar söylenerek hakkı tesbit etmek ve ilan etmek gerekir, yanlışı yapanı değil.
Şöhret afetine onu Hak teala düşürmesin, onun bu özelliğini İslam’a hizmete vesile hale getirsin o zatın.
Ama hoca vasfı var diye haram ya da itikaden yanlış olan düşüncelere hoş bakamayız, kim iddia ederse etsin.
Ama şahısları konuşmadan yanlışları dile getirmek gerekir ki hak olan ortaya çıksın.
Fitne çıkmasına sebep olacak yerde söylenen doğru da, doğru yerde söylenmemiş demektir.
Her birimizin hatası kusuru var.
Herkesin hataları nedeniyle üzerine bir çizik atacak olsak çizilmeyen kimse kalmaz, ben başta olmak üzere.
"Bir kişiye duyduğu şeyi söylemesi günah olarak yeter" hadisi şerifi var.
Bizim kendimizi başta sorgulamamız lazım başkalarından önce.
“zannın çoğundan sakının” mealindeki ayeti kerimeyi okuduğumda manası beni korkuttu. Adeta:
“kullarım, ben sizi öyle şeylerle imtihan ederim ki
görünen yüzüne bakarsanız yanlış yaparsınız” deniliyor gibi hissettim…
Bizim kalplerimiz
çirkinliği, kötülüğü değil, güzelliği görmeye ayarlı olsun;
çöplükteki köpek ölüsünde güzel bir yön görebilen Rasulullah (SAV)’ın ümmeti olarak…
Yanlışta olan insanların da güzel hasletlerini fark edebilir hale gelebilir insan böylece.
Pazara gidince her şeyin güzelini seçiyoruz da neden hayatta bunu yapmıyoruz?
Bir insan alim dahi olsa çok basit hatalar yapabilir. İnsan kusursuz olmaz ki…
İmam Nevevi’nin hac menasiki kitabı tüm hacla ilgili ilmihal bilgilerinin kaynağı olmuş.
O dahi unutarak Kabe'ye girer girmez tahiyyetül mescid namazı kılmış.
Biz insanları kusursuz görmeye değil, kusurlarını aramaya da değil, faziletlerinden istifade etmeye çalışacağız.
Müridin şeyhte gördüğü yanlış görünen şeyleri hayra yorması tavsiye edilir
ama bu hatasız görmek için değil, rehberliğine ihtiyaç duyduğu insan kusurlu olsa da
onu ilahlaştırmadan hüsni zanla, hayra yormayla, istifadesini kesmemek içindir.
Zira her şeyi "kusursuz olursa benim rehberim olabilir" diyecek olursa; böyle bir insan var mı?
Rasulullah (SAV) bir sene "hurmayı aşılamayın" dedi ve o sene hurmalar iyi mahsul vermedi. Onun üzerine: "Dünyanızı benden daha iyi bilirsiniz” buyurdu.
Ama Rasulullah (SAV)’ın dediğini yapan yine kazanmış olmuştur.
"ballar balını buldum, kovanım yağma olsun" denilmiş ya…
.....
Biz fırka-i Naciye olduk, demek dahi iddiada bulunmaktadır,
iddia olursa isbat istenir !..
Şu defterlere bir yakından bakalım, derlerse ne olur?
Hasanı Basri hz 10 günlük itikaftan çıkarken, beti benzi korkudan sararmış halde görmüşler.
Bu halin nendeni sorulduğunda demiş ki:
“Allaha yemin olsun ki benim günahkar olduğum kesindir.
Ama amellerimizin kabul olup olmadığını bilemiyoruz”
Rasulullah (SAV) buyuruyorsa ki: “bazılarınızın orucu sadece aç ve susuz kalmaktan ibarettir”
demek ki oruç şu saatten şu saate aç ve susuz kalmak değilmiş.
Bizdeki sıkıntı her şeyi matematik gibi algılamakta.
Soru:Fıkhi hükümleri eğip bükmeye çalışanların çok olduğu bir toplumda fıkhı matematikleştirme tuzağına düşmemek çok zor ama..
Cevap:Manevi fıkıhla zahir fıkıh aslen çelişmez. Senin itiraz ettiğin olayda senin gördüğün çelişkiyi ben görmüyorum. Aynı konuda farklı fıkhi hükümler ya da hadisler gördüğünde arada çelişki görmek eksik bir bakıştır.
Haller farklıdır. Peygamberimiz (SAV) aynı soruyu soran değişik sahabelere farklı cevaplar vermiş. Onun hali o cevabı gerektiriyor, bunun hali diğerini.
CİNLER
Besmelesiz yapılan işlerden dolayı insana cinler musallat olabilir. Bir de haklarına giren eylemlere dikkat etmek gerekli.
Euzü bi kelimetillahittaammaati min şerri ma khalak
denildiği zaman cinlerin yaklaşamadığını tecrübe etmiş imam Şaranî.
Muavizeteyn sureleri de bu anlamda çok kıymetlidir,
her namazdan sonra ayetel kürsiye ek olarak ıhlası şerifle birlikte okunmalı.
Esselamu aleykum ya dare kavmil müminin inşallahu biküm lahikun, mezarlığa ziyaret sırasında okunacak dua.
31-12-2012
Hiçbir insan diğerine benzemez. Bu, Allah teala’nın kesret içinde vahdet tecellisidir. Hiçbir yaprağın diğerine benzemediği gibi.
Aslen fıtratında var olan cevheri ortaya çıkarmak için
nefsinin zaaflarını saptayıp mücahede ile bunları izale etmek,
nefsi kapatmış olan örtüyü kaldırarak kendi vazifesini ifa edebilecek hale gelmek gerekiyor.
Bu davada kopya çekmek olmaz!
Kur’an ve sünnetin rehberliği içimizdeki selim fıtratı ortaya çıkartır ama herkesin işlevi farklı şekilde gelişecektir.
Bu yüzden bizim yapmamız gereken tahsilat, aslında kendi içimizdedir.
O yüzden sohbet edilirken içimizdeki hasletleri tetikleyerek harekete geçirir, anlatılanları içselleştiririz.
Sevgi, sevenin haliyle hallenmektir.
Sevilen seveni şekillendirecek. Allahu teala sevgisi varsa, istediğinin verilmesi- verilmemesi hesabı yoktur orada.
Aksi menfaat hesabıdır, sevgi değildir.
Korktuğu için itaat edenin durumu da sevgidir ama bir mertebesi.
Bir kişi babasından korkusu saikiyle itaat ediyor olabilir. ödül beklentisi nedeniyle itaat edilebilir.
Bir de katıksız sevgi vardır ki asıl itaat ve asıl sevgi odur. Yunus’un: “isteyene ver onları, bana seni gerek seni” deyişi bu anlamdadır.
Yoksa Allahu teala’nın cennetini hafife almak da, cehennemi hafife almak gibi, küfürdür.
Abid Allahu teala’ya nasıl kulluk yapayım diye uğraşır.
Arif ise Allahu teala o an nasıl tecelli edecek diye bakar.
Abidin hesabı bir ölçüde kendisiyle iken,
arif o an Rabbinin kendisinden tam olarak ne istediğini anlamanın derdindedir.
Yaşadığın anın işaret ettiği hakikatle buluşabilirsin veya buluşamayabilirsin,
ama her halükarda hakikatin taşıyıcısısın.
Takkem yamuldu zannedip düzeltirsin ama belki de altında yamulan sensindir, takken olması gerektiği gibi duruyordur.
Başımıza gelenler karşısında duruşumuz çok önemlidir.
Günahların bile hayır işlemiş gibi tebdili mümkün olduğu müjdesi var.
Teslimiyet varsa, artık teslim ettiğin şeyin hesabını gütmemen lazım.
Hz Yakub’un (AS) Yusuf (AS) dan 30 yıl ayrı kalması, evladını verememenin sonucu olabilir.
Verdiği zaman bitti.
Hz İbrahim (AS) ise hemen vaz geçtiği evladından ayrılık yaşamadı,
imtihanı orada bitti.
Teslim olan kişide musibetten rahatsız olan duygu ortadan kalktığı için, bu durum değişmese de sorun yoktur ortada.
Biz zannediyoruz ki teslim olunca Allahu teala beklentimizi ihsan eder.
Hayır, daha da hayırlısını ihsan eder!
O beklenti de Allahu teala’nın vereceği nimeti daraltmaktır bir yerde.
Teslimiyet bir kelime ama o kadar basit değildir.
Bu anlayışı besleyen şeyler bedeninde azaltmaya çalışmak lazım.
İstediğin olmadı mı? Bir kere şunu düşün:
Allahu Taala’nın mülkündesin ve O zül celalden alacaklı değilsin!
İkincisi:
Başıma gelen hali ben mi davet ettim, diye düşünmek lazım.
Geçmişte yaptığım bir hata veya büyük laf nedeniyle başıma gelen bir imtihan olabileceğini bilmeliyim.
Böyle olsa da olmasa da gerçek şu ki duruşum olması gerektiği şekilde olursa, geçmişteki hatam sebeb ise onun hayra tebdiline vesile olacak, yok sadece bir imtihansa Hak teala’ya yakınlık sebebi olacaktır.
Musibette isyan cezaya, sabır ve metanet keffarete, rıza hali derecenin yükselmesine sebebdir.
Huzuru yaşadığımız yer; İslami tepkiler verebildiğimiz yerler,
huzursuzluk yaşadığımız yerler ise nefisle beraberlik yaşadığımız yerlerdir.
Nefsin kahkahası geçicidir, ardından hemen ağzının tadı kaçacaktır.
Varlık öyle bir şey ki çok daha büyük fedakarlıklar yapabildiğin bir konuda
küçücük bir alanda nefsin fırtınalar kopardığını, varlığının ayaklandığını görüp şaşırırsın.
Çok daha büyüğüne eyvallah deyip geçmiş olduğun halde…
bu anlarda da nefsin o alanlarını istiğfar bombardımanına tutmak lazım.
Küçümsememek lazım o zaafları da..
6-1-2013
Adalet Dünyada da tecelli eder. Şu var ki hesabı ahrete kalır.
Hz Musa’ya gösterilen çeşme başındaki hadise gibi, herkes eninde sonunda hakkını alır ama meşru yollarla almadığında mes’ul olur.
Suyu israf edersen su yok olmaz, doğaya katılır. Ama hesabı senden sorulur.
Bedenlerimiz dahi toprağı nereden alındıysa oraya iade edilir.
Gördüğünüz gibi Dünyadan hiçbir şey öbür tarafa götürülemiyor.
Allah teala’nın düzenini kimse bozamaz. Kendi aleyhine kendi düzenini bozanlar olur.
Gece ve gündüzü değiştiremezsin ama kendi biyoritmini bozabilirsin.
Müslüman Dünyayı değiştirmek, dizayn etmek değil;
Hak teala’ya kulluk etmek ve teslim olmakla, dünyanın idaresine talip olacak.
İnsan, doğrunun kendi anladığı yerde; hakikatin kendi hissettiği gibi olduğu noktasındaki inadı yüzünden
ilahi takdirin çarklarının tersine bir duruş sergileyebiliyor. Sonunda ezilen de o oluyor.
Talep ettiğin şeyle ilgili hayırlısını talep edersen
o çarkların yönünde hareket etmiş ve ezilmemiş olursun.
Rabbinin mülkünde kendi istediği olsun diye direten kişi, kendisine en büyük kötülüğü yapmış olur.
En yüce ve en güzeli Rabbi teala’nın takdiridir.
Bunu anlayamasa da böyle kusursuz bir zatı celalin takdirine teslim olabiliyorsa, yine onun hayrına mazhar olur.
Bazı zatlar ise her adımda, takdirin her iş ve oluştaki tecellisini müşahade ederek yürür.
Bu kişinin istekleri Allah teala’nın istediği olmuş olur. İlmi olmayan bu güzelliği teslimiyetle tahsil eder.
Suriye örneğinde olduğu gibi imtihan edilen, şehadete kavuşturulan, dereceleri yükseltilen, Rabblerinin ihsanına mazhar olacak insanlar mı tehlike içerisinde;
yoksa burada konforu yerinde yaşayanlar mı?
Mekke’de 13 yıl her türlü işkenceye maruz kalan, mücadele eden muhacirler Medine’de Rasulullah (SAV)’ın tayin ettiği ensar kardeşlerinden devraldıkları malları düzenleme ve yerleşmeye giriştiklerinde:
“kalplerinizin haşyetle Allah’a yönelmesi zamanı gelmedi mi?” mealindeki ayeti kerime ile uyarıldılar.
İman ve İslam bitti, batı’nın fenni gözümüze battı.
Allah teala Kitab’ında imrenmeyecek olsak, kafirlerin evlerini altın ve değerli taşlardan yapacağını bildiriyor.. Ne demek bu?
Bu Dünya değersiz de onun için.
Dünyevi değerleri karşılaştırmaya, yarıştırmaya başladık.
Biz ki “ben Dünyanın açlığını tokluğuna tercih ettim” diyen bir nebinin ümmetiyiz.
Aileye kadar tüm değerlerini sıfırlamış, tüm araştırmalarını Dünyada ebediyen kalmak üzere kurgulayan insanlara bakarak, onlarla aynı sahada at koşturmaya kalkışıyoruz. İşte bu, keler deliğine girmektir.
Var gücünü, varlığını Dünyaya hasretmiş bir insanla
bu varlığının bir kısmını imana ayırmış halinle yarışamazsın, ancak onun vagonu olursun.
Ne zaman ki imanın hayatının her alanını kaplar, sen gölgenin arkasından gitmeyi bırakırsın,
o zaman Dünya da senin arkandan gelir.
Dünyayı yerli yerine koyan için o, elinde bir misketten farksızdır.
Gölge hayal hükmünde olan bir Dünyada, tasarruf verilmiş zevatın tasarruflarından bahsedilince “ilahlaştırılıyor” hissine kapılanların sıkıntısı da Dünyayı yerli yerine koyamamaktır.
Aynı insan Dünyada ABD’nin izni olmadan bir şey olmaz, diye rahatlıkla söyleyebiliyor.
Şeytan vesvesesiyle söylenen söze itiraz edilmez de, Allah teala için bir söz söylendiğinde benlikler isyan eder.
Mel’unun en büyük ve 1. Vesvesesi: “yapamıyorum” şeklindeki sözdür.
Bu bir yerde, Rabbini itham etmek gibidir. "nefsime uyuyorum da yapmıyorum" dese en azından samimiyettir.
2. vesvesesi ise: her olayda suçu başkalarında aramayı telkin etmesidir.
Bu yüzden insan kendi hatalarını düzeltme yoluna gidemez.
Mü’min kendi dışındaki olaylarda dahi kendi kusuru olup olmadığını, her yerdeki zulümde ne gibi bir payı olduğunu sorgulayan insandır oysa.
İyiler, salihler kucaklaşır, cennet nimetlerini temaşa ederlerken
onlardan ayrı düşmek yetmesin mi ateş olarak bizlere?
Hak teala rızasını ilk sıraya yerleştirmedikçe bu tehlike var.
Ahlakınızı düzeltmek, Rabbimize güzel ibadet etmek bizim için kaçıncı sırada?
Kaçıncı sıradaysa, onun üstündekiler ayak bağımız, yol kesicilerimizdir.
Zira halledemediğimiz düşüncesiyle onlarda oyalanır, bir sonraki basamağa bir türlü geçemeyiz.
Buna Kur’an gözüyle baktığımızda ise “Allah ve Rasulünün önüne geçmeyiniz” ilahi buyruğunu görürüz.
Hak teala’ya ancak Hak teala ile gidilir.
Rıza-i Bari için yaptığın bir işteki ecrine sınır yoktur. Nefsinden bir parça karıştığı zaman o menfaati keser.
“ben yaparım” diye yola çıkmak dahi hayrını keser bir işin. Rabbinin ismiyle, duayla başlanılır. Affı ve rahmeti dilenir.
Kendi yanında olana değil, Rahman’ın indinde olana güvenerek yol alınır.
Mağlubiyet, ilahi desteği alamadığımız yerdedir.
Bir muvaffakiyet karşısında gururlanmak değil, secdeye kapanarak şükretmek zamanıdır.
Muvaffak olamadığımızda yanlışlarımızı tetkik etmek gereklidir.
Zalimin zulmüne karşı durmamak ayrı, başına gelenin Allahu teala’dan olduğunu bilerek boyun eğmek ayrı şeylerdir.
Bir zalim, Allah ehli zata der ki: “siz günahkar olmasanız Rabbiniz bizi size musallat etmezdi”. O da der ki:
“kaderi ilahi adildir, ancak sizler zalimlersiniz”.
Tavrımızı karşımızdaki insan değil, inançlarımız belirlemeli.
“Allah teala vermek istemeseydi, insana dilemeyi vermezdi…”
9-01-2012
Ortaklıkta bereket vardır. İslama uygun olarak sıhhatli ortaklıkta Allahu teala onlarla beraberdir.
Ancak ortaklardan birinin kalbine bir şey gelir de içinde tutarsa o bereket gider.
İçinde taşıdığı temenniler bile konuşulup netleştirilmediği sürece sıkıntı doğurmaya namzettir.
Mel’un da ortaklığı ifsad etmek için girecek delik arar.
Eğer her şartı konuşmazsanız ve açık kapı bırakırsanız sinek küçüktür ama mide bulandırır. İnsanların birbirine karşı hüsnü zannı zedelenir.
Ortamı ısıtacak bir muhabbet için sağlam izolasyona ihtiyaç vardır. İnsanlar konuşurken geniş davranırlar ama icraatta asıl renkleri ortaya çıkar.
Şahitli ve yazılı hale getirilmeli ve her şey inceden inceye kararlaştırılmalı.
Güvenebilirsiniz ama, şeytanın gireceği deliği tıkamak için bu gerekli.
Rızık geniş bir borudan gelir gibidir bize, ancak bunun pasla tıkanması, daralması vardır.
Biz Allah teala’nın hududlarına riayet etmediğimiz, yalana ve günaha kapı araladığımız zaman, rızkımızı kendi kendimize daraltırız.
Ticarette çok badirelerle karşılaşırsınız ve duruşunuzu muhafaza etmek zorlaşır,
ama bunu yapar; doğru duruşta kalırsanız, şehidlerle beraber olma nimeti var. Ama niyeti bu olacak.
Para kazanmak için o işe giren daha baştan niyetinde yanılmıştır. Bu işi yaparken kazanmak kadar kaybetmeyi de sevecek, para gaye haline gelmeyecek.
Bilecek ki en kârlı alışveriş iade malı almaktır!.. böyle düşünen, kârı azaldı diye paniklemez.
Zaten artıran Allahu teala idi, rızkım O zül celalin elinde, diyecektir.
Allahu teala bir kapıyı kapatırsa diğerini açar, diyecek. Stres olmaz bu insanda.
Veresiye verirken, senin mal aldığın kişiye borçlu kalıp ödeme yapamayacak durumda isen, veresiye vermen fıkhen uygun olmaz.
Başkasının malını riske etme hakkın yok.
Ticari muamelelerde kendi razı olacağı şeyi yapması güvenli olandır.
Kâr marjı koyarken kendin bu oranda mal satın almaya razı mısın, düşüneceksin.
Abdurrahman bin Avf’a (RA) nasıl zengin olduğunu soruyorlar,
'hiçbir kâra hayır demedim, hatta yüz deveyi aynı fiyata sattım da sadece koşumları bende kaldı' diyor.
Allahu teala’nın verdiğine kibirlenmeyene o zata, Kibriya daha çok veriyor.
Tamah edeni sıkıntıya neden sokar? O vasıfla huzuruna gelmesin, yanlışını anlayabilsin diye.
Benim başıma geldi bir kez, tamah edip vermediğim fiyatın beşte birine zorla elden çıkarabildim o malı.
11-01-2012
Kur’an Rasululah(SAV)’ın tefsirine muhtaçtır.
Hakim Tirmizi:
Rasullulah (SAV)’a Ebu Hureyre: “Her söylediğinizi yazabilir miyim?” diye sorar. “Evet” cevabını alır.
“sakin halinizle, kızgın halinizle de mi?” diye sorar. “evet” buyurur Rasulullah (SAV).
“Benim hiçbir halimde ağzımdan haktan başka bir şey çıkmaz”…
Namazda huşu
Bir şeye fazla değer verdi isek namaza kadar sirayet eder, tesirini gösterir.
Bir insan topa değer vermezse kendisine “fener 10 gol attı” dediğinizde hiçbir tesir altında kalmaz. Oysa bazıları için hayat bayram olmuş.
Bu, onu kalbine koymadan dolayıdır. Zikri ve fikri ondan Hak teala cihetine çekmek için gayret,
o hususla beraberliği azaltmak; en azından gönlünden çıkartmak gerekir.
Ashabı kiram namazda zihnini meşgul eden malını tasadduk ediyordu. Bu konuyu o raddede ciddi tutuyorlardı.
Bizim için nadim olup geri atmayacağımız, sürdürebileceğimiz duruşu edinmeye çalışmak daha doğru olduğundan
biz o işle meşguliyeti devam ettirsek de kalbi beraberliği azaltmaya,
hatta o işle uğraşırken de zikri dilden bırakmamaya devam ederek
kalbi Allahu teala’ya bağlamanın yollarını arayacağız.
Sahabenin Hz. Ömer başta olmak üzere Hz. Huzeyfe’ye münafıklar listesinde olup olmadıklarını sormasını iyi düşünmek lazım.
Oysa asıl münafıkların hiç birisi bunu sormadı..
14-01-2012
“DÜŞÜNECEK BİR KALBE SAHİP OLSALARDI”…
Herkesten farklı bir düşünce ve söylem hevesi de şeytanın
ilmi olanları düşürdüğü bir çukurdur.
İnsandan teslimiyet istenmesi tesadüf değildir öncelikle.
Zira kendi varlığını öne geçirmeyip Rabbine teslim olması, Şeytanla ayrılış noktasıdır.
Kendi aklının idrak edemediği yerde ilahi vahye aklını teslim etmek ise; yani Sıddîkiyet makamı, Ebubekir (RA)’in yoludur.
Hakiki akıl: “sakın o yüce kudrete karşı bir akıl yürütmeye, varlık iddiasına kalkışma; aklından bile geçirme!” diyecektir.
En parlak görünen icadı yapan adamı karşımıza alıp konuşabilsek
bakalım nasıl bulmuş onu?
Olan bitene inanmayan tesadüf, inan ise tevafuk adı verecektir.
Sa’y ve gayret gösterene Allah tealanın verdiği karşılıktan ibarettir hepsi.
Şu hayatta mucize olmayan bir şey var mı?
Binayı sağlam yapmaya çalışıyoruz, Dünyayı nereye sabitleyebildik acaba? Bunun hesabı kitabı olur mu?
Hele maneviyat sahasında akıl Mevlana’ya göre -af edersiniz-, çamura saplanmış merkeb gibidir.
Akaid’de ise akıl imanın bir cüzüdür.
İmanın temel mantığı; Allahu teala’nın zatının bilinemeyeceğini kabul edip varlığını tasdik etmektir.
Düz mantığa bunu sığdırabilir misin?
Aklı her şeyin önüne geçirenler düşünmezler mi ki, duyu organlarına muhtaçtır?
İlimle techiz olmamış akıl ise
rayların ufukta birleştiğini, çayın içindeki kaşığın kırık olduğunu düşünecektir. İlimle techiz olmamış akıl ya cahillik yapacak, ya ukalalık.
Kenan Evren’in: 'yemeklere saç kılları düşmesin diye örtünme çıkmış, sonra da öyle kalmış', demesi gibi.
Akıl; olmayan ilmi üretemez, olanı işler. O yüzden bilginin sıhhati çok önemlidir.
Bilgisiz akıl çok cesaretli olur.
Durumumuz şarjla çalışan bir cihaz gibi, yumurtada yaşar ve bunla yetinir haldeyiz.
Aklı davası su birikintisindeki çöpün üzerindeki sineğe, kendisini kaptanı derya zannettirir.
Ama sen şarjını Allahu teala’nın kudretine bağladın mı
artık nefsinin her eylemini meşrulaştırma ve buna yönelik her rahmani itirazı teville geçiştirme gereksinimi duymayacak, kabuğunu kırabileceksin. O zaman hakiki ilme bağlandığından görüşünün sınırları kalkar.
Said Halim paşa huzurunda bir misyoner devrin meşayihine bir soru yöneltir:
“biz buluşlar yapıyoruz, siz Kuran'da var diye sahipleniyorsunuz.
Doğru söylüyorsanız siz de Kur’an’dan bulun ve çıkarın” der.
Cevap verilemediğinden Said Halim paşa buna cevap verebilecek birini sordurur,
Şeyh Şerafeddin efendiyi getirirler. Der ki:
'Kur’an muhtasardır, tafsilatıyla anlatılmasa da her şeyin özü vardır.
Ancak bu herkes açık değildir. Araştıran bulur.
Ancak her bilen açıklamaya yetkili değildir. Sizin zannettiğiniz gibi değil,
"yaş ve kuru her şey apaçık bir Kitab’ın içindedir" (en’am 59) buyrulmuştur ilahi kelamda.
Ben de bu ilme ehil olan, fakat açıklamaya ehil olmayan birisiyim.
Örneğin senin araştırdığın ceddini daha fazlasıyla sana sayabilirim” diyor ve o kişinin ceddini geriye doğru saymaya başlıyor.
“artık yeter” dedirtene kadar.
Sonra ileri doğru zürriyetini saymaya başlıyor. Misyoner Said Halim paşa’ya dönüp:
'ben sizden âlim istedim, siz bana sihirbaz getirdiniz' diyor.
Demek ki bizim koyduğumuz sınırlar geçerli değil Kur’anı Kerîm için.
“Allahın kelimelerini yazmak için denizler mürekkep ve ağaçlar kalem olsa ve bir o kadar da yardıma gelse bitmez”(Kehf suresi)
”Hakikaten bu Kur’an bir çok vecih taşır (Hz. Ali)”…
"Sen hidayeti iste, ama kendi başına değil;
Allahu teala’nın hidayete erdirdiği kullar arasına katılmakla hidayetini iste"
buyuruyor Rasulullah (SAV) torununa.
Alim olan kişi Kur’an ve sünnetle amil olacak, sevad-ı azamdan yani ehli sünnet vel cemaatten ayrılmayacak da onun peşinden gideceksin. (Muhammed Avvame’den)
Rasulullah (SAV):“Kıyamet yaklaştığında cehennemin kapısında durup çağıranlar olacak.
