118-
Ey îmân edenler, sizden başkalarını dost/ sırdaş
edinmeyin.Çünkü onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar,
hep sıkıntıya düşmenizi isterler. Gerçekten, kin ve
düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli
olmaktadır. Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha
büyüktür. Eğer düşünürseniz size âyetleri açıkladık. (Yâ
eyyuhellezîne âmenû lâ tettekhızû bitâneten min dûnikum lâ
ye’lûnekum khabâlâ, veddû mâ 'anittum, kad bedeti'l-bagdâu
min efvâhihim, ve mâ tukhfî sudûruhum ekber, kad beyyennâ
lekumu'l-âyâti in kuntum ta’kılûn )
119- İşte siz;
öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz; onlar ise, bütün
kitaplara iman ettiğiniz hâlde, sizi sevmezler. Onlar ise ancak
sizinle karşılaştıkları zaman: îmân ettik, derler. Ama kendi
başlarına kaldıklarında, size karşı kinlerinden dolayı
parmaklarını ısırırlar. De ki: Kininizden (kahrolup) ölün!
Şüphesiz Allah kalplerin içindekini hakkıyla bilmektedir. (Hâ
entum ulâi tuhıbbûnehum ve lâ yuhıbbûnekum ve tû’minûne bil
kitâbi kullih, ve izâ lekûkum kâlû âmennâ, ve izâ khalev
'addû 'aleykumu'l-enâmile mine'l-gayz, kul mûtû bi gayzikum,
innallâhe 'alîmun bi zâtis-sudûr )
120- Sizlere bir iyilik
dokunursa bu; onları üzer. Ama başınıza bir kötülük gelirse,
buna sevinirler.
Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız, onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Şüphesiz Allah onların yaptıklarını kuşatmıştır. (İn temseskum hasenetun tesû’hum, ve in tusibkum seyyietun yefrahû bihâ ve in tasbirû ve tettekû lâ yadurrukum keyduhum şey’a, innallâhe bi mâ ya’melûne muhît)
...
Cenab-ı Hakk geçen incelediğimiz ayetlerde müminlerin hayata, dünyaya ve diğer insanlara olan vazifelerini buyurmuştu.
Bu haftaki 3 ayet ise mümin olmayanlara dair tutumları buyuruyor,
ayrıca mümin olmayanları, müminlere anlatıyor.
Bilginin sahibi Allah'tır.
Hakikat, Allah'tan gelen bilgidir.
Değeri; iyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı belirleyen bilgi, Allah'tan gelendir.
İnsanın ürettiği, insandan gelen bilgi,
nefislerin bildirdiği, nefislerin talepleri ile yönlendirilmiş bilgidir.
Halbuki alemlerin Rabbi bu hallerden münezzehtir.
Dolayısıyla O'ndan gelen bilgi, bu zaaflardan etkilenmez; hakikati bildirir..
İşte Allah'tan gelen bilginin durumunu böyle idrak ettikten sonra, Alemlerin Rabbinin buyruğuna dönüyoruz:
Cenab-ı Hakk hem emrediyor, hem de sonra lütfederek, emrinin hikmetini kullarına bildiriyor.
Emir şu ki; iman edenler, kendileri gibi olmayanları
sırdaş, her şeylerini paylaştıkları dost olarak görmeyecekler.
F Razi'nin tarifiyle ayetteki Bıtane (Sırdaş) = 'Bir kimse, bir kimsenin çok yakın arkadaşı olup, onun işlerinin iç yüzüne vakıf olduğu zaman kullanılan bir terim.
Yani gayrı müslimlerden hiç kimse, s
izin için bu statüye erişmeyecek. Allah'ın emri bu..
Elbette İslamoğlu'nun işaret ettiği gibi Cenab-ı Hakk Mümtehine 9. ayette “Allâh ancak, Din yüzünden sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve sizin çıkarılmanıza destek olmuş kimseleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir!” diyerek,
düşman olmayan inançsızlarla, hatta müşriklerle insani ilişki kurmak caiz görüyor. İzin veriliyor.
Yani sırdaş edinmeyin, yoksa onlarla ilişkiye geçmeyin, insani ilişki kurmayın, hatta onlarla İslam’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde akrabalık, hısımlık bağı kurmayın değil.
O halde sırdaş edinmenin anlamı çok iyi anlaşılmalı.
Bu emir bize uyması zor gelebilir.
Zaten sonraki ayette Allah “siz onları seversiniz” diyerek
bizi bize bildirmiş..
Ve biz de biliyoruz ki, kan ya da gönül bağıyla kalbimizin mail ettiği bir sürü inanmayan var.
Cenab-ı Hakk'kın al-i İmran 92. ayette bildirdiği gibi
kulluk, Allah için sevdiklerinden vazgeçebildiğin zaman imkan dahiline giriyor.
Ve yaptığın şeyin de Cenab-ı Hakk'ka zerre kadar faydası yok.
Sen emre uyarak, ancak kendine iyilik yapabiliyorsun; Allah'a itaat, kendimize iyiliktir.
Buna daha iyi anlama yolunda Cenab-ı Hakk'kın bir ihsanı olarak
Allah'ın mümin olmayanlara dair verdiği bilgileri öğreniyoruz;
onlar bizim neyimiz olursa olsunlar:
“onlar size fenalık etmekten asla geri durmazlar, hep sıkıntıya düşmenizi isterler.
Gerçekten, kin ve düşmanlıkları ağızlarından (dökülen sözlerinden) belli olmaktadır.
Kalplerinde sakladıkları (düşmanlıkları) ise daha büyüktür.”
İster münafık, ister Yahudi, isterse de herhangi bir çeşit kafir olsun, Allah'ın bildirdiğine göre,
bir dostta asla kabul edemeyeceğiniz bu özellikler, onlara hastır..
Yani güçleri yettiğince
müminleri şaşırtmak, müminlere hileler yapmak, Müslüman topluluğunda ayrılık ve karışıklık yaratmaya uğraşmak, Müslüman topluluğun sırlarını öğrenip, düşmanlara açıklamak ve size fesat ve zarar yapmakta hiç kusur etmezler.
Size meşakkat ve zahmet veren şeylerden memnun olurlar. Buğuzları ağızlarından taşmış, aleyhinize devamlı propaganda yapmaktadırlar. Halbuki sîne (göğüs, kalp)lerinde gizledikleri öfkeler, kinler daha büyüktür.
Ömer Nasuhi üstadın ifadesiyle Mevla bu ayetle bu dünyevi dostlukların cazibesine kapılabilecek müminlere şöyle diyor:
"artık uyanın, dost ile düşmanı tanıyın, din düşmanlarının sözlerine aldanmayın
Bu husustaki âyetlerden, alâmetlerden ders alan kimseler oldunuz ise
artık o sizden olmayanlara muhabbet ve eğilim göstermeyin,
onların o haince durumlarını anlayarak onlardan kaçının."
119. ayet ise Ö Nasuhi üstadın tefsiriyle:
Müslümanların dostça hareketlerine rağmen münafıkların ne fena bir zihniyette bulunduklarını gösterir, onların dost tutulmaya lâyık bulunmadıklarını bildirir.
Elmalılı da şöyle açıklamış:
kendinizden başkasını da seversiniz. Müslümanın şiarı budur.
Herkesin iyiliğini ister, herkese hayırhah (iyiliksever) olur, sevgi gözüyle bakar, haklarını korur, fesattan sakınır, kimseyi belaya sokmak istemezsiniz.
Fakat mümin ve Müslüman olmayanlar size karşı öyle değildir.
Onlar sizi sevmezler; sebebi de siz Müslümanlar bütün kitaplara iman edersiniz ve tamamen iman edersiniz. Onun için herhangi bir kitaba mensup olanların ve hatta mensupluk iddiasında bulunanların kendilerine iyi nazar (bakış)ları kadar sizin de onlara iyi nazar (bakış)ınız bulunur. Çünkü imanın gereği budur.
Fakat böyle olduğunuz halde onlar öyle değildirler. Sizin kitabınıza inanmazlar, küfrederler = hakiki bir Müslüman, herkesin işlerinin sırdaşı olmaya layık olduğu halde;
Müslüman olmayanların Müslümanlara sırdaş olması hem kendilerine, hem müslümanlara zarardır. Münafıklar yüze karşı gelince "biz müminiz" derler;
fakat tenha kaldılar, meydanı boş buldular mı iman ehline kinlerinden parmaklarını ısırırlar, daima diş gıcırdatır dururlar.
İ.
Kesir de «parmaklarını ısırırlar.» ifadesini şöyle
açıklamış: bu, öfke ve kinin en
şiddetli derecesidir.
