Tekvir Suresi 1-14

472 views
Skip to first unread message

Fatih Elmali

unread,
Jan 27, 2009, 1:14:15 PM1/27/09
to
SELAMUN  ALEYKUM
 

TEKVÎR SÛRESİ

(Mekke'de nazil olmuştur.)

İmâm Ahmed tbn Hanbel der ki: Bize Abdürrezzâk... Abdurrah-mân îbn Yezîd es-San'ânî'den nakletti ki; o, Abdullah İbn Ömer'in şöyle dediğini duymuş: Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki:

‘Kıyamet gününü gözleriyle görür gibi görmekten sevinç duyan kimse

Tekvîr, İnfitâr ve Inşikâk sûrelerini okusun.’

 

Tirmizî de Abbâs ibn Abdülazîm kanalıyla... Abdurrahmân'dan bu hadîsi böylece rivayet eder.

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla,

1  - Güneş durulduğu zaman,
(İzeş-şemsu kuvvirat)
2 - Yıldızlar döküldüğü zaman,
(Ve izen-nucuumunkederat.)
3 - Dağlar yürütüldüğü zaman,
(Ve ize’l-cibaalu suyyirat.)
4 - Gebe develer salıverildiği zaman,
(Ve ize’l-‘işaaru ‘utdtılet.)
5 - Vahşî hayvanlar bir araya toplandığı zaman,
(Ve ize’l-vuhuuşu huşirat.)
6 - Denizler kaynatıldığı zaman,
(Ve izelbihaaru succirat.)
7  - Ruhlar çiftleştirildiği zaman,
(Ve izen-nufuusu zuvvicet.)
8 - Diri diri gömülen kız çocuğuna sorluduğu zaman,
(Ve ize’l-mev’udetu suilet.)
9  - Hangi günâhtan dolayı öldürüldüğü,
(Bieyyi zenbin kutilet.)
10 - Sayfalar açıldığı zaman,
(Ve izes-suhufu nuşirat.)
11 - Gök yerinden oynatıldığı zaman,
(Ve izessemaaaa’u kuşitdat.)
12 - Cehennem kızıştırıldığı zaman,
(Ve izelcahıymu su‘‘ırat.)
13 - Ve Cennet yaklaştırıldığı zaman,
(Ve izelcennetu uzlifet.)
14  - Kişi önceden ne hazırladığını bilecektir

(‘Alimet nefsun maaaa ahdarat.)

.………………………………………………….

İbn kesir’in açıklaması:


Güneş Dürüldüğünde
Ali îbn Ebu Talha, Abdullah İbn Abbâs'tan nakleder ki; o:

“Güneş durulduğu zaman” kavline ‘karartıldığı zaman’, diye mânâ vermiştir.

Avfî de İbn Abbâs'tan nakleder ki; o ,bu âyete  ‘giderildiği zaman’, diye mânâ vermiştir. Mücâhid ise, ‘yok olup gittiği zaman’, diye mânâ verir.

Dahhâk de böyle der. Katâde; ‘ışığı gittiği zaman’, derken,

Saîd ibn Cübeyr; ‘batırıldığı zaman’, anlamını vermiştir.

Rebî' İbn Hüşeym ‘onunla fırlatıldığı zaman’ derken, Ebu Salih; ‘atıldığı zaman’, diye mânâ verir. Ondan nakledilen bir başka rivayette, ‘söndürüldüğü zaman’ anlamını vermiştir.

Zeyd İbn Eslem ise; ‘toprağa düştüğü zaman’ diye mânâ verir.

İbn Cerîr Taberî der ki: Bu konuda söylenen sözlerin bize göre en doğrusu ‘dürülme’ anlamına gelen (et-tekvir) ‘bir şeyi bir şeyin üzerine toplamak’ demek olduğudur.

Sarığın dürülmesi de böyledir ki bu başın üstünde üst üste yığmak demektir. Çuvalın dürülmesi de böyledir. Bu, elbisenin bir kısmını bir kısmının üzerine toplamaktır.

Şu halde dürüldüğü zaman kavimdeki  (küvvirat) kelimesi,

‘birbirinin üzerine toplanıp sarılıp bir yere atıldığı zaman’ demektir.

Böyle yapınca da güneşin ışığı elbette gider.

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Saîd el-Eşecc ve Amr İbn Abdullah.. İbn Abbâs'tan naklettiler ki; o: “Güneş durulduğu zaman” kavli hakkında şöyle demiştir:

Allah Teâlâ kıyamet günü güneşi,  ayı ve yıldızları denizde dürer ve Allah onun üzerine bir sâm yeli gönderir de onu ateşle yakar.

Âmir eş-Şa'bî de böyle demiştir. Sonra İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Ebu Meryem'den nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş:

-         “Güneş durulduğu zaman” ; cehennemde dürülüp büküldüğünde.


*          Buhârî der ki: Bize Müsedded... Ebu Hüreyre'den nakletti ki, Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş:

-         Güneş ve ay kıyâmet günü dürülürler.

Buhârî’nin lafzı böyledir ve bu rivâyetiyle münferid kalmıştır.

Buhari bu hadîsi yaratılışın başlangıcı bahsinde tahrîc etmiştir.

Halbuki bu âyetin tefsirinde zikretmesi veya en azından tekrarlaması daha uygun olurdu. Nitekim benzer âyetlerdeki davranışı böyledir.

Ebu Bekr el-Bezzâr da bu hadîsi güzel bir yolla îrâd ederek der ki: Bize Bağdâd'lı İbrahim İbn Zi-yâd... Abdullah ed-Dânâc'dan nakleder ki;

O, Ebu Seleme İbn Abdur-rahmân'ı Küfe mescidinde görmüş. Hasan kendisine gelmiş, hadîs okuyormuş. İşittim ki Ebu Hüreyre, Rasûlullah (s.a.)in şöyle buyurduğunu nakletti, diyordu.

 

-         Güneş ve ay, kıyamet günü cehennemde bulunan iki ışıktır.

 

Hasan der ki:

-         Onların günâhı nedir? Ebu Hüreyre dedi ki:

-         Ben, sana Rasûlullah'tan bir hadîs naklediyorum, sen de günâhları nedir? diyorsun.

 

Sonra Ebu Bekr el-Bezzâr der ki:

Bu hadîs Ebu Hüreyre'den ancak bu vecihle rivayet edilmiştir ve Abdullah ed-Dânâc kanalıyla Ebu Seleme'den bu hadîsten başka bir hadîs rivayet edilmemiştir.

“Yıldızlar döküldüğü zaman”

Dağıldığı zaman. Nitekim Allah Teâlâ İnfitâr sûresinde de şöyle buyurur:

“Yıldızlar düştüğü zaman.” (İnfitâr, 2)

Dökülmek anlamına gelen (el-inkidaar) kelimesinin aslı ‘düşmek ve dökülmek’tir.

Rebî’ İbn Enes Ebu'l-ÂHye'den, o da Übeyy İbn Kâ'b'dan nakleder ki:

Kıyametten önce altı işaret vardır:

İnsanlar çarşılarında alışverişlerinde iken birden bire güneşin ışığı gider.

Onlar bu durumla karşı karşıya iken birdenbire yıldızlar dağılır.

Ve yine onlar bu durumda iken birdenbire dağlar toprağın üzerine düşer.

Yeryüzü harekete geçer, sarsılır ve karmakarışık olur.

Cinler insanlara feryâd ve figânla bağırırlar, insanlar cinlere seslenirler.

Kuşlar, kurtlar, hayvanlar birbirine karışırlar ve birbirlerine katışırlar.

 

“Vahşî hayvanlar bir araya toplandığı zaman.”

Birbirine karıştığı vakit.

“Gebe develer salıverildiği zaman.”

Sâhibleri onları başıboş bıraktıkları vakit.

“Denizler kaynatıldığı (kaynaşıp birleştirildiği) zaman.”

O zaman cinler derler ki: Biz size hayırla geleceğiz. Cinler denizlere koşarlar, bir de bakarlar ki denizler homurdayan ateş haline dönmüşler.

Onlar bu durumda iken birdenbire yeryüzü en alt yedinci yerin dibine, gökyüzü de en üst yedinci göğe fırlatılır.

Onlar bu durumda iken bir rüzgâr gelir ve hepsini öldürür.

Bu rivayeti İbn Cerîr benzer bir lafızla nakleder.

İbn Ebu Hatim ise kısmen böylece rivayet eder.

Mücâhid, Rebî' îbn Hüşeym, Hasan el-Basrî, Ebu Salih, Hammâd İbn Ebu Süleyman ve Dahhâk: “Yıldızlar döküldüğü zaman” kavline ‘dağıldığı ve saçıldığı zaman’ anlamını vermişlerdir.

Ali İbn Ebu Talha, İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, bu kelimeye ‘değiştiği zaman’ anlamını vermiştir.

Yezîd İbn Ebu Meryem Rasûlullah'tan nakleder ki; o,

“Yıldızlar döküldüğü zaman” kavline; ‘cehenneme döküldüğü zaman’, anlamını vermiştir. Allah'tan başkasına ibâdet edilen her şey cehennemde olacaktır.

Ancak Hz. İsâ ve annesinin başına gelenler müstesnadır.

Onlar kendilerine ibâdet edilmeye rızâ göstermiş olsalardı, onlar da cehenneme girerlerdi,

ibn Ebu Hatim bu rivayeti daha önce geçen isnâd ile nakleder.
“Dağlar yürütüldüğü zaman.”

Yerlerinden kopup atıldığı ve yeryüzü dümdüz bir arazî haline getirildiği zaman.
”Gebe develer salıverildiği zaman.”

İkrime ve Mücâhid buradaki gebelerden maksad, ‘gebe develer’dir, derler.

Salıverilmek anlamına gelen (‘utdtılet) kelimesine de Mücâhid

‘başıboş bırakılıp terk edildiği zaman’, anlamım verir.

Übeyy îbn Kâ'b ve Dahhâk ise, ‘sahipleri onları ihmâl edip başıboş bıraktığı zaman’ diye mânâ verirler.

Rebî' ibn Huşeym de; ‘sütleri sağılmadığı ve sahipleri onlardan vazgeçtiği zaman’, anlamını verir. Dahhâk ise ‘çobansız olarak bırakılıverdiği zaman’ der.

Hepsinin de mânâsı birbirine yakındır.

(el-‘işaaru) kelimesinden maksad, ‘gebe develer’dir.

Bu develer gebeliğin onuncu ayına varmış olanlardır. Bu kelimenin tekili ( ‘işra’) şeklindedir. Doğuruncaya kadar bu adı alır. İnsanlar böyle develerle fazlasıyla ilgilenip onlara bakmak ve daha sonra onlardan yararlanmak için çalışırlar.

Ama başlarına gelen şey, en çok sevdikleri şeyi görmezlikten gelmeye götürür onları.

Çünkü karşılaştıkları kıyamet ve burada gördükleri haller onlar için korkunç, başdöndürücü ve büyük dâhiyelerdir.

Kıyametten önceki hallerin ortaya çıkması da böyledir.

Derler ki: Bilakis bu hal kıyamet günü olacaktır.

Kıyametin koptuğunu o develerin sahipleri görecekler ama onlara ulaşma imkânı bulunmayacaktır. Bazıları da (el-‘işaaru) kelimesinin ‘bulut’ demek olduğunu, dünya harâb olduğu için gök ve yer arasında yürümeyi engellediğini söylerler.

 

Başkaları ise bunun ‘verim vermeyen çorak arazî’ anlamına geldiğini söylemişlerdir. Başkaları ise bunun ‘meskûn olup ta halkı oradan göçtüğü için metruk kalmış olan yurt’ anlamına geldiğini söylemişlerdir. Bu sözlerin hepsini Kurtubalı İmâm Abdullah, et-Tezkire isimli kitabında nakleder ve bunlar arasından deve anlamım tercih eder. Sonra da bu tercihi pek çok kişiye atfeder.

Ben(İ. Kesir) derim ki:

Aksine selef-i sâlihîn ve diğer imamlar arasında deve anlamından başka anlamların hiçbirisi ma'rûf olmuş değildir.

Allah en iyisini bilendir.

“Vahşî hayvanlar bir araya toplandığı zaman.”

Cem'edildiğinde. Nitekim Allah Teâlâ En'âm sûresinde şöyle buyurur:

“Yerde yürüyen hiç bir hayvan ve iki kanadıyla uçan hiç bir kuş yoktur ki; onlar da sizin gibi birer ümmet olmasınlar. Biz, kitâbta hiç bir şeyi eksik bırakmadık. Sonra onlar Rablarına toplanırlar.” (En'âm, 38)

İbn Abbâs der ki: ‘Her şey Rabbının huzurunda toplanır. Hâttâ sinekler bile.’

İbn Ebu Hatim de bunu böylece rivayet eder. Rebî‘ İbn Huşeym, Süddî ve bir başkası da böyle der. Katâde de bu âyetin tefsirinde der ki:

‘Bütün şu yaratiklar öldürülecektir ve Allah onlar hakkında dilediği şekilde hükmünü verecektir.’

İkrime de: “Vahşî hayvanlar bir araya toplandığı zaman” kavlindeki toplanmaktan maksad, ‘ölümleridir’, der.

İbn Cerîr Taerî der ki: Bana Tûs'lu Ali İbn Müslim... İbn Abbas'tan nakletti ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiştir:

Hayvanların bir araya toplanması öldürülmesidir.

İnsan ve cinden başka her şeyin bir araya toplanması öldürülmesidir. Ancak cin ve insan kıyamet günü Allah'ın huzurunda durdurulacaktır.

İbn  Cerîr Taberî der ki: Bize Ebu Küreyb... Rebî' İbn Huşeym'den nakletti ki; o:

“Vahşî hayvanlar bir araya toplandığı zaman.” kavline şöyle mânâ vermiştir: Onlara Allah'ın emri geldiği zaman. Süfyân der ki: Babam bu rivayeti İkrime'ye zikrettim de o şöyle dedi: İbn Abbâs; hayvanların bir araya toplanması öldürülmesidir, demiştir.

Übeyy İbn Kâ’b’ın “Vahşî hayvanlar bir araya toplandığı zaman” kavline, ‘birbirine karıştırıldığında’, anlamını verdiği daha önce geçmişti.

İbn Cerîr Taberî der ki: Evlâ olan, buradaki (el-haşr) kelimesinin ‘toplanma’ anlamına gelmesidir. Nitekim Allah Teâlâ “Kuşları da toplu olarak” (Sâd, 19) derken haşr kelimesini kullanmıştır.
“Denizler kaynatıldığı zaman.”

İbn Cerîr Taberî der ki: Bize Ya’kûb... Saİd İbn Müseyyeb'ten nakletti ki;

Hz. Ali yahûdîlerden bir adama:

 

-         Cehennem nerededir? demiş.

-         O denizdedir, demiş. Hz. Ali:

-         Ne yapayım onu ancak doğrulayabiliyorum, demiş. Çünkü Allah Teâlâ: “Denizler kaynatıldığı zaman” buyuruyor, demiş.

Ve o buradaki (succirat) kelimesini tahfif edilmiş olarak ( sucirat ) şeklinde okumuştur. İbn Abbâs ve bir başkası der ki: ‘Allah Teâlâ sâm yelini gönderir de onu kaynatır ve uğuldayan ateş haline getirir.’

Daha önce (Tûr sûresinde) bu konuda söz edilmişti.

Ebu Davud'un Sünen'inde denilir ki:

 Hacc için giden, umre için giden veya gaza için gidenden başkası denize de (gemiye) binmesin. Çünkü denizin altı ateştir, ateşin altı da denizdir.

Mücâhid ve Hasan İbn Müslim ise; buradaki “Kaynatıldığı zamanı” kavlinden maksad, ‘yakıldığı zamandır’, derler. Hasan ise; ‘kurulduğu zaman’, diye mânâ verir. Dahhâk ile Kâtftdâ ‘suyu gidip bir damla bile kalmadığı zaman’, derken Dahhâk da ayrıca ‘kaynadığı zaman’, anlamını verir. Süddî ‘açılıp giderildiği zaman’ anlamını verirken,

Rebî' ibn Huşeym ‘coştuğu zaman’ anlamanı verir.

“Ruhlar çiftleştirildiği zaman.”