İlim ehli geçinenlerden olacak. Ey benim ashabım, siz nasıl ayet ve hadis okuyorsunuz, onlar da bu dili kullanarak cehenneme çağıracaklar” buyuruyor.
Helal rızık, makbul amel, faydalı ilim ve Allahu teala’nın istediği gibi bir kul olma dualarını eksik etmeyelim.
Özellikle “Rabbena la tüzığ kulubena….” Ayeti kerimesindeki duayı her el açışta edelim.
Haramlardan kurtulmak istiyorsak köklerine inmek durumundayız.
Ağacı kurutmak dallarını budamakla değil, kökünü açığa çıkarmakla olur.
O işe götüren arkadaşlıklar, dostluklar kesilecek;
bu sefer bunların düşüncesi aklına üşüşmeye başlayacak, gayret edip düşüncenden de çıkaracaksın.
Zira akıldan kalbe inerse azaları tesiri altına alır ve gidip o harama yol açacak ortamlara kişiyi sokar.
Fiili terk etmek yeterli değil!
Ortamını, düşüncesini dahi terk etmek ve bu yolda istiğfara, Rabbimizin yardımına sığınmak gerekir.
Gazap kuvveti insanda şehvet kuvvetini zapt etmek için vardır.
Öyle inanıyorum ki bir insan samimiyetle Allah teala’ya kul olmaya gayret gösterse
Rabbi onu yollarına vasıl edecektir.
Ama bu yolda yalnızlık çok zordur.
Mel’un altından üstünden girer,
hak suretinde yanlışları ona empoze ederken istikameti tutturmak kolay olmaz.
Allah teala ile itminan bulmuş nefse hitap şöyledir:
“Ey mutmain nefs! Rabbine razı olmuş ve razı olunmuş olarak dön. Kullarım arasına katıl, Cennetime gir” (Fecr suresi)
Bu nefs Rabbinin her hükmüne kalbi mutmain olmuş nefstir.
Bundan sonra onun Rabbinden razı olması,
sen O zül celalden razı olduğunda, Onun (cc) da senden razı olması vardır.
17-1-2013
TEVEKKÜL ve KORKULAR
Allahu teala korkusunun kemalinin alameti,
yaratılmış hiç bir şeyden korkmamaktır.
Bunun olmamasının alameti de yaratılmış her şeyden korkmaktır.
Allah teala korkusu arz üzerine cüzlere ayrılarak yağar ve ancak buna şemsiyesi olan,
hakkıyla Rabbinden korkan bundan etkilenmez.
Hz Ömer(RA) besmele ile zehiri içti, hiçbir şey olmadı.
İmanı ruhunda hisseden ve Rabbinden başka bir mercî’ye sığınmayan mü’min sloganlarla oluşmaz.
İman tatmaktır, ezber değildir.
Rızık Allahtan diyeceksin, sonra işler böyle giderse aç kalacağız, diyeceksin.
Hem hayrı ve zararı Allah teala’dan bileceksin, hem şunu yersem hasta olurum diyeceksin.
Her şeyin temeli iman olduğu gibi, tüm hastalıkların da menşei manevidir.
Düşünce ile bedende yaralar açılabilir.
Ölüm hastalığı hariç her türlü hastalığın da şifası iman ve teslimiyettir.
Sünnete uygun yenildikten sonra Allah teala’nın haram kılmadığı her şeyi yerim, bir şey olmaz biiznillah.
Ama bugün hizmete koşturmak yok, sıkıntı çekmek yok, tembel olmuşuz
bunun çaresini yemekten kısmakta bulmuşuz. Yanlış ise, budur yanlış.
Kimsenin helali haram, haramı helal kılma hakkı yok!
Bugün yeme ve içme literatürü öyle gelişti ki, herkes perhizde.
Fiziğimize gösterdiğimiz hassasiyeti dinimize göstersek evliya olmuştuk !.
Bu, bedene kulluktur.
Hak rızası kastedilerek yapılan bir şey değil bu.
Dünya bir yol azığıdır, varacağın hedef değildir. Araçları amaç yaptığın zaman yol kesen olurlar.
En sağlıklı beden de toprak olacak.
Amaç Hak tela rızası olacak, ama dünyada yaşıyoruz, aracımıza da bakacağız usulü dairesinde.
Sana havaalanından birini alma görevi vermişler, sana araç tahsis etmişler,
sen bunu amaç zannedip yıkayayım, süsleyeyim, modifiye edeyim diye amacını unuttun; ne oldu? Yol kesen oldu.
Demek ki ölçümüz, araçların Allah teala rızası önüne geçmemesi.
Hasta oldun; hastalığın değil Allah teala’nın zikrini yapacaksın.
Sen 'gitsin' dediğin hastalığı gece gündüz zikreder, ağırlar, iltifat edersen, o misafir gitmez de.
Gitsin diye de kovmuyoruz, onun da vazifesi var.
Ama ben hiç birinin boş olmadığını bildiğim gibi, hiç birinin bana Rabbimi unutturmaması gerektiğini de bileceğim.
Senin yaşadığın hal seni kaplamayacak,
geçmişte yaşadığın başarılardan yanında bir şey taşıyamıyorsun şu an, acılardan da öyle.
O halde bir rüyadan ne farkı var bunun?
Anla artık, o an daha önemli bir şey yok sandığın seni kuşatan halin, hiçbir önemi yok,
o anda Rabbini unutmamanın, rızai ilahiye uygun davranmanın önemi var sadece.
Bunu anlayamayınca maddi meczup olursun,
bir karışlık çukurda boğulursun üzerine basıp geçecek iman cevheri içinde durup dururken.
Kendi değerimizi düşürüyoruz Dünyalığa değer vermek yüzünden.
Rabbinin himayesine sığınmış olana Rabbi yeter.
Kendi kendini himaye etmeye çalışan, Rabbinin himayesinden kendi himayesine tenzil olmuş olur.
“Allah teala kuluna,
korktuğu kulunu musallat kılar” (Ramuz el ehadis)
Rabbinden korkmak dururken kullarından korkmayanı, Rabbi o kulların eline bırakmaz. Bunun tersi de doğrudur.
Halk arasında söylendiği gibi 'sakınan göze çöp batar',
bu kendi tedbirimize, haddinden fazla önem atfetmek yüzünden olur.
Dört duvarı inşa ettiğimiz zaman ötesini göremediğimiz gibi,
insanın kendi inşa ettiği dünyayı yüceltmesi anlayışını körleştiriyor. Basite alınacak bir şey değil bu;
Allah teala için olmayan her kıymet veriş
senin idrakini, kulluğunu, iman kuvvetini yıpratıyor.
Kendimizi Dünyevi değerler ve İslami değerler arasında denge kurmuş kabul ediyoruz kendimizce.
Ama tercihlerimize sıra gelince nasıl bir terazi tuttuğumuz belli oluyor.
Anlayışımızda değer ve yer verdiğimiz dünyanın
İslam’ı yaşamakta nasıl set çektiği ortaya çıkıyor.
Demek ki Allah telanın emirlerinden Rasulünün (SAV) sünnetinden ayrılmamanın tek yolu
O Rasulün (SAV) üzerine basıp geçtiği şeylerin üzerine basıp geçebilmektir, yoksa takip edemezsin ki.
Sen bazı şeyleri alıp bırakamadığın zaman yoldan kaldın,
her şeyine tesir eden zehiri aldın.
Allahu teala’ya vasıl olmak için harcaman için verilmiş olan sermayeyi, Dünyaya harcadığın ortaya çıkıyor.
Her bid’at bir sünneti neden iptal ediyor? Bir şeyi yaparken bir diğerinden vaz geçerek yapıyoruz.
Biz zannediyoruz ki Dünyadaki hayatta ne yaparsak yapalım uhrevi yoldaki ilerlememizi etkilemiyor!
Günlerce Dünyevi düşünce ve hislerle geçiriyoruz,
kendimizde oluşan muazzam değişimi göremiyoruz. Sen her gün yaşlandığını fark edebiliyor musun?
Muhabbetin, gayretin, hizmetin arttı mı, azaldı mı?
Buna dikkat ederek aynaya bakacaksın.
Beden binek, ruh binicidir. Ruhun tek gayesi Hak teala’ya kulluktur. Binek onun yol aracıdır.
Eğer bir yük taşınacaksa bunu bineğe yüklemek doğrusudur.
Eğer Dünyalık yükü kalbe sevdiriyorsak bu, yükü bineğe değil kendi sırtına koşmaktır.
Ruh da çeker o Dünyanın yükünü o zaman, yaşadığımız çağın hüsranı bu.
Ondan sonra 'yapamıyoruz, gidemiyoruz, bu kadar yapabiliyoruz' diye mazeretlerimiz hazır. Hep sebebi budur.
Nasıl kalbe sokmayacağız?
Ruhumuzun kapısını nelere açtığımıza bakacağız önce.
Ebu Süleyman Darani Hz'nin: 'İki adil şahitten geçmedikçe hiçbir şeyi kalbime koymam' demesi neden?
Zarar verecek olana kapıyı açıyor muyuz Dünyada?
Bizim halimizi değiştiren Allah teala kelamı mı, zararlı sözler ve fiiller mi? Buradan anlayabiliriz kalbimize hangisine yer verdiğimizi.
Bir de kendi duygu ve düşünceleri hadisi şeriflerin ve hata Kur’anı Kerîm’in üzerine çıkmış,
kendisine Müslüman diyen kişiler Kur’anı kendi nefislerine göre yorumlamaya, hadisi red etmeye başlamış.
Mazeret sıralamaya çok meraklıyız ya, büyüklerden biri demiş ki:
'o yok, bu yok, bir seher vaktinde bir ahın da mı yok?'
Samimiysen bir seher vakti Rabbine iltica edip nefsinden şikayetçi de mi olamazsın?
Ahret hesabını kolayca kapatıyoruz da Dünyanın hesabını senelerdir kapatamadık.
Nefsine uyup doğrusunu yapamayan ama bununla birlikte bu gayretten hiç geri kalmayan,
yanlışı yaparken de doğrusunu isteyen ve istiğfar ederek bir daha yapmamaya azmeden kişi ile aynı durumda gelse de, Rabbinin huzuruna:
“bu kadar olur işte, ancak yapabilidk, işte namazı orucu tuttuk daha ne yapalım” havasında gelen kişi bir olur mu?
Bugün bırak bir kafiri, Müslümana hakkı anlatmak zor.
Kendi halinin savunmasına geçip seni aşırılıkla suçluyorlar bu kez.
Yanlışını kabul etmek zor söz konusu ahiret olunca. Hiç duymuyoruz:
'Dünyaya fazla çalışıyorsun kardeş, elindeki biriktirdiğini yemeye ömrün yetmez, bu kadar aşırıya kaçma' diyeni.
Ahiret söz konusu olduğunda bu söz çok rahatlıkla söylenebiliyor oysa.
İşin ucunda kendi yaşantısını ideal kabul etmek var. Oysa yol belli, levhalar cenneti cehenemi gösteriyor.
Bu sınavda kopya çekmek de serbest.
Rasulullah (SAV)’ın, sahabenin hayatlarına da bakabilirsin.
Milli piyango satıcısı ve mülteci sömürücüsü konuları
İnsanlara anlayacakları ölçüde ve şekilde konuşmalı ve yanlışa sürükleyici davranışlardan kaçınılmalı. İlk başta ve çıplak haliyle söylemeksizin de emri bil maruf yapılabilir. Alem yapan içkicilere “Allah teala sizi ahirette de neşelendirsin” diyen şeyh efendinin yaptığı gibi.
Onlar da içten bir “amin” çektiler bunun üzerine.
Biz yaptığımız işi, sahiplendiğimiz için hemen sonuç bekliyoruz.
Oysa Rasulullah(SAV)’a bile bu konuda nerede duracağı dersi verilmiş.
“sen katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılıp giderlerdi” demek ki duruşumuz bu olacak.
“sen yeryüzünde olanları topluca harcayacak olsan da onların kalplerini bir araya getiremezdin. Onların kalpleri Allah (cc) bir araya getirmiştir.”(Enfal suresi 63)
demek ki ancak Allahu teala’nın dilemesi, yardımı ile muvaffakiyet gelebileceğini bileceğiz.
Karşımızdakini dinlerken sui zandan uzak kalacağız,
isabet etsek bile mes’ul olacağımızı bileceğiz.
Allah teala’nın hiçbir şeye muhtac olmaması nedeniyle
yaptığımız her şey sadece kulluk duruşuyla bir değer kazanır ve kayda geçer.
Sözü edilmeye değer amel, kulluk bilinciyle işlenendir.
Buna en güzel örnek Kuran’ı Kerîm’de mealen:
“Allah seni yardımıyla ve mü’minlerin yardımlarıyla desteklemiştir”
buyurulmasıdır.
DUA ALMAK
Bir dua etmesi vardır bir insanın,
bir de ruhundan duayı söküp almak vardır..
Senin, en ihtiyaç duyduğu bir anda gösterdiğin destek, hayır, teslimiyet her neyse;
o insanın derinliklerinden o cevheri bulup çıkartabilir.
Aslen her an bir takım şeylerin talebi, arzusu içerisindeyiz.
O yüzden ağızdan çıkan her şey, toprağa düşen bir tohum gibidir.
Haddi aşan sözler büyüyüp duvar olmadan bize, istiğfar etmeli.
Bir adam yanlışa sürüklenmiş ve aşağı gördün diyelim.
Senin yaptığın ibadet ve taat, sana nasip edilmiş olan değerler
onları aşağılamak için değildi ki?
Bu duruştan ayrıldığında kibir tohumları ekersin.
O zaman da senin üzerinde görülmeden ölmezsin maazallah.
"Tevazu edeni Allah teala yükseltir, kibirleneni alçaltır" hadisi şerifi var.
Yanlışı gördüğün zaman:
“Ya Rabbi, senin bize ihsan ettiğin güzelliklerden bu insanlara da nasip et” diye dua etmek
senin peygamberinin ahlakına uygun davranmaktır.
İki Müslüman, bir birahanenin yanından geçerlerken birisi “şurayı bombalamak lazım” diyor.
Diğeri onun kolunu tutar ve der ki:
“arkadaş, herkes senin gibi baksaydı nasıl olurdu acaba?
Beş ay önce ben de o bombalayasın gelen yerde idim !..”
Ya yersiz büyüklenmemiz yüzünden Allahu teala yerlerimizi değiştirirse, biz ne olup bittiğini anlayamadan?
“şunu şunu olmak istiyorum” diye dahi değil;
Rabbinin seni görmek istediği yerde olmak için dua etmek gerekir.
Allahu teala’ya her zerremizle, her anımızda, istikametimizde de
muhtaç olduğumuzu bilmek zorundayız.
Bana bir şey vermiş olması işi bitirmez. Rasulullah (SAV) bile beni bana bırakmasın diye dua ediyor:
“o kendisinden bir şey söylemez, söylediği ancak bir vahiydir” ayeti kerime meali bize neyi anlatıyor?
Sen de onun ümmetisin, , kendinden bir şey de söyleyemezsin.
O zaman hisse alamamışsın o ayeti kerimeden demektir. Kendinden, nefsinizden bir söz atmayın ortaya!..
Rasulullah (SAV) şöyle dedi, büyükler şöyle yol gösterdi;
bu işin edebi böyledir.
Sana Kur’an ayetlerinden bir mana açıldığında da
anladığınla sınırlı kalırsan, orada kalırsın, duvar örmüş olursun kendine.
Oysa o ilahi kelamdır, onun senin varlığını sınırlayan arazları yoktur.
Allahu tealanın sıfatlarından hiç birinde son ve sınır yok. Sen fanisin, O (cc) Baki’dir.
Demek ki sende fani olan ve Baki teala’dan hisse alacak olan kısım var!..
Ölümlü olan kısım öne geçerse öğrendiğin her şey sınırlı olur ve sonsuza uzanamaz.
Ama ruh öne geçerse ona sınır koyabilir misin? Fani olanın Baki olanı anlaması mümkün değildir. Ötesi bu beden için yoktur.
Diyanet imamlığı meselesi
Bir şey ki Allah teala rızası için değildir, yapılmaz.
Bir şey ki Allah teala rızası içindir, o yapılmalı ve terk edilmemelidir.
Bir şey ki Allah tela rızası olan bir iştir ama Dünyevi menfaatler ya da arazlar da içinde karışıktır, orası cephedir.
Onu da yüzde yüz Allahu teala rızası için olacak hale getirmek cihaddır, terk edilmez.
Biz düzelirsek her şey düzelecek.
Kendimizi düzeltmek için yapacağımız gayreti başkalarını düzeltmek için veriyoruz. Oysa bunun da yolu kendi durumumuzu düzeltmektir.
Kişinin hayatına tatbik ettiği her değer
sözlerini kurşundan daha tesirli hale getirecektir.
21-1-2013
Zaman ve zemine göre duruş yoktur. Tek bir duruş vardır, o da kulluk duruşudur.
Başımıza ne gelmiş olursa olsun, o duruşu bozmadan biz üzerimize düşeni yaptığımızda
Rabbimiz bize yollarını gösterecektir.
İmtihan edildiğimiz şeyler var, ihsan edilmiş olan şeyler var.
Terazinin iki kefesine bunları koy ve bak! Hangisi ağır basar?
Eğer nefs gözlüğüyle bakılırsa nefs kendisine ihsan edilmiş olanları kendisinin kabul eder. İsteyip de elde edemediği şeyleri biriktirir.
Böyle görmek insanı isyana sevk edecektir.
Halbuki bize bu üzerimizdeki nimetlerin sadece bir kısmını veren bir insan olsa idi,
ondan bir şey daha istemeye yüzümüz el vermezdi.
Bunu göremeyip her türlü nimeti bize bahşetmiş olan Rabbimizden utanacak yerde
daha da istediğimiz şeyleri sürekli zikrimize yerleştirir ve verilmeyişini dert edinirsek
nefes alamaz hale geliriz, boğar bizi o hal.
Şeytanın işi insanı ana yoldan tali yollara sokmak, sonra da çıkmaz sokaklara sürmektir.
İman ve teslimiyet ise insanı ana yolların ferahlığına taşıyacaktır. Orada bütün kapılar ve duvarlar aşılır, engel yoktur.
Orası hiçbir şeyin sana tesir edemediği,
senin inancın ve teslimiyetinle her şeye tesir edebileceğin meydandır.
Nefs eğer Allah teala kelamına değil de
mel’unun vesveselerine kulak verirse çıkmaz sokaklara sapabilir.
Ve bazıları bataklık gibidir, çıkmak maazallah mümkün olmayabilir.
Alimler insanlar ile ilahi mesajlar (Kur’an ve sünnet) arasında tercüman gibidirler.
İnsanların aklı ve zikri ilahi ölçülerle işlemeye başlayınca
onlardan çıkan söz hikmetli olmaya başlar.
Kaynağı Kur’an ve sünnettir hikmetli sözün. O söz o insana o anında ışık tutup da çıkamam dediği yerden çıkışa ışık tutan kelamdır.
Ehli sünnet alimlerinin sözlerinin kıymeti buradadır. O sözü söyleyen de onu sahiplenmemiştir,
benlik kirinden uzaktır o sözler.
Varlığını Allah tealaya hibe etmiş olan insanlarda bu tezahür eder.
Sen kendi elinle kendi varlığını Allah tealaya teslim etme mücadelesi vereceksin ki Allah tela bu güzellikleri sana ihsan edecek.
Senin elindeki Allah tealaya ulaşacak ki O zatı celalden sana faydalı ilim olarak dönecek.
Biz diyoruz ki kendi istediğimiz olsun, en iyisini ben bilirim. Öyle olunca bu bereketten uzak kalıyoruz.
Bu açıdan bakamayan bir insan bunu anlayamaz. Bu sözler anlamsız gelecektir buradan bakamayan kişiye.
Ancak Allah teala’nın öğrettiğini anladığın an aldığın lezzet
daha önce ilim tahsil etmeye çalışırken aldığınla kıyaslanamaz, bu yepyeni bir pencere açılmasıdır insana.
Hikmetli tarafı daha önce açılmamış, o ana kadar anladım zannettiğini de tam anlamamış olduğunu görürsün. Güneşin doğması gibidir. O anlayışın hazzı başkadır.
Bu anlama da, kendi elindekini Allahu teala’ya teslim ederek tecelli eder.
Nefsini büyütüyorsa bu hakiki aydınlanma değil bir kıvılcım çakmasıdır,
eğer her anladığın ve öğrendiğin seni biraz daha küçültüyorsa o zaman o doğan hakiki güneştir işte.
Mealen:“o gün yer başka bir yere, gök başka bir göğe evrilir” ayeti kerimesi gibi.
O ayeti kerime kıyamet için değil mi hocam?
Her şeyin kıyameti var. Senin için şeytanın da kıyameti kopabilir.
Huneyn günü için anlatılan “o gün yer bütün genişliğine rağmen ona dar geldi”
mealindeki ayeti kerimeden sadece o günü anlamayız.
Demek ki hatalı insana yer dar gelecek, içi sıkılıp duracak.
Evin genişliğini oda fazlalığında, bina genişliğinde arayacak ama sonu hep hayal kırıklığı. Zira genişlik öyle değil, maneviyat sahası basit bir şey değildir.
Bana göre bu dergah yer ve üzerindekilerden daha geniştir. Dört duvarı olduğuna bakma!.
İmtihan dediğimiz zaman ne anlıyoruz? İmtihanı geçince nereye varacaksın?
“Allah darus selam’a çağırır, dilediğini sıratı müstekim’e iletir”…
Biz ise rahatsız olduğumuz hiç bir şey söylenmesin, hiç bir şey olmasın derdindeyiz, çoğumuz burada yaşıyoruz.
Hayat bu değil.
Bu senin kendine kurduğun dünya kusursuz olarak işlese ne olur, seninle birlikte yok olacak!
Ya biz ene’den geçemeyip mahrum kalacağız Allah korusun,
ya da bu duygularımız da terbiyeyi tahsil etmemize vesile olacak,
boynumuzu bükmemize ve cenneti tahsil edebilecek alışverişte kullanılacaktır.
Burada faniyi verip bakiyi alma alışverişi var ki menfaatin olduğu yerde mel’unun vesvesevsi var.
Bu zor, yapılanmaz, ulaşılamaz, diye üflüyor.
Bu manevi güzellikleri tahsil edemeyip sadece Dünyaya yatırım yapmış insanlar bu Dünyada her ereğine vasıl olsa ne yazar?
Eğer yaptığın iş Allahu teala’ya kullukla ilgili ise
öbür tarafa götürebiliyorsun zaten..
Namazın vasfında Allah teala emri vardır, ibadettir. İnsana göre çok değişir.
Namaz; dışında Allahu telayı unutan insanlara hatırlatma vesilesidir.
Namaz dışında unutmayanlara namaz neyi öğretir? bunun da kendi içinde mertebeleri vardır.
Namaz mü’minin miracıdır.
Bazı insanlar için namaz Allahu teala ile buluşma, sohbet etme makamıdır.
Namazı böyle yaşayanlar vardır Allahu alem.
Ayağına saplanan oku çıkartmaları için namaza duran bir insanın nasıl bir duruşu vardır Rabbinin huzurunda?
Bizim kıldığımız da namaz, bu da namaz baktığın zaman. Ama bu nasıl bir namaz acaba?
Allahu teala bizi onların hatırına versin.
Böyle bir fazilet olsa bizde de tezahür ederdi diye düşünen kimse
kendi varlığında boğulmuş olmalı.
Şeytan bu insanlara vahyeder ve onları olmadık yerlere götürür.
Sen kendi nefsini tanırsan sana verdiği vasıfların kaynağını tanımaya başlarsın ki
bunlar sana yol azığı olarak verilmiştir Rabbine ulaşma yolunda.
Ama sen yeryüzünde bu sıfatlarla kendi ilahlığını ilan eder ve “ben” dersen
bu vasıflar yine gelişmeye ve büyümeye devam eder, tehlikeli bir şekilde.
İslam alimi olarak kendini gören birisi eğer 'Allahu teala olacak olan şeyi bilmez' diyorsa
burada Allahu teala vasıflarını kendi vasıflarına benzer hale getirmeye başlamış demektir.
Sen kendi vasıflarını, varlığını Allahu teala ya teslim edemediğin gibi
Alllahu telaya ait vasıfları inkara giderek kendi vasıflarını ön plana çıkarma ve ilahlaştırma davasını fark edemeden üstleniyorsun.
Ya Rabbi, göz açıp kapayıncaya kadar bizi bize bırakma!..
“Allahu tealayı görmeden kendi nefsini gören firavn’ın “ben sizin en yüce Rabbinizim” dediği noktaya gelir.
Rabbini görüp O zatı celalden başka her varlığın bunun yanında varlık bile sayılmayacağını gören ise
“ete kemiğe büründüm, Yunus diye göründüm” diyeceği ruh halinde olacaktır.
Cismani varlığını göremez hale gelen kişiler olur, o sarhoşlukta söyledikleri sözlerle itham edilirler.
Bunlar konuyu anlamak açısından söylenmiştir. Şu kadarını söyleyelim ki,
Allahu teala’ya yakınlığın ölçüsünü hangimiz koyabiliriz ki?
“öyle insanlar var ki, saçı sakalı toprak içerisinde, halleri pejmürde, kimse onların ne dediğini önemsemez, insanların davet edildikleri yerlere davet edilmezler, insanların arasında varlıkları ve yoklukları birdir.
Ama bir şeye yemin etseler Allahu teala onların yeminlerini doğru çıkarır”
Hikmetli sözlerin değerini anlattınız, ancak Kur’anı Kerim ayetleri ve hadisi şeriflerin de çağları ve dilleri aşan bir tesiri yok mudur?
Elbette vardır. Sıkıntı, ona samimiyet ve teslimiyetle yaklaşmaktadır.
Samimi gayret ve ıhlas çok önemlidir.
Süleyman Ateş’in Elmalılı Hamdi tefsirinde evrim teorisinin desteklendiğini iddia etmesini düşünürsek,
arızalı bir kalple tefsiri bile yanlış yorumlamak mümkün.
Bunlara kulluk duruşuyla, hakikat arayışıyla yaklaşan kişi anlayamadığı noktada alimlerin görüşüne başvuracaktır zaten.
Yok, Kur’ana kendi istediğini söyletmeye çalışan hastalıkla zihniyet için zaten anlaşılmayacak hiç bir şey yoktur.
Hurufu mukataa dışında her şeye anlasa da anlamasa da mutlaka yorum yapacaktır, anlamadım demez bu şahıs hiçbir konuda.
Hakikat kime görünür hale gelir, kime perdelenir?