«De ki: Öfkenizden ölün! Gerçekten Allah onların göğüslerinin özünü bilir.» =Her ne kadar îmânlarından dolayı mü'minleri kıskanıyorsanız ve bu durum sizi öfkelendiriyorsa da bilin ki;
Allah mü'min kullarına nimetini
tamamlayacak, dinini kemâle erdirecek, dinini yüceltecek ve dinine
yardım edecektir, siz öfkenizden geberin!
«Gerçekten
Allah onlann göğüslerinin özünü bilir.»=Allah
göğüs ve kalblerinizin mü'minlere karşı içerdiği ve gizlediği
öfke, kıskançlık ve düşmanlığı iyi bilir.
Dünyada, umduklarınızın tersini size göstermekle; âhirette de asla çıkmayarak ebediyyen kalacağınız cehennemin şiddetli azâbıyla sizi cezalandıracaktır.
F Razinin tefsiri de şöyle:
başbaşa kaldıklarında, mü'minlere karşı düşmanlığın ve kinin en ilerisini ortaya korlar. Öyle ki bu şiddet onların, parmaklarının ucunu ısırmaları derecesine varır.
Bu, tıpkı birimizin gayesini elde edememekten dolayı, iyice öfkelenip, alabildiğine hüzünlendiği zaman, parmaklarının ucunu ısırması gibidir. kızgınlıktan kinayedir.
"De ki: "Geberin kininizle..." =kinlerinin artmasını gerektiren İslâm'ın daha fazla kuvvet buluşu, ve Müslümanların izzet sahibi olmaları ve kendilerinin de zillet ile hizy içine düşmeleridir.
Bunun,
onların gayzının artmasını gerektiren şeylerin artması, yani
İslâm'ın kuvvet bulması manasındadır..
120. ayetle bitiriyoruz:
3 ayettir mümin olmayanlara dair tanıtma ve bilgi verme devam ediyor.
Allah'tan gelen bilgiye göre
bize gelen iyilik onları üzüyor, kötülük onları sevindiriyor..
Öyleyse onları sırdaş ve dost kabul etmemek için,
aslında Cenab-ı Hakk'kın buyruğundan önce uyanmamız lazım.
Kim böyle dost ister ?
Elmalılı şöyle açmış:
Müslümanların bedenlerinin sıhhati, ucuzluk ve ferahları, düşmanlarına zaferleri, aralarındaki anlaşma ve sevgileri onları memnun etmez ve fakat size bir kötülük isabet ederse onunla sevinirler.
İ Kesir diyor ki:
Bu durum onların mü'minlere karşı düşmanlıklarının şiddetine delâlet eder.
Öyle ki mü'minlere bir bolluk, bir zafer bir te'yîd gelse,
yardımcıları çoğalıp kuvvetlense bu münafıkları üzer,
düşmanları onlara gâlib gelse --ki Uhud günü böyle olmuştu-
münafıklar buna sevinirler.
Ve ayetin devamında öğreniyoruz
ki Allah;
mü'minleri sabırla, takva ile, Allah'a tevekkülle, kötülerin kötülüklerinden ve günahkârlann hilelerinden kurtuluşa erdirir.
Allah mü'minlerin düşmanlarını kuşatmıştır.
Mü'minlerin gücü ve kuvveti ancak Allah iledir.
Allah'ın dilediği olur, dilemediği de olmaz. Hiçbir şey O'nun takdiri ve dilemesi olmadan var olmaz. Kim O'na tevekkül ederse Allah ona yeter.
Ö. Nasuhi tefsiri:
ey müslümanlar!. (Sabreder) bir takım sıkıntılara katlanır, fedakârlıktan ayrılmaz (ve Takva/korunur) Allah Teâlâ'dan korkarak onun emirlerine, ve yasaklarına riayet eder (iseniz,
onların hileleri size hiçbir şey ile zarar vermez)
siz Allah Teâlâ'nın lütuf ve keremi ile o gibi düşmanların şerrinden emin olursunuz.
Kur'ân'in bu açıklamaları, düşmanların hilelerine karşı sabır ve takva ile yardım istemeyi bizlere öğretmekte ve öyle harekete irşad etmektedir.
Böyle harekette bulunanları, Cenâb-ı Hak himaye buyuracaktır.
Bu hususa dâir ilâhî vaad vardır.
İslamoğlu:
Onu öyle düşünmeye iten şey aslında elinde değil,
içindeki küfür; içindeki imanı alan kin ona öyle düşündürüyor.
Özellikle siz bir mümin olarak isteseniz bunu yapamazsınız.
Ama o istemese de yapabilir, yapıyor çünkü küfrü ağzından kin olarak taşıyor.
“Ama eğer direnir ve bilinci kuşanırsanız onların tuzakları size hiçbir zaman zarar veremez.”
Bu tarihin en büyük hakikatidir.
Eğer hakikat üzerinde direnir ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincini kuşanırsanız,
kimsenin tuzağı size zarar veremez.
Neden mi? “Zira Allah yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatmıştır”,
Allah gibi bir yardımcınız vardır..
Ayetle ilgili en geniş açıklama Şehid Kutub'dan geliyor:
Müslümanların sarfettiği sevginin gideremediği ve onlara dinin öğrettiği hoşgörünün bile silemediği kinlerini yaydıkları halde,
dönüp onlara kalplerimizi açıyor ve onlardan hayat ve yol arkadaşı ediniyoruz.
Onlara hoş görünme kompleksimiz veya onlar karşısındaki ruhsal yenilgimiz o dereceye varmış ki inancımızda onlara hoş görünmek için
dinimizden söz etmemeyi yeğlemiş ve hayat metodumuzu İslâm'a dayandırmamaya başlamışız.
Bundan dolayı alçalıyor, eziliyor ve alay ediliyoruz.
Düşmanlarımızı sevindiren sıkıntılara uğruyor ve onların saflarımızda çıkardıkları bozgunculuğa maruz kalıyoruz.
İşte Allah'ın kitabı, ilk Müslüman cemaate öğrettiği gibi, bize de,
onların tuzaklarından nasıl korunacağımızı, eziyetlerini nasıl bertaraf edeceğimizi ve göğüslerinde gizledikleri, bazan da ağızlarından kaçırdıkları kötülüklerinden nasıl kurtulacağımızı öğretiyor:
"Eğer sabreder ve Allah'tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Hiç şüphesiz Allah'ın bilgisi onların yaptıklarını kuşatmıştır."
= Eğer çok kuvvetliyseler güçleri karşısında; aldatma ve dolambaçlı yollara başvurmuşsalar
hile ve tuzakları karşısında sabır, azimet ve direnç gösterip sabır ve prensiplere bağlanmamız gerekir.
Yıkılmamalı ve zelîl olmamalıyız.
Onlardan beklenen bir kötülükten sakınmak ya da gelecek sevgilerini kazanmak için
akidenin bir kısmından veya tümünden vazgeçmemeliyiz.
Sonra takva;
yalnızca bir olan Allah'tan ve O'nun murakebesinden korkma..
Hiç kimse ile, Allah'ın. metodunun gerektirdiği durumların dışında buluşmayan ve Allah'ın ipinden başkasına sarılmayan kalpleri Allah'a bağlayan takva...
Bir kalp Allah'a bağlanınca,
O'nun gücünden başkasını küçük görür ve azimetinden gelen bu bağları güçlendirir;
dolayısıyle kurtuluş istemek veya şeref kazanmak için
hiç kimseye teslim olmaz ve Allah ve Resulüne savaş açmış kimselere sevgi beslemez.
İşte yol budur: Sabır ve Takva... Allah'ın ipine yapışıp sarılmak...
Bütün tarihleri boyunca Müslümanlar yalnızca Allah'ın kulpuna yapışıp hayatlarında O'nun metodunu gerçekleştirdikleri sürece üstünlük ve zafer bulmuşlar,
Allah onları düşmanlarının tuzaklarından korumuş ve kelimeleri hep yüce olmuştur.
Aynı şekilde Müslümanlar, bütün tarihleri boyunca, gizli ve açık akideleri ve metodlarıyla savaşan tabii düşmanlarının kulpuna sarıldıkça,
onların sözlerine kulak verdikçe ve onlardan; sırdaş, arkadaş, yardımcı, haberci ve danışman edindikçe,
Allah onlara yenilgi tattırmış, düşmanlarını içlerine yerleştirmiş,
boyunlarını onların önünde eğdirmiş ve suçlarının cezasını onlara tattırmıştır.
Allah'ın sözünün ebedî ve O'nun sünnetinin geçerli olduğuna bütün tarih şahittir.
Kim, Allah'ın yeryüzünde görünen kanununu görmezlikten gelirse,
gözleri zillet, yenilgi ve alçaklıktan başka birşey görmez.