Benzer olan her biri ruh minberiyle birleştirildiğinde. Bu âyet-i kerîme, Allah Teâlâ'nın şu kavli gibidir: “Zulmetmiş olanları ve onların eşlerini toplayın.” (Sâffât, 22)

*          İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Nu'mân îbn Beşîr'den nakletti ki; Rasû-lullah (s.a.) şöyle buyurmuş:

 

-         “Ruhlar çiftleştirildiği zaman”; Çiftler benzerlerdir.

Her kişi yaptığı ameli işleyen toplulukla beraber olur.

İşte bu, Aziz ve Celîl olan Allah Teâlâ'nın şu kavli ile kasdettiği kimselerdir: “Sizler üç sınıf olmuşsunuzdur. Sağcılar; o sağcılar ne mutludurlar. Solcular; o solcular ne bahtsızdırlar. Önde olanlar da öncüdürler.” (Vakıa, 7-10)

Bunlar benzer olanlardır.

*          Sonra İbn Ebu Hatim bu rivayeti bir başka tarîk ile Nu'mân İbn Beşîr'den nakleder ve der ki: ‘Hz. Ömer insanlara hutbe okudu ve dedi ki: “Ruhlar çiftleştirildiği zaman.” Her grup kendi grubuyla birleştirilip yan yana getirildiği zaman.

Bir başka rivayette de o, şöyle demiştir:

-         Çiftler aynı ameli işleyen iki insandır ki,

birlikte amelleri olanları ya cennete veya cehenneme götürür.

 

*          Nu'mân'-dan nakledilen bir başka rivayette de şöyle der:

“Hz. Ömer'e bu âyet sorulduğunda şöyle dedi:

 

-         Salih kişi, sâlih kişiyle eşleştirilir, kötü kişi de kötü kişiyle eşleştirilir ve cehenneme götürülür. İşte rûhların çiftleştirilmesi budur.

 

*          Nu'mân'dan nakledilen bir başka rivayette de

Hz. Ömer halka şöyle demiş:

-         Siz, “Ruhlar çiftleştirildiği zaman” kavli hakkında ne dersiniz? Halk susmuş. Hz. Ömer demiş ki:

-         O, cennet ehlinden kendisine benzeyen kişilerle eşleşen kişidir.

Bir diğer kişi de cehennem ehlinden kendisine benzeyen kişilerle eşleştirilir.

Sonra “Zulmedenleri ve eşlerini sürükleyin.” âyetini okumuş.

 

*          Avfî, İbn Abbas'tan nakleder ki; o, “Ruhlar çiftleştirildiği zaman” kavli hakkında şöyle demiş:

-          Bu, insanların üç sınıf olduğu zamandır.

 

*          İbn Ebu Necin de Mücâhid'den nakleder ki; o, bu âyete şöyle mânâ vermiştir:

-         İnsanların benzerleri bir araya toplanır.

 

Rebî‘ İbn Huşeym, Hasan ve Katâde de böyle demişlerdir, İbn Cerîr Taberî de bu görüşü tercih eder ki sahîh olan da budur.

*          “Ruhlar çiftleştirildiği zaman” kavli hakkında bir başka görüş daha vardır: Nitekim İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ali îbn Hüseyn... Saîd îbn Cübeyr'den nakletti ki; İbn Abbâs şöyle demiş:

‘İki çığlık arasında Arş'ın dibinde bulunan sudan bir vâdî akar. Bu iki çığlığın arası kırk yıldır. Böylece çürüyen her yaratık —insan olsun,' kuş olsun veya hayvan olsun— topraktan biter. Daha önce onları tanıyan birisi oradan geçecek olursa, onları tekrar yeryüzünde bitmiş olarak tanır. Sonra ruhlar gönderilir ve bedenleriyle birleştirilip eşleştirilir. İşte Allah Teâlâ'nın: “Ruhlar çiftleştirildiği zaman” kavlinden maksad budur.’

Ebu'1-Âliye, İkrime, Saîd İbn Cübeyr, Şa'bî ve Hasan el-Basrî böyle derler.

 

“Ruhlar çiftleştirildiğinde”

Yani bedenlerle eşleştirildiğinde. Mü'minlerin eşi hurilerdir.

Kâfirlerin eşi ise şeytânlardır da denmiştir.

Kurtubî bu rivayeti Tezkire isimli eserinde nakleder.

“Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman; hangi günâhtan dolayı öldürüldüğü.” Cumhûr'un kırâetine göre bu kelime (suilet) şeklindedir. Diri diri gömülen kız çocuğu anlamına gelen (el-mev’udeh) kelimesi ile; câhiliyye ehlinin kızlardan hoşlaşmamaları nedeniyle onları diri diri toprağa gömmeleri kaydolunmaktadır.

Böylece diri diri gömülen kız çocuğu, hangi suçtan dolayı öldürüldüğünü soracaktır. Bu şekilde onu öldürenler tehdîd edilmektedir.

Mazlum, sorguya çekildiği takdirde zâlimin durumu ne olacaktır?

Ali İbri Ebu Talha, İbn Abbâs'tan nakleder ki; o, ‘diri diri gömülen kız çocuğu sorduğunda’, diye mânâ vermiştir. Ebu Duhâ da böyle der.

Yani ‘diri diri gömülen kız çocuğu kanını taleb ettiğinde.’

Katâde ve Süddî'den de benzer bir rivayet nakledilmiştir.
Diri diri gömülen kız çocuklarıyla ilgili pek çok hadîs vârid olmuştur.

 

*          Nitekim İmâm Ahmed îbn Hanbel der ki: Bize Abdullah îbn Ye-zîd... Ukkâşe'nin bacısı Vehb kızı Cüdâme'den nakleder ki; o, şöyle demiş:

“Bir toplulukla birlikte Rasûlullah'ın huzurunda bulundum, o şöyle diyordu:

 

-         Halkın çocuğu emzirirken hanımıyla birlikte temasta bulunmasını yasaklamak istedim. Bizans'lılara ve İran'lılara baktım ki onlar çocuklarını emzirirken hanımlarıyla temas ediyordu ve bu, çocuklarına bir zarar vermiyordu.

Sonra halk Rasûlullah’a azli (kadının cinsel organının dışına boşaltmayı) sorduklarında Rasûlullah (s.a.):

-         İşte bu gizli bir diri diri gömmedir, dedi ve

-         Sorguya çekilecek olan diri diri gömülen kız çocuğu işte budur, dedi.

 

Müslim bu hadîsi Ebu Abdurrah-mân Mukri' kanalıyla... Vehb kızı Cüdâme'den nakleder.

İbn Mâce de bu hadîsi Ebu Bekr îbn Ebu Şeybe kanalıyla... Yahya İbn Eyyûb'dan nakleder.

Aynı şekilde Müslim, Ebu Dâvûd, Tirmizî ve Neseî bu hadîsi Mâlik İbn Enes'ten menkûl hadîsten aktarırlar ve her üçü de rivayetlerini Ebu'I-Esved'e dayandırırlar.

*          İmâm Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İbn Ebu Adiyy... Yezîd kızı Seleme'den nakletti ki; o, şöyle demiş:

Ben ve kardeşim Rasûlullah’ın huzuruna varıp dedik ki:

 

-         Ey Allah'ın Rasûlü, annemiz Müleyke akrabalarını ziyaret eder, müsâfire ikram eder ve şöyle şöyle yapardı. Ancak câhilivvet döneminde helak oldu.

Bu davranışları ona hiç bir fayda sağlar mı? Rasûlullah (s.a.);

-         Hayır, dedi. Biz dedik ki:

-         O, câhiliyet döneminde bir kız kardeşimizi diri diri toprağa gömmüştü, bu ona bir şey yapar mı? Rasûlullah (s.a.);

-         Toprağa gömen de, toprağa gömülen de cehennemliktir.

Ancak toprağa gömen İslâm'a erişir de Allah onu affederse müstesnadır.

 

*         Neseî de bu hadîsi Dâvûd ibn Ebu Hind kanalıyla... Seleme İbn Yezîd'den nakleder.
îbn Ebu Hatim der ki: Bize Vasıflı Ahmed İbn Sinan... Abdullah İbn Mes'ûd'dan nakletti ki; Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş:

 

-         Diri diri toprağa gömen de, diri diri toprağa gömülen de cehennemdedir.

 

*          Yine Ahmed İbn Hanbel der ki: Bize İshâk... Süleym kabilesinden Muâviye kızı Hasnâ'dan nakletti ki; o, amcasının şöyle dediğini bildirmiş:

 

-         Ey Allah'ın Rasûlü, cennette kimler var? Rasûlullah (s.a.);

-         Peygamber cennettedir, şehîd cennettedir, doğurulan yavru cennettedir ve diri diri öldürülen kız çocuğu cennettedir.

 

*          İbn Ebu Hatim de der ki: Bize babam... Kurrâ'dan nakletti ki; o, Hasan'ın şöyle dediğini işittim, demiştir:

-         Ey Allah'ın Rasûlü, cennette kimler var? Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki:

-         Diri diri gömülen de cennettedir. Bu hadîs mürsel bir hadîstir ve Hasan'ın mürsellerindendir. Bundan önceki de böyle.

 

İbn Ebu Hatim der ki: Bize Ebu Abdullah... îkrime'den nakletti ki; İbn Abbas şöyle demiş:

 

-         Müşriklerin çocukları cennettedir. Onların cehennemde olduğunu iddia eden yalan söyler.

Çünkü Allah Teâlâ “Diri diri gömülen kız çocuğuna sorulduğu zaman; hangi günahtan dolayı öldürüldüğü.” buyuruyor.

İbn Abbâs bu âyette yer alan (el-mev’udeh)  kelimesine ‘gömülen’ anlamını vermiştir.

*           Abdürrezzâk der ki: Bize İsrâîl.. Ömer ibn Hattâb'dan nakletti ki; o, bu âyet konusunda şöyle demiş: Asım oğlu Kays Rasûlullah’ın(SAV) huzûruna gelip dedi ki:

-         Ey Allah'ın Rasûlü; ben câhiliyet döneminde kız çocuklarımı diri diri gömdüm. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki:

-         Onlardan her birine karşılık bir köle âzâd et. O;

-         Ey Allah'ın Rasûlü, ben deve sahibi bir adamım, dedi. Rasûlullah (s.a.) buyurdu ki;

-         Onlardan her birine karşılık bir dişi deve kurbân et.

 

Hafız Ebu Bekr el-Bezzâr der ki: Burada Abdürrezzâk'a karşı çıkılmıştır. Çünkü o, bu hadîsi yalnızca Hüseyn îbn Mehdî'den yazmıştır.

 

*          Bu hadîsi İbn Ebu Hatîm de rivayet ederek der ki:

Ebu Abdullah bana yazılı olarak nakletti ki, ona Abdürrezzâk anlatmış... Sonra yukarıdaki isnadı ve rivayeti nakleder ve şöyle der:

-         Ben, câhiliyyet döneminde sekiz kız çocuğumu diri diri toprağa gömdüm.

Bu hadîsin sonunda da Rasûlullah (s.a.) ona şöyle der:

-         İstersen onlardan her birine karşılık bir dişi deve kurbân et.


*         İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Halîfe İbn Husayn'dan nakletti ki; Âsim oğlu Kays Rasûlullah'ın yanına gelip;

-         Ey Allah'ın Rasûlü, câhiliyet döneminde on iki veya on üç kız çocuğumu diri diri toprağa gömdüm, demiş. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuş:

-         Onların sayısınca can âzâd et.

 

O da gömdüğü çocukların sayısınca can âzâd etmiş.

Ertesi yıl olunca yüz dişi deve getirdi ve dedi ki:

 

-         Ey Allah'ın Rasûlü bu, benim kavmimin sadakasıdır.

Müslümanlara yaptığım şeylerin etkisiyle vermişlerdir.

Ali îbn Ebu Tâlib der ki: Biz onu ıhtırıyor ve kaysîler adını veriyorduk.

“Sayfalar açıldığı zaman.”

Dahhâk der ki: Her insanın sayfası sağından ya da solundan kendisine verildiği zaman. Katâde der ki: Ey âdemoğlu, işte senin sahîfen, ona her şey yazılır, sonra durulur, sonra da kıyamet günü önüne açılır. Öyleyse kişi sayfasına nelerin yazıldığına bir baksın.

“Gök yerinden oynatıldığı zaman.”

Mücâhid; ‘çekildiği zaman’, derken; Süddî ‘açıldığı zaman’, der.

Dahhâk ise; ‘yerinden oynatılıp yok edildiği zaman’, der.

“Cehennem kızıştırıldığı zaman.”

Süddî; ‘kızdırıldığı zaman’, derken, Katâde; ‘yakıldığı zaman’, der.

Onun ifâdesine göre cehennemi Allah'ın gazabıyla âdemoğullarının günâhları kızdırır.

“Ve cennet yaklaştırıldığı zaman.”

Dahhâk, Ebu Mâlik, Katâde ve Rebî' îbn Huşeym; ‘cennet, ehline yaklaştırıldığı zaman’, diye mânâ vermişlerdir.


“Kişi önceden ne hazırladığını bilecektir.”

İşte ifâdenin cevâbı.

Yani bu sayılan şeyler gerçekleştiği zaman, işte o zaman her nefis ne yaptığını bilecek ve bu, kendisinin önüne hazırlanıp konacaktır. Tıpkı şu âyetlerde buyurulduğu gibi:

“Düşünün o günü ki; herkes ne hayır işlediyse karşısında onu hazırlanmış bulacak. Kötülükten de ne yapmışsa; kendisiyle onun arasında uzun bir mesafe olmasını ister. Allah bizzat korkutuyor.” (Al-i İmrân, 30),

“O gün, önde ve sonda ne yaptıysa insana bildirilir.”

(Kıyâme, 13)

İbn Ebu Hatim der ki: Bize babam... Eslem'den nakletti ki; “Güneş durulduğu zaman” âyeti nazil olduğunda Ömer şöyle dedi:

-         “Kişi önceden ne hazırladığını bilecektir.” İşte ben bunun için söz ediyorum.

 

( İbn Kesir; “Tefsir” ;  c: 15; s: 8314-8316)  ;  Çev: Bekir Karlığa, Bedrettin Çetiner)

 

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Mevdudi’nin açıklaması: ‘Tefhimu'l-Kur'an’

 

1- Güneş, köreltildiği zaman,

Güneşin dürülmesi hakkında kullanılan 'Tekvir', eşsiz bir anlatımın ifadesidir.

Arapçada 'Tekvir', dürülmek, sönmek, sarmak anlamına gelir. Örneğin başın üzerine sarığın sarılması şeklinde ifade edilir. Çünkü sarık açık iken dağılır.

Bu münasebetle Tekvir, güneş ışınlarının yayılmasına benzetilmiştir.

Yani güneş ışınları, sarık gibi dağılmış ve etrafa yayılmıştır. Kıyamet gününde de sarık gibi toplanacak ve o zaman güneş sönecektir.
2- Yıldızlar, bulanıklaşıp-döküldüğü zaman,

Yani güneş sistemi dağılmış olacak ve yıldızlar sönecektir. Çünkü (kederet) karanlık anlamında kullanılmıştır.

Yıldızlar yalnızca dağılmakla kalmayacak, aynı zamanda da söneceklerdir.
3- Dağlar, yürütüldüğü zaman,

Başka bir ifadeyle, yerçekimi ortadan kalkacak ve dağlar ağırlıklarını kaybedip,

yerlerinden sökülerek yürütüleceklerdir.
4- Gebe develer, kendi başına terkedildiği zaman,
Araplara kıyamet gününün şiddetini idrak ettirebilmek için, en iyi açıklama tarzı seçilmiştir.

Çünkü o zaman bugün olduğu gibi otobüsler, kamyonlar yoktu ve develer Arapların en kıymetli varlıklarıydı. Özellikle gebe develer daha da kıymetliydi. Bunun için Araplar develerine çok iyi bakarlar ve onları kaybolmasınlar diye korurlardı.

Develerine ilgisiz kalmak zorunda olmaları demek,

o gün çok büyük bir afetle karşı karşıya kalacaklar demektir.

Öyle ki en kıymetli varlıklarıyla bile ilgilenemeyeceklerdir.

5- Vahşi-hayvanlar, bir araya toplandığı zaman,

Dünyayı genel bir afet sarınca,

her türden vahşi hayvanlar bir araya toplanır ve o zaman yılanlar ısıramaz, arslanlar parçalayamaz hale gelirler.
6- Denizler, tutuşturulduğu zaman,

Bu ayette "succiret" kelimesi kullanılmıştır. Bu kelime 'tescir' den mazi-meçhul sigasıdır.