Yüzünü güneşe dönen bir kişi her adımda yeni şeyler öğrenir ve hakikate gönlü açılır.
Bu yolda her yeni öğrenilen ya da tahsil edilen hal bir öncekiyle birleşir, bütünlük esastır hakikat bilgisinde.
Yani edinilen bilgi veya tahsilat öncekini yalanlanmaz,
onunla birlikte büyür ve bulmacayı tamamlama yolunda ilerler adeta. Tamamlanma, kemalat şeklinde cereyan eder süreç bu yüzden.
Çok soru sorulma zor olur gittikçe,
zira sorular her bilginin mücerred, kopuk yer aldığı bir algı sahasında daha çok tezahür eder.
Maneviyat harcı yoksa
taşların yerine oturması ve bilgilerin birbirine tutunması mümkün olmaz.
İnsanları dahi birleştiren, kalplerini ülfet ettiren maneviyattır, maddi birliktelikler değil.
Bu harçla bilgi tevhidi oluşturur,yekparedir hakikat.
Sırtını hakikate dönen için ise her adımda
zihniyet körelmesi, önceden anladığını anlayamama, önden bildiğini bilememe, gördüğünü görememe gerçekleşir.
Bu kişilerden çocuğun etmeyeceği sözleri duyabilirsin.
Kafirin halini dört penceresiz duvarın içinde bir şahsa benzetmişler.
Duvarda iman nuruyla bir delik açılsa gündüz güneşi bir huzme olarak içeri girecek ve o kişinin bir kısmını aydınlatacak.
Orada neler kirli, neler kırık dökük görünür hale gelecek.
kişiye ilk olarak hali gösterilir.
O huzmenin geçeceği iman alanı genişledikçe
daha çok hata ve kusurunu görür olursun.
Her adımda halini düzeltme ve yeni gördüğün yanlışları düzeltme peşine düşersin.
Buraya bir parantez açalım (gördüğün yanlışını görmezden gelirsen,
bir daha sefere o yanlışı o kuvvette bir daha hissedebilir misin belli değil! Çünkü güneşe sırtını dönmüş oluyorsun).
Bu gayret içerisinde bazen bir yanlışını düzeltemediğin için yeise düşmeyeceksin!
Birinci sınıftasın da belki 2. sınıf dersini geçmeye çalışıyorsun. Tabii yine çalışacaksın ama
bu bir günde olmaz, bunun alt yapısı hazırlanmakta o süreçte.
“Allahın kendilerine nimet verdiği nebiler, sıdıklar, şehidler… ile birlikte” olmak büyük bir nimettir,
bunun gayreti ömür boyu devam etmeli değil mi?
Dünya için sarf ettiğin gayret bir anda sonuç veriyor mu?
Bu gayrette olan kişiye Allahu teala Dünyada bir makamı nasip etmemiş ama o kişi bu samimiyeti kaybetmemiş ise
Allahu teala onu asıl nimet darında o nimete kavuşturamaz mı?
Ama biz bir amaca yönelik az bir gayretle hemen Allahu tealadan alacaklı havasına girersek
ve olmuyor, diye yan çizersek kaybederiz bu imkanı.
Aynı şey çoluk çocuğumuzu yetiştirirken de geçerli.
Söyledim uğraştım, olmuyor deme lüksümüz yok! Sen bir taviz verirsin o nesilden nesile artarak gider.
Kötü çığır açan o çığırın vebalini yüklenmiş olur
iyi çığır açma mücadelesidir neslin eğitimi de.
"Kul kendisini yaratanından müstağni (ihtiyaçsız) gördüğü zaman azar. "
Bir yemek yerken o yemekteki her parçanın nasıl sizin için hazırlanıp geldiğini bir tefekkür edin.
Her yemeğiniz Allahu teala’nın bir ayetidir.
Ticaretle uğraşan maliyet analizini bilir. Siz bir domatesin bedelini hayat boyu çalışarak ödeyebilir misiniz?
Güneşi, toprağı, rüzgarı siz bedel ödeyerek çalıştırabilir miydiniz?
O halde ne zaman hakkıyla tevekkül edeceğiz biz yahu?
Beş yıl iş yaptığımız bir insanın dürüstlüğünü gördüysek ona güveniyoruz, gözümüz kapalı mal veriyoruz da
bize en güçsüz zamanımızda yattığımız yerden anne sütü içiren ve bu hale getiren
yegane sahib-i nimetimize ne zaman güveneceğiz biz ?!..
22-01-2013
Müslüman zengin olmalı deniyor. Nasıl zengin olmalı ama?
Zenginliği Allah teala ile olmalı!..
Kuranı Kerîm’de mealen:
“nimetin kendisiyle değil,
Allah’ın lütfuyla sevinin” buyruluyor.
Dünyaya bakışımız kafirin bakışıyla aynı olmamalı.
Saltanat sürmeye gelmiş gibi davranmamalıyız.
Firavunun elinde olmayan nimetler elinde var bugün
ama elinde olmayanların fikri ve zikri algı alanını kaplıyor.
Oysa bedenimizde bir an içerisinde cereyan eden nimetleri saymaya bile gücümüz yetmez.
Zemin kayması öyle olmuş ki
insanlar birbirlerine işler, güçler nasıl, diye soruyorlar bir tek; uhrevi imtihanların nasıl gidiyor diye soran yok!
Bugün değişim ve dönüşüm o noktaya geldiği için bize normali bu geliyor,
hayır bu anormal bir durum!
Aczimizi görelim bir defa, kulluk hali yok bizde artık.
Duadan dahi anladığımız istediğimizin verilmesi.
Hele bir şeye de razı ol bakalım, kulluğun ortaya çıksın;
Müslüman denmiş sana,
verilene de verilmeyene de razı olmadıktan sonra;
sen Hak teala ya değil, nefsine teslim olmuşsun demektir?
İmam Şarani ye göre dua eden kişinin duası 3 şekilde kabul olunur:
Duası gerçekleşir, bu nurun ala nur olur.
O dua karşılığında bir bela ondan def olunur.
Duasının karşılığı ahrete bırakılır, daha hayırlı bir nimete tebdil edilir.
Kimse Allahu tealadan alacaklı değildir, böyle değil;
Allahu teala’nın, borcu ödenemeyecek bir alacaklı olduğunu bileceğiz.
Affederse fazlı keremindendir, cezalandırırsa adaletindendir, bileceğiz!..
Kimse kendi ameliyle kurtulamayacak, ancak ilahi rahmetin tecellisi kurtaracak. Yoksa hepimiz günahkarız!
Peki, İlahi rahmeti ne celb eder?
Salih amel işlemek ve Rabbim nasip etti demek! Edeple kulluk etmek!
Müminleri için 2 eman vardır denilmiştir.
Kuran’ı Kerim’de mealen:
“sen içlerinde olduğun sürece Allah onlara azap edici değildir.
İstiğfara devam ettikleri sürece de onlara azap edici değildir.” buyruluyor.
Bugün sünneti yaşamak vardır, istiğfar vardır.
Bunlara sarılmak dururken bugün hadisleri atma noktasına gelinmiş.
O hadisleri aklına göre ölçüp biçen, muhaddisleri kaale almayanlar
bir Buhari’nin, bir İbni Mace’nin hayatını incelemişler midir acaba?
Buhari 300 bin hadis ezberinde olduğu halde 7000 tanesini yazmış. Bunları reddedecek kalitede adam yok, onların takva ve titizliğini görmek isteyip görebilsek… Rabbim razı olduğu yol üzerinde ayaklarımız sabit kılsın, bizi göz açıp kapayıncaya kadar dahi bize bırakmasın;
kendisine vasıl olacağımız anı en hayırlı an kılsın.
Bize layık olduğu vechile değil; zatına layık olduğu üzere bizlere muamele etsin inşallah.
“Sesinizi Rasulün (AVS) sesine karşı yükseltmeyin, bakarsınız ki amelleriniz iptal olmuş”
mealindeki ayeti kerime’nin Taberi tefsirinde anlatılan sebebi nüzülüne bakın.
Hz Ömer ve Hz. Ebubekir'dir muhatapları!..
bir insanın hadise karşı, sünnete karşı edebi terk etmesi amellerinin haberi bile olmadan iptal edilmesi için yetebilir maazallah!...
Kur’an okunmasın demiyoruz, ama usulü takip edilsin.
Bugün her türlü kitle iletişim yöntemlerinin hedefi olmuş ve deforme olmuş beyinlerimizle
kendi nefsimize göre Kur’anı anlamaya çalışmak değil.
Böyle bir insan tercüme bir tıp kitabı okuyarak kendi kendinin doktoru olsun,
ilaç versin, ameliyat yapsın da göreyim samimiyetini o zaman.
Nasıl Kur’ana karşı bu kadar cesur olunuyor o zaman?
Bu kadar sapık ve hak mezhep var. Hepsi kendini Kur’ana dayandırıyor.
Kur’anı Kerîm’de mealen
"Allahu teala onunla kimilerini hidayet eder, kimilerini saptırır" buyurmuyor mu?
Kimler sapar? Kendi kafasındakini Kur’ana söyletmeye çalışan,
Kur’ana samimiyetle yaklaşmayı başaramayan kişiyi.
Kim hidayete erecek? Takva ehli olan, edebi terk etmeyen,
Allah'ım(cc) bana muradınla buluşmayı nasip eyle, hakikati göster diye dua eden,
diğer ayetlerin, Rasulullah(AVS) ve alimlerin görüşleri de dahil olmak üzere
doğru anlayabilmek için her yola başvuran kişiyi.
Allah teala’ya boynu bükük gidilir!.. Kuranı kerîm’de “ve biz sana onun beyanını öğreteceğiz” buyuruluyor. Demek ki peygamberin de tefsiri vahye dayanıyor.
25-01-2012
Allah teala’nın zatını isteyen, zatını vermek durumundadır.
Şehadet nedir? Varlığını Hak teala yolunda feda etmek demektir.
Bunu arzu edemiyorsak
Allah ve Rasulünü nefsimizden fazla sevemiyoruz demektir ki işte arızalı nokta burasıdır.
Nefsini aradan kaçırmak, her şeyi birilerinin sırtına atarak günah keçisi edinmek ile
nefsin hiçbir kusuru düzelmeden Rabbine vasıl olur sonunda, maazallah…
Müslüman “uyardım yapmıyor, ne yapayım” diyemez,
en az o yapmayan kadar sorumluluğu olduğunu bilecek.
Suriye’de, Burma’da olan bir olayı duyduğu zaman
bunun tesadüfen kendisine duyurulmadığını,
bu imtihan sorusuna ne cevap vereceğini düşünmeli.
“ne hissediyorsun?”
buz gibi isem demek ki ben müminlerle tek vücut olamamış, dışarıda kalmışım.
Öyle nasırlaşmışım ki bela bana değse bile sekiyor gidip başkasını buluyor.
Ben neleri ihmal ettim, sorumluluğumu yerine getirmedim de, dünyada bu kadar zulüm ve fenalık işleniyor?
Kardeşime isabet eden bu belaya karşı ben ne yapabilirdim de yapmadım? diye kendini hesaba çeken insandır.
Nefsi hedefe oturtmadan, hastalıklarını tedavi mümkün olmaz.
Rasulullah (SAV) buyurdular ki:
“Allah teala beni 9 ahlak üzere kıldı, ümmetim de bu 9 ahlakı tahsil etsin”.
Haşyetullah. Biz de korkuyoruz bugün ama Allah teala’dan değil! Allah teala’nın dinini yaşamakta kullarının tenkidinden korkuyoruz! Nasıl bunun hesabını veririz? Allah teala’dan korkmak lazım!
Kelimeti'l-adl. Adaletli olmak!.. hiç hoşlanmadığınız birisi doğruyu söyleyince tasdik etmek. Çok sevdiğiniz kişi yalan söyleyince tasdik etmemek. Kızınca haddi aşmak münafığın alkametidir.
Bolluk ve darlık zamanında iktisaddan ayrılmamak. İsraftan kaçınmak. Bunu biz kısıtlı anlıyoruz. Dere kenarında akan bir sudan abdest için gerekenden fazlasını kullansak israf olacağını bildiriyor Rasulullah (AS) sokağa dökülen yemek de zayi olmuyor aslen. Hiç bir şeyin zerresi ziyan olmaz. Ancak sünnete muhalif olarak ihtiyaçtan fazla kullanılınca hesabı vardır bunun.
Kendisine zulmedeni affetmek. Yanlış anladığını değil, düpedüz zulüm yapanı! Bu nefsine karşı Müslüman kardeşlerden gelen haksızlıktır. Biz bugün yanlış anladığımızı da affetmiyoruz. Düşünse, Allah teala sabahtan akşama kaç günahımızı affediyor? İşte biz de bize karşı işlenen cürümleri kendi affımız için bir fırsat bileceğiz.
İlişkisini kesene gitmek.
Vermeyene vermek.
Sözün zikir olması
Sükutunun fikir olması
Bakışının ibret olması
Günahlardan sakınmak günah fabrikasını kapatmakla mümkündür.
Allah teala’yı unutmakla başlar günah.
“Allahı unutan kişiyi şeytan
yumurtanın beyazının sarısını kapladığı gibi kaplar” buyurulmuş.
Bunun üzerine euzü besmele ve istiğfarla, Rabbine sığınmakla onu kovmadıysa
bu kez buna uygun arkadaşlar ve danışılanlar edinir.
Sonra o günahı işleyebileceği yerlere gitme ve onu işleme bunları takip eder.
Tevbe ettiğimiz genelde bu son üründür.
Oysa baktığınız zaman orada bir sanayi vardır.
Peygamber de her an tekamül içinde olduğundan (Kuran’da Allah tealanın ahlakıyla ilgili: “O(cc) her an bir şan alır” mealen buyuruluyor).
İstiğfar edegelmiştir, bu bir önceki halinedir, günaha değil!
Soru:
“kuranı kerîm’de: “günahların ve mü’minlerin günahları için istiğfar et” buyurulmasının anlamı nedir?
Avam için yanlışları istiğfar gerektirir. Yanlış fiillerini düzeltme gayretinde olmuş insanlar artık sıfatlarını düzeltmeye gayret ederler, onların günahları ahlak haline getiremedikleri güzelliklerdir. Sıfatlarını peygamber ahlakına uygun şekilde değiştirebilenler için zatını hedef haline getirme vardır. Onlar için varlık duygusu günah olarak yeterlidir. Varlık Allah tealaya mahsustur o mertebede, bunda ikilik tevhîdi zedeler.
Rabbinin katında ahiret günahlardan korkanlar içindir” Zuhruf -35.
Günahlardan sakınanlar şüphesiz cennetlerin ve pınarların başlarındadırlar” Zariyat
Tur suresi 17
“günahlardan sakınanlar emin bir makamdadırlar”
Cemaatten:
Bazıları günah işliyorsam kaderimde varmış diyorlar.
Allahu teala her şeyi ezeli ve ebedi ilmiyle bilir. Bu kişinin sorumluluğunu kaldırmaz. Ben arkadaşımızın takım elbise işi yaptığını biliyorum, ama o ben böyle bildiğim için onu yapmıyor. O işi yaptığı için biliyorum.
Esasen Allahu teala her şeyi bizim hayrımıza yaratmıştır. Hayatımızdaki basamaklar da bizim için en hayırlı şekliyle tezahür eder.
Duruşumuz onu lehimize ya da aleyhimize yapar.
Ateşe atılmak üzere olan bir mümin kendisi için en hayırlısının bu olduğuna sıkı sıkıya iman edebiliyorsa o ateş onun için gül bahçesi olur.
Bir mü’min şuna iman edecek ki;
benim için en hayırlı olaylar, tesbih tanesi gibi dizilerek benim kaderim olmuş!..
ama senin durduğun yer orada neresidir?
Yaşadığımız hadiselerde hassas nokta budur.
Yunus (AS) fırtınalı ve karanlık bir gecede zellesi yüzünden atıldığı tehlikeli bir denizde bir balığın midesine girmiş olarak giderken
Allahu teala’ya iltica ederek istiğfar etti.
Bir anda deniz sütliman, bulutlar ortadan çekilerek gece mehtaplı ve güzel bir gece haline geldi.
Balık onun için bir denizaltı olup onu hedefine götürürken, kendisi de bir kaptan-ı derya oldu.
Burada her şey aleyhine gibi görünürken
doğru duruşu; kulluğa yakışan duruşu takınarak her şeyin lehine bir hal almasına vesile olmuştu.
Allahu teala’nın Kur’anı kerim’de kendisiyle alakalı hususları zaman kipleriyle anlatmış olması
bizim dilimizi kullanan bir kitapta iletişimin gereğidir.
Yoksa Allah tela’nın ilmi ve kudreti zamanla kayıtlı değildir.
Bir hadiseyi bilmek için onun gerçekleşmesine gerek duymamak rububiyetin gereğidir.
Allah teala’nın varlığı vacip, insanların varlığı caizdir. Şura suresinde “Allah’ın dengi hiçbir şey yoktur” buyuruluyor.
İlahi bilgi zaman ve mekan gibi engeller olmadan tahakkuk eder.
Allah teala’nın kaderi bizden sorumluluğu kaldırmaz.
Bir bina yaptım, yıkıldı. Ama ben her şeyini yerinde yaptıysam sorumlu değilim.
Ama malzemeden çaldıysam, ihmalim varsa o bina benim üstüme yıkıldı, hesabını vereceğim!
28-01-2013
Mürşidin son hali, müridin ilk hali denilmiştir.
Bu yolun gayretine giren mürşidin, onu takip eden daha önden kafilelere katılanların geçtikleri badirelerin hepsinden geçmeden tekamül yolunda yol alacaktır inşallah.
Bu sohbetlerden edindiğim bakış açısıyla kendimden çok diğer insanları sorgulamaya başladığımı fark ediyorum, ne tavsiye edersiniz?
Bu mümkün. Her halin hayra ve şerre kullanılması mümkündür. İntisab edilmesiyle bağlantısını kurmak hoş değil belki ama, (not tutanın notu: soruyu soran kardeşiniz müntesip değildir) burada nefsine boyun eğdirip gelen kişi bildiklerini önce nefsine uygulamanın derdindedir. O kişi kendine azimetle, başkasına ruhsatla bakmak durumundadır. Aksi takdirde maazallah Allah teala yerlerini değiştirir de ne olduğunu anlayamaz. Kendi fark ettiğini başkasından da beklemek prensip olarak yanlıştır. O hakikati fark eden öncelikle sorumludur. O kişi bunun bilincinde olur ve yanlışı görünce o insanlara sadece hüsnü zan ederse meseleyi kavramıştır. Merkeze kendimizi koyarsak olmaz. Herkes benim fark ettiklerimi fark etsin, benim yaptığım doğruları yapsın derseniz yalnız kalmaya mahkum olursunuz. Mevlana nın dediği gibi, hatasız dost arayan dostuz kalır. Kimse kimsenin istediği gibi olmak durumunda değil, ama herkes Allah teala ve Rasulü (AS) nün istediği gibi olmak durumundadır. Dinde azimet de var, ruhsat da. Azimetle amel edebiliyorsan Allah teala bana lütfetti, bu hakikatleri fark ettirdi diye şükreder ve yapamayanı görünce dua edersin. Eğer diğerlerini ayıplanma ve aşağılamaya vesile oluyorsa öğrendiklerin nefsin vasıflarıyla buluşmuş olmasın diye düşünecek, varlık yolunda kullanıyor olmaktan korkacaksın.
Bir insan ki elindekinin hak olduğunu yakinen biliyor,
bu kişi bunu yapamayanlar için ancak üzülür, acır ona, dua eder.
Eğer bu kişilere kızıyorsa bu onun ayıbıdır.
Demek ki bizim de içimizde o arzu var ama değerlerimiz engel oluyor. Adeta bir hased vardır.
Cezp ediyorsa o haramlar seni, o sendeki eksikliktir.
Mel’un vesvese verir mi, verir tabii!
Ama imanın tadını tatmış olan, neye neden inandığını fark etmiş olan insan bırakın haramı,
Allah telaa’yı hatırlatmayan şeye dönüp bakmayacaktır.
Bu tersten de doğru.
Dinen bir yola girdiğin zaman diğer Müslümanlar 'bende ne eksiklik var ki şimdi' diye düşünecek,
belki meyledecek, bastıracak o duygusunu, o da o yola giren mü’mine kızacaktır tabii ki.
Her zaman hayra yoracak,
kardeşimizin davranışını kendi açıklamasına izin verip söylediğini kabul edeceğiz.
Buna rağmen kötü niyet aramak ve cezalandırmaya yol aramak nefsin kötü ahlakından kaynaklanan bir tavırdır.
Sen kardeşinin sana kasıtlı olarak zarar vermek istediğine itikad ediyorsan, o beraberlik nasıl hasıl olacak?
Mümin müminin elinden, dilinden zarara görmeyeceğine inanabiliyorsa, sana arkasını dönebiliyorsa müminlik vasfı o toplulukta tecelli etmiştir. Ama bir topluluğa girdi birisi, herkes de:
'yahu şimdi bu geldi her sözü yanlış anlar, alınır, kötüye yorar' diye sus pus olduysa, rahat edemiyorsa
bu adamın ahlakında insanların” zarar gelmez” diye kanaat edeceği “emin”lik vasfı gerçekleşememiştir.
Bazen arkadaşlar bir hizmet nasip ediliyor, bir hevesle başlıyor. Haliyle bunun imtihanı da oluyor.
Zaman içerisinde yapılan iş takdir edilmiyor, bozulabiliyor,
bir iki derken arkadaş bize geliyor ve müşteki oluyor. Onlara şunu soruyorum:
“sen bu işi kim için yapıyorsun?”
“Allah teala rızası için” diyorsa o zaman
bunu nefsimizin hoşuna gitmeyen bir şey yüzünden bırakmak hak mıdır?
Rabbin sana bir şeyi fark ettirdi, hizmet nasip olduysa
ötekinden aynı hassasiyeti beklemek hak mıdır?
Belki o evinde de aynı duyarsızlığı gösteriyor, o senin yanlış gördüğünü sorun olarak bile görmüyor. Sana hiçbir kastı yok, seni üzdüğünün farkında bile değil. Burada sen neyi ölçü aldığını iyi tartacaksın.
Allah teala’dan hoşumuza giden şey gelince kabul edip de
hoşumuza gitmeyeni, nefsimize zor geleni isyanla karşılamaktan Allah'a sığınalım.
Kim ki artık kimin ne yaptığına hiç aldırmadan, hiç yolundan sapmadan Hak teala yolunda istikamet tutturmuş,
kemal bulmuş insan diye işte ona diyoruz.
Şahsımız ölçü değilsek nefsimizin hoşuna giden şey görünce sevinip
hoşuna gitmeyen şeyi görünce kızma tavrımız olamaz.
Varlık duygum o sözün önüne bir an geçse, karşıdaki şahısta da enaniyet uyanarak karşılık bulacaktır o söz.
Bunu aradan çıkarabilmekle tesir hasıl olacaktır.
Cemaatten:
Allah eşittir Muhammed diye imamı Rabbani’ye atfen söylüyorlar. Bazıları da buna dayanarak tarikatleri şirkle itham ediyorlar.
Her işimizde niyetimize göre sorgu suale çekileceğiz. Allah teala dan başka bir kuvvet, kudret sahibi var dersen Allah teala’dan bağımsız olarak, bu şirktir. Eğer deniyorsa ki itaat noktasında fark yoktur zira Kuranı Kerim’de Rasule (AS) itaat Allah tealaya itaat sayılmıştır, o zaman doğru söylemiş olur. Aradan cımbızla çıkartıp itham etmek haklı bir tavır değildir. Kitabullah’a da bu tavır ile yaklaşıldığında bid’at fırkaların çıktığını görüyoruz. Bir ayeti kerimeyi aradan çekip üzerine bir fırka kuruyorlar. insan varlık duygusuna esir hale geldiğinde bir süre sonra ayeti kerimelere dahi Allah teala böyle değil de şöyle söyleseydi deme noktasına gelebilir maazallah.
Yine de böyle cümleler kurulması doğru değildir, insanların yanlış anlayabilecekleri şekilde değil, daha manası açık bir cümleyle ifade etmek gerekir.
İnsanlara akılları miktarınca hitab edilmesi de peygamberimizin (SAV) sünnetindendir.
Öyleyse en iyisi susmak herhalde.
Kuru kuruya da susmak olmaz. Boşu boşuna susmak da boşu boşuna konuşmak gibidir.
Allah teala benim hakkımda ne düşünecek diyen kişi
diğer insanların ne dediğini duymaz, aldırmaz bile…
niyeti kusur görmek olan, zaten sende bunu bulacaktır.
Nasreddin hocanın oğluyla eşeğe binmesi hadisesinde olduğu gibi.
O yüzden kim ki hesabını insanlar üzerine yapar, onları hoşnut etmeye çalışır, bunu başaramazlar. Kişi çevresine göre şekillenmeyecek!..
Allah zül celal için olan sevgi
o sevilen kişi dinde eksiklik yapınca azalır, faziletleriyle ise artar.
Evladın dediğini yapmayınca kızıp, Allah ve Rasulünün (SAV) dediğine uymayınca aldırmamak olmaz!
....
Erkeğin idareci olduğunu kabul etmeyen Dünyanın haline baksın; kim kimi kullanıyor?
Erkeğin kadını sömürmek için kullandığı bir kapasitesi var. Bunu adil bir idareci olmak, onu hoş tutmak, ahlakını kemale erdirmek için kullansa olmaz mı?
Bir şeyi güzel lisanla anlatabileceksem neden sert bir şekilde söyleyeyim?
Takatimiz dairesinde, attığımız adımı geri almayacak şekilde en güzel muameleyi yapacağız ehlimize.
Bir sofrayı kurmaya yardım etmek, bir Allah teala razı olsun demek, bizi küçültmez.
Cemaatten:
Biliyoruz, iki tatlı söz söylesek ortam güllük gülistanlık olacak ama onu da becerip diyemiyoruz, yapmacık gibi geliyor.
Cevap:
Mel’unun işi ne, bizi hayırlı işten alıkoymak işte.
Yapamadığımız şeyi taklid edebiliriz.
İtikad edeceğiz ki biz, Allah teala inayetiyle
ahlakımızı değiştirmeye, kemale erdirmeye bizi muvaffak kılacaktır. Söyleyemiyorum, deyince kendine set çekersin.
Yapanlar nasıl yapıyorsa takliden de olsa başlayarak, ahlakımıza yerleşene kadar yapacağız inşallah.
Hak olan şeyin önünde bil ki vesvese vardır.