İslâm, onlardan sırdaş edinmemeyi emrediyor,
ancak Müslümanları düşmanlık, kin, iğrençlik, desise ve hile ile karşılık vermeye teşvik etmiyor,
yalnızca Müslüman cemaati, Müslüman safları ve Müslüman oluşumu koruyor. Sadece çevredekilerden kaynaklanan tehlike karşısında onları korumak ve uyarmak amacı güdülüyor.
Çünkü Müslüman, insanlarla ilişkilerinde İslâm'ın hoşgörüsüne göre davranır,
İslâm'ın nezafeti doğrultusunda bütün insanlara muamele eder ve bütün insanları bu evrensel sevgi ve iyilikle karşılar.
Hileden korunur, ancak hile yapmaz. Kinden sakınır, ancak kin beslemez.
Dininden dolayı kendisiyle savaşıldığı, akidesinden dolayı işkenceye uğratıldığı ve Allah'ın yolundan ve metodundan alıkonulduğu zaman bütün bunlara başvurabilir.
Böyle bir durumda; savaşması, fitneyi bertaraf etmesi
ve insanları Allah'ın yolundan ve O'nun metodunu hayatına hakim kılmaktan alıkoyan engelleri ortadan kaldırması istenmektedir.
Müslüman intikam için değil Allah yolunda cihad için, savaşır.
Kendisine eziyet edenlere duyduğu kinden dolayı değil, beşeriyetin iyiliği için savaşır.
Bu iyiliğin insanlara ulaşmasına engel teşkil eden unsurları devirmek için savaşır.
Galibiyet, üstünlük ve sömürgecilik için değil...
Gölgesinde herkesin adalet ve barıştan yararlandığı sağlam düzeni kurmak için savaşır, ulusal bir bayrak dikmek ya da imparatorluk kurmak için değil...
Bu metod iyiliktir.
İnsanları buna uymaktan alıkoyanlar beşeriyetin en büyük düşmanıdırlar.
Bu metodun, bunları kovup beşeriyetin önderliğinden uzaklaştırması gerekir.
İşte Müslüman cemaatten istenen budur;
cihad, bu sancak altında kıyamete kadar sürecektir..
TEFSİRLERDEN ALINTILAR:
118-
İK:
Allah Teâlâ bu âyette mü'minlerin,
münafıkları dost edinmelerini yasaklamaktadır,
öyle bir dostluk ki gönüllerindekini ve düşmanlarına karşı
içlerinde gizlediklerini kendilerine açarlar. İşte onlar
bu şekilde sizin dostlarınız olmasınlar.
Zîrâ münafıklar güçleri yettiğince
mü'minleri şaşırtmaktan geri durmazlar, güçleri yettiğince ve
mümkün olan her şeyle mü'minlere karşı hîle, hud'a yaparlar,
onlara zarar verecek şeylere koşarlar.
Âyetteki
(bitâneten)=bir insanın özel
dostları, ailesinden kendine yakın olanlardır
ki bunlar, kişinin yaptığı işlerin
içyüzüne vâkıf olurlar.
Ömer
îbn el-Hattâb'a : 'Burada Hîre halkından iyi ezberleyen ve yazı
yazan bir çocuk var, onu kâtib edinsen', dediler. Hz. Ömer: 'O
zaman mü'minlerden ayrı olarak «dost edinmiş» olurum',
dedi.
Âyet-i kerîme ile birlikte mütâlâa edildiğinde bu
eser (hadîs) zimmîlerin katiblikte kullanılmasının caiz
olmadığına delâlet eder. Zîrâ bu işte kullanılmaları halinde
Müslümanlardan üstün tutulmuş ve Müslümanların işlerinin
içyüzüne muttali' kılınmış olurlar. Bu sırları Müslümanların
düşmanlanna ve harb ehline ifşa etmelerinden de korkulur. =
«Onlar sizi şaşırtmaktan geri kalmazlar, sıkıntıya düşmenizi
isterler.»
«Müşriklerin ateşi ile
aydınlanma»= Onların memleketlerinde
onlarla birlikte olmanız durumunda, evlerde onlarla yakın olmayın.
Aksine onlardan uzaklaşın ve memleketlerinden ayrılın.
=(H)
“Mü'minlerle müşriklerin
ateşleri -karşılıklı olarak- görünmemeli (görünmeyecek kadar
birbirlerinden uzak olmalılar.)”&
“Kim müşrikle birleşir (bir araya
gelir) ya da onunla birlikte oturursa onun gibidir.”
«Öfkeleri
ağızlarından taşmaktadır. Sînelerinin gizlediği ise daha
büyüktür.»=Yüzlerinde ve
düşünmeksizin dillerinden dökülüveren sözlerinde düşmanlıkları
görünür. Kalbleri de İslâm ve Müslümanlara karşı kin ve
düşmanlık ile doludur. Böyle şeyler
akıllı kişilere elbette gizli değildir=«Düşünürseniz size
âyetlerimizi açıkladık.»
M:Burada
Allah, Müslümanları, Medine'nin çevresinde yaşayan Yahudilerin
münafıkça tavırlarına karşı uyarıyor.
Evs ve Hazrec kabileleri eskiden beri onlarla dostça ilişkiler
içindeydiler ve İslâm'ı kabul ettikten sonra bile bu samimi
tutumlarına devam ettiler. Bunun aksine Hz. Peygamber'e (s.a) ve
getirdiklerine düşman olan Yahudiler,
yeni harekete katılan hiç kimseye dostluk göstermediler. Yine de
dışta Ensar'a dostmuş gibi göründüler; fakat gerçekte,onların
en azılı düşmanı idiler. Onlar bu
dış görünüşteki dostluktan yararlanarak Müslüman topluluğunda
ayrılık ve karışıklık yaratmaya uğraşıyorlardı. Aynı
zamanda Müslüman topluluğun sırlarını öğrenip, düşmanlara
açıklamayı da ihmal etmiyorlardı. Bu nedenle Allah, müslümanları,
bu tip insanlara güvenmemeleri için uyarıyor. Buğz
(ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin
gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık;
belki akıl erdirirsiniz.
SK:
Müslüman cemaatin çevresinde bugün ve yarın, benzer düşman
tiplere rastlayacağız şüphesiz. Bunlar, Müslümanların
güçlü olduğu ve zafer elde ettikleri zaman sevgi gösterilerinde
bulunurlar. Ancak gözleri ve uzuvları bu hallerini yalanlamaktadır.
Müslümanlar da bunlara aldanarak onlara sevgi ve bağlılık
gösterirler. Oysa onlar, müslümanlar
için ızdırap ve fitneden başka birşey dilemezler. Gece
gündüz, fırsatını buldukça, müslümanlara eziyet etmekten,
yollarına diken serpmekten onlara hile ve desiseler hazırlamaktan
geri durmazlar.
Kur'an-ı kerimin çizdiği bu manzara, bu harikulâde tablo, öncelikle Medine'deki müslümanlara komşu olan ehl-i kitabın durumuna uymakta. İslâm ve müslümanlar hakkında besledikleri korkunç kini, tasarladıkları kötülüğü ve göğüslerinde kaynayan kötü niyetlerini ustaca çizmektedir. Üstelik bu dönemde, Müslümanlardan bazıları bu Allah'ın düşmanlarına aldanmakta, onlara sevgiyle yaklaşmakta, müslüman cemaatin sırları konusunda onlara güvenmekte, onlardan sırdaş, dost ve arkadaş edinmekte ve onlara bu yaklaşımının sonunda korkmaksızın sırlarını açıklamaktadırlar. İşte bu aydınlatma ve sakındırma, müslüman cemaate, işin gerçeğini göstermekte müslümanların gösterdiği sevgi ve arkadaşlığın dahi gidermediği tabii düşmanlarının hilelerinden onları korumaktadır. Bu aydınlatma ve sakındırma, belli bir tarihsel dönemle sınırlı olmayıp, her zaman pratik hayatta karşılaşılan sürekli bir hakikattir. Şu andaki durumumuz bunu açıkça doğrulamaktadır.
Müslümanlar
kendilerinden başkasını, yani metod ve araçları itibariyle
kendilerinden farklı olan insanları sırdaş edinmemeleri ve
onları, güvendikleri sırlarını açtıkları ve danıştıkları
bir konumda bulundurmamaları gerektiğine ilişkin Rabblerinin
emrinden habersizdirler. Allah'ın ve Resulünün düşmanlarına
sevgi beslemekte ve onlara göğüslerini ve kalplerini
açmaktadırlar. "Karşılaştığınız
her sıkıntı onları sevindirir. Gerçi kinleri ağızlarından
taşmıştır. Kalplerinde saklı tuttukları kin ise daha
büyüktür."
EHY:
(Bitâne) esasında 'elbisenin iç yüzündeki astar' demektir.