Tescir, Arapça'da tandır içindeki ateşi tutuşturmak, körüklemek anlamına gelir.

Gerçi denizlerin tutuşturulması insana ilk bakışta tuhaf gelebilir ama eğer suyun gerçek yapısını dikkate aldığımız zaman, bunun hiç de tuhaf olmadığını görürüz.

Bu öyle bir mucizedir ki, Allah (c.c) suyu iki farklı gazdan (oksijen ve hidrojen) yaratmıştır. Biri (oksijen) ateşin yanması için gereklidir, ikincisi (hidrojen) ise, kendi kendine tutuşarak ateş alır. Bu iki gaz birleştiğinde suyu meydana getirirler ve ateşi söndürücü bir özellik alırlar.

Allah Teâlâ işte bu hususa dikkati çekmektedir. Yani bu iki gaz birbirinden ayrıldığında, hidrojen kendi kendine tutuşur ve oksijen de bu ateşi hızlandırır. Zaten bu gazların asıl özellikleri de budur.
7- O zaman

İnsanlar ölümden sonra tekrardan ruhen ve bedenen diriltileceklerdir.

ki nefisler çiftleşir.
Bu ayetlerden itibaren kıyametin ikinci safhası başlar.
8- Ve 'diri olarak toprağa gömülen kızcağıza' sorulduğu zaman:
9- "Hangi suçtan dolayı öldürüldü?"

Bu ayetler Allah'ın (c.c) nefret ve gazabının ne kadar şiddetli olduğunu göstermektedir.

Allah Teâlâ'nın bundan daha fazla nefret ve gazab gösterebileceği tasavvur edilemez adeta.
Allah'ın (c.c.) gözü önünde, kız çocuklarını diri diri gömen anne ve babalar çok büyük bir nefret kazanmışlardır. Allah (c.c.) orada onlarla muhatap olmayacak ve 'Bu masum yavruyu niçin katlettiniz?' diye onlara soru bile sormayacaktır. Onlardan yüzçevirerek, o masum yavruya "senin ne kabahatin vardı ki, seni katlettiler?" diye soracaktır. İşte o zaman masum kız çocuğu uğradığı zulmü, yani anne ve babasının onu nasıl diri diri toprağa gömdüklerini anlatacaktır.

Ayrıca bu iki ayette çok önemli iki konu, birkaç kelime ile açıklığa kavuşturulmuştur.

Birincisi Araplar'a şu husus anlatılmak isteniyor: "Sizler öylesine sapıklık içindesiniz ki, kendi çocuğunuzu yine kendi ellerinizle diri diri toprağa gömüyor, bunca cehalet ve sapıklığınıza rağmen, Hz. Muhammed'in (s.a) getirdiği hidayeti inkâr ederek ıslah olmayı dahi kabul etmiyorsunuz."

İkincisi bu, ahiret ve hesap günü için çok açık bir delildir. Çünkü diri diri toprağa gömülen o çaresiz ve mazlum yavrunun, bu dünyada hiçbir hâmisi ve yardımcısı olmamış, ona insaf ve adalette bulunulmamıştır. Yani cahiliyye toplumu bu çirkin ve korkunç fiile seyirci kalmış, anne ve babası hiç utanmamış ve hiç olmazsa akrabaları dahi müdahalede bulunarak karşı çıkmamışlardır. Kısaca cahiliyye toplumu bu mücrimleri ne kınamış ne de onlara bir ceza vermiştir.

Oysa Allah'ın (c.c) saltanatı içerisinde, bu kadar büyük bir zulme uğramış kimselerin haklarının yerini bulmaması mümkün müdür?

Arapların kız çocuklarını diri diri toprağa gömmelerinin çeşitli nedenleri vardı.

Birinci neden, mâli-ekonomik idi. Çünkü fakirlikten ötürü aile fertlerinin az olması isteniyordu ve erkek çocuklar büyüdükten sonra aile bütçesine katkıda bulunurlar ümidiyle yetiştiriliyorlardı. Fakat kız çocuklar büyüdükten sonra evlenecekleri için daha küçük yaşta iken öldürülüyorlardı.

İkinci neden ise, genel kargaşa ile kabileler arasındaki sürekli savaş idi. Erkek çocuklara, büyüdüklerinde savaş zamanlarında yararlı olmalarından ötürü önem gösteriliyordu. Oysa kız çocukları savaş zamanlarında bir işe yaramadıkları gibi, ayrıca korunmaları da gerekiyordu. İşte bu nedenden dolayı kız çocuklarını daha küçükken öldürüyorlardı. Üçüncüsü Arap kabileleri birbirlerine hiç haber vermeden savaş açarlar ve esir aldıkları kızları ya pazarda satarlar ya da kendileri cariye olarak kullanırlardı.

İşte tüm bu nedenlerden ötürü Arapların kadının doğumundan önce bir çukur kazdıkları ve doğan çocuk kız olursa onu çukura atarak diri diri gömdükleri rivayet olunur. Şayet anne yavrusunun gömülmesine karşı çıkar yahut anne tarafından akrabalar mâni olurlarsa baba mecburen bir süre çocuğa bakar ve bir fırsat bulduğunda, kızı çöle götürerek diri diri gömerdi. Bir gün bir müslüman bu çirkin fiili kendisinin işlediğini anlatmıştır.
Bu rivayet Dârimî'nin Süneni'nin 1. babı'nda beyan olunmuştur: 'Bir adam Rasûlullah'a (s.a.) geldi ve cahiliyye döneminde şöyle yaptığını anlattı; "Benim küçük bir kızım vardı ve beni çok severdi. Öyle ki ben onu çağırdığım zaman koşa koşa yanıma gelirdi. Birgün yine ben onu çağırdım ve koşa koşa yanıma geldi. Sonra onu beraberime alarak, yolda rastladığımız bir kuyuya onu elinden tutarak attım. Kulaklarıma gelen son sözleri "babacığım, babacağım" diyen çığlıklarıydı.' Bunları duyunca Rasûlullah'ın (s.a) gözlerinden yaşlar süzüldü. Ve bunun üzerine orada hazır bulunanlardan biri: 'Ey filan! Sen Rasûlullah'ı (s.a.) üzdün' dedi. Rasûlullah (s.a) 'ona engel olmayın, neler hissettiğini anlatsın' diyerek o adama 'bu olayı yeniden anlat' diye buyurdu. O şahıs da bu olayı yeniden anlatınca, Rasûlullah (s.a) mübarek sakalı ıslanıncaya değin ağladı. Daha sonra ona 'cahiliyye döneminde yaptığın için Allah (c.c.) seni affetti. Kendi hayatına yeniden başla' diye buyurdu."
Bunu 'kız çocuklarının katledilmesini kötü kabul eden hiç kimse yoktu' şeklinde anlamamak gerekir.

Çünkü bir toplum ne kadar bozulmuş olursa olsun herşeye rağmen iyilik duygularından tamamen yoksun olması düşünülemez. Bunun için, Kur'an, olayı uzun uzun açıklama cihetine gitmemiştir.

Sadece dehşet verici ve çok keskin bir tavırla, diri diri toprağa gömülen kız çocuklarına 'sen ne yaptın ki, seni diri diri toprağa gömdüler' diye sorulacağı bir vaktin muhakkak geleceği anlatılmıştır. Arapların cahiliyye dönemlerinde bu çirkin fiilin işlenmesine rağmen, iyi karşılanmadığı da vâkidir.

Örneğin Tabârânî'nin bir rivayetine göre şair Ferezdak'ın dedesi Sa'sa bin Naciye el-Mücasi, bir gün Allah'ın (c.c.) elçisine (s.a) "Ya Rasûlallah! Ben cahiliyyede bazı iyi işler de yaptım. Bunlardan birisi ben 360 kız çocuğunu diri diri toprağa gömülmekten kurtardım ve her çocuğu kurtarmak için iki deveyi karşılık olarak verdim. Bana bu iş için de bir mükâfat var mıdır?" Rasûlullah (s.a) şöyle buyurdu: "Evet vardır. Bunun mükâfatı Allah'ın (c.c.) seni İslâm'ın nimetine kavuşturmasıdır."

Gerçekten bu İslâm'ın büyük nimetlerindendir. Öyle ki, Araplar da böyle bir zulme son verdiği gibi ayrıca kız çocuklarının doğmalarının kötü bir hadise ve musibet olduğu, dolayısıyla bu musibete mecburen katlanılması gerektiği anlayışını da ortadan kaldırdı. Bu anlayışın tam aksine İslâm'da kız çocuklarının terbiye edilmesi ve onların iyi birer hanımefendi olarak yetiştirilmesi teşvik edilmiştir. Resûlullah'ın (s.a) kız çocukları hakkındaki düşünce ve inançları nasıl değiştirdiği birçok hadislerle sabittir. Burada örnek olarak birkaç hadisi zikrediyoruz.
- Eğer bir kimse kendisine kız çocuğu verilerek imtihan edilmiş ve o da çocuğuna iyi muamele etmişse, bu ameli onu cehennem ateşinden korur. (Buhari, Müslim)
- Eğer bir kimse iki kız çocuğu büyütmüşse, kıyamet günü onunla benim aram şöyle olacaktır, diyerek Rasûlullah (s.a.) iki parmağını gösterdi. (Müslim)
- Eğer bir kimse üç kız çocuğunu ya da kızkardeşlerini iyi terbiye etmiş ve onlara şefkat göstermiş ve kendisine ihtiyaçları kalmayıncaya kadar büyütmüşse, bu kimse için cennet vacip olur. Bir şahıs, ya Rasûlallah iki çocuğu olsa? dediğinde Rasûlullah (s.a.) , evet ona da cennet vacip olur, dedi. Bu hadisi rivayet eden İbni Abbas (r.a) buyuruyor ki, "Eğer bir kimse Rasûlullah'a "bir kız çocuğu?" diye sorsaydı. Ona da aynı cevabı verirdi. (Şerh-us-Sunne)
- Eğer bir kimse, kız çocuğu doğduğunda, onu diri diri toprağa gömmeyerek, onu zelil etmemiş ve erkek çocuklarını ondan üstün tutmamış ise Allah (c.c.) bu adama cenneti nasip edecektir. (Ebu Davud)
- Eğer bir kimsenin üç kız çocuğu doğar ve o da sabrederse, imkânlarına göre onlara iyi bakar, iyi yedirir, iyi giydirirse, kıyamet günü onlar onu cehennem ateşinden korurlar. (Buhari, İbni Mace)
- Eğer bir müslümanın iki kız çocuğu varsa ve o onları iyi yetiştirirse, bu onun cennete girmesine vesile olur. (Buhari, el-edebül-müfred)
- Rasululah Şuraka bin Cûşum'a şöyle buyurdu: "Ben sana en büyük sadakanın ne olduğunu haber vereyim mi?" Şuraka "Söyleyin ya Rasullahlah" dedi.

"Kızın boşandıktan veya dul kaldıktan sonra sana gelirse ve senden başka geçimini sağlayan yoksa, ona bakman en büyük sadakadır." (Buharî, el-edebül-müfred)
Bu talimatlar sadece Araplarda değil, İslâm nerelere yayılmışsa oradaki kadın hakkında olan düşünceleri değiştirmiştir.

10- Sahifeler (amel defterleri) açıldığı zaman,
11- Gök, sıyrılıp-yüzüldüğü zaman

O gün herşeyi açık açık görürsünüz. Çünkü bütün perdeler ortadan kalkacaktır. Yani bugün bütün gözlerden ne gizli kalmışsa, bulutlar, yıldızlar, güneş ve ay ortadan kalktığında hakikat tüm çıplaklığıyla görülecektir.

12- Cehennem ateşi çılgınca kızıştığı zaman,
13- Cennet de yakınlaştırıldığı zaman,

Mahşerde büyük mahkeme kurulduğunda, cehennemin kızgın ateşi ile cennetin nimetleri herkesin gözüönünde bulunacaktır.

Yani kötülük yapan kimseler de, iyilik yapan kimseler de orada cennet ve cehennemi bizzat göreceklerdir. Kötülük yapan kimseler, dünyada yaptıkları kötülüklerin onları hangi nimetlerden mahrum ettiğini ve sonlarının nasıl olacağını anlayacaklardır.

İyilik yapan kimseler de, cehennem gibi çok kötü bir yerden iyilik yaparak kurtulmuş olduklarını ve cennetin en güzel nimetlerine kavuşacaklarını sevinerek göreceklerdir.
14- (Artık her) Nefis, neyi hazırladığını bilip-öğrenmiştir.

 

http://www.enfal.de/tefhim/index.htm

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

Seyyid Kutub’un açıklaması:

İşte bu, alışılagelen herşeyin bütünü ile değişiminin sergilenmesidir.

Varlığı kuşatan kapsamlı alt üst oluşun tablosudur.

Bu değişim gökteki ve yerdeki tüm cansız varlıkları kuşattığı gibi insanlardan uzak yaşayan yırtıcı hayvanları da onlarla yaşayan evcil hayvanları da içine almakta, bütün insanların gönüllerine ve ruhlarına ulaşmakta ve tüm işlerin düzenine el atmaktadır. Öyle ki bu inkılap esnasında gizli olan herşey açığa çıkmakta, bilinmeyen herşey anlaşılıp bilinmekte, sorgu ve ayrılma yerinde her insan daha önceden hazırladığı azığının ve mahsulünün önünde durmaktadır. Etrafındaki herşey kasırgaya tutulmuş, herşey baştan sona alt üst olmuş değişmiştir.

 

Büyük çaplı bu evrensel olaylar bütünü gösteriyor ki alıştığımız bu kainat güzel uyumu, ölçülü hareketi, değişmez oranlamaları, sağlam yapısı, güç ve ustalıkla bina edilen bu evrenin, evet bütün bu özellikleri ile bu evrenin, nizamının, düzeninin bağı çözülecek. Parçaları etrafa saçılıp yayılacak. Kendisini ayakta tutan şu anki sıfatları ve özellikleri kaybolacak. Belirlenmiş eceline doğru gidip sona erecektir. Bütün yaratıklar orada başka bir şekil alacaktır. Evren, başka evren; hayat başka bir hayat olacaktır. Gerçekten bu Alışılan evrenin gerçeklerinden bambaşka olacaktır.

İşte surenin kalblere ve vicdanlara yerleştirmeyi amaçladığı gerçekte budur. Ta ki insan ne kadar değişmez gibi görünseler de bu geçici görüntülere gönlünü kaptırmasın ve onlardan kopabilsin. Değişmeyen hakikate bağlanabilsin, her şeyin ve her olayın değişip yıkıma uğradığı sırada değişmeyen ve yıkılmayan Allah gerçeğine bağlanabilsin.

Gözler önündeki bu evrende bilinen ve Alışılan ölçüler içinde hareket ederken, hiçbir zaman yer, görüş ve duyuşla sınırlanmayan mutlak gerçeğe doğru uzanabilsin. Hiçbir şart ve hiçbir sınırla sınırlı olmayan temel gerçeğe bağlansın, görüntülere ve şekillere değil.

 

İşte bu, korkunç değişim sahnelerini gözden geçiren gönüllere yerleştirilmek istenen genel duygudur.

Bütün bu varlıklara ilişkin olaylar ve değişimlerin gerçek mahiyetine gelince bunların gerçek bilgisi Allah katındadır.

Şu anda onları, duygularımızın ve düşüncelerimizin alışılagelen sınırlı çerçevesi ile anlamamız mümkün değildir. Çünkü bunlar, gücümüzü aşan gerçeklerdir.

Bu değişimler, Alıştığımız değişimlerden çok büyüktür. Sarsıcı, yıkıcı bu depremler, yerin sarsılmasına benzemez. Yerin içinde bir volkanın patlamasına veya yere küçük bir meteorun düşmesi veya yıldırım çarpmasına benzemez. insanların bildiği en büyük su baskını Nuh tufanı idi. Şahit olduğu evrensel olayların en büyüğü ise yüz milyonlarca mil uzakta bulunan güneşte küçük patlamaların meydana gelmesidir.

 

Bütün bunları kıyamet gününde meydana gelecek olan dehşet verici ve kuşatıcı değişimle karşılaştırdığımızda onlar çocuk oyuncağı gibi kalacaktır!!