Görüyoruz, birbirlerine çok cicili laflar edenler, bir süre sonra en ağza alınmadık lafları ediyorlar. Biz içimizden samimi seviyor, söyleyemiyoruz daha iyi değil mi?
Doğru olan kısmını alacağız.
“beş sevgi dili” yaklaşımıyla ilgili ne düşünürsünüz?
Beşini de uygulamak lazım. Eşimizin tercihinden de öte, ahlakımız haline getirmeye çalışmalıyız. hanımın erkeğinin halinden, adamın hanımının halinden anlayamaması arada muhabbetin ortaya çıkmasına engeldir. Kadın erkek ilişkisinde bütün problemlerin ana gövdede bitirilmesi bu ikisinin sırt sırta verebilmesiyle mümkün olur ve bu insanların bulunduğu yerde muhabbetin bereketi olur, bu kişiler artık çevreleriyle ilgilenir ve yararlı olurlar biiznillah. Bu, şahısların birbirlerini sevmesiyle değil Allah için olan beraberlikte hasıl olur. Zamk gibi yapışarak herkesten ve her şeyden kıskanarak yanında sürekli istemesi, istemediği hiç bir şeyi yapmasına tahammül edememesi Allah teala için olan beraberliğin özellikleri değildir. Allah Teala için olanda ölçü ve değerler bellidir. Ölçüsüzlük ve ilkesizlik yoktur. Yanlış yapıldığında birbirini doğru yola sevk etmek vardır. Bir kelimeyi bile bu ölçülerde sarf etmekle ölçüsüzce sarf etmek çok fark eder.
Ümmetin Salih kullarında görülen bütün olağanüstü haller Rasulullah (SAV)’ın büyüklüğüne işaret etmektedir.
02-02-2013
İbn Hıbban’dan Hadisi Şerif:
“Allah teala’dan korkandan cümle mahlukat korkar. Allah teala’dan korkuyu tahsil edemeyen ise her şeyin korkusunu çeker.”
Hz. Ömer hakkıyla tevekkül ederek zehiri içti ve bir şey olmadı, bunu nasıl açıklayacağız?
Biz bu davranışını örnek alabilir miyiz hocam?
Biz bundan ders çıkarırız. Biz o tevekkülde olmayıp kafamızda soru işaretleriyle içersek acaba ne olur? Kul Allah teala’yı deneyemez, Rabbi onu dener.
Kafirlerin arasında yaşamak, ev kurmak nehyedilmiştir. Avrupa’da görünürde verilen hakları gözümüze sürme yapıp çekiyoruz ama onlar 'siz bizden değilsiniz, ama iki kuşak sonraki nesliniz bizim' diyorlar.
04-02-2013
ZERRELERİMİZE İMAN ETTİRMEK
İman nurunu yakaladığında “iman ettim” ile bırakmayıp,
hayatının her unsuruna o aydınlığın nüfuz etmesine izin vermek gerekli.
Hayal ederken bile o hayal imansız olmayacak.
Yaratanımızı unutarak yaptığımız her şey
O(cc)’nsuz bir hayatı kolaylaştıran, Rabbiyle beraberliği zorlaştıran perdeler, engeller haline gelir, bizim kendi ellerimizle yaptığımız.
Laikliğin dinin devletten ayrılması anlamı insanlarda da geçerlidir.
Kendi başına var olan her hissiyat insanın aleyhinedir.
Sadece kendisi değil, sabrı, tevekkülü, sevinci, kızgınlığı, arzuları iman etmeli.
Tevekkül edecek ama neye edecek?
İlaç içmeyen kanser hastası teslimiyetten bunu yapıyorsa farklıdır; hayata küserek isyankar olmuşsa farklıdır.
Biz hiçbir zaman Hak tealaya teslim olduğumuz noktada sıkıntı çekmeyiz.
Rasulullah (AS)’ın göğsünün inşirah edilmesi gibi,
iman nurunun tamamen hükmettiği bir kalbe ne sıkıntı verebilir, o genişlik ve ferahlığı ne daraltabilir?
İşte bir insanın dünyada imanıyla buluşmamış bir sevgisi olsa bundan dolayı ızdırap çeker o insan. O’(cc)na veremediğimiz “varlık” larımız, teslim edemediğimiz, sahiplendiğimiz her şey yanlış yolda değerlendirilmiş ve bize musibet olan şeylerdir.
Kendini aşmak, “benim istediğim olmasa da hayırlısı olmuştur” diyebilmektedir.
Yaşantıda tecelli eden şeylerde kıstası kendi istediği olarak koyan kişi
bütün hayırları kendinden bilmiş olur ve istemediği şeyler olduğunda daima kendi dışında birilerini suçlar.
Kişi nefsin arzularına ne kadar meyyalse o kadar kendi doğrularına, kendi duygularına teslimiyet kazanır.
Nefsin terbiyesinde nefsin eline aldığını alıp, Rabbine teslim etmek vardır.
Sabır anı nefsin hoşlanmadığı bir andır ama aslında
o an kendi arzularının tasallutundan kurtulup Allah teala ile beraberliği tahsil edeceği andır.
Bunu yapamayan nefs, istediği olmadığında
yine hayrı kendi istediklerinde bilmeye devam eder
ve isyanı yüzünden o fırsatı kaçırır, o anı Rabbiyle değil isyanla beraberlikle geçirir.
Din hiçbir zaman bir ucundan baktığında her şeyi görülen bir şey değildir. Zira bazı gerçekler yaşanmadan anlaşılmaz.
Ama İslamı yaşayan birinin sohbetinde her şeyi yerli yerine koyabildiğinizi, bütünü kavradığınızı hissediyorsunuz.
Dinleyene anlatılan ne kadar acaba? Anlamak bu ise hayatının her alanında doğru tercihleri yapabilmiş olması gerekmez mi? Eğer şeytan vesveselerine ve nefsin arzularına teslim olduğu alanlar varsa bu kişinin bütünü kavradığı söylenebilir mi?
Hakikatin perdeleri yoktur ama bizim örtülerimiz vardır ona karşı. Biz iman edince küfür karanlığı kalkar ve iman nuruyla görmeye başlarsın. Ondan sonra bu ışığın nüfuz ettiği yer yaşadığın İslam’a göre değişir. Herkesin bir olayda doğru da olabilen sayısız yorumu olabilir. Ama bunların hangisi acaba bizim Allah teala’nın tecellileri altında O zül celalin rızasına uygun duruşu tahsil etmemizi sağlayacak? Bunu bulmalıyız. Biz ok haklı ve çok mantıklı, makul olmuşuz ama Allah teala’nın bakmamızdan razı olacağı yerden bakamadıktan sonra doğruyu bulmuş olamayacağız.
“zerre miktarı hayır işleyen onu görecek, zerre miktarı şer işleyen onu görecek” buyurulduğuna göre ben her zerreme İslam’ı kabul ettirmek zorundayım. Söylenen sözlerde hakikat payı olması değil, onun yerli yerinde kullanılması, o hakikatin doğru yerinde mülahaza edilmesi gereklidir. Yoksa sadece işi karıştırır ve zorlaştırırız, puzzle’ın parçasını yanlış yerde kullandığımız zamandaki gibi. Bu hassasiyet nedir? İşte bu istikamettir. İstikameti insan eliyle tutturabilmek mümkün değildir. Allah teala senin gayret ve çabanı görecek, seni bu yolda muvaffak kılacak. Varlık kazandıran hakikati kıvılcımlarıyla istikameti bulmak mümkün olamazken, Rabbine boyun eğerek o yoldaki hakikat tecellilerine kulağını ve kalbini açmakla, nefsime boyun eğdirmekle ancak O(cc)’nun inayetiyle o yolda ilerlenebilir.
Allah teala’ya giden kişi küçülerek gider, varlıkla gidemez. Allah teala’ya giden yolların adedi aldığımız nefeslerden fazladır. Dünyada Kabe’ye dönüp namaz kılmanın sayısız yeri ve yolu olduğu gibi. Doğru inanç ve değerlerle bakıldığı zaman doğru noktaya bakıp aynı şeyi görür insanlar. Kabe’yi göremiyorsa kıble şaşmış demektir. Bugün tefrikanın ana sebebi de budur. Keşke tevhidi savunan, Hak yolunda olduğunu iddia eden herkes bu anlayışa sahip olabilseydi. Herkes benim yerimden bakmak zorunda, anlayışıyla değil, herkes kendi bulunduğu yerden samimiyetle yönelsin diyebilseydi.
Konuşurken, anlatırken bu hedefe kilitlenebilirsek
şu an her zerresiyle İslam’ı yaşayan, her zerresine iman nuru nüfuz etmiş ve Dünya tasasından sıyrılmış,
dışarıdan normal bir insan olarak görülürken kendisi Rabbiyle beraberliği tahsil etmiş bir insan olamasak
ve hatta bunun nasıl olacağını anlamasak bile
bu hedefe yönelik sorumluluklar alarak, zaman içerisinde bu sözlerin toprağa ekilmiş tohumlar gibi neşvü nema bulmasına zemin hazırlamış oluruz.
Bunun mücadelesini vermek şartıyla!
İlkokula gitmiş, sayfalarca A harfi yazan çocuk bütün harflerden haberdardır, farkındadır.
Ancak o günkü sorumluluğunu yerine getirmelidir ki o gördüğü ve hedef edindiği başarıya ulaşabilsin.
Bu anlayışla okuduğumuz kitaptan, dinlediğimiz sohbetten anladığımızı anlar,
o anki idrakimizi aşan bir noktada oraya bir soru işareti koyar ve onun bir tohum gibi sonradan ortaya çıkmasını bekleyebiliriz.
Ayrı yerlerden duran iki alimden bir konuyu, mesela sabrı dinlediğiniz veya okuduğunuzda anlayışınıza çok geniş ufuklar kazandırmış olur.
Bir ehlullah ise yaşadıklarıyla harmanlamış olduğundan kitaplarda bulanmayacağınız şeyleri anlatacaktır size.
Hangi pençelerden nasıl kurtulabileceğin noktasına ışık tutacaktır bunlar da.
Ve daha üzerine atılan pençeler bitmemiştir, o kişi de imtihandadır,
“sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet et” buyurulmuş Kur’anı Kerîm’de.
Bir şeyi Hak teala için yaptığımızı düşünüyor olabiliriz.
Acaba nefsine zor gelen şeyle karşılaşınca o hizmet devam edecek mi?
Hal değişkendir, o değişken halde sabit olmayı başaran insanlarda ise o hal sabitleşir
o değişken ortamda ve bu kişi Allah telaa’nın karşısına o vasıfla çıkar,
zira artık onda bu ahlak halini almış, doğallaşmıştır.
İşte bir insan nasıl olur da 15 yıl tuvalet temizleyerek kamil insan olmuş, olur!
Zira o işi yaptığı her gün, karşısına nefsani duyguları çıkarak ona onu yaptırmamaya çalışacak. Ya üstüne basarak geçecek ya da o hizmeti terk edecek.
Nefsani duygularını yenebildiğinde o iş artık ahlakına işlemiş, kıyamete kadar uzanan bir vasıf kazanmıştır ameli o kişinin.
Yaptığımız amelde fedakarlık yapıyor olsak bile
bunu ben söylersem kıymeti olmaz.
Zira kendi varlığını görüp Rabbinin buradaki nimetini görememek gibi olur.
Karşılığı verilmiş olan hayırda,
bizim o işin içerisinde imtihan olarak sunulmuş olan bazı olaylarda yaptığımız nefsimizden tavizler, fedakarlık olarak vasıflanabilir.
Ancak bunu yapan böyle görmemeli, yoksa bir anlamı kalmaz.
Hizmeti kabul edecek olan Allahu teala’dır,
O(cc)’nun yanında ise yapılan amelin ölçüsü ıhlas ve takvayla ölçülür,
bina yüksekliği ya da sayıyla değil.
Bir insan bir barakada İslam’ı anlatır,
bir kişi orada öyle irşad olmuş olur ki imanlı bir nesil ondan yetişir, bir tohumdan biten orman gibi.
Hak teala’nın elindedir onun bereketini hasıl etmek.
Kim daha iyi hizmet ediyor diye sorarsan takvası yüksek olandır, ıhlasla yapılan hizmet üstündür.
Bir cemaatin adı ne olursa olsun, yapılan hizmetleri aralarındaki ıhlaslı yüreklerin bereketiyledir.
Sen kendi tabi olduğun insanı gönlünde en yüce yere oturtabilirsin. Ama amaç o kişi değil, Allah tela rızasıdır.
Bir insan bu anlayışta benle birleşiyorsa varsın başka hocanın cemaati olsun, kardeşimizdir.
Bir insan Allah teala yolunda, istikamet üzerinde olsun da hayırlı hizmetleri olsun,
bizim aramızda değil diye iftihar etmeyecek miyiz?
Bir insanın görüşü sorgulanmaz değildir,
İbrahim (AS) kalbin mutmainliğini ararken Allah teala’dan dahi bir ayet istiyor, nasıl yarattığını anlayabilmek istiyor.
08-02-2013
Rabbimizin rızkına karşı adab ve şükür
Hadis-i kudside şöyle buyurulur:
“ Cenab-ı Hakk şöyle der:
Ben’im ile insanlar ve cinler arasındaki durum son derece câlib-i dikkattir:
Onları Ben yaratıyorum fakat Ben’den başkasına kulluk ediyorlar;
onları Ben rızıklandırıyorum fakat Ben’den başkasına şükrediyorlar.”
(Rûhu’l-Beyân, I, 276)
Kenzül ummal’den:
“Şüphesiz ben, insanlar ve cinler büyük bir haber içerisindeyiz.
Ben yaratıyorum, başkasına ibadet ediyorlar.
Ben rızıklandırıyorum, başkasına şükrediyorlar.”
İbadet ettiğin iddiasındaysan
hayatında Rabbinden başka bir gaye olmayacak.
Para gaye olmuşsa, mevkilere gelmek, titr’ler almak gaye olmuşsa, eşin gaye olmuşsa,
hayatını şekillendiren böyle şeyler ise maazallah bu tehdidin kapsamına girebilirsin.
Dayısı Sırrı Sakati, Hz. Cüneydi Bağdadi’yi 7 yaşındayken hacca götürüyor.
400 kişi alimlerden toplanıp şükür mevzuu üzerine mütalaa ediyorlar. Daha çocuk olan Cüneyd-i Bağdadi Hz lerine de soruyorlar şükrü. O da:
“Allahu Teala’ya, verdiği nimetleriyle asi olmamaktır” der.
Ömer bin Abdulaziz: “mercimek ve nohut yedim, şişkinlik yaptı” dedi.
Çevresindekiler: “Ey Emirul Mü’minîn, Allah teala kitab’ında “sizi rızıklandırdıklarımızdan tertemiz olanlardan yeyiniz” buyruyor. Bu saydıkların da tayyibat’tandır” diyorlar. Cevaben: “ bu mana çok uzak” dedi: “burada söz edilen rızkın helalliğidir”
(Suyuti, Durril Mansur cilt 1 sf: 406)
Dolayısıyla helal lokma zarar vermez. Kul hakkı, göz hakkı, haramlık karışması nedeniyle sıkıntı doğar.
Ölümden kurtulacak kadar yemek farz, zafiyeti önleyecek kadarı vacip, bundan sonrası mübah; misafirin yemesi için yemek menduptur, yani sevilmiş bir harekettir.
Yediğini Allah teala yolunda eritiyorsan istediğin kadar ye. Şeyhim derdi ki: “Çok yiyenlere kızıyorum, Molla Halil hariç. Bir oturuşta bir kuzu yiyor ama hakkını veriyor”… hizmette, Hak teala yolunda kullanıyordu.
“Mümin midesine koymak için yer, Kafir sekiz bağırsağını doldurmak için yer” hadisi şerif.
Maide suresi 87. AK meali: “Ey iman edenler!
Allahın sizin için yarattığı helal ve temiz şeyleri haram kılmayın ve haddi aşmayın. Çünkü Allah haddi aşanları sevmez”…
“Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların helal ve temiz olanlarından yeyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız O’na şükredin.” (el-Bakara 2/172)
"De ki: “Allah’ın kulları için yaratıp ortaya çıkardığı zineti,
temiz ve hoş rızıkları haram kılmak kimin haddine?” De ki: “Onlar, dünya hayatında iman etmeyenlerle birlikte, iman edenlerindir. Kıyamet günü ise yalnız müminlere mahsustur. İşte Biz, bilip anlayan kimseler için, âyetleri bu şekilde açıklıyoruz." (A’raf, 7/32)
Müsned den:
Rsulullah (SAV):
"Şüphesiz Allah tayiptir, tayipten başka şey kabul etmez."
“Helal olan şeylerden yeyin ve Salih ameller işleyin (Mü’minun 51)”
okuduktan sonra şunları söyledi:
“bir kimse hak yolunda uzun sefere çıkar. Saçları dağılmış, toza toprağa bulanmış halde kollarını açarak “Ya Rabbi, Ya Rabbi”.. diye dua eder.
Ancak yediği haram, giydiği haram olunca nasıl duası kabul edilebilir?”
Nahl suresi 114 meali:“Allah'ın size rızık olarak verdiği şeylerden helal olanlardan yeyin. Ve eğer gerçekten Allah’a kulluk ediyorsanız O’nun nimetine şükredin”
demek ki mü’minin bütün işlerinde şükür ve zikir olacak. Hangi nimet olursa olsun;
İbadet dahi şükürle tamamlanır.
Nasip edilmiş olan nimetin Hak teala’dan gelen bir nimet olduğunu bilmek ve varlık sebebi kılmamakla, ibadetimiz tamam oluyor.
Ayrıca burada şükrün ve Salih amelin de
helal yemekle tecelli edebileceğini işaret etmekte, denilmiş bu ayeti kerime için.
Furkan 23, İbrahim 18: kafirler hayırlı işler yaptıklarını sansalar da fayda göremeyeceklerine dair.
Tayyip olmasında haramlar, kul hakları, şüpheli durumlar
ve hatta yiyenin niyetindeki aşırılıktan bile salim olması esastır denilmiş yorumunda.
Rasulullah (SAV) buyurdular ki: “ademoğluna zaruri ihtiyaçları bağışlanmıştır. Bunlar da avretini örtecek kadar elbise; açlığını def edecek kadar yiyecek, kuş yuvası kadar bir evdir.”
Sahabe soruyorlar: “ya Rasulullah, tuz nasıldır?” “tuzda hesap vardır” buyuruluyor.
İmam Taberani ve Ebu Bekir el Mukri Medine’de ziyaretçi oldukları bir zamanda aç kalırlar. Rasulullah’ın (AS) kabri başında “açlık bizi perişan etti” diye serzenişte bulunur. O akşam birisi gelip: “Rasulullah (AS)’a şikayette bulunmuşsunuz, rüyama girdi ve sizi doyurmamı söyledi” diyor.
(siyerü Alam-ul Mübera, İmam Zehebi)
11-02-2013
Tarikat-i Muhammediyye – İmam Birgivî: tarikatin Kitab ve sünnete göre nasıl olması gerektiği
El milel ven Nihal-- Şehristanî: akaid kaideleri
Hadisler:
“- Lânet ettiğim altı kişi vardır ki, onlara Allâh ve gelmiş geçmiş her Nebi ve Rasûl lânet etmiştir.
Bunlar:
Allâh'ın kitabına ilave yapan,
Kaderi tasdik etmeyen,
Allâh'ın zelil kıldığı (günahkârları) yükseltmek, azîz kıldığı (sâlih) kulları alçaltmak için ceberût ile insanların başına musallat olan,
Mekke hareminde yasak olanı işleyen,
Ehl-i beytime zulmeden, bir de sünnetimi terk eden kişidir. (Tırmızî, Taberani, İbn Hıbban, Hakîm)
“Ashabıma buğz etmeyiniz. Sizden birinin Uhud dağı kadar altın infak etse
onlardan birisinin bir avuç ya da yarım avuç infakının sevabına ulaşamaz”..
“ashabıma buğz etmeyiniz. Onlara buğz eden bana buğz etmiştir. Onlara eziyet eden bana eziyet etmiştir. Bana eziyet eden Allah tela’ya eziyet etmiştir. Çok geçmeden Allah onu süratle yakalar”
Hadis naklederken ya metne sadık kalmak, ya da anladığını anlatmak lazım ve esasta hadis naklederken kendi nefsimizin, yaşantı ve tecrübelerimizin etkisiyle bazı şeyleri değiştirebileceğimiz kaygısı olmalı.
Kendimize uydurmaya kalkabiliriz. O yüzden bu konuda hassas olunmalı, metni okumalı. Şerhini incelemeli. Bu yüzden esas olan anlatmak değil yaşamak olmalı. Allah teala af etsin, biz de her gün anlatıyoruz burada.
Kuran ve sünnetin anlaşılmasına hayatını hasretmiş zevatın hayatını ve eserlerini okuyarak önce neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamalıyız.
Bu insanlar nasıl insanlarmış ?
Neleri feda ederek kitab ve sünneti ayakta tutmuşlar bir bakmalı.
Bir dergaha müntesib oldun, bir yola girdin, naslara aykırı bir şeyi ilham da olsa kabul edemezsin.
Dini teslim almaya değil, ona teslim olmaya geldin.
Maneviyat ve zahiri ilim birbirlerini itmez, kulun uçması için gerekli iki kanat gibidir. Buna istersen ruhla ceset de.
İkisi bir araya gelince hayat sahibi olursun.
Bilmek de kıymet değil kendi başına. Neden?
Yaşanmadan bilmekle o emir ve nehiyler anlaşılmış olmaz.
Bu yolda bazı haller zuhur edebilir, bunları bir şey zannedip varlık malzemesi haline getirme tehlikesine karşı uyanık olunmalı.
Ayağın yerden kesildi mi mel’un seni doğruca cehennemin dibine fırlatıp atabilir.
Buradan çıkınca uçan birini görseniz Allah dostudur mu diyeceksiniz?
Hayvanın yapabildiğini yapmak mı marifettir?
Hayır, Allah tealanın emrine ve Rasulünün sünnetine tabi olmaktır marifet.
Bir insan maneviyat davasına zahiri ilmi reddediyorsa bu da bataklığa düştü. Tersini yapan başka bir bataklığa düştü.
Asl olan zahiri ve batınıyla Allah teala’nın ölçülerine tam bir teslimiyet ve riayettir.
Farzları bıraktırıp nafileyle seni meşgul eden bir şey, şeytanın vesvesesinden başka bir şey değildir. Zira nafilelerin amacı farzın ikamesidir.
Farzı olmayanın nafilelerinin de bir kıymeti kalmaz.
--buna bir örnek verebilir misiniz?
-- işe gideceksin, mesain başlıyor ama bir arkadaşının işini halletmek istiyorsun. Mesainden çalıp ona veremezsin. Mesai dışında yardım edebilmek erkekliktir işte.
Dinin hükümlerinin her birini kare içine hapsedip izole eder ve öyle öğrenirsen bir süre sonra onların birbirlerini ittiğini görürsün. Halbuki yanlışlık bu anlayıştadır. Hepsinin oturduğu zemini doğru anlamak lazım. O zaman birbirleriyle çakışmaz.
Nafile namaz kılıyorsun, annen ya da baban çağırıyor. Alimler ihtilaf etmişler.
Farz namazı dahi bozarak gideceksin diyenler var, Cureyc hadisi şerifine istinaden.
Yine, cihada gidecek olan gence Rasulullah (SAV) "annen baban hayatta mı" diye soruyor. Onlara hizmeti emrediyor gitmesi yerine.
Niyetimiz Allah teala’nın dinini yaşamaksa, cihada gitmekle anne babamıza hizmet etmek aynı değerde olmalı bizim için.
'Yok ben o hizmeti istemiyorum, buradaki hizmeti istiyorum.'
O zaman sen nefsine göre hüküm veriyorsun! Farkına varamadan nefsine göre yaşıyorsun demektir.
Burada anne babaya itaat Allah tela rızası için olan itaattir,
seni anne ve baban yoluyla terbiye eden Rabbinin emrine boyun eğip eğmediğinin imtihanıdır.
İtaat onların şahsına değildir burada.
Tarikati Muhammediye’yi okuyun, takıldığınız noktalarda istişare edin.
Eğer bir şeyi manevi terakki adına şeriate aykırı yaparsak onun hiçbir kıymeti olmaz.
Farzlar ikame edilmeden onun üstüne nafile bina edilemez.
Her hak sahibine haklarını vererek, Allah teala’nın emrini önceleyeceğiz. Bu hassasiyeti kaybettiğin anda her şey birbirine girer.
Bizim Rabbimize giden yolda iniş ve çıkışlarımız; ya eksiklik, ya fazlalıklarımız yüzünden kaybettiğimiz yol o kadar çok ki!
O düz çizgi ne kadar uzuyor.. Bunun sebebi nefsinizin halin tesirinde kalarak çizdiği iniş ve çıkışlar, adeta elektrokardiyografi gibi.
Nefis boyun eğmiş, dünyevi tesirlerden beri kalmış olsa hal ona tesir edemeyecek, yolundan aşağı yukarı saptıramayacak.
Belki maddi kalp ritmini bozan da manevi alanda yaşadığımız iniş çıkışlardır. Manevi huzur olursa maddi kalbi de yormazsın fazla belki de.
Bizim bu ifrat ve tefritler olmadan düz yürüyebilmemiz için
nefsimize düz çizgi çizdirebilmek, yani nefsimizi öldürmek gerekiyor.
Kendi nefsimizin terbiyesi altında olmaktansa başka birisinin nefsinin terbiyesi altına girmek daha hayırlıdır!
Nefsin terbiyesi sadece dergahta değil. Allah tealanın gösterdiği yoldan başka yol ararsan ağzınla kuş tutsan cennetin kapısı sana kapalı, mü’min bunu anlayacak önce.
Hoşuna gitmeyen şeyi de söylese babanız,
boyun eğmenizle terbiye tahsil edersiniz, yine kârlı çıkarsınız.
Babam şöyle şöyle yapıyor, diyen kardeşlerimiz var. Sen doğru yolda ol, işin altına sen gir, onu ferahlat, baban desin ki: 'İslamla benim evlatlarım ne faziletler kazandı, ben de dinime diyanetime gayret edeyim.'
O yük altına girmek işimize gelmiyor, 'benim bildiğim doğrudur' diye
keyfimize göre İslam’ı yaşamak kolay geliyor.
Hatta buradan da işine geleni alıp gelmeyeni almamak samimiyet olmaz. Ben de anladığım kadarıyla İslamı bir bütün halinde anlatmaya alışıyorum, benim söylediklerimi de seçip beğendiğini alıp kullanabilirler.