Bundan bir
kimsenin sırlarına vakıf olan pek sıkı dostuna da "bitâne
denilir. Müminler,
milletlerinin ehlinden başkasını, yani gerek kâfirleri ve gerekse
münafıkları (iki yüzlüleri) iç yüzlerine vakıf olacak özel
işlerinde ve muamelelerinde kullanmaktan yasaklanmıştır
ki, bu yasaklamanın özel hususlara da şümulü bulunmakla beraber
âyetin siyâkı (gelişi) -daha çok genel işlere bakmaktadır.
Bunun gerekçesi de her iki
tarafın ruhî durumları izah olunarak anlatılmıştır=Evvela
size fesat ve zarar yapmakta hiç kusur
etmezler. Size meşakkat ve zahmet veren şeylerden memnun olurlar.
Buğuzları ağızlarından taşmış, aleyhinize devamlı propaganda
yapmaktadırlar. Halbuki sîne (göğüs, kalp)lerinde gizledikleri
öfkeler, kinler daha büyüktür.
ÖNB:Müslümanlara
düşmanlarının haince vaziyetlerini açıkça bildiriyor,
müslümanları tefekküre, akıllıca bir vaziyet almaya davet
buyuruyor. =münafıkları ve gayri müslimleri, (dost) sırdaş
(edinmeyin) Cenâb-ı Hak'ki onun Yüce Peygamberini inkâr edenlere
nasıl muhabbet ve itimat edebilirsiniz, bu size münasip olur mu?. O
inkarcıların size olan düşmanlıkları (ağızlarından)
lâkırdılarından (belli olmaktadır.) Sizin aleyhinize söz
söyler, gıybette bulunurlar. İçlerinde olan buğz ve düşmanlıksa
dışa vurduklarından daha düşmancadır Sizi hayra sevkeden, size
mü'minlere muhabbet edip kâfirlerden uzaklaşmanızı telkin
buyuran öğütleri (apaçık beyan ettik) artık uyanın, dost ile
düşmanı tanıyın, din düşmanlarının sözlerine aldanmayın Bu
husustaki âyetlerden, alâmetlerden ders alan kimseler oldunuz ise
artık o sizden olmayanlara muhabbet ve eğilim göstermeyin iz,
onların o haince durumlarını anlayarak onlardan kaçının.
FR:
Allahu Teâlâ, mü'min ve kâfirlerin hallerini açıklayıp izah
edince, bu âyette, mü'minleri kâfirlere karışmaktan sakındırmaya
başlamıştır. 1-) Allahu Teâlâ'nın, mü'minleri,
kendileriyle içli dışlı olmaktan nehyetmiş olduğu kimselerin
kimler olduğu hususunda ihtilâf: a) Yahudilerdir.
Çünkü (Medine'li) Müslümanlar, yahudilerle kendileri arasında
süt kardeşliği ve çeşitli andlaşmalar bulunduğu için her ne
kadar din konusunda kendilerine muhalefet etseler bile, geçim
meselelerinde kendilerinin iyiliklerini isterler zannıyle, onlarla
müşaverede bulunuyorlar ve onlara yakınlık duyuyorlardı=Cenâb-ı
Hak, bu âyetle onları bundan nehyetmiştir. Bu görüşü
benimseyenlerin delili: "Bütün bu âyetler, baştan sona kadar
yahudilere hitap etmektedir. İşte bunun gibi, bu âyet de
böyledir.'
b) münafıklardır. çünkü mü'minler, münafıkların sözlerinin zahirine aldanıyor ve onların doğru söylediklerini zannederek, onlara kendi sırlarını ifşa ediyor ve onları, kendi gizli hallerine muttali kılıyorlardı=Allah onları, bundan men etmiştir. Bu görüş sahiplerinin delili: âyetten sonra gelen, "Sizinle buluştukları zaman, "inandık" derler. Aralarında başbaşa kaldıkları zaman da, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının ucunu ısırırlar" (âl-i imran. 119) âyetidir. Malumdur ki bu hal, yahudilere uygun düşmez. Bilakis bu, münafıkların sıfatıdır. = "Onlar iman edenlerle karşılaştıkları zaman, "inandık" derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarındaysa: "iyi biliniz ki biz sizinle beraberiz. Biz ancak alay ediyoruz" derler" (Bakara, 14)
c) murad kâfirlerin bütün nevileridir. delili de, Cenâb-ı Hakk'ın, "Kendinizden başkasını" buyurmasıdır. Böylece Cenâb-ı Hak, mü'minleri, mü'minlerden başkasını sırdaş edinmekten men etmiştir. Buna göre bu, bütün kâfirlerden nehyetmek olmuş ve Cenâb-ı Hak, "Ey İman edenler, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin" (Mümtehine, i) = Ömer İbnu'l-Hattab (r.a)'a şöyle denilmiştir: "Burada, hıfz bakımından kendisinden daha kuvvetli ve daha güzel yazı yazan bir kimse, bilinmeyen Hîre'li bir hristiyan bulunmaktadır. Eğer münâsib bulursan, biz onu kendimize kâtib edineceğiz.." Hz. Ömer bunu kabul etmeyerek, "Bu durumda sen, mü'minlerden başkasını sırdaş edinmiş olursun" dedi ve bu âyeti, müslümanlardan başkalarını dost edinmekten nehyetmeye bir delil kabul etti.
Bazı âlimlerin bu âyetten sonraki kısmın münafıklardan bahsettiğini delil getirerek bu görüşü reddetmeleri, âyetin baş tarafının umum ifâde etmesine mâni değildir. Çünkü Usûl-ü fıkıhta şu kaide bulunmaktadır: Âyetin evveli umum, sonu da hususî olursa, âyetin sonunun hususî olması, başının umûmî olmasına mani değildir.
"Sizden başkaları..." = "Müslümanlardan başkaları", "Sizin din kardeşlerinizden başkası"
sizden başkalarını dost/ sırdaş edinmeyin.= 'sizin dışınızda hiç kimseyi dost edinmeyiniz', & 'Sizin dışınızda olan bir dost, sırdaş edinmeyin" Burada maksat, sırdaş edinme değildir. Buradaki maksat, onlardan sırdaş edinme meselesidir. Böylece, "sizin dışınızdakileri dost edinmeyiniz" ifâdesi, maksadı anlatmada daha güçlü bir ifade olmuş olur. & "Dininizin müntesibleri dışında kalanlardan dost edinmeyiniz..." = "Bu âyet, mutlak anlamda, kâfirlerden dost edinmenin yasak olmasını ifâde eder. = "Sizinle din hususunda muharebe etmemiş, sizi yurtlarınızdan çıkarmamış olanlara iyilik yapmanızdan Allah sizi men etmez" (Mumtetıine. 8) ve "Allah sizi ancak, sizinle din muharebesi yapmış olanlardan men eder..." (Mümtehine, 9)
Allahu Teâlâ mü'minleri, kâfirleri sırdaş edinmekten men edince bu yasaklamanın sebepleri:
1- "Onlar size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler" = Onlar, sizi zarara sokmak ve sizin işlerinizi bozmak hususunda olanca gayretlerini sarfederler. Nitekim, "Ona nasihat hususunda elimden geleni yaptım" manasında yine şer için de "Ona elimden gelen kötülüğü yaptım" denir.. & “Size kesinlikle kötülük yapamazlar" 2- "Size sıkıntı verecek şeyleri arzu ederler" = "gerek dininiz, gerekse dünyanız hususunda sizi çok zarara sokmayı arzularlar"
"Size kötülük yapmakta hiç kusur etmezler.."="Size sıkintı verecek şeyleri arzu ederler.." arasında, mana bakımından şu farklar vardır: a) Onlar, dininizi bozmada kusur etmezler. Eğer buna muvaffak olamazlarsa, en büyük zararlara düşürmeyi arzu ederler. b) dünyevî işlerinizi bozmada kusur etmezler. Onlar bunu yapamadıkları zaman, sizi zarar ve zorluğa düşürme arzuları yok olmaz. c) işlerinizi bozmada kusur etmezler. Başka bir engelden dolayı bunu yapamazlarsa, bunu yapma arzusu kalblerinden yine de gitmez.
3- "Buğzları ağızlarından taşmış, dışa vurmuştur" = en şiddetli kin manasınadır. & münafıklar hakkında olduğunu söylenirse, tefsirinde şu iki izah:
a) Münafığın, sözünde nifakına ve sevgi ile nasihat hususunda samimiyetten uzak olduklarına delâlet eden birşey mutlaka bulunur="Andolsun ki sen onları, sözlerindeki üslûbundan tanırsın..." (Muhammed 30)
b) Katâde: "Birbirlerini bu durumdan haberdâr ettikleri için, müslümanların münafık ve kâfir dostlarından buğuz dışa vurur." Fakat bu ifâdenin yahudiler hakkında olduğunu söylersek, bu durumda âyetin tefsiri, "Onlar, sizin peygamberinizi ve kitabınızı yalanladıklarını açıkça gösterir ve sizi cahillik ve ahmaklık ile nitelerler. Birisinin cehalet ve ahmaklıkta ısrar ettiğine inanan kimsenin onu sevmesi imkânsız olur ve ona her durumda kesin buğzeder.