Bu varlıklarda meydana gelecek değişim gerçek boyutlarını anlama ve kavrama imkanımız olmadığına göre günümüzde bu gerçeği anlamamızı, zihnimize yaklaştıracak bu dünya hayatında Alıştığımız ölçülere ve değerlere başvurmaktan başka çaremiz kalmamaktadır.

 

Güneşin dürülmesi, onun soğuması, alevlerinin sönmesi şu anda etrafındaki uzaya binlerce mil uzaklıktaki varlıklara gönderdiği ışığının ve ışınlarının sönmesi anlamına gelebilir. Nitekim bu hal güneş tutulması sırasında rasathanelerden rahatlıkla gözlenebilmektedir. On ikibin dereceye ulaşan kızgın sıcaklığın etkisi ile birbirinden bağımsız halde bulunan gazlarının yer küresinin kabuğu gibi bir kabuk bağlayarak soğuması ve donması, etrafa ışık ve ışın gönderemez hale dönüşmesi anlamına gelebilir. Şu anda güneşin sıcaklığı, orada bulunan tüm maddeleri alevlenen gazlara dönüştürülebilir.

Böyle olabilir, başka bir şekilde de olabilir. Ama bu "nasıl olacak, meydana gelmesine sebep olacak faktörler nelerdir?" konusu ise sadece Allah'ın bileceği bir iştir.

 

Yıldızların dökülmesi, onları bağlayan düzenin çözülmesi, ateşlerinin sönmesi ve ışıklarının kararması anlamına gelebilir. Bu olayın dokunacağı yıldızların hangisi olduğunu Allah daha iyi bilir. Bunlar bizim güneş sistemimize yakın olan bir grup yıldızlar mıdır, yoksa içinde bulunduğumuz galaksideki yüz milyonlarca yıldızlar mıdır, yoksa sayılarını ve yerlerini Allah'tan başka kimsenin bilemediği tüm yıldızlar mıdır?

Rasathanelerimizdeki cihazlarımızla gördüğümüz galaksilerin ve boşlukların ötesinde sayısını ve sonunu bilemediğimiz nice galaksiler ve boşluklar bulunmaktadır. Orada da dökülmenin kendisine dokunacağı yıldızlar sözkonusu edilebilir.

Nitekim Allah'tan başkasının gerçek mahiyetini bilemediği bu doğru haber de aynı gerçeğe parmak basmaktadır.

 

Dağların yürütülmesi, onların kökünden sökülmeleri, atılmaları ve havaya savrulmaları anlamına gelebilir. Nitekim başka bir surede şöyle denmektedir:

"Ey Muhammed! Sana dağlara ilişkin soru soruyorlar. De ki: `Rabbim onları yerlerinden ufalayıp savurur."(Taha 105)

"Dağlar ufalandıkça ufalanıp ta toz duman haline geldiği zaman." (Vakıa 5)

"Dağlar yürütülüp, serap oldukları zaman." (Nebe 20)

Bu ayetlerin hepsi dağlara isabet edecek olan olaya işaret etmektedir. Bu olay dağların sağlamlığını, köklülüğünü, kenetlenmelerini ve karanlığını alıp götürecektir. Bu olayın başı yere isabet edecek olan ve Kur'an'ın kendisinden şu şekilde söz ettiği sarsıntı ve deprem olabilir.

"Yer dehşetle sarsıldıkça sarsıldığı ve içindeki ağırlıklarını dışarıya çıkardığı zaman." (Zilzal 1-2) Bunların hepsi o uzun günde meydana gelecek olaylardır.

 

"Develer gebeliğinin onuncu ayındaki kendi haline bırakıldığı zaman"

Ayette geçen "işar" kelimesi gebeliğinin onuncu ayına girmiş dişi deve demektir. Bu o dönemde Arapların sahip olduğu en güzel ve en değerli hayvandı. Ve bu halde o develerin en pahalısıydı. Zira bu durumda süt ve yavru vermek üzere idi. Yararı yakındı.

İşte bu korkunç olayların meydana geleceği günde bu develer dahi önemsenmez, salıverilir, hiçbir değerleri kalmaz ve hiç kimse onlarla ilgilenmez.

Bu ayetle ilk olarak muhatab olan Arap burada sözü edilen deveyi hayatta eşine rastlanmadığı bir musibete uğramadan salıvermez ve ondan elini çekmezdi!

 

"Yabani hayvanlar bir araya toplandığı zaman."

Bu yabani ve ürkek hayvanları bile meydana gelen olaylar korkutmuş ve ürkütmüştür. Hepsi bir araya gelip birbirinin yanına sokulmuştur. Dağların ve vadilerin arasında yayılmışken korkudan bir araya gelmişler. Birbirlerinden kaynaklanan korkularını unutmuşlar ve yırtıcı özelliklerini yitirmişlerdir. Şaşkın bir halde önlerine geldikleri şekilde kaçışıyorlardı. Alışageldikleri şekilde inlerine ve yuvalarına sığınmıyorlar, yırtıcı özelliklerinin gereğini yapıp da avlarının peşinden gitmiyorlar.

Bu korku ve dehşet sözkonusu hayvanların karakterlerini ve özelliklerini dahi alıp götürmüştür!

Bu durumda insanlar o çetin korku gününde ne yaparlar acaba?!

 

DENİZLERİN KAYNAMASI

Denizlerin kaynatılmasına gelince, bu onların sularla dolması anlamına gelebilir. Bu sular, yerin ilk oluşumuna ve kabuğunun soğumasına eşlik ettiği ileri sürülen taşkınlara benzer büyük taşkınlardan meydana gelebilir. Nitekim Naziat suresinde bunlardan söz etmiştik.

Bu sular aralarındaki engellerin kalkmasına yol açacak depremlerin ve volkan patlamalarının sonucunda onların birbirleri

ne girmesi ile de gerçekleşebilir. Kaynamaların ve patlamaların anlamına da gelebilir. Nitekim başka bir surede deniyor ki: "Denizler patladığı zaman," (İntifar 3)

Yani bu onun elementlerinin patlaması ve ondaki hidrojen ve oksijenin birbirinden ayrılmasıdır. Ya da atomun patladığı gibi denizin tüm atomlarının patlamasıdır. Hiç şüphesiz atomların patlaması daha korkunçtur. Denizin kaynatılması, bunlardan başka bir şekilde de olabilir. Bu meydana geldiğinde boyutları tasavvur dahi edilemeyecek büyüklükte korkunç ateşler, denizlerden yükselmeye başlar. Çünkü atom ve hidrojen bombasından belli sayıdaki birkaç atomun patlamasının ne korkunç olaylara yol açtığını bütün dünya bilmektedir. Denizin atomları bu şekilde veya başka bir şekilde patladıkları zaman insanın gücü bu korkunç olayı düşünmekten aciz olur. Bu geniş, uçsuz bucaksız denizlerden yükselen korkunç cehennemi insan zihninde tasavvur bile edemez!

 

Nefislerin çiftleşmesi ise, insanların tekrar yaratılmasından sonra ruhlarının ve bedenlerinin birleşmeleri anlamına gelebilir. Aynı cinsten olan bütün ruhlar grubunun grup halinde bir bütün içine yerleşmesi de olabilir. Nitekim başka bir surede deniliyor ki:

"Siz de üç çift olduğunuz zaman." (Vakıa 7) Yani üç sınıfa ayrıldığınız zaman. Bu üç sınıf da yaklaştırılmış olanlar, sağda kalanlar ve solda kalanlardır. Nefislerin çiftleştirilmesi aynı türden kümelenmeler şeklinde olabilir.

 

KADININ ONURLANDIRILMASI

"Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kız hangi günahı yüzünden öldürüldü? diye."

Cahiliye döneminde insanlığın vicdan düzeyi alçaldığından kız çocuklarını utanma veya fakirlik korkusu ile diri diri toprağa gömme geleneği yaygınlaşmıştı. Kur'an bu gelenekten söz ederken cahiliyenin bu iğrenç yüzüne ışık tutmaktadır. islam Arapları cahiliyenin alçaklığından kurtarmak amacı ile geldiği gibi bütün insanlığı da kurtarmaya gelmiştir. Yüce Allah bu geleneğe ilişkin olarak buyuruyor ki:

"Onlardan birine kız çocuğu olduğu müjdesi verildiğinde üzüntüden yüzü simsiyah kesilir. Aldığı kara haberden dolayı tanıdıklarına görünmekten kaçınır. Aşağılanmaya katlanarak onu Alıkoysun mu, yoksa toprağa mı gömsün diye düşünür. Baksana ne kötü hüküm veriyorlar." (Nahl 58-59)

Diğer bir surede buyuruyor ki:

"Ama onlardan birine Allah'a isnat ettikleri kız çocuklarının müjdesi geldiğinde üzüntüden dolayı yüzü simsiyah kesilir demek süs ve nimet içinde yetişen ve savaşta fazla bir etkisi olmayan olanı Allah'a yakıştırıyorsunuz öyle mi?" (Zuhruf 17)

 

Üçüncü bir yerde buyuruyor ki:

"Yoksulluk kaygısı ile çocuklarınızı öldürmeyin. Onların da sizin de rızkınızı veren biziz. Onları öldürmek ağır bir suçtur." (İsra 31)

Toprağa gömme olayı, acımasız bir şekilde gerçekleşiyordu.

Çünkü kız çocuğu diri olarak gömülüyordu. Bu konuda onlar hayli ileri metodlar geliştirmişlerdi! Onlardan bazıları kız çocuğu olduğu zaman altı yaşına kadar kendisine dokunulmazdı. Sonra annesine derdi ki;

"Kızın üstünü başını yıka, güzel elbiselerini ve süslerini tak. Onu anneannesine götüreceğim." Kızı alır daha önce çölde kazdığı çukurun yanına götürür. Kuyunun yanına vardıklarında “kuyunun içine bak” der, sonra onu birden içine iterdi ve üzerine toprak doldururdu. Bazıları ise doğum sırasında sancılar gelmeye başladığında onun annesini, kazılmış bir çukurun yanına götürürlerdi. Doğan çocuk kız ise hemen oraya atılır ve hemen üzerine toprak atılırdı. Erkek olursa alıp eve getirirlerdi. Bazıları ise kız çocuğunu öldürmemeye niyet eder, her türlü eziyete maruz bırakır, hayvan otlatacak yaşa geldiğinde yünden veya kıldan yapılmış bir aba giydirerek yaylaya gönderir, develerini yaydırırdı.

Kızlarını öldürmeyen ve onları çobanlığa da göndermeyenler ona kötülük ve eziyetin tadını başka şekillerde tattırırlardı. Bu kız evlenip kocası öldüğünde, kocasının en yakını onun üzerine elbisesini atardı. Bu hareketin anlamı, insanların onunla evlenmelerini engellemekti. Ondan sonra hoşuna giderse onunla evlenirdi. Onun isteğine ve iradesine danışılmazdı. Eğer hoşuna gitmezse ölünceye kadar onu bekletir mirasını alırdı. Bu durumlarda kadın fidye vererek kendisini kurtarma çarelerine de başvurabiliyordu. Bazıları ise kadını boşar ve istediği adamdan başkası ile evlenmemesini şart koşardı. Yoksa evlendiği sırada mehrin hepsini geri alacağını söylerdi. Bazıları ise kocası öldüğünde eşini, küçük bir çocukları için bekletirler, çocuk büyüyünce onu alırdı. Bazı adamların evinde yetişen yetim kız çocukları olurdu. Onlar hakkında bu adam söz sahibi idi. Onu evlenmekten alıkoyardı. Ya karısı ölüp kendisi onunla evlenirdi veya güzelliğine veya malına göz koyduğu için küçük oğlu ile evlendirir veya karısı öldüğünde onunla evlenirim düşüncesi ile bu yetim kızı evlenmekten alıkoyardı.

İşte cahiliyenin çeşitli açılardan kadına bakış açısı buydu.

Ta ki islam gelinceye kadar.

İslam bu gelenekleri şiddetli şekilde çirkin bulup mahkum etti.

Kız çocuklarını öldürmeye son verdi ve bu işi sert biçimde reddetti.

Bu konuyu kıyamet gününde kendisinden sorguya çekilecek meseleler arasına soktu. Böyle evrensel yıkımların, yıkılışların dehşetini dile getirirken bu büyüklükte olaylardan biri imiş gibi onu da dile getirmekte ve şöyle demektedir:

"Ve sorulduğu zaman diri diri toprağa gömülen kıza; hangi suçtan ötürü gömüldü?' diye"

Peki onu gömen adamın hali nice olacaktır?!

Cahili bir ortamda kadının, onur ve şeref kazanması mümkün değildi. Tüm insanlığın onurlandırıldığını ve kadını ile erkeği ile her insana saygı duyulmasını isteyen Allah'ın şeriatı ve sistemi olmasa idi, kadın o halde kalacaktı. İslam her insana yüce ve ulu Allah'ın ruhundan bir soluk taşıdığı için değer kazandırmıştır. İşte kadının şerefi de bu kaynaktan geliyordu.

Yani İslam'ın getirdiği değerden. Yoksa çevrenin herhangi bir faktöründen değil.

Yerden değil gökten gelen değerlerle desteklenip insanın doğuşu kadında gerçekleştiğinde, şeref, haysiyet ve itibar elde etti. Kadının değerini ve kıymetini artık aileye karşı sorumluluklarını ve maddi kazanç sağlamasını ölçü alarak değerlendirmek ve onu bu konudaki zayıflığı yüzünden değersiz saymak sözkonusu değildi.

Çünkü bu göğün değerlerinden değildi ve göğün ölçüsünde bir ayrılığı yoktu. Asıl önemli olan insanın Allah'a bağlı olan onurlu ruhu idi ve bu konuda kadın ile erkek aynı idi.

 

Bu dinin Allah tarafından gönderildiğini ve peygamberin getirdiği sistemin vahiy yoluyla ona bildirildiğini ispat etmek gerekirse kadının konumunda meydana gelen bu değişiklik, onun şaşmaz delilleri arasında sayılmalıdır. Çünkü o zaman kadının bu kadar onurlandırılacağını gösteren bir tek işarete dahi rastlanmıyordu.

Çevreye hükmeden faktörlerin hiçbiri özellikle iktisadi şartlar buna hiç müsait değildi.

Eğer ilahi sistem yeryüzünün tüm etkenlerinden, özellikle cahili çevre şartlarından bağımsız bir şekilde bu gelişmeyi sağlasaydı kadının hali öyle devam edecekti. islam kadının konumunu yeniden belirledi. Kadının bu konumu katıksız semavi değerlerle ve katıksız semavi ölçülerle ilgili idi.

 

AMEL DEFTERLERİ

"Siciller açılıp yayıldığı zaman."

Bu defterler amel defterleridir. Onların yayılması, açılmaları ve okunmaları gizli kapalı hiçbir şeylerinin kalmaması anlamına gelir. Bu açıklık insanlara daha ağır ve daha zor gelmektedir. Örtülü, kirli nice işler vardır ki bizzat onu işleyen kişilerin onları hatırlamaları dahi kendilerini utandırır. Onların açıklanması halinde titrer.

Onların açıklanmasından endişe eder ve onlar karşısında erir! İşte bütün bu gizli kapalı işler o günde yayılacak ve göz önüne serilecektir!

Bu yayılma ve açıklama kıyamet günündeki korku türlerinden biridir.

Ayrıca değişimin önemli özelliklerinden biridir. Öyle ki saklı olan ortaya çıkıyor, gizli olan açıklanıyor ve gönüllerde gizli olan dışarıya vuruluyor.

Gönüllerdeki gizliliğin ortaya çıkarılmasının karşısında onun gibi bir sahne evrende de yer Alıyor.

 

"Gök kubbe yıkıldığı zaman." Bu kelimenin ilk çağrıştırdığı şey başımızın üzerinde bulunan şu yüksek kubbedir. Ayette geçen "kuşitat" kavramı göğün yok olması demektir. "bu, nasıl meydana gelir, hangi yolla olur" bu konuda kesin bir şeye ulaşma imkanı yoktur.

Ama biz şöyle düşünebiliriz. Bugünkü evrensel şartları değiştiren herhangi bir sebep sonucu insan başını kaldırıp baktığında üstündeki kubbeyi göremeyecektir

Çünkü bunu sağlayacak şartlar değişecektir. İşte bu kadarlık bir yorumda yeter.

Bu korkunç ve müthiş günün sahnelenmesine ilişkin son adımda geliyor:

 

 

"Cehennem kızıştırıldığı zaman ve cennet yaklaştırıldığı zaman."