Hiç bir canlıyı incitmemekten, yoldaki taşı kaldırmanın imandan geldiğinden bahsedeceğiz de,
adam babasını, anasını kırıp geçirecek ve bundan dini sorumlu tutacak!
Bu kişi anlayamamıştır en hafif ifadesiyle. Allahu tela hepimize anlamayı ve yaşamayı nasip etsin.
İnsanın Allah tela ya gidişinde kendi nefsinden başka engeli yoktur.
Bunun yolu o yolda istese de, sevse de sevmese de Allah telaa’nın emrine göre hareket etmesidir.
Kendi nefsine sormayacak bu işten memnun olur musun, diye.
Bu yolda hoşumuza gitmese de doğruyu yapabilmek de manevi ticarettir. Bir sıkıntı çeker ve sonunda bir şeyler kazanırsın her alanda. Bunu yapamayınca mel’unun vesveseleri bizi hayırlı yoldan alıkoyar! Bunlara pabuç bırakmama halimiz her şeyden güçlü olmalı, hafif bir engelde yol değiştirerek oradan da dönüp dönüp bir türlü istikameti tutturamayanlardan oluruz. Dergahları da böyle gezenler var.
İntisap edeceği birini değil, kendi istediklerini tasdik edecek adam arıyor. Yok böyle birisi.
Kim kendi yaptıklarını 'iyi yapıyorsun', diyecek birinin arayışında ise yanlış yapıyor.
Hataları Rabbi tealanın huzurunda mı ortaya çıksın? Bunları burada fark edelim ki düzeltme imkanımız olsun.
Helal lokma indiremiyorsam boğazımdan, arazi oluyorsam, işverenin zamanından kaçamak yapıyor, çalıyorsam
artık aklım, zikrim, elim, ayağım haramlara çok daha meyyal olur.
O halde ibadetlerimiz de makbul olmaz, diyor peygamberimiz(AS). İbadetin de makbul olmasının temelinde helal lokma vardır. Bir rızkın bedenden atılması kırk gündür. Kırk gün ibadetini ifsad edecek olan haram lokmaya azami gayreti göstereceğiz!
Önceki rahatımızı, olması gereken vasat kabul etme yanlışı vardır, bazı zorlukları eziyet gibi gösteren.
Vasatı biz mi belirliyoruz ? Alıştığımız rahatlık temel çizgi midir?
Bizim çektiğimize sıkıntı, zulüm, eziyet dersek, acaba Rasulullah (AS) ve sahabeninkilere ne diyeceğiz?
Bizimki olsa olsa imtihandır.. Deniyor Rabbimiz bizi. Bir yola girmişiz olacak bunlar.
Soru: Hakiki bir tevbe olmadan intisap edilir mi?
Şu açıdan söylediğiniz eksik değildir: “ben bu işi yaparım” düşüncesiyle tevbe etmek alay etmektir. Ancak bu kapıya gelirken amaç günahların cümlesinden kurtulmak ise eninde sonunda faydalanırsınız.
Şeyhime sormuştum, tarikate girip ilerleyenler de oluyor, yerinde sayanlar da, hatta geriye gidenler de. Bunu şöyle açıklamıştı:
Bu kişiler böyle bir yola ve gayrete girmediğinde daha iyi durumda olacak değildi. En basitinden bir köpek terbiyeli iken, bağlıyken daima daha iyidir.
Bu yola girerken samimi bir niyet olacak arınmak için,
Rabbimizin inayetiyle haramları terk etmeyi tahsil etme yolları aranacak burada.
İlk intisap aylarında yeni doğmuş bebeğin ağzına biberonla süt akıtılma dönemi gibidir. Biraz büyüdükçe gayrete, emeklemeye, yürümeye ihtiyaç vardır. nitekim mükellefiyetler gündeme gelince baştaki muhabbetim azaldı zanneder, bu da vesvesedendir.
Bu istikamette gayrete sıra gelmiştir artık, bu maraton son nefese kadar devam edecektir.
Bazen müride her yanından öyle vesveseler gelir ki muhabbet ve bağlılık ince ise bir de bakarsın bırakıp gitmiş.
O da başıboş olmaz ama zincir biraz uzun tutulmuş olur işte.
“ben Allah yolunda olmak, rızasını kazanmak istiyorum” diyen kişiye
mel’un bütün zaaflarını ve yanlışlarını kullanarak altı yanından yaklaşacak, yollarına engeller döşeyecektir.
Bizim imtihanlarımız dışımızdan gelmez.
Bunlar Allah tealadan gayrı kıymet vermiş olduğumuz şeylerdir.
Bağlandığın her şey önüne imtihan olarak illa ki gelir.
Aşmaya memur olduğumuz engeller nefsimize ait engellerdir, başkası değil.
Namaz diyoruz, taharet lazım önce. Manevi yönü de var bu taharetin, helal lokma gibi, ıhlas gibi.
Namazın alt şubeleri var kıyam, sücud, tadili erkan gibi. Bunların hiç biri diğerine karşı değil! Bir bütünlük arz ediyor.
Tevhid bunu müşahade edebilmekle olur. Bunu bütün hayatına yayarak bütünü görebilmek.
Allah Teala’nın ayetlerini gözle görür gibi yaşadığımız, iman gözüyle yaşadığımız örneklerden destek ve kuvvet alarak bu yapıyı güçlendirmektir amaç.
Son darbe sekülerlikle vuruldu bu tevhid anlayışına.
Manevi alanla maddi alanı birbirinden ayırmak bu amaca hizmet ediyordu.
İki ucu buluşturamadığımız yerde halka kopuyor ve o rahmetten istenilen feyzi alamıyoruz. Cereyan gelmiyorsa kopan yeri bulman gerektiği gibi, nerede arıza olduğunu saptayacaksın.
Kur’an Allah teala’nın kelamı ise yaratılan alem kimin? Allah zül celalin yaratmasının sonu yok ki.
Her iş ve oluşta ders ve ibretler vardır. Şeytanın seni Hak yolundan alıkoymak için verdiği vesveselere de hayır penceresinden bakabilirsin.
Bunlar senin zaaflarını gösteren bir vaaz vazifesi de görebilir!..
4-02-2013
İnsanın değişimi, tekamülü için üç ana dayanak noktası vardır:
Allah korkusu. Allah teala yolunda olmak için niyet etmekle başlar bu. Sonra Rabbinin yolunda yürüyüş. Bu esnada karşılaştığın her zahiri zorlukta sana lazım olacak olan da ikinci dayanak noktasıdır:
Sabır.
Rabbimiz, Şeytanın eline bizi aşacak, ezecek bir güç vermemiştir. Mel’unun bize karşı kullandığı her şey bizim ona verdiğimiz malzemelerden ibarettir.
“Allah teala size zorluk dilemez, kolaylık diler(AK meali) ”… Alllah teala’nın emri en kolayıdır! Nefsinize zulmetmeyin mealinde de ayet var. Bunu “günaha sokmayın” şeklinde yorumlamışlar.
Sabredeceğin bir musibet aslen tedavidir. Allah teala sana şunu demek istiyor bununla:
“Kulum, senin yersiz yere değer verdiğin bir şeyi senden silmek istiyorum. Şu an zahirde sıkıntı çekmenin sebebi bu yersiz yere verdiğin değerdir. Sen bu musibete sabredersen kalbinden bu maraz ebediyen silinecek ve bir daha bu konuda rahatsızlık hissetmeyeceksin” (Ataullah iskenderî)… sabredemeyip tepki gösteren kişi şeytana da zaafını göstermiş olduğundan çevresindeki herkese o vesveseyi verip o kişinin imtihanını zorlaştırmak için o zaafının üzerine gitmek artık mel’un için kolaydır.
Allah teala 2 sebebden Dünyada mükafat vermez:
Bir: vereceği mükafat Dünyaya sığmayacağı için;
ikincisi Bakî olan bir mükafat fanî yerde verilmez de ondan…
hele bir sabret, ötelerde sandığın ahret göreceksin ki aslında burnunun dibinde imiş…
Bir de kendinde kusur görme en büyük silahıdır mü’minin, mel’una karşı. Günah keçileri edinen kişi tekamül edemez. Dünyası noktasında sürekli şikayet ve kusur arama halindedir de, ahretini ilgilendiren konularda eleştiri bile kabul edemez, değil ki özeleştiri yapsın!..
Tevbe ayeti nazil olunca şeytan dövünmeye başladı. Avanesi şöyle onu teskin ettiler: “merak etme, biz insanlara öyle bir şey yapacağız ki tevbe etmeyi de akıllarına getiremeyecekler”
Şeytan o kaleyi aslında aşamaz. Ancak içerideki hainler kapıyı açabilirler!
Şeytan uğraştıkça makam ve derece kazanan kullar vardır ki bu insanlardan mel’un çaresiz uzaklaşır.
Ashabı kiram Rasulullah (AVS)’a dediler ki: “Ya Rasulullah, bizim kalbimize öyle düşünce ve hisler geliyor ki biz onları söylemeye dahi çekiniyor, rahatsız oluyoruz”… Rasulullah (AVS) bunun üzerine: “Şeytanın hilesini vesveseye çeviren Allah teala’ya hamdolsun” buyurarak bunu da duaya tahvil ettiler. Hileye düşürmek için vesvese veriyor, ama sen kalbinin kapısını dahi açmadan def ediyorsun.
18-02-2013
Elbette mürşid de hatasız olmaz. Ama onun hatasını, kusurunu bulmak müridinin işi değildir.
Şeyhi de müriddir sonuçta, ona da hatasını söyleyen var. O da başıboş değil, hiç bir şey öyle değil.
Mürid intisab edene dek şeyhin her şeyini araştırsın. İstişare, istihare yapsın. Ama intisab ettikten sonra edep gerekir.
Acaba şeyhin durumu saltanat gibi mi gözüküyor?
El etek öptürmek, hizmet görmek… olay bununla mı alakalı acaba?
Kendi adıma kendimi mürşid olarak göremiyorum, nasıl adlandırırsak; her gelişimde tereddütüm vardır, vebali var bu kadar insanın.
Ateşten bir sacda oturmak gibi bu makamı işgal etmek. İçi seni yakar, dışı beni derler ya...
Karanlıkta bir mum yandığı zaman herkes ferahlanır
ama muma sorsan başında yanan ateşin derdindedir.
Muma çok yakın olursanız da altına ışık vermez, dikkatli olmak lazım.
Çok yakına bazen tahammül edilemez, uzaktan istifade bazen daha fazladır.
Yakın olup vesvese içinde kıvranmaktansa uzak olup iştiyak duymak daha evladır bazen.
İnsanlar ne düşünecek diye hakkı anlatmaktan imtina edilmez.
Ya biz korkacağız, onlar emin olacak; ya biz korkmayacağız onlar korkacak!
Allah teala için bir şey yaparken bizim başka neden korkumuz olabilir, Allah etmesin!..
Bizim için Hak teala’nın yazdığından başkası yoktur. içimiz dışımız birdir bu yüzden.
Yanlış işler yapan korksun. Gerçi bende de biraz korkaklık var ama belli etmiyoruz, bastırıyoruz biraz.
Baktığın zaman büyüklerin hayatına ne zahmetler çekmişler. Dört büyük mezhep imamı hepsi de bu yolda eziyetlere, kamçılara maruz kalmışlar...
Varlık duygusunu besleyen şeyler:
- Allah teala’ya itaatten ayrılmak
- Sünnete uygun yaşamamak
- Uzun emellerle Dünyaya bağlanmak
- Dünyalığı gözünde büyütmek, sevmek ve toplamak
- Allah'tan gayrı şeylerin korkusunu çekmek..
Nefsini ölçü haline getirmenin bir sonu yoktur,
herkes kendi istediğini yapacak ki tatmin olsun, o da mümkün değil.
Sonunda o noktaya gelir ki insan, hatasını dahi ona kabul ettirebilmek imkansız hale gelir.
Nefsler nasıl bir hale gelmiş ki bugün insanların hangisine sorsan herkes kendisine karşı, eziyet ediyor, en haklı kendisi.
Batıllılaşma o noktaya gelmiş. Batıda artık insanlar sadece,
her dediklerini yapacak hayvanlarla hayatlarını paylaşmaya tahammül edebiliyorlar.
Size bir soru: Nefs neden hatasını kabul etmez?
Ben kabul ederim hocam. Yani nefsime sordum, hatamı reddetmem, dedi bana şimdi.
Tabii. “ben hatamı reddetmem, ama zaten neyi hatalı yapıyorum ki?” bunu söyleyebilir.
Allah Teala’nın hükmüyle buluşamadığımız her yer hastalık üretiyor.
MS hastalığı, bunama diye hastalık var bunu biliyoruz, manen bunların karşılığı yok mu zannediyoruz?
İnsanlar manen kendini kullanamaz, hakim olamaz hale gelmiyor mu?
Belanın başlangıcı Allah teala’nın razı olmadığı şeye razı olmak.
Buna yol verdiğiniz zaman bağışıklık sistemini kullanmayıp kanser hücresinin çoğalmasına zemin hazırlamış oluyoruz.
Bu bütün vücudu saran bir kanser gibi, manevi benliğini teslim alabilir. Bunlar maddi kansere dahi yol açabilir Allahu alem.
Rabbimiz iyiliklerin kendisinden, başımıza gelen musibetlerin ise kendi varlığımızdan olduğunu bildiriyor.
Biz kanser olana bu gözle bakamayız. Allahu teala her kimseye farklı nedenlerle musibeti verebilir.
Ama temelde her musibeti kendimizin davet ettiğini, hastalığı kendi elimizle içimize aldığımızı bilmeliyiz.
Bakıyorsunuz bir insan İslam ilmiyle meşguldür bir zamanlar.
Ancak bir konudaki nefsine hoş gelen, Allah telaa’nın razı olmadığı fikri bütün benliğini kaplar bir süre sonra.
İslam’ı anlayışı tamamen yeniden şekillenip tanınmaz hale gelmiş.
Bakıyorsunuz bugün Müslüman helallerden şikayetçi;
şu şöyle yapıyor; o bunu yapıyor, diyor ama, haram lokmadan, kul hakkından bir rahatsızlığı yok!..
Eğer rahatsızlanıyorsan o helal yiyeceği nasıl haram hale getirdiğine dikkat et! Helal lokmadan rahatsızlık olmaz! Ona harcanan paradan, talepten niyete kadar her şey etkendir o lokmanın zararlı hale gelmesinde…
Allah Teala bir kula hayır murad ederse ona hatalarını fark ettirir.
Mel’un ise Dünyalıktaki eksiklerini göstermeye çalışı, dünyaya seni koşturtmak için.
Dinindeki eksiklerini görsen onların giderilmesine gayret edeceksin.
Tekamül; Dünya hayatında eksiklerini büyütmeyip hamd etmek ve uhrevi konulardaki eksiklerini görerek telafisine gayret etmekte.
Bu yüzden mel’un sana dinindeki eksikliği kabul etmeyi zorlaştırırken
Dünyan konusunda gayet öz eleştirel yaklaşımı benimsemene yardımcı bile olur.
Hiç eleştiri kabul etmeyen birisine dünyalığını sorun, iş yok para yok diye başlayacak.
Bu söylem onun moralini bozmaz da, kemalatını ilgilendiren bir konuda burnundan kıl aldıramaz.
Aradaki fark şeytanın kalbe soktuğu vesvesedir.
Bize sorulmayacak olan şeyin mükemmelliğine uğraşabiliyoruz, bütün mesaimizi buna harcıyoruz;
bize sorulacak olan konuda sanki
hesabı vermiş, defterimiz sağ elimize almış gibi hareket edebiliyoruz.
İlim “bilmiyorum” diyen için vardır.
Kusurunu dile getirene çıkış yolunu gösteren bulunur.
Doktora gideceksin, benim bir sorunum yok, diyeceksen, şifa bulamazsın bu şekilde.
Allah teala’dan gayrı korktuğumuz her şey,
başımıza açtığımız ayrı bir imtihan, ayrı birer musibettir.
Sohbet esnasındaki Dünyadan uzaklaşma ve Allah teala’ya yaklaşma da cezbedir.
O muhabbet ortamı ve bereketin insana katkısıdır bu.
Bu; Hanzala (RA)’ın “hanzala münafık oldu” şeklindeki endişesi ve Rasulullah (SAV)’ın “eğer dışarıda da benim yanımdaki halinizi muhafaza edebilseydiniz melekler yollarda sizlerle musafaha ederlerdi” buyurmasında olduğu gibi, aynı derecede kalmaz. Hal değişkendir.
Ama gayret edildiğinde her seferinde altına başka bir zemin çekilir, eski halinde kalmaz. Gittikçe o muhabbet haline yaklaşır.
O hali tahsil edebilme gayretinde olunursa bir gün, ahlakı haline gelir biiznillah. Artık hali değil, makamı olmuş olur.
22-02-2013
Yahya b Muin Hz: “insanlar fakirlikten korktukları kadar Allah zül celalden korksalardı hepsi de Allah dostu olmuşlardı…
İbn Abbas (RA): “Ya Rabbi, bedenim sana secde ettiği gibi ruhum da sana secde etsin”…
Dua edilir ama duayı duyuyor muyuz? Neye kulak kesiliyor, neyi duymazdan geliyoruz?
Neyi talep ediyor, neyi etmiyoruz? Neye gayret gösteriyor, neyi umursamıyoruz?
Sana dua edenler olur ama bunlar önemli. Duaya kapıyı açmayan çok... Hatta kendi duasına bile.
Burada Allah teala’ya yakın olmak istemeyen var mı? Yoktur tabii.
Bunun için dua ediyor muyuz? Ediyoruz.
Ama imtihanı kapıyı çaldığı zaman? Hak teala seni kendisinden uzaklaştıran şeyi senden sökmeye başladığında?
Feryat figan edersek, duamıza icabet edilmedi mi diyeceğiz?
İnsan ne kadar tuhaf.
Günaha girmede de sınırlar koymuş, daha ötesine tahammülü yok; rahmeti celp etmede de. Fazlasına dayanamıyor.
Pey der pey hazmetmek, pey der pey düzelmek zorunda, hazmederek…
Düzeltmek, fıtratı bozmak kadar zahmetli ve zordur. Hatta bozmak daha zordur. Düzeltmek de bir anda olmaz.
Güzel olanı bozmaktaki zahmeti hiç görmüyoruz, bir yanlışı büyütmekteki zorluğu da. Düzeltmenin zorluğu gözümüzde büyüyor.
Rasulullah (AV)Hz. Ebubekir’in namazı kıldırmasını söylediğinde tekbiri getirirken mihraba yığıldı.
“Ebubekir (RA) kıldıramıyor”dediler.
Rasulullah (SAV) iki kişinin koluna girerek mihraba geçti, ancak tekbiri alınca dirildi. Namazı kıldırdı.
Sonra Hz. Ebubekir’e sordu: “Neden kıldıramadın?” O dedi ki:
”Ya Rasulullah (SAV), bir nur çöktü üzerime, dayanamadım”
Rasulullah (SAV) buyurdular ki: “Ben o nurdan yaratıldım”
Hak teala’dan gelen hiçbir rahmet ağır değildir insana.
O nur o insandaki zulmete baskı yaptığından ağır gelir insana.
Biraz sabredilse zulmetin kalkmasıyla ağırlık da kalkacak. Ama bunun için güneşe yürümek gerekiyor.
Dayanamayacağını sanan karanlığa çekilir gölgelenmek için.
İnsan park halindeki araba gibi, kendisini ve yerini değerlendiremez. Farlarının gösterdiği yere nazar eder.
Oysa orası taklit ettiği makamdır.
Ahlakı haline gelmiş olan kısım kendisine ayan değildir. Fark etmeden yaptığı şeydir zira.
Kişinin kendisini tanıyabilmesi için, Allah teala’dan istemesi lazım bunu.
O zaman Rabbim hayrını istediği kula kendisini tanıtır inşallah.
İslam’ın istediği; kimsenin görmediklerini görmek, kalpleri okumak değildir.
Bunları talep etmek o insanı sihirbaz durumuna getirebilir maazallah. Bizim işimiz sihirbazlık değil.
Böyle bir şey bir insanın kendi talebiyle verilse helakine götürecek bir şeydir, yıkılır o kişi bunu taşıyamaz.
Talebimiz şeriatı tam yaşamak olmalı. O sapasağlam kulptur bizim için.
En yüksek makam kulluktur, ötesi yoktur.
Letaif; varlık perdesi kalkmışsa Rabbiyle beraberlik huzuruna götürür.
Varlık olunca bu sefer başkalarına gösterme, övünme hissiyatı hasıl olur. İkisi arasında çok fark var..
23-02-2013
Cemaatten:
Hocam, günlük yaşamda genel olarak gülmeye yer arıyoruz. Her konuşmamız sonuçta espriye dökülüyor. O zaman da boş konuşmalar ve hatta gıybetten kurtulamıyoruz. Neden böyle oluyor?
İnsanların hepsi ümmettir. Ümmet-i davet ve ümmet-i icabet.
İcabet etmiş olan ümmetin de kendi içinde yakîn’i elde etmede sıkıntıları var.
İnanıyor ama huzuru İslam’da bulacağına tam yakini yok. Nereden belli?
İslam’ın bütününü yaşamak konusunda “yapamıyoruz” deyip çıkıyoruz. Sorarsan huzuru istiyor muyuz? Evet. Rahat etmek istiyor muyuz?
Tabii ki. O zaman bunların İslam’da var olduğuna dair şüphemiz mi var? Allah teala’nın yanındakinin
aradığımız her şeyin en iyisi, en yücesi, en güzeli olduğuna yakîn sahibi mi olamadık acaba?
Bu halimiz nedeniyle inanıyoruz ama bir karar arefesinde Kur’an ve Sünnet şöyle dursun, tamam inandık ama şimdi ben böyle yapacağım, diyoruz..
Bunlar iç çatışmalara, huzursuzluk ve rahatsızlıklara götürüyor kişiyi.
İmansız olan bu çatışmaları içki ve uyuşturucuyla unutma yoluna gidiyor,
imanı olan ise maleyani konuşmalar, tabiri caizse “geyik muhabbeti” ile.
Bu demek değil ki şakalaşılmayacak, gülünmeyecek. Rasulullah (SAV) ve ashabı da şaka yaparlardı. Ama ölçüler vardı:
Şaka için dahi yalan söylenmeyecek.
Kırıcı, rencide edici şaka olmayacak.
Dini bir konuda şaka olmayacak.
Herkes gülerken birinin ıstırap çektiği bir şaka, ashabın ahlakına aykırıdır.
Onlar gülecekleri zaman herkes tebessüm eder, kimsenin kalbi kırılmazdı.
Zaten çıkış yolu olmuyor. İçen uyanıyor, gülüşen işin başına dönüyor ve yine aynı sorun ve sıkıntılarla karşılaşıyor. Bunları çözmekten kaçmamız hiçbir şeyi düzeltmiyor!
Rasulullah “Hud suresi beni kocattı” demiştir, “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” sözündeki büyük sorumluluğu hissettiği için.
Büyük sorumluluğun ucu büyük mükafattır. Ne az, ne ifrat; aradaki kıvamı bulduğunuz zaman o haz ve lezzet noktasıdır.
Bugün Müslüman da dünyevileşmiş. Dünya merkez olunca ruh adına istenecekler de Dünyadan isteniyor.
Bu, dünyada cenneti yaşamayı istemektir.
O zaman imtihan istemiyor, imtihana tabi tutulmayı kerih görüyor. Bu da isyan ve şikayete götürüyor.
Kime sorsa dert yanıyor her şeyden. Kimi kime şikayet ediyorsun farkında mısın?
Oysa öyle bir imtihan ki bu, kopya ekmek serbest. Kitap, defter açık.
Birisi sana hakaret etti, ben de aynısını yapayım, dersen ondan ne farkın kalacak? Ama Rasulullah (AS)’a hakaret edildiğinde ne yapardı diye düşünse, doğru cevabı bulacak.
İslam biz yaşayalım diye geldi, Peygamber (AS) bize örnek olsun için gönderildi.
İslamı da Kur’anı yaptığımız gibi asıp orada bırakacak mıyız?
Eğer biz İslam’ı gereği gibi yaşasak, Dünyada İslam’a girmeyen, Müslüman’a gıpta etmeyen kalır mıydı acaba?
Biz böyle olduğumuz için insanlar: “Müslümanlar mı? Yok, böyle İslam olmaz yahu” diyorlar.
Şahsına yapılan şeyde affedici olacaksın ki Rabbin de sana öyle muamele etsin.
Rabbimiz bizi birbirimizle sınayacağını bildiriyor. Allahu teala’nın hukukunu ilgilendiren bir terbiyesizlik yapıldığında ise konuşuruz. Ama yapıcı olmak şartıyla. Bizim yıkıcı kırıcı, karşımızdakini dağıtıcı bir vazifemiz yok bu Dünyada. Gönüller yapmaya geldik biz buraya.
Her zerremize iman ettirmek ve Allah teala rızasına uygun olmayan hiç bir vasfımızla barışık olmamak,
hepsinin ayrı ayrı ıstırabını çekmek, düzeltmeye her türlü yolla gayret etmek, samimiyettir.
Rasulullah (SAV)’a ashab “nasıl kurtulacağız?” diye soruyorlar.
“sakın Allah(cc)’ı kandırmaya kalkmayın” buyuruyor.
Nasıl kalkışılır buna? Ben her türlü günahı işleyeyim, sonra tevbe ederim diye düşünürsek böyle bir uyanıklık(!) samimiyet değildir.
Allah tealanın emrine aykırı bir şeyde fayda ummak, hatası küçük de olsa 'o kadar da olsun' demek samimiyet değildir.
Allah teala’dan korkmak ve sakınmakla Dünya ve ahretin bütün hayrı elde edilir.
Allah teala’dan korkan; o zül celal’den gayrı hiç bir şeyden korkmaz!..
Bugün psikolojik rahatsızlıkların artmasının sebebi işte bu boşluktan kaynaklanan dünyevi korkulardır.
Müslümandır, ama nefis adına korktuklarından rahatsızlığı yokken “Allah teala’dan neden korkalım ki, sevelim” diyerek kaçış arıyor.
Korksak düzeleceğiz.
Müslüman Dünyayı terk edecek, kendisini izole edecek diye bir şey de yok. Dünyada çalışacağız ama
bu Allah teala’yı, Rasulullah(SAV)’ı, kulluğu, takvayı unutmadan olacak.
Böyle ticaret yapanın ticareti de ibadet olur, o kişi sıddıklar ve şehidlerle beraber olacak.