"Göğüslerinde
gizledikleri ise, daha büyüktür"="Münafığın
dilinde tezahür eden kin ve buğz alâmetleri onun kalbinde yer eden
nefretten; yine onun lisanında zuhur eden kin alâmetleri, onun
kalbinde bulunan kindarlıktan daha azdır"
- "Eğer düşünürseniz, yani akıl, anlayış ve dirayet
ehlinden iseniz, biz size âyetlerimizi açıkladık" =Dost ve
düşman olmaya müstehak olan durumları eğer ayırd edebilirseniz;
maksat, insanları bu âyeti düşünme ve bu delilleri tefekkür
hususunda aklı kullanmaya teşviktir.
Mİ:
(bitane)=sırdaş edinmek; Batn'dan gelir. Batn=karın
İnsanın karnının içindekine bir başkasını vakıf kılmak
anlamından çağrışım yoluyla elde edilmiş bir kelimedir
(bitane) Sizden olmayan kimseleri sırdaş edinmeyin diyor Kur’an.
Sırdaş edinmenin karşıdakine tüm gizli sırlarınızı
aktarmak anlamına geldiği= Mümtahine 8 ve 9 ayeti daha iyi
anlayabiliyoruz:
(8-) Allâh sizi, din yüzünden sizinle savaşmamış ve sizi yurtlarınızdan çıkarmamış kimselere iyilik yapmanızdan ve onlara adaletli davranmanızdan engellemez. Muhakkak ki Allâh muksitleri (her şeye hakkını verenleri) sever.
9-) Allâh ancak, Din yüzünden sizinle savaşmış, sizi yurtlarınızdan çıkarmış ve sizin çıkarılmanıza destek olmuş kimseleri dost edinmenizi yasaklar. Kim onları dost edinirse işte onlar zâlimlerin ta kendileridir!
Düşman olmayan inançsızlarla kafirlerle, hatta müşriklerle insani ilişki kurmak caiz görülüyor. İzin veriliyor. O zaman bir çelişki yok. Yani sırdaş edinmeyin, yoksa onlarla ilişkiye geçmeyin, insani ilişki kurmayın, hatta onlarla İslam’ın çizdiği sınırlar çerçevesinde akrabalık, hısımlık bağı kurmayın değil. O halde sırdaş edinmenin anlamı çok iyi anlaşılmalı.
“size sıkıntı veren her şey hoşlarına gider. Kinleri ağızlarından taşmaktadır kalplerinde sakladıkları ise daha beterdir.”= Etrafınıza bakın kelam-ı ilahinin ne dediğini anlarsınız. Birileri için kinleri ağızlarından taşmaktadır diyor. Ama siz kalbini açıp bir bakabilseniz, kalplerinde sakladıkları kin çok daha fazladır.
Bunun için Kur’an ın indiği güne gitmeye; Kur’an ın nazil olduğu topluma gitmeye gerek var mı? İçinde yaşadığımız şu zaman diliminde bir bakıverin. Size olan, Allah’a olan, İslam’a olan, İmana olan, Mümine ve Müslüman’a olan kinleri ağızlarından taşanlara bir bakın.
Gerçekten onların yüreğini dinleyebilseydiniz, içlerinde sakladıkları kinin çok daha büyük olduğunu, adeta bir düdüklü tencere gibi, içinde fosseptik çukur muhteviyatı bulunan bir kazan gibi kaynadığını görürdünüz onların yüreğinin. Fosseptik çukuru bir kazan saysanız, kaynasa ne taşar ondan? Elbette kin taşacaktır. Onun için Kur’an harika bir benzetme yapıyor, teşbih yapıyor. Ve bugünde görebileceğimiz tipleri bize gerçeği ile bildiriyor.
Ağızlarından kinleri taşan ve yüreklerinde daha büyüğünü saklayan Allah, İman, İslam düşmanı tipleri.
“Biz buna ilişkin işaretleri size açıkladık” İşte bu da o işaretlerden biri değil mi ?!.. Yukarıdan beri tefsir ettiğimiz ayet işte bize en büyük kaynaktan insanları tanıtan ayetler. “Allah yarattığını bilmez mi?” (Mülk/14) İnsanı, küfrü, imanı Allah’tan tanıyın. İşte en iyi kaynak, insanı bilen en iyi kaynak, size insanı tanıtıyor. =nasıl tanıyacağız, algılayacağız, fark edeceğiz diye sorarsanız bakın burada diyor ki Kur’an; “Biz işte bunun işaretlerini size verdik”, ayetin bir anlamı da işarettir. “Tabii eğer aklınızı kullanırsanız.”
119-
İK:
Ey mü'minler, münafıklar size karşı
îmân izhâr ettikleri için siz münafıkları seviyorsunuz.
Halbuki onlar sizi ne zahiren, ne de bâtınen (içlerinden)
sevmezler.
«Siz, kitabın bütününe
inanırsınız.»=Kitaptaki hükümler hakkında sizin şüphe ve
tereddüdünüz yoktur. Halbuki şüphe, tereddüt ve şaşkınlık
onlardadır. İbn Abbâs: Siz kendi
kitabınıza, onların kitabına, ondan önce geçen kitâblara
inanırsınız. Halbuki onlar sizin kitabınızı inkâr ederler.
Onların size karşı öfke beslemelerinden daha çok siz onlara
karşı öfke beslemeye, hak sahibisiniz.
Katâde,
âyetteki (el-enâmile)='Parmak uçları'
& 'Parmaklar'
Bu, münafıkların durumudur : Onlar
mü'minlere karşı îmân ve sevgi (dostluk) izhâr ederler. İçleri
ise her yönüyle bunun tersinedir.
= Nitekim Allah Teâlâ: «Yalnız
başlarına kaldıkları vakit de size karşı öfkeden parmaklarını
ısırırlar.» buyuruyor ki bu, öfke
ve kinin en şiddetli derecesidir.
«De
ki: Öfkenizden ölün! Gerçekten Allah onların göğüslerinin
özünü bilir.» =Her ne kadar
îmânlarından dolayı mü'minleri kıskanıyorsanız ve bu durum
sizi öfkelendiriyorsa da bilin ki; Allah mü'min kullarına nimetini
tamamlayacak, dinini kemâle erdirecek, dinini yüceltecek ve dinine
yardım edecektir, siz öfkenizden geberin!
«Gerçekten
Allah onlann göğüslerinin özünü bilir.»=Allah
göğüs ve kalblerinizin mü'minlere karşı içerdiği ve gizlediği
öfke, kıskançlık ve düşmanlığı iyi bilir. Dünyada,
umduklarınızın tersini size göstermekle; âhirette de asla
çıkmayarak ebediyyen kalacağınız cehennemin şiddetli azâbıyla
sizi cezalandıracaktır.
M:
Siz kendi kitabınızın yanısıra onların kitabına da inandığınız
halde, onlar sizin kitabınız Kur'an'ı reddediyorlar ve buna rağmen
yine de sizi suçluyorlar. Onların
sizden şikâyet etmelerine hiçbir neden yoktur; aksine siz,
Kitab'ınıza inanmadıkları için onlardan şikâyetçi
olmalısınız.
Siz
Kitabın tümüne inanırsınız, onlar sizinle karşılaştıklarında
"inandık" derler, kendi başlarına kaldıklarında ise,
size karşı olan kin ve öfkelerinden dolayı parmak uçlarını
ısırırlar. De ki: "Kin ve öfkenizle ölün." Şüphesiz
Allah, sinelerin özünde saklı duranı bilendir.
SK:
"Siz onları
seversiniz oysa onlar sizi sevmezler. Bir de kitabın tümüne
inanırsınız. Onlar sizinle karşılaştıklarında "inandık"
derler. Fakat kendi başlarına kaldıkları zaman size duydukları
kin ve öfke yüzünden parmaklarını ısırırlar."
EHY:
kendinizden başkasını da seversiniz.
Müslümanın şiarı budur. Herkesin
iyiliğini ister, herkese hayırhah (iyiliksever) olur, sevgi gözüyle
bakar, haklarını korur, fesattan sakınır, kimseyi belaya sokmak
istemez. Fakat mümin ve Müslüman olmayanlar size karşı öyle
değildir. Onlar sizi sevmezler; sebebi de siz Müslümanlar
bütün kitaplara iman edersiniz ve tamamen iman edersiniz. Onun için
herhangi bir kitaba mensup olanların ve hatta mensupluk iddiasında
bulunanların kendilerine iyi nazar (bakış)ları kadar sizin de
onlara iyi nazar (bakış)ınız bulunur. Çünkü imanın gereği
budur. Fakat böyle olduğunuz halde onlar öyle değildirler. Sizin
kitabınıza inanmazlar, küfrederler;
=Müslümanların, Müslüman olmayanlara karşı bakışları ve
muameleleri mümine yakışır olduğu halde; Müslüman olmayanların
Müslümanlara bakış ve muameleleri -inançları gereğince daima
ve zorunlu olarak kâfirce olur= hakiki
bir Müslüman, herkesin işlerinin sırdaşı olmaya layık olduğu
halde; Müslüman olmayanların Müslümanlara sırdaş olması hem
kendilerine, hem müslümanlara zarardır.