Yani cehennem yakılıp kızıştırıldığında, alevleri, ateşi ve sıcaklığı arttırıldığı zaman...

Cehennem "nerede nasıl yakılır, nasıl kızdırılır ne ile yakılır?" Bu konuda hiçbir bilgimiz yoktur. Sadece Allah'ın şu sözü hariç:

"Onun yakıtı insanlar ve taşlardır." (Bakara 24)

Bu ise cehennemlikler oraya atıldıktan sonradır. Ondan önce ise onun nasıl olduğunu ve yakıtının ne olduğunu sadece Allah bilir!

 

Bu sırada cennet yaklaştırılacak.

Kendilerine cennet vaadedilenlere görünmeye başlayacak, oraya girmenin kolaylığı, içine dalmanın basitliği ortaya çıkacaktır. Çünkü cennet artık yaklaştırılmış, yakına getirilmiş ve hazırlanmıştır. Sözcük cennetin sanki yavaş yavaş kayıp geldiğini veya ayakların ona doğru kaydığını ifade eder gibidir.

Kainat sisteminde canlıların ve cansızların durumlarında bütün bu korkunç olaylar meydana geldiği sırada herkesin yaptığı işler ve bugün için yaptığı hazırlık hakkında şüphesi kalmaz.

Allah'ın huzuruna ne ile geldiği ve hesap için ne hazırladığını çok iyi bilir.

 

"Herkes ne getirdiğini görecektir."

Her insan bu korkunç günde ne getirdiğini, neyin lehinde, neyin aleyhinde olduğunu bilir. Bu korkuyu kendisini kuşatıp üzerini bürüdüğü zaman bilir, öğrenir. Fakat önceden hazırladığı şeylerin hiçbirini değiştiremez. Ne onları arttırabilir ne de eksiltebilir.

Öğrenir fakat artık o alıştığı, hayatında ve düşüncesinde beraber olduğu her şeyden ayrılmıştır. Kendi dünyasından ayrılmış, dünyası kendisinden kopmuştur artık. Herşey değişmiş, herşey başkalaşmıştır. Değişmeyen ve başkalaşmayan Allah'ın yüce yüzü dışında hiçbir şey kalmamıştır.

Gönüllerin Allah'ın yüce yüzüne yönelmeleri ve bütün bir kainatın değişip başka şekil aldığı bir sırada onun yüce yüzünü bulmaları ne güzel olurdu.

http://www.sevde.de/Kuran-Tevsiri/Kuran_Tefsiri.htm

::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::::

 

Elmalılı Hamdi Yazır’ın açıklaması:

 

İmam Ahmed, Tirmizî ve Hâkim'in İbnü Ömer (r.a)'den rivayet ettiklerine göre Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

"Her kim Kıyamet gününe gözüyle görüyormuş gibi bakmayı arzu ederse ve sûrelerini okusun."

 

(İzeş-şemsu kuvvirat) “O güneş dürüldüğü vakit.”

Burada zaman edatı olan (izaa) ile on iki olay zikredilmiş, cevabında

(‘Alimet nefsun maaaa ahdarat.) “Her nefis ne getirdiğini bilecektir.” denilmiştir.

 

Bu on iki olay şunlardır: 1. Güneşin dürülmesi, 2. Yıldızların bulanması, 3. Dağların yürütülmesi, 4. Kıyılmaz malların bırakılması, 5. Vahşi hayvanların toplanması, 6. Denizlerin ateşlenmesi, 7. Nefislerin eşleştirilmesi, 8. Diri diri gömülen kıza sorulması, 9. Amel defterlerinin açılması, 10. Göğün sıyrılıp açılması, 11. Cehennemin kızıştırılması, 12. Cennetin yaklaştırılması.

 

Bunlar bir kısmı ilk üfürme ile dünyada, bir kısmı ikinci üfürme ile ahirette olmak üzere kıyamet gününün en korkunç manzaraları ve anlarıdır.

 

1. GÜNEŞİN DÜRÜLMESİ: Tekvir aslında yuvarlak şekle sokmak ve toplamak mânâlarıyla ilgili olarak sarık sarar gibi yuvarlanmasına dürüp sarmak ve bohçalamak mânâsınadır. Bir de bizim devirmek ve kürümek dediğimiz gibi yıkıp atmak mânâsına gelir. Razî tefsirinde yazıldığı üzere bazıları Hz. Ömer'den gelen bir rivayete dayanarak kör etmek körletmek mânâsına olduğunu da söylemişlerdir. (Fahru’r-Razi; XXXI; 67)

Bunların mechûl (edilgen) şekli olarak tekvir olunmak da dürülüp sarılmak veya devşirilip atılmak veya kör letilmek demek olur.

 

Güneşin dürülmesi iki mânâda anlaşılabilir.

Birisi, uzaktan düz görünen güneş yuvarlağının etrafı kabuk bağlayıp bir bohça gibi sarılarak ışığının sönmesi ve körlenmesi demek olur ki bu hakikattır. Veya güneş tutulduğu zaman olduğu gibi gözden kaybolmasıdır. Bu da mecazdır.

İkincisi, güneş kütlesinin bizzat kendisinin ortadan kaldırılıp atılması demek olur ki, bu mecazi bir mânâdır. Zira bir elbise kaldırılacağı zaman dürülüp de kaldırılmak âdet olduğundan, dürülmek, gerekli olma ilgisiyle, yok etme mânâsından mecaz olur. Tekvirin ikinci mânâsı olan yıkıp atmak, bu mânâda

hakikat demektir.

Üçüncü mânâ olan köreltmek ise, öncekinin aynı demektir.

 

Şu halde "tekvir-i şems" şu iki mânâdan birini taşımaktadır. Ya ışığının sönmesi veya kütlesinin kaldırılıp görünmez olması. Onun için tefsirler de başlıca bu iki mânâ üzerinde yürümüşlerdir.

Konuyla ilgili rivayetler:

İbnü Abbas'tan gelen bir rivayette tekvir-i şems, güneşin Arş'a katılması, bir rivayyette de karanlık olmasıdır.

Mücahid, Katade ve Hasen'den: Işığının gitmesidir.

Yine Mücahid'den gelen bir rivayette, çöküp yok olmasıdır.

Rebi' b. Heysem'den: Güneşin atılmasıdır.

Ebu Salih'ten: Ters döndürülmesidir.

Kurtubî de şöyle der: Başa sarık dolanır gibi dürülür, sonra ışığı giderilir, sonra da atılır.(Kurtubi; XIX; 227)

Güneşin, ışığının sönmesi suretiyle tekviri, onda yerkürenin döşenmesi gibi bir kabuk tabakasının oluşması ve dolayısıyla yeni ve büyük bir yerkürenin oluşturulması demek olacağına göre, daha büyük bir güneş yaratıldığı takdirde orada da yerküremizdekine benzer fakat çok geniş bir yaşama yeri başlamış olabilirse de o güneşi hiç nazar-ı itibara almadan bildiğimiz güneşin gerek sönmesi ve gerekse kütlesinin yok edilip giderilmesi anında yerküremizdeki hayatın ve güneşten ışık alan gezegenlerin derhal söneceği açıktır.

İşte (İzeş-şemsu kuvvirat) evvela bu dehşeti ifade ediyor.

Bununla beraber bu tekvir, biz insanların dışında olan bir olay olduğu gibi, sırf içimizdeymiş gibi bir nitelikte de olabilir.

Hele hayat ve eşyanın bizim üzerimizde bıraktığı iz ve görüntü özellikle ruhumuzun yetenek ve faaliyetleriyle ilgili olmasına göre, ruhların bedenlerinden ayrılması halinde de "tekvir-i şems" meydana gelmiş olur.

 

 

2. YILDIZLARIN BULANMASI:

(Ve izen-nucuumunkederat.)  “Yıldızlar bulandığı zaman.”

İnkidâr, bulanmaktır. Bunda da iki mânâ rivayet edilmiştir.

Birisi, nurlarının parlaklığı bozulup sönmesi, silinmesi, (feizen-nucuumu tdumiset)“Yıldızlar silindiği vakit.” (Mürselat, 77/8) âyeti de bunu açıkça göstermektedir.

Birisi de, (fe iza’l-kevaakibu’n-teserat) “Yıldızlar döküldüğü vakit.”(İnfitar, 82/2) buyrulduğu üzere saçılıp dökülmeleridir.

Buhârî yalnız bunu rivayet etmiş, tefsirciler de çoğunlukla bunu tercih etmişlerdir.

Râzi şöyle der: Çünkü inkidârda asıl olan dökülmektir.

İmam Halil demiştir ki: "Ard arda gelip d öküldüler" mânâsına denilir.

Kelbî de şöyle demiştir: O gün gök yıldız yağdıracak, gökte yıldız kalmayıp düşecektir.

Mülk Sûresi'nde geçtiği üzere Atâ demiştir ki: Çünkü yıldızlar, gök ile yer arasında kandillerde nurdan zincirlerle asılıdır. Bu zincirl er meleklerin ellerindedir. Gök ve yerde bulunanlar ölünce o zincirler meleklerin ellerinden düşecektir.

 

Bunları bizim anlayabileceğimiz şekilde ifade edecek olursak şöyle demek olur:

Güneşin ışığı söndüğü zaman kuşku yok ki Ay ve gezegenler gibi ondan ışık alan yıldızlar tamamen bulanıp sönecektir.

Sonra güneş küresi yani güneşin kütlesi patlayıp atılarak yok olduğu zaman da cisimlerin dengesini tutan ve nurdan zincirler diye tabir edilmiş bulunan genel cazibe ve çekim yok olarak âlemin dengesi bozulmuş olacağından gökte yıldızlar alev yağmurları halinde dökülüp düşüşmeye başlayacaktır.

 

Türkçe'de “bulanma” tabiri, inkidâr kelimesi gibi, yukarda anlatılan iki mânâyı da ifade edebileceği kanaatiyle meâlde "yıldızlar bulandığı zaman" denilmekle de bu mânâlar anlaşılabilir zannederim.

 

 

3. DAĞLARIN YÜRÜTÜLMESİ:

(Ve ize’l-cibaalu suyyirat.) “Dağlar yürütüldüğü zaman”

yerkürenin zelzele ve depremle sarsılıp patlayarak dağların yün gibi atıldığı, yerleri serap gibi olmak üzere başlar üzerinden geçen bulutlar gibi göğe fırlatılıp toz halinde serpildiği andır. (Hâkka Sûresi'nde geçen “yer ve dağlar kaldırıldı”(Hâkka, 69/14) âyetinin tefsirine bkz.)

Ecel gelip de ilâhî hikmet dünyada yaşayanların yaşadığı âlemin yıkılmasını, yer ve gök düzeninin başka bir düzene değişmesini gerektirdiği zaman bunlar olacak ve o değişim ile varılacak olan diğer âlemde bu kütle ve cisimler kalmıyacak, başka bir düzen kurulacaktır.

Düşünmeli ki Güneşin dürüldüğü, yıldızların bulanıp döküldüğü ve

ve yerkürenin parçalanıp dağlarının yürütüldüğü bu zamanlarda hayatta olanları ne büyük bir korku ve dehşet saracaktır.

Hiç kuşku yok ki o zaman en kıymetli mallar boş bırakılacaktır. Onun için:

 

 

4. KIYILMAZ MALLARIN BIRAKILMASI:

(Ve ize’l-‘işaaru ‘utdtılet.) “Kıyılmaz mallar bırakıldığı zaman.”

İşâr, uşerâ kelimesinin çoğuludur. Nifâs ve nüfesa gibidir.

Uşerâ, "onlarlı" demek gibi olup Araplar on aylık gebe deveye doğuruncaya kadar bu adı verirler. Onlara göre bunlar, kendilerinin en kıymetli mallarıdır.

Bu şekilde bunun çoğulu olan ışâr sürüsü bazı yeni doğurmuş, bazısı doğurmak üzere bulunan ve en çok bakılması, gözetilmesi gereken en kıyılmaz mallar demek olur.

Bunların bırakılmasından maksat ise çobansız, bakımsız, başıboş bırakılıvermesidir. Zira yüz gösteren korkunç kıyamet olayları içinde sahipleri böyle en kıymetli mallarını bile başıboş bırakırlar.

Çünkü o gün, “O günde ne mal fayda verir ne oğullar. Ancak Allah'a selim bir kalp ile varan başka.” (Şuara, 26/89) diye nitelenen bir gündür.

 

Razî'nin yazdığına göre bazıları, âyette sözü edilen “ta'til-i ışâr”ın, bulutların kurumasından, yağmurların kesilmesinden kinaye olduğunu söylemişlerdir.(Fahrü’r-Razi; XXXI; 68) Çünkü Araplar bulutu, yağmur yüklü olduğu için hamilelere benzetirler. Bu mânâ mecaz olmakla beraber dağların yürütülmesiyle münasebeti de vardır.

Alû sî'nin nakline göre, bazıları da, "ziraat olunur, öşrü, vergisi alınır arazi", bazıları ise, “diyâr” yani yurtlar demiştir. (Alusi; XXX; 65)

Bunlar kıymetli, kıyılmaz malların bırakılması mânâsı içinde vardır.

Kurtubî demiştir ki: Kelâm, durumun dehşetini tasvir için temsil üzere söylenmiştir. Çünkü o zaman ne kıymetli mal vardır, ne de bunların bırakılması söz konusudur. Mânâ şudur: Böyle deve sürüleri olsa, sahipleri onları bırakır, kendileriyle meşgul olurlardı.

Bununla beraber âyetler sıralamayı gösteren "fâ" ile değil de "vav" ile birbirlerine bağlanmış olduğundan bunlar, dağlar yürütülmeden önce ve yerkürede sarsıntıların başladığı sırada olabilir. O zaman deve sürüleri de, yurtlar da, diğer kıymetli mallar da mevcut iken dehşetler içinde hepsi başıboş bırakılır. Şu da öyle olmalıdır:

 

5. VAHŞİ HAYVANLARIN TOPLANMASI:

(Ve ize’l-vuhuuşu huşirat.)  “Vahşi hayvanlar toplandığı zaman.”

VUHÛŞ, vahşi hayvanlar mânâsına olup "vahş" kelimesinin çoğuludur. Vahş, tekil olan vahşî kelimesinin cins ismidir. İnsana yakın olmayan kara hayvanlarına bu ad verilir. Ehlî ve evcilin zıddıdır. Dilimizde yabani diye de söylenir.

Bunun, önceki âyette geçen "develer"le münasebeti evcile karşılık yabaninin söylenmiş olmasıdır. Bu münasebetle "vâv" ile birbirlerine bağlanmalarında bu zıtların b ir araya getirilmesi var demektir. Bundan dolayı maksat, evcil ve yabani mutlak olarak hayvanların toplanması denilmiştir. Bu da üç şekilde tefsir edilmiştir:

Birincisi, her taraftan canlıları saran o korku ve dehşet içinde hayvanların, öteden beri korka geldiği şeyleri unutarak deliklerinden ve yuvalarından çılgıncasına fırlayıp ne birbirlerinden ne de insanın saldırısından çekinmeksizin bir araya toplanması demektir ki, kıyamet alâmetlerinden olmak üzere ilk üfürmeden önce insanları ve hayvanları sü r üp sevkedecek olan ateş çıktığı vakit olacaktır.

İkincisi, hayvanların toplanması, ölüm ve helakte toplanmalarıdır denilmiştir. Çünkü kıtlık çıktığı yıl (haşerathumüs-süneh)denilir ki, “kıtlık helak etti” demektir.

Üçüncüsü, Katade ve daha başkalarından rivayet olunduğu üzere vahşi hayvanların toplanması, hayvanların da kısas için diriltilip mahşer yerine toplanmalarıdır. Müslim ve Tirmizî'de Ebu Hureyre'den rivayet olunduğu üzere Resulullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Muhakkak hakları sahiplerine vereceksiniz. Hatta boynuzsuz koyunun boynuzlu koyundan kısas yoluyla hakkı alınacak.”(Müslim; Birr; 60; Tirmizi; Kiyamet; 2; Ab Hanbel;II; 235,301,323,372,411)

Ahmed b. Hanbel'in rivayetinde: “Ve hatta karınca karıncadan hakkını alacak.”

Katade de bu âyette demiştir ki, “Her şey, hatta sivrisinek kısas için haşr olunacak.”