Dünyada yaptığımız tek ibadet namaz değildir. Elini eteğini çekip tesbih çekecek diye bir Müslümanlık yok.
Helal rızık peşinde olmak ibadet sayılmış Rabbini unutmadan, ibadetini aksatmadan yapıldığında.
“hiç kimse elinin emeğinden hayırlı bir lokma yememiştir” buyuruyor
Habibullah (SAV) ama hiçbir zaman bu amaç haline getirilmez. Paranın gelişiyle sevinip gidişiyle üzülmek olmaz.
Elden gidene yanmamak ve verilenle şımarmamak ayetlerle emrolunmuş. Dileyen ticaretini bitecek olana ulaşmak için yapsın, dileyen baki olana.
Hasan Basri den rivayet ediliyor: Rssulullah (AS) bir gün ashabının yanına çıktı ve:
“acaba sizden hiçbir kimse var mıdır ki Allah teala’nın kendisinden körlüğü kaldırmasını ve basiret sahibi kılmasını istememiş olsun?
Dikkat edilsin: dünyaya talip olan ve uzun emellerle ona bağlanan bir kimsenin
bu emelinin uzunluğu nisbetinde Allah teala basiretini köreltmiştir.
Dünyaya değer vermeyen ve uzun emeller beslemeyen kişiye ise
Allah teala ilim istemeden ilim; talep etmeden hidayet nasip edecektir.
Dikkat ediniz: sizden sonra bir kavim gelecek ki onların eline mal, ancak öldürmek ile geçecek.
Zenginlik ancak gurur ve cimrilikle gelecektir. Muhabbet ancak heva-i, nefse tabii olmakla (bugün de insanlar sadece istedikleri yapılırsa birisini sevebiliyor)gerçekleşecektir.
Dikkat edilsin: Sizden herhangi birisi o zamana yetişirse, fakirliğe karşı sabrederse, zengin olabilecekken fakirliği tercih ederse; sevgisini elde edebileceği halkın kin ve eziyetine sabrederse, izzete gücü yettiği halde zillete sabrederse
ve böyle yapmakla da ancak Allah teala rızası ve cemalini kast ederse
Allah teala böyle bir kimseye 50 sıddık’ın ecrini verecektir” (Beyhaki, İbni Ebi Dünya)
Basiret nedir? Birisi sana çattığı zaman onun harici görüntüsünü görmek, hayvanda da olan baş gözüyle görmek basiret değildir.
Onu göndereni görmek,
O zül celalin rızasına uygun yolu görebilmek basirettir. Mü’min kalp gözüyle görecek!..
Dünya hak ve hakikati nasıl örter, bütün değersizliğine rağmen? Değerinden değil.
Senin yanında önemli ve değerli olunca, burnunun ucuna gerdiğin bir mendil gibi görüş alanının hepsini kaplamış olur da ondan.
Şahıslarını aşağılamak için değil; ibret almak için söylüyorum,
Allah teala akıbetimizden emin olacak hale getirmesin inşallah, bir insan prof da olsa burnunun ucunu göremeyecek hale gelebilir bu yüzden.
Yaşar Nuri ABD’li bir kahini delil getiriyor reenkarnasyon için. Halbuki aynı kişi hadislere inanmakta sıkıntı gösteriyordu. Abdulaziz Bayındır –haşa- Allah teala için “geleceği göremez” diyebiliyor. Bunları çocuk da söylemez. Demek ki Dünyanın bu şekilde basireti köreltici etkisi var.
“Allah için; sizin için fakirlikten korkmuyorum. Ancak size Dünya nimetlerinin serilmesinden ve sizi sizden önceki kavimlere ettiği gibi helak etmesinden korkuyorum” buyuruyor Rasulullah (SAV)(Buhari, Müslim)
Bugün de Dünya talepleri dua gibi yükseliyor, korkarım Müslümanların refahı da batı dünyasında bir zaman olduğu gibi sıçrama yapabilir ve onlarda olduğu gibi insanlık kaybolabilir. Mümin Allah teala’dan her şeyin hayırlısını dileyecek.
Zenginliğin imtihanı da zordur. Dünya talebiyle yaşamak çok tehlikelidir.
Gayret edip çalışacak, hayırlısı buymuş, diyerek ayağımızı yorganına göre uzatacağız.
Hz. Adem (AS) den HZ. Muhammed (SAV)’a kadar tek din gelmiştir. Kur’an hepsini kapsar ve tasdik eder. Kur’an Hz İsa’ya tabi olanlar için Müslüman ismi kullanıyor. Asli hali tahrif edilince hristiyanlık, Yahudilik ortaya çıkıyor. Belki Brahmanizm’den budizme kadar hepsi de peygamberlerin getirdiği dinlerin tahrifiyle ortaya çıkmıştır. Bugün kutsal metinler, semavi dinler deniyor ama bu kitapları bir okuyun, ne hale gelmiş göreceksiniz.
İncil metinlerinde Tanrı ağacın arkasına saklanan peygamberini bulamıyor, yeri göğü yaratınca dinlenmeye çekiliyor, tevratta peygamberle güreşip ona yenilen bir tanrı tasavvuru var.
Din bir tanedir, ikincisi yoktur. Osmanlı’da evet hepsi toplumda kabul görmüşlerdir ama giyim kuşamlarından traşlarına kadar farklı görünmek şartıyla.
Hz. Ömer devrinde gayri Müslimlere mecbur tutulan şartlar meşhurdur.
Bugünkü gibi kardeş ilan edilmemiş. O zaman batıl ve hak kavramlarını neyle dolduracağız?
Hoşgörü adına hak ve batıl ayrımını bulanıklaştırırsanız ne kalır ortada?
Doğuda kiliseleri gezen gençlere papaz “biz de hak diniz ama daha kolay, namaz, zekat, hac, oruç yok…” demiş.
O saf beyin ne anlayacak bundan? Ben kolayını seçeyim demeyecek mi?
Bakın, katolik kiliselerinde neden her yer put doludur? Zira o peygamberin geldiği toplumda paganizm vardı öncesinde. Taviz tavizi getirdi ve put geleneği kiliselerine girdi. Hoşgörürseniz her şeyi, ibadethanenize de toplumdaki bütün yanlışlıklar girer…
Soru: Peygamberimizin en efdal peygamber olduğunun delili nedir?
“Rasulullah (SAV) bütün peygamberlerdeki mucizeleri cem etmiştir. Sadece ateşe atılıp yanmama şeklinde Hz. İbrahim (AS)’in mucizesi gerçekleşmemiştir, buna karşı da sakalı şerifin yanmayacağı şeklinde yorum yapılmış, bir de alimlerin peygamber varisi olması neticesinde kerametlerinin yine Rasulullah (SAV)’dan kaynaklandığı şeklinde de yorumlanmış.
Rasulullah (AS) “beni İsrail’in peygamberlerini yaptıkları gibi beni ilahlaştırmayın” buyurmuştur.
Beşer olduğunun dile getirilmesi bu saikledir. “sizden bir farkı yoktur” anlamında değildir.
Yunus surei şerifi 57. ayetin tefsirine bak. “size Allah'tan bir nur ve hakikati açıklayıcı bir kitap getirildi”…
Allah teala’nın rahmeti kuşatmadan cennete giremeyeceğini ifade ediyor
Rasulullah (SAV) o rahmetin tecellisinden istifade etmek istiyorsak sünnet hayatımızı bu şekilde kuşatacak!...
6-03-2013
Benim dinim adıma pek çok beklentim olabilir,
ama bunları el açıp istemeye bile zahmet etmeden ne bekleyebilirim?
Dünyalıkla ilgili her şeyin en iyisini talep etmeyi bildiğim gibi,
dinim için de hep daha iyisini isteme ve hiç değilse bunun için Rabbime iltica etmem gerekmez mi?
Haramda bile bir çekicilik ve kısmen haz varsa
acaba Rabbimin benim için razı olduğu şeyde nasıl bir haz vardır? Bunu düşünmeden, talip dahi olmadan nasıl bileceğiz?
Namaz kılıyoruz ama şeytanın vesveseleri arasında, bir an evvel kılıp bitirmek istercesine geçip gidiyor.
Tabii ki o haz için kılmayacağız ama
esas hazzın nerede olduğunu bilip talip olamamak büyük kayıptır.
Şu namazı senin razı olacağın, makbul olacak şekilde kılalım ya Rabbi diye el açıp iltica edelim namazlardan sonra.
Sana senin rızana uygun kulluk edelim, diye isteyelim.
Öbür türlü biz yaptık, biz kabul ettik oluyor.
Rabb’leriyle huzur bulanlar aynı zamanda o huzurun dağıtıcısı gibidirler.
Bir insan Rabbiyle huzur içinde ise, onun yanı da huzur ve sükunet yeridir. Dergâhlar da bu yüzden böyledir.
Orada silsile i hacegan’ın Allah teala ile olan beraberliklerinin alameti olarak bu hissiyat hasıl olur.
Zira huzur ancak huzur’da olmaktadır.
İşte biz de bu silsilenin elini tutarak bu nimete erişmiş bulunduk, bunun bedeli yoktur ki verilsin.
Mirasın taksimindeki şer’i ölçü kızlar ve erkeklerde farklıdır. Ama hayatta iken onlara harcamamızı sınırlandıran bir ölçü yoktur.
Aslen bu taksimatı hayatta yapmak, yani varislerine terekesini taksim etmek daha uygundur.
Öldükten sonra elinden çıkmış bir maldır. Vasiyet bırakmak önemlidir, ancak bu maldan ziyade borçlarının ödenmesi ve helalliklerin alınması, bazı eksiklerinin tamamlanması içindir.
Hayatta iken hepsine cinsiyetine bakılmaksızın eşit muamele eder. Yapmazsa adaletsizliğinden dolayı mesul olur.
Bunun da hesabını verebilecekse, mesela meşru bir gerekçe varsa, evlatlarından biri onun yanında durup hizmet edip salih amel işlerken bir başkası tam ters bir tavırda, inançsız vs ise buna mal bırakmak da tartışılabilecek bir durumdur.
Böyle istisnai durumlar haricinde ayırım yapmadan harcama yapılır hayatta iken.
Özel durumlar olabilir, bir çocuğuna destek olmak gerekebilir. Böyle bir durumda da imkanlar elveriyorsa diğerlerine de aynısını yapmalıdır. Hale göre davranmak da çok önemlidir.
07-03-20133
Rugby oyuncusu gibi topu sahibine teslim edinceye kadar her türlü engelleyiciden kaçtın, kaçtın.
Birisine yakalandıysan (bu şeytan olur, ucub olur, seni alıkoymaya çalışanlar olur, Dünya olur ,ila ahir…) yere indirdi mi yolundan etti seni işte…
Bu anlamda yardımlaşma da vardır, senin takımında olanlar da var.
En başta Rasulullah (SAV) en geriden topu ileri doğru atmış. Sen sıyrılıp yakalayacaksın.
“ey iman edenler, Allah’ın yardımcıları olun”
“Allah (cc) seni kendi yardımıyla ve mü’minlerin yardımıyla desteklemiştir” (Enfal suresi 62)
sen sahiplenmezsen Allahu teala aslında kendi muvaffak kıldığı amelini sana yazar:
“biz Eyyub(AS)’u pek sabırlı bulduk, o ne güzel kuldu” buyuruyor.
Sen yarattın, sen ahlâklandırdın, terbiye ettin, muvaffak ettin, ama onun hesabına yazdın yüce Rabbim…
Ahzab suresi 45-46 ayeti kerime “sirac en Münir” Şura 42-53: “sen doğru yola iletiyorsun”
İdraki iman sahasından akıl sahasına indirdiğiniz zaman basiret neden bağlanır?
Şoför koltuğuna akıl oturtulursa ahret dahi 2. plana düşer, Dünya öne geçer.
Dünya ağır basmaya devam ettiği her saniye imanla idrak edilen saha örtülmeye devam eder. Evvelden kendisine fark ettirilenler de fark ettirilmez olur. Evet, aklı olmayanın imanı olmaz ama idrak sahasında da akıl imanın yanında çölde bir yüzük kadar yer işgal edebilir.
Velid bMuğire gibi bir kafir dahi Kalem suresinde anlatılan kötü vasıflarını kabulleniyor ve bilmediği onuncusunu da araştırıyor. Bugün Müslümanlar olarak ne hale geldik ki hiç bir ayıbımızı görmek istemiyoruz!..
Akıl, amel, ahlak, ilim ve ıhlas’ı hepsini iman şemsiyesi içerisinde birleştirip bir parça halinde, bütünlüğü bozulmadan çoğaltmak tevhidi hayatına geçirmektir.
Eğer iki bilgim birbirleriyle çatışıyorsa ben vahdeti kendi bünyemde gerçekleştirememişim demektir.
Bu şüpheye, kuruntuya götüren hastalıklı bir durumdur. Hızır kıssasında hayatımızda yeri olmalı, zahiri ilmin de.
Bunu kabul edip hayatında hiçbir yere koymadan istifade edemeden yaşamak ilimde seçici davranmaktır. Tevhidi kendimizde gerçekleştirmeliyiz önce.
Akıl iki zıddı yan yana koyamazsın, ama imanla gayet güzel olur.
Allah teala yer ve göğe “isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa bir araya gelin” dediğini biraz evvel ağabey okudu.
İstemeyerek ne demek, Hak teala’nın hükmüne karşı çıkılabilir mi?
Demek ki bizim aklen yan yana getiremediğimiz şeyi Hak teala pek ala yan yana getirir!
Bilime bakarsak bugünkü hava kompozisyonu yağmur olarak sadece nitrik asit yağmasına izin verebilir. Ama her şey aklımızın söylediği gibi olmuyor işte. Samimiyet anlamadığı noktada aczini itirafı gerektirir.
Neden şedid kafirlerden en kaliteli müminler çıkar?
Zira kalpte küfrün kapladığı yer ne kadar büyükse, onun çıkmasıyla o kadar yer iman nuruyla dolar.
Bize düşen ders ise şudur:
kalpte Allah ve Rasul sevgisine ne kadar yer açmak istiyorsak, oradan o kadar büyük bir işgalciyi çıkarmak durumundayız.
08-03-2013
İslam’ı yaşamak kolaydır. Bu kolaylıklar içerisinde belki en önemlisi ölümün kolaylığıdır.
Allah teala’ya kavuşmakta iştiyak sahibi olabilmek önemlidir. Bu hissiyatın hayat üzerindeki tezahürleri önemlidir.
Hiçbir şeyin bizim için Allah ve Rasulunden (SAV) daha ön plana çıkmamış olması gerekiyor.
Allah ve Rasulünü nefsinden çok sevmedikçe iman kamil olmuyor. Bu ne demektir?
Rasulullahı (AS) nefsinden daha fazla sevmek nasıl bir şeydir acaba?
Bu; Rasulün hiçbir sünnetini nefsani bir arzu yüzünden terk edemezsiniz demektir.
İmanın bu katını çıkabilmek sağlam bir temel üzerine oturtabilmeye bağlıdır. Neye, nasıl iman ettiğimiz noktasında gereği kadar hassas olamıyoruz maalesef. Mesela “şahadet” kelimesi ki, bizi mü’minlerden kılar; “şahit” olmak manasına gelir. Bir şeye ancak görürsek şahitlik yaparız. bu, gözleriyle görmüş gibi tasdik etmektir. Bu sözü söylerken bunun farkında olabilmeliyiz.
İmanın şartları saymak için değil; hayatına tatbik etmek; yaşamak içindir!
“ben kulumun zannı üzerindeyim”
O yüzden ölüm anında Rabbimize karşı hüsni zan besleyelim.
Ancak, o an gelene kadar mel’unun Allah teala’nın affına güvendirerek bizi kandırmasına müsaade etmeyeceğiz. Ayeti kerime’de mealen: “şeytan sizi Rabbinizin rahmetiyle aldatmasın” buyruluyor.
Yani hayat Allah teala’dan korkarak yaşanacak, son anlarımız ise O zül celal’e kavuşma iştiyakı ve sevgisi, rahmet beklentisi ile dolu olacak. Biz de tam tersi var; hayatı rahatça yaşayıp ölüm anında dehşeti yaşıyoruz.
Rasulullah (AS) ölmek üzere olan bir genci ziyaret etti.
-“ne hissediyorsun?” buyurdular.
-“Allah’ı istiyorum ve günahlarımdan dolayı korkuyorum” diye cevap verdi.
Rasulullah(AS):
-“bu iki duygu böyle bir anda birlikte bulunursa, o kişiye mutlaka Hak teala istediğini verecek ve korktuğundan emin kılacaktır” buyurdular.
“Kim Allah tela’ya kavuşmayı severse Allah teala da ona kavuşmayı sever. Kim O zül celale kavuşmayı istemezse Allah tela da ona kavuşmayı sevmez” buyurdu Rasulullah (AS).
Elest meclisinde Allah teala’nın “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sormuş olması üzerinde de çokça düşünmeliyiz. Burada verdiğimiz cevapla Allah teala’nın terbiyeciliğini kabul etmiş olduk.
Yani: haram desem kaçacak, sevap desem sarılacak; verdiğime şükredecek, vermediğimde rıza gösterecek misiniz?
Olayı böyle görmezsek sadece yaratıldığımızı kabul etmişiz gibi eksik görürüz.
Oysa ilahınız değil miyim? Diye değil; Rabbiniz değil miyim?” diye sorulmuştur.
Bu kabulün gereğini yerine getirmek imanın da gereğidir.
Nitekim Rasulullah (AS) imanın yarısı sabır, yarısı da şükürdür” buyurmuştur.
Değerleri oturtmazsak biz her şeyi isteklerimize göre yorumlar ve anlar, sadece nefsani isteklerimiz üzerine dertleniriz.
Bu Dünya varlıkla yaşanmıyor. Çekilmez oluyor.
Ruh cesedin prangalarından kurtulursa artık manevi bir ceset olur o ceset de.
Azıcık bir varlığın varsa, bedenime atılan her şey o noktaya baskı yapacak, yüklenecektir.
Kalmadığı zaman ise artık ona darbe vurabilecek bir şey yoktur. Istırap çektirmenin bir yolu yoktur.
Havayı dövebilir, kesebilir misin?
Varlıktan değil ıstıraba, rahmete bile tahammül yok.
Mantar enfeksiyonu olan bir yere güzel koku sürün bakalım, dayanabiliyor musunuz? Rahmet de varlığımızın törpülenmediği yerlere baskı yapar.
İlahi rahmetin baskısı, itmesi de vardır; her zaman cazibe değildir.
Hz. Ebubekir’in Rasulullah (SAV)’ın mihrabında yıkılması gibi, sendeki kötü vasıfları itmesi yüzünden kabz hali oluşur.
Rasulullah nurdan olduğundan gölgesi düşmüyordu. Sakalı şerif gerçekse gölgesi yoktur, yanmaz da. Ancak bu ikincisini denemek edebe aykırı olabilir.
Soru:
Rasululah (AS) bedenen beşer olduğuna göre nasıl nur’dan yaratılmış olabilir?
Cevap:Evet, bedenen topraktan yaratılmıştır; beşerdir ama hangi toprak, hangi beşer? Hangi ruh üflenmiş?
Herkesin yaratıldığı toprak da farklı. Taşların hepsi aynı gruba girer ama parke taşı da var, pırlanta da var…
Rasulullah (AS)’ın nur olmasına, namaz kılan ve kılmayan arasındaki fark da örnektir.
Kuran’ı Kerim’de “bir nur ve bir burhan verdik” buyruluyor ki
alimler burada Nur’un Rasulullah (AS) burhan’ın Kitâbullah olduğu şeklinde tefsir etmişler.
Başka bir yerde de Kuran nur olarak tefsir edilmiş.
Buradan rabıtaya da delil çıkarıyorlar, o nura tecelligâh haline gelme çalışmasıdır çünkü.
Allah sevgisi ve razı olacağı ahlakı kalbine buyur edebilmek için
onu temizlemiş olan insanlar ayna haline gelebilmişler.
Soru: İmam Rabbani’nin:”şeyhin kemal sıfatları ve manevi şahsiyeti düşünülerek rabıta yapılır” şeklinde açıklamasına rağmen bugün bir ışık huzmesinin kalbine girdiğini düşünmek bu tanıma uyar mı? Aynı amacı gerçekleştirebilir mi?
Cevap: kemal sıfatların kaynağı nedir? O işte nur’dur. Onun tecellisidir.
Rabıtadaki düşünce de şeyhin maddi varlığı değil, kapısının önünü temizlediği için tecelligâh olduğu manevi nur’dur.
Allahu teala’nın nuruna perde olabilir mi? Perde varsa bizdendir.
İşte o perdeyi yıpratmak, gün ışığına engel olan duvarda bir delik açmak gibidir.
Işık huzmesi içeri girer ve ilerisi aydınlanmaya başlar.
Ne kadar duvar yıkarsan ki bu Allah teala ile arasına giren sevgi ve dünyevi bağlarıdır; o kadar ışığı alacak,
ne kadar temizlenirse o kadar bu nur’a ayna olabilecektir.
'İnsan mir’atı hakikattir' denilmiştir.
Allah teala’da ilim sıfatı var; kulda da ilim var kısmen. Bunlar kıyas kabul eder mi? Haşa.
Ancak Allah teala’nın ilminin yansıması yani tecellisi olur bu.
İşte insanın hakkıyla mutaabaat’ı onu ayna haline gelecek şekilde saflaştırır.
O nuru yansıtır ama, hiçbir zaman ışık kaynağının kendisi demek değildir.
Bu aynalar çoğalır ve birbirlerini yansıtır ki bu da kıyamete kadar rabıtanın sürmesi demektir.
Vehbi ilim iddiası insanların şeriata aykırı davranışlarını meşrulaştırmak için kullandıkları bir gerekçeye dönüşmez mi?
Söyleyen bilmez; bilen söylemez.
Vehbi bilgi, taşıyamayacak olana yüklenen bir şey değildir.
O kişi de böyle bir şeyi ifşa edecek birisi değildir; zaten anlatamaz da.
Bizim edebimiz her bilenin üzerinde bilen olduğunu bilmek,
karşılaştığımız her şeyde karşıdakini anlamadan lafı yapıştıran, iletişimde kusurlu insanlar gibi peşin hükümlü tepkiler vermemek,
hali ve şartları anlamaya çalışmaktır.
Bu sürecin öncesinde ve sonrasında sahih ilmi tetkik etmek,
Rabbimize doğru idrak ve anlayış vermesi için iltica etmek vardır.
Bu sayede o alandan mahrum kalmamış oluruz. Doğru yolu buldurmak Allah teala’nın elindedir.
Alak suresindeki “kalemle yazmayı öğretti, İnsana bilmediğini öğretti” mealindeki ifadede
ilk cümleyi kesbi ilim, ikincisini Vehbi ilim olarak yorumlamışlar.
Soru:
Şunu anlıyorum: talep etmek bile aklımıza gelmeyecek şekilde ön bilgimiz olmayan konudaki ilmi olmalı bu o zaman.
Ön bilgin olmasa da talep sahanı geniş tutarak istersin.
Şimdi “Ya Rabbi, bendeki yarattığın bütün vasıflar ve hususiyetlerle sana istediğin gibi bir kul olmamı nasip eyle rahmetinle” desem.
Dua ettim ama ne istediğimi biliyor muyum?
Burada Allah teala’nın muradını önceleyerek,
kendi kafandaki kulluk programında ısrar edip anlayamadığın noktada kendini kapatmamak.
Rasulullah (AS) ümmeti için neler istediyse senden istiyor, nelerden sakındıysa sana sığınıyorum”
dedim, ama nelerden sığındım, biliyor muyum?..
11-03-2013
Zamanımızda Dünya nimetleri önümüze serilmiş ve hataya düşmek evimize kadar girmiş.
Bu zamanda Alalh teala’ya kulluğa vasıl olmak daha engelli ama daha kısadır.
“Biz emaneti dağlara teklif ettik ancak insan üzerine aldı”…
demek ki bu takat var insanda.
“namaz kılamıyorum” dahi der insan akıl penceresinden bakınca. Akılla bakmak kendi ölçüleriyle, kendi penceresinden bakmaktır.
İmanla bakmak Allah teala’nın ölçüleriyle bakmaktır. Orada zorluk ve imkansızlık ortadan kalkar.
Akılla bakarsam hep “olmaz, yapılamaz” lara götürür.
Nefsle aynı açıdan bakmaktır akılcılık, zira kendi durduğu yerden bakar.
Aklı imana boyun eğdirmedikçe
akıl Allah teala’ya değil kendine kulluğa çağıracaktır.
Akıl olduğu halde kendi eksiğini göremeyecektir, kusursuzluk iddiasından vazgeçmeyecektir.
Kur’an, peygamber hep semavidir tabiri caizse, Allah teala’dan kula doğru geliştir.
Akıl ise hep kulun tarafındandır. Ceset ruhu dünyalıkla oyalar, önde olursa akıl dahi böyledir.
İman önde olursa, akıl Allah tarafından kendine bakacaktır ki işte o “firaset” dir. Ruhun bedene yukarıdan bakabilmesi gibidir.
“bana göre” yok burada.
Bu insan olayların tesiri altında kalarak değil, Allah teala hükmünce bakar. Senden değildir o bakış zira.
Öyle olunca ne olur biliyor musun? Her şeyin hedefi olursun.
Deseler ki birisi bir şey yapmış, kendi hatanı arasın orada.
Senden bakış olduğunda sana hiç değmez. Sana ait olan sana değmez ki?
Ama firasetle bakan için, kendinden çıkan söz bile ona değer önce.
Bedendeki gözün en büyük ayıbı kendisini görememektir.
Firasette ise önce sözün çıktığı yer görülür.
İşte bu yüzden Rasulullah(SAV) on küsür münafık olduğunu bildirdiğinde
Hz. Ömer başta olmak üzere: 'acaba ben de onlardan mıyım?' endişesine düşmüşlerdir.
Bunda çok ibretler vardır.
“insan zalim ve cahildir” diye devam eder bu ayetin meali. Neden?
Zira insan bu teklife zaten icabet etmek durumundaydı, Rabbi teklif etmiş.
Şu var ki, böyle bir yüke nefsi adına girmek cehalet ve nefsine zulümdür.
Allah teala hep: “beni vekil et, bana sığın, bana teslim ol” demiş aynı mukaddes kitabında.
O yardımla yüklenilecek bir yüktür bu, bunu anlıyoruz.
“bu Kur’anı dağa indirseydik haşyetullahtan paramparça görecektin” buyruluyor mealen. İşte insanın takati ve hürmeti böyle.
Ancak Rabbine dayanırsa..