Münafıklar yüze karşı gelince "biz müminiz" derler;
fakat tenha kaldılar, meydanı boş buldular mı iman ehline
kinlerinden parmaklarını ısırırlar, daima diş
gıcırdatır dururlar.
ÖNB:
müslümanların dostça hareketlerine rağmen münafıkların ne
fena bir zihniyette bulunduklarını gösterir, onların
dost tutulmaya lâyık bulunmadıklarını bildirir.
Sabır ve takva ile vasıflanmış
müslümanlara onların zarar veremiyeceklerini bildirerek
müslümanları uyanmaya davet buyurmaktadır.
Neseb veya süt emme yoluyla meydana gelen yakınlıktan veya
vatandaşlık gibi bir sebepten dolayı (onları) o münafık
şahısları (seversiniz) onlar ile samimî surette görüşür
konuşursunuz. Halbuki, onlar aranızda din ayrılığından dolayı
size düşman bulunurlar. Ve siz semavî kitapların her birini kabul
eder, onların birer ilâhî kitap olduğunu tasdik eylersiniz. Onlar
ise sizin kitabınız olan Kur'ân'ı Kerim'e inanmazlar. Artık
böyle din düşmanlarınızı tanıyıp kendilerine dostlukta, fazla
muhabbetle bulunmanız bir hata eseri değil midir?. (Ve) o
münafıklar (sizinle karşılaştıkları zaman) sizi aldatmak için
biz de (İmân ettik derler) fakat sizden ayrıldıkları (ve kendi
kendilerine kaldıklarında ise) düşmanlıklarını gösterirler,
müslümanlığın ortaya çıkmasına, yücelmesine mâni
olmadıkları için, ey müslümanlar! düşmanlık ve hasetten
dolayı öyle şiddetli bir kin, bir öfke gösterirler. Habibim!. O
münafıklara de ki: sizin bu kin ve öfkeniz, sizin öleceğiniz
zamana kadar devam etsin. Siz, kendinizi sevindirecek bir şey
görmeyiniz. Şüphe yok ki. Allah o bütün kalblerdeki gizli
şeyleri, bütün ruhsal durumları hakkıyla bilir. Binaenaleyh ey
düşmanlar!. Sizin içinizdekileri de, müslümanlar hakkındaki
düşüncelerinizi de tamamen bilir, böyle müslümanlara haber
verir, onları ikaz lütfünda bulunur.
FR:
bu ifâde, mü'minleri münafıklarla içli dışlı olmaktan
menetmenin bir başka şeklidir. Hak Teâlâ, bu âyette üç
şey zikretmiştir. Bunlardan herbiri, mü'minin mü'min olmayanları
kendisine sırdaş edinmesinin caiz olmayacağına delâlet
etmektedir:
a) "(Siz) Onları seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler"=a) Âyetteki "Onları seversiniz" ifâdesi, "Siz onlar hakkında, en hayırlı şey olan İslâm'ı istersiniz" manasındadır. 'Halbuki onlar sizi sevmezler" tabiri de, "Çünkü onlar, sizin küfür üzere kalmanızı arzu ederler" manasındadır. Şüphe yok ki bu, helak olmayı gerektirir. b) "Sizlerle onlar arasındaki süt kardeşliği ve akrabalıktan dolayı, siz onları seversiniz. Halbuki onlar, müslüman olmanızdan dolayı sizi sevmezler." c) "Siz onları, size karşı "inandık" demeleri sebebiyle seversiniz. Halbuki onlar, içlerinde küfürleri iyice yerleşmiş olduğu için sizi sevmezler." d) Siz onları, çeşitli âfet ve sıkıntılara düşürmek istememek suretiyle seviyorsunuz. Onlar sizi çeşitli belâ ve sıkıntılara düşürmek, başınıza her türlü musibetin gelmesini beklemek suretiyle sizi sevmezler. e) "Siz onları, Peygamber (s.a.s)'i sevdiklerini söyledikleri ve Peygamberi seven sevileceği için seversiniz. Onlar Efendimizi sevdiğiniz, kendilerinin ise ona buğzettiklerini bildikleri için sizi sevmezler. f) Sizler onları seversiniz=onlara karışır, dinî sırlarınızı onlara açarsınız. Ama onlar sizi sevmez; size aynı şekilde davranmazlar.
Bütün bunlar âyetin muhtevasına dâhidir. Allah mü'minlere, onların kendilerine kin beslediklerini ve onların bu buğzetmelerinde haksız olduklarını bildirince, bu husus tabiî ve şer'î bakımdan, mû'minlerin münafıklara buğzetmesine sebep olmuştur.
Bunun ikinci sebebi, "Siz kitabın tamamına inanırsınız" = "Siz, bütün kitaplara imân edersiniz. Onlar ise, buna rağmen size buğzederler. Öyle ise, onlar sizin kitabınızın hiçbir şeyine imân etmezlerken, daha ne diye onları seviyorsunuz?" Bu ifâdede, "Onlar, sizin hak dâvanızda sebatınızdan, kendi batıl davalarında daha katıdırlar" denip şiddetti bir tevbîh (azar) yapılmıştır.=' Siz elem duyuyorsanız, şüphesiz ki onlar da sizin gibi elem duyuyorlar. Halbuki siz. Allah'tan onların ümid etmeyecekleri şeyleri umuyorsunuz" âyetidir.
Müslümanların onlarla içli dışlı olmalarının çirkinliğinin 3. sebebi de= "Onlar sizinle karşılaştıklarında ' 'inandık'' derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size olan kinlerinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar" (Al-i imran. 119)= başbaşa kaldıklarında, mü'minlere karşı düşmanlığın ve kinin en ilerisini ortaya korlar. Öyle ki bu şiddet onların, parmaklarının ucunu ısırmaları derecesine varır. Bu, tıpkı birimizin gayesini elde edememekten dolayı, iyice öfkelenip, alabildiğine hüzünlendiği zaman, parmaklarının ucunu ısırması gibidir. Kızan insanların böyle yapması çok rastlanan birşey oduğu için, "parmakları ısırma" kızgınlıktan kinaye olan bir tabir halini almıştır.Müfessirler, "Onlar, mü'minlerin birbirleriyle ülfet edip, söz birliği ettikleri ve birbirlerinin aralarını buldukların» gördükleri için, bu denli öfkelenmişlerdir" demişlerdir.
"De ki: "Geberin kininizle..." =bu onlar için, ölünceye kadar kinlerinin artmasına yapılan bir bedduadır. Onların kinlerinin artmasından murad ise, kinlerinin artmasını gerektiren İslâm'ın daha fazla kuvvet buluşu, ve Müslümanların izzet sahibi olmaları ve kendilerinin de zillet ile hizy içine düşmeleridir. Bunun, onların gayzmın artmasını gerektiren şeylerin artması, yani İslâm'ın kuvvet bulması manasında & onlar arzuladıklarına ulaşmazdan önce, ölmelerine duâ etmedir.
"Muhakkak ki Allah, onların sinelerinde olan herşeyi hakkıyla bilir"="Allah Teâlâ, sizin kalbinizde bulunan, niyetler, ard niyetler ve maksatları bilir" & "Allah, sizin aranızda gizlediğiniz şeylerden daha gizlilerini bilir. Bu da, göğüslerde sakladıkları şeylerdir. Binâenaleyh siz, sırlarınızın Allah'a gizli kalacağını sanmayınız..."
İkinci
ihtimal = "Ey Muhammed, onlara bunu söyle.. Benim, seni onların
gizlemiş oldukları şeylere muttali kılmama şaşma. Çünkü ben,
bundan daha gizlisini bilirim; bu da onların kalplerinde saklayıp
da, dilleriyle izhar etmedikleri şeylerdir.." & "Geberin
kininizle..." ifâdesinin de, İslâm'ı aziz kılmak ve bu
vesileyle de onları zelil kılarak o kâfirlerin kin ve
hasetlerinden helak olacaklarına dair, Allah'ın peygamberine olan
va'adini gerçekleştirmek için onun nefsini hoş tutmak, ümit ve
beşaretini güçlendirmek gayesiyle Hz. Peygamber'e bir emir olması
da muhtemeldir=sanki, Hz. Peygamber'e "Bunu nefsine söyle"
denilmiştir.
Mİ: “hadi siz onları sevdiniz
diyelim ama onlar vahyin tümüne inandığınız halde sizi yine de
sevmezler.” Kur’an bize iman düşmanlarını tanıtmaya devam
ediyor. Siz onları sevseniz dahi, diyor, onlar sizi sevmez.
“vahyin tümüne inandığınız halde” Onların taşıdığı ve aktardığı hakikatlere siz inanırsınız. Çünkü her ideolojide, her inançta mutlaka hakikatten parçalar bulunur ve bir mümin hakikat nerede olursa olsun onu kabul eder. Kimden gelirse gelsin onu kabul eder. Karşısındaki muhalifi de olsa, düşmanı da olsa eğer hakikatten bir parça taşıyorsa o hakikatin hakikat olduğunu teslim etmesi imanın şanındandır. Mümin bunu yapar ama imana düşman olanlar bunu yapmazlar. Hakikat olduğunu bilseler de inkar ederler.
İşte burada adeta ima edilen anlamlardan biri de bu olsa gerek.
“ve sizinle karşılaştıklarında biz de inandık derler. Fakat yalnız kalınca size olan kinlerinden dolayı parmaklarını ısırırlar.” Parmaklarını dişlerler, ısırırlar. Sırf kinlerinden dolayı. Müthiş bir resim çekiyor Kur’an burada ve bunlar içinşöyle dememizi istiyor: “kininizle geberin, de bu tiplere.” Demeseniz de fark etmiyor. Onların dinleri kinleridir, kinleri ile geberiyorlar. “ Allah kalplerde ne varsa hepsini bilir.”
120-
İK: Bu durum onların mü'minlere karşı
düşmanlıklarının şiddetine delâlet eder. Öyle ki mü'minlere
bir bolluk, bir zafer bir te'yîd gelse, yardımcıları çoğalıp
kuvvetlense bu münafıkları üzer. Allah'ın bir hikmetine
mebnî müslümanlara kıtlık gelse ya da düşmanları onlara gâlib
gelse --ki Uhud günü böyle olmuştu- münafıklar buna
sevinirler.
Allah mü'min kullarına hitaben şöyle buyuruyor
:
«Sabreder ve sakınırsanız, onlann hilesi size hiçbir zarar
veremez. Şüphesiz ki Allah, onların yaptıklannı
kuşatmıştır.»
Allah; mü'minleri sabırla, takva
ile, Allah'a tevekkülle, kötülerin kötülüklerinden ve
günahkârlann hilelerinden kurtuluşa erdirir. Allah
mü'minlerin düşmanlarını kuşatmıştır. Mü'minlerin gücü
ve kuvveti ancak Allah iledir. Allah'ın dilediği olur, dilemediği
de olmaz. Hiçbir şey O'nun takdiri ve dilemesi olmadan var olmaz.
Kim O'na tevekkül ederse Allah ona yeter.
M:
Size
bir iyilik dokuması onları tasalandırır, size bir kötülük
isabet edince ise onunla sevinirler. Eğer siz sabreder ve
sakınırsanız, onların 'hileli düzenleri' size hiç bir zarar
veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır.
SK:
Ardarda bu acı deneyimler yüzümüze sert bir tokat gibi
çarptığı halde, biz gene ayılmayız. Bir kaç kere değişik
kılıklara bürünen tuzakları ortaya çıkardığımız halde yine
de ibret almayız. Defalarca, ağızlarından kaçırdıkları ve
müslümanların sarfettiği sevginin gideremediği ve
onlara dinin öğrettiği hoşgörünün bile silemediği kinlerini
yaydıkları halde, dönüp onlara kalplerimizi açıyor ve onlardan
hayat ve yol arkadaşı ediniyoruz. Onlara hoş görünme
kompleksimiz veya onlar karşısındaki ruhsal yenilgimiz o dereceye
varmış ki inancımızda onlara hoş görünmek için dinimizden
söz etmemeyi yeğlemiş ve hayat metodumuzu İslâm'a dayandırmamaya
başlamışız. Bundan dolayı alçalıyor, eziliyor ve alay
ediliyoruz. Düşmanlarımızı sevindiren sıkıntılara uğruyor
ve onların saflarımızda çıkardıkları bozgunculuğa maruz
kalıyoruz.
İşte Allah'ın kitabı, ilk müslüman cemaate öğrettiği gibi, bize de, onların tuzaklarından nasıl korunacağımızı, eziyetlerini nasıl bertaraf edeceğimizi ve göğüslerinde gizledikleri, bazan da ağızlarından kaçırdıkları kötülüklerinden nasıl kurtulacağımızı öğretiyor:
"Eğer sabreder ve Allah'tan korkarsanız, onların hilesi size hiçbir zarar veremez. Hiç şüphesiz Allah'ın bilgisi onların yaptıklarını kuşatmıştır."
Eğer çok kuvvetliyseler güçleri karşısında; aldatma ve dolambaçlı yollara başvurmuşsalar hile ve tuzakları karşısında sabır, azimet ve direnç gösterip sabır ve prensiplere bağlanmamız gerèkir. Yıkılmamalı ve zelîl olmamalıyız. Onlardan beklenen bir kötülükten sakınmak ya da gelecek sevgilerini kazanmak için akidenin bir kısmından veya tümünden vazgeçmemeliyiz.
Sonra takva; yalnızca bir olan Allah'tan ve O'nun murakebesinden korkma.. Hiç kimse ile, Allah'ın. metodunun gerektirdiği durumların dışında buluşmayan ve Allah'ın ipinden başkasına sarılmayan kalpleri Allah'a bağlayan takva... Bir kalp Allah'a bağlanınca, O'nun gücünden başkasını küçük görür ve azimetinden gelen bu bağları güçlendirir; dolayısıyle kurtuluş istemek veya şeref kazanmak için hiçkimseye teslim olmaz ve Allah ve Resulüne savaş açmış kimselere sevgi beslemez.
İşte yol budur: Sabır ve Takva... Allah'ın ipine yapışıp sarılmak... Bütün tarihleri boyunca müslümanlar yalnızca Allah'ın kulpuna yapışıp hayatlarında O'nun metodunu gerçekleştirdikleri sürece üstünlük ve zafer bulmuşlar, Allah onları düşmanlarının tuzaklarından korumuş ve kelimeleri hep yüce olmuştur. Aynı şekilde müslümanlar, bütün tarihleri boyunca, gizli ve açık akideleri ve metodlarıyla savaşan tabii düşmanlarının kulpuna sarıldıkça, onların sözlerine kulak verdikçe ve onlardan; sırdaş, arkadaş, yardımcı, haberci ve danışman edindikçe, Allah onlara yenilgi tattırmış, düşmanlarını içlerine yerleştirmiş, boyunlarını onların önünde eğdirmiş ve suçlarının cezasını onlara tattırmıştır. Allah'ın sözünün ebedî ve O'nun sünnetinin geçerli olduğuna bütün tarih şahittir. Kim, Allah'ın yeryüzünde görünen kanununu görmezlikten gelirse, gözleri zillet, yenilgi ve alçaklıktan başka birşey görmez.
İslâm, onlardan sırdaş edinmemeyi emrediyor, ancak müslümanları düşmanlık, kin, iğrençlik, desise ve hile ile karşılık vermeye teşvik etmiyor, yalnızca müslüman cemaati, müslüman safları ve müslüman oluşumu koruyor. Sadece çevredekilerden kaynaklanan tehlike karşısında onları korumak ve uyarmak amacı güdülüyor. Çünkü müslüman, insanlarla ilişkilerinde İslâm'ın hoşgörüsüne göre davranır, İslâm'ın nezafeti doğrultusunda bütün insanlara muamele eder ve bütün insanları bu evrensel sevgi ve iyilikle karşılar. Hileden korunur, ancak hile yapmaz. Kinden sakınır, ancak kin beslemez. Dininden dolayı kendisiyle savaşıldığı, akidesinden dolayı işkenceye uğratıldığı ve Allah'ın yolundan ve metodundan alıkonulduğu zaman bütün bunlara başvurabilir. Böyle bir durumda; savaşması, fitneyi bertaraf etmesi ve insanları Allah'ın yolundan ve O'nun metodunu hayatına hakim kılmaktan alıkoyan engelleri ortadan kaldırması istenmektedir. Müslüman intikam için değil Allah yolunda cihad için, savaşır. Kendisine eziyet edenlere duyduğu kinden dolayı değil, beşeriyetin iyiliği için savaşır. Bu iyiliğin insanlara ulaşmasına engel teşkil eden unsurları devirmek için savaşır. Galibiyet, üstünlük ve sömürgecilik için değil... Gölgesinde herkesin adalet ve barıştan yararlandığı sağlam düzeni kurmak için savaşır, ulusal bir bayrak dikmek ya da imparatorluk kurmak için değil...
Bu
metod iyiliktir. İnsanları buna uymaktan alıkoyanlar beşeriyetin
en büyük düşmanıdırlar. Bu metodun, bunları kovup beşeriyetin
önderliğinden uzaklaştırması gerekir. İşte müslüman
cemaatten istenen budur; cihad, bu sancak altında kıyamete kadar
sürecektir.
EHY: müminlere bir güzellik dokunursa
fenalarına gider. Mesela Müslümanların bedenlerinin sıhhati,
ucuzluk ve ferahları, düşmanlarına zaferleri, aralarındaki
anlaşma ve sevgileri onları memnun etmez ve fakat size bir kötülük
isabet ederse onunla sevinirler. Mesela Müslümanlara bir
hastalık, fakirlik, mağlubiyet, ayrıcalık, yağma ve çapulculuk
gibi bir musibet oldu mu keyiflenir ve sevinirler. İşte bütün
bunlara karşı Müslümanların görevi sabredip korunmak,
faziletler kazanmak ile onları hasetlerinden çatlatmaktır. Eğer
Müslümanlar Allah'a itaat etmede sabrederler ve yasaklarından
kaçınmakla iyice korunurlarsa, o kâfirlerin ve o münafıkların
hilelerinin ve entrikalarının hiçbir zararını görmezler.
Çok olsa biraz eziyet çekmiş olurlar. Fakat sonunda hepsine galip
gelirler ki, İslâm tarihi bunun misalleriyle doludur.
ÖNB:
Size bir bir zafer, bir güzel muvaffakiyet nasib olursa bu nasip
olan nîmet vs o münafıkları buğz ve haset sebebiyle üzülür
dururlar. Fakat ey müslümanlar! Size bir mağlûbiyet, bir kıtlık
ve pahalılık veya aranızda ihtilâf gibi bir trajedi ariz olursa
(onunla sevinirler) işte onların müslümanlara karşı bu kadar
kinleri, düşmanlıkları vardır. Artık ey müslümanlar!. O gibi
düşmanları tanıyıp onlardan kaçınmanız lâzım değil midir?
Sakın onlardan korkmayınız (eğer) ey müslümanlar!. (Sabreder)
bir takım sıkıntılara katlanır, fedakârlıktan ayrılmaz (ve
korunur) Allah Teâlâ'dan korkarak onun emirlerine, ve
yasaklarına riayet eder (iseniz, onların hileleri size hiçbir şey
ile zarar vermez) siz Allah Teâlâ'nın lütuf ve keremi ile o gibi
düşmanların şerrinden emin olursunuz.
Kur'ân'in
bu açıklamaları, düşmanların hilelerine karşı sabır ve takva
ile yardım istemeyi bizlere öğretmekte ve öyle harekete irşad
etmektedir. Böyle harekette bulunanları, Cenâb-ı Hak himaye
buyuracaktır. Bu hususa dâir ilâhî vadi vardır. Nitekim eshabı
kiramı bu sayede en büyük düşmanlarının şerrinden korumuş,
onları muvaffakiyetlere ulaştırmıştır. Filozoflar
demiştir ki: Sana haset edene tuzak kurmak istersen nefsinde
fazileti arttır. Yani: Sen tam bir fazilet ile ziyade vasıflanınca
haset eden şahıs bundan üzülür, kıskançlığı yüzünden
mahvolur gider, sen de onun hasedinden kurtulmuş olursun.
FR:
âyet, münafıkların sıfatlarının bir betimmesidir. Böylece
Cenâb-ı Hak, onlarda bulunan kötü
sıfatlar ve çirkin fiillerin yanında, mü'minlerin başına
çeşitli belâ ve sıkıntıların inmesini gözlediklerini beyân
etmiştir. Burada (iyilik)
=muhtelif durumlardaki dünya menfaatidir. Meselâ, beden sağlığı,
bolluk, bereket, ganimet elde etmek, düşmanlara hükümran olmak;
dostlar arasında da bir sevgi ve yakınlığın, ülfetin
bulunmasıdır. (kötülük) kelimesinden murad ise bunun zıddı
olan şeylerdir ki, bunlar da hastalık, fakirlik, düşman
karşısında hezimete ve yenilgiye uğramak, dostlar arasında
ayrılıkların bulunması, öldürülmek, yağmaya ve baskına
uğramak vb. =Allah onların, Müslümanlara çok çeşitli iyi hal
ve durumların meydana gelmesinden üzülüp kederlendiklerini;
müslümantarın başına gelen muhtelif kötülüklerden dolayı da
sevindiklerini beyan
"Eğer sabrederseniz" ="Allah'ın tâatine ve, bu uğurda karşılaşacağınız sıkıntı ve hüzünlere sabrederseniz..." "Ve sakınırsanız"="Sizi nehyettiği herşeyden sakınır da, bütün işlerinizde Allah'a tevekkül ederseniz.."
"Onların hileleri size hiçbir şekilde zarar vermez" =Allah'ın emirlerini yerine getirme konusunda sabırlı olan ve Allah'ın nehyettiği hususlardan da ittika eden herkes, muhakkak ki Allah'ın muhafazasında olur. Bundan dolayı o kimseye, kâfirlerin tuzağı ve hilekârlartn hilesi zarar vermez .="Ben cinleri de insanları Ğar ancak bana kulluk etsinler diye yarattım" (Zâriyât. 56) âyetinde de buyurduğu gibi, varlıkları sırf kulluk etsinler diye yaratmıştır. Kul, ubudiyet ahdini yerine getirir de, Allah Teâlâ, onu afatlardan ve korkulardan korumada rubûbiyyet ahdini fazlasıyla yerine getirir (bunu ifa etmemekten münezzehtir). İşte bu hususa, Cenâb-ı Hak, "Kim Allah'tan ittika ederse, (Allah) ona bir çıkış yeri ihsan eder ve onu hatır-u hayaline gelmeyecek bir cihetten rızıklandırır" (Talak. 2-3) âyetiyle işaret. Bu, Allah'ın o kimseye, her türlü kolaylığı vereceğine bir işarettir. Bir filozof: "Haset ettiğin kimseyi rezil etmek istediğinde, faziletler kazanmak için çalış"
"Şüphe
yok ki Allah onların yaptıkları herşeyi İhata edicidir"
="Allah, onların size düşmanlık olarak yaptıkları şeyi
bilir ve bundan dolayı onları cezalandırır" = "Allah,
sizin sabır ve takva olarak yaptıklarınızı bilir ve ihâtâ
eder. Binâenaleyh size, müstahak'olduğunuz şeyleri yapar" -
birşeyi ihata edip kuşatan, o şeyi her tarafından saran demektir
ki, bu cisimlere ait bir sıfattır. Fakat Allah Teâlâ, herşeyi
bilip, bütün mümkinlere kadir olduğu için mecazî olarak herşeyi
"muhît" sayılması caizdir. "Allah
onları arkalarından kuşatıcıdır"
(Burûc, 20); "Allah
kâfirleri kuşatıcıdır"
(Bakara, 19); "Onlar, bunu ilmen ihata edemezler" (Tâhâ.
110) ve "O,
onların nezdinde olup biteni kuşatmış, herşeyi sayı ile
saymıştır"
(Cinn, 28) Maksad,
Allah'ın âlim olduğunu beyân değil, aksine amellerin
Allah'ın malumu olduğunu ve onlara bir karşılık vereceğini
beyân etmektir. İşte bu sebeple burada amelleri bildiğinden
bahsetmiştir.
Mİ:
Müminlere bir iyilik dokunduğunda üzülüyor mu biri, bir kötülük
dokunduğunda da seviniyor mu? Adını koymakta hiç zorlanmayın
onun. İşte Kur’an koyuyor. İşte onları temsil ediyor.
Onu öyle düşünmeye iten şey aslında elinde değil, içindeki küfür. İçindeki imanı alan kin ona öyle düşündürüyor. Özellikle siz bir mümin olarak isteseniz bunu yapamazsınız. Ama o istemese de yapabilir, yapıyor çünkü küfrü ağzından kin olarak taşıyor.
“Ama eğer direnir, -burada sabrı, hakikat üzerinde doğru üzerinde direniş olarak algıladığım için direnir diye çevirdim.- Ama eğer direnir ve bilinci kuşanırsanız onların tuzakları size hiçbir zaman zarar veremez.” Bu tarihin en büyük hakikati dostlar. Eğer hakikat üzerinde direnir ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincini kuşanırsanız, kimsenin tuzağı size zarar veremez.
Neden mi? Çünkü sü de burada işte. “Zira Allah yaptıkları her şeyi çepeçevre kuşatmıştır”, Allah gibi bir yardımcınız vardır. Unutmayın hesabınızda Allah, elde vardır.