Razî de tefsirinde şöyle der: Mutezile demiştir ki: Yüce Allah o gün hayvanların hepsini toplayacak ki, dünyada ölüm, öldürme ve diğer yollarla onlara gelmiş olan elemlerin karşılığını versin. Ondan sonra bir kısmını cennette bırakmak isterse, cennette kalmaları iyi olduğu takdirde yapar. Dilerse, haberde geldiği gibi yok eder.

 

Biz ehl-i sünnetin âlimlerine göre ise

yüce Allah üzerine “buna hak kazanmıştır” diye hüküm vermek suretiyle bir şey vacip olmaz. Fakat o vahşi hayvanların hepsini toplayacak da boynuzsuzun boynuzludan hakkı alınacak. Sonra onlara “ölün!” denecek, ölecekler. Bazıları, ‘İnsan ve cinden başkası yükümlü olmadığı için haşr olunmaz.’ demişlerdir.

Fakat Tirmizî hadîse ‘hasen sahih’ demiştir.

Şu kadar varki o hadis, bu âyetin tefsiri mahiyetinde söylenmiş değildir. Burada vahşi hayvanların haşri, kıyılmaz malların bırakılması ile denizlerin ateşlenmesi arasında zikredilmiş olmasına göre de bu haşrin sorusu gibi tekrar dirildikten sonra değil, dünyada olacak olaylar sırasında olması açık görünür. Onun için birinci mânâ tercihe layıktır.

Hadis, ilâhî adaleti ayrıca bir beyan olarak sahihtir. Fakat bu, âyetin onunla tefsir edilmesini gerektirmez. Ancak bu âyet onu da hatıra getirebilmek itibariyle o mânâ da düşünülebilir.

Çünkü “vâv” ile iki cümleyi birbirine bağlamak, arada bir sıralama bulunmuş olmasını gerektirmez.

 

6. DENİZLERİN ATEŞLENMESİ:

(Ve izelbihaaru succirat.) “Denizler ateşlendiği zaman.”

Tescir, alevli ateşle fırın kızdırmak ve doldurmak mânâlarına gelir. Burada da bu iki mânâdan hareketle üç şekilde tefsir edilmiştir:

 

Birincisi, denizlerden volkan halinde ateşler çıkarak sularının çekilmesi ki, Buhârî'de Hasen'den, “Bir damla su kalmayacak.”(Buhari; Tefsiru sureti; 81) diye rivayet edilmiştir.

İkincisi, Mücahid'den rivayet edildiği üzere “doldurmak” mânâsıdır ki bu da iki şekilde düşünülmüştür. Birisi, önceki mânâ gibi ateşle doldurulmuş olması; birisi de

(fe ize’l-bihaaru fuccirat)“Denizler yarılıp birbirine karıştığı vakit.” (İnfitâr, 82/3) âyetinden açıkça anlaşıldığı üzere, denizlerin yarılıp akıtılarak yerkürenin her tarafını bir deniz halinde istila et m esidir ki, zelzeleler ve volkanlarla yerkürenin çalkandığı ve dağların yürütüldüğü an ile birliktedir. Bu üç mânâ Buhârî'de de özetle nakledilmiştir.

 

Bir de İbnü Atiyye Tefsiri'nde yazıldığı gibi denilmiştir ki; tescirin, sâcurdan türetilmiş olma ihtimali vardır. Sâcur, köpeğin boynuna bağlanmak için geçirilen toka ve tasma demek olduğundan,tescir, toka takmak veya tasma geçirmek mânâsıyla zaptedip malik olmaktan mecaz olarak denizlerin o çalkanma halinde abluka edilmiş gibi zaptedilip bağlanmasını ifade eder.(Alusi; XXX; 66-ibnü Atiyye’den naklen)

Abd b. Humeyd ve İbnü Münzir Ebu Aliye'den şöyle rivayet etmişlerdir: Bu sûreden altı âyet dünyada ve insanlar bakarlarken, altısı da ahirettedir.

(İzeş-şemsu kuvvirat)… (Ve izelbihaaru succirat.) Güneşin dürülmesi... denizlerin ateşlenmesi dünyada;

(Ve izen-nufuusu zuvvicet.)….(Ve izelcennetu uzlifet.)
Nefislerin eşleştirilmesi... cennetin yaklaştırılması, bunlar da ahirettedir.

 

İbnü Ebi'd-dünya, İbnü Cerir ve İbnü Ebi Hatim de Übeyy b. Ka'b'tan şöyle rivayet etmişlerdir: Altı âyet kıyamet gününden evvel insanlar çarşı ve pazarlarında ikendir:

Güneşin ışığı gider, o haldelerken yıldızlar bulanır, dağlar düşmeye, yerküre hareket ve sarsıntı ile çalkanmaya başlar. Bunun üzerine korkudan cinler insanlara, insanlar cinlere bağırıp çağırır. Hayvanlar, bütün vahşi kuşlar karışıp birbirine girerler, kıyılmaz mallar bırakılır. Cinler insanlara, ‘size bir haber getirelim’ deyip denize fırlarlar. Bakarlar ki deniz ateş olmuş, alevler içinde. O haldelerken yer bir çatlayış çatlar, bir rüzgar gelir hepsini öldürür.

 

Bazıları, ‘ilk altı, iki üfürme arasındadır. Dünyada diyenlerin maksadı da budur’ demişler; bazıları ‘bunlar ilk üfürmeden önce, sonrakiler ikinci üfürmeye kadardır’ demişler.

Bununla beraber bu sonuncuların muradı da gaye mugayyaya dahil olarak ikinci üfürmeyi de kapsamış olmalıdır. Çünkü suâl sonradır.

 

7. NEFİSLERİN EŞLEŞTİRİLMESİ:

(Ve izen-nufuusu zuvvicet.)  “Nefisler eşleştirildiği zaman.”

Nüfûs, bilindiği gibi nefs'in çoğuludur. Nefis de kişi ve can mânâlarına gelir. Nitekim, "şurada şu kadar nüfûs var" dediğimiz zaman, şu kadar kişi veya şu kadar can var demek olur.

Tezvîc de; e şi eşe, dengi denge, benzer ve yaşıtları birbirine katıp bir yere getirmek, çatmak, çiftleştirmek, kısacası sınıflandırmak ve birleştirmek mânâlarını ifade eder.

Bunun tefsirinde başlıca iki rivayet vardır.

Birincisi: Saffât Sûresi'nde "Zalimleri ve eşlerini toplayın." (Sâffat, 37/22) ve Vâkıa Sûresi'nde “Siz üç sınıf olduğunuz zaman, amel defterleri sağlarından verilenler; ne mutlu insanlardır, amel defterleri sağlarından verilenler! Amel defterleri sollarından verilenler; ne mutsuz insanlardır, amel defterleri sollarından verilenler! İmanda en ileri geçenler

ise...”(Vâkıa, 56/7-10) âyetlerinin ifade ettiği mânâ üzere şu rivayetlerle izah edilmiştir:

Buhârî'de: Hz Ömer “cennetlik ve cehennemlik nefisler benzerleriyle bir araya getirilir.” dedi. Sonra âyetini okudu.

İbnü Cerir ve daha başka tefsirlerde şöyle yazılıdır:

Numan b. Beşir (r.a) demiştir ki: Ömer b. el-Hattâb hutbe okuyordu, dinledim. (Vakıa 7-10) âyetini okudu. Sonra (Ve izen-nufuusu zuvvicet.) âyetini okudu ve daha sonra

-         Bazı eşler cennette, bazıları cehennemdedir, dedi.

 

Yine Numan b. Beşir merfu olarak Hz. Peygamber (s.a.v)'den rivayet ederek şöyle demiştir: “durebâ” (sınıflar ve benzerleri)dır, yani,

‘Herkes, kendisi gibi amel eden her toplulukla beraberdir’ dedi. Zira yüce Allah: buyuruyor ki, bunlar ‘durebâ’ dır dedi.

DUREBÂ, sınıf ve benzer mânâsına gelen "darîb"in çoğulu olarak sınıflar ve benzerleri demektir. Yani "ezvâcen selâse" âyetinde geçen "ezvâc", fertleri birbirine benzeyen sınıf mânâsına "zevc" in çoğulu olduğu gibi burada da tezvîc, aynı mânâdan sınıflandırmak demek olup  (men teşebbeh bi kavmin fe huve min hum)"Kim bir topluluğa benzerse o da onlardandır." mânâsı üzere herkes amelde benzerleriyle, iyiler iyilerle, kötüler kötülerle dizilip haşrolunacağı vakit demek olur.

 

Diğer rivayetler de şöyledir. İbnü Abbas'tan: "insanlar üç sınıfa ayrıldığı vakit",

Mücahid'den: İnsanlar içinde benzerler birbirleriyle toplandığı vakit"

Katâde'den: “Her insan kendi tarafına; Yahudiler Yahudilere, Hıristiyanlar Hıristiyanlara katıldığı vakit”

Rebi b. Haysem'den: “Herkes sahip olduğu ameliyle haşrolunur: Kişi, sahip olduğu ameliyle beraber gelir.” diye rivayet edilmiştir ki, bütün bunlarda nüfûs kelimesi kişiler; tezvic kelimesi de iyi ve kötü amelde benzer olanları bir araya toplayıp sınıflandırmak mânâsına olarak

“O gün bütün insanları önderleriyle çağıracağız. O gün kime kitabı sağından verilirse, onlar kitaplarını okuyacaklardır.”(İsra, 17/71) mânâsı üzere insanların, iyi ve kötü amelde peşlerinden gelenleri ve birbirlerine benzerleri ile sınıf sınıf, bölük bölük mahşere çağrılıp büyük mahkemede amel defteri, sağından verilenler, amel defteri solundan verilenler diye, bir grup cennete, bir grup cehenneme gitmek üzere yeniden diriltilip sınıflara ayrıldıkları vakit demek olur ki bunda Kâf Sûresi'nde geçen “Her nefis, beraberinde bir sevk memuru ve şahit ile gelmiştir.”(Kâf, 50/21) mânâsı;

dostun dost ile, hasmın hasım ile yan yana ve karşılıklı olarak durma yerindeki duruş ve seçilişleri mânâsı da dahil olur.

(ezvaacun fi’l-cenneti ve ezvaacun fin-naar)Sözünden bazıları, müminlerin cennette zevceleri ve huriler ile bir araya getirilişleri ve kâfirlerin cehennemde şeytanlarla çatılmaları mânâsını da anlamak istemişlerse de (Ve izelcennetu uzlifet.) “cennet yaklaştırıldığında” âyetinden anlaşıldığına göre bu henüz cennet ve cehenneme girilmeden önceki sınıflandırma ve ayırmayı anlattığı için (ezvaacun fi’l-cenneti) “cennete girecek sınıflar”, (ezvaacun fin-naar) “cehenneme girecek sınıflar” demek olması daha doğrudur.

İkincisi: İkrime, Dahhâk ve Şa'bi'den rivayet olunduğu üzere nüfûs, ruhlar mânâsına olarak, ruhların bedenlere iade olunup birleştirildiği vakit diye tefsir edilmiştir ki bu da ikinci üfürme ile ruhun vücuda tekrar girişindeki dirilme vakti, demek olur.

Demek ki bu iki tefsirin ikisine göre de(Ve izen-nufuusu zuvvicet.)  kıyametin ikinci safhası demek olan öldükten sonra dirilme hallerini anlatmaktadır. Rivayet itibariyle önceki daha kuvvetli ve mânâ itibariyle de daha kapsamlıdır. Bunun özellikle iki tarafı “büyük mahkeme”ye getirmek mânâsında soru ve hesap ile ilgili olduğu da şununla anlatılıyor:

 

8. DİRİ DİRİ GÖMÜLEN KIZA SORULMASI:

(Ve ize’l-mev’udetu suilet.)  “Diri diri toprağa gömülen kız çocuğuna sorulduğunda”,

(Bieyyi zenbin kutilet.) “hangi günahla öldürüldü? diye.”

MEV'ÛDE, küçükken diri olarak gömülüp öldürülen kızcağız demektir ki (vav, elif, Dal) kökünden türetilmiştir. Ve'd aslında evd gibi ağır basmak mânâsıyla ilgili olup cahiliyye Araplarının kız çocuklarını diri diri toprağa gömme şeklindeki âdi âdetlerine denilir. Tefsircilerin yazdıklarına göre cahiliyye Araplarında bu çirkin âdet yaygın idi ve bunu türlü türlü yaparlardı. Kimisi kızlar yüzünden bir ar gelmek korkusuyla yapa r, kimisi parasızlık ve besleyememek korkusuyla yapar, kimisi de melekler Allah'ın kızlarıdır, dediklerinden dolayı kızlarını da meleklere katmak üzere, Allah'a daha layıktırlar diye yaparlardı.

Alûsî'nin yazdığına göre, bir değil birçok kişi şöyle de miştir:

Bir adamın bir kızı doğduğu vakit öldürmeyip, hayatta bırakmak istediği zaman ona yünden veya kıldan bir cübbe giydirir, çölde koyun veya deve güttürürdü. Öldürmek istediği takdirde de bırakır, altı yaşlarına doğru gelince anasına, "bunu temizle, süsle, hısımlarına gezmeğe götüreceğim" der, oysa çölde bir kuyu kazmıştır, onu oraya götürür, "bak şunun içine" der, sonra arkasından iter ve üzerine toprağı yığar, kuyuyu yerle dümdüz edene kadar örterdi. Bir de gebe kadın, vakti yaklaştığı zaman b ir kuyu kazar, ağrısı tutunca başına gider, kız doğurursa kuyunun içine atar, oğlan doğurursa alıkordu, denilmiştir.(Süyuti; ed-Dürrü’l-mensur;VIII; 428 & Alusi; Ruhu’l-meani; XXX; 67)

Kâmus Şârihi der ki: Cahiliyye devrinde Araplar kız çocuklarını açlık veya ar gelme korkusundan kabre gömerlerdi. Bazıları açlık korkusundan erkek çocuğunu dahi gömerlerdi.

(Ve ize’l-mev’udetu suilet.) “Diri diri toprağa gömülen kıza sorulduğunda” âyeti bu konuyla ilgili olarak inmiştir.

Mısır Müftüsü Abduh burada şöyle demiştir:

Bak şu insafsızlığa, şu katı yürekliliğe, şu fakirlik ve ar korkusundan başka günahı olmayan suçsuz kızcağızları öldürme vahşetine ki, Arab'ın kalbine müslümanlık karıştıktan sonra nasıl bunun yerini merhamet ve şefkat almış! İslâm bu çirkin âdeti tamamen ortadan kaldırmakla bütün insanlığa ne büyük bir nimet olmuştur. (M. Abduh; Tefsiru’l-Kurani’l-Kerim; (Amme cüzü), 27)

 

Alûsî, Bezzar, Hâkim "Kûnâ"da ve Beyhakî “Sünen”de Hz. Ömer (r.a)'in şöyle dediğini rivayet etmişlerdir: Temim kabilesinden Kays b. Asım Resulullah (s.a.v)'a geldi ve:

"Ben, dedi, cahiliye döneminde sekiz kızımı diri diri toprağa gömdüm." Hz. Peygamber (s.a.v): "Her birine karşılık bir köle azat et." buyurdu.

Kays: "Benim develerim var." dedi.

Hz. Peygamber (s.a.v): "O halde her birine karşılık bir deve kes." buyurdu.(Beyhaki; es-Sünenü’l-Kübra; VIII; 116)

(el-İslaamu yecbu maa kablehu) “İslâm, kendisinden önce olanları keser atar.” (a.b Hanbel; IV; 199, 204, 205) olmasına göre bu emir, tevbenin sahih olması için bunu yapmanın vacip olduğunu ifade etmez, bunun müstehap ve mendup olduğunu gösterir. Bunda kız çocuğunu diri diri toprağa gömmenin pek büyük bir suç olduğuna ayrıca bir uyarı vardır.(alusi; XXX; 67-68)

Bununla beraber Araplar içinde kız çocuğunu bu şekilde toprağa gömmeyi çirkin görenler de vardı. Ferezdak'ın dedesi Sa'sa'a b. Naciye el-Mücaşi kendi kavmi olan Beni Temim'den toprağa gömülecek kız çocuklarını fidye ile kurtarırdı. Ferezdak şu beytinde:

"Çocuklarını diri diri gömen kadınları yasaklayan dedem hakkı için! Dedem bu şekilde gömülecek olanın yaşamasını sağladı da gömülmez oldular." diye dedesiyle iftihar etmiştir.