Dayanmaz, kendi aklıyla ve nefsiyle hareket ederse, namazı bile kılmaya kendinde takat bulamayabilir maazallah.
Zorluk ve sıkıntı, teslimiyetsizliğimizin olduğu yerdedir, nefsin penceresinden baktığımız noktadadır.
İman ederken bütün şartları gözle görmediğin şeylerdi.
İnancını hayata geçirirken eğer sadece baş gözünle değerlendirme yaparsan nerede kaldı?
Sadece baş gözünün gördüğü, cebine dolan, eline geçeni mi ölçü kabul edeceksin, Rabbinin bak dediği yerden bakabilecek misin?
İmtihan olacağız: “insanlar inandık demekle bırakılacaklarını mı zannettiler?
Aydınlık ile karanlık bir arada bulunamaz, birbirini iter.
Nefs zulmet iken, Rabbinin hidayeti nur’dur. Varlık olan yerde karanlıkla karşılaşır ve yırtar geçer.
Ölüme yakın bir zorluktur bu. Nura tahammül edememek olur mu?
Varlık davası olmasa, iman nuru zerrelerine kadar siner de hiç zorluk çekilmez. Ama varlık perdesi o nuru engeller.
Nurun maddi tarafına yaptığı baskıya dayanmakla
pey der pey ruhundaki Dünyaya bağlı olan yerleri temizleyip Rabbine bağlar.
Varlık duygularımızın ne kadar güçlü olduğunun göstergesi de, başımıza gelen olaylara nasıl tepki verdiğimizdir.
Nefs firavunlaşmış ise olaylar karşısında Allahı kitabını unutur, tepkisini ortaya koyarken.
Sabreden insanda imanın himayesinde bir duruş vardır.
Sabredemeyende inancı onu gemleyememiş, patlamıştır. Istırab ne karda küçükse varlığı tesir sahasından çıkmaya yüz tutmuş, incelmiştir.
Sabretmenin mahiyetinde;imanımız ile o hali bastırma, varlık payı nedeniyle o hale bir parça zorlanarak razı olma vardır.
Bu noktada varlığı olmayan için,
verildiğinde sevinmeyip, alındığında üzülmeyen insan için, sabretmek diye bir şey söz konusu değil.
Nasıl olsun ki, varlığı tamamen yok olmuş onun. Sabredecek bir şey yok. Hep Rabbiyle beraberliği yaşar.
Hesabı kapatmış, geçmiş yok, gelecek yok. Sadece o an var, o anı yaşar o.
İstiğfarı çoğalt.
Namazları heyeti asliyesiyle kılmaya çalış:
Her namazdan sonra en az 10 kez ıhlası şerif. Ayetel Kürsi, Fatiha, felak, nas surelerini de birer defa mutlaka okuyalım.
Yeme, içmemiz zikirle, şükürle, duayla olsun.
Adımlarımızı sağlam atalım, geri adım takip etmesin.
Gün içinde salevat dilimizden düşmesin. Allah sevgisi, Rasulullah (sav) sevgisiyle dolacak kalbimize.
Zihin ve kalbin her şeyi kaydettiğini unutmayalım, bunları Çarşamba pazarı olmaktan kurtaralım.
İstiğfarı çoğaltmak da bu yüzden elzemdir.
Allah teala için bir şeyi sevebilmeyi ve O zül celalin için bir şeyi terk etmeyi ya da huy edinmeyi sevebilsek her şey kolaylaşacak.
Muhabbetle, zor görünen şeyler âsân olur biiznillah.
Nisa suresi 64:
“biz hiç bir Rasulü Allahın izniyle, kendilerine itaat edilmesinden başka bir şeyle göndermedik.
Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde sana gelip günahları için Allah’tan af dileseler ve peygamber de onlar için istiğfar etse
elbette Allah teala’yı tevbeleri kabul edici ve merhamet sahibi bulacaklardı..”
Taha 109 meali: “O gün Rahman’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğundan başkasının şefaati fayda vermez.”
Cemaatten:
İlahiyat profesörleri toplanıp konuşurken çok rahat bir şekilde şefaati inkâr edebiliyorlar. Bu nasıl oluyor?
İnsanın Dünyaya meyli nisbetinde kalbi körelir. Bu mealde bir hadisi şerif var.
Ayrıca Sevban hadisi diye meşhur olan hadisi şerif’te "selin önünde saman çöpü gibi olma"ya sebep olarak ne gösterilmiştir?
“Dünya sevgisi ve ölüm korkusu”…
Bu iki duygu bir insanı Dünyaya batırmaya yeter. Bu hadis şerifte:
“ o gün korku Müslümanlara, emniyet kafirlere aittir” buyuruyor.
Rasulullah (SAV) “ben bir aylık mesafeden düşmanın kalbine korku düşürmekle desteklendim” buyuruyor.
Bu heybet Dünyaya meyletmeyle sıyrılır. Bu da ayrı bir hadisi şeriftir.
Kafir mü’minlere karşı cesur olur.
İkinci olarak emir bil maruf ve nehyi anil münkeri terk ettikleri zaman, vahyin bereketi kesilir. Kur’anı anlayamaz hale gelirler.
En son birbirlerine düştükleri zaman Allah teala yanında hiç bir değerleri kalmaz, buyuruluyor.
Rabbine gidişte dimdik gitme diye bir gidiş yok,
boynu bükülerek, küçülerek vasıl olunur.
Sen güneşe bu varlığınla gidemezsin, eriyerek ancak inebilirsin.
Hatasını anlayarak, istiğfar ederek Rabbine yaklaşmak mümkündür.
Allah’tan en fazla alimler korkar ne demektir?
Alimin söylediği her söz tartıdan geçer. Keskin cümleler yoktur. “Bizim anladığımız budur” tabiri hep vardır.
Edep ve ahlakında, tavrında ilmin kokusunu, ağırlığını hissedersin.
Alim-i su’ ve hakiki alim nasıl ayırt edilir?
Birincisi okuduğu ilimleri üst üste koyar, bunu görür, bunu söyler.
Hakiki alim tahsil edemediklerini görür.
Şunu dahi söylediklerini gördüm: “bakın, bunu ilk ben söylüyorum”.
Yani hiç kimse cesaret edemedi bu konuşmaya, bir ben cesurum diyor bu tavrıyla.
Bir hatasını görüp düzeltme yoluna giden kişiye
o hatanın örttüğü başka hatalar görünür hale gelir. Böyle böyle tekâmül eder.
Tersi de doğrudur.
O hata kendisine fark ettirildiği halde görmezden gelirse
bir daha o hata o netlikte kendisine görünmeyecektir.
Hatta bir zaman ağladığı günahına istiğfar bile etmez olur, sonunda meşru görmeye kadar gider maazallah.
İmam Rabbani’nin kendisi için “yaptıkları tenkit ve lanete layık” gibi sözlerini nasıl anlayacağız, ilmi başkalarına tepeden bakmaya kullananların yanında? Kendini aşağılamak fantezisi değil, Hak teala’nın yanındakine talip olmaktır.
Allah teala’nın rızası nasıl kazanılır diye soruyorlar bir Hak aşığına. Diyor ki:
“sorunun cevabı içinde gizli.
Kul ne zaman Rabbinden razı olur, o zaman Rabbi de ondan razı olacaktır”.
Kul ön şartlarla değil, şartsız gelecek Allah tealanın huzuruna.
Teslim olmaya gelecek, teslim almaya değil.
Elest bezminde O zül celai Rab kabul etmişiz, bu terbiyeci olduğunu, kulu olduğumuzu ikrardır, sadece yaratıcı olduğunu değil!..
Neyi sahiplenirsen en büyük imtihan olur.
“senin olan her şeyle seni cezalandırırım” kutsi hadisi şeriftir.
“ben kulumu bela ve musibetlerle denerim, sabrederse kendim için seçerim” de kutsi hadistir.
Namazda kendinden bir kelam olsa namazın bozuluyor.
Sen diyorsun ki 'benim dediğim olsun'. Allah teala yolunda sana yer yok, artık anla bunu. Tam teslimiyet var.
Bununla da Hak tealadan alacaklı olmayacak, yine korkacak Rabbinden
zira bedeli yok rahmeti celp etmenin.
İşte o kimseyi Rabbimin rahmeti kuşatacak ve hüsnü hatimeye mazhar olacak biiznillah.
Allah tealanın bize rahmet, merhamet etmesinin ölçüsü var, edebi var, yolu var.
Af mı istiyorsun?
Sen hele sana yapılan yanlışları af et bakayım. Fiili duası olsun.
Zatına yapılan tecavüzleri, ağır söz ve tavırları nasıl karşılıyorsun?
Rabbinin huzurunda “ben affetmem ama sen beni affet ya Rabbi” dersin o zaman.
23-03-2013
Bir mü’min günahı ne kadar küçük de olsa
üzerine kaldırılmış bir dağ gibi görür.
Münafık ise en büyük günahı dahi burnunun ucundaki sinek gibi görür.
Büyük günahlar tasnif için, insanları kaçınacakları en kötü şeylerden sakındırmak içindir.
Yoksa Allah teala’ya karşı işlenen neye küçük diyebiliriz?
Zaten bir günahı önemsiz ve küçük görmek, onda ısrar etmek
onu büyük günahlar mertebesine taşır.
Yolda gördüklerini düzenleyerek insanlara istediği resmi çizdirebiliyor bir reklam şirketi.
Demek ki gözler çok önemli.
"Mü’min erkekler ve kadınlara söyle, gözlerini haramlardan sakınsınlar" mealindeki ayeti kerimeyi iyi düşünmek lazım.
Haram ve boş, değersiz bakışların hepsinden
gözleri muhafaza etmek lazım, zihni muhafaza etmek için.
Küveti boşaltmak için kova, kaşık, bardak verme örneğindeki cevap, tıpayı çekmektir. Bundaki gibi, aklı kullanmak önüne konan seçeneklerle sınırlı düşünmemeyi gerektirir.
Şartlanmaların zihin dünyamızda ne kadar yer tuttuğunu kitle iletişimin etkilerini gösteren örneklerden anlamak, bu örnekleri çoğaltmak mümkün.
Soru şu ki: biz ne zaman biz olacağız? Savunduğumuz şeyler bizim fikirlerimiz mi, isteklerimiz bizim isteklerimiz mi?
Aslında bize yapıştırılan bir hayatı yaşıyoruz. Bundan kurtulup kendisi olsa, Hak teala’nın istediği gibi olabilse,
her biri ayrı kokuya sahip bir gül bahçesi olacak Dünyamız.
Buradan Fatih'teki ana caddeye çıkıp yürüsek ve dönsek, herkes yoldaki gördüklerini yazsa hiç biri diğerine benzemez.
Gönlümüze girmiş, fikrimize girmiş olan şeyleri görmüşüzdür.
Mü’min nasıl olmalı? Her şeyde Hak teala’yı görmeli.
Alışverişi O zül celalle olmalı.
Kıymetli olan, Rabbinin huzuruna seni görmek istediği gibi çıkabilmektir.
Başka bir şey olmaya çalışarak geçen bir ömür ne işe yarar, zengin olsan, makam mevkin olsa?
Hayatta canın çıkmış, gayret sarf etmişsin ama Rabbinin huzuruna eli boş gitmişsin, neye yarar?
Demiyoruz ki sadece ibadet etsin, dünyadan eli eteği çeksin.
Ne iş yaparsa ibadet şuuruyla, Allah tela rızası için yapsın, diyoruz.
Dünya bütün nimetlerini önüne saçtığı zaman aklını fikrini kaptırmamak, tesirlerinde kalmamak o kadar önemli ki…
her birine aklımızdan bir parça kaptırsak zaten akıl gitti işte.
Akil baliğ olamıyoruz bir türlü. Şuur yaşı bu yüzden geriliyor. Bedenler büyüyor ama reşit olunamıyor.
25-03-2013
Her insanın istidatı farklıdır. Düşündüğünüzde ne amel yaparsa yapsın
insanlarda bir lütfun zuhur etmesinin bir bedeli yoktur ki…
herkes Allah teala’nın istediği vasfa geldiğinde farklı bir şey olacak.
Hak teala yarattığı her şeye teklik damgasını vurmuş zira. Güzel kokulu çiçeklerin hepsi farklı koktuğu gibi,
Hak dostu insanlar da birbirinden hep farklı olurlar.
İşte, modelleme önemlidir ama sonunda herkes kendisi olmak durumundadır. Taklit amaç değildir.
Araba kullanmayı öğrenmek taklitle başlar ama orada takılınmaz,
amaç usta şoför olmaktır. Taklit tahkike götürüyorsa güzeldir.
Münafikun suresinin ilk ayetlerine baktığımızda münafıkların söylediği şehadeti Rabbimiz tasdik ederken
diğer yandan onların yalancı olduklarına şehadet ediyor.
Demek ki insan doğru söylerken de yalancı olabilir.
Doğruyu söyleyen Onun haliyle hallenmek ve ahlakına giydirmek durumundadır,
yoksa takliden doğru olduğu bilinen bir şeyi söylemişsin, ne anlamı var?
Kalbine inmemiş olan bir doğruyu dile getirmek doğruluk sayılır mı?
Ihlas, özü sözü bir olmayı gerektirir.
Lütuflar talep sahamızda değildir. Benden istediğini isteyeceğim Rabbimin.
Altında kalacağımız şeyleri talep etmenin nefse hoş gelen bir tarafı vardır. Mel’un hoş tarafını gösterir ama sakıncalarını göstermez.
Kendin talep edeceksen, Rabbinin sende görmek istediği güzellikleri talep edeceksin.
Meczup, hali hazmetmeyip hal onu hazmetmiş kişiye denir.
Maddi meczup da vardır. Dünyevi bir hal onu kuşatmış, başka şey görüp düşünemez olmuştur.
Hali kaldıramamanın bir sebebi de Allah teala’nın ona bunu kaldıracak takati vermesine rağmen, o takati başka alanlarda harcamaktır.
Keramet talep etmenin sihirbazdan ne farkı kalır?
Talep ettiğin şey sende zuhur etse dahi, hayız bezini göstermek kadar ayıp kabul edilmiş.
Eğer o nimet nimet olarak anlatılacaksa ve anlatılanlar için de nimet olacaksa ayrı tabii.
Ama ben anlatayım da anlattığım kişiye ne olursa olsun, anlamında değildir bu.
Soru sormamın çok faydasını gördüm biiznillah. Fakat Rasulullah (SAS) Benî İsrail’in helaki peygamberlerine çok soru sormalarındandır buyurmuş. Denge noktasını nasıl bulmak lazım?
Denge noktası “faydasız ilimden Allah’a sığınırım” duasıdır peygamberimizin(AS).
Eğer “ilmi hal’in; yani senin mükellefiyetlerinle ilgili bir şey ise, ardı ardına sor. Hiç alakası yoksa onun peşine düşmeyeceksin.
Ayeti kerime de var; “bilmediğin şeyin ardına düşme; göz, kulak, kalp mesuldür” mealinde.
Gereksiz her soru –Bakara suresinde ineği kesmelerini neredeyse imkansız hale getirmeleri gibi- sana tanınmış geniş bir alanı daraltmaktır. Gittikçe hususileştirir, daraltır. Sana tanınmış olan alanı kullanmak varken…
“ümmetimden bir taife kıyamete kadar hak üzere sabit olacaklardır”
hadisi şerifi gereğince insanda bu istidatın var olduğunu anlıyoruz.
Dünya bütün süslerini önüne serse, bütün belalarını gösterse yine Allah katında makbul olan duruşu sergileyebilmektir hadise.
Dünya küçüktür ama zararı büyük olabilir.
Mekke müşriklerinin elinde bugünkü teknolojik oyuncaklar ve konfor yoktu
ama onlar o kısıtlı Dünyalarını amaç edinebildiler.
Seni yaratanın kötü gördüğü bir şeyi güzel görürsen, güzel gördüğü şeyi çirkin görürsen
o zaman senin dengelerin tepetaklak olur.
Dünya ve içindekilere verdiğin kıymet burada anahtardır.
Buna kıymet vermeyen bir insanın elinde Dünyanın ne büyük (!) nimetleri olsa o bunu gönlüne koymayacaktır.
Panikleyecek hiçbir şeyimiz yok aslında. Hastalık dediğimiz şeyin de vazifesi var.
O vesileyle denenme, saflaşma gibi.
O hal üzerimizden kalksın ya da kalkmasın, o halin bize tesirini kıracak olan şey Rabbimizle beraberliğimizdir.
Ne zaman ki o hal bizi boğar, Rabbimizle aramıza perde koyar,
o zaman o bize galiptir.
Burada benim şunu yapmam, şu tedbiri almam, kulluk vazifesinden öte bir şey değildir,
bunu panik halinde yardımı kendimden bilircesine yaparsam ve Rabbim beni, benim ellerimle bırakıverirse ne olacak?
Bizim için en büyük bela, Rabbimizin bizi kendi nefsimizin eline bırakmasıdır. O helak oluştur..
Siz hastalığa galip olduğunuzda, onun iyileşmesi ile kalması bir olur.
Biz üzerimizde kalmasın aman hemen gitsin, diye tutturduğumuz sürece, o bize ömür boyu azap olur.
İsyan edip, baş kaldırıp, o hal üzerimizde kaldığı zaman kabullenmek, imtihanı geçmek değildir.
Başta hazmetmek, sonra kalsa da geçse de kulluk duruşunu bozmamak galip olmaktır.
O zaman o imtihana galip gelmişsindir ve o senin için küçülür, önemsizleşir.
Dünyada, bizi Dünyaya bağlamayacak güzellikleri isteyelim. Dert ve imtihanı istemeyelim.
Ola ki Rabbimizi bize hoşumuza gitmeyen bir hal vermişse
hem onu kaldıracak takati vermiştir, hem de onun içinde rızasını ve daha nice güzellikleri gizlemiştir.
Arif olan gelen hediyenin ambalajına değil, kimin gönderdiğine bakar
ve içindeki nimeti tahsil etmeye yönelir.
Maddi göz dünyada her şeyi kendi arzuladığı şekilde tezyin ve tanzim etmeye kalkar ki
bu ancak dünya muhabbetini arttırır.
Bunlar imtihanı zorlaştıran şeylerdir.
Allah teala ve Rasulüne muhabbet arttıkça dünyanın tesiri düşer ve imtihan kolaylaşır.
Dünyada gördüğümüz kusurlar, bakan gözün ve anlayışın kusurudur,
o kusur da Allah teala ve Rasulüne teslimiyet kusurudur.
O teslimiyet olmadıkça senin dediğin yine olmayacak, Allah tealanın dediği olacak, yine ıstırap çekecek..
İnsan tevazu gösterirken tevazu gösterdiğini biliyorsa o riya’dır. Ölçüsü budur.
Dünyası için her eksiğini sayıyor, uhrevi konuda eksiğini göremiyor.
Eksiğini görmek o alanda tekamüle sebeptir, mel’un bu olmasın diye insanı kendisine kusursuz gösterir.
O kusurları kendi iyiliği için tesbit etmek muhabbetle olur, ite kaka olmaz.
Muhabbeti tahsil edebilmek, Allah indindeki hazzı tanıyan, baldan sonra şekerli çayı acı bulan gibidir.
Bu kişi artık kendi kusurlarını bulmaktan, sadece manevi haz duyar. Savunmaya geçmek nefs penceresinden bakmak yüzünden olur. İman gözüyle baktığında nefsin kusurlarını görmek tekamülün basamakları olarak görülür.
Kendini anlamak için de olaylara bak!.. zira o gördüklerin aslında onları yorumlayış tarzındır, yani sensin…
Dünyada ne değerli, ne değersiz, neler önemli, neler önemsiz, insanlar iyi niyetli mi, kötü mü, hepsi senin yansımalarındır.
Her okuyan kendini okur, her yazan kendini yazar.
Dünya sahası, bizi bize gösteren bir aynadır.
Senin için dışarı vurur, küçük bir sayfadan projeksiyonla büyük bir ekranda göründüğü gibi.
Şer; başına gelenin Hak teala’dan olduğunu bilmemektir.
Nur suresi 11. ayeti ifk hadisesi için: “o bir hayırdır” buyuruyor mealen. Bu imtihanda da nice lütuflara mazhar olanlar oldu.
21-03-2013
Dünya üzerinde benim tesirim olacak,
ancak onun benim üzerinde tesiri olamayacağı noktaya gelene kadar o Dünyevi ağırlıkla,
yükle arama mesafe koymak ve aklıma geldiği ölçüde istiğfar etmek durumundayım.
Temiz sevgi, necis sevginin yer tuttuğu yere girmez.
Dünya sevgisinin taşıyıcıları vardır. Düşünmek, üzerinde konuşmak, ortamını solumak hep böyle taşıyıcılardır.
Bu alanlardan çıkarmakla işe başlayacağız.
Dünyayı tıknaz ama kuvvetli bir boksöre benzetiyorum, insanı da uzun bir boksöre.
Uzak dövüşte kaldığımız ölçüde biz tesirli oluruz. Yakınımıza sokarsak içeri kolay vuramayan uzun boksör gibi hiç yoktan dayak yeriz sürekli.
Göz her değdiğinin fotoğrafını çekiyor. Aslen göz 360 dereceyi kaydeder, hem de en yüksek pikselli cihazdan daha ayrıntılı ve güçlü- bir kayıttır bu.
İşittiklerimiz, gördüklerimiz, fark ettiklerimiz üzerinde bilince çıkmayan bu birikim muazzam tesirli olur.
Basın yayın ve reklamcılığın üzerinde uğraştığı konu budur ve nasıl tesirli olduğunu kendinden de fark edebilirsin.
Zamanın ve şartların tesiriyle verdiğimiz hüküm ve kararlar bizim değil, vesvese ve şartlanmaların kararlarıdır.
“bana göre böyle” demek bu yüzden sakıncalıdır.
Rasulullah (SAV) bir insanı dinlerken bütün cephesiyle yönelir, kendi bilinç alanından çok karşısındakine odaklanırdı.
O zaman kendini karşıdakinin yerine koyarak dinleyebilirsin.
Bir kere birini dinlemeden önce istiğfar edelim ki Dünyevi tesirlerin doğurduğu bilgi kirliliğinden kurtularak her ne konuşulursa “Allah rızası” ile nasıl buluşturabileceğimize kafa yorabilelim, nasıl yaftalayabileceğimize değil!..
Rasulullah (SAV) günahsız olduğu halde günde 70 ila 100 kez istiğfar ediyordu.
Bu, her an tekamül içerisinde olduğu, bir sonraki hali bir öncekinden yüce olduğu içindir.
Biz de en az bu kadarını yapmadan algı alanımızı temizleyemeyiz.
Bu alan temizlenmeden de üzerine bir şey bina edemezsin, sallanmaya başlar.
Temizlendikten sonra ise bırak sohbet dinlemeyi, Salih insanların meclisinde bulunmayı;
maneviyatın kokusunu bile almaya başlarsın.
Hasan-ı Basri hz. bir gün Rabia hatunun bulunduğu meclise girdi ve manevi bir hal hissetti:
“Allah rızası için söyle Rabia, burada ne oldu?” dedi ona. Rabiatül adeviye:
“ yapamadığım bir amelden dolayı bir ah çektim” diye cevap verince:
“bana o ahını bağışla, sana haccımın sevabını bağışlayayım” diye cevap verdi.
İnsan cüz’i iradesini tamamen Rabbinin iradesine rapt ederse
artık evrendeki kusursuzluğu müşahade edebilecek ve hakikati gören o kul Allah teala ne istiyorsa onu isteyecek.
Burası sebepler alemi olduğundan böyle kişiler eliyle Rabbin, nice güzellikleri Dünyada var eder.
Hangisi güzel, kendi istedikleri peşinde koşup kaderin çarkları arasında kırılıp parçalanmak mı,
sadece Allah teala’da var olan kusursuzluğu müşahede etmek ve ona ram olmak mı?
Saltanat hangisinde;
itaat ve teslimiyeti zor görüp sıkıcı bularak Dünyalık dertlerle ömür tüketmek
ve istediğin verilse zararına olup, verilmese mutsuz olan bir iki hüsran arasında kalma durumu mu,
yoksa teslim olanın geçip oturduğu alemin şoför koltuğu mu?
Bunu Allah teala’ya ait vasıflarla vasıflanmak, şirk düşüncesi gibi algılamanın sebebi
Dünya ve içindekiler zihninde büyük bir yere koymaktır.
Bu Dünya öyle bir şey ki kafir de ondan faydalanıyor.
Cennete sürünerek en son girene verilecek olan yer Dünyadan büyük.
Dünya ahrette bir kula verilmek isteyecek ama imha edilecek. Uçsan ne yazar? Hayvan da yapıyor bunu.
Allah teala’nın düşmanı olan şeytan dünyayı bir uçtan bir uca katediyor.
Burada böyle bir makama çıkabilmenin değil,
“kulluğun” mücadelesi verilecek ki bu güzellik ortaya çıksın.
“o kulumu öldürürüm ve diyeti de bana düşer” kudsi hadisinin işaret ettiği de bu olsa gerek.
“bir kul Allah için olunca, Allah da o kul için olur ve Allah için olan şeyler de o kul için olur” kudsi hadisi var..
26-03-2013
Sıkıntının, ıstırabın kaynağı biziz. Allah teala en kolayını teklif ediyor.
Yağmur damlası istiridyenin içine alınırsa inciye dönüşüyor, yılanın ağzına girerse zehire.
Damlanın suçu yok..
İlahi rahmetten herkes ne anlarsa onu tahsil ediyor.
Ama biz o kıvama gelmedikçe bakan göz görmez, kalp fikretmez.
Allah teala nasip etmedikçe lütuflara erilmez.
İlim verilmiş olur, öğrendiklerini nerede kullanacağını bilemeyebilir. O yüzden gerçek ilim, irfana dönüşen ilimdir.
Akıldan kalbe inince o irfan’dır.
Azalarına siner, öğrendiğin her kelamın hayatında oturacağı yeri fark edersin.
O ilmi hayatım için kullanamayacaksam,
beni çukura düşmekten korumazsa, beni çukurdan kurtaramazsa, hangi ilimden bahsediyoruz?
İlimse eğer, problemini çözer, ve huzur hakim olur.
Asrı saadet neden asr-ı saadet oldu? Din yaşandığı için huzur bulundu.
Bir evde bir taraf “benim dediğim olacak” derse huzur kalmaz. Herkes Allah teala’nın dediği olacak” diyecek ki saadet tecelli etsin.
Sabır gösterip yaramıza merhem olmasını bekleyeceğiz ama
o mücadelede de Rabbimizin verdiği lütufları benlik sebebi yaparsak, yağmurdan kaçarken doluya tutulmuş gibi oluruz.
Dünya tutsaklığından varlık belasına düştü bu sefer.
O kapıları kapatarak, Allahu taeala’dan alacaklı olmaktan kaçınarak,
'istemezse vermez, vermezse hayırlı ve uygun olan budur, verirse fazlı keremindendir'
diyecek, ki o yolda verdiği nimeti de Allah telaa’ya vasıl olmaya harcasın.
Öbür türlü sahiplenir ve orada tökezlemiş olur.
Allah'a(cc), Allah'la (cc) gidilir!.. bilin ki en kolayını söylüyorum.
Zor diyen şeytanın vesvesesidir, bilesiniz.
At gitsin. Daha bir daha gel bakalım, “sen bunu yapamazsın” de.
Ben biliyorum ki hepsi yaralı yerlerim söylediklerin. Hepsinden dolayı Allah teala’ya iltica edeceğim! Seni de kendime hizmet ettireceğim!
İmanla bakan kimseye şeytan ancak hizmet eder.
Allah taela mel'una buyuruyor ki: “Benim salih kullarım üzerinde hiç bir gücün yoktur”
Bir konuda takılabiliriz, yoğun duygularla karşılaşabiliriz,
zorluğun Hak teala’nın dininden değil, nefsani sevgilerden kaynaklandığını bileceğiz.
Zikrini, fikrini, ortamlarına girmeyi terk ederek, beslendiği yerleri kısacağız.
O muhabbet küçülmeye başlayacak.
Mel’unun vesveselerini bu yolda kullanmaya başladığında, artık rahat rahat vesvese de veremez sana, yaralarını fark edip tedaviye gideceksin diye.
Bütün bunların püf noktası her sabır ve gayrette, Allah teala’ya dayanıp güvenmeyi unutmamak.
Rasulullah(SAV) dan başlayarak, silsilei hacegan’ın da adını zikrederek
onların hatırına isteyerek o sabrımızda ve gayretimizdeki eksikleri de tamamlamak,
Allah teala’nın sevdiği kulunu üzmeyeceğinden yola çıkarak (Onlara korku ve hüzün yoktur, mealindeki ayet) talebimizi perçinlemektir.
Burada (haşa !) 'Allah teala vermeyecekti de, biz o veliyi araya koyarak mecbur ettik' demek değildir, haşa!
Allah teala vermek istiyor da, bir bahane bekliyor adeta.
Nimetini de varlık davasından geçmiş, mutmain nefs olmuş kulları vesilesiyle dağıtıyor.
Allah telaa’nın yolunu nefse sormayacaksın. Ne zaman sorarsın?
Mutmain nefs olur, o zaman ona da sorsan alacağın cevap hak olan olacak.
Hocanın sana öğrettiklerini anladığını bilirsen, o cümlelerle anlattığın zaman geçer notu alabilirsin.
Hocanın anladığı gibi anlayabilirsen. Dava budur.
Hallac “enel hak” dedi, a’layı illiyyîn’e çıktı;
firavn ene Rabbükümel a’la dedi esfeli safilin’e düştü. Neden?
Birisi nefsini de göremedi, Rabbini sade gördü;
diğeri nefsinden başkasını göremedi, onu Rabbi bildi.
Düşünün artık hangi ağızdan çıkan söz rahmete layık olur…
“hiç ummadıkları şeyler onların başlarına gelmiştir”
mealindeki ayeti kerimeyi işitip bayılanlar olmuş. Neden?
Herkes kendince ahiret için de çalışıp gayret ediyor. Ya isabet edenlerden olmazsa? Ya ameli makbul değilse?
Allah teala bizi böyle bir akıbetten muhafaza buyursun…
Amin..
“sen atmadın, O (cc) attı”.. mealindeki ayetten bakınca;
acaba O zül celal bizi sevmeden, biz O(cc)’nu sevebilir miyiz acaba?
“vermek istemeseydi istemeyi vermezdi” buna ne denir?
Herkesin aslında Allah teala’ya varmak için kendine has bir yolu vardır.
Onun ayağına takılacak engeller, vasıl edecek vesileler.. herkesin kendi Hüdayi yolu vardır.
Nasıl ki herkesin Kâbe'ye doğru yolu farklı farklıdır, çizgi çizgi çektiğin zaman.
Yüzünü Kâbe'ye dönmedikçe, sen başkalarının da yol keseni olursun.
Saptığın zaman saptıranlardan olmak tehlikesindesin maazallah.
28-03-2013
Allahu teala yeryüzünü mescid kılmış. Bu her yerde namaz kılınabilineceği gibi,
her yerde yaptığımız işin ibadet şuuruyla yapılması gerektiğini de gösterir.
Rabbimizin unuttuğu, terk ettiği, keyfimize bıraktığı bir alan yok.
Ticaret yapıyor, temiz çalışıyor, harama bulaşmıyor ama
sadece daha fazla para kazanma fikriyatı ile yapıyorsa orada şükrü terke düşer. bu da rızkını daraltır.
Bu onu daha çok şikayetçi haline getirir.
Bedende bir hücre yanlış bir yola girse
ya vücut bağışıklığı onu temizleyecek, ya da hastalık sebebi olacak.
Biz biraz ibadet edince günah kredimiz var sanıyoruz.
Neden akıbetimizden korkmalıyız?
Zira her an içerisinde bir tercih yapıyoruz, ya nefsimize göre; ya Allah teala rızası için.
Bu çok ufak gibi görünen bir mevzu da olabilir.
Ama tercihimiz ya Allah teala’ya yaklaştıracak; gördüğümüz hakikatleri artıracak, ufkumuzu genişletecek ve İslam’ı yaşamayı kolaylaştıracak;
ya da bütün bunların tersi olacaktır.
Bir müminin randevusuna 5 dakika geç gelmesi kul hakkıdır, helallik istemesi gerekir.
Bunu yapmayan için o 5 dk önemsizleşir. Harama karşı cesaret artacaktır bu durumda.
Borcunu ödemeyi aylarca sallar da, “ödedik ya canım” pişkinliğini gösterir.
Orada da kusurunu görmeyip daha az kusuru olmasını fazilet görür.
Bir polis kardeşimiz bakmış ki arkadaşları marketten çay ve şeker alıyor, parasını ödemiyorlar.
Bunu uyardığında: “biz buraları koruyoruz, hakkımız bu” demişler.
O günden sonra kendi aldığı çay ve şekeri kullanmış ve diğerlerine de:
“bu haram çay, bu helal çay” demeye başlamış.
Hakikatlere yüz çevirme, gittikçe kalbi körleştirir.
“ya Rabbi, dünyada görür idim, niçin beni kör olarak haşr ettin?” deyince:
“ayetlerimizi sana geliyordu da sen onları görmüyordun. O gün unutuyordun, şimdi de unutuluyorsun”
hitabıyla karşılaşmaktan Allah tela bizi korusun.
Başımıza gelenleri adeta birisi bize zulmediyormuş gibi şikâyetle karşılamamız da
kendi nefsimizi ibra etme hastalığı yüzünden.
Sanki hiç bir kusurumuz yokken, tertemizken, bizi temizlemeye gelen bir musibete maruz kalıyoruz.
Hiç düşünmeyiz: 'ben nerede hata ettim de bana döndü' diye.
Bir damla sevgi az bir şey değildir.
NİFAK ve SADAKAT
Özümüzle ve sözümüzle hakikatle buluşmak
ŞİRK ve TEVHİD
Allah teala şirki affetmez.
Şirk= Uluhiyette –zatında Allah teala’ya ortak kabul etmek. Mekke müşrikleri gibi.
2. olarak yaratma gibi vasıflarında
Allah teala’ya ortak koşma vardır.
Bir insan bir işi meydana getirmede Allahu teala dışında herhangi bir varlığın müstakil olabileceğini kabul ederse bu tür şirke düşer maazallah.
Halk etme, icad etme, yaratma ve yaşatma gibi
insanlara layık olmayan şeylerin fani varlıklara atfedilmesinden
ve hatta bu vasıfların galat olarak dilde kullanılmasından kaçınılmalıdır.
Dil bu yanlış kelimeleri kullanırsa, maneviyatta ondan etkilenme tehlikesi vardır.
Yaratmada şirk bu ümmetin mecusileri olarak da vasıflandırılan kaderiye fırkasının bir alametidir. Onlar: 'insan fiilinin halık’ıdır' derler.
3. olarak halkın çoğunun anlayamadığı şirki asğar, yani riya vardır.
Bu, imanı değil ameli ifsad eder.
“Allah teala öncekileri ve sonrakileri şüphe olmayan o kıyamet gününde topladığı vakit bir münadi çıkar ve:
'kim Allah teala için yaptığı bir amelde başkalarını ortak ettiyse
o mükafatını o ortaklardan arasın, zira Allah teala ortağa muhtac olmayanların en zenginidir'..”
diye nida eder” hadisi şerifi var.
Yine Efendimiz (SAV):
“sizin hakkınızda mesih deccalden daha korkunç olan bir şeyi haber vereyim mi?
o gizli şirktir ki bir insan namaza kalktığında
başkaları onu görüyor diye namazını güzelleştirir”
“ümmetimin içinde korktuğum şeylerin en korkunç olanı Allah ‘a ortak koşmalarıdır.
Ama ben onların güneşe ve aya tapacaklarını söylemiyorum.
Onlar amellerinde Allah teala’dan başkası için ameller işleyecek ve gizli şehvetlere sahip olacaklardır”
gizli şehvetin ne olduğu Efendimize (AS) soruldu:
“kendisiyle oturulmasını severek, kendisiyle oturup ilim yapsınlar diye ilim öğrenenin kötü niyetidir”
Allah teala’ya kulluğu daha iyi yapabilmek için değil,
kendisiyle oturulsun, insanlar rağbet etsin diye yapmak bunu.
Önce kendin için öğreneceksin, o ışık sende yandıktan sonra diğerlerini aydınlatır.
Ama her kim başkaları için ilim öğrenirse kendi yapmadığını söyleyen gibi olur.
“kim işittirirse Allah da onu işittirir, göstereni de Allah gösterir”
şöyle şerh edilmiş:
Kim niyetinde amelini duyurmak isteği taşırsa
Allah teala da onun amelini duyurur, bu onun mükafatı olarak kalır, ahirette karşılığı yoktur. İbni Mace’de geçiyor.
Ama yine hadisi şerifte Rasulullah (SAV)’a
“biz duyurmamak niyetiyle amel ediyoruz ve sonra birileri bunu ifşa ediyor” diye sorulduğunda:
“ bu, müjdenin erken gelenidir” buyuruyorlar.
Yani makbul bir amel olmuş ama dünyada da o kula duyurulmuş. Burada niyet farkı var, aynı gibi görünse de.
Ancak bundan mesrur (mutluluk, haz) olmayacak!
Sehl-i Tüsteri’nin rivayet ettiği bir hadisi şerifte:
“insanlar duyunca seviniyorum” denince: buna tevbe edip o amelleri iade etmek gerekir” buyuruluyor.
İnsanlar tarafından duyulunca salt insanlar duydu diye sevinmek de başka,
Allah teala’nın fazlından dolayı sevinç duymak da başkadır.
Bu kadar hassas..
Sevinirken de Allah teala’nın lütfuyla sevinmek lazım.
Hamdedeceğiz ki sevincimiz, hamdimizi sözümüze yansıtsın. Hem maddi hem manevi sahada tezahür etsin.
En kötüsü de herhalde bir şeyi Allah teala dan başkaları için yapıp onu Allah teala içinmiş gibi göstermek.
Bu da nifaktan bir şube gibidir Allah teala korusun.
Bir işe Allah teala için girip başkaları görünce seviniyorsa da..
tevbe edip yaptığı işi tekrarlamalıdır.
Ihlasla girişmiş ve bitirmiş ise insanların mehdine mazhar olur da buna sevinirse de böyledir.
Bu sevinç Allah teala’nın lütfuyla insanların onu medhettiğini anlayıp onun sevincini yaşarsa kurtarabilir.
Burada ameli kirletmeden Allah teala’yla buluşturabilme davası vardır.
Önce ihlasla yapar ama
sonra o kalp insanların medhiyle dolup taşar ve ıhlas kaybolur.
Bir ameli yaptırmamayı başaramayan melun Şeytan,
yaptığın ameli geçersiz hale getirmek için de mücadele verecektir.
Mel’un ibadet ve hayırlarımızı çalmış olup da biz farkında olamayabiliriz.
Allah teala’dan istediğimiz nimetlere:
-hıfz ve himayesiyle (ecri ve menfaatini zayi etmeden)
-rahmetle ve selametinle (imtihanını geçememek veya musibete dönüşmesinden selamette olabilmek)
Sen hayır işlediğinde, mel’un senin zayıf noktalarını bilerek o taraflardan kapıyı çalar.
Biz kapıyı açmazsak korunabiliriz.
Her türlü şekil ve kamuflajla gelir,
'ben şeytanım; amellerini çalmaya geldim' demez.
Bu tür vesvese insanların zaafları ölçüsünde imanına bile mal olabilir maazallah…
29-03-2013
Allah teala’nın fiillerinde tevhîd:
yaratılan her şey, insanların elinden çıksa da Allah’ın ayetleridir. Teknoloji bizim kendi gücümüzle ürettiğimiz bir şey değildir.
Allah teala’yı hükmünde tevhîd:
Allah'tan başka hüküm koyucu yoktur.
Hatta bizim o hükme kalbimizde hiç bir burukluk olmadan teslim olmadıkça
iman etmiş olmayacağımız buyurulmuş.
Kerhen değil; istemeye istemeye değil, gönülden teslimiyet isteniyor.
Sizin çocuğunuz oflaya puflaya bir su getirse o suyu ister misiniz? Rabbimiz ise bizim ibadetimize değil, biz o ibadete muhtacız.
Evladın istense feda edecek bir iman gerekiyor, Hz. İbrahim’deki gibi.
Sadaka veriyoruz, kerhen, istemeyerek. Bir yere gidiyor mu acaba?
O dilencinin sadakaya değil, bizim o duruşa, gelene hüsnü zan ile boş çevirmemeye ihtiyacımız var.
Rasulullah (AS):
Cehennemden uzaklaşmak ve cennete yaklaşmak için: oruç, zekat, hac, namaz, gece ibadeti gibi İslam’ın alametlerini saydıktan sonra
'sana işin başı, direği ve zirvesini haber vereyim mi?' buyuruyor.
'işin başı İslam, direği namaz, zirvesi ise cihaddır' buyuruyor.
Teslimiyetle başlar, beş vakit namaz olmadan olmaz, İslamı yaşama mücadelesini ise hayatının çatısına yerleştirecektir.
“bütün bunların özünü size haber vereyim mi?” buyurunca;
Dilini çıkartıp eliyle tuttu ve “Ya Muaz, dilini tut” buyurdu.
'ya Rasulallah (AS), bizler dillerimizden de mi hesaba çekileceğiz?' deyince:
'anan seni kaybetsin ya Muaz! İnsanları yüzüstü cehenneme yıkan dillerinden başka bir şey midir?' buyurdular.
Dil elektrik trafosu gibi bedende, buradan çıkacak bir şerare bütün her şeyi yakabiliyor.
“İnsan çıkacağı yüksek mertebeyi hesap etmeyerek bir söz söyler ama
Allah teala o söz sebebiyle o kişiye kıyamete dek rahmetini yazar.
Aynı şekilde insan, çıkacağı yüksek mertebeyi hesap etmeyerek bir söz söyler de
Allah teala o söz sebebiyle o kişiye kıyamete dek gazabını yazar. “
“Bir insana duyduğunu söylemesi günah olarak yeter” buyuruyor Allah Rasulü (AS). O yükün altına sokar insanı bu dil.
Yine bir hadisi şeriften öğreniyoruz ki
diliyle insanlara eziyet veren bir kadın çok abid olmasına rağmen cehennemliklerden yazılmıştır!..
Daha ne gibi afetleri var?
Allah'ın bir haramı için “niye haram olsun ki” deyiverir de İslam dairesinden çıkar, ibadetleri iptal olur maazallah.
Rabbinin bir hükmünü keyfine mi soruyorsun?
Allah'ın şeriatında bir taşı oynatan, yerine başını koyar, demiş şair.
Evet, nefsimiz henüz teslim olmamış olabilir o hükme. Burada hata ona aittir. Hüküm koyucu tek merci vardır, Hak teala’dır.
Her derdin çaresi vardır ama dertsizliğin yoktur.
“derman arardım derdime, derdim bana derman imiş. Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş…
Savmu salatı hac ile zannetme biter zahir işi, İnsanı kamil olmaya lazım olan irfan imiş”
diyor Niyazi Mısri hz.
İrfanın yeri kalptir. Akıldan kalbe inen iman, irfana dönüşür.
Aklı olmayanın imanı yoktur ama akıl imanı ihata edemez.
Eğer akıl Allah teala’yı takdir edebilseydi haşa o ilah olurdu; Hak teala’yı haşa kuşatabilecekse…
Bedende akıl sadrazam, iman padişahtır;
padişahtan habersiz iş gören sadrazamın sonu, kellesinin gitmesidir…
Akıl bir sonuca varmak için duyulara muhtaçtır. Akıl iman sahasında öne geçemez.
İmandan bir cüzdür akıl, akaidimize göre.
İman “Allah nasip ederse, O zül celal ihsan ederse” derken
akıl “ben bilirim” der.
İrfan sahibi olan kişi konuşmasından anlaşılır. Ben ile başlayan cümleler ve sivri sözler bulamazsın onda.
Mevlana’nın dediği gibi; akıl aşk sahasında
af edersiniz, çamura saplanmış merkep gibi kalacaktır.
Ona sığmayan şeyi reddetmenin sonu yoktur,
bugün hoca vasıflı olup da haşa: “Allah geleceği bilmez” diyenler yarın kaderi akıllarına sığdırabilecekler mi?
Kim bunlar? Kur’an bize yeter diyenler. Peki Kur’ana tabi mi olacaklar?
Vallahi yalancıdırlar. Ona sıra gelecek, kendi inandıkları Kur’an’ı tahrif edecekler.
Aslını tabii ki edemezler. İşte, miras ayetlerinden başladılar red etmeye.
Kendileri için olan mirası yıkarak geliyorlar.
Bunlara müçtehid ulema ile, zayıf hadisler ve sahabe sözleri ile başladılar, sünneti inkara ve bu noktaya geldiler.
Şimdi insanlar diyorlar ki; 'kafamız karışıyor herkes bir şeyler söylüyor.'
Hayır, karışıklık yok. Tarih boyunca bütün bid’at fırkalar Rasulullah (AS) dan bu yana gelen cadde i kübra’dan şu sebeple ayrılmışlardır:
ya Rasulullah (AS) ınn hadisi şerifleri ile, ya da ashabı kiram ile sorunları olan zümreler bunlar.
Bunlar yan yollara sapıp oralarda yer buldular.
Ehli sünnet sonradan kurulan bir şey değil, Rasululullah (AS) dan bu yana gelen ana gövdedir.
“benim ve ashabımın yolundan gidenler” Kur’an ise onda bu var.
Nisa suresi 115. Ayeti kerime: “kendilerine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygamber ve müminlerin yolundan ayrılanı o yola döndürürüz ve onun dönüp varacağı yer cehennemdir” yaklaşık mealen.
Ashabla ilgili: Bakara 137: “eğer onlar senin ve ashabının inandığın gibi inanırlarsa ancak doğru yolu bulmuş olurlar.
Eğer yüz çevirilerse onlar muhakkak haktan büyük bir ayrılık içindedirler”.
En kolay ulaşılan ve en değerli nimet sana en yakın olandır. Yaşamsal nimetlerde de, sevap ve mükellefiyetlerde de böyle. Hava en önemlisi, hiç zahmet etmeden bedava verilmiş. Sonra su ve yiyecek var. Senden uzaklaştıkça pahalanır. Senin için önemi de azalır.
Allah teala sana şah damarından daha yakın ise buradan sana en menfaatli hizmetlerin de en yakınında olmasını anlayabiliriz.
Eğer bir hizmet yapıp artıya geçmek istiyorsan
çarpanların hepsi artı olacak, bir tane eksi hepsini eksiye götürür.
Doğruluk bir adım değil bir yoldur. Özüyle ve sözüyle doğru olmalı ve her adımında o doğruluğa zeval vermeyecek duruşu muhafaza etmelidir.
Anne baban Hıristiyan dahi olsa hizmetlerini görmekle,
dininden taviz isteyecek bir talepleri olduğunda nezaket ve hikmetle red etmekle mükellefsin.
Bir kalp kırdığın zaman dahi, o duruşu bozmuş olursun.
Yemeği her türlü itinayla, en güzel malzemeyle yaparsın, uygun ateşte pişirirsin
ama tuzunu koyarken kapak açılıp içine tuz boca olunca o yemek zehir olur.
Uzağa yardım ederken yanı başımızı ihmal edersek de olmaz. Sen o olgunluğa gel, yaptığın hizmet öyle genişlesin ki aleme dalga dalga yayılsın.
Ama komşundan haberdar olamazken Somali’ye yardım yapıyorsan ola ki –haşa- Allah teala’nın ihmal ettiği yerler varmış hissiyle yapıyor olabilirsin.
Rabbimizden daha merhametli bir role soyunmayacağız. Bizim en yakınımızdan başlayarak hizmete ihtiyacımız var.
Bir anne, hizmet edeceğim diye çocuğunu kreşe bırakıp dışarıda hizmete koşsun bakalım;
bütün Dünyayı devretse, o çocuktan tahsil edeceği sevabın onda birini alabilecek mi?
İşte hizmetlerimizde de niyetimizi çok iyi sorgulamalıyız.
Sadece doğruyu söylemenin sadakat olmadığı gibi. Senin nefsi hesaplarına uygun düştüğü zaman Allah teala’nın kelamını tasdik etmek de sadakat için yeterli değildir. İşin altında nefsi tercih olmazsa sadakatten söz edilebilir.
Allah teala için bir şey yapmak basit bir iş değildir. Allah teala rızası için iki işin zorluğu ayırt edilmez.
Kapına bir dilenci gelse, mel’un sana vesvese verir de “bunlar meslek yapmışlar, arayıp ihtiyacı olana verirsin” der.
Bilir ki o dilenciye vermediğin zaman gerçek fakiri de aramayacaksın.
Sen Allah teala rızası için yalancı ve dolandırıcıya vermiş olsan ne kaybedeceksin?
Genelde kendi yapmamız gereken işten, dikkati başkasının yapması gerekenlere çevirmeye çalışır mel’un.
Basiret gözü kendini görebilir ki gerçek iman gözü odur.
Baş gözü sadece etrafını görür ki bu bakışta af edersiniz, hayvanlarla ortağız.
İman gözü ise ruh gözüdür. Evet bedende hayat sahibidir ama ruh kendine dışarıdan bakabilir iman gözüyle, imanı dışında hiç bir şeyin tesiri altında kalmadan idrak edebilir o.
Yaşadığımız anın tesiriyle karar vermeye gelince, işte topluklar çok kolayca güdülür bunlarla. Subliminal mesaj ya da hipnoz dedikleri şeylerle.
Reklamın güdümünde yaşamaktan kurtulmak da basiret bakışıyla mümkün.
Kapitalist sistemde sen onun malını almasan ne kadar dayanabilir o firma? Dolayısıyla bütün yatırımını insanları modern köleliğe sürüklemeye yönlendiriyor. Modernlik tartışılmaz, sadece ona itaat edilir!..
Özgürlük dedikleri prangalara mahkum ediliyor insanlar, ne özgürlüğü?
Hayatta kalbine koyduğun her dünyevi sevgi, sana vurulmuş birer prangadan başka bir şey değildir.
Evet, Dünya kötüdür, bataklıktır ama burada hiç bir şey şer olarak inmemiştir. Hepsinin hayra kullanılma alanı vardır.
Mel'un herkesi dünyaları için at gibi koşturur da, hakikati anlamış olana Dünyayı küffara terk etme vesvesesi verebilir.
Aynı okulu inançsızlar şerre kullanıyorsa da, onu bitirip hayırlı işlere kullanma yolu da vardır.
Evladımız kirli elleriyle meyveyi eline alınca bırak! deriz. Elini yıkayınca artık al, deriz. Menfaati oradadır.
Kirli niyetlerle eline aldığın zaman Dünya başka, temiz bir kalple aldığın zaman başkadır.
Bizde halk içinde Hak ile olmak vardır, bu yol inziva yapılacak demek değildir.
Musa AS’A Rabbi: o elindeki nedir? diye soruyor, bildiği halde.
O anlatınca: “at onu ya Musa!” buyuruyor. Onun ejderhaya dönüşmesi üzerine Musa AS irkiliyor. O zaman: “al onu eline ya Musa!” buyuruluyor.
Demek ki zahiri haline güvenirsek Dünyalıklar bir ejderha olur,
onu ejderha bilip de Rabbimizin emriyle elimize alırsak yine nimet olur elimizde Allah'ın izniyle…
Rasulullah (AS)’a nalınlarını çıkar denilmemiş.
Bu ümmet hayırlı bir ümmettir, Dünyayı kalbine koymaz, eline alır ve hayra kullanır.
Dünyayı o anlayışla ele alırsak biiznillah bizim elimizde hayırlar tecelli edecektir.
Kendi gayretin olacak ama öne geçecek olan Rabbinin muhafazası ve himayesi olacaktır.
Riyaya karşı kalbi kontrol etmek için ne yapmalı? Bunun fabrikası nerededir?
Fabrikası varlık..
Ona izin verdiğin ölçüde yabani ot gibi her yerde, yaptığını zannettiğin her amelde bitivermesi.
Önce fiilleriyle Allah teala’nın fiillerinde yok olmak. Yaptıklarını Allah teala’nın nasip ettiğini bilmek.
Sonra sıfatlarıyla Allah teala’nın sıfatlarında fani olmak.
Yani herhangi bir olayda sabretse, selametle tesir altında kalmadan çıksa, vs
hepsini Allah telaa’nın ahlakının kendisini himaye etmesinden bilmek.
Sonra zatıyla fenafillah vardır ki, o aşamada olan için günah olarak
Allah zül celalin varlığı karşısında kendini varlık olarak kabul etmesi yeter.
8 cennet olduğu ve her birine fenafillahın değişik mertebelerinde olanların nail olduğu söylenmiştir.
En üst derecesi Allahu teala’yı zatıyla görecek olanların,Hak’ta yok olanların gireceği cennettir ki
onlar Dünyada da Hakkı görür gibi kulluk duruşu içerisinde oldular.