 

Taberanî adı geçen bu Sa'sa'a'dan şöyle rivayet etmiştir:

“Ey Allah'ın Resulü! dedim. Ben cahiliyye devrinde bazı işler işledim. Onlarda bir ecir ve sevap var mıdır? Diri diri gömülecek olan üç yüz altmış kız çocuğunun hayatını kurtardım. Her birini iki tane on aylık gebe deve ile satın alırdım. Bunlarda bana bir ecir var mıdır?”

Hz. Peygamber (s.a.v) buyurdu ki:

“Sana onun ecri var. Çünkü yüce Allah sana nimet olarak İslâm'ı verdi.”

Ve'd denilen bu büyük suçun özeti, çocuğunu öldürmekten ibaret olduğu ve bunun en önemli sebebi fakirlik ve çocuğu besleyememek korkusu bulunduğu için En'âm Sûresi'nde “Yoksulluktan dolayı çocuklarınızı öldürmeyin. Sizin ve onların rızkını veren biziz.”

(En'âm, 6/151) âyeti ve İsrâ Sûresi'ndeki   “Bir de fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmeyin. Onlara da sizlere de rızkı biz veririz. Onları öldürmek elbette büyük günahtır.”(İsra, 1 7 /31) âyetiyle de defalarca yasaklandığı gibi Hz. Peygamber (s.a.v) kadınlardan biat alırken

(laa yektulune’l-evlaadehunne)“Çocuklarını öldürmemek” (Müslim, Hudud, 43; Muvatta, Birr, 2; Ab Hanbel, V, 321,223) kaydının da açıkça konduğu Mümtehine Sûresi'nde geçmişti.

Bu âyetlere göre yalnız gömmek suretiyle değil, her hangi bir şekilde olursa olsun çocuklarını kasten öldürmek de büyük bir cinayettir. Onun için (khıdtnen kabiyraa) “büyük bir günah” buyrulmuştur. Şu halde çocuk aldırmak, kasten çocuk düşürmek dahi çocuğunu öldürmek olduğu için aynı mahiyette bir öldürme suçu olduğu unutulmamalıdır. Cahil bedevilerin çocuklarını diri diri toprağa gömme vahşetlerini dinlerken tüyleri ürperen medenilerin, çocuk düşürme cinayetlerinden yüzleri kızarmamasına da ne kadar esef edilse azdır.

Hatta azlin yani cinsel ilişki sırasında erlik suyunu dışarı akıtmanın dahi gizli bir tür çocuk öldürme olduğu hakkında bir hadis-i şerif rivayet edilmiştir. Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Nesâî, İbnü Mâce, İmam Ahmed, Taberanî ve İbnü Merduye Huzame binti Vehb'ten şu rivayeti yapmışlardır: Resulullah (s.a.v)'a azil hakkında soru soruld u. Resulullah (s.a.v):

-         O gizli çocuk öldürmedir, buyurdular.

Bundan dolayı azlin haram olduğu kanaatine varanlar olmuşsa da Fıkhî araştırmalar neticesinde bunun mekruh olduğu hükmüne varılmıştır. Çünkü azil, nesli kesmeye bir yol, bir kötüye kullanmadır.

Azil, gizli öldürme olunca şekli ve yaratılışı ortaya çıkıp belli olmuş bir çocuğu düşürmenin ve yeni doğmuş yavruları yok etmenin gerek sebep olma gerekse doğrudan yapma itibariyle çocukları açıkça doğrudan veya sebep olarak öldürme mânâsında

(laa taktuluuuu evlaadekum) “Çocuklarınızı öldürmeyin” açık yasağının hükmü dahilinde haram bir cinayet olduğunu anlamak kolay olur.

Şurası çok dikkate değer bir husustur ki burada nefislerin eşleştirileceği bildirildikten sonra sorumluluk vakti hatırlatılırken çocukları diri diri toprağa gömmenin ve haksız yere kişileri öldürmenin sorumluluğundaki ağırlık anlatılmak üzere her şeyden evvel koruyucusu yok varsayılan o diri diri toprağa gömülen kızcağıza sorulan soru açıkça belirtilmiş ve bu sorunun evvela öldürene değil öldürülen su ç suz kıza sorulacağı anlatılarak

(Ve ize’l-mev’udetu suilet. Bieyyi zenbin kutilet.) “Diri diri toprağa gömülen kızcağıza, hangi suçtan dolayı öldürüldüğü sorulduğu zaman” buyrulmuştur. Cinayetin sebebi doğrudan doğruya onu işleyene sorulmayıp da davacısı olan suçsuz kıza sorulması, o diri diri gömme işin i yapan katilin vicdanını sızlatacak ve koruyucusuz gördüğü mazlumun karşısında mağlubiyetini duyuracak ve haksızlığını tam mânâsıyla tanıtarak Hakk'ın huzurunda hiç bir savunma yapamayacak şekilde öfke ve cezayı hak edeceğini anlatacak şiddetli bir uyarı ve taşlama vardır ki, buna tebkit= “susturma” denilir. Nitekim Hıristiyanlar karşısında Hz. İsa'ya, “Ey İsa! Sen mi dedin o insanlara: Beni ve annemi Allah'ı bırakıp da ilâh edinin diye.”(Maide, 5/116) şeklinde sorulması da Hıristiyanlara bu kabilden bir taşlama ile susturma mânâsı taşır.

 

Bundan başka her türlü amelin hesabının görüleceği de şununla anlatılıyor:

9. AMEL DEFTERLERİNİN AÇILMASI:

(Ve izes-suhufu nuşirat.) “Ve sayfalar açıldığı vakit.”

Burada iki türlü sahife zikredilmiştir:

Birisi, amel defterler idir ki, bunların açılması hesap için açılmaları demektir. İbnü Münzir'in İbnü Cüreyc'den rivayet ettiği gibi, ‘İnsan ölünce defteri dürülür, sonra kıyamet günü açılır. Ona göre hesabı görülür.’ (Suyuti; ed-Dürrü’l-mensur; VIII; 431)

İkincisi de Hâkka Sûresi'nin  (feemmaa men uutiye kitaabehu bi yemiynihi) “Kitabı sağından verilmiş olan kimseye gelince..” (Hâkka, 69/19) âyetinde de geçtiği gibi, hesabın görülmesinden sonra mahkeme neticesini bildirme gibi açılıp dağıtılacak sayfalardır ki, bunların açılması da dağıtılıp sahiplerine verilmesi demektir. Buna bazı hadislerde “tetayür ü suhuf” yani ‘sahifelerin uçuşması’ tabir edilmiştir.

Alûsî'nin kaydettiği üzere Mersed b. Vedâa'dan şöyle rivayet edilmiştir: Kıyamet günü olunca Arş'ın altından sahifeler uçuşur. Müminin sahifesi ‘yüksek cennette’ diye eline düşer. Kâfirlerin sahifeleri de, ‘cehennemde, kaynar ateşte’ diye ellerine düşer. Yani o sahifelerde bunlar yazılıdır.(Alusi; XXX; 71)

Burada birinci mânâ daha uygundur. Bundan sonraki sûrede

“Oysa üzerinizde muhakkak gözcüler var. Dürüst yazıcılar var. Her ne yaparsanız bilirler.” (İnfitar, 82/ 10-12) âyetleri de bunu açıklar mahiyettedir.

O, defterlerin açıldığı hesap günüdür. O gün insanın bütün amelleri ortaya dökülür.

 

10. GÖĞÜN SIYRILIP AÇILMASI:

(Ve izessemaaaa’u kuşitdat.)  “Ve gök sıyrıldığı vakit.”

KEŞT, kesilmiş bir hayvanın derisini yüzmek ve ağacın kabuğunu soymak ve yüzden örtüyü sıyırmak gibi, örtülü bir şeyi bürüyen örtüyü yüzünden atıp açmaktır. Göğün böyle sıyrılması da hayvanın derisi soyulur gibi sökülüp, yok edilmesiyle tefsir olunmuştur.

Bundan ilk bakışta  “O gün göğü, kitapların s a hifelerini dürer gibi düreceğiz.”(Enbiya, 21/104) gibi yüce âlemin harap edilmesi ile tam yokoluş mânâsı akla gelirse de, bu mânâ, güneşin dürülmesi ve yıldızların bulanması sözlerinden de anlaşılmış olduğu için bundan muradın, göğün dürülmesinden sonra yüce Allah'ın “İlk yaratışa başladığımız gibi yine onu iade edeceğiz.”(Enbiya, 21/ 104) buyurduğu üzere

yeni kurulacak olan âlemde örtünün kaldırılarak tam arz ile her hakikatın tecelli etmesi mânâsının olması ifadenin akışına daha uygundur.

Nitekim Nisâburî bunu tefsirinde, ‘gök açılıp giderilerek üstünde cennet ve Arş ortaya çıkacak’ meâlinde ifade etmiştir. (en-Nişaburi; XXX; 34)

Demek ki o gün o âlemde, bu dünyanın kütle ve cisimlerinden bir şey kalmayacağı gibi, hakikati örten hiç bir şey de kalmayacak, Hakk'ın Arş'ı ortaya çıkıp her hakikat, kendisinde hiçbir şüphe olmayacak şekilde açılacaktır ki bu mânâ,

“Andolsun sen bundan gaflette idin, şimdi senden perdeni açtık, artık bugün gözün keskindir.”(Kâf, 50/22),

“O gün arz olunursunuz. Öyle ki gizli bir şeyiniz kalmaz.”(Hâkka, 69/18),

“Ogün yeryüzü başka yeryüzüne çevrilir. Gökler de değişir. Hepsi, o tek ve her şeye üstün olan Allah'ın huzurunda toplanacaklar.”(İbrahim, 14/48) ve

“O gün onlar ortaya çıkarlar. Allah'a hiçbir şeyleri gizli kalmaz. Bugün mülk kimindir? Tek ve her şeye üstün olan Allah'ın.”(Mümin, 40/16) âyetleriyle beyan olunan mânâdır.

Bundan sonraki sûrede de göğün yarılması ile başlanıp “O gün kimse, kimse için bir şeye malik olamaz. Emir o gün yalnız Allah'ındır.” (İnfitar, 82/19) sözü ile bitirilmek suretiyle bunun din günü olduğu beyan olunarak bu mânâ izah edilecektir.

Gök bu surette sıyrılıp örtü kaldırıldığı vakit Hakk'ın Arş'ı ortaya çıkacak, insan nefisleri Hakk'ın şu iki tecellisi arasında bulunacaktır. Bir taraftan bütün dehşet ve azametiyle ilâhî öfkenin tecellileri, bir taraftan da bütün güzellik ve enginliğiyle ilâhî rahmetin tecellileri:

 

11. CEHENNEMİN KIZIŞTIRILMASI:

(Ve izelcahıymu su‘‘ırat.)   “Ve cehennem kızıştırıldığı vakit”,

bütün şiddetiyle alevlendirilip kızıştırıldığı zaman ki, Âdem oğullarının kötü amelleri ve yüce Allah'ın gazabı ile azgınlar için kızıştırılacaktır.

“Azgınlar için de cehennem apaçık ortaya çıkarılmıştır.” (Şuara, 26/91).

 

12. CENNETİN YAKLAŞTIRILMASI:

(Ve izelcennetu uzlifet.)  “Ve cennet yaklaştırıldığı vakit”

ki, cennet Allah'ın lütuf ve rahmeti ile güzel amellerin sevabından donanmış olarak takva sahiplerine yaklaştırılacaktır.

“Cennet de takva sahiplerine uzak olmayarak, yaklaştırılmış olacak.”(Kâf, 50/31)

Demek ki bu vakit henüz cehennemlikler cehenneme, cennetlikler cennete girmek üzere ayrıldığı son hüküm faslında olacak ve bunlar bir şeyin vuku bulacağı zamanı gösteren (izaa) edatı ile ifade edildiği için kesinlikle olacaktır.

14.  İşte bir kısmı dünyada bir kısmı ahirette demek olan bu oniki âyet ve delil

vuku bulduğu zaman

(‘Alimet nefsun maaaa ahdarat.)  “her nefis ne hazırlamış olduğunu bilecektir.”

Hayır mı, şer mi? İyi mi, kötü mü? Dünyada ne yapmış, o gün için ne hazırlamış olduğunu kesin bir bilgiyle bilip anlayacaktır. Çünkü bir zerre miktarı da olsa, hayır veya şer olarak yapmış olduğu her amelin, defterinde getirilip terazisine konduğunu ve karşısında kendisine şekillendiğini görecektir.

Bu cümle, zaman bildiren  (izaa) şart edatlarının  “ve” atfı (bağlacı) ile birbirlerine bağlanmasından sonra hepsinin birden cevabıdır. Şu halde, bu vakitlerin herbirinde bilecek demek olmayıp, bunları kapsayan uzun vakit içinde bilecek demek olur.

İşte bir çok âyette “O size yapmakta olduğunuz şeyleri haber verecek.” (Maide, 5/105; Tevbe, 9/94, 105; Zümer, 39/7, Cuma, 62/8) diye hatırlatılan bu biliş ve anlayıştır ki öldükten sonra dirilmenin ifade ettiği acı veya tatlı en büyük uyanıklıktır.

(ennaasu niyaamun fe izaa maatuu’ntebehuu) “İnsanlar uykudadır. Öldükleri vakit uyanırlar.” denilmesi de bundandır.

“O gün her nefis ne hayır işlemiş ve ne kötülük yapmışsa onları önüne konmuş vaziyette bulur.”(Âl-i İmran, 3/30) buyrulan gün de bugündür.

Bu şekilde bu âyette geçen (nefsün) “bir nefis” de (küllü nefsin) “her nefis” meâlinde olarak her bir nefis demektir. Hazırlanıp getirilen şey de, iyi veya kötü amellerdir.

Amellerin hazırlanması, ya "sahifelerin açılması"ndan anlaşıldığına göre defterleriyle huzura getirilmesi veya dünyadaki amellerin, iyi veya kötü olmalarına göre ahirette birer özel şekil ile temsil ve tecelli ederek huzurda bulundurulmasıdır. Nitekim dünyada bile her nefes bir ateş halinde, bir hareket, bir ziya halinde veya bir bina veya bahçe şeklinde görünür. Öyle olduğu içindir ki yapılan çalışmalardan iyi veya kötü şeyler imal edilir. Bu suretle insanların ahiretteki canlanışları da dünyadaki amellerinin ürünlerinden ibaret ola r ak görünecek olan gerçek nefisleri olmuş olur.

Bundan dolayı: “Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, karınları dolusu bir ateşten başka bir şey yemiş olmazlar.”(Nisa, 4/10) âyetini benzetme mânâsına yorumlamaksızın zulüm ile yetim malı yemenin gerçekten ateş yemek demek olduğu görüşünü benimseyenler olmuştur.

Amellerin bu şekilde görünüp şekillenmesi onların yazıldığı sahifeler olarak da düşünülebilir.

Her iki takdirde de amellerin böyle hazırlanması yüce Allah'ın emriyle olduğunda şüphe yoktur.

Fakat kazanıp elde etmek itibariyle amelleri kul yapıyor denildiği ve buna bağlı olarak "her nefis ne hazırladığını bilecek" denildiği için sebebiyet ilgisi ile bunları kulun kendisi hazırlayıp getirdi

demek de mecaz olarak sahih olur.

Bu iki izah şeklinden dolayı diye başlayan Âl-i İmran Sûresi'ndeki âyette ameli yapanın kulun kendisi olduğu söylendiği halde hazırlamanın kul tarafından yapıldığı söylenmemiş, her nefsin o ameli hazır bulacağı anlatılmış, burada ise (‘alimet nefsün maaaa ahdarat) “her nefis hazırladığını bilecektir.” buyrularak hazırlama işinin kul tarafından yapıldığı belirtilmiştir. Şu halde kulun kendisine göre “hazırladığı şey” gerçekte “yaptığı şey” mânâsında olup herkes dünyada iyi mi kötümü ne yapmış olduğunu ve böylece Hakk'ın huzurunda kendisi için n e hazırlamış bulunduğunu o gün bilecektir demek olur.

Burada “bilecektir” sözünün mânâsı da iyi kötü bütün amellerini defterinde hiç eksiksiz ayrıntılarıyla yazılı bulup hepsini görecek

“Ne acayip bir defter bu! Ne küçük bırakmış, ne büyük hepsini kayda geçirmiş.”(Kehf, 18/49) diyecek; yahut

“Bütün yaptıklarını hazır bulurlar. Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”(Kehf, 18/49) mânâsınca hepsini iyiliğine ve kötülüğüne göre bir şekle bürünmüş olan gerçek durumu üzere hazır bulup gerçek bir görüşle görece k demektir. Zira dünyada heva ve hevesine uygun gelerek hoş gördüğü bir takım amellerin o gün çirkin ve acı bir şekilde ve dünyada bir takım sıkıntı ve meşakkatlerle birlikte olduğundan dolayı güç gelerek yapılan ibadetlerin de o gün güzel ve sevimli bir b i çimde karşısına dikilmiş olduğunu görecektir. Şâirin:

‘Yakında toz duman açıldığı zaman göreceksin,

Altındaki at mı imiş yoksa eşek mi?’

dediği gibi, o gün gök sıyrılıp bütün gerçek ortaya çıktığı vakit insan da dünyada yaptığı amellerin kendisini cehenneme mi yoksa cennete mi götürdüğünü anlayacaktır.

 

Bu biliş ve anlayış ise haber verilen oniki vaktin herbirinde değil, amel defterlerinin açılması ve göğün sıyrılıp açılmasından sonra olmalıdır. Onun için (‘alimet) “bilecektir” sözü (izaa)'ların herbirine değil, toplamına bir cevap olmak üzere tefsir edilmiştir.

Gerçi bu durumda açık olan, başta bir ile yetinilmiş olmaktı. Fakat bunların bir kısmı başlangıç, bir kısmı netice olmak ve her biri esasen özellikle düşünülmesi ve ayrıca bir uyanış ifade etmesi gereken en büyük olaylardan bulunması nedeniyle bu durum ve değişikliklerin her birinin ayrı ayrı dehşet ve önemine dikkat çekmek için (izaa)'lar tekrar edilmiş ve hüküm, hepsine birden bağlanmıştır.

 

İbnü Atıyye tefsirinde demiştir ki: ‘Bir topluluk, bu zikrolunan şeylerin

Âdemoğulları'ndan her biri ve ölüm sırasındaki durumları hakkında istiare olduğu ve dolayısıyla güneşin, onun nefsi ve yıldızların da gözleri ve duyuları olduğu görüşüne varmıştır. Bu ise Allah'ın kitabında bir takım rumuzların bulunduğunu savunan bir görüştür.’ (Ebu Hayan; VIII; 432)

Ebu Hayyan da bunu naklettikten sonra şöyle der: Bu, Batınıyye mezhebi ve müfrit sofiyyeden İslâm'a intisap etmiş görünenlerin mezhepleridir. Bunlar yayılıp İslâm dinine mensup olmuş görünerek gizlenen zındıklardır. Allah'ın “kitabı apaçık Arap lisanı ile”(Şuara, 26/195) gelmiştir. Onda ne remiz, ne bilmece bulmaca türü şeyler, ne gizli mânâlar vardır. Felsefecilerin ve tabiatçıların savundukları şeylere ima da yoktur. İbnü Hatib-i Re'y adıyla bilinen Ebu Abdillah Razî de tefsirine felsefecilerin, yıldızlarla uğraşanların ve astronomi bilginlerinin görüşlerinden bazı şeyler almış ise de bunlar Allah kitabının tefsirinden uzaktır.

Aynı şekilde "Tahrir ve Tahbîr" adlı kitabın yazarının tefsir etmiş olduğu âyetlerin so n unda zikrettiği tasavvuf ehli kişilerin sözleri ve "hakikatler" mânâsını verdiği şeyler de böyledir. Bunların içinde inanılması şöyle dursun yazılması bile caiz olmayanlar vardır. Yüce Allah'tan dinimizde ve inançlarımızda selamet dileriz. (Ebu Hayan; VIII; 432-433)

 

Bununla beraber Ebu Hayyan'ın bu sözlerinde ifrat ve tefrit yok değildir. Kuşkusuz Kur'ân-ı Kerim apaçık Arap dili ile inmiştir. Kur'ân'ın dili bilmece ve muamma gibi remizden ibaret sembolik bir ifade değildir. Yine kuşku yok ki bir metinde aslolan, hakiki mânâyı v ermeye engel bir karine bulunmadıkça görünen mânâya yorumlanmasıdır. Bununla beraber şu da kesindir ki Kur'ân'ın, "Kitabın anası" olan ve mânâsı açık açık bilinen âyetleri yanında hafi, müşkil, mücmel ve müteşabih âyetleri; hakikatı, mecazı, sarihi, kinay e si, istiaresi, temsili, tensisi, imâsı, belagat nükteleri, tarizleri, telmihleri, remizleri de vardır. Bütün bunlarda en açık olan mânâ kastedilmiş olmakla beraber müstetbeat-i terakib (ifade ve cümlelerin yan mânâları) denilen ve ikinci derecede aranıp istenen nice ifadeler de vardır.

 

‘Usûl ilmi’nde bilindiği üzere görünen mânânın açıkça belli olmasının tevil, tahsis ve mecaz ihtimallerini kesmeyi gerekmeyeceği için o zahiri mânâya zıt olmadan ve onunla çelişki teşkil etmeden zahirî mânâ ile beraber bazı ihtimallerle ikinci derecede birçok işaretin anlaşılabilmesi, mânâları açık olan âyetlerin açıklık ve beyanına zıt olamıyacağı gibi, aksine bu, Kur'ân dilinin açık bir Arapça olmasının gereklerindendir.

Bundan dolayı ‘Kur'ân'da hiç batınî mânâ, remiz ve imâ yoktur.’ demek de doğru olmaz,

(nuuun, kaaaaf, elif, laaam, miiim)gibi sûre başlarında bulunan hurûf-i mukattaa (kesik harfler) ne şekilde tefsir edilirse edilsin, kesinlikle her tefsir remizle yapılmış bir tefsir olur. Bunun aksi söylenemez. Doğrusu bazı eserlerde de geldiği üzere Kur'ân'ın hem zahiri vardır, hem batını, hem haddi vardır, hem matlaı.

 

Fakat Kur'ân “Eğer Kur'ân Allah'tan başkası tarafından olsaydı, elbette içinde birçok çelişkiler bulurlardı.”(Nisa, 4/82) buyrulduğu üzere gerçekte farklılık ve çelişkiden uzak s on derece beliğ bir açık kitap olduğu için zahiri ile batını arasında zıtlık ve çelişki yoktur.

Bu esas Kur'ân'ın hadlerinden biridir. “İki denizi salıvermiştir, birbirleriyle neredeyse kavuşacaklar. Aralarında engel vardır, bir an birbirlerine tecavüz etmezler.”(Rahmân, 55/19-20) mânâsı üzere zahir ve batın denizlerinin karşılaşmalarıyla beraber birbirlerinin sınırını geçmeye engel olan haddi aşılmamak şartıyla ondan zaman zaman Allah vergisi ve zevki olarak alınan ani kalbe doğuş ve ilhamlara bir n ihayet de düşünülemez. “De ki, eğer Rabb'imin kelimeleri için deniz mürekkep olsa idi, kesinlikle Rabb'imin kelimeleri tükenmeden denizler tükenirdi. Bir o kadar daha yardımcı getirsek bile.”(Kehf, 18/109)

 

Buna karşı gerek filozoflar ve hakimler ve gerek yıldızlarla ilgilenenler ve astronomi bilginleri ve diğer âlimler, akıllılar, belağatçılar, edebiyatçılar, entellektüel zümre ve halk tabakasıyla bütün insanlığın zihnine, ruhuna temas eden ve edebilecek olan durumlar, fikirler ve konular hakkında

Kur'ân'da ret veya isbat yollu bir ima yoktur demek ve Razî gibi o yolda fikirleri aydınlatmaya hizmet edenleri tenkit etmek doğru olmadığı gibi, metinlerin ve muhkem âyetlerin zahirini gidermiyecek şekilde Kur'ân'ın ruhî ve vicdanî zevklere doğabilen işaret ve yorumlarından bahseden sofiyye tefsirlerinin hepsini de Karamita ve Hurufiyye batıniyyesi gibi zındıklardan saymak da doğru değildir. Mesela Kaşani ve Arais tefsirlerini, sırf zahirî olan mânâ ve hükümleri yok saymak için yazılmış Hasan Sabbah ve aşırıya kaçan İmamiyye kitapları gibi düşünmek isteyenler hiç şüphe yok ki yanlış yola gitmiş olurlar.

 

Evet, mânâsı açık olan âyetler; bırakıp da “Kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve kendi arzularına göre onun teviline yeltenmek için onun müteşabih olanına tabi olurlar.”(Âl-i İmran, 3/7)

beyanına rağmen müteşabih âyetlerin arkasına düşmek, alay ve eğlenceye sapmak, fitne ve fesat yolunda tevil aramak kalp çarpıklığından, ruh bozukluğundan kaynaklanan bir sapıklık ve inkârdır. Fakat âyetlerin zahirî mânâ ve hükümlerini beyan ve tesbit ettikten sonra onlara zıt olmayacak şekilde bir takım işaret ve tevillerden de bahseden kişilerin kalplerine doğan fikirlerden yararlanmamak da nasibi tepmek olur.

Çünkü Kur'ân  “Kuşkusuz bunda inanan bir toplum için âyetler vardır.”(Nahl, 16/79), “Kuşkusuz bunda aklı eren bir toplum için ibretler vardır.”(Nahl, 16/12),

“bilen bir toplum için”(A'râf, 7/31), “düşünen bir toplum için”(Ra'd, 13/3), “zikreden bir kavim için”(Nahl, 16/13), “bilen bir kavim için”(En'âm, 6/98), “iyice bilen bir toplum için” (Casiye, 45/20), “sakınan bir kavim için.”(Yunus, 10/6) ve “akıl sahipleri için deliller vardır.”(Âl-i İmran, 3/195) gibi nice âyetlerinde muhatapların niteliklerine ve özel kabiliyetlerine göre türlü mânâlarla hitap edip dururken tefsirlerin böyle zihin, fikir, ahlâk ve irfanın mertebelerine göre inceliklerle ilgilenmemesi Kur'ân'ın hadd ve matlaına ve herkesi aydınlatmaya yönelik olan maksatlarına uygun da olmaz.

Herhalde âyetlerin zahirine göre mânâ vermekte ifrat etmek de batınî mânâ verme konusunda ifrat etmek kadar zararlıdır.

En doğrusu “Adalet ve orta yolu ayakta tutan ilim sahipleri.” (Âl-i İmran, 3/18) âyetinin ifade ettiği gibi orta yolu bulmaktır. Kur'ân'da tefsir de vardır, tevil de vardır. Kuşku yok ki kendi fikir ve hevesine saplanıp da Güneşi inkâra kadar gidenler her şeyi inkâr edebilirler.

(İzeş-şemsu kuvvirat Ve izen-nucuumunkederat.) “Güneş dürüldüğü zaman, yıldızlar bulandığı zaman”

âyetlerinde geçen güneş ve yıldızları her şeyden önce kendi hakiki mânâlarıyla anlamaya engel olacak aklî ve naklî hiçbir ipucu olmadığı için, bunlara bu bilinen mânâları ve hakikatleri ile inanmak gerekir.

Bunu belirttikten sonra dürülme ve bulanmanın oluş şekline göre mânâlarındaki hakiki ve mecazî ihtimalleri düşünmek bu imana aykırı olmıyac a ğı gibi, aynı zamanda Güneş ve yıldızlardan mecaz ihtimali üzere daha genel bir mânâ ve işaret düşünmek de o imana aykırı olmaz.

Nitekim (Ve ize’l-‘işaaru ‘utdtılet.) “kıyılmaz mallar bırakıldığında”

âyetini tefsir ederken Kurtubî bu sözün istiare ve temsil üzere gelmiş olduğunu söylemekle, bunun beyana aykırı bir rümuzdan ibaret olduğunu iddia etmiştir, denilemiyeceği gibi henüz ayrıntıları tam anlaşılmayan bu âyetlerin daha bazı lâfızlarında mecaz ve istiare ihtimallerini düşünerek o olayları bir dereceye kadar zihinde canlandırmaya çalışmak da Kur'ân'ın apaçık bir Arap dili ile inmiş olmasına aykırı sırf bir sembollük ve harflerden mânâ çıkarma, bir sembolizm ve

“Kalplerinde eğrilik bulunanlar sırf fitne aramak ve kendi arzularına göre onun teviline yeltenmek için onun müteşabih olanına tabi olurlar.”(Âl-i İmran, 3/7)

kriter ve ölçüsüne göre, eğrilik ve fitneden ibaret olan batınilik kisvesine bürünmek değildir. Aksine büyük kıyamet koparken olacak olayları küçük kıyamet olaylarıyla zihinlere yaklaştırarak imanı kuvvetlendirmey e çalışmaktır.

Nitekim Nizamuddin en-Nisaburi “Garaibu'l-Kur'ân ve Regaibu'l-Fürkan” adlı tefsirinde bu âyetleri zahiri mânâlarıyla usulüne uygun olarak tefsir ettikten sonra yorumcuların zikri geçen görüşlerini de şöyle nakletmiştir:

‘Yorumcular dediler ki: Bu hallerin küçük kıyamet hakkında olduğunu kabul etmek de mümkündür. Küçük kıyamet ise ölüm halidir. O halde güneş insanın ruhu, yani insanın diğer canlılar arasında yerini belli eden cevheridir. Bunun dürülmesi ise, onunla ilginin kesilmesidir. Yıldızların dökülmesi ise, insanın kuvvetlerinin birer birer düşmesidir. Dağların yürütülmesi büyük uzuvların fiillerinden ayrılıp uzaklaşmasıdır. "Işâr", bedendir. O zaman beden iş yapmaz olur. Vahşi hayvanların toplanması, şahıs üzerinde hayvani ve canavarca fiillerin neticelerinin ortaya çıkmasıdır. Denizlerin ateşlenmesi, batıl kuruntu ve boş emellerin tükenmesidir. Çünkü o vehim ve kuruntular öyle bir deryadır ki onun isteğe bağlı ve zorunlu ölümden başka sahili yoktur. Nefislerin eşleştirilmesi her melekenin kendi cinsine; karanlığın karanlığa, aydınlığın aydınlığa katılıp birleşmesidir. Mev'ûde, yükümlü kişinin, kendisi için yaratıldığı şeyin dışında kaybettiği kuvvetidir. Bazı araştırmacı hocalarımdan, akla ansızın gelip de yazılmayarak yok olmuş o lan her meseleye mev'ude denilmiş olduğunu da işittim. Gök de, ruhların göğüdür. Geri kalanların mânâsı açıktır.’ (en-Nişaburi; XXX; 35)

 

Demek oluyor ki bu yorumları yapan yorumcuların maksatları, bu âyetlerin esas itibariyle büyük kıyamet hakkında olmadığını söyleyip inkâr etmek değil, bununla beraber

“İbret alın ey basiretli kişiler!”(Haşr, 59/2) çağrısına göre bunlardan, küçük kıyamet olan ve herkesin kesin olarak göreceği ölüm halleri hakkında da ibret alacak mânâlar anlamanın mümkün olduğunu da göstermektir. Bunun ise iman ve inanca zararı değil, faydası vardır.

 

Bu itibar ile yalnız “Kim ölürse kıyameti kopmuş demektir.”(Keşfü’l-hafa; II; 368 & el-Hindi; Kenzü’l-ummal; XV; 42748) hadis-i şerifinin mânâsı gereğince küçük kıyamet olan ferdin ölümü değil, orta kıyamet olan bir milletin ölümü hakkında da bu mânâ ve olayları d üşünmek çok ibretlidir.

Bunların hepsinde  (‘Alimet nefsun maaaa ahdarat.) “her nefis ne hazırlayıp getirmiş olduğunu bilecektir” âyetinden bir uyarı ve ders alma hissesi vardır.

Çünkü onlar da küçük kıyametin bir geçidi ve bir numunesidir.

Fakat hiç unutmamak gerekir ki, hepsinin tamamı büyük kıyamette olacaktır.

Bu âyetler de asıl büyük kıyamet hakkındadır.

Bütün hak ve hakikatın ortaya çıkışı, o ebedî cennet ve cehennemin öne konduğu, o hüküm verme zamanında olacaktır.

İşte herkes ne hazırlayıp getirmiş olduğunu tam anlamıyla o vakit bilecektir.

 

(Elmalılı Hamdi Yazır; “Hak Dili Kuran Dili” ; c:7; s: 7-30)

 
SELAMUN  ALEYKUM

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages