kitap sevenlerden daha bir kitap okuyamıyan varsa o muhteşem hizmet nasıldı burda bi göz geçirsinler

292 views
Skip to first unread message

vanlı mehmet emin bakan

unread,
Mar 20, 2014, 5:46:23 AM3/20/14
to gormeengell...@googlegroups.com, huzur rüzgarı grubu, nvda grubu, temiz paylaşım grubu, yazarlardan grubu

merhaba, arkadaşlar kitabı okumak istemiyen varsa,

 

sadece maillimin sonundaki yazıyı okuyabilir...

 

Yavuz Bahadıroğlu _ Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

 

Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır.

 

UYARI:

 

www.kitapsevenler.com

 

Kitap sevenlerin yeni buluşma noktasından herkese merhabalar...

Cehaletin yenildiği, sevginin, iyiliğin ve bilginin paylaşıldığı yer olarak gördüğümüz sitemizdeki

tüm e-kitaplar, 5846 Sayılı Kanun'un ilgili maddesine

istinaden, engellilerin faydalanabilmeleri amacıyla

ekran okuyucu, ses sentezleyici program, konuşan "Braille Not Speak", kabartma ekran

vebenzeri yardımcı araçlara, uyumluolacak şekilde, "TXT","DOC" ve "HTML" gibi formatlarda, tarayıcı ve OCR (optik

karakter tanıma) yazılımı kullanılarak, sadece görmeengelliler için, hazırlanmaktadır. Tümüyle ücretsiz olan sitemizdeki

e-kitaplar, "Engelli-engelsiz elele"düşüncesiyle, hiçbir ticari amaç gözetilmeksizin, tamamen gönüllülük

esasına dayalı olarak, engelli-engelsiz Yardımsever arkadaşlarımızın yoğun emeği sayesinde, görme engelli kitap sevenlerin

istifadesine sunulmaktadır. Bu e-kitaplar hiçbirşekilde ticari amaçla veya kanuna aykırı olarak kullanılamaz, kullandırılamaz. Aksi kullanımdan doğabilecek tümyasalsorumluluklar kullanana aittir.

Sitemizin amacı asla eser sahiplerine zarar vermek değildir.

www.kitapsevenler.com

web sitesinin amacı görme engellilerin kitap okuma hak ve özgürlüğünü yüceltmek

ve kitap okuma alışkanlığını pekiştirmektir.

Sevginin olduğu gibi, bilginin de paylaşıldıkça pekişeceğine inanıyoruz.

Tüm kitap dostlarına, görme engellilerin kitap okuyabilmeleri için gösterdikleri çabalardan ve

yaptıkları katkılardan ötürü teşekkür ediyoruz.

Bilgi paylaşmakla çoğalır.

 

İLGİLİ KANUN:

5846 Sayılı Kanun'un "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler" bölümünde yeralan "EK MADDE 11" :

"ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa

hiçbir ticarî amaçgüdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak

ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi

kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill alfabesi ve benzeri formatlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi

bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."

Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.

Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin

bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur."

 

bu e-kitap Görme engelliler için düzenlenmiştir.

Kitap taramak gerçekten incelik ve beceri isteyen, zahmet verici bir iştir. Ne mutlu ki, bir görme

engellinin, düzgün taranmış ve hazırlanmış bir e-kitabı okuyabilmesinden duyduğu sevinci paylaşabilmek

tüm zahmete değer. Sizler de bu mutluluğu paylaşabilmek için bir kitabınızı tarayıp,

kitaps...@kitapsevenler.com veya kitaps...@gmail.com

Adresine göndermeyi ve bu isimsiz kahramanlara katılmayı düşünebilirsiniz.

Bu Kitaplar size gelene kadar verilen emeğe ve kanunlara saygı göstererek lütfen bu açıklamaları silmeyiniz.

Siz de bir görme engelliye, okuyabileceği formatlarda, bir kitap armağan ediniz...

Teşekkürler.

Ne Mutlu Bilgi için, Bilgece yaşayanlara.

TÜRKİYE Beyazay Derneği

 

www.kitapsevenler.org

www.kitapsevenler.com

e-posta: kitaps...@kitapsevenler.com kitaps...@gmail.com

 

 

Yavuz Bahadıroğlu _ Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

 

      MALAZGİRT’TE BİR CUMA SABAHI

     YAVUZ BAHADIROĞLU

Yayın Yönetmeni:

Selahattin Anları

Editör:

Mehmcd Paksu

Mizanpaj:

Nesil Yayınlan

Kapak Besmi:

Gökhan Gülkan

Kapak Tasannu:

Mesut San

Üretim:

Ali Osman Macit

ISBN: 978-975-408-054-4

 98. Baskı:

Şubat 2009

Baskı-Cilt:

Nesil Matbaacılık

Beymer San. Sit. 2. Cad. No: 23

Yakuplu - B. Çekmece I İstanbul

Tel: (0212) 876 38 68 pbx

NESİL    YAYINLARI Sanayi Cd. Bilge Sk. No: 2 Yenibosna 34196 Bahçelievler / İstanbul Tel: (0212) 551 32 25 pbx Faks:(0212) 551 26 59

lavuz Bahadıroğlu 1945yılı başında Pazar (Rize) kazasına bağlı Hisarlı köyünde dünyaya geldi. 1971 'de İstanbul'da gazeteciliğe başladı. Muhabirlik, araştırma-inceleme, röportaj ve fıkra yazarlığı yaptı. Gazete, dergi ve şirket yöneticisi olarak çalıştı.

Gazeteciliğini muhabir ve röportajcı olarak sürdürürken, Niyazi Birinci adıyla çocuklara yönelik eserler üretti. Yüzlerce çocuk romanı, hikâye yayınladı. Aynı dönemde bir günlük gazetede Şeref Baysal ve Veysel Akpınar isimleriyle köşe yazıları kaleme aldı.

Asıl çıkışını tarihi romanlarıyla yaptı. İlk romanı Sunguroğlıı ve ardından yazdığı Buhara Yanıyor, ülkenin en çok satan romanlarından oldu. Genelde Osmanlı'nın çeşitli dönemlerini ele alan otuzu aşkın roman yazdı.

Yavuz Bahadıroğlu, roman, çocuk kitapları, hikâye, araştırmalar, oyunlar, film yapılmış senaryolar ve fikri eserler olmak üzere yüzlerce çalışmaya imza attı. Yurt içinde ve yurt dışında çeşitli konularda binlerce konferans verdi, çeşitli kurum ve kuruluşlardan ödüller aldı, iki kitabı Kültür Bakanlığı tarafından yayınlandı. Halen ulusal Moral FM radyosunda günlük yorumlar yapıyor ve bir günlük gazetede köşe yazarlığını sürdürüyor.

Yazar, evli ve üç çocuk babasıdır.

YAVUZ   BAHADIROĞLU

yavuzbah...@moralfm.com

BAŞLICA   ESERLERİ TARİHİ   ROMANLARI

¦ Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

¦ Çakabey

¦ Selâhaddin Eyyûbî

¦ Buhara Yanıyor

¦ Elveda Buhara • Merhaba Söğüt

¦ Cengâver

¦ Turgut Alp .Sunguroğlu/lOCilt

¦ Binatlı

¦ Topal Kasırga

¦ Sahipsiz Saltanat

¦ Mavi Yıldız

¦ Cem Sultan/1-2 Cilt

¦ Endülüs'e Veda

¦ Şehzade Selim

¦ Şirpençe

¦ Mısır'a Doğru .4. Murat/1-2 Cilt

YAKIN TARİH ROMANLARI • Dağlı

¦  Barla'da Diriliş

¦ Zindanda Şahlanış

¦ Kirazlı Mescid Sokağı

¦ Sel

¦ Köprübaşı

¦ Kırım Kan Ağlıyor

GÜNCEL ROMANLARI

¦ Yolbaşı

¦ Boşlukta Yürümek

¦ Keşmekeş

¦ Yürek Seferi

FİKRİ ESERLERİ

¦ Hayatı Aşkla Yaşamak

¦ Eşim Çocuğum ve Ben ¦Yaşam Bir Avuç Gül

Bir Tutam Diken

¦ Gülü Arayan Adam

¦ Hayata Dilekçe

BİYOGRAFİLER

¦ Canım Peygamberim

¦ Fatih Sultan Mehmed

¦ Bediüzzaman Said Nursî

¦ Yavuz Sultan Selim

¦ Kanunî Sultan Süleyman

 

 

Tarayan: Yasemin Çakır

 

TAKDİM

Büyük zaferler, büyük savaşlarla kazanılabilir. Büyük savaşlar ise, ancak büyük kumandanların harcıdır.

Malazgirt: Dasitanı bir savaş...

Netice: Efsanevî bir zafer...

Başta, İslâm dünyasının yetiştirdiği sayılı kahramanlardan ve mefkure adamlarından, Sultan Alpaslan.

Ordusu, Sultanın gönül verdiği ideale gönlünü vermiş, herbiri Sultan sorumluluğunda, "Ya almaya veya ölmeye" and içmiş fedakârlık timsali fertlerden müteşekkil bir ordu...

Malazgirt'te kendilerinden kat kat üstün haçlı güruhunun karşısında kararlı, dimdik.

Gönüllerde aynı dua, beyinlerde aynı düşünce, yüreklerde aynı duygunun ateşi; eller kenet kenet tutuşmuş, insanlar bir inanç manzumesi etrafında kafa, kol, yürek birliği yapmışlar.

En güç silâhları: Birlik.

Bu birliği sağlayan yegâne şey: Mefkure ve ideal ortaklığı.

Ortaklığın tek kaynağı: Din.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı _        7

Din: islâm Dini.

Ve savaş!

Savaş, varolma savaşı, yurt edinme savaşı, aşiretten millete çıkma savaşı.

Tarihi boyunca kabileler halinde göçebe bir hayat yaşayan, ancak kısa ömürlü devletler kurabilen Türk toplumu, ilk defa Malazgirt zaferiyle kendine bir anayurt buluyor ve ilk defa millî bir devlet kuruyor.

O devlet, çeşitli isimler altında bugüne kadar geliyor. Aralıksız ve üstelik tarihin en şanlı sayfalarını doldura, doldura...

Biz tutuyor o alün sayfalardan birkaçını çeviriyoruz.

Sadece birkaç sayfadan bir roman çıkarıyoruz.

Gerçeklere sadık kalarak...

Malazgirt'te şahlanan ruhu anlamaya çalışarak...

Aşireti millet, kabileyi devlet yapan unsurları bulmayı umarak.

"Bir devlet nasıl doğar?" sorusunun cevabını yakaladık mı, anlayın ki, "Bir devlet nasıl batar?" sorusunun cevabını da bulmuşuz.

"Nasıl batar?"in cevabını bulduğumuz an, "Nasıl kur-tulur?"un sırrını da yakalamışız.

Bu ipucuna hele bugünlerde son derece muhtaç olduğumuza şüphe yok.

Yavuz BAHADIROĞLU

8      D   Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

 

BİRİNCİ BÖLÜM

Güneş ufuktaki ak bulutlara tutuna tutuna kayıyor, ardı ardına dizilmiş kulübeler gittikçe koyulaşan gölgelerine yaslanarak dinleniyorlar.

"On beş sene önce bıraktığımda birkaç çadırdan ibaretti bu köy" dedi tepeden bakan adam. "Amma büyümüş. Teey ırmağın öte yakasına taşmış. Irmağın üstüne de bir köprü oturtmuşlar."

Yorulan bacağını bir taşın üstüne attı, gövdesini öne eğdi, dirseğine dayandı. Daldı mazi bulutunun öte yakasına. Hatıralarının ayak seslerini duydu.

Böyle bir akşam vaktiydi yine. Hoca, minare olarak kullandığı koca gövdeli çınar ağacının iskelesini yarılamıştı belki de. O atlı çığ gibi düşmüştü köy meydanına. Avaz avaz bağırmıştı:

"Sultan buyruğu, duyduk duymadık demeyin! On dokuzundan yukarı, ellisinden aşağı her isteyen atını, pusatını alıp meydana gelsin. Küffar üstüne cihad var. Duyduk duymadık demeyin! Sultan buyruğu..."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı l       9

ilk kendisi koşmuştu. Atıyla, pusatıyla... Gencecik karısını, Eşme'sini bırakarak... Beş yaşındaki oğlunu, Te-kin'ini bırakarak. Sadece helallaşacak kadar vakti olmuştu. Bir de sıkı tembih karısına:

"Tekin'e iyi bak! Allah isterse yakında yine görüşürüz. Hakkını da helal et."

Gidiş o gidiş. Putperest Uzlara esir düşmek zül ya, düştü işte. Dile kolay, tam beş yılı gitti. Kâh çalıştırıldı, kâh demir kafese konularak dolaştırıldı. Beş yıl değil, beş yüz yıl kadar uzun geldi esaret. Birgün kurtulacağını düşünerek bekledi, kendini bileye bileye bekledi, hırsını kinle yoğurdu, hürriyet özleminin ateşinde pişirdi ve çelik-leştirerek kalbinin içine soktu. Orada taşıyor uzun süredir, hatırladıkça asılıyor yüzü, büzülüyor gözü; hele göz bebekleri büyüye büyüye akı kara ile karıştırıyor.

Yine aynı hal; gözlerinde, yine akla karanın savaşı, gerilen yüzünde yine doruğa ulaşan intikam duygusunun kaba dalgaları. Yere tükürdü.

"Hele oğlumu da peşime takıp" diye söylendi, "Alıp yanıma Tekin'imi, düşmeli Uzların tepesine, kaya gibi düşmeli; yok, kaya ne ki, yıldırım gibi düşmeli, düştüğü yeri delesiye, yakasıya, yıkasıya!"

Yürüdü. Yürürken gözleri cami avlusundaki koca çınara gitti bir an, kendini zorlayarak gülümsedi. Hocanın ak sarığı yeni açmış kır çiçeği gibi parladı önce, ardından bütün gövdesi ağacın tepesinde belirdi. "Allahü ekber, Allahü ekber!"

Adam elini göğsünün üstüne koydu, boynunu sağa yaürdı hafif.

"Büyüklerin büyüğüsün Allah'ım, yücelerin yücesisin, bizi esirge, bizi bağışla!"

10           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Hafif bir akşam rüzgârı börkünden taşan ak karışık saçlarında gevezelendi; derin derin soludu onu, çoktandır gülmeyi unutan dudakları belki ilk defa istekle iki yana gevşedi, çocuklaştı:

"Tekin'imin kokusu," dedi içli içli, "O kokuyu unutmama imkân var mı?"

Köye girmişti. Bir ana kedi, üç yavrusunu peşine takmış kim bilir nereye gidiyordu? Yavrulardan birini almak için eğildi, fakat ana kedi öyle bir öfkeyle üstüne atıldı ve öyle bir canhıraş miyavladı ki, adam çekilmek zorunda kaldı.

"Anlıyorum seni," dedi, "Yavruna kötülük edeceğimden korktun, boş bir korku, on beş yıldır yavrusunun hasretini çeken biri olarak evlât sevgisini benden iyi kim bilebilir?"

Camiye yöneldi. İkindiyi gecikerek kılmıştı, abdesti vardı. Kuzu gönünden çizmelerini çıkarıp içeri girdi. Şaştı birden; imamın arkasında rükûa, secdeye varmada güçlük çeken çok yaşlı üç köylüden başka kimse yoktu. "Peki ama nerede bu köyün orta yaşlıları, gençleri?" Yoksa, hâşâ İslâmiyeti terk mi etmişlerdi?

Düşünmemeye çalıştı ötesini. Biraz daha gecikirse cemaat sevabını kaçıracaktı. Safa geçti, imama uydu.

Namazdan sonra imam ona baktı baktı. Tek gözünü kırpıştırdı, başını kâh sağa, kâh sola yatırdı, arada "cık cık cık" diye kuş sesine benzer hayret sesleri çıkardı.

"Demek o derece değiştim ha hocam," dedi adam, 'Tanımadın beni."

"Bağışla yiğidim," dedi hoca, "Gözüm ısırıyor velâkin, ihtiyarlık de, çık işin içinden. Bazan ezana başlarım da gerisini getiremem, unutur giderim. Oğul, ihtiyarlık dedim a, zorlu bastırdı. Gel bağışla ismini, olsun bitsin."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         11

"On beş yıl önce Sultan buyruğu ile bir atlı düştüydü ya köye, on dokuzundan yukarı, ellisinden aşağı herkesi köy meydanına topladıydı ya... Hatırlıyor musun hocam?"

Hoca sakalını çekiştire çekiştire baş salladı.

"Onlardansın ha!"

"Onlardanım ya, onlardanım ama genç gittim, koca-mış dönüyorum. Tanımamakta yerden göğe hakkın var. On yıl cenk, beş yıl esaret..."

"Esaret ha!"

"Esaret ki ne esaret! Bu Uzlarda sen sen ol, insaf, vicdan diye birşey arama. İnsanı kafese kapatırlar da vahşi bir hayvan gibi çergeden çergeye dolaştırırlar."

Hoca parmağıyla kör gözünü işaretledi.

"Bilmez olur muyum, öyle bilirim ki hem de. Lakin hâlâ kim olduğunu söylemedin."

"Ben Tekinin babasıyım hocam, Tekin'imi bildin ya, giderken beş yaşında filandı, şimdi yirmisinde koca delikanlı olmalı."

"Vaaay!" diye bağırarak yerinden koptu hoca, tuttu sıktı adamı göğsünde. "Vay... vay... vaay!" dedi birkaç kere daha üst üste.

"Vaay! Sen bizim Abdurrahman'ımızsın, öyle mi?"

"Öyle hocam öyle, ben Abdurrahman'ım, bu köyden..."

Hoca duruldu, döndü yerine çöktü tekrar, coşkunluğu sabun köpüğü gibi söndü birden bire, başı düştü göğsünün de alüna.

"Evlât" dedi, inim inim bir sesle.

"Evet hocam..."

Bekledi, bekledi. Sonra tekrarladı aynı sözü:

12    ?   Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

"Evlât..."

"Emret hocam."

Tek gözünü ardına kadar açarak baktı Abdurrah-man'a, dudaklarıyla söylemeye korktuğu şeyi gözüyle söylemek istercesine.

Abdurrahman'ın içini bir sıkıntıdır bastı. Hocanın bakışlarındaki derin meçhule, soru yüklü bakışlarını mızrak mızrak sokarak eşeledi. Bir şeyler vardı evet, korkutan, ürküten, tedirginlik veren bir şeyler, ama ne?

"Hocam?"

Hoca ağır ağır doğruldu. Cübbesinin eteklerini topladı, yürüdü.

"Buyur," dedi, "Fakirhaneye geçelim. Aç olmalısın, önce karnını doyur..."

Abdurrahman da doğruldu, seğirtti hocanın ardından:

"Sağol hocam, lâkin hasret yüklüyüm ben, bir an önce evime kavuşmak istiyorum."

Hiç cevap vermedi hoca, ağzını kenetledi, yemeğin sonuna kadar kaldı öyle, tek kelâm etmeden, bütün soruları duymazdan gelerek, bilmezden görünerek. Ama içten içe yalnız savaşçıya anlatacağı şeylerin korkunçluğunu bir nebze olsun azaltacak kelimeleri, tabirleri arayarak, hep sustu.

Yemek de bitti, susuşun mazeretleri de bitti. Hoca sırtının üzerine ardı ardına saplanan oklardan kurtulmak ister gibi havada elini salladıktan sonra:

"Bre Abdurrahman Gazi" diye söze girdi. "Hey Gazi Abdurrahman, hey oğul! Cenk gördün, esaret gördün, ölüm gördün say, kaç kere?"

Abdurrahman Bey girişin arkasını merak ediyordu

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı D    13

asıl, ama cevap vermemezlik edemezdi:

"Çok," dedi, "Belki yüz kere..."

"Belki de bin, iyi düşün!"

"Belki, fakat nasıl sayabilirim? Bir cenge girilir, insanlar kılıç altında, topuz altında, mızrak altında göçerler. Kiminin başı gövdesinden ayrılır, kiminin kolu, kiminin bacağı. Bakarsın can dostların sarı yapraklar gibi patır patır düşerler; bakarsın bir koca grupla taarruza geçtin, yalnız dönüyorsun. Bütün bunları gördüm, yaşadım, yine de hiçbiri esaret kadar koymadı inan hocam."

"İnanırım, adım gibi inanırım! Sen Alpaslan'ın ordusunda at tepmiş, kılıç kuşanmış adamsın."

"Ve Uz kavmine beş yıl esir olmuş adamım."

Hoca ıslıklaşan bu sesin verdiği sinyali aldı:

"Uz kavmine kinin derin" dedi.

'Topunu kinimin derinliğinde boğabilirim hocam."

"Etme bre Abdurrahman Bey! Kin insanoğlunun göz bağıdır, bağlar gözünü, kör kör yürütür. Ya ateş olur yakar, ya kuyu olur boğar, ya batak olur yutar. Bak şu gözüme."

Parmağını kör gözüne bastırdı:

"Beş yıl kadar önce," diye devam etti. "Geldiler, gözümü aldılar ve gittiler. Yoo, sade gözümü değil, haksızlık ediyorum, köyümü kaybettim. Kesebildikleri kadarını kestiler, bazılarını astılar. Tam on kişi sallandırdılar şu minare olarak kullandığım avludaki yaşlı çınara. Ağacın dalları çatırdadı oğul, belki de bu vahşet karşısında inliyordu."

Abdurrahman Bey boğulur gibiydi. Hançeresine, hocanın bahsettiği ağaç, dalıyla, budağıyla tıkanmıştı sanki.

14    D   Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Üst üste yutkundu, ağaç inmedi; öksürdü fakat çıkmadı, gözleri büyüdü büyüdü, kara ile ak karıştı iyiden iyi.

"Oğlum Tekin, karım Esme!" diye ıslıkladı güçlükle.

Hoca dehşet sahnesini yeniden yaşıyordu. Sakalmda-ki kıllar dikleşmişti, dudakları titriyordu.

"Karma gani gani rahmet oğul" dedi buz tutmuş sesiyle. 'Tekin'e gelince; ellerimle yetiştiriyordum. Ellerimi kırıp aldılar, götürdüler. Kaçırdılar onu. Bir hafta kadar evvel dağlarda bir grup Uzlu gördü çobanlarımız. Haber ettiler. Bizimkiler silâhlanıp düştüler arkalarına. Bilmem bulurlar, bilmem bulamazlar. Köyde yaşlılardan, kadın ve çocuklardan başka kimse yok bu yüzden."

Abdurrahman artık hocanın anlattıklarını anlayamı-yordu. Kafasının içinde cenk uğultuları vardı. Binlerce savaşçı at tepiyor, kılıç çalıyor, nâra atıyordu. Bir uğultu, bir keşmekeş. Fırladı, kalktı. Hiçbir şey söylemeden dışarı koştu. Ay çıkmıştı, fakat Abdurrahman bunu da görmüyordu. Kulübelerin arasında hedefsiz dolandı bir süre. Kılıcının kabzasını sıktı ikide bir, avucu acıyana kadar. Yorulunca bir dut ağacına yaslandı. Ay ışığıyla yıkanan dallarında gözlerini dolaştırdı. Tanıdı ağacı. Hatıra yüklü dallarına varıncaya kadar. Oğlu ile karısı aşağıda bir kilim tutarlar, kendisi ağaca çıkıp silkelerdi. Şu kenarda çergelerini kurmuşlardı. Hayatın bütün güçlüklerine rağmen mesuttular. Sonra bir atlı, Sultan buyruğu getirmiş, ardından bir grup Uzlu kan deryasında kılıç çalmıştı. Eşme'sini öldürmüşlerdi. Tekin'ini götürmüşlerdi. Hayatının direkleri çalınmıştı adamın. Başka dayanaklar mı aramalı, yoksa karısının yanına gitmenin bir yolunu mu bulmalıydı? Karar veremedi. Gitti yine hocanın karşısına dikildi.

"Ne yapmalı?" diye sordu kırık dökük.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        15

"Ruhunu intikam zindanından kurtar önce," dedi hoca. "Kinini şahsî düşmanlıklarla küçülteceğine, Allah düşmanlarına tevcih ederek büyüt, mânâ kazandır. Önce nefsinle savaş, onu yen."

"Söylemesi kolay hocam. Benim ciğerlerimi söktüler, bunu nasıl unuturum."

"Söylemesi de kolay değil beyoğul, hele senin durumunda olan birine. Değil ya, başka çare de yok ki. İntikam peşinde koşarsan gözükara gidersin. Yalnız öfkeyle dolu bulunacağından, arada bazı masumlara zarar verebilir, boyunca günah çukuruna düşersin. Karının, çocuğunun başına gelenleri unut demiyorum. Diyorum ki onların başına gelenler bütün Selçukluların da başındadır. Dün, bugün veya yarın. Bize kendi soyumuzdan fakat dinimizden olmayan Şamanist Uzların ileride daha büyük zararları dokunacaktır. Bunlar Bizans kâfirinden çok daha tehlikeli. Zira herkes Bizans'ı peşinen düşman belleyip tedbir cihetine gidiyor. Ama Uzlar için öyle mi ya? Bazılarımız onların da Türk olduğunu, akıbet bize iltihak ederek İslâmı da kabul edeceklerini ileri sürüp, mülayim davranmaktan yanadırlar. Uzlar bundan faydalanıyor en çok. Kendilerini yan kardeş gören gafillere sırtlarını dayıyorlar ve Selçukluları arkadan hançerliyorlar. Sen hakikatin ateşinde pişmiş birisin. Yerinde olsam gider Sultan Alpaslan'a olanı biteni aktarırdım. Nizamü'l-Mülk'e de anlatırdım. Akıllı kişidir duydum, bir tedbir düşünür belki. Kendi soyumuzdan diye putperestliklerine göz yummazlar, dinimize düşman olan herkesi düşman ilân etme gerçekçiliğini gösterirler. Bütün hudut boylarında yaşayan ehl-i din muztarip. Ne malı emniyettedir, ne canı. Söyle

16           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Alpaslan'a: Sultan buyruğu diye toplanan askerler köylerini koruyamayacaksa niçin toplanır? Ayoğul! Şefkatini kininin üstüne çıkar, kılıcını şahsî öfkene değil, dinini korumaya ada."

Abdurrahman fırtınalı duygularının üstünde sabah meltemi gibi okşayarak gezinen bu cümleleri sindire sin-dire dinledi. Hocaya hak veriyordu. Hayatın her sillesiyle bir salyangoz gibi iradesi ezilir, şahsî kinine umumun menfaatini kurban ederse; bir intikam kılıcı, bir öfke kasırgası olur, ömrünün kalan kısmını kendi ateşine kendini yakarak zehrederdi. Böyle olmamalıydı. Türk boyları İslâm diniyle müşerref olduktan sonra bir millet şuuruna girmişler, âdil bir idarenin etrafında kenetleşerek devlet-leşmişlerdi. Putperest kalmış, yahut Hıristiyan olmuş Türklere de bu şuur meşalesini ulaştırmak lâzımdı.

"Haklısın hocam," dedi neden sonra. "Geldiğim yere döneyim. Uzların şahsıma yaptıklarını unuturum belki, ama dindaşlarıma karşı saldırıları devam ederse hiçbir zaman affedemem."

Biraz durdu, börkünü düzeltti, yanağını kaşıdı.

"Hoca. Onca uzun yola atım dayanamadı öldü. Senden bir at rica ediyorum. Varsa tabii."

"Yorgunsun, geceyi burada geçir, dinlen, sabah ola hayır ola. At da buluruz inşallah, gerçi Uzlar binek hayvanı namına pek birşey bırakmıyorlar ama..."

"O zaman yaya yürürüm hocam, geldiğim gibi giderim de, gönlünü hoş tut. Affet hocam, sabaha kalamam, sıcağı sıcağına düşmeliyim yola, belki köylülere rastlarım, hani dağda çobanların gördüğü bir grup Uzluyu takip eden

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı Q    17

sizin gençlere, rastlarım belki. Bir at verirler bana, daha da olmazsa yaya yürürüm. Henüz kırk yaşındayım hocam, şükrolsun Allah'ıma, bacaklarımda yürüyecek derman var."

Öptü elini, vurdu yola.

18    J   Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

ikinci bolum

"Yıllar yılı dolaşıldı, dağlar aşıldı, ırmaklar geçildi, akından akına koşuldu. Ve birgün kır atlı Tuğrul Bey atının yularını çekti. At ön ayaklarını kastı, çakıldı. Kıvılcım kıvılcım yandı taşlar. Ardındaki kalabalığa dönüp dedi ki: İşte burası! Teey gözünüzün gördüğü yere kadar, teey gücünüzün erdiği yere kadar, teey bütün bakir otlaklar, teey bütün bu topraklar bizim! Şükrolsun bize bunu bağışlayan yüce Allah'a! Salât ve selâm olsun Peygamberine!'                                                                                      y

"Kalabalık coştu, kaynadı. Hayran hayran mızrağın işaretlediği ovayı seyrettiler. 'Şükrolsun Allah'a! Salât ve selâm olsun Peygamberine' dediler. Dalgalandılar, dalgalandılar, nihayet duruldular. Sultanın emriyle hamd sancağını meydana diktiler. Ardında saf tutup şükür namazı eda ettiler. Sonra kazıklar çaktılar, çergiler kurdular. Koca bir yurt kurdular.

"Bu yurt bulununcaya kadar çok dolaşıldı, çok savaşıldı. Geçilmedik yol, su içilmedik pınarbaşı kalmadı. Ama en sonunda murada erildi, en sonunda umulan bulundu.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         19

"Göçler durmadan aktı, insan seli yeni yurda yığıldıkça yığıldı. Yeni yurt yetmemeye başladı. Hayvanlar yine açlıktan zayıflar oldular. Tuğrul Bey o zaman yeni yurtlar edinmek lâzım geldiğine inandı. Amcasıoğlu Hasan'a sayısız asker verdi, fethe memur etti. Bizans keferesi Zapsu-yu kenarında Hasan'ı kahpece pusuya düşürdü. Hasan vuruşma sırasında şehit oldu. Dağılan ordusu İran Ermenistan'ına doğru çekildi. Geri dönmeye muvaffak olanlar teey oralarda yeni yurtlar bulunduğunu müjdelediler. Bizanslıların haylice üstün, fakat cenk kabiliyetinden mahrum kadmlaşmış insanlar olduklarını söylediler.

"Sultan Tuğrul, amcasıoğlu Hasan'ın şehadetine ve ilk büyük akının başarısızlığına fazlasıyla üzüldü. Derhal Azerbaycan valiliğinde bulunan kardeşi İbrahim'i Rûm seferine memur etti. Erran bölgesinde gazavat yapan Ku-talmış'ı da yanma kattı.

"Bu ordu zaferden zafere koştu. Yeni yurtlar ele geçirdi. Fetihnameler ardı ardına Sultanın oturduğu Rey şehrine erişti.

"Günlerden birgün İbrahim ve Kutalmış da Rey'e döndüler. Bizanslılara yardım eden Gürcistan hakimi Liparit'i de esir olarak getirdiler. Sultana takdim ettiler. Bizanslıların Liparite mukabil teklif ettikleri külliyetli miktarda fidyeyi, Sultan Tuğrul reddetti ve hiçbir karşılık almadan düşmanını serbest bırakma büyüklüğünü gösterdi.

"Bu satırların yazarı hakir bendeniz Ebu'1-Fazl Nasır, Sultanımın elçisi olarak Liparitle birlikte Bizans'a gönderildim. Bizans hâkimine Sultanımın üç buyruğunu götürdüm: Birincisi, Kostantiniyye'de yüz elli yıl kadar önce inşa edilmiş olup şimdi harap halde bulunan camiin yeniden inşası. İkincisi, Sultan Tuğrul adına hutbe okunma-

20    D   Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

sı. Ve üçüncüsü, eskiden Abbasi halifelerine ödenen yıllık verginin bundan böyle Selçukîlere ödenmesi...

"Bizans hâkimi Konstantin, ilk iki teklifi memnuniyetle kabul etti, ama üçüncüsünü şiddetle reddetti. Bizans yurdunun, Selçuk yurduna haraçgüzar olamayacağını, öfkeli bir dille beyan eyledi.

"Döndüm, Sultan Tuğrul'a aynen naklettim. Düşünceye vardı. Tam dört yıl düşündü. Ufak-tefek akınlarla oyalandı. Ama mütemadiyen ordusunu kuvvetlendirdi, silâhlarını yeniledi, iaşelerini yığdı.

"Beyler yakınmaya geçtiler. 'Niçin beklenir?' dediler. 'Sultan Tuğrul bunca hazırlığı düşmana gösteriş olsun diye mi yapar, yoksa düşmanın üstüne varmaya mı? Hani gün açar gece çöker, biz yine beklemedeyiz.'

"Sultan Tuğrul bunları duydu. Beylerini topladı. 'Bre,' dedi, 'Sabrınız taşar görürüz. Lakin bilesiniz ki sabrın sonu selâmettir. İşte gün geldi çattı. İki ırmak ortasında sıkışıp kalamayacak kadar büyüdük. Dinimiz en büyük din, milletimiz büyük bir millet, savaşçı bir millet; din uğruna gaza ederken şehadete ulaşmaktan gayri şey düşünmeyen bir millet. Teey öte yerlerde bir güzel yurt var, bize lâyık. Lakin oraya bir daha geri dönmemek üzere gitmek muradımız. Bu yüzden dört koca yıl bekledik. Hazırlandık, güçlendik. Haydin Bismillah, gaza yoluna!'

"Bismillah denildi, Anadolu'ya girildi (1055)."

Adam okuduğu el yazması kitaptan çekti aldı başını. Buğulu bakışlarını etrafında halkalaşmış gençlerin üstünde gezdirdi. Kalın taneli teşbihinden birkaç taş yuvarladı.

"Teey, böyle işte" dedi. "Girildi Anadolu'ya. Bastığınız şu topraklara. Her karışında bir şehit, her çukurunda

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         21

candaşlarımızın, dindaşlarımızın, soydaşlarımızın kanı. Her ağacın her yaprağında Allah sesi." Gençlerden biri, tok, heyecanlı: "Sonra?" dedi. "Dede, gerisini de okusan bize..." Uçuk dudaklarında pembe bir gülüş yayıldı ihtiyarın: "Teey," dedi, "Okumak iyi, okumak hoş. Bakıyorum sizi sardı, yalan mı?" "Doğru."

"Okumak iyi de, asıl o günleri yaşamak var." Gözlerindeki bulut kümecikleri neme dönüştü birden, ağlayacak hale geldi.

"Ben," diye devam etti, "Yaşadım o günleri be hey çocuklar! Yudum yudum soludum Anadolu havasını. O bambaşka bir hava. Van Gölü'nün bir ucundan duhul ederek Tuğrul Sultanın kumandasında Bergri ye (Muradiye) ilk taarruzumuzu yaptık. Ezdik, yürüdük. Vardık, düştük çığ gibi Erciş önüne. Kale kavî mi kavi, giriş ne mümkün. Sardık, bekledik. Tam sekiz gün. Bir de baktık, beyaz bayrak çekildi, kapılar açıldı. Erciş hâkimi dayanamayacağını anlamıştı. Bol hediyelerle birlikte itaatini arz etti. Bizde aman diyene kılıç üşürmek caiz değil, bağışladık onları. Ne sevindiler. Konstantin keferesi ağır vergiler yüklermiş, halkı ezer, candan bezdirirmiş. Sultan Tuğrul'a yalvar yakar oldular. Git Malazgirt kalesini al, dediler. Al ki, Rum, Ermeni, bütün Anadolu halkı hamd sancağının âdil gölgesinde rahata kavuşsunlar. Sultan zaten bunu düşünürmüş. Çünkü Malazgirt en muhkem ve en hakim kale. O alınamazsa Anadolu'da hakimiyet rüya olarak kalır.

"Sultanın emriyle hazırlandık, vurduk yola. Düştük Malazgirt kalesinin eteklerine. Vasil derlerdi, Ermeni bir

22           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

valisi vardı kalenin. Bizim insan yiyen barbarlar olduğumuza kale halkını inandırdı. Kuvvetli bir müdafaa ile karşılaştık. Cepheden taarruzlarımız akim kaldı, fazlaca zayiat vermeye başladık. Bunun üzerine lağımlar kazarak yeraltından kaleye girmeyi denedik, fakat bunu da haber aldılar. Mukabil lağımlarla adamlarımızı esir ettiler, kale burçlarına çıkarıp görebileceğimiz şekilde astılar, kestiler. Aralarında Sultanımızın kayınpederi de vardı.

"Sultan Tuğrul, Bitlis'ten bir mancınık getirtti. Bununla kaleyi gülleye tuttuk. Fakat ne fayda? Vasil çok kurnazdı. Tellâl bağırtmış. 'Kim ki gider Selçukluların mancınığını yakmayı başarırsa altına ve gümüşe gark edilecek.' Paralı bir Kuman askeri, işi kabullendi. Bir değneğin ucuna mektup takarak askerlerimize haberci olduğu intibaını verdi. Kolaylıkla aramıza girdi. Meğer urbasının içinde neft yağı saklarmış. Mancınığın önünden geçerken biraz eğleşti. Bizimkiler adamın mancınığa hayranlık duyduğunu sandılar. Hay sanmaz olaydılar, Kuman askeri sür'atle urbasından nefti çıkardı ve mancınığı bizimkilerin şaşkınlığından istifade ederek ateşlemeyi becerdi. O kargaşada üstelik kaçmayı da başardı. Sultan Tuğrul bile bu cesaret karşısında hayran kaldı. Aferin,' dedi, 'Düşmanın da cesuru makbuldür.' "

ihtiyar sözün burasında acı acı soludu. Yumruğunu kaldırıp dizini dövdü.

'Taarruz akim kaldı çocuklar," diye devam etti sonra. "Muhasaradan vazgeçildi. Geri çekildik. Ama çekilirken de boş durmadık ha, Kars'ı üç gün muhasara ettikten sonra, bütün kuvvetimizle Pasin Ovasına indik. Avnik'in (Civankale) önünden geçtik. Büyük Tuya kadar ilerledik."

Malazgirt'ten yüzgeri etmek eni konu Sultanın içine ukde olmuş olacak ki, yeniden geri döndük. Yanımızda

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         23

dört yüz kişiyle işletilebilen çok muazzam bir de mancınık bulunuyordu bu sefer. Fırlattığımız koca kayalar surlarda onarılmaz gedikler açmaya başlamıştı. Lakin talih, kış bastırdı. Fetihlere devam ede ede Rey'e döndük."

Sustu. İçine mum dikilmiş iki budak deliğini andıran gözlerini kucağında unuttuğu kitaba dikti. Bekledi, bekledi. Sonra birden silkindi, kalktı:

"Tarih dersi bu kadar," dedi, "Hey gençler, artık biraz da kılıç dersine ne buyrulur?"

"Tam tadında kestin dede" diye mırıldandı gençlerden biri, itiraz yollu.

İhtiyar manâlı manâlı gülümsedi. "Herşeyi tadında bırakmak gerek ayoğul, üst yanını bir başka sefere anlatırım. Hadi, şimdi kılıç başına! Ne o Şems, Malazgirt surlarından yüzgeri etmiş Tuğrul Sultanım gibi yüzün ekşir, neyin nesi, kılıç dersini sevmez misin?"

Şems suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi kızardı, gözlerini yerden almadan:

"Severim de, bu dersin ne zaman biteceğini düşünürüm. Gayri çocuk değiliz. Kılıçları birbirimizle oynaş için kullanmaktan sıkıldık, gaza meydanında kâfir kellesi düşürmeye hasretiz."

"Ya! Demek yeterince öğrendiğin kanaatindesin."

"Evet..."

"Bana sorarsan daha pişmedin. İstersen deneyelim. Benim gibi perişan bir ihtiyarla kılıç tokuşturmaya var

mısın?"

Delikanlılar bakışıp bıyıkaltı gülüştüler.

"Anlıyorum," dedi ihtiyar. "Kolumda derman kalmadığını sanıyorsunuz."

24           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Bir hamlede sıyırdı açtı kolunu, delikanlılara doğru uzattı.

"Vakıa porsumuş gözükür ya, siz bakmayın görünüşüne, bu bilek serhad boylarında çelikleşti. Bir zamanlar bileğimi kimse bükemezdi.

Şems alçak bir sesle;

"Bir zamanlar" diye mırıldandı müphem.

"Öyle," dedi ihtiyar kızgın mı kızgın. "Artık genç değilim. Lakin bileğimin gücüne inanıyorum. Mademki niye askerlikten alınıp size öğretmen verildim diyeceksiniz? Anlatamadım ki. Yaşlandın dediler. Çok hizmetin geçti sağol dediler. Bundan böyle himmetini Selçuklu gençlere harca dediler. Bildiklerini öğret, tecrübelerinden istifade ettir dediler. Hizmetin küçüğü, büyüğü olmaz, hizmet hizmettir diye düşündüm, kabul ettim. Hey Temir Ali görürüm tüysüz suratındaki alaycılığı, bilirim sen de Şems gibi düşünmeye başladın. Ya Boğaç'a ne demeli? Kulağını koparıp eline mi versem, yoksa kılıç çekip karşıma mı alsam?"

Boğaç ellerini önünde bağlayıp boynunu büktü.

"Boynumuz kıldan ince dede, nasıl dersen öyle olur."

"Ya! Benimle kılıç tokuşturmaya aklınız yattı demek oluyor, gelin meydana..."

Yirmi yaşında bir gencin zindeliğiyle avluya atladı. Sıyırdı dikti önüne kılıcını. Çakmak çakmak süzdü gençleri.

"Önce hanginiz?"

"Ben!" diye öne çıktı Şems, "Kabahatin büyüğü bende olduğuna göre..."

Pekâlâ, sar kılıcının ucunu bezle."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         25

Sardılar ve beş adım açıldılar. Önce çelikleşen bakışlar toslaştı, sonra çelik kılıçlara geldi sıra.

"Hamle et!" diye bağırdı ihtiyar. "Hadisene!" Şems bir atak yaptı, fakat ihtiyarın tecrübesine tosla-dı anında, kılıçlar çarpıştı, kıvılcımlar uçuştu. Şems şaşkın şaşkın baka kaldı.

"Hamle sırası bende," dedi ihtiyar, "Kolla!" Yukarıdan aşağı bir şaşırtmaca ve ardından sağdan sola doğru bir vuruş. Şems'in kılıcı uçuverdi.

"Vaay!" diye soluklandı Şems, "Doğrusu bu usûlü bilmiyordum. Nasıl yaptın dede, öğretsene."

"Ben de bunu anlatmaya çalışıyorum ya, daha bütün kılıç oyunlarını öğrenmediniz. Evet, gençliğinizden gelen ataklığınız var, kabul, ama bizim gibilerin de yaşlılıklarından gelen tecrübeleri var. Şems, dövüşürken vücudunu kas katı geriyorsun, yanlış bu. Pek duracaksın, ama katı-laşmayacaksm, kıvrak olacaksın. Hele hiçbir zaman şaşkınlığa düşmeyeceksin, ne kadar fena bir vaziyetle karşılaşırsan karşılaş, soğukkanlılığını muhafaza edeceksin. Anlaştık mı?"

Temir Alfnin çığlığı Şems'in cevabını boğdu:

"Heey... Şuraya bakın!"

Tümsekten bir toz bulutu kopmuştu. Yuvarlana yu-varlana köye yaklaşıyordu.

"Ne ola?" diye mırıldandı ihtiyar, "Hayırdır inşallah. Bizim akıncılardan bir kol olsa gerek."

Yürüttüğü fikre mantığını ortak edemedi. Selçuk akıncılarını toz bulutundan bile tanırdı o. Her zaman üçer sıra giderlerdi. Akınlarda da böyle idiler, gezmelerde de. Toz bulutu ona göre kalkardı. Dar ve uzun. Şimdi öyle

26           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

mi ya, sırf küme, tor top birşey. Yok, bunlar Selçuklu akıncıları olamazlardı. Bekledi. Savaş naralarını duyana kadar bekledi.

"Peçenekler" dedi kükreyerek. Boğaç saf saf güldü: "Bizim soydan..."

İhtiyar sert bir bakışla susturdu genci. "Evet ama dinimizden değiller. Herhalde hatırımızı sormak için gelmiyorlar. Boğaç var git, köylüyü topla, pusatlarını da alsınlar, ne olur ne olmaz, tedbirli bulunalım."

Boğaç uzaklaştıktan sonra ihtiyar, evine girdi. Karısıyla kızma dama çıkıp saklanmalarını emretti. Tekrar döndü.

"Silâhlarınızı hazır bulundurun," dedi gençlere. "Ama bir taşkınlık yapmamaya dikkat edin. Onlarla ben konuşacağım."

Hayli yaklaşmışlardı. Korkunç çığlıklar atarak geliyorlardı.

"Hop... hop... hop!" İhtiyar tahminî bir hesap yaptı.

"Yüz kişi kadar olmalılar," diye açıkladı fikrini, "Biz de bu kadar varız ama köylülerin çoğu tarlada, niyetleri kötü ise, başımız derde girecek. Üstelik yeter silâhımız da yok." Bir ok vınlayarak arkadaki ihtiyar söğüde saplanınca sustu. Her nasılsa tarlaya gitmemiş on beş kişi meydanda, yaşlı adamın etrafına biriktiler. Artık çok yaklaşmış olan atlıları çenesiyle işmarladı yaşlı adam: "Peçenekler" dedi sadece. Kanları damarlarında dondu adamların. Çeneleri kilit-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         27

27

lendi. Peçeneklerin reisi kara atını köylülerin önünde

durdurdu.

"Açılın!" diye homurdandı. "Burkut derler adıma. Karşı koymaya kalkmayın. Adamlarım köyü yağmalayacak."

Buz gibi bakışların altında keyifle sırıttı, başının tepe yerinden başlayarak beline kadar inen saç örgüsünü tit-rete titrete adamlarına emir verdi:

"Köye dağılm!"

"Durun!" dedi ihtiyar Selçuklu, "Zahmete değer birşey

yok evlerimizde. Biz..."

Sözünü bitiremedi, kara atlının havada ıslıklayan kırbacı ihtiyarın yüzünde saklayıp sözün gerisini biçti.

"Şom ağızlı keçi! Bana dur diyecek adam daha anasından doğmamıştır. Burkut'u duymadın mı ha?"

Bir daha şaklattı kırbacını. İhtiyarın yanağı yarıldı. Ak sakalında kan iz iz oldu. Köylülere baktı, hazırdılar, sabırsızdılar; hücum için izin dileniyorlardı. Döndü Bur-kut'un adamlarına. Adamlar şaşmış gibiydiler, ihtiyarın söz söylemesine mi, reislerinin ihtiyarı kırbaçlamasına mı, kimbilir neye şaşmışlardı? Köyünü düşünmese tek başına dalardı içlerine, hiç tereddütsüz dalardı. Şüphesiz ölürdü. Ölmek ne kelime, şehit olurdu. Nice özleyip rüyalarına giren ve fakat ön saflarda vuruştuğu o büyük günlerde dahi bir türlü gelmeyen şehadet! Şimdi arasa? Peki, ama arkasında duran on beş köylü? Biliyor, onlar da isteyerek şehadetin kucağına atarlar kendilerini, ya arkada kalacak olanlar. Bebeler, taze gelinler, kocakarılar... Yanağındaki kanı sarığının sarkan ucuyla sildi. "Yiğit demeye utandığım ey Peçenekli" dedi. "Al köyü istediğin gibi talan et. Lâkin yalvarıyorum, cana dokun ma."

28          Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Adam atının üstünde tepine tep ine güldü. Sonra kırbacını kaldırdı. Ama nedense vurmaktan vazgeçti. "Canın o kadar tatlı mı ihtiyar?"

"Yanlış anladın," dedi, diklendi ihtiyar. "Kendim için değil, sabiler için yalvardım, kadınlar için yalvardım; benim canımdan ne olacak? Kime ne faydam var ki? Güneşi yüzlerce defa doğarken gördüm, yüzlerce defa batarken gördüm. Hep aynı yerden doğuyor, aynı yerden batıyor. Güneşe hükmeden benim kaderime de hükmediyor." "Samanlarımız" diye kükredi Burkut. İhtiyar şiddetle iki yana salladı başını: "Allah!" dedi bir solukta. "Verdiği canı dilediği zaman dilediği şekilde alır. Tasarruf Onun elindedir."

Burkutün çekik gözlerinde ince kırpışmalar oldu, kor kor alevlendi göz bebekleri.

"Dönekler! Hepiniz döneksiniz. Atalarınızın dinini bırakıp Arabm dinine girdiniz."

"Allah'a kul olmak, Ona kul olduğunu bilmek, böyle bir teslimiyet içine girmek saadetlerin en büyüğüdür inan ki," diye devam etti ihtiyar. "Niçin bizi itham ediyorsun? İslâmiyet kimsenin malı değil, cihanın malı.  Kimseye mahsus gönderilmedi, cihana ihsan edildi. Arabın olduğu kadar bizim, bizim olduğu kadar da sizin dininiz olabilir bu din. Irkdaşız, gelin dindaş olalım. Aramızda hepinize yer var. Türklerin ekseriyeti Müslüman oldu, dağınıklıktan kurtuldular, göçebelikten çıktılar, hayatın da, ölümün de hikmetini anladılar." Burkut müstehzi: "Neymiş, neymiş bakalım?" Hayat, yaydan fırlamış bir ok, gider bir mezarlığa dü-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı i       29

şer. Asıl hayat ondan sonrası, âhiret. Hayatı manâlı kılan, bu hayatın ötesinde saklı olan hayat. Onun da giriş kapısı ölüm."

"Bu yüzden mi önümde titremiyor, yerlere kapanıp bağışlanman için yalvarmıyorsun?"

İhtiyar "Hepsi boş" der gibi başını salladı:

"Niçin bir kula, kulluğunu unutturup efendi olduğunu zannettirecek tarzda yalvarayım? Münacât kapısı tektir, dua; o da Allah'a yapılır. Çok yaşadım. Ama Allah bilir, doğru yaşamak için didindim. Bütün Müslümanlar bu doğrunun peşinde. Senden isteyeceğimi istedim ben. Kadınlara, çocuklara dokunma! Sana söyleyeceğimi de söyledim. Gel Müslüman ol!"

"Bre!" diye bağırdı Burkut çılgın çılgın. "Bre! Korkmadan bir çuval lâf ettin. Sen kendini ne sanıyorsun ihtiyar keçi? Böyle tütsülü sözlerle kanacak adam mıyım ben? Dinin senin olsun, köyünü istiyorum. Bütün içindekilerle birlikte. Burkut bir köye girdi mi. o köyde taş üstünde taş, omuz üstünde baş kalmamalı. Al bunu da!"

Kırbaç yine ıslıkladı, yine uğursuz tepinmelerle kıvrıldı, dalgalandı ve ihtiyarın omuz başına tutundu.

"Dağılın!" dedi aynı anda. "Önce şu evden başlayın, i Ne bulursanız yığın meydana. Çoluk, çocuk, genç, ihtiyar; ne bulursanız."

İhtiyar kırbacı âni bir hamleyle yakaladı, yakaladığı gibi hızla çekti. Eşkiya başıboş bulunmuştu, elinden çıktı j kırbaç, ihtiyarın eline geçti. Şaşırdı, daha toparlanama-dan kendi kırbacı kendi kafasında patladı.

"Atılın," diye bağırdı ihtiyar, köylülere. "Atılın yiğitlerim!"

Zaten sabırsız, zaten tetikte idiler. İhtiyarın lâfı bunc

30           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

evirip çevirmesine içerleyenler bile vardı. Başta iki arkadaş: Şems ve Temir Ali. Kaynıyorlardı için için, yürekten yanıyorlardı. İlk onlar atıldılar.

"Amma beklettin dede," diye seslendi Temir Ali, "Sonunda karar verdin nihayet."

"Vurun!" dedi ihtiyar. "Vursanıza."

Şems bir Peçenekli haydudun terkisine fışkırdı âdeta, adamı kıskıvrak ederek attan aşağı yuvarladı. "Gördün marifetimi dede?" "Vurun!" dedi ihtiyar, "Lillah aşkına!" "Allah!" diye çağladı köylüler. "Allah... Allah!" Fakat uzun sürmedi, süremezdi. On beş kişiye karşı yüz kişi. Yaya on beş, atlı yüz. İyi silâhlanmış, dövüşgen. Gözleri kan bürümüş, çapulcu.

Yine de namuslarını savundular. Topraklarının namusunu, kadınlarının namusunu. Bu mefhumlar bir yerde ölmeyi gerektiriyordu, öldüler. Kan istiyordu, verdiler. Ama sonuna kadar savundular. İhtiyar yedi defa doğruldu düştüğü yerden, her doğrulusunda bir Peçenekliyi hakladı. Şems ile Temir Ali yanyana yıkıldılar. Çocukluklarında oynarken yaptıkları gibi tıpkı, savaş oyunu oynarken. Şems dayanamaz şakacıktan ölümüne gülerdi çok kere. Bu yüzden oyun dışı bıraktıkları olurdu onu. Yine gülüyordu güneşin gözüne gözüne, güneş saçlarında yıkanıyordu, kıvrımlarının arasına tutunmuştu, kanlı kıvrımlarının. Söğüt ağacı bütün heybetiyle kan gölcüğünün içine sığmıştı, hayret!

ihtiyarın karısını, kızını çıkardılar önce, sürükleye sü-rükleye. Babasına doğru atıldı genç kız, kocasına doğru atıldı yaşlı kadın; tuttular, yine sürüklediler, kırbaçladı-ar. Genç kız o hengâmede açılan saçlarına örtüsünü çek-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

meye çalıştı. Bir Peçenekli haydut bunu nasılsa fark etmişti, uzandı, çekti başörtüsünü bütünüyle, kahkahalar attı; eğile doğrula güldü, güldü. Genç kız birden kasırga kesildi sanki, nasıl fırladı, nasıl kurtuldu, nasıl bir atılımla babasına ulaştı ve ne zaman sarığını alıp başına sardı, saçlarını kapadı; şaşkın bakışlar bu kısa zaman şeridini sanki hiç yaşamadılar, hiç görmediler. Kendilerini toparladıklarında genç kızın şöyle dediğini duydular sadece:

"Şehit babacığım, sarığını ödünç alıyorum, verdiğin terbiye mucibince nâmahreme görünmemek için son çare olarak!"

Sonra bir hıçkırdı, iki hıçkırdı ve olduğu yerde yığıldı kaldı.

Gülemediler, bakıştılar.

"Oldu mu ya" diye söylendi arka sıralarda kalmış genç bir haydut.

Alnındaki kesik çizgilerde zulümle merhametin yumruklaşması duyuluyor gibiydi. Yapılanlardan tiksinmişti.

"Soydaşlarımız bunlar, kardeş olmamız lâzım aslında, ama olmuyor, düşmanız birbirimize, niçin? Onlar din değiştirdiler diye mi? Fena mı yaptılar sanki, İslama girdikten sonra göçebelikten kurtulup şehirler kurdular, ortak bir gaye tespit ederek akınlar yaptılar, hâlâ yapıyorlar. Ya biz? Macera arayan gruplar; nereye gittiğini, neden gittiğini bilemez macera adamları. Bugün burada, yarın bir başka yerde. Arkada bıraktığımız kandan bir şerit; katliam... katliam!"

Yavaşça çekti dizginleri, atını gruptan ayırdı. Ağır ağır gerilere sürdü. Sonra birden mahmuzladı, ok gibi ileri fırladı, dağ yoluna vurdu gitti.

"Hey! Baksanıza kaçıyor yahu..."

32           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Bu Çiğl1^ Peçenekli haydutları şaşkınlıktan kurtardı. Burkut saçının örgüsünü şahlandırarak hızla çevirdi başını:

"Kim? Kimdir o?"

Ses çıkmadı. İlk anda kaçanı tesbite imkân yoktu. Herkes samimi arkadaşlarını aradı kalabalık arasında. Neden sonra bir ses:

"Mengüç," dedi mecalsizce. "Hani Uzlulardan bize geçen delikanlı."

Eşkiya başı, dişlerini kanatırcasına çenelerini sıktı. Islıklaya ıslıklaya:

"Dokunmuş canına yandığımın, elbet dokunur, onların arasından çıktı."

Yalım yalım yanan gözlerini adamlarının üstünde gezdirdi. Atma bir sıçrayışta bindi. Dizgini avuçladı:

"Kellesini isterim," diye böğürdü, "Düşün ardıma." Yaşlı bir Peçenek kırık ön dişlerinin arasında kelimeleri yuvarlaya yuvarlaya:                                                     *

"Yağma işi ne olacak" diye sordu.

"Kalsın," dedi Burkut, "Herşey kalsın. O kalleşi gebertmeden dönüş yok."

Atlandılar. Geldikleri gibi hızla gitüler.

Koca söğüdün altında cesetler. Şems'in yanağı kan gölcüğünün içinde kızılca. Temir Ali'nin gözleri dehşetten iri iri. ihtiyar Selçuklu ağacın gövdesine yaslamış başını, baygın kızına bir kolunu yastık yapmış. Karısı şaşkın, perişan, yılgın; bağırıp çağırmayı bile akıl edemeden bir o yana koşuyor, bir bu yana koşuyor.

Genç kız gözlerini araladı. Gördüğü ilk şey masmavi gökyüzü, hatırladığı tek şey ise kan.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Baba!"

Bu ses yaşlı kadının ayaklarına urgan gibi dolandı, bocalattı, çakılmış gibi durdu: "Kızım!"

Evlerden fırlayan kadınlar, çocuklar ana-kızm etraflarını almaya başlamışlardı. Kimisi feryat ediyor, kimisi heykel kadar sessiz, dikiliyordu. Genç kızın buhar kadar hafif sesi arada;

"Babacığım" diye inliyordu.

Hayret! Yaşlı adam gözlerini araladı. Uçuk bir gülücük gönderdi kızma, solgun dudaklarında belli belirsiz bir fısıltı dolaştı: "Yavrum..." "Babacığım!"

"Üzül... me," dedi kesik kesik. "Peçenek hay... dutları. Onlar! Keçe çergilerde yaşayan ırkdaşlarımız."

"Bir şeyler yapın," diye çırpındı karısı, "Kocam ölüyor."

Duydu bu sözleri, duymakla kalmadı, anladı. Gülüşü

genişledi.

"Şehit... oluyorum" dedi. "Peygamberime... kavuşu... yorum. Güneş daha parlak... olmalı... orda. Irmaklar... daha sessiz akmalı, değil mi kızım?"

Hıçkırdı genç kız:

"Evet baba."

"Sizi... Allah'ıma... emanet edi..."

Bitti. Hırıltılı bir nefes bıraktı ve artık bütün takatin bu nefesle birlikte verdi. Gözlerinin akı bollaştı, bollaştı Bakışları bir anda donuklaştı, tebessümü gerildi ve sön dü.

34           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

"Babacığım" dedi, yüreğinin alevini ağzından püskürttü genç kız.

Kalabalık sessizce anlaştı. Sık sık tekrarlanan bu baskınlar gına getirmişti. Varıp Rey şehrine durumu Niza-mü'1-Mülk'e anlatmalıydılar. "Biz hudut köyleri Selçuklulardan sayılıyorsak yalnız asker toplamak için, yalnız Sultan buyruğunu duyurmak için gelinmesin" demeliydiler. "Siz Bizans'ı baş düşman ilân edip onunla uğraşırken, bu tarafta Uzlar, Peçenekler yapacağını yapıyor" demeliydiler.

Diyeceklerdi.

Abdurrahman Bey uğradığı köylerden gönüllü toplamış, Uz ve Peçenek haydutlarına engel olmak için elli kişilik bir savaşçı grubu kurmuştu.

Atlıydılar. İkindi vakti rahvan adım gidiyorlardı. Öncüler bir toz bulutu farkedince Abdurrahman'a haber verdiler. Atını bir tepeye sürdü. Dikkatle ovayı gözledi. Öncüler yanılmamışlardı. Gittikçe yaklaşan bir toz bulutu vardı gerçekten. Bir grup delicesine at sürüyor olmalıydı.

Yaklaştılar, yaklaştılar. Ve birden, birini takip ettiklerini fark etti.

"Delicesine at sürmelerinin sebebi anlaşıldı şimdi," diye söylendi kendi kendine. "Birini yakalamaya çalışıyorlar."

Arkadaşlarının yanma döndü:

Ne olursa olsun, dost ya da düşman, bir sürü ada-n tek kişiyi sıkıştırmaları hoşumuza gitmez. Orman

e eğinde pusuya yatalım. Niyetlerini anlayınca bir karar veririz."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         35

itirazsız baş salladılar. Orman eteğine gidip ağaçları kendilerine siper ederek beklemeye koyuldular. Oklarını hazırlamışlardı. Eğer takipçiler Selçuklular değilse takip edilen kim olursa olsun korunacaktı.

Ormana yayılmalarından tedirgin olan kuşlar çığlık çığlığa kaçıştılar. Sona kalan bir kara karga, sesinin bütün heybetiyle tehlikeyi duyurmak için belki, üst üste gakladı. Ama gözü dönmüş takipçiler öyle karganın ikazından anlayacak halde değillerdi. Burkut, Mengüç'ü yakalamaktan başka birşey düşünmüyor, sık çığlıklar atarak arkadaşlarını daha hızlı gitmeye teşvik ediyordu. Bu çığlıklar az sonra orman içine kadar geldi, yayıldı.

"Peçenekler!" diye tısladı Abdurrahman Bey, "Uğursuz

baykuşlar!"

Adamlarına, "Hazır olun" işareti verdi. Takip edilen atlı son gayretini harcıyordu. Atı, ağırlığı altında eziliyor gibiydi. Ağzının etrafında birikmiş kalın köpük tabakası uzaktan bile fark ediliyordu.

Nihayet beklenen oldu. Atının ayakları büküldü, bitkin bir halde yıkıldı.

"Aksilik" diye hayıflandı Abdurrahman Bey, "Az daha dayanabilseydi kendini kurtaracaktı, iş bize düşüyor."

Ağaçların arasına dağılmış bulunan adamlarına doğru

bağırdı.

"Arkamdan gelin!"

Şimşek hızıyla ormanın dışına aktılar. Sıkışan üzengiden ayağını kurtarmaya çabalayan delikanlıyı kurtardılar. Ayakta güçlükle duruyordu. Terden her tarafı şırıl sıklamdı. Yüzü toza banmıştı. Gözleri ürkek ürkek bakıyor, arada bir yırtıcılık gelip oturuyordu. Abdurrahman Bey:

36

¦ Mta Rir Cuma Sabah Malazgirt te tsır ^u

"Niçin peşindeler?" diye sordu.

"Kaçtığım için" diye müphem bir cevap verdi delikanlı, nefes nefese. "Ben onlardan değilim. Zaten hiçbir zaman olmadım. Yaptıklarından iğreniyorum. Kaçtım. Yakalanırsam öldürecekler."

Burkut, ormandan bir sürü adamın çıktığını görünce durdu. Gözlerini kırpıştıra kırpıştıra saymaya çalıştı.

"Kırk kadar" dedi dişlerinin arasından, "Başlarına belâ arıyorlar."

Hücum emri vermeye hazırlanırken aklına bir kurt düştü. "Ya ormanda başkaları da varsa... Ya pusu kur-muşlarsa... Ya az görünüp üzerlerine çekmek için hile yapıyorlarsa. İşte! Ormanda bir takım gölgeler oynaşıyor. Tamam! Bu mutlaka bir tuzak. Mengüçün canı cehenneme, burdan bir an önce uzaklaşmaya bakmalı."

"Geriyee" diye bağırdı.

Şeytan kovalıyormuş gibi kaçtılar.

Abdurrahman Bey bu kaçışa bir mânâ veremedi. Kalabalık olmalarına rağmen niye ters yüz ettiklerini kestirmeye çalıştı. En sonunda;

"Haydutlar korkak olur" dedi, çıktı işin içinden.

Etraf duruldu. Nal sesleri git gide silindi, sonra hiç duyulmaz oldu. Kuşlar kafileler halinde yeniden ağaçlara döndüler. Ormanı bir şakırtıdır kapladı.

"İşte böyle" dedi Abdurrahman Bey, arkadaşlarına dönerek, "İki mislimiz kadar ama baksanıza, kaçıyorlar. Arkalarından ok atsan yetişmez. Gelgeldim şu delikanlıya, su verin, içsin, yüzünü yıkasın, gelsin söyleşelim."

Delikanlı birinin kırbasındaki sudan yüzünü iyice yıkadı. Geçti, saygılı durdu Abdurrahman Beyin karsısında:

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         37

"Surda" diye başladı konuşmaya, "Tepenin ardında bir köy var, gittik oraya. Zaten uzun zamandır köyleri basmaktan başka birşey yaptığımız yok. Reisimiz kara atlı, Burkut adlı soysuz bir tilki. Kurnaz olmasına kurnaz, belki de cesur, ama merhametin zerresini taşımaz. Köyde birkaç yiğit çıktı karşımıza. Hele ak-pak bir ihtiyar vardı ki..."

Gözleri dolu dolu, neredeyse ağlamak üzere:

"Bütün köyü talan edin dedi, ne isterseniz, ne bulursanız alın dedi, ama namusumuza dokunmayın, kadınlarımıza, kızlarımıza ilişmeyin. Bu kadarcık. İnanmak zor, fakat bu kadarcık hepsi. Burkut'ta bir kızma, bir köpürme; yiğidim içim yanıyor. Hep geride durdum, iğrenerek kavgayı seyrettim, için için de düşündüm, nasıl kurtulabilirim diye. İhtiyarın yedi defa devrildiği yerden kalkıp kılıç çaktığına şahit oldum, buna da inanmak zor yiğidim, sanki Peçeneklerin kılıçları altında ölmeyi zillet sayıyordu. Sonunda yıkıldı ve bir daha kalkamadı."

Delikanlının kara gözlerinde ak parıltılar belirmişti. Pişmanlığın, hicabın derinliğinde çırpmıyordu. Ağladığını belli etmemek için başını büsbütün indirdi.

"Asıl bana dokunan şey bu da değil" diye devam etti. "Hepsini öldürdüler, daha doğrusu öldürdük. Ben de aralarında idim, iştirak etmedim ya, aralarında idim, niye inkâr etmeli; bu iş bitti. Sıra kızlara, kadınlara geldi. Pe-çenekler bunları götürür, Bizans pazarlarında köle olarak satarlar. Hep iğrenirdim, bu sefer her zamankinden daha ağırıma gitti nedense, o genç kızın hareketi dokundu galiba. Babasının kanlı sarığını alıp açılan başını örtünce..."

Sarsıldı. İnce bir hıçkırık, sesini çatallaştırdı.

"Anlıyorum" dedi Abdurrahman Bey. "Dayanamadın,

38           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

kaçtın. Peşine takıldılar. Anlıyorum. Pişmansın, gözyaşla-rın bunu ispat ediyor, dünyada gözyaşlarından daha samimî birşey yoktur. Neyse, artık kurtuldun, peki ne yapmayı düşünüyorsun?"

Delikanlı biraz düşündü. Düşünürken elinin tersiyle gözlerini kuruladı. İlk defa karşısındakinin yüzüne uzun uzun baktı.

"Pek bildiğim yok, Peçenekli değilim, bu yüzden aralarına dönmeyeceğim, herhalde tek başıma yaşarım."

"Peçenekli değilsen yanlarında işin ne hay çocuk?"

"Uzlardan çaldılar beni. Sık sık olur, bunlar birbirlerini de soyarlar. İşin kötüsü Uzlu olmadığımı da biliyorum. Hiçbir zaman kendilerinden biri imişim gibi davranmadı-lar bana; ne onlar, ne bunlar."

Yeri tekmeledi.

"Açıkçası ne olduğumu, kim olduğumu bilmiyorum yiğidim. Bunun çok fena birşey olduğu malûm; ama ne yapayım ki gerçek. Önce kendimi aramakla işe başlamak en iyisi diye düşünüyorum. Tabii beni affedersiniz.

Abdurrahman Beyin elinde bir değnek, yumuşak toprağa mânâsız şekiller çiziyordu.

"Tövbe kapısı kapanmış değil be çocuk" dedi, "Mademki yaptıklarından pişmansın ve bunu gözyaşlarmla bir güzel ifade ediyorsun, gel Müslüman ol; seni kardeş belleyip bağrımıza basalım. Bizimle kal, bizimle gel."

Delikanlı ağaçlara doğru başını kaldırdı. Sanki yükseklerden bir işaret bekliyordu.

"Düşüneyim" diye cevap verdi, "Sizin gibi mert insanların dini mutlaka iyi bir dindir. Halbuki Şamanlar bize kâfir olduğunuzu söylüyorlar, kan içtiğinizi, insan eti yediğinizi de. Yok öyle birşey değil mi?"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         39

Kalabalıkta bir dalgalanma oldu. Soruyu birçoğu haz-medememiş, delikanlının aleyhine bir hava meydana gelmişti.

"Yok" dedi Abdurrahman Bey, bakışlarıyla adamlarını azarlayarak. "Samanlarınız bizden korkuyorlar, dinimizin yüceliğini öğrenirseniz Müslüman olursunuz diye korkuyorlar, bunun için ne kadar çirkinlik varsa bize mâl edip anlatıyorlar. Bizim dinimiz iyilik dini, merhamet, şefkat dini. Tanıdığım bir Müslümandan söz edeyim sana. Köyünde olmadığı bir sırada Uzlar köyü basmışlar, talan etmişler. Beş yaşındaki oğlunu kaçırmışlar, karısını hançerlemişler. Adamı da bir baskında gafil avlayıp tam beş yıl esir tutmuşlar, türlü işkenceler etmişler. Adam on beş yıl sonra köyüne dönmüş, evlât hasretiyle boğum boğum; daha yorgunluğu üstünde iken köy imamından felâket haberini almış. Haberin peşinden bir de tavsiye: Aman şahsî meselelerin yüzünden kin tutma, kılıcını kininin emrine değil, dininin emrine ver; ve adam öyle yapmaya karar vermiş."

Acılı çizgileri kendini ele verir korkusuyla başını iyice yere eğerek toprak üstünde tekrar şekiller çizmeye başladı.

"Böyle işte" diye devam etti. "Aynen anlattığım gibi. Oysa arkadaşımın intikam almaya andı bile vardı. Hepsinden vazgeçti. Kinini attı, dinine sarıldı. Anlatabiliyor muyum delikanlı?"

"Anladım. Çok büyük bir din bu. Duyduklarımın tam tersine, çok büyük. Fakat hazır değilim. Belki birgün dininize girerim. Kendi isteğimle. Büyüklüğünü daha iyi anladığım zaman."

"Hemen olsun isterdim ya, yine sen bilirsin. Dinimiz zorla kendini kabul ettirmez: anlayarak, öğrenerek, iste-

40

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

yerek gelenleri de geri çevirmez. Daha çok gençsin. Belki birgün..."

Sustu. Oğlunu hatırladı. "Yaşıyorsa şu delikanlının yaşında olmalı. Acaba yaşıyor mu? Acaba nerede? Acaba karşılaşmak nasip olacak mı? Ölmüşse, ahirette annesiy-ledir mutlaka. Son menzil orası ve son ümidin son durağı-"

Kalktı. Atının çenesini okşadı.

"Haydi arkadaşlar" dedi, "Gidip köye bakalım, yardıma ihtiyaçları olmalı."

Döndü, delikanlıya gülümsedi.

"Sana at veremeyeceğim kusura bakma. Gördüğün gibi herkesin ancak bir atı var."

Delikanlı yumruğunu göğsünün üstüne koyarak minnet duygusunu belirtti:

"Yahşi yüreğin var yiğidim, hayatımı kurtardığını hiç unutmayacağım. Belki yine karşılaşırız."

"Belki" dedi Abdurrahman Bey. "Uzlardan, Uz oldukları için değil, çapulcu oldukları için, insanlığı bilmedikleri için nefret ederim. Aralarına dönersen ihtimal bir faydan dokunur. Buralarda pek dolaşma. Her Selçuklu benim gibi düşünmeyebilir. Çok canları yanmıştır da..."

Aüna bindi. Delikanlıya el salladı.

"Yallah!" dedi adamlarına. Dörtnal ettiler.

Delikanlı ormanda yapa yalnız kalmıştı. Arkalarından uzun uzun baktı, tepeyi devrilirlerken iki elini de kaldırarak selâmladı.

"iyi adam" dedi kendi kendine. "Mert adam. Acaba bu hasletleri dinine mi borçlu. Yoksa yaradılışı mı böyle?" Düşünceleri başka cihete kaydı.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

-    41

Burkut, köyü yağmalamaktan vazgeçmiş olacaktı. Yanında hiçbir şey görmemişti. Hele kadınları mutlaka bırakmıştı. Öyleyse ihtiyarın kızı köyde idi. İlk defa görmüştü ama beyninden vurulmuştu. Kaçışı biraz da bu yüzdendi. Genç kızı sürüklemelerine tahammül edememişti.

"Keşke" diye mırıldandı. "Keşke Selçuklularla birlikte köye dönseydim. Kızı bir kere daha görürdüm." Bu düşüncesinden utandı..

"Babasının katillerinden birini karşısında görse, kim-bilir ne hale gelir zavallıcık? Nerden bilecek benim kılıcımı bile çekmeyip uzaktan seyrettiğimi? Köylülere derdimi nasıl anlatırım? Mutlaka bir ağaçtan sallandırırlar beni. En iyisi, izimizi kaybettirelim. Vakit kalırsa birgün yine dönerim. Şimdi yaşamak için birşeyler düşünmeli."

Ormana daldı, ağaçların arasında uzayıp kısılan gölgesi bir müddet sonra silindi, gitti.

42           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

UÇUNCU BOLUM

Orta Asya steplerinden kopup gelen granit yüzlüler, çekik gözlüler, Bosnalı eşkiyalar, korsanlıktan bıkıp karaya atlamış maceraperestler, Bagrat'ın Gürcü takımı, Ermeni servet avcıları, yapacak başka işi olmayan Kumalılar, Uzlar, Peçenekler, Normanlar, Bizans'ın çapulcu takımı ve İmparator Romen Diyojen'in düzenli askerleri...

Meydan insan istifi.                                               v

Meydanda ahenksiz bir yığın.

Ayrı dünyaların, ayrı medeniyetlerin insanları.

Dilleri başka, dinleri başka, silâhları başka, kılık kıyafetleri başka. Her grup kendi âleminde, herkes kendi amacına ulaşmanın peşinde.

Çoğunun gözünde para, çoğunun gönlünde yine para. Bazıları kahramanlık peşinde, bazıları şahsî kinini bir kargaşa anında tatmin sevdasında.

Ortak bir gaye yok, ortak bir hedef yok, ortak bir inanç yok. Sürü ile yokluğun içinde varolan tek şey: Romen Diyojen'in gururu. Meydandaki insan aşuresini ya-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı    :    43

nmdakilere göstererek kabarıyor, övünüyor, -büyüklüğüne onları da inandırmaya çalışıyordu:

"Selçuklu Sultanı Alpaslan benden nasıl korkmaz, adımı duyunca nasıl ürpermez! Şu meydana dikkatle bakın prensler, beyler, kumandanlar; dikkatle bakın! Bir an kendinizi Alpaslan'ın yerine koyun bakarken, ne hissediyorsunuz?"

"Dehşet" diye atıldı Prens Andronikos Dukas. "Dehşet duyuyorum Haşmetpenah, bakın nasıl titremeye başladım."

İmparator, Prensin sözlerini nasıl karşılamak gerektiğini bir anda kestiremedi. Acaba alay mı ediyordu? Belki. Bu adamla yıldızı barışmamıştı nedense. Kendisini meşru imparator olarak görmüyordu. "Serseri!" İmparatoriçe Ev-doksiya'nın kocası olmak meşruiyet için kâfi bir sebep değil miydi? Kendini ne sanıyordu bu adam, hayatının, dudakları arasından çıkacak bir kelimeye bağlı bulunduğunu bilemeyecek kadar aptal mıydı, yoksa Romen Diyo-jen'in böyle bir emir veremeyeceğini bilecek kadar akıllı mı? "Allah belâsını versin, böyle bir emri gerçekten veremem." Çünkü... Evet, çünkü muharebe arifesinde bulunuyordu, bu bir. İkincisi, emrinin dinlenip dinlenmeyeceğinden pek emin değildi. Üçüncüsü, karşısındaki alelade bir kumandan değil, kral ailesinden gelen bir asildi. O kadar asildi ki eski imparator Konstantin Dukas'ın kardeşinin oğluydu. Cesareti de buradan gelse gerekti.

Sakalının çatal yerine parmağını basürdı.

"Gerçekten de titrediğinizi görüyorum Prens" dedi, "Hasta filan olmayasınız. Şayet öyleyse geri dönmenizde hiçbir mahzur yoktur."

Bu sözler bazı kumandanların yüzünü buruşturmak için yetti. Onlar İmparator Romen Diyojen'i küçük görü-

44     ;T    Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

yorlardı. Çoğu Andronikos'un fikrinde birleşiyordu, imparator bir evlilik bağı ile bu makama gelmiş, başka hiçbir meziyeti olmayan alelade bir kumandandı. Kraliçe Evdok-siya bu adamla evlenmekle hatâ etmişti. Bu davranışı yüzünden İmparator naipliği hüviyetinin düşmesi lâzımdı. Fakat o bütün Bizanslı asilzadelere şeytanca bir oyun oynamış, yağdan kıl çeker gibi işi halletmiş, imparatorluk tacını Kapadokyalı Romen Diyojen'in başına geçirmişti. Bizans'ın ileri gelen simalarından filozof Misel Psellos bile İmparatoriçenin telkinlerinde kalarak Romen'i methet-mişti.

"İşte kurtuluş günü geldi artık, bütün dertlerden kurtuluşumuzun alameti belirdi, işte yeni Roma'nın kudretine yeniden kavuşması ve kuvvetlenmesi ânı geldi. Başımızda bir imparator göreceğiz, şanı ve icraatı ile gerçek bir imparatora kavuştuk. Bir dev gibi heybetli, geniş omuzlu, kuvveti ile titreten, silâhsızken bile insanı ürküten, silâhlı iken ise yenilmez bir hükümdar. Sadece dış görünüşüyle insan onda dünyanın hakimini teşhis eder."

Hadi Psellos rüzgârına göre yelken kullanan bir riyakâr. Şair, edip, politikacı, filozof vesaire, ama, riyakâr! Bunu Bizans'ta bilmeyen yok. Şiirlerini zevkten dörtköşe okurken bile şahsına karşı küçümseyici bir tebessüm gönderirler. Ya Patrik Yoannis'e ne olmuştu? Evdoksi-ya'nın evlenmesi halinde imparator naipliği sıfatının kalkacağı yolundaki senedi niçin yırtmış, niye bu evliliğe razı gelmişti?

Sebebi vardı. Evdoksiya, Yoannis'i de bir güzel kandırmıştı. Bizans'ın gittikçe kuvvetten düştüğünü, Selçukluların ise güçlenmekte olduğunu, Anadolu'yu tehdide başladıklarını, Türk akınlarından Anadolu'yu korumak için kuvvetli bir imparatora lüzum olduğunu söylemiş; Patri-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        45

ğin kardeşi Bardas'la evlenmeyi düşündüğünü ihsas etmişti. Patrik, kardeşi vasıtasıyla başına bir devlet kuşu konacağını zannettiğinden, mezkûr senedi yırtmış atmıştı. Umduğu yerlere kar yağıp ümidinin donukluğu başına gülle gülle düşünce aldatıldığını anlamıştı ya, çoktan iş işten geçmiş; Evdoksiya Romen Diyojen'i kendine koca, Bizans'a da imparator seçmişti.

Prens Andronikos Dukas bir bahane ile dışarı çıktı. İmparatorun sözleri ona da manidar görünmüştü. Herhalde "Hastayım, dönmek istiyorum" dese adam sevincinden kalkıp oynardı. Geri göndermek istediğini öylesine belli etmişti ki, bunu anlamamak kabil değildi. Neden korktuğuna gelince: Herhalde savaş esnasında eski imparator taraftarlarının bir kargaşa çıkarıp ortalığı birbirine katacaklarını sanıyordu. Ya da asil olmadığı için gerçek asillerin yanında küçülüyor, nefsine olan itimadı sarsılıyordu.

"Ona güvenenler de var" diye söylendi Andronikos, "Ama ben güvenmiyorum. Anadolu'yu Türk istilâsından koruyabileceğini de sanmıyorum. Zaten hiç kimse koruyamaz. Dört koldan, bir çığ gibi Anadolu'ya akıyor Türkler. Mâni olmak ne mümkün? Onlar bir yurt edinebilmenin iştiyakı, ihtirası içinde geliyorlar. Bir devlet olabilmek için, nesillerini devam ettirebilmek için Anadolu'ya ihtiyaçları var, kendileri de biliyor bunu. Durduramayız, kimse durduramaz!"

Gürültü birden arttı. Bağırmalar, çağırmalar yoğunlaştı. Askerler saflardan fırlayıp yer yer kümelendiler.

"Acaba ne oluyor?" diye meraklandı Andronikos.

Yaklaştıkça merakı arttı. Her dilden konuşuluyordu. Andronikos bunların bazılarını anlıyordu ancak. Hiç de iyi şeyler söylemiyorlardı. Çoğu galiz küfürlerden ibaretti.

46           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

insan kalabalığını pençeleyerek yaklaşmaya çalıştı. İlk önüne çıkan rütbeli birine:

"Neyin nesi" diye sordu. "Niçin bu gürültü?" Adam Sırplıydı. Andronikos'un yüzüne aval aval bakmakla yetindi. Sorudan birşey anlamamıştı. Andronikos kızdı:

"Allah'ın sersem kulları" diye bağırdı uluorta. "Ne oluyorsunuz?"

İmparator muhafızı Varenklerden Polemis, Androni-kos'u duydu. Ağzının payını vermek için hızla döndü. Sesin sahibini görür görmez tanıdı. Hırsını yutmak ve dosdoğru cevap vermek zorunda kaldı:

"Prens Hazretleri bağışlayınız, birden sesinizi tanıyamamıştım. Burada ne olup bittiğine gelince; kan uyuşmazlığı, din uyuşmazlığı, dil uyuşmazlığı Prensim. Hani kuluçkaya yatan bir tavuğun altına karga yumurtası koymak gibi birşey."

Andronikos müthiş sinirlendi. Varenkin kendisiyle alay edip etmediğini anlamak için sesini yükseltti: "Ne tavuğu, ne kargası be?"

Varenk, tüylü miğferini hafif bir temasla ensesine doğru itti.

"Yani muhterem Prensim, vaktiyle, bahsettiğim gibi bir durumla karşılaşmıştım. Tavuğumun altına bir karga yumurtası da koymuştum. Civcivler çıkana kadar işler yolunda gitti. Ama tavuk, yavrularının arasında kendi cinsinden olmayan birinin bulunduğunu çabuk fark etti. Ne yaptı dersiniz, aziz Prensim?"

Bir idam tablosu seyrediyormuş gibi yüzünü acılaştır-dı, gözlerini kısıp havaya kaldırdı.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı C    47

"Korkunç" dedi. "Gerçekten de korkunç! Benim ana tavuk, gaga darbeleriyle öldürdü zavallı kargacığı. Oysa kendisi çıkarmıştı. Tuhaf değil mi?"

Andronikos, adamın ne demek istediğini anlamıştı. Fakat bir de kendi ağzından duymak istiyordu.

"Bunlardan bana ne, niçin anlatıyorsun? Ben sana burada olanı biteni sordum."

"Ben de cevap vermeye çalışıyorum Prensim. Civcivler ayrı ırktan, kargalar ayrı ırktan. Oysa ortak tarafları çok. İkisi de kanatlı, ikisi de çift ayaklı, ikisi de gagalı. Yine de karga yavrusunu kabul edemedi ana tavuk. Parçaladı onu. Anlatabiliyor muyum Prens Hazretleri? Aynı durumdayız, demek istiyorum. Dinler ayrı, ırklar ayrı, diller ayrı, renkler ayrı. Bakın, kıyasıya çatışıyorlar aralarında. Bunlar, bu dövüşenler, Macarlarla Kumalılardır. Sorsanız niçin dövüştüklerini bilmezler. Dün yine kavga çıktı. Uzlarla bizim aramızda. Kıyasıya dövüştük. Kimse ölmedi, ama ağzı, burnu kırılanın hesabı yok. Niçin dövüştüğümüzü biz de bilmiyorduk. Kan uyuşmazlığı dedim ya Prens Hazretleri. Onların hoşuna giden birşey bizim sinirimize dokunuyor, bizim hoşumuza giden şeyden onlar nefret ediyorlar. Aslında çok tabii bu, ayrı dünyaların insanlarıyız. Lâkin bir ordu içinde olması acı. Herkes kendi bildiğini okuyor, herkes bir ayrı şeyin peşinde. Selçukîler öyle değil. Onlar ne yapacaklarını biliyorlar. Bağışlayınız efendim, doğru söylüyorum diye umarım beni kırbaçlamaya kalkmazsınız. Bütün bunlar benim için hava hoş diyeceğim ama, dilim varmıyor. Bizans'ı seviyorum. İmparatoru da seviyorum. Siz sevmiyor olabilirsiniz ama, imparatorumu ben seviyorum. Eskiden Varenk değildim. Bu süslü elbiseleri Diyojen'in sayesinde giydim. Daha imparator olmadan çok önce, onunla birlikte Peçeneklere karşı savaş-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

tını. Cesaretine hayran oldum. O da gözüne kestirmiş olacak ki, imparator olunca bazı arkadaşlarım gibi beni de arattı, buldurdu ve özel muhafızlığına aldı. Yerimden memnunum. Aklımın almadığı birşey var: Daha dün Pe-çeneklerle savaşıyorduk. Bugün onları parayla tuttuk, parayla da olsa dost edindik. Kendi ırklarına karşı kullanacağız. Sizce para bu derece kudretli midir aziz Prens?"

Bir askerin ağzından bunca gerçekçi sözler çıkması Prensi şaşırtmıştı. Kızmak istiyor fakat kızamıyordu. Kızmak istiyordu, çünkü söyledikleri fazla pervasız, kızamıyordu zira sözleri fazla gerçekti. En iyisi askerle yüz-göz olmamak için çekip gitmekti. Askerleri bilirdi. Mutlaka yarın veya öbür gün önüne çıkacak herkese, "Ben Bizanslı bir prense akıl verdim" diye anlatır, övünürdü.

"Çok konuştun" dedi sert bir sesle. "Bütün bunlar seni hiç alâkadar etmez. Söyleneni yap, üst yanına karışma. Şimdi defol!"

Onun gitmesini beklemeden döndü, hızla gruptan uzaklaşü. Varenke hak vermemek elde değildi.

"Söyledikleri İncil'in içindekiler gibi doğru" dedr kendi kendine. "Meydanı Nuh'un gemisine döndürdük. İçinde türlü türlü mahlûkat. Gerçi topu birden insan yığını, hepsi bu kadar. Bu kalabalığa ordu denemez. Ordu aynı gayeye yürüyen disiplinli insanlardan kurulur. Nerede o, nerede bu? Hele Uzları, Peçenekleri orduya yazmak hiç akıllıca bir iş değil. Varenkin dediği gibi: Para bu derece kudretli midir? Bizans sokaklarında her gün vuku bulan cinayetler ne? Çoğu para için işlenmiyor mu? Şunların içinde hangi Bizanslı asker yüz duka altını versem en yakın arkadaşını öldürmez? Tabii zindana girmeyeceğini garanti altına almak şartıyla. Yaparlar mı yaparlar."

İnceden bir tedirginlik duydu. Hesaplarında bir yan-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        49

lışlık olduğu inancına kapıldı nedense. YVv Türkler Bizanslılara benzemiyorsa, ya onlar paraya o kadar düşkün olmuyorsa; o takdirde Bizans hapı yuttu demekti.

"Din" dedi soluk soluğa, hatırlamıştı. "Din ayrılığı var aralarında. Zaten geçimsizlikleri bundan değil mi? Para filan vız gelse bile, din ayrılığı yeter sebep vuruşturmak için. Bunu iyice körüklemeli. Zaten Uzlar ve Peçenekler, Selçukluları atalarının dinine ihanetle suçluyorlar. Bu noktanın üstüne gitmeli. Selçukluların aleyhine ırkdaşla-rını tahrik etmek için daha iyi birşey bulunamaz. İmparatorun aklı varsa para dağıtmaktan çok bunu nazara alır. Söylesem mi acaba? Söylesem dinler mi beni? Bizans'ın geleceği Romen Diyojen'i devirmekten çok daha önemli."

Hakikaten önemli miydi? İmparatoru yerinden edip tahtı tekrar Dukas ailesine vermeyi o kadar çok istiyordu ki, tereddüde düştü.

"Bunu daha etraflıca düşünmeliyim" dedi. "Bana göre Anadolu'nun muhafazası mı daha mühim, İmparatorun düşmesi mi? Karar vermeden önce uzun uzun düşünmeliyim."

Belki bir karar verebilirdi. Canhıraş bir feryat düşüncelerini tırnaklamamış olsaydı. Ses, kalabalığın arasından geliyordu. Küfrederek o yana doğruldu. Daha hedefine varmadan Polemis'i karşısında buldu.

"Kan uyuşmazlığı derken meğer ne kadar haklıymışım Prens Hazretleri, bakınız ilk kurban bu. Daha hangi taraftan olduğunu bilmiyorum, zaten ehemmiyeti de yok. Selçuklularla karşı karşıya gelene kadar bunlar birbirlerini yerler. Hiç ümidim yok, ama hiç?"

Prens Andronikos Dukas yiyecekmiş gibi Varenke baktı.

50           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

"Sussana sen" dedi. "Havlamaya benzer bir sesle, gaganı kapasana sen! Akıl hocası mı tayin edildin başıma? Herşeyi bildiğini mi sanıyorsun? Aptal! Aşağı tabakadaki-ler ne zamandan beri prenslerle ahbaplık kurmaya başladı?"

"Ama ben..." diye kekeledi Polemis. "Size faydalı olacağımı düşünüp., bağışlayın efendim... sandım ki..."

Andronikos eliyle "Defol!" işareti yaptı, sert ve kesin. Bir prens karşısında bulunduğunu hatırlatmak istercesine.

Polemis kalabalığa karıştı.

"Bunlara da yaranılmıyor ki" dedi giderken. "Herbiri ayrı telden çalıyor. İşleri güçleri karşılarındakini küçümsemek. Canları cehenneme. Bütün saraylılar birbirlerine benzer. Hepsi içten pazarlıklı. Benim gibi dobra konuşanları sevmezler. Canına yandıklarımın, ille de kendilerini en akıllı insan sanırlar."

Çavuş Leon'u buldu. Kenara çekti.

"İş yok" diye konuştu alçak sesle. "Beni sevmediği belli. Bu asillerin ne zaman kızıp ne zaman yumuşadıklarını bir türlü anlamam. Üstten bakması da hiç hoşuma gitmiyor."

"Sıkma canını" dedi Çavuş Leon, sarı sakalında parmağını dolaştırarak. "Aldırma Prense. Sokulmaya devam et. Sonra bir yolunu bulur, Varenkler içinde Dukas ailesine bağlı bir grubun mevcudiyetini haber verirsin. Eminim, çok sevinecektir."

"Zor gözüküyor, subaylardan birini ayarlasan nasıl olur? Prens karşısında bir subay görünce, inan ki daha hoşlanır."

"Yok, bildiğin gibi değil. Ben alelade bir çavuşum, ya-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         51

şım elliye geliyor ve hâlâ bir çavuşum. Ya sen Polemis, kırkma merdiven dayamadın mı? İşe subayları karıştırır-sak biz umduğumuzu bulamayacağız. Parsayı onlar toplayacaklar. Bize de kala kala hizmetkârlık kalacak. Şimdiye kadar olduğu gibi yani."

Elini omuzuna koydu, dostça vurdu:

"Hayır dostum. Biz bize becereceğiz işi, arkadaşlarla birlikte. Andronikos'un beynine kurt sokmak sana ait, üst yanı bize. İnan başaracağız. Bana güvenmiyor musun?"

"Güveniyorum ama..."

"Aması fazlalık. Güveniyorum de yetişir. Bak Prens Hazretlerini buradan görüyorum. Birşeyler soruyor dikkat ediyor musun? Kavganın niçin çıktığını araştırıyordum Sebebini bulsa sanki İmparatora anlatacak mı? Hiç sanmam. İlerde istifade etmek için kendine saklayacak. Sana birşey daha söyleyeyim mi dostum? Şu saraylılara acıyorum."

Polemis'in aklı başka yerde idi. Yine de acımanın sebebini sordu:

"Nedenmiş o?"

"Neden olacak" diye sırıttı Çavuş Leon. "Birbirlerinden öylesine korkuyorlar ki, hayatın tadına varamıyorlar."

Kısık bir kahkaha attı:

"Yine de saray mensubu olmak istemezdim diyemem, zaaf işte, insanlar daima yüksekleri özler."

"Öyle galiba" diye karşılık verdi Polemis, ne dediğinin pek farkında olmadan. "Herhalde haklısın. Bak, Prens bu tarafa geliyor. Yine karşısına çıkacağımı düşündükçe fena oluyorum. Ne dersin Leon, biraz tehir etsek mi?"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

"Hiç olur mu? Aksine, acele etmeliyiz. Arkadaşlar sabırsızlanmaya başladılar bile. Git Prens Andronikos'a fısılda; de ki: Biz, yani Varenklerden bir grup, sizden yanayız. Yok, doğrudan böyle demesen daha iyi, de ki: Arkadaşların bağlılıklarını sunarım de, size gönülden inanıyorlar de. Şayet bu sefer yüz verirse daha açıl. İmparator..."

Sesini iyice alçalttı. Polemis'in kulağına ağzını dayadı: "İmparator Romen Diyojen'in gâsıp olduğuna inanıyor ve tekrar Dukas ailesinin tahta geçmesini istiyoruz de. Tamam mı?"

"İyi ama Leon Çavuş, ben daha önce İmparatora bağlı olduğumu söyledim, nasıl inandırabilirim."

"İyi haltettin. Dur bakalım, söyledin ha. İyi ettin de söyledin. Sorarsa dersin ki, ben gerçekten de imparatoru seviyorum dersin, alelade bir çapulcu iken elimden tuttu, özel muhafızlığına aldı dersin, bu yüzden İmparatora minnet borçluyum dersin."

"E..."

"Anlatıyorum işte, kulaklarını aç da dinle. Hem" sözümü de kesme."

"Tamam, anlat!"

"Ama dersin, Bizans'a daha çok bağlıyım, Bizans'ı daha çok seviyorum. Bu yüzden Romen Diyojen'in gitmesini istiyorum dersin."

"Aslına bakarsan benim için hava hoş. Ha bu olmuş, ha öteki olmuş. Sanki ne fark eder?"

"Kafanı çalıştırsana biraz, Romen Diyojen imparator kaldığı müddetçe ben çavuşum, sen de asker. Böyle devam etsin ister misin?"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         53

"İstemem elbet. Ben de koluma sırmalı şeritler takmaya bayılırım. Çok yükseklerde gözüm yok, sadece yüz kişinin kumandanı olsam kâfi. Ne dersin dostum, becerebilirim değil mi?"

"Daha fazlasını bile becerirsin. Haydi acele et, Prens Hazretleri neredeyse gözden kaybolmak üzere."

Polemis son bir tereddüt geçirdi. Yaptığının doğru olmadığını biliyordu. Kim doğruydu sanki? Bizans, hele son yıllarda düzenbazlarla, müfterilerle, dalkavuklarla dolmuştu. Herkes birbirinin sırtına basarak yükselmek istiyor, kendi ikbali için en yakınını bile basamak yapmaktan kimse çekinmiyordu. Şu halde kendisi niçin yapmayacaktı? Vatanını sevmesine seviyordu ama, vatanına birşey yapmıyordu ki. Alt tarafı Romen Diyojen'in aleyhine çalışıyordu. Biraz menfaat mukabili. Küçük bir kumandanlık. Hani hakkıydı da. Kaç yıldır hizmet ediyordu. Romen Diyojen'in aklına mı gelmişti? Şu zavallıyı da birkaç rütbe yükseltelim, hem dilberlere caka satsın, hem cebine birkaç kuruş fazla girsin, demiş miydi sanki? Ne gezer, o hep kendini düşünürdü. Kendi ikbalini, şerefini, gururunu vesaire vesairesini.

"Gidiyorum" dedi Çavuş Leon'a, "Beni kırbaçlamazsa Aya Maria'da mum yakacağım."

Acele adımlarla Prens'in ardından yürüdü. Leon'un sı-rıta sırıta söylediklerini duyamadı.

"Enayi" demişti. "Git bakalım. Andronikos'u kafesle. Ben de bu arada kumandan Rusel'e haber vereyim. Diyeyim ki: Prens Andronikos Dukas cenapları sevgili İmparatorumuz aleyhine komplo hazırlıyor. Varenklerin bir kısmını kandırmak üzere harekete geçmiş, bağlılıklarımla birlikte bu haberi size duyuruyorum. Böylece daha kolay bir yoldan subay olurum. Heh heh he!"

54

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Polemis'in Prens'e yetiştiğini, Prens'in can kulağıyla onu dinlemeye başladığını görünce de göbeğini tutarak bir dizi kahkaha daha attı.

Andronikos karşısında ağzı kalabalık Polemis'i bulunca kızdı, sağ elini eğri kılıcına atarak birkaç tehdit savurdu ama Polemis'in nefes nefese anlattıklarını dinleyince gözleri parladı. İmparatorluk muhafızlarından bir grubun kendi ailesini destekleyeceği haberi oldukça hoştu. Daha rahat konuşabilmek için Polemis'i evine davet etti.

Gece yarısına kadar başbaşa kaldılar. Polemis Prens'in evinden ayrılırken, kuşağında yeni yeni ısınmaya başlayan meşin keseyi okşuyor, içindeki duka altınlarını düşünerek yalanıyordu. Aynı kapıdan bir gölgenin içeri süzüldüğünü fark etmedi bile.

Bir siyah pelerinle bütün gövdesini, miğferinin sipe-riyle de yüzünü kapamıştı. Koridorda dinelen iki asık yüzlü nöbetçiye prensi görmeye geldiğini, mühim haberleri olduğunu bildirdi. Huzuruna götürdüler. Adam ağır ağır siperliği kaldırdı, yüzünü açtı.

Burma bıyıklar kandil ışığında isyankâr uzantılarla dikleştiler. Köşeli çenesinin kasıldığını, sağ yanağmdaki et benin belirli şekilde ürperdiğini Andronikos iyiden iyiye fark etti. Biraz şaşkın, biraz tedirgin:

"Afşin Beyin adamı!" diye mırıldandı.

"Evet Prens, benim. Görüşmeydi üç ay mı ne oldu?"

"Sizi beklemiyordum, niçin geldiniz? Burası bir karargâh, yakalanacak olursanız beni de kendinizi de mahvedersiniz, bu ne cesaret?"

Adamın yüzünde istihza dolu bir tebessüm belirdi.

"Cesaret başarının yarısıdır Prens, biz Türklerde ise bir gelenek halindedir."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

55

Prens Andronikos Dukas sıkıntıyla kolunu salladı. "Mevzuya girin" dedi, "Burada ne kadar az kalırsanız o kadar iyi."

Burma bıyıklı adam altına bir sandalye çekti. İzin filân istemeden çöktü.

"Kusura bakmayınız Prens, kapınızın önünde saatlerdir beklemekten yoruldum, ayaklarıma kara sular indi. Varenkle aranızdaki konuşma bu kadar uzun sürmeseydi böyle yorulmazdım."

"Ne!" diye bağırarak fırladı Andronikos. "Ne zamandan beri kapımı gözetliyorsunuz? Çıldırdınız mı siz?"

Umursamadığını göstermek için bir gözünü kırptı adam, başını salladı.

"Aslında üç gündür ordugâhtayım" diye konuştu, Prensin yüzündeki korku ifadesiyle için için alay ederek. "Hiç endişeniz olmasın, bu aşure kazanında kimin ne olduğunu anlamak için cadı olmak lâzım. Dinler ayrı, diller ayrı, kıyafetler ayrı, töreler ayrı. Beni de kendilerinden sanmamaları için bir sebep yok. Daha neden korkayım?"

Andronikos düşününce adama hak verdi. Gerçekten söylediği gibiydi. Ordu değil, bir aşure kazanı. İçinde türlü nevale. Birini ayırdedip bu kazanın malı değil diyebilmek çok zor.

"Afşin Bey ne istiyor?" diye konuyu değiştirdi. "Hâlâ onun hesabına çalışıyorsun herhalde?"

"Bizim ellerde onun hesabı, bunun hesabı diye birşey yok Prens, hepimiz dinimizin hesabına çalışıyor, kendimize bir temelli yurt bulmak için vuruşuyoruz. Tek hesabımız bu. Afşin Beyin kumandasındaki akıncı kolunda vazife yapıp yapmadığımı soruyorsanız cevabım evettir. Bir ara köyüme dönmem için izin verdiler, gittim..."

56           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Gözleri daldı, bakışlarındaki bulanıklık yüzünü de kapladı az sonra, keder tel tel kazındı.

"Fakat ne karımı ne oğlumu bulamadım. Uzlar fırtına gibi esmiş oralarda. Bazılarını öldürmüşler, bazılarını götürmüşler. Neyse, sizinle bunları konuşmaya gelmedim. Afşin Bey diyor ki: Dukas ailesiyle bir yerde menfaatlerimiz birleşiyor, onlar İmparatoru devirmenin peşindeler, biz yenmenin. Dukas ailesi şunu iyi bilmeli diyor, şayet İmparator bu savaştan muzaffer çıkarsa artık hiçbir kuvvet onu yıkamaz, diyor."

"Bunu biliyorum" diyerek sözünü kesti Andronikos Dukas, "Fakat ne yapmalı?"

"Afşin Bey bu sorunuzun cevabını verecek durumda değil. Yalnız Bizans ordusunun Anadolu içlerine sarkması halinde yenilmesinin hemen hemen mutlak olduğunu söyledi. Ordu burada kalırsa Sultan Alpaslan'la hiçbir vakit karşılaşamayacak ve savaş çıkmayacak. Bu bizim işimize gelir. Biz boş yere muharebe etmek istemiyoruz. Tek istediğimiz Anadolu toprakları. Önce barış yoluyla, olmazsa savaşarak. Siz şuna karar vermek durumundasınız Prens Andronikos: Ya İmparatorun geri dönmesini sağlayacaksınız, yahut Anadolu içlerine inmeye zorlayarak, mağlûbiyetini hazırlayacaksınız. Her iki halde de Bizans'ta prestiji sarsılacak ve desteğini kaybedecek. Afşin Bey kararı size bırakıyor."

Doğruldu, geçti. Andronikos'un karşısına:

"İmparatorluk tacının yeniden Dukas ailesine dönmesi için bir başka yol yok Prens."

Sessizlik, derin, yapışkan. Ardından yine burma bıyıklının gür sesi:

"Şimdi söyleyeceğiniz birşey varsa Afşin Beye iletmeye

\

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         57

hazırım. Sizi dinliyorum Prens."

"Hiçbir şey" diye homurdandı Andronikos, "Düşünmem lâzım."

Adam, kapıya yürüdü:

"Eh, bana izin öyleyse, bu gece ordugâhınızı terk ediyorum. Fazlaca kaldım, öğrenmem gerektiğinden fazlasını öğrendim, artık kalmamda mânâ yok."

Cevap beklemeden çıktı.

Andronikos Dukas uzun süre kapıdan gözlerini alamadı. Sanki tekrar dönüp adamın içeri girmesini bekliyordu. Bu arada düşündü. Ne kadar cür'etkârdı. Ne kadar da pervasızdı. Açık açık söylemişti herşeyi. "Bu ne cür'et, ne cesaret! Aklın alacağı şey değil." Sen gel düşman ordugâhına, günlerce kal; sonra tut koca bir prensle pervasızca konuş.

"Çok alçalıyorum galiba" dedi yüzünü ekşiterek, "Kendimden iğrendiğim bile oluyor. Yaptığım iş dürüstlükle bağdaşır mı? Memleketimin kuyusunu kazmak değil mi bu? Yok! Romen Diyojen'den nefret ediyorum. Alelade bir kumandan iken imparator oldu. Oysa imparatorluk ailemin hakkı, daha doğrusu..."

Bakındı. Yalnızdı. Fakat kanmadı, gitti kapıyı açtı, iki nöbetçi karşılıklı duvara dayanmış, uyukluyorlardı. Kapıyı örttü.

"Daha doğrusu benim hakkım" diye devam etti bıraktığı yerden düşüncelerini alarak, "Elbette benim hakkım. Ailenin en güçlüsü benim. Bizans halkı cesaretimi takdir ediyor. İçlerinde beni imparator olarak görmekten memnun olacaklar çoğunlukta."

Sahi, çoğunlukta mıydı acaba? "Daha neler!" Romen Diyojen'i ilk Anadolu seferi dönüşü nasıl karşıladıklarını

58           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

görmüştü. Nasıl alkışladıklarını, sesleri kısılana kadar nasıl bağırıp çağırdıklarını, kaç gün bayram şenliği yaptıklarını... Bütün bunlar Romen Diyojen'i sevdiklerini göstermez miydi?

"Ne münasebet" dedi mırıltı halinde. "Bizans ordusunun zaferini kutladılar, Romen'in başarısını değil. Zaten başardığı ne ki? Kendi kuvvetinin kat kat altında kuvvetlerle bir iki tutuştu, onları yendi, ama verdiği zayiat korkunç, bunu düşünen var mı?"

Neredeyse sabah olmak üzereydi. Yatak odasına doğru yürüdü. Koridoru geçerken uyuklayan askerlere çıkıştı:

"Domuzlar! Canım sizin gibi aptallara mı emanet, sizin gibi ahmaklara, domuzlar!"

Nöbetçiler korkuyla sıçradılar ama hiç karşılık vermediler. Karşılarındaki Prensti, ne diyebilirlerdi ki?

Andronikos yatağa girdi, uyumadan önce yüzü benli, bıyıkları burma, çenesi köşeli Selçukluyu düşünmekten kendini alamadı.

"Cesur adam neme lâzım, delicesine cesur."

Düşünceleri bulandı, göz kapakları ağırlaşü ve herşey silindi gitti birden. Uyumuştu.

Yüzü benli adam çoktan elini-kolunu sallayarak Bizans ordugâhını terk etmişti. O derece kendinden emindi ki, yolda birkaç Frenk askeriyle kısa konuşmalar yapmakta bile mahzur görmemişti.

Dağ yoluna vurdu. Bir saat kadar patikayı takip etti. Gecenin zifiri karanlığını yara yara yürüdü. Bir pınarba-şmda mola verdi. Buz gibi suyla abdest alıp sabah namazını kıldı. Ellerini açtı:

"Büyük Allah'ım! İman diye, irfan diye, insanlık diye,

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         59

şefkat diye, ahlâk ve fazilet diye ne kadar üstün hasletler varsa dünyada, İslânıın malıdır. Büyük Rabbim! İslâm di ni ruhça sönenleri tutuşturan, tutuşanları alevlendiren, gaflettekileri uyandıran, uyuşmuşları, bitkinleri kımıldatan, duranları yürüten, yürüyenleri koşturan, yürekleri coşturan, şaşkınlara doğruyu, mutlak doğruyu, senin doğru yolunu gösteren sırât-ı müstakim dinidir. Bu doğru yolda yürümek isteyenlerin önündeki engelleri kaldır, fırtınaları dindir, aleyhte tuzak kuranların tuzaklarını aleyhlerine çevir. Daha iyi hizmet edebilmek için kendilerine yurt arayan Selçukluları mansûr ve muzaffer eyle... Âmin!"

Bir dalda uyuyakalmış serçe uyandı, tek bir defa öttü, kendince "Âmin" dedi.

Rüzgâr, yaprakların "Âmin"ini duyabilmek için nefesini tuttu, sonra meltem meltem "Âmin" dedi.

Pınar lık lık lık ederek duaya katıldı.

Adam kalktı. Pırıl pırıl yüzünü doğmaya hazırlanan güneşe çevirdi. Yeni bir gün yeni bir başlangıç demekti. Geçmişten bir kök, gelecekten bir ışık. Gülümsedi. Sağ yanağmdaki ben de gülümsedi. "Bismillah" dedi, sağ ayağını attı. Yeni bir güne yeni bir cehdle sağdan giriyordu.

"Dur!" deninceye kadar gitti.

"Benim" dedi cevaben, "Abdurrahman."

Çalıların arasından çıkan iki kişi onu kucakladılar. Daha genç olanı yaşının aceleciliğiyle:

"Geç kaldın ağam" dedi, "Yolunu gözleriz, tam üç sabah gördük, dört gece. Senin için korkmaya başlamıştık."

Baba şefkatiyle sırtını sıvazladı.

"Boşa korkmuşsunuz" dedi yumuşak, "Döndüm işte. Hemen gidelim."

60           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Oğlu yaşıyorsa, bu delikanlının yaşında olmalıydı. Paldı birden. Lüle lüle saçlarını görür gibi oldu. "Baba" diyen sesini duyar gibi. Çok yakınında idi sanki, hemen şu çalılığın ardında. Çıkıp boynuna atılsın diye bekledi.

"Gitmiyor muyuz?" diye ikaz etti yaşlıca olanı, "Abdurrahman Bey, gitmiyor muyuz?" Silkindi. "Gidelim..."

Atlar az ilerde otluyordu. Üç tane yağız at. Bindiler. Abdurrahman son bir defa baktı çalılıktan yana. O hissi yine duydu. Oğlu çalılığın ardında gibi... Şimdi çıkıp boynuna atılacak gibi. "Tuhaf bir his." Bir mânâsı var mıydı acaba? Yoksa hasretin serabı mıydı?

Daha fazla üstünde durmadı. Afşin bekliyor olacaktı. Bir an önce yanına gitmek, Bizans ordugâhında olanı biteni hikâye etmek lâzımdı.

"Haydi!"

Çevirdi atını, sürdü tepelerin yamacına, yamacına. Gittiler.                                                                         v

Çalılar kımıldadı. Önce bir baş uzandı, ardından bir daha, bir daha, bir daha...

"Kimsecikler kalmadı" dedi kısık bir ses, "Çıkabiliriz."

Hemen hemen aynı yaşta dört genç çıktı. Atlıların uzaklaştığı yöne bir göz attılar.

"Saldırmalıydık" diye hayıflandı şişman olanı, "Üçe karşı, dört... Saldırmalıydık."

Sivri burunlu, mavi gözlü genç:

"Atları da iyiydi" dedi eseflenerek. "İşimize yarardı."

En kısa boylusu da arkadaşlarının fikrine katıldı. Kalın dudaklarını gere gere:

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         61

"Öyle. Mengüç'e lâf anlatmak kabil olsaydı atlar şimdi bizimdi."

Konuşmalara hiç katılmamıştı Mengüç. Arkadaşlarının ithamlarını sanki duymuyordu. Atlıların arkada bıraktıkları toz buluta dalmış görünüyordu. Neden sonra: "O adam var ya" dedi. "Hani son gelen..." Kısa boylusu aceleyle dudaklarının tokmağıyla kelimeleri dövdü:

"Şu kara yağız mı, şu buruk bakışlı..." "Evet. Bir vakitler hayatımı kurtarmıştı benim." Şişman, bir bölük kahkaha döktü: "Anlaşılıyor şimdi, ödeştiniz sayılır." "Ödeştik mi?" diye sordu anlamaz bakışlarla bakarak. 'Tabii, sen de onun hayatını kurtardın." Mengüç'ün dudaklarında acı bir gülüş takla attı: "Hayatını ha! Kurtardım ha! Hey gidi şişman, siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Selçuk yiğidi be onlar! Ne demektir bu, bilir misiniz? Akıncı grubundan üstelik. Bilir misiniz, ne demektir? Herbiri on kılıca bedel demektir. Birkaç hayat kurtardım ben, doğru. Onlara saldırmak isteğinizi frenleyerek sizin hayatınızı kurtardım. Hey gidi! Selçuk akıncılarıyla karşılaşmadığınız ne kadar da belli."

"O..." diye uzattı sivri burunlu, "Neredeyse sevdiğini sanacağım."

Mengüç diklendi birden, hızlı hızlı.                            /

"Niçin sevmeyecek misim bakalım?" "Dinsiz onlar... Bizim de düşmanlarımız..." Biraz durduktan sonra kelimelere vura vura perçinledi:

62           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

ı

"Bizim can düşmanlarımız!"

"Kanımız bir ama. Hepimiz Türküz."

"Hadi ordan! Selçukîler kanlarına ihanet ettiler. Arapların dinine girdiler."

Mengüç kızgın demire döndü. Yüzü al al olmuş, yumrukları ağırdan sıkılmaya başlamıştı. Bakışları ise karşısındakini kırbaçlıyordu.

"Sözlerine kendin de inanmıyorsun" diye bağırdı, "Selçuklulara Müslüman oldular diye düşman olduksa, Hıristiyan Bizanslılara katılmak için neden gitmekteyiz? Bizanslılar iki türlü düşmanımız; hem dinî, hem millî cihetten. Ama biz bütün kinimizi Selçuklulara havale ediyoruz."

/ Söylediklerine kendi de şaştı, doğrusu bunun üstünde şimdiye kadar pek durmamıştı. Nereden aklına geldiğimi kestiremedi. Galiba Abdurrahman'a karşı duyduğu /sevgi, yavaştan bütün Selçukluları sevdirmeye başlıyor-/ du. Bu noktayı iyiden iyi düşünmesi lâzımdı. Acaba ken-/ dişini cezbeden Abdurrahman'a karşı, duyduğu sevgi mi, yoksa başka birşey mi? Akıbet, bulurdu. Ama şimdi hiç sırası değildi. Zaten arkadaşları düşmanca tavırlar takınmaya başlamışlardı. Bozuşmak için vakit erkendi. Daha ne kadar olmuştu ki tanışalı, birleşeli. Şişmanla üç aydır beraberdi, diğer ikisine birkaç gün önce yolda rastlamıştı. Başıboşluk tek ortak vasıflarıydı. Birbirlerine kaynaştır-mıştı. Bizans karargâhının yakınında idiler. Romen Diyo-jen'in ordusuna asker yazılmak için bunca yolu tepmiş bulunuyorlardı. Bu ordu Selçuk yurdunu kana boğacak olan ordu idi. Ganimet yollarını açacaktı. Belki de Bizanslı kumandanlar cesaretlerine hayran olur, böylece ikbal yolları da açılırdı.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         63

"Neyse" dedi, "Münakaşanın sırası değil şimdi, yola düşmeli, öğleye kalmaz ordugâhta oluruz."

Bu karar öbürlerini de sevindirdi. Gerginlik birden silindi. Gülüştüler.

Bizans ordugâhı arı kovanı gibi kaynıyordu. Koşuşmalar, çığlıklar, küfürler. İntizamsız hareketler, arada şen, şatır kahkahalar.

"Hiç böyle düşünmemiştim" diye fikrini açıkladı Men-güç. "Adeta çapulcu sürüsü."

"Acaba ne oluyor dersin? Bir kargaşa sürüp gidiyor ama, hayırdır!"

"Hele gidelim, görürüz."

Az sonra öğrendiler. General Basilas'ın at uşaklarından biri hırsızlık yaparken yakalanmış, ancak mahkeme at uşağını serbest bırakmıştı. Parası çalınan Gürcü subay bunun üzerine İmparatora baş vurarak suçlunun cezalandırılmasını istemişti. İmparator, subayın bu hareketine fena kızmış olacak ki, mahkemeyi filân bir yana bırakarak subayın kollarının kesilmesini emretmişti.

"Karışıklığın sebebi bu" dedi herşeyi anlatan Uzlu asker. "Öyle bir yere geldiniz ki burada haksızlığa uğraşanız da sesinizi çıkarmayacaksınız. Hele asillerden birinin ya-kınıyla toslaştınız mı işiniz bitik."

"Ne kadar haklı olursak olalım, öyle mi?" diye sordu Mengüç. "Aklım almıyor."

Uzlu asker etrafına alelacele bakındı, sesini alçalttı:

"Yüzde yüz haklı olun isterseniz, neticeye tesir etmez. Mahkeme önüne çıkmamaya bakın, çıkarsanız işiniz bitik. Hele bir asille dalaştınız mı başınız köktenğîder^------

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

"Vay canına! işe bak yahu! Ben Bizanslıları âdil sanırdım."

"Sen yine öyle sanmaya devam et" diye alay etti Uzlu asker, "Ama sakın hakkını aramaya yeltenme; zaten bizim gibileri mahkemeye bile çıkarmazlar, en yakın ağaçtan sallandırmak daha kolay. Yine de aklında bulunsun diye söyleyeceğim; rütbelilerle sen sen ol aranı bozma, Bizanslı askerlere de takılma, ne derlerse yap, haklı mıyım haksız mıyım diye kafa yorma!"

"Aklım karıştı" dedi Mengüç, yere tükürdü. "Esirden bir farkınız yok desene. Peki, hâlâ niye aralarındasınız?"

Uzlu asker omuzlarını silkti.

"Serserilikten bıktığımız için" dedi umursamaz bir tavırla, "Şöyle derli toplu olalım istiyoruz."

"Hepsi bu mu?"

"Değil tabii, Selçuklulara da hıncımız var. Niçin ki onlar atalarımızın dinini terk ettiler, Müslüman oldular. Biz Müslümanları sevmiyoruz. Bizanslılarla birleşip hele Selçukluları yenelim, döner Bizanslılara da hadlerini bildiririz."

"Yanlış" diye söylendi Mengüç uzaklaşırken. "Aldanıyorlar. Selçuklular yenilirse, bütün Türk ırkı göçebe kalmaya mahkûm. En kuvvetli boy onlar, yardım etsek mutlaka Bizans'ı dize getirir, Anadolu'yu yurt edinirler. Ne yapmalı?"

Biraz düşündükten sonra:

"Kalmalı yine" dedi, "Burada kalmalı. Yükselmek istiyorum, çok gencim yükselebilirim. Selçuk elleri yağmalanırsa, benim de hisseme Mrşeyler düşer, zengin olurum.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı r    65

Şimdilik bundan başka şey düşünmemeliyim; aklım karışıyor, içimde uyumuş kalmış bir takım hisler ayaklanıyor, ne olduğunu ben de bilmiyorum bunun. Bu hislere uymak mı doğru, uymamak mı, kestiremiyorum."

Arkadaşlarına baktı, düşünceliydiler. Ağızları mühürlenmişti sanki, konuşkanlığıyla ün yapmış olan şamanın oğlu bile susuyordu. Bizans ordusunu umdukları gibi bulmamış olacaklardı. Savaşı kazanıp kazanamayacağını düşünüyorlardı belki de.

"Bence bu ordu" diye konuşmaya başladı Şişman, Mengüç'ün içinden geçenleri okumuş gibi, "Alpaslan'ı ye-nemez. Biz Türkler şimdiye kadar aramızda çok savaştık. Birbirimizi kırdık geçirdik. Fakat dışardan herhangi birimize saldırılınca hep birden ona çullandık. Bizans ordusuna baksanıza! Franklar, Almanlar, Normanlar, Uzlar, Peçenekler ve daha bilmem kimler. Bu ordu kendi kendisiyle savaşsa yeri. Böyle olacağına da şüphe yok."

"Şişman haklı söyledi" dedi bodur gövdeli Barak. "Alpaslan'ın birlik içindeki ordusu nerede, bu çapulcu sürüsü nerede? Aralarında dağlar kadar fark var."

"Bana söfarsamz dünyalar kadar" diye araya girdi Mengüç. "Alpaslan'ın askerleri ortak bir gaye ile birbirlerine iyice kenetli. Yakından biliyorum, çünkü gördüm. Din birliği var onlarda. Allah diyorlar, yürüyorlar. Bizans ordusunda bu yok, kan birliği de yok."

Elini boşlukta salladı:

"Canım bize ne! Savaş derler savaşırız. Biraz şöhret, biraz servet peşindeyiz. Bulsak bulsak Bizans saflarında buluruz aradıklarımızı. Aynı fikirde değil misiniz yoksa?

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Açık açık söyleyin; daha asker yazılmadan dönelim Alpaslan'ın ordusuna iltihak edelim. Yalnız aklınızda bulunsun, orada servet de, şöhret de bulamayız."

Şişmanın suratı belirli şekilde ekşidi, sanki ağzına bir yudum keskin sirke koymuşlar, yutmakta güçlük çekiyordu.

"Biliyorum" dedi kılıcını elleyerek, "Selçuklular ne bulurlarsa çoğunu devlete bırakıyorlar, azını da aralarında eşit miktar bölüşüyorlar. İşin tuhafı kumandanlar da askerler kadar hisse alıyor."

Şamanın oğlu şimdiye kadar hep dinlemişti. Aniden;

"Ne biliyorsun?" diye sorunca şaşkın şaşkın ona baktılar.

"Bilirim" dedi Şişman, "Bizim obada Teymir derler bir yaşlı vardı. Bilmediği yok adamın. Sor sorabildiğin kadar, satır satır cevap keser. O anlattıydı, Selçukluların girdisini, çıktısını."

"Albız götürsün" diye homurdandı mavi gözlerini me-nevişleyerek. "Ben burada kalacağım. Selçuklulara katılmam, dinlerine girmem. Ben bir şamanın oğluyum, gerekirse ölürüm de yine dinimi bırakmam, Müslümanlara da düşmanım, çünkü onlar benim dinime düşmandır." Ayağını hiddetle yere vurdu.

"Bu kadar" diye bağırdı. "Dönek değilim ben, siz bildiğinizi okuyun, bana karışmayın ama, fena olur sonra. Aklımı da"bulandırmayın, Selçukluları methetmekten vazgeçin."

"Amma kızdın be" diye takıldı Şişman, şakacı şakacı. Selçuklulara katılan yok, sadece konuşuyoruz. Nasıl an-

Malazgiıf te Bir Cuma Sabahı         67

laşmıştık, konuşacağız, müşküllerimizi birlikte çözeceğiz, böyle anlaşmıştık. Çoğunluk neye karar verirse o olacak." "Olmayacak" diye kestirdi attı, "Mengüç reisimizdir tamam. Lâkin Selçukluları methetmekten vazgeçsin. İçerliyorum zaten, yolda gördüğümüz üç Selçukluyu tepeleme-liydik, Mengüç mâni oldu. Güya hayatımızı kurtarmış, pöh! Bir daha saçma kararlara uymam, Selçuklu gördüm mü, önüme dünyanın bütün dağlarını yığıp set yapsanız, aşar vururum. Böyle bilin."

Mengüç hırsından dudaklarını kemiriyordu. Şişman: "Aldırma" dedi yatıştırmak için, "Şamanın oğlu çok hızlı, sen aldırma."

Mavi gözlüye döndü:

"Sen de sus artık, sesini kes! Burada kimseyi korkutamazsın anladın mı? Hele Mengüç'e yüklenmekten vazgeç. Onu reis seçtik, hep beraber seçtik, şimdi oyunbozanlık etme."

Mavi gözlerine kin birikti delikanlının. "O da haddini bilsin" dedi.

Mengüç fırladı. Fakat Şişman, koca bir kütük gibi dikildi önüne, kollarından yakaladı.

"Uyma dedik yahu, sen uyma ona! Albızrn uşakları, bugün hepinizTfflcaTirtepesıhde, ben nasıl başedeyim sizinle."

"Bırak" diye soludu Mengüç, "Kendini ne sanıyor bu?" Kapışmak üzere idiler. Fakat bir ses girdi aralarına, sert emredici bir ses: "Hey siz!"

68           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

Aynı anda sesin geldiği tarafa döndüler. Bir subaydı. Bizanslı. Miğferine tüyler takmıştı. Şeritlerle süslü kolu gençlere doğru uzanıyordu.

"Dalaşmayın" dedi daha sert. "Kavgadan başka şey bilmez misiniz, yapılacak bir sürü iş var."

Mengüç adamı tepeden tırnağa süzdü. Söylediklerini doğru dürüst anlayamamıştı. Grekçeyi yeterince bilmiyordu daha.

"Neler yumurtluyor bu?" diye sordu Şişmana, "Bize karışmasın, hakkında hayırlı olmaz."

Şişman parmağını dudaklarına bastırarak bir "sus" işareti yaptı. Her zaman kırmızı olan yüzünde şimdi badana beyazı vardı. Mengüç hiç mânâ veremedi. Şişmanın "höt" deyince sinen korkağın biri olduğunu ilktir fark ediyordu.

"Ödlek" diye tısladı dişlerinin arasından, "Tüylü miğferini yediririm bu adama be, sen ne belledin!"

"O Bizanslı" diye söylendi Şişman, "Bizim âmirimiz."

Mengüç hiddetini sesinin mancınığında bir gülle yaptı, savurdu:

"Kim demiş! Hele Bizanslı olursa bana hiç emredemez. Gitsin işinin başına, ayağıma dolaşmasın, hakkında hayırlı şeyler düşünmediğimi söyle ona! Söylesene!"

Şişman, subaya döndü. Son derece saygılı bir sesle orduya kaydolmak istediklerini, fakat formaliteyi bilmediklerini söyledi. Sonra döndü Mengüç'e:

"Öfkeni çekecek birşey yapmadı ki" dedi sakin sakin. "Bizi kaydetmek istiyor, düşünsene! Sen de düşün şama-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

69

nm oğlu, buraya niçin geldik? İşte yol, subayın ardına takılalım ve asker yazılalım. Ardından servet, şöhret gelecek, kötü mü bu?"

Şamanın oğlu başını başka tarafa attı, Mengüç istemeye istemeye öfkesini yuttu:

"Gidelim öyleyse, ne bekliyoruz?"

'Tabii gidelim, bir dakika bile gecikmek işime gelmez." Subay konuşmaları anlamıyor, canı gittikçe daha da sıkılıyordu. Şişman çok saygılı bir tavırla konuşana kadar sabırsız hareketler yaptı, sonuna kadar da dinlemedi onu, eliyle cümlesini biçerek:

"Gelin madem" dedi, "Kayıtlarınızı yaptırın."

Yürüdü.

"Bölüğüme alabilirim sizi, ama keseniz hakkında bir bilgi sahibi olmam lazım."

Şişman şaşkın şaşkın bakındı.

"Kesemiz hakkında mı, nasıl yani?"

Subay miğferini koltuğunun altına sıkıştırdı, adımlarını biraz yavaşlattı, ağzını da Şişmanın kulağına yaklaştırdı.

"Burada kimse kimsenin işini gözlerinin güzelliği için görmez. Ben size yardımcı olmayaj^ışıyorum^^karşıhğL hakkında bilgi sahibi olmak istemem çok normal."

"Yani... anlayamadım da... karşılığı mı, nasıl?"

"Kolay. Sizi asker yazdıracağım, ilerde çok para kazanacaksınız. Ama şimdilik adam başına iki altın vermeniz gerekecek."

70           Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

"Ne diyor yine?" diye patladı Mengüç. "Bu adam hoşuma gitmiyor benim."

Şişman, Mengüç'ü duymazdan geldi.

"Biz de kendi işimizi kendimiz görürüz" dedi subaya, "Böylece kimseye karşı borçlu kalmayız."

Şeytanca güldü subay.

"Öyleyse gevezelenmeyin. Deneyin bakalım, becerebilecek misiniz? Kimsenin tavassutu olmadan kendinizi askere yazdırabilirseniz..."

Koltuğunun altından tüylü miğferini çıkarıp havaya fırlattı, tuttu:

"Şu miğferi tüyleriyle birlikte yemeye hazırım."

"Afiyet olsun" diye mırıldandı Şişman, yana saptı. "Rüşvet istiyor canına yandığımın" diye anlattı arkadaşlarına. "Adam başına iki altın."

Mengüç, subayın gittiği tarafa fırtınalı bir bakış fırlattı.

v

"Domuz" dedi nefretle, "Bunlara hizmete geldik ha!"

"Romen Diyojen bunlara benzemez" diye fikir yürüttü şamanın oğlu, "O çok dürüst bir askerdir."

"Kendi-rşfmizTkendimiz görmeye çalışalım."

Fakat bütün kapılar yüzlerine kapanınca rüşvetin Bizans askerleri arasında sistemleştiğini iyice idrak ettiler. Mengüç:

"Ben bu işte yokum" dedi börkünü avuçlayıp yere çalarak. "Sözde para sahibi olmak için geldik, daha gelir gelmez adamlar elimizde avucumuzda ne var ne yok toplamaya çalışıyorlar. Hoşuma gitmiyor, döneceğim galiba."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         71

Akşama doğru kendilerine tavassut edecek birini bulabildiler. Uzun bir pazarlık neticesi adam başına bir altından muamele gördü. Fakat Mengüç'ün içi rahat değildi. Her sıkıntılı anında olduğu gibi yine iki omuzu arasındaki büyükçe et beni kaşıyordu. Dayanılmaz bir arzu ile elini oraya atmıştı. Hırsından kanatıncaya kadar kaşıdı.

72

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah

DÖRDÜNCÜ BOLUM

Fırat boz bulanık. Saygılı ve durgun.

İslâm ordusuna geçit vermediği için de utanıyor gibi.

Kollarını açtı, Alpaslan'ın kumanda ettiği büyük İslâm ordusu Fırat'ın açık kollarına kendini attı. Biraz müşkülat, biraz meşakkat, biraz da zayiat. Fakat ne ehemmiyeti var! Bu yol ulvî inanışları yaygınlaştırmak için açılan bir yol, bu geçit hilâlin haçı ezmek için geçeceği geçit; ilerde ışık, ilerdejııüjtle, ilerde mefkurelerin düğümlendiği nokta:--------

Alpaslan'ın yanıbaşında büyük alim Buharalı kadı Ebu Cafer, Fırat'ı göstermekte:

"Sultanım, nimetlerinden dolayı Allah'a şükrederim. Bu nehri ilk geçen Müslüman-Türk hükümdarı sizsiniz."

Alpaslan ıslak bakışlarıyla Ebu Cafer'e teşekkür ettikten sonra ordusunu Halep önüne çekti, Telli Sultan'da ordugâhını kurdu. Tepeden şehre uzun uzun baktı, döndü Ebu Cafer'e:

"Küffar karşısında bir arslan pençesi gibi dikilmiş bu

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          73

islâm hudut şehrini kılıçla almaktan haya ederim. Aklınıza başka bir çare geliyor mu?"

Ebu Cafer ak sakalına el attı, düşünceye vardı. "Şehrin Hakimi Emir Mahmud'a bir elçi gönderelim, Halep'e ihtiyacımız olduğunu bildirelim. Bizans'la aramızda çıkması muhtemel büyük bir savaşta Halep'in oynayacağı ehemmiyetli rolü anlatalım. Umarım anlar, umarım kolaylık gösterir."

"Umarım Şeyhim, öyle olur."

Fakat umdukları olmadı. Emir Mahmud uzun bir süre kaleden ne çıktı, ne kimseyi kaleye soktu. Tecrit oldu.

Bununla birlikte Alpaslan, hücum emrini bir türlü veremiyor, Müslümanm Müslümanla vuruşmasını istemiyordu.

Elçilerden biri gitti, biri geldi; günler günleri kovaladı. Nihayet Emir Mahmud anasının da ısrarıyla Alpaslan'a şehri teslim etmeye razı oldu. Bir gece anasıyla birlikte Alpaslan'ın Telli Sultan mevkiindeki karargâhına geldi. Şehrin^anahtarlarını sundu, özür diledi:

"Bir hatadır işledim Sultanım, affınızı ricaya «esaret ediyorum. Lâkin takdir buyurulur; et ile tırnağın birbirlerinden ayrılması ne derece ızdırap verirse insana, kalesinden ayrılmak bir kumandana bin beter ızdırap verir, bununla birlikte selâmet-i İslâm için bu ızdırabı içime atarak geldim."

Alpaslan takdir ve teşekkür yüklü bir tebessüm sundu. Emir Mahmud'a, elini uzattı.

"Ver elini yiğit adam, neler hissettiğini biliyorum, fakat ızdırabına medar olduğumuz kişilerin ihtiyarımız dahilinde ızdıraplarına merhem olmayı da şiar edinmişler-

74           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

deniz, biz sadece itaat üzre olmanızı dileriz, şehir yine kumandanızda kalacak."

"Sultanım, kulunuzu ihya ettiniz."

"İnsan dolu bin kaleye iman dolu bir kalbi tercih ederiz. Şimdi kalene geri dön; sabah Allah izin verirse ziyaretine gelir, bir tas soğuk ayranını içeriz."

Emir Mahmud huzurdan çıkarken ağlıyordu.

Alpaslan ertesi gün kuşluk vakti Halep'e girdi, kısa bir süre ümera ile sohbete oturdu. Bu sırada Bizans'tan bir elçinin geldiğini, kendisiyle hemen görüşme dileğinde bulunduğunu bildirdiler.

"Gelsin bakalım, Diyojen ne istiyor?"

Elçi büyük bir azametle salona girdi. Hiçbir selâmlama kaidesine iltifat etmeden, dosdoğru Alpaslan'ın önüne dikildi.

"Büyük Bizans'ın büyük İmparatoru Romen Diyojen, siz Türklerin Sultanına..."

Alpaslan kendisinden beklenmeyen bir öfke pırıltısıyla

elçinin sözünü-ağzina tıkadı.

v

"Müslüman Türklerin Sultanı!" diye gürledi. "Putperest ve Hıristiyan Türkler sizin saflarda."

Elçi bocaladı, kelimelerin altında ezildiğini hissetti. Sesi oldukça düştü:

"İmparator Hazretleri Ahlat'ı, Erciş'i ve Menbiç'i geri istiyor. Vermediğiniz takdirde..."

Alpaslan yine kendine hakim olamadı, elini kılıcının kabzasına atarak fırladı yerinden.

"Hey elçi, elçi! Karşıma geçtin, şımarık oğlanlar gibi lâf yığarsın, acuzeler gibi ağzında bakla ıslanmaz. Elçisi senin gibi olan bir imparatorun askerini tahmin etmek

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          75

zor değil. Git söyle ona, toprak istenmez, fethedilir. Biz fethettik. Gücü varsa Romen Diyojen de gelir, bizden geri alır. Bu kadar."

Elçi tutunmak için yer arandı, başının omuzları üstünde sallandığını hissederek ürpertiler geçirdi, sesinin tonuna saygılı bir ifade vermeye âzami dikkat ederek:

"Son sözünüz bu mudur?" diye sordu.

"Hayır" dedi Alpaslan, tekrar yerine otururken, "Son sözüm bu değil, Romen Diyojen'in ne şartlarla imparatorluğa getirildiğini biliriz, şartların başında bizi yenmesi de var. Bütün bu istekleri bizce bir savaş sebebi meydana getirmek içindir. Oysa bunlara hiç lüzum yok elçi. tlle de bir savaş sebebi arıyorsa bu zaten mevcuttur."

Biraz durdu, sonra birden infilak etti:

"Hilâl ile haçın ezelî mücadelesi var! Bizler hilâle gönül vermişlerdeniz, Bizans haçın gölgesinde. Bu yetmez mi?"

Elçi kös kös çıktı. Gelirken neler de kurmuştu, azameti ile Alpaslan'ı ezecek, Bizans'ın haşmeti önünde dize------¦

getirecekti. RomenJDiyojen'e verdiği sözü hajtırlıyöfcTu.

"Tasanız olmasın Haşnietpenahrbana güvenin. İstediğiniz yerleri aldıktan başka, birkaç şehri de onlara ilâve ettireceğim."

Oysa şimdi? Gidip ne söyleyecek İmparatora, karşısına nasıl çıkacak? Hele Alpaslan'ın sözlerini nasıl aktaracak?

Bir kâbus sanki, hatırına geldikçe elini yüzünün önünde sallıyor, kulaklarını kapatıyor, Alpaslan'ın huzurunda bocaladığı anı görmemek, sözlerini duymamak için çırpınıyordu. Fakat kulakları onu dinlemez olmuştu, gözleri de öyle.

76           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Sonunda aklına bir fikir geldi. İmparatora Alpaslan'ın huzurunda pustuğunu söylemektense. şecaat arz ettiğini, Alpaslan'ı ürküttüğünü, korkuttuğunu söyleyecekti. Ordusunu küçümseyecek, haklarında en hafif tabirleri kullanacaktı. İmparator herhalde memnun olur, kendisini mükâfatlandırırdı.

Bu kararı verdikten sonra tereddütlerini yalanla iyice sıvadı, anlatacaklarının inandırıcı olması için tekrarlaya tekrarlaya dönüş yolunu tuttu.

Alpaslan da vakit geçirmeden Mısır'daki Fatimîlerin üstüne yürüdü.

Koca İslâm ordusu şaha kalkmıştı. Başlarında Alpaslan. O varoldukça, onun inancı rehber oldukça, önlerinde ışık ışık yandıkça bu ordu ölümü bile hiçe sayan serden-geçtilerle dolup taşacaktı.________

Gönüllerde aynı aşkın terennümü vuruyor, engin bir imanla ruhlar tutuşarak gözler alevleniyordu.

Bazı Ermeni köylerinde halkın feryadı ile durmak zorunda kaldılar. Köy büyükleri gruplar halinde Alpaslan'ı ziyaret ederek Bizanslılardan kendilerini kurtarması için yalvardılar. Hele biri... bir yaşlı Ermeni...

"Rumlar bize etmediklerini bırakmadılar. İktidarsız, kadınlaşmış bu iğrenç sürü, Ermenistan'ın en cesur evlâtlarını zorla yurtlarından koparıp dağıttılar. Ortodoks değiliz diye mâbedlerimize hücum edip kitaplarımızı yaktılar, kiliselerimizi yıktılar, papazlarımızı sakallarından ağaçlara astılar. Bizi Süryanîlikten çıkmaya zorladılar. Ama direndik. Direndik ya artık takatimiz tükendi. Millî birliğimiz bozuldu. Sultanım, sizi gördükten sonra bütünüyle inandım ki yalnız Müslümanların değil Sürya-nîlerin de kurtarıcısı sizsiniz. Halaskarımız olacaksınız."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı    J    77

Alpaslan şehadet parmağını havaya dikerek:

"Halaskar Cenab-ı Haktır" dedi. "Biz zalimin elinden bütün mazlum milletleri kurtarmaya çalışırız. Tevfik Allah'tandır. Arzumuz gerçekleşirse milletler İslâm adaletinin koruyuculuğu altında dünyevî saadetlerin en yücesini tadacaklar."

Afşin Beyden bu sırada bir elçi geldi.

Sultan Alpaslan geleni çok iyi tanıyordu. Kollarını açtı.

"Seni tekrar görmek bizi mesrur etti Abdurrahman Gazi, yiğitler yiğidi!"

Abdurrahman engin bir tevazu duygusuyla kelimeleri yuvarladı.

"Büyük Sultanım, kumandanım Afşin Bey Ahlat'ta. Uzun zamandır Rum ellerini talan eyledik. Önümüze çıkan Bizans kuvvetlerini bozduk, dağıttık. Alevden bir rüzgâr gibi estik, aman dileyeni ısıttık, karşı koyanı yaktık. İşte yine huzurunuza döndük."

"Gazanız mübarek olsun. Söyle artık, keferenin kuvveti bol derler, kum misali asker barındırdığından bahsederler, bu yörede efsane gibi söylenir. Aslı var mıdır?"

"Sultanım, vakıa Romen Diyojen'in kalabalık bir ordusu mevcut. Ordugâhına iğne atsanız yere düşmez. Ama bizimle muharebe edebilecek bir kuvvet ve kudrette değiller."

"Nereden vardın bu kanaate?"

"Şuradan Sultanım. Bizans ordugâhı bir arı kovanına benziyor. Lâkin arılar başka başka kovanlardan toplanmış, zoraki bir kalabalık meydana getirilmiş. Balansı ile eşek arısı, yaban arısı karma karışık. Kimin ne işi var, kim ne için vuruşacak, kim niye silâha sarılmış, belirsiz."

78           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Alpaslan gülümsedi:

"İşittiniz" dedi yanındakilere. "Bir arı kovanı, ama karışık. Arı kovanlarındaki disiplinden eser yok. Bu arılar önce birbirlerini yemeye başlar."

"Başladılar bile Sultanım" diye sözü tekrar aldı Abdurrahman, "Çoktan beri, kimse kimseyi dinlemiyor, en küçük vesile ile kavga patlıyor. Gaye ortaklığı olmadığı gibi, din birliği de yok, ırk birliği de. Ermeniler, Slavlar, Bulgarlar, Almanlar, Franklar, Gürcüler, Hazarlar, Peçe-nekler, Uzlar, Kıpçaklar... daha bilmem kaç ırk, kaç din. Görünüşte bir ordu meydana getiriyorlar. Bu arada imparatorluk için mücadele veren Dukas ailesi, makam mevki için ne yapacakları belirsiz şair, edip takımı... Bir curcuna ki Sultanım, ancak görmekle anlaşılabilir. Ömrümde böyle insicamsız bir kalabalığı daha görmüş değilim."

"Güzel" dedi doğruldu Sultan, "Romen Diyojen Bizans tarihinin en büyük ordusunu vücuda getirdi, ama millî bütünlüğü sağlayamadı. İşimize çok yarayacak. Az fakat

düzenli bir ordu yenmekten, kalabalık fakat düzensiz bir__

ordu yenmek çok daha kolaydır. Silâh gücü konusunda bir bildiğin var mı?"

"Var Sultanım. İyice araştırdık. Fakir kulunuz günlerce Bizans ordugâhında kaldım."

Alpaslan, Abdurrahman Beyin omuzunu okşadı.

"Bilirim seni" dedi, 'Tehlikenin içi budur diye gözünü kırpmadan dalarsın. Yüce yiğitsindir, bilirim."

Abdurrahman'ın yağız yüzü pençe pençe kızardı.

"Allah şahidimdir ki kendimi methetmiş olmak için söylemedim. Vereceğim sayıların doğruluğu konusunda bir fikriniz olsun istedim."

"Biliyorum" dedi Sultan, "Devam et."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D    79

"Sultanım, asker kalabalığı iki yüz bin kadar, belki daha da fazla. Mancınıkçıları, çarkçıları, lağımcıları, kazmacıları ve arabacıları cem'an yüz bini bulur. Dört bin civarında silâh ve malzeme taşıyan arabalara sahiptirler, subay sayısı da otuz bine yaklaşır."

Hazır bulunanların bakışlarında bir tereddüt görür gibi oldu. Bu tereddüdü silmek için acele ile devam etti.

"Fakat subaylar dahil çoğu, işinin ehli değil. Aralarında kavga ederlerken kılıç tokuşturmalarını, eğlenirlerken de topuz sallamalarını gördüm. At üstünde zor tutunanlar var. Uzlar ve Peçenekler gibi Türk ırkından olan askerlerin arasına casuslar soktuk. Savaş ânında tarafımıza geçmeleri için ikna etmeye çalışacaklar. Hem bugünlerde İmparatoru yanlışlığa teşvik edeceğini umduğum bir Andronikos Dukas da var.

"Kanaatin nedir?" diye sordu Ahmed Hân. "Bu muharebeyi kazanabilir miyiz?"

Abdurrahman Bey hiç beklemeden cevap yetiştirdi:

"Bundan bir an olsun şüpheye düşmüş değilim."

Sultan Alpaslan Ahmed Hâna sertçe baktı.

"Böyle bir soruyu senin gibi bir kahramana yakıştıramadım, hepimiz bu muharebeyi kazanmak zorunda olduğumuzu biliyoruz. Ganimet için yola çıkmadık. Niyetimiz kendimize yurt olacak topraklar ele geçirmek, bir de dinimizin İlâhî beyannamesini başka milletlere sunmak, adaletinin yumağında onları da^ahata kavuşturmak. Bu çok ulvî gayelerimizin tahakkuku için elbette Cenab-ı Hak bize yardım edecektir."

Döndü, Abdurrahman'ı bakışlarıyla okşadı:

"Uzun yol teptin, yorgunsundur, var istirahat eyle: lüzum olursa tekrar çağırırız."

80           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Elini göğsüne koyup herkesi selâmladı ve çıktı.

Asker kaynıyordu her taraf. Bazıları ağaç gölgesine yaslanmış Kur'ân okuyorlardı. Bazıları da güreşiyordu.

Sert bağrışmalar duyunca döndü. Bir askerle bir subay münakaşa ediyordu. Yaklaştı.

"Kardeşler kavga etmemeli" dedi yumuşak bir sesle, "Derdiniz neyse sakin sakin halledin, daha iyi olur."

Asker bir eliyle yüzünü tutmuştu, elini çekince dudağının kanadığını gördü.

"Bana vurdu" diye bağırdı, "Ne hakla?"

Subay tekrar vuracakmış gibi elini kaldırdı, ama indirmedi.

"Bir dakika için atıma bakmasını istemiştim, baksaydı vurmazdım. O bir askerdir sadece, ben bir subayım, emrimi dinlemek zorunda."

"Acelem vardı" diye kendini savundu asker, "Hasta olan arkadaşıma su götürüyordum. Bu yüzden istediğini yapamayacağımı söyleyince tokatladı beni."

Abdurrahman Bey bakınınca bir kalabalığın ortasında kaldıklarını gördür Merak eden seğirtmişti.

"Şu askeri tanıyan var mı aranızda?" diye sordu topuna birden.

Biri çıktı, rütbe taşıyan biri. "Kumandanıyım, ne oldu?"

"Vurdu" dedi asker, subayı işaretleyerek, "Hasta arkadaşıma acele su götürüyordum, aüna bakmadım diye..." Adam tuttu ikisini de kollarından:

"Yürüyün, doğru kadıefendiye, işinizi halletse etse, o eder."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          81

Biraz sonra kadıefendinin yanından çıktılar. Abdur-rahman Bey neticeyi merak etmiş, kapıda bekliyordu. Yanlarına sokuldu.

"Nasıl oldu?" diye sordu askere.

Asker halinden çok memnun görünüyordu.

"Kısasa kısas" diye konuştu gülerek, "Kadıefendi subayın yüzüne aynı şiddette bir tokat aşketmemi istedi."

"Sonra?"

"Elimi vurmak için kaldırdım. Ama tokadı nasıl ayarlayacaktım? Fazla kaçırırım, sonra âhirette benden dâvâcı olur diye düşündüm, vurmaktan vazgeçtim."

Abdurrahman Bey askerin yüzüne daldı gitti. Neden sonra:

"O zaman sana vuran subay hak altında kaldı, âhirette sen dâvâcı olursan..."

Asker elinin bir işaretiyle sözünü kesti.

"Din kardeşim ne de olsa, cehenneme benim yüzümden girsin ister miyim, öfkem birden geçti, hakkımı anasının ak sütü gibi helâl ettim."

Yürüdü. Abdurrahman Bey uzun uzun bakakaldı arkasından. Gözleri yaşlarla beneklenmişti.

"Bu ordu yenilmez" diye söylendi.

Akşam güneşinin gölgeliğine doğru daldı.

* * *   ,--'"

Aleksi Stefanos...

Sultan Alpaslan'dan gereken cevabı aldıktan sonra ardına bakmaya dahi cesaret edemeden kara kara düşünerek ülkesinin yolunu tutan Bizans elçisi.

82    D   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Nihayet imparator Romen Diyojen'in huzuruna çıktı ve yolboyu düşündüğü yalanları önüne kucak kucak döktü:

"Haşmetmeap. Sultan Alpaslan'ın ödü kopuk, adınız anıldığında yüzü sarardı, bir hazan yaprağı gibi bütün vücudu titremeye başladı. Kumandanları yanında bulunmasa eminim bütün emirlerinizi harfiyen uygulayacak, belki de topraklarımızdan çekilecekti. Zaten çekiliyor, korkusundan Arap ellerine doğru sıvıştı. Güya Müslümanların Halifesi İslâm memleketlerini Fatımîlerin belâsından halâs etmek üzere onu çağırtmış. Aslında bir bahaneden ibaret bu, aşikârdır ki Alpaslan, haşmetmea-bın çok güçlü ordusundan ve dirayetinden ürker."

Romen Diyojen tahtında ebedî gibi, mağrur ve son derece pervasızdı.

"Mükâfatı hak ettin Aleksi Stefanosr-Senin..gibi_bir-el— çim bulunduğu için jsevfiiçliyim. Alpaslan'ın kuvveti ne durumda?"   ,,

Aleksi Stefanos gördüklerini değil de hayalinde .tasarladıklarını sıralamaya devam etti:

"Ordugâhında askeri kuvvet denebilecek birşey göremediğimi itiraf ederim yüce İmparator, bir sürü insan yığınından ibaret, silâhlar gayr-i muntazam, yiyecek durumu felaket, gözlerimle gördüm bir dilim kara ekmek için iki asker kıran kırana vuruştular."

İmparator zevkten dört köşe, "Nasılmış?" dercesine yanındakilere baktıktan sonra:

"E..., sonunda bir dilim kara ekmeği paylaşabildiler mi bari?"

"Ne gezer? İkisi de öldürücü yaralar alarak yanyana yere uzandılar. Bunu gören bir grup, ekmeğin üstüne atıldı, kıran kırana bir mücadele daha başladı."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D    83

Elçinin hayali oldukça genişti; kumandanlar birbirlerine bakıyor, bazıları menfi mânâda başlarını sallayarak elçinin sözlerine katılmadıklarını belirtmeye çalışıyorlardı. Ama Romen Diyojen'i bu hikâye hayli sarmışa benziyordu.

"Sonra?"

"Sonrası efendimiz, onların içinde de yaralananlar hattâ ölenler oldu. Ekmeği kimin kapabildiğim göremedim, çünkü kavganın sonlarına doğru hemen hemen bütün ordu birbirine girmişti."

General Basilas daha fazla hiddetini yenemedi. Selçuklularla tanışıklığı vardı.  İki kere karşılaşmıştı onlarla, ikisinde de fena şekilde bozguna uğramıştı. Bir emirle ölüme atılan, bir emirle göz kırpmadan ateşe dalan insanlar elçinin dediği gibi olsun, mümkün müydü? "Yalan!" diye bağırdı. "Bu adam uyduruyor." Aleksi Stefanos büzüldü. Birkaç kişi General Başüasj. destekler de kendisini doğruyu söylemek için zorlarlar diye korktu. Fazla dayanamaz anlatmaya başlardı. Ama beklediği olmadı. İmparator, Basilas'ı bakışlarıyla hançerleyerek:

"Sus!" diye emretti. "Fikrini soran olmadı General, elçi gördüklerini bana anlatıyor, sana değil."

"Ama İmparator Hazretleri, neden bilmem, yalnız doğruyu söylemiyor. Alpaslan'ın askerleri arasında değil bir dilim kara ekmek için, dünya dolusu altını önlerine ser-seniz kapışacak tek kişi bulamazsınız. Onları iyi tanırım ve tecrübelerime dayanarak konuşuyorum."

İmparator da aslında doğruyu değil, kendisini cesaretlendirecek şeyleri duymak istiyordu. Tedirgindi. Kuvveti ne olursa olsun içi rahat değildi. Kendini Alpaslan'ı yene-

84    :     Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

ceğine inandırmaya çalışıyordu ama, doğrusu pek de ba-şaramıyordu. Bu yüzden desteğe muhtaçtı. İşte destek! Aleksi Stefanos. Gitmiş, görmüş, gelmiş. Duymak istediklerini anlatmaya başlamış. Peki şu general bozuntusu Basilas'a ne oluyor?

"Karışma" diye gürledi tehditkâr, "Sorunca fikrini söylersin, şimdi elçiyi dinlemek istiyorum."

Aleksi Stefanos'a:

"Evet, anlat bakalım, başka neler gördün?"

Aleksi'nin yalandan yana eski cür'eti biraz sönmüş, ba-zan kaçamak göz attığı kumandanların çoğunda inanmaz tavırlar göre göre tereddüde düşmüştü. Fakat yalana bir kere başlamış bulunuyordu. Dönüşü olmazdı. Şimdi tutup İmparatora "Bütün söylediklerim yalandır, Alpaslan istediklerini duyunca tortop bir kahkaha attı, alay etti" dese, kısa yoldan cellât kütüğünü boylardı mutlaka. Olacak iş mi?

:_____^¥üee^4mparater! Alpaslan'ın ordusu dediğim-gibi da-

ğınık, insicamsız, silâhları çok eski ve yetersiz, yiyecekleri kıt, üstelik sayıca da az, belki otuz, belki kırk bin kadar. Kanaatımca çekinecek birşey yok, hemen üzerine gitsek mutlaka yakalar, olduğu yerde mahvederiz."

Romen Diyojen General Basilas'a ateşli bir bakış fırlattı.

"Duydun" dedi, "Hâlâ Azerbeycan tarafına gidip Alpaslan'ı mahvetmek fikrinin aleyhinde misin? Sana konuşman için fırsat işte, demin boşa çeneni yoruyordun."

General Basilas ellerini göğsünün üstüne koydu, asık yüzünü daha da asarak:

"Fikrimde ısrar ediyorum" dedi.

"Ya sen General Nikefor Briyenos?"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          85

"Ben de arkadaşımın fikrindeyim Haşmetpenah." Romen Diyojen kalktı, sert adımlarla salonu birkaç kere arşınladı, ellerini arkasına koydu, geldi iki generalin önünde durdu, ayak uçlarından yaylana yaylana:

"Reddediyorum!" diye gürledi. "Alpaslan'ın arkasına düşülecek. Bu konuda Prens Andronikos Dukas hepinizden çok daha isabetli düşünmesini bildi, o benim fikrimde, öyle değil mi sevgili Prens?"

Andronikos Dukas dişlerini gıcırdattığını belli etmeyerek gülümsemeye çalıştı.

"Evet İmparator Hazretleri, elçi kanaatımca gördüklerini anlatıyor. Benim de Alpaslan'ın ordusu hakkındaki görüşlerim hemen hemen aynı, ardına düşüp vurursak bir daha belini doğrultamaz ve Bizans artık hiçbir zaman Türk tehdidi altında kalmaz."

İmparator birden rahatlamıştı. Tekrar yerine-otururr___ ken;

"Bizans Türk tehdidi altında değil ki sevgili Andronikos" dedi.

"Değil mi?"

Diyojen iki seri kahkaha attı:

"Değil ya, nasıl olabilir ki? Türk boylarından çoğu saflarımızda ücretli asker."

"Ama onlar ya Hıristiyan veya putperest." "İyi işte. Demek oluyor ki Bizans Müslümanların tehdidi altında ve Türk, Müslüman olduğu müddetçe düşman olmakta devam edecek." Düşünceli bir tavır takındı.

"İslâmiyet tuhaf bir din" dedi kendi kendine konuşur gibi, "İnsanları birleştiriyor, güçlendiriyor."

86           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Birden rengi atü.

"Yok canım! Aleksi Stefanos, gözlerinle iyice gördün değil mi, birlik içinde olmadıklarını iyice gördün, İslâmiyet birleştirici olmamış değil mi? Selçuk ordusu dağınık, âdeta çapulcu sürüsü."

Elçi hayır dememek için dudaklarını ısırdı. Düşündüğünün tam aksine söylemekten çekinmedi.

"Gözlerimle gördüm İmparator Hazretleri, çok dağınık, buyurduğunuz gibi âdeta çapulcu sürüsü."

"Vakıa bizim kuvvetler de pek beraber değiller, ama Alpaslan'ınkiler daha beter dağınık, öyle mi?"

Elçi dalkavukluğu maskaralık derecesine indiren bir reverans yaparak:

"Elbette efendimiz, bizdeki disiplinin binde birini Selçuk ordusunda aramayınız, zira bulamazsınız."

"Getirdiğin haberler beni çok sevindirdi. Beni sevindireni beh^e sevtaTÜririmr^Sana üe^işkin kese vermelerini emredeceğim."                                                    ^

Bir daha eğildi.                                                       \,

"Aziz İmparatorumu koruyun ey İsa, ey Meryem! Bi-zansımızı bu yüce değerden mahrum etmeyin."

"Gidebilirsin, dinlen biraz, bunu hak ettin." Geri geri çekildi, Andronikos adama bir çelme takmak için dayanılmaz arzusunu zor içine attı, kendi kendine "Ne riyakâr adam" diye düşünmekle iktifa etti yalnız.

"Şimdi daha ciddi meseleler konuşalım" diye başladı İmparator. "Erzani Rum'da (Erzurum) kala kaldık. Hoşuma gitmiyor, ben çakılıp bekleyecek adam değilim, bunca kuvvetim var, Alpaslan'ın ardına düşmeli, onu yakalamalıyım, öyle değil mi Andronikos Dukas?"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

87

Andronikos, İmparator hakkındaki bütün menfî düşünceleri içine atarak sırıttı:

"Tabii Haşmetpenah."

"Ya sen ne diyorsun Ursel?"

Ursel kırmızı sivri sakalını elledi, gözbebeklerinde şeytana yedi takla attıran kurnaz parıltılar yandı, söndü:

"Haklısınız aziz İmparator."

"Fikirlerine büyük değer veririm bilirsin. Böyle düşündüğüne memnun oldum."

"Sağolun aziz İmparatorum."

Ursel, aslen Normandiyalı bir asildi. Vaktiyle İtalya'ya gelmiş. Sicilya'yı Müslümanların elinden almak için savaşmış, büyük gayretler göstermişti. Sonra fütuhattan kendisine pay verilmediğine kızarak Bizans hizmetine girdi. Çoktan beri İmparatorun gözde kumandanları arasında.

Diğerlerine küçümser bir iki bakış atü, General Briyo-nes'in bakışlarıyla boşlukta kışa bir muharebeye tutuştu. Üstünlüğünü göstermek ihtiyacıyla:-----------——--------—

"Fakat General Briyones bizim fikrimize iştirak etmiyor nedense" diye ilâve etti. "Kendilerini tanımasam Selçuk Sultanından korktuğuna hükmedeceğim."

Bu itham İmparatora bile ağır geldi.

"Kumandanlarım arasında korkak yoktur" dedi sertçe. "Briyones tedbir noktasından böyle düşünür."

Briyones'e baktı, yarı gülümseyerek:

"Öyle değil mi General?"

Briyones, Ursel'e fena halde içerlemişti. Bir yabancı olduğunu unutarak öz be öz Bizans generallerin» hakare-

88           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

te yeltenmesini içine sindiremiyordu. Gözlerini öfke ateşinde evirip çevirdi.

"Bakınız Ursel, ben yağma peşinde değilim. Bütün arzum Bizans ordularının muzaffer gelmesidir. Bunun için topraklarımızda kalmamız gerektiği inancındayım. Azer-beycan'a yürürsek Alpaslan'ın tuzağına düşme ihtimalimiz var. İkmal yollarımızı kesebilir, bizi tecrit edebilir. Düşmanı küçümsemek savaş kaidelerine uygun düşmez. Bütün söyleyeceklerim bu kadar. Ve siz deminki sözlerinizi hakaret maksadıyla söyledinizse..."

Birden sustu. Hafifçe eğildi:

"İmparatorumun izniyle bu hakareti kanla temizlemek isterim. Nerede, ne zaman isterseniz emrinize amadeyim."

Bu sözler alenî bir vuruşma davetiyesi idi. Ursel dişlerini gıcırdattı. Şeytanî gülüşü dudaklarında pişti:

"Ne kadar istediğimi bilemezsiniz aziz General."

İmparator hızla doğruldu, önce sert, sonra yalvaran gözlerle iki adamajıaktir——-----

"Sakin olun lütfen" dedi, "Rica ederim, sakin olun. As-ker ne der sonra? Generallerin birbirleriyle vuruşmaya başladıklarını duyunca nasıl davranırlar? Hiç düşünmüyor musunuz? Savaştayız. Birbirimize kardeşçe bağlanmanın vaktidir. Bizans'ın kaderiyle oynadığınızı biliyor musunuz?"

Elini kılıç gibi kaldırdı, keser gibi indirdi:

"Menediyorum! Kat'iyen dövüşmeyeceksiniz. İştahınızı Alpaslan'a saklayın."

İkisini de kollarından yakaladı: "Kucaklasın bakalım şimdi, emrediyorum." Birbirlerinin kanına susamış iki insan, zoraki bir bütünleşme gösterip kucaklaştılar.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          89

İmparator memnun memnun güldü. "İşte böyle. Aramıza öfkenin kıvılcımı düşmemeli, alimallah bütün orduyu yakabilir."

Bu kıvılcımın çoktan düşmüş olduğunu, alevlerin çoktan sütün sütün yükselmeye başladığını düşünen General Basilas acı acı gülümsemekten kendini alamadı.

"Artık işbaşına" diye devam etti İmparator. "Orduya iki ay yetecek malzeme yükleyin. Harekete hazırlayın. Birkaç güne kadar yola çıkıyoruz.

İmparatoru selâmlayarak dışarı çıktılar.

Prens Andronikos Dukas'ı gecenin koyunda bir gölge bekliyordu. Islık çalarak önünden geçerken sindiği yerden çıktı.

"Büyük Prens!"

Andronikos eli kılıcının kabzasında, hızla döndü.

"Kimsin?"

"Benim" diye fısıldadı gölge, "Varenklerden PolemisA-

Adamın güç ayakta durduğunu, karanlığın koyusuna rağmen fark etti Andronikos.

"Yaralı mısın?"

"Yaralıyım ya, ölmediğime de şaşkınım. Bize bir komplo düzüldü. Beni kandırdılar. Çavuş Leon bir subaya anlatırken duydum. Kulağım deliktir Prensim."

Andronikos adamın güç ayakta durduğunu unutarak yakasından tutup kuvvetle sarstı:

"Konuş!"

"Konuşuyorum Prensim. Aslında ben namussuzun biriyim ama, bunca namussuzlaştığımı da hiç hatırlamıyorum. Bizim Leon adında bir çavuşumuz var.^Udattı beni.

90           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Varenklerin Dukas ailesini tekrar tahta geçirmek için isyan edeceklerini söyleyerek aldattı. Bunu size bildirmemi istedi. Ben de bildirdim. Meğer yalanmış. Bizim çavuş tuttu bu sefer de Romen Diyojen'e kuyruğundan bağlı bir subaya sizin bir isyan hazırlamak üzere olduğunuzu ih-barladı. Tesadüfen konuşmalarını duydum. Ama beni gördüler. Kaçarken ardımdan bir ok vınlattılar. Meryem hakkı için, ok benden daha hızlı koştuğundan omuzuma saplandı."

"Bırak teferruatı" diye homurdandı Dukas, "Çavuş Le-on'un konuştuğu subayın adını söyle."

"Mavros diye biri, general olmaya heveslenen bir muhafız subayı."

"Kaybol, etrafta dolaşma. En iyisi git, kendini tedavi ettir, bundan hiç kimseye de bahsetme, tamam mı?"

"Başırnıjcesseler-hile-bahsetmem. Fakat nereye kay-hölabilirim? Siz bir yer söyleseniz.7~"

"Vaktim yok."                                               ' -^^

Olduğu yerde bıraktı Polemis'i, öfke kıvılcımlarını tek-meleye tekmeleye birliğine gitti. Kendisine çok bağlı askerlerden yirmi tanesini yanına aldı. Mavros'un evini sardırdı. Kendisi sert adımlarla içeri girdi.

Koridorda karşılaştı Mavros'la, en süslü elbiselerini giymişti, belli ki İmparatorla görüşmeye gidiyordu.

"Hayrola yiğit Mavros" dedi müstehzi, "Bir eğlenceye mi gidiyorsunuz?"

Mavros, karşısında Prens Andronikos'u görünce sarardı. Medet ister gibi bakındı. Fakat koridor alabildiğine boştu. İlk defa karargâhta askerlerinin arasında kalmadığına pişman oldu. Acaba Prens birşey duymuş olabilir

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          91

miydi? Acaba bunun için mi gelmişti? Önce yumuşak başlılıkla ağzını arasa hiç fena olmayacaktı. Eğildi.

"Selâmlarım Prens Dukas Hazretleri, size ne gibi bir hizmette bulunabilirim acaba?"

Dukas müstehzi tavrını hiç bozmadan karşılık verdi.

"Bana yapabileceğin yegâne hizmet, kendini öldürmenle mümkün olabilir."

Şaşırmış göründü:

"Şaka ediyorsunuz galiba, sözlerinizden hiçbir şey anlamıyorum."

"Çavuş Leon'un sözleri de benimkiler kadar anlaşılmaz mıydı acaba Mavros?"___________

Oyun bitmişti. Demek Andronikos Dukas herşeyi biliyordu. Kendisini öldürmeye geldiğine şüphe yoktu. Kuzu kuzu kılıcımn-önüne atılacak değildi elbet, bir prens bile olsa karşılığını verecekti.

"Prens" dedi, "İmparatorluk hanedanının asîl kanıyla kılıcımı yaldızlamak, bana ancak şeref verir."

"Şu halde" diye kükreyerek sözünü kesti Prens, "Bir asilin kılıcıyla ölmekten de şeref duyacaksınız."

Mavros alaycı bir tavırla eğildi:

"Hiç şüpheniz olmasın."

Kin kılıçların ucunda birikti, öfke köpük köpük gırtlaklara tıkandı.

"Haydi!" dedi Andronikos.

"Haydi Prens!"

İki çeliğin toslaşmasından meydana gelen çıngıraklı kahkaha evi saran askerlerin kulaklarında tepindi.

"Kapıştılar!" diye söylendi bir asker, "İsa hakkı için

92           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

kumandanların ne zaman ne yapacağını bir türlü kestiremiyorum."

Yanında dikilen arkadaşına: "Kim kazanacak dersin?" Adam esnedi:

"Umurumda sanki, bir an önce kim kazanacaksa kazansa da uykuma dönsem. Onların savaşından bana ne?"

"Böyle mi düşünüyorsun?"

"Başka nasıl düşünebilirim? İlle de birbirlerini öldürmek için bahaneler ararlar. Niye dövüştüklerini biliyor musun sen?"               _____

" "Hayır?"                                   "\.

"Kime sorsan bilmez. Peki niye dövüşürler? Zahir, kumandan kısmı askere birşey söylemez. Ölmesi gerektiği zaman öl der, vurması gerektiğinde vur der, hepsi bu kadar. Asker başka birşey bilmeye lâyık değildir." "Sen galiba Andronikos'u sevmiyorsun." "Arkadaş, ben kimseyi sevmem. Hele beni ölüme götürenleri hiç sevmem. Aldığımız birkaç kuruşun karşılığı olarak canınız istenir, başka geçim yolu bilmediğimizden razı oluruz. İyi güzel; arada böyle işler de olmasa katlanacağız. Peki, Prens neden dövüşüyor yani? Bir kadın yüzünden dövüştükleri olur, makam-mevki yüzünden dövüştükleri olur, bazan bir söz, bazan bir bakış, herşey dövüş için vesile."

Elini salladı karanlığı kesercesine, yere tükürdü:

"Bıktım yahu, bu çekişmeler sıktı artık. Canları cehenneme, bütün insanların!"

Bulutlar dağılmıştı. Ay tertemiz bir dünyanın saf ışıklarını gönderiyordu. Baktı baktı adam.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          93

"Oraya gitmek isterdim" dedi, "Aya. Kimbilir ne güzeldir orası. Acaba insanlar var mı üstünde? Yani şu içerde dövüşen kin yüklü insanlar gibi. Yoksa ne rahattır..."

Andronikos konağın kapısında belirince arkadaşını dürttü.

"Bizimki sağ ve sağlam, içerdeki yeni dünyayı boyladı demektir."

Andronikos ağır adımlarla avluya çıktı. Adamlarına:

"Toplanın" dedi, "Hepiniz Varenklerin çâvTîşlTTeorı'u arayacaksınız. Bulduğunuz yerde gebertin. Kim öldürürse ona bir kese altın. Dağılm!"   /^

Ay tekrar bulutların arkasına geçti.

*  *  *

Ertesi gün Papa'nm temsilcileri geldi. İki kişi. Seyrek sakallı olanı elbise giydirilmiş bir korkuluk kadar zayıf ve dik. Öbürü kırmızı yüzlü, tombul bir köse. İmparator adamı görünce gülmemek için kendini zor tuttu. "İyi ki asker değil" diye düşündü. "Ona bir zırh yapmak için kimbilir kaç kilo çelik lâzım."

"Papa Hazretleri İmparator Romen Diyojen'i takdis eder" diye başladı korkuluğu andıran papaz. "Kiliselerimizde zaferiniz için dualar ediliyor. Ayrıca Papa Hazretleri Hıristiyanlığın selâmeti için fiilî teşebbüs halindeler. Bir an olsun mezhep farklılaşmasını unutup elbirliği etmenin vakti olduğu kanaatında."

Romen Diyojen iyice kulaklarını açtı. Bu adam boş şeyler söylemiyordu. Papa'nın fiilî teşebbüsünden filân bahsediyordu. Bu ne demekti? Hıristiyanları toplayacak demekti. Toplayacak ve Bizans'ın yardımına gönderecekti. Daha da kuvvetlenecekti o zaman. Yalnız Selçukluları or-

94         , Malazgirt'te Bir Cıirrıa Sabahı

tadan kaldırmakla yetinmeyecek, etrafındaki irili, ufaklı devletleri de boyunduruğuna alıp Bizans'ın hudutlarını iyiden iyi genişletecekti. İrili, ufaklı o devletlerden ekseriyeti Hıristiyan mıydı? Olsun. Hıristiyanlık için bazan Hıristiyanları da kesse ne lâzım gelirdi?

"Papa Hazretlerinin kanaatlerini paylaşıyorum" diye konuştu. "Bundan da şeref duyuyorum. Her ne kadar Selçukluları yenebilecek kuvvet ve kudrette isem de bütün Hıristiyanlık âleminin bu çorbada tuzu bulunsun, berT^te^TsIerinrr^^Htiı^buııun için biraz acele etmek lâzımdır. Alpaslan haniyse Anadolu'yu bütünüyle fethetmek üzere."

"Onun şark canibinde seferde olduğu duyulmuş, yanlış mı bu?"

"Hayır, doğrudur. Ancak Alpaslan bu, ne zaman nerede bulunacağı belli olmaz. Hareket ettiğimiz şimdiye kadar kulağına gitmiş olmalı. Sür'atle dönerse yakında karşı karşıya gelmek mukadder."

Kesik kesik güldü.

"Ama ben inanmıyorum. Bazı kumandanlarım her ne kadar Alpaslan'ın korkusuzluğundan dem vuruyorlarsa da böyle olmadığı aşikâr. Yoksa niçin kalkıp Şarka insin? Belli ki Bizans ordusunu duymuş ve yılmıştır. Belki de hiç karşımıza çıkmayacak."

"Temenni edelim de öyle olsun. Aslını astarını bilmiyoruz, ama bizim taraflarda Selçuk Sultanının hatırı sayılır kıratta bir kumandan olduğu söyleniyor, askeri de yabana atılmaz cinsten imiş."

"Kim yayar bu yalanı?" diyerek fırladı Diyojen, kumandanlarına kös kös diş gıcırdattı. "Sizin marifetinizdir herhalde. Birkaç küçücük savaşı kazandı diye adamı

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          95

göklere çıkarıyorsunuz. Ondan yana mısınız, benden yana mı?"

Elçilerin huzurunda bulunduklarını unutarak parmağını Andronikos'a sapladı.

"Siz Andronikos! Ne hakla Varenklerimden bir subayla düello ettin? Sonra ne hakla Çavuş Leon'u öldürttün?"

Bereket, hazırlıksız değildi. Mutlaka sorulacağını biliyor, cevabı hazır tutuyordu.

"Sizi üzeceğini bilseydim İmparator Hazretleri, inanınız ki kendimi öldürür Mavros'un kılma dokunmazdım. Size hakaret ettiği zaman bunu hiç düşünemedim."

"Ne! Bana hakaret mi etmiş, kim diyor?"

"Ben diyorum İmparator Hazretleri, ben Prens Andronikos Dukas ve tekrarlıyorum: Mavros size hakaret etti, dayanamadım, düelloya davet ettim. Sonuç böyle oldu."

Yapmacık bir teslimiyetle ellerini iki yana açtı.

"Çavuş Leon'a gelince; inanınız ki böyle birşey olduğunu bu sabah duydum. Vakıa benim adamlarımdan biri bu müessif cinayeti işledi, suçlu yakalanmış ve cezası verilmiştir, bu bakımdan Haşmetmeap müsterih olsun."

Belki daha da soracaktı, tatmin olmamıştı, Androni-kos'un içinde uyuyan yılanı bilmese, belki inanırdı sözlerine, ama öteden beri imparatorlukta gözü olduğunu biliyor, ona bu yüzden güvenemiyordu. Yeni bir sual hazırlamışken vazgeçti, birden Papa'nın iki temsilcisini hatırlayı-vermişti.

"Atfınızı dilerim" dedi tevazu ile yerine otururken, "Gördüğünüz gibi ordugâhta uçan kuştan haberdarım. Prens Andronikos bir subayla düello etmiş, kader Andronikos'a gülmüş, ötekinin taksiratını Tanrı affetsin. Siz buyurunuz aziz pederler, istirahat ediniz."

96           Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Bakıştılar. Fakat çıkmak için davranmadılar. Şişman papaz geldiğinden beri ilk defa ağzını açtı:

"Aslında biz Kudüs'e gidiyoruz. Mukaddes yerleri görüp hacı olacağız. Papa Hazretleri bize her türlü kolaylığı göstermekten zevk duyacağınızı söyledi."

Adamın sesini duyunca herkes şaşırmış, gerçekten o rnu konuşuyor diye yüzüne baka kalmışlardı. Ses değil bir kuş cıvıltısıydı sanki, kocaman gövdesiyle tam bir tenakuz teşkil ediyordu.

"Elbette" dedi İmparator şaşkınlığını yenerek, "Zevk duyarım. Şanslısınız, daha doğrusu Tanrı yardımcınız, bugünlerde kumandanlarımdan General Basilas'ı bir takviye kuvvetiyle Nikefor Briyenos'un nezdine"ğöndei*ece-ğim. Selçuklu hududunu"önTaflâTbirlikte geçersiniz. Emniyetiniz ve rahatınız sağlanacak."

Papa'nın temsilcileri teşekkürlerini sunduktan sonra hazırdakileri takdis ettiler ve istirahatlarını teminle görevli subayın arkasında dışarı çıktılar. İmparator sanki bunu beklermiş gibi elini "defolun" mânâsına salladı.

"Düzenbaz keratalar, güya bize elçi gelmişler, aslında Kudüs'e gitmek için bizden faydalanacaklar."

Şair Misel Psellos öne fırladı.

"Aman Haşmetpenah! Papaz kısmının ardından söz etmek uğursuzluk getirir."

"Uğursuzluk senin iki dudağının arasında Psellos, her fırsatta ileri fırlamaktan vazgeç."

Kapı önünde gürültü olunca döndü. "Ne var, ne oluyor?"

Andronikos emir almış gibi gitti, kapıyı açtı. Açmasıyla zırhı parça parça, üstü başı toz içinde, her halinden

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          97

perişanlık akan bir subayın içeri dalması bir oldu. Kumandanlar ihtiyaten İmparatoru daire içine aldılar. Hançerlerini çekerek beklediler. Adam nefes nefese:

"Haşmetpenah, Haşmetpenah!"

Romen Diyojen ürkmüş, benzi atmıştı. Elini altın kaplama tokmağına attı. İşe yarardı. Hem kafa kırmak, hem de yürürken dayanmak için özel surette yapılmıştı.

"Kimsin, dileğin nedir?"

Subayın niyeti kötü görünmüyordu. İmparatorun ayaklarına ulaşamadığından kapı önünde yere kapandı.

"Efendimiz, felâket!"

Tehlike olmadığını anlayınca açıldılar. Adamı sürüye sürüye İmparatorun ayakları dibine çektiler.

"Söyle!"

"Kuvvetlerimiz bozuldu efendimiz, kardeşlerimin bin-lercesinin öldüğünü gözlerimle gördüm, hay öleydim de görmez olaydım."

"Bırak saçmalamayı, ne oldu onu söyle?"

"Haşmetpenah... Büyük İmparator... Ey Bizans'ın me-dar-ı iftiharı. Selçuk üssü Ahlat'ı zapt emriyle ileri gönderdiğiniz General Nikefor Briyenos'un ordusunda bir subayım. Heyhat, şimdi bu ordudan eser bile yok."

İmparator dehşet içinde mırıldandı:

"Yok mu?"

Adamı yakasından tuttu, kaldırdı, birkaç silkeledi:

"Tauna mı uğradınız, belalar üstünüze mi yağdı, tepenize ateş mi döküldü, gebertmeden söyle! Başka ne olmak ihtimali var?"

"Efendimiz, daha beter! Alpaslan'ın öncüleriyle karşılaştık."

98    ?   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

İmparator tahtına yıkıldı.

"Öncüleriydi ha! Bunun öncüleri koca bir orduyu tauna tutulmuştan beter edebiliyorsa asıl kuvvetleri neler neler etmez? Anlat sefil asker, anlat aşağılık mahlûk, her-şeyi bilmek istiyorum."

Zavallı zaten bitkindi. İmparatorun tazyiki de buna eklenince bütün gücü eriyiverdi. Birkaç kere titredikten sonra hareketsiz kaldı.

"Tam da geberecek zamanı buldu" diye hayıflandı İmparator, "Çabuk hekim çağırın."

Sadece bayıldığı anlaşıldı. Çaresiz ayılmasını bekleyeceklerdi. Kimsenin ağzını bıçak açmıyordu. Nasıl olurdu da Nikefor Briyenos gibi tecrübeli bir kumandan bozguna uğrardı? Emrindeki kuvvetlerin zayıf olduğunu hiçbiri kabul edemiyordu. ÇrjğrrnurT kanaatr btrikuvvetrn Alpaslan'ı kesin şekilde yenebileceği yolunda idi. Ama aldandıklarını çabuk fark etmişlerdi.

Subay inlemeye başlayınca düşüncenin ucunu kaçırdılar, merakla, korkuyla ona döndüler.

"Anlatsana" diye gürledi İmparator. "Briyenos'a ne oldu?"

Bu sorunun cevabını da beş dakika kadar bekledikten sonra alabildiler.

"Yaralı" dedi subay. "Güç kurtardı kendini. Üstümüze birden yığıldılar. Yalın kılıç daldılar ki ne dalış. Görenin aklı uçtu. Tez toparlandık, karşı koymaya çalıştık. Geceydi. Araziyi iyi tanımıyorduk. Onlar her çalının ardından gruplar halinde çıkarak çullanıyorlardı. Korkunç çığlıklarla ortalığı vaveylaya boğuyorlardı. Askerlerden bir kıs-mı bunlar ifrittir diye kaçtı. Kalan, canını dişine takarak savaşa devam etti. Fakat bir kere kargaşalık içimize gir-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı          99

misti. Her dakika artıyordu. Sabaha karşı Briyenos'u gördüm. Yaralıydı. Bir hendeğe boylu boyunca yatmıştı. Bu korkunç haberi size ulaştırmam için emir verdi. Taze kuvvet lâzım geliyormuş, yoksa Anadolu toprakları büs bütün elden çıkarmış, böyle söylememi tembihledi. Kusur varsa kumandanıma aittir, ben aklı ermez bir küçük subayım."

İmparator adamdan iğrendi. Böyle bir zamanda bile canını düşünüp kumandanına bütün suçu yıkan askerden ne hayır gelirdi? Derin bir ümitsizliğe kapıldı. Koca bir ordu mahvolmuştu. Acısı yaka yaka yayılıyordu içinde, eze eze geziniyordu. Neler ummuştu halbuki. General Nikefor Briyenos gidecek, daha önce Selçukluları durdurmaya memur ettiği Ursel'e katılacaktı. Böylece büyüyen kuvvetler Van Gölünün etrafıyla Selçuklu üssü Ahlat'ı zaptedecekler, sonra Selçukluların baskın üstüne baskın verdikleri Gürcü Kralı Bagrat'm imdadına koşacaklardı.

"Kaldırın şunu, gözüm görmesin."

Bozgun haberini getiren perişan kılıklı subayı yarı zorla sürüklerlerken İmparator tekrar düşüncelerinin ipine tutundu.

Bir talihsizlik olmalıydı. Gece baskını ile koca bir ordunun mahvedildiği başka nerede görülmüş? Alpaslan bu başarısından ötürü gururlanmaya fırsat bulamadan dersini alacaktı. Basilas'ın hareketini öne almalı, cebri yürüyüş emri vererek Ahlat canibine salmalıydı. "Evet, bu yapılmazsa Bizans'a kötü haberler ulaşacak. Zaten, imparator konusunda mütereddit olan halk, aleyhine geçecek, belki de sevgili imparatoriçesi Evdoksiya yanlış bir seçim yaptığını sanacak. Acele bir zafer kazanarak bu mağlûbiyetin sillesini iade etmezse herşey olabilir. Davranmalı, vakit kaybetmeden davranmalı."

100    J   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Basilas!"

"Buyurunuz İmparator Hazretleri."

"Yarın sabah şafakla yola çıkıyorsun. Adamlarını hazırla."

Bu emir yalnız Basilas'a değil, bütününe birden saçma geldi. Böyle tepeden inme, orduların yürüdüğü nerede görülmüştü. Hazırlık için en az bir haftalık zaman isterdi.

"Ama efendimiz..."

İmparatorun gözleri göz değil, yanar ateş...

"Yo. sabah erkenden Basilas veya hiçbir zaman. Bundan sonra karar senin."

Evet delilik, ama başka çare yok, itaat etmezse gözden düşer, gözden düşünce de ömrü billah sürünür.

"Emriniz başım üstüne efendimiz. Şafakla yola çıkıyorum."

"İki papazı da unutma, Papaya gittiklerinde aleyhime^ şehadette bulunmalarını istemem. Şimdrgtt; arkadaşın Briyenos'un intikamını al, dindaşlarını ezen Selçukluları dilediğince ez, Alpaslan'ı da atının kuyruğuna bağlayıp huzuruma getir."

"Amma da çok şey istiyor" diye düşündü şair Psellos, "Binde birini yapsa yine kâr."

Basilas dizini yere koydu, İmparatoru selâmladı ve çıktı. Psellos içindekileri dışa vurmadan düşüncelerini sürdürdü.

"Bir kere Basilas, Briyenos'un arkadaşı filan değil, can düşmanı diyemem ama diş bilediği muhakkak. Yumruk yumruğu geldikleri ânı bilirim. Hem de kumar yüzünden. O gün bugün birbirlerinin ayağını kaydırmaya Çalışırlar. Kaç fırıldak çevirdiler şimdiye kadar? Kaç ispiyon çeşidi denediler? İmparator bunları bilmez olur mu?

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        101

Bilmiyorsa bir çobandan farkı ne? Ha, şu başında yanan taç, bir de altındaki koltuk. Bu ikisi kudretin timsali, geçir şu tacı bir çobanın başına; niye çobanın, benim başıma geçir, oturt beni şu tahta, ver imparatorluk asasını elime; kucağındaki altın topuzlu asayı diyorum, ver elime. Diyojen'den neyim eksik? Daha akıllı olduğum muhakkak. Buna gelene kadar hiçbir imparator bana akıl danışmadan, fikrimi sormadan ayakyoluna gitmezdi. Boşuna mı? Değil, ama şu Diyojen niye hiç danışmaz? Yok-muşum gibi davranır? Akıllılığından değil elbet akılsızlığından. Vaktiyle onun hakkında yazdıklarım için utanıyorum. Hepsi aklımda: 'İşte kurtuluş günü geldi artık, işte bütün dertlerden kurtuluşumuzun alâmeti belirdi, işte artık yeni Roma'nın kudretine yeniden kavuşması ve kuvvetlenmesi ânı geldi. Artık bir imparatora kavuştuk. Bir dev gibi heybetli, geniş omuzlu...' "

Gözlerini İmparatora kaydırdı, bakışlarında hürmet tutuşturarak bir süre inceledi.

"Tüh bana! Ben bu adam için mi dev gibi heybetli demişim? Süt dökmüş kediye benziyor. Alçağın alçağıyım ben, bu adam için mi geniş omuzlu demişim, hâşâ, büyük halt etmişim. Bu adam sünepenin teki yahu. Omuzlarının neresi geniş? Bizans yosmalarında bile bu kadar geniş omuz olur. Anlayamıyorum, gözlerim onca nasıl yanıldı? Hattâ bu adamı kastederek 'Davut Peygamberin yürekliliğine sahiptir' bile dedim. Niye inkâr etmeli, o zaman gerektiği gibi tanımıyordum. Yani herşeyin yine eskisi gibi olacağını sanmıştım. Diyojen benden akü danışacak, bana üstün makamlar verecekti. Görüyorum ki hiç oralı değil. Çok kere fikrimi sormaya bile tenezzül etmiyor. Umumiyetle çok sinsi ve farfara bir adam. Evdoksiya bununla evlenmekle hatâ etti. Keşke yardımcı olsaydım. Nereden bilebilirdim, ah, nereden? Bilmem gerekirdi oy-

102        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

sa, ben ki yanılmaz sezgilerime güvenirim, bilmeliydim..." "Psellos!"

Ürktü, toparlandı, acaba düşünceleri yüzüne aksetmiş miydi?

"Bu... buyrun Haşmetpenah." Gülüyordu, öyleyse fark etmemiş olacakü. "Söyle bakalım, hakkımdaki kararın ne merkezde?" "Vay canına! Anlamış galiba. Bu adam müneccim mi yahu? Ne kepazelik!"

Elini boynuna götürdü, boynu incelmiş gibi geldi birden.

"E... fendimiz. Hakkınızda bir karar vermek haddime mi düşmüş? Siz ne yaparsanız en iyisini yaparsınız, siz daha önce de yazmış bulunduğum gibi Davut Peygamberin yürekliliğine sahipsiniz."

Romen Diyojen yüzünü buruşturdu. Bu raddeye varan bir dalkavukluğu hazmetmekte hayli güçlük çekti. Yine de sesini yumuşatma gereğini duydu.

"İstanbul'a dönmeye ne dersin Psellos? Buraları senin gibiler için değil, askerler içindir. Eserler vermiş bir edipsin, yeni eserler verebilmek için kütüphanene dönmelisin. Edebî cihetini kısırlaştırmaya hakkım yok."

Söyleniş tarzı ne olursa olsun bu sözlerin aslında emir olduğunu Psellos anlamazdan gelemedi. Benzinin uçukluğunu tebessümüyle gizlemeye çalışarak yaklaştı.

"İmparator Hazretlerine ayakbağı mı oluyorum acaba?" diye sordu. "Edip olduğumu hatırlama lütfunda bulunurken, aynı zamanda politikacı olduğumu unutur görünmeleri nasıl yorumlanmak? Bu büyük savaşta kılıcımla değil belki, ama kafamla görev yapamaz mıyım? İmparator Hazretleri bunu uygun bulmazlar mı?"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        103

Prens Andronikos Dukas zevkten bayılmak üzereydi. Misel Psellos'un kendi tarafını tuttuğunu biliyordu. İmparatoru biraz köşeye sıkıştırması işine gelirdi. Giriş öyle olacağını gösteriyordu. Kendisine birşey anlatmak isteyen General Kapadoklu Alyates'i gözleriyle tersleyerek bütün dikkatini konuşmaya verdi.

"Azizim Psellos, bir edip olduğun muhakkak, yoksa bunca cerbezeyi kelimelere yükleyebilir miydin? Ama bir politikacı olduğunu kabul etmiyorum, zira iyi bir politikacı kafiyen imparatorun karşısında yüzsüzlüğü ele almaz."

Andronikos Dukas'ın iştahı kursağında kaldı. İmparator sözlerini bitirir bitirmez muhatabına yeniden konuşma fırsatı vermemek için olacak hızla doğruldu. Yatak odasına açılan kapıya yürüdü.

"Hoşçakalm" dedi, "Biraz dinlenmek istiyorum." Eğildiler ve İmparator çıkana kadar öyle kaldılar. Yolda Psellos, Andronikos Dukas'a halinden şikâyete

başladı:

"Yaşlandım, üstelik romatizmam var, tam bel kemiğinin üstünde, eğilince belimin ortasına bir ok saplanmış kadar oluyorum."

Durdu. Andronikos'a derin derin baktı bir süre, sonra

tekrar yürüdü.

"Belimi doğrultmanın bir yolunu bulmalıyım aziz Prens, eskiden yaptıklarıma bin pişmanım, tahta tekrar Dukas ailesinin bir ferdi geçmeli."

"Böyle düşündüğüne sevindim."

Kollarını öne uzatıp özlemini kucakladı.

"Ah! Nerde o günler."

104

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

BEŞİNCİ BÖLÜM

\.

"Hey duydun mu. Emir Sadak'ın Bizanslı General Bri-yenos'a attığı tokadın sesini?"

"Hiç duyulmaz mı, tokadın sesi Maçin sultanının kulağını uğuldattı. Asıl merak ettiğim Generalin geberip ge-bermediği."

"Bunlar yedi canlıdır yiğidim, kedi cinsinden canına yandıklarım. Bütün nazik yerlerini çelik zırhlarla örttükleri için olmalı, bir türlü geberecek yarayı almazlar."

"Kurtulduysa yanarım, başımıza yine belâ kesilecek, cesurmuş diyorlar!"

"İşit de inanma, cesareti olsa askerine verecek; Emir Sadak'ın önünden çil yavrusu gibi kaçmışlar. Hay elini öptüğüm Emir Sadak'ım hay! Bir güzel yıldırmış kefereyi, bir güzel deflemiş ki, o kadar olur."

Ordugâhı sevinç sarmıştı dalga dalga. Şuraya, buraya kümelenmişler, Emir Sadak'ın kazandığı zaferi konuşuyorlardı.

Abdurrahman'la Emir Saltuk bir kütüğe yaslanmış,

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        105

sohbeti koyulaştırmıştı. Sıcağın bunaltısına derin sevinçlerini katarak konuşuyorlardı.

"Gelen haberler iç açar cinsten" diye sürdürdü konuşmasını Abdurrahman. "Küffarın içi adamakıllı bozuk. Bugün yarın birbirleriyle kapışırlar. Dün Halife Hazretlerinden bir elçi geldi. Sultan Alpaslan'ı tebrik ediyor. Camilerde muzaffer olmamız için dualar ettiriyor. Vezir Niza-mü'1-Mülk'ten de bir elçi geldi dün. Geride işler iyi. Mahsul bolca."

"Allah yardımcımız deyiver şuna."

"Dedim bile! Başka türlü zaten izah edilemez. Yardımcımız ki... gözle görülür, elle tutulur cinsinden. Şundan da belli: Emir Sadak'ın bir avuç akıncısı koca Briyenos'un birliğini tarumar etti. Ötesi, havalar istediğimiz gibi. Ne bunaltıyor, ne üşütüyor. Bir de rüya gördüm ki, olacaksa öylesi olmalı."

"Hayırdır."

"Hayırda daim ol. Muharebenin muhtemel neticelerini düşünerekten uyumuştum. Hızır Aleyhisselâm olduğunu söyleyen ak sakallı bir pîr-i fani rüyama girdi. Elini omu-zuma bastırdı. 'Havfetme ey Gazi Abdurrahman' dedi. 'Yakında Romen Diyojen maskarası Sultan Alpaslan'ın ayaklarına kapanacak.' Ne eksik ne fazla, aynen böyle. Sevinçten ağlayarak uyandım."

"Hay ağzına kurban olduğum yiğit, bal akıtırsın! Rüyadan açılmışken bir tane de ben anlatayım: Üç gece önce gördüm. Sultanımız Alpaslan bir tepenin doruğunda idi. Lâkin ne yükseklik, başı bulutlarda. Ezan okuyor. Sağ eli kulağında, sol elinde kılıç. Kılıcının ucunda bir parıltı, ben diyeyim ay, sen de güneş, öylesine parlak. Sesi desen dünyayı tutmuş, bir gür, bir çıngıraklı."

106        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"iyiye alâmet. Hele ezan büsbütün iyi. Ilâ-yı Kelime-tullah bütün dünyaya yayılacak demektir. Belki SelçuK-luların, belki de Selçuklu torunlarının elinden."

"Tamamı bu kadar değil."

"Dahası mı var?"

"Var ki nasıl var! Alpaslan Sultanımız ezanı bitirdikten sonra gözlerini ayaklarının ucuna doğru kaydırdı. Neye baktığını merak ederek ben de baktım. Ne göreyim! Romen Diyojen ayak ucunda durmuyor mu? Boyu ancak Sultanım Alpaslan'ın ayak bileğine ulaşabiliyor. Elinde kendi boyu kadar bir haç var. İnliyor, fakat ne dediğini anlayamıyorum. Alpaslan birden eğildi, herifin elinden haçı kaptığı gibi avucunda ufaladı, parçalarını Diyojen'in suratına çarptı. Heyecandan boğulacak reddeye geldim. 'Allah!' diye bir bağırış bağırdım ki, çadırdakiler bütünüyle başıma üşüştü."

"Hayırlı bir rüya görmüşsün, Sultan Alpaslan aynen gördüğün gibi haçı un-ufak edeceğe benzer. Sahi, sen Bizans Kralını tanıyor musun?"

"Aslında görmüşlüğüm yok, fakat bir his işte. Nasıl desem? Evet, bir his. Rüyada bazı şeyler böyle malûm oluyor, anlatamam ki. Başında da taç vardı galiba. O his bundan mı geldi dersin?"

"Tarif etsene."

"Sakallı, kızıla yakın sakalı çatal. Uzun burunlu da, şöyle sivrice. Pek dikkat ettiğimi söyleyemem, aklımda bu kadarı kaldı."

"Tas tamam, iyi tarif ettin. Gerçekten Bizans Kralını görmüşsün, zerre hilafın yok."

Duygularını dile getirecek kelime aradı, bulamayınca konuyu değiştirdi:

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        107

"Bunca zaman yoldayız. Halep ellerinden yüzgeri ettik, aceleye geldiğinden ordunun büyük kısmını toparla-yamadık. Bir Horasan Ordusu, bir de hudut boylarında sürekli gaza eden serdengeçtiler. Sence azlık mıyız?"

"Bilirsin, Sultanımız sayı çokluğundan hiçbir zaman medet ummuş değildir. İnsan kalabalığından çok, inanç birliği lâzım. Bizans askerlerinde olmayıp bizde olan şey bu; inanç! Ne yaptığımızı, niçin yaptığımızı biliyoruz. Macera hevesinde, makam mevki peşinde değiliz hamdol-sun. Bir yurt kurmaya çalışıyoruz, dinimizin hamiyet ve şefkat kanatlarım başka kavimlerin de üstüne germek istiyoruz. Mervanoğulları arazisinden geçerken hiç davetsiz bize iltihak eden Kürt kardeşlerimizi hatırlasana. On bin kişi hemen hemen bütün kabileler. Üstelik atları, pusat-larıyla birlikte. 'Din-i mübin için ölmeye geldik' demeleri var ki, gözlerimi yaşarttı. Ya Halife Hazretlerinin gönderdiği birlikler, hepsi de civa gibi ve kâffesi 'Din-i mübin için ölmeye' hazır. Bu ordu yenilmez yiğit Abdurrahman Bey, Allah izin vermez buna. Aynı inanç ateşinin közünde pişen bu gönüller hezimetin acısıyla dağlanamaz. Maksat büyük, maksat yüce. Böyle olunca sayının ne ehemmiyeti var? Ordular tespit ettikleri hedeflere göre büyürler, yahut küçülürler."

"İyi dedin, tespit ettikleri hedeflere göre. Bizim hedefimiz büyük, şu halde ordumuz da büyüktür."

"Ötesi, bunca değerli kumandanlarımız. Say ki beherinde Nizamü'l-Mülk'ün aklı, Alpaslan'ın cesareti. Herbiri Allah'ın izniyle Bizans'a bedel. Sultanımızın kardeşi Ya-kuti, Savtekin, Afşin, Sadak, Altuntak, Ahmed Şah, Atsız, Aksungur... Dahası Emir Çavlı, Emir Artuk, Mengücük, Danişmend, Emir Orsuk... En mühimi Sultan Alpaslan'ın

108        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

kendisi. Bu ordu yenilir desen zaten inanmam. Ötesi hiç yok, inanmam!"

Abdurrahman gülümsedi, arkadaşının kolunu okşadı

"Kendini saymazsın hay yiğit, ne iştir ki bu havi kumandanlar listesine kendini oturtmazsım Haksızlık bu."

Emir Saltuk börküne bir şaplak indirdi.

"Asıl haksızlık seni saymayı unutmamda, yiğit Abdurrahman, affedilmez hatâ. Bunca hizmeti bir çırpıda silmem. Bana gelince, bu iftihar listesine girebilecek hiçbir şey yapmış değilim."

"Kalsın" dedi Abdurrahman, "Bizanslılar gibi birbirimizi pohpohlamayalım. Senin şanını bilen bilir. Bana da Alpaslan Sultanımın askeri olmak şerefi yetiyor. Allah'tan, başka ne isteyebilirim?"

Birden durdu. Havayı derin derin soludu, yüzü allak bullak, ayağa kalktı.

"Yine o koku!"                           n.

Emir Saltuk hiçbir şey anlayamamış, Abdurrahman Beyi böyle birden yerinden sıçratan şeyin^ne olduğunu merak etmişti.                                                    \

"Yiğidim, bu halin nedir?"                                   \^

"Bu öyle bir haldir ki Emir Saltuk kardeşim, yürek dağlayan bir haldir. Yakub Aleyhisselâmm gözünü âmâ eden bir haldir. Baba halidir desem anlar mısın?"

"Hâlâ için yanıyor öyle ya, oğlunu unutamıyorsun."

Abdurrahman Bey daha derinden soludu.

"İçim yanıyor ki dumanı burnumda tütercesine, zorlu yangındır haberin olsun. Kınama beni. Yaşlandım da yürek yufkalığına basıldım sanma. Oğlumun kokusunu duyuyorum. O aşina olduğum hafif ekşi kokusunu."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        109

Gözleri belendi, yüzünde titrek gölgelerin belirsiz yalaması dolandı.

"Hissediyorum, sanki çok yakınımda, kulağımın dibinde nefesleniyor. Sanki 'Baba' diyor inim inim. Hey büyük Allah'ım!"

Kös sesleri hayalini paralayana kadar konuştu kendi kendine.

"Silâh başına! Silâh başına!"

Kös sesleri arttı, araya boru tıslamaları girdi, at kişnemeleri karıştı, çığlıklar eklendi.

"Uğruların baskınına mı uğradık ne?" diye düşündü Abdurrahman Bey. "Davranmalı."

"Şenlik var galiba" dedi Emir Saltuk. "Hadi Allah'ıma ısmarlıyorum seni, neşeli yaygaradan belli ki cenge sıvanıyoruz, zaferden sonra yine görüşelim inşaallah."

Birliklerinin başına koştular.

Yarım saat geçmeden herşey hazırlandı. Öğle güneşi mızrakların ucunda erirken atlarını mahmuzladılar. Abdurrahman Bey merak içinde kumandan Afşin Beyi buldu.

"Bu acelecilik neyin nesi? Sandık ki Uğrular basmış. Yok öyle birşey, peki ya yürek paralarcasına bir aceleyle nereye?"

Afşin Bey keyifli keyifli gülüyordu.

"Yakınımıza gelmişler de, bir hatırlarını sormamak olmaz. Sultan Alpaslan haber saldı. Basilas nâm kâfir hatırı sayılır bir kuvvetle üstümüze gelir. Aklınca gafil avlayacak. Belki de uykuda bastırmayı kurmuştur."

"Ava giderken avlayacağız demektir."

"Keyiflendin bakıyorum, tas tamam dediğin gibi, bizi

110

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

avlamaya niyetli Basilas'ı avlayacağız. Dur bakalım, gözlerin parladığına göre bu adama bir iş etmeyi kuruyorsun. Bilmemde mahzur var mı?"

"Seriden gizlim mi olacak yiğit Afşin, düşünüyorum da şu Basilas denen adamı götürüp Sultanımıza takdim etsek hiç fena olmaz diyorum."

"Ama aklında tut, Bizanslı kumandanlar tosbağa gibi zırhlanırlar, fazla sokulmayasın, rezil çelik bir yerine batar."

"Meraklanma bir yolunu bulurum. Onca ağır zırhı nasıl taşıdıklarına hep şaşmışımdır, Basilas'ı yakalayınca bunu da sormak istiyorum."

"O kadarını tahmin edemedin mi yiğit Abdurrahman, can korkusudur, insanın içine bir çörekleniş çöreklenirse kendini yedi kat zırhlara sarar böyle, sarar da korkuyu içinden atabilir mi? Ne gezer! Hadi uğrun açık olsun."

"Senin de yiğit Afşin."

Atını çevirdi, birliğinin başına döndü.

İki saat kadar gittiler. Düşman birliğinin geçmek zorunda olduğu bir geçidi her yandan ablukaya alarak beklemeye başladılar. Birazdan öncüler geçide girdi. Girmesiyle geçidin ön ve arkadan çelik yürekli serdengeçtilerce tutulması bir oldu. Adamlar neye uğradıklarını şaşırdılar. Mukavemet edip etmeme arasında bir süre bocaladılar. Sonunda "Basilas'ın ve birliğinin canları cehenneme" diye düşünmüş olacaklar ki silâhlarını fırlatıp teslim oldular.

Yiğit Afşin için için güldü.

"Yufka yüreklidirler, kan görmeye hiç dayanamazlar, teslim olmaları bundandır."

Afşin'i duyan bir subay:

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   lj  111

"Malazgirt'te yaptıkları neyin nesi pekâlâ?" dedi. "Bizimkileri teslim aldıktan sonra alçakça katletmediler mi? Biz de bunlara aynını yapsak revadır."

Afşin Beyin yüzü değişti, kara gözlerini daha da karartan bir öfke bulutu yüklendi.

"Hey! Sen ne demektesin? Ağzından çıkanı kulağın işitir mi? Biz katil miyiz onlar gibi, macera arayıcısı mıyız yoksa? Teslim olana kılıç çalmak hangi kitapta yazar?"

"İncil'de galiba. Hıristiyan Bizans askerleri yaptıklarına göre..."

"İncil'de de yazmaz. İsa Aleyhisselâm 'Bir yanağını tokatlayana öbür yanağını çevir' der." "Ya bunların yaptığı ne iştir?" "Kitap harici bir iştir. Bunlar kendi dinlerine de sırt çevirmişler, gururu ve öfkeyi delil edinmişler. Bizi Anadolu'dan atmak için her türlü gayr-i meşruyu kullanıyorlar. Biz başkayız, meşru hedefimize ancak meşru vasıtalar kullanarak varmak istiyoruz."

Esirleri toparlamışlardı. Afşin Bey kumandanlarını sorguya çekti. Birlik hakkında işine yarayacak bir sürü malûmat edindi. Basilas'm birliğinde Uzlar da varmış. Kudüs'e giden iki de papaz bulunuyormuş.

Beklediler.

Basilas'm birliği geçide girinceye kadar beklediler. Bekledikleri an gelince kartal gibi atıldılar.

"Geriye!" diye bağırdı General Basilas.

Atını döndürdü. Çıkışın tutulduğunu fark edince küfretti. Çaresiz, emrini değiştirdi:

"Saldırın!"

112        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Ani baskın tesirini çabuk gösterdi. Şaşıran düşman askeri toparlanıncaya kadar hayli kırıldı. Panik içinde sağa sola koşuşmaya başladılar. Basilas etrafına topladığı bir grupla çıkışı aşmayı deniyordu. Galiba başaracaktı. Abdurrahman Bey adamlarıyla birlikte çıkışı takviye etmek için fırladı. Sol koluna bir kılıç değdiği için kanıyordu. Acısını duymamakla birlikte rahat hareket etmesini engelliyordu. "Tek kolum kifayet eder, ben bu Basilas'ı ne yapıp etmeli, yakalamalıyım. Bizans Kralının onca güvenini boşa çıkarmalıyım. İçine korku düşerse hareketlerini şaşırır, askerin de maneviyatı hepten söner."

Önüne her çıkanı devirerek engel tanımaz sel coşkun-luğuyla Basilas'a ulaşmaya çalışan Selçuklu'yu farkedin-ce Mengüç'ün kılıç tutan eli şaşkınlıktan ağırlaşü. "Kader bu adamı hep karşıma çıkardığına göre, bunda bir iş olmalı. Niyeti fena. Basilas'ı öldürmeyi kafasına koymuş olduğu belli. Yaralı da üstelik. Tek kolla vuruşuyor. Lâkin bu nasıl vuruşma! Dört kolu, dört kılıcı varmış gibi."

Dalgınlığını az daha canıyla ödüyordu. Üstünü havale edilen kılıcı son anda karşılayabildi. Bozkır adarnlarına has bir manevra ile savaşın yoğunlaştığı yerden Vıktı. Koptu, Abdurrahman Beyin arkasına düştü.              \

"Hey yiğit, beraber oynaşa ne dersin?"                     \

Abdurrahman Bey dişlerinin arasında tuttuğu yuları yaralı bileğine sardı.                                                           \

"Sen ha! Uslanmışa benzemiyorsun delikanlı."             I

"Uslandırmayı denesene."

"Galiba öyle olacak."

Nasıl bir görüşte tanıdığına kendi de şaştı. Hem de

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        113

sırtında Bizans askeri üniforması varken. Demek hafızasına kazınmıştı çehresi. Oysa bir gördüğünü kolay kolay bir daha hatırlamazdı ekseriya. Peki, ama bu delikanlının istisna hali nereden geliyordu?

Neredeyse muharebede bulunduğunu unutup bunu düşünmeye başlayacaktı. Mengüc'ün atını tırısa kaldırıp hücuma hazırlandığını görünce dağılan düşüncelerini topladı. Yuları tekrar dişlerinin arasına kıstırdı. Fakat ah! Yine o mahut koku. Genzini yakan, baygmlaştıran hasret kokusu. Evlât hasreti.

Bir açığını yakaladı. Delikanlı sağdan soldan bir vuruş çıkarmış, vuruşu boşa gidince dengesini kaybederek yalpalamıştı. Bir an evvel delikanlıyı saf dışı edip Basilas'ı yakalamaya koşmak isteyen Abdurrahman Bey için bundan daha iyi fırsat olamazdı. Son darbeyi indirmek üzere hazırlandı. Fakat indiremedi. Mengene gibi bir el sanki bileğini arkadan yakalamış, indirmeye bırakmamıştı. Delikanlı bu tereddüdü fark etmekte gecikmedi. "Çok usta bir silâhşor olduğu muhakkak, aptalca bir açık verdim, istese beni öldürebilirdi, yapmadı. Neden acaba?"

"Kolla ihtiyar!"

Hâlâ tereddüdün kıskacında boğuşan Abdurrahman Bey az daha isabet alıyordu. Altındaki hayvanın sezgisi olmasaydı belki şu an yere yığılmış bulunacaktı. "Kolumu donduran o şeyin ne olduğunu bir bilebilsem, yoksa ihtiyarlıyor muyum? Nedir beni böyle mütereddit kılan? Bu delikanlıyı derinden derine sevmeye başladığımı hissediyorum. Gönlümden uzanan bu şefkat köprüsü de neyin

nesi?"

¦

1.14        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Delikanlı, savuş git, seni öldürmek istemiyorum. Hâlâ anlayamadın mı?"

"Yufka yürekliliğin tutmuş olmalı. Ya da o gücü kendinde göremedin. Sana koca Basilas'ı göz göre göre yakalatır mıyım?"

"Peki, ama ondan sana ne? Ayrı dünyaların insanlarısınız, hiçbir bağınız yok."

"Şimdi yanıldın işte ihtiyar, menfaat bağını unutuyorsun. Al bakalım!"

"Yine beceremedin. Ah, keşke bol vaktim olsa da sana bir güzel kılıç dersi versem. Ne çare ki..."

Birden hızlandı. Bütün ustalığı ve sezgi gücüyle kendisine yardımcı olan at debelenerek sağa sola sıçradı. Mengüç iyiden iyi sıkıştı.

"İşim çok acele" diye sürdürdü konuşmasını bıraktığı yerden alarak. "Şu senin menfaat bağıyla bağlı bulunduğun Basilas'ı yakalayacağım. Bakınsana! Sizden pek kimse kalmadı. General de savuşmak için yol arıyor. Hâlâ koruyabileceğine aklın yatıyor mu? Ben yakalamasam mutlaka bir kardeşim yakalayacak."                                         /

Abdurrahman Beyin atı bu vakitsiz sohbetten sıkılmış gibi öfkeli öfkeli kişnedi. "Haydi işini bitir" demek istiyordu sanki. Delikanlı bunu kastederek:                     /

"Atın da senin gibi geveze, hiç çeneniz durmaz mı?"

"Canı sıkıldığında kişner ekseriya, bu dövüşün fazla uzadığını ihtar ediyor. Bana da kalsa..."                 \

Üst üste iki atak yaptı. Delikanlı gerilemek zorunda kaldı. Yüzünü ter basmış, öfke gözlerini bulandırmış^.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Dövüş fazla uzadı derim" diye devam etti Abdurrah-man Bey, "Bitirelim gitsin."

Karışık hamlelerle Mengüç'ü serseme çevirdikten sonra kılıcını havada döndürerek yüklendi.

"Kolla!"

Mengüç'ün durumu ümitsizdi. Kurtuluş yolu yoktu. Bunu kendisi de biliyordu. Kılıç ustasına çatmıştı. Kabadayılığa heveslenmeseydi başına bunlar gelmeyecekti. Basilas'ı yakalayacaklarmış, varsınlar yakalasınlar, bundan ona neydi sanki. Basilas altyanı Bizanslı, üstyanı Hıristiyan; hiçbir surette ne kan ne din bağı yok aralarında, yalnızca menfaat bağı. Peki, ama bu bağ insanı ateşe sürükleyecek kadar kuvvetli miydi? Düşünürken beyninde bir şimşek çaktı. Böyle ümitsiz anlarda uygulanmak üzere kendisine öğretilen bir oyun aklına gelmişti. Gelmesiyle uygulaması bir oldu. Kendini attan aşağı fırlattı. Hasmının bacağına yapıştı, hızla asıldı. Fakat koparamadı. Adam eğere çakılmıştı sanki. Oysa vaktiyle bu oyunu kendisine öğreten adam mutlak netice alındığını söylemişti. Babası, evet babası. Bu oyunu babası öğretmişti. Daha beş yaşında bir sabi iken.

Abdurrahman Beyin yüzü allak bullak olmuştu. Bu oyunu kendisinden başka kimsenin bilmediğini sanıyordu. Kimsenin mi? Yok, birisi daha bilmeliydi. Birisi? Tekin... Oğlu Tekin. Hani Uzların kaçırdığı çocuk.

Kılıcını indirecek olsa delikanlı sırtından ikiye bölünürdü mutlaka. Bu niyetle kaldırmıştı. Ne çare ki demin bileğine yapışan mengene yeniden yapıştı. Deminkinden de zorlu hem, kımıldatmak ne mümkün!

116        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Kimsin sen?" diye sordu.

Delikanlı cevap vermeye hazırlanırken Abdurrahman Beyin ardına geçen Bizans askerini gördü. Hiç düşünmedi bile, atıldı. Askerin bacağına yapıştı, çekti. Adam can havliyle bir küfür savurarak atından yere yuvarlandı. Abdurrahman Bey dönüp bakınca alt alta, üst üste boğuştuklarını gördü.

"Hayatımı kurtardı, ama niçin? Ben onun düşmanı değil miyim? Peki, arna iki fırsatı değerlendirmedim, onu vurabilecekken kolum bir türlü inmedi, ya o benim düşmanım değil mi?"

Mengüç, askeri haklamıştı. Ter içinde kalan yüzünü silerek döndü.

"Bir kere daha ödeştik yiğit Selçuklu..."

Başıboş atlardan birini yakalayıp üstüne atladı.

"Hayatlarımız birbirine düğümlü gibi, kader bizi ne yapıp yapıp karşılaştırıyor. Belki yine karşılaşırız, şimdilik sağlıkla kal."

v

Hengâmenin içinde sürdü gitti.

Abdurrahman Bey onu durdurmak için hareket yaptı ama gözden kaybedince vazgeçti. Bakındı. Düşman cendere içinde erimişti. Tuzaktan kaçamayanlar silâhlarını atmış, teslim olmuşlardı. Selçuklu askerlerinin bir kısmı onları toparlamakla meşguldü. Kendinden utandı.

"Söyleşmeye daldık, hiçbir yararımız dokunmadı. Böylesi ilktir başıma geliyor. Basilas'ı yakalamak da hayal oldu, Afşin'in yüzüne nasıl bakacağım."

Yanında bir asker peydahlandı:

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        117

"Her yerde sizi arıyorum yiğit kumandan, Afşin Bey görüşmek istiyor."

"Nerede kendisi?"

Parmağını ilerde kümelenmiş kalabalığa doğru gezle-di:

"Şurada. Size söyleyecekleri varmış." Atını sürerken:

"Bittim" diye geçirdi içinden. "Şimdi Basilas'ı isteyecek. 'Hadi bakalım' diyecek, 'Nice sözünün eri yiğitsin, ver Basilas'ı...' "

Düşüne düşüne kalabalığa sokuldu. İlk gördüğü, Afşin'in güleç yüzüydü. "Tamam! Benimle istihzaya hazırlanıyor. Haklı da, tuttum cenk meydanında kös dinledim. Hay şu delikanlının..."

"Başına birşey geldi diye korkmuştum yiğit Abdurrah-man, sağ ve salim gördüğüme sevindim. Ne o? Kolundan yaralısın galiba."

"Mühim değil, sadece bir sıyrık, üstünde durmaya değmez."

"Kan pıhtı tutmuş, hayli olmuş yaralanalı." "Muharebenin başında."

"Anladım. Bu yüzden Basilas'ı tutup getiremedin demek."

Abdurrahman Bey başını indirdi. Yüzünün kızardığını, kulak arkalarının ateşe kestiğini hissetti. "Ne derse hakkı var, benim gibisini kırbaçlatmak lâzım, nene gerek senin cihad meydanında sohbet, elin delikanlısına kılıç dersi? Lâkin o attan aşağı alma numarasını nereden bel-

118        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

lemis olabilir? Bana sökmedi, benim oyunum bana söker mi hiç? Çocukcağız nereden bilecek? Ama Bizans askerini alaşağı etti. Hepsi iyi de şu Afşin Beyimize ne demeli?"

"Susuyorsun, onun için mi dedim?"

"Doğrusunu istersen yiğit Afşin..."

Sözünü biçti elinin sert bir hareketiyle.

"Neyse. Biri tutup getirdi. İşte sana Basilas."

Kalabalık açılınca Basilas'ı gördü. Zırhının gümüş çivileri kana bulanmıştı.

"Kim yakaladı?" diye mırıldandı.

"Adı, sanı olmayan bir Selçuklu. Basilas'a bu hal çok dokundu. 'Hiç değilse rütbeme denk bir rütbeliye esir düşse idim* diye dövünüp duruyor. Adam esir olduğuna değil, buna yanıyor."

"Söyleseydin ya yiğit Afşin, aramızda rütbenin, mevki-nin hiç değeri yok diye. Bir askerle bir kumandan aynı haklara sahiptir diye. Dinimiz, insanları, Allah'a olan bağlılıkları ölçüsünde değerlendirir diye."

"Zaten söyledim, ağzı bir karış açık kaldı. Ya şu iki papaza ne buyrulur? Bizi kazıklara oturtmayın diye yalvarıyorlar. Demek küffar içre kötü tanıtılmışız. O marifetin Bizanslılara ait olduğunu anlattım onlara. Hacca gidiyorlarmış, Kudüs'e, onların haccı böyle zahir. Kıllarına zarar erişmeyeceği yolunda da teminat verdim. Hududa kadar birliklerimizin refakatında gidebileceklerini söyleyince nasıl teşekkür edeceklerini bilemediler. Bizanslılar bile bu kadar kolaylık göstermemiş, yolda ettiklerini görmüşler, hiç kabahatsiz insanlara zulmediyorlarmış, bütün bunları dönünce Papaya nakledecekler. Sultanımı bi-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah.   D  119

raz anlattım, hayran oldular. İlle de göreceğiz diyorlar. Ne yapsak? Salıversek mi?"

"Bana kalırsa salıvermek olmaz yiğit Afşin. Etraf iyice karışık. Bizimkilerden bir zarar erişmez, eminim, ama kızgın Bizanslılar veya diğer kavimler papazlıklarına bakmaz, kazığa vururlar. İyisi etraf yatışıncaya kadar aramızda kalsınlar. Nasılsa Sultanın katına gitmeyecek miyiz? Basilas'la beraber papazları da götürelim."

"Ben de aynı şeyleri düşündüm, böylesi daha uygun. Nihaî kararı Sultanımız verir."

Askerlere toplanmalarını emretti. Borular öttü, kösler bir daha vurdu. Daha şen, zafer yüklü.

Dönüş yolunu tuttular.

120  ?   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

ALTINCI BÖLÜM

Nal sesleri yorgun dağlarda buruk buruk yankılanıyor, bitkin süvari atın üstünde kalabilmek için büyük bir gayret gösteriyor. Ne burnunda baharın kokusu, ne gözünde akşamın büyüleyici manzarası. Kulakları kuşların şakrak cıvıltılarını, duymayacak derecede uğultuyla doldu.

Bu hale yorgunluk denemez. Cenk içinde tecrübeli bir rakiple teke tek vuruşmanın verdiği bitkinlik. Kendine olan güveninin de sarsılmış olması cabası. Sanki niye karışmış? Sanki niçin Basilas'ı yakalamasına mâni olmak gibi delice bir fikre saplanmış? "Sanki niçin? Arkamdan ittiler gibi, tuhaf bir kuvvet beni o adama yaklaştırıyor. Galiba Selçuklularla vuruşmak istemiyorum. O adama yaklaşmam bira? da bunun için. Selçuklularla vuruşmaktan kaçmal? için. Sevmeye başladım. Onunla aramızla bir bağ var gibi, bilmiyorum, ama var olduğundan eminim. Bilmeden' nasıl emin olabilirim? Galiba saçmalamaya başladım. Yorgunluktan olacak. Teke tek vuruşma beni bitirdi. O d& öldürmek istemedi, niye? Sonra ben arka-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        121

sına geçip vurmak isteyen kalleşten kurtardım canını, böylece ödeşmiş olduk. Ölü taklidi yapıp Selçukluların harp sahasını terk etmelerini beklemeseydim mutlaka esir olacaktım. O zaman vay ki vay! Esas büyük muharebeyi kim kazanacak acaba? Sultan Alpaslan mı, yoksa İmparator Romen Diyojen mi? Şimdiden kestirmek ne kadar zor. Vakıa Bizanslılar kalabalık, ama Selçuklular çok kararlı, hem de düzenli. Neler yaptıklarını gözlerimle gördüm. Sanki cirit oyunundalar, sanki bayram yerinde... Heey! Galiba şu gördüğüm bir han, talihim yaver gidiyor, oraya kapağı attın mı gel keyfim gel. Daha fazla gidemeyecektim..."

Atma iki şaplak indirdi, hayvan eni konu kızmış olacak ki, birden şaha kalktı. Mengüç bunu beklemiyordu. Beklese de böylesine âni bir hareketi durduracak gücü yoktu.

"Şeytan götürsün seni" diye bir çığlık attı, muvazenesi bozuldu, yere yuvarlandı. Başını taşa çarparak kendinden geçti. At gerisin geri dörtnala koşmaya başladı. Bir Selçuk askerinin atıydı. Sahibi yaralanmıştı. Başıboş dolanırken Mengüç onu yakalamış, istemediği bir yola sürmüştü. Şimdi hayvanlara has sezgi gücüyle geri dönüyordu.

Delikanlı kendine geldiğinde başını ova ova bir süre etrafı araştırdı, ama attan eser yoktu. Canı müthiş sıkıldı. Gerçi han yakındı, fakat ondan sonrası için de bir ara ihtiyacı olacaktı. Buralarda atsız kalmak silâhsız kalmaktan çok daha kötüydü.

"Adam sen de" diye söylendi, "Hana gideyim hele, elbet kendime bir at uydururum."

Başına müthiş bir ağrı çöreklenmişti. Yorgunluğunun üstüne bindiren bu ağrı hiç çekilmiyordu. Fakat dayan-

122     '   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

maktan başka çaresi yoktu. Hana gidip güzel bir yemek yiyecek, sonra da yaüp uyuyacaktı. Şöyle rahat bir yatakta sabaha kadar deliksiz uyursa hiçbir şeyi kalmayacağından emindi.

Akşamın alacası çökmüştü. Kuşlar nöbet değiştirmiş olacaklardı, cıvıltılar öncekinden daha farklı idi. Biraz mahzun gibi galiba, şöyle bir parça derde dert katar cinsten.

Bir taşın üstünde az buz yorgunluğunu silkeledikten sonra yolu tuttu. Hanın ışıkları yanmıştı. Bir de hancıba-şı kapıya çıkıp "Defol! Tek yatağım bile kalmadı" deyiverirse, o zaman hali yaman. Yaman ki ne yaman! Bitti sayılır.

"Hele bir denesin de karnını deşmezsem..." Aklına kılıç düşünce yine rakibini hatırladı. Eni konu müthişti adam, hiç kimsede görmediği maharette kılıç sallıyordu. Kendinden son derece emindi. Yüzde yüz iyi netice veren oyunu bile boşa çıkarmayı becermişti. Hayret ki, nasıl becermişti? Hiç bocalamadan, asla tereddüde düşmeden. Daha önce bilmemesi olmaz, bilmese Bizanslı asker gibi güme giderdi. Bildiği muhakkak, nereden öğrendiği ise meçhul. Kimbilir, belki de bu oyun Selçuklular arasında çok yaygın, herkes biliyor. "Bu adamı ilk gördüğüm gün yine çok eskiden tanıyormuşum gibi bir his duymuştum, ondan sonra her görüşümde aynı hissi tekrar duydum. Dövüşürken bile yüzüme muhabbetle mi bakıyordu, bana mı öyle geldf? Bu adama karşı savaşmak değil de, bu adamla birlikte savaşmak müthiş tatlı olmalı. Ne çare ki Selçuklular savaşanlara para vermiyorlar. Din aşkına, pîr aşkına diye diye vuruyorlar. Ama ne vuruş! İsabet alanı ortadan ikiye bölmecesine. İnsan nasıl bu kadar gayretli olabilir? Para aşkına vuran bizimkilerle pîr

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        123

aşkına vuran Selçukluları mukayese etmek bile imkânsız. Beridekiler gönülsüz, istemedikleri birşeyi yapmak zorunda kalmışlar gibi bıkkın. Onlar istek yüklü. Can korkusu bastırınca para birden değersizleşiyor, ihtimal bu yüzden gerilemeye başlıyoruz hemen. Selçukluları coşturan şey nasıl bir şey ki, can vermeyi de kolay hale getiriyor? Ben de Türküm ya, Selçuk Türklerinin duyduklarını duyamadığımı biliyorum. Nereden biliyorum? Eh, bu da bir başka duygu."

Hana gelmişti. Ardına kadar açık kapıyı geçti. Biraz durdu. Gelsinler, karşılasınlar diye bekledi. Gelen giden olmayınca tekrar yürüdü. Gitti, iki kişinin yan yana oturduğu sedirin kıyısına ilişti.

Fazla kalabalık değildi. Topu topu on kişi kadar. Bizans askeri üniforması içinde iki de Uzlu. Herhalde muharebe meydanından kendisi gibi ölü taklidi yaparak sağ kurtulabilmiş nâdir kişiler. Baktığını görünce yerlerinden kalkıp yanına sokuldular. Birisinin başı sargılar içinde idi. Gözlerindeki nem ya ağladığını gösteriyordu veya ağlamaya hazırlandığını. Titrek sesini duyunca Mengüç adamın ağlamak üzere olduğunda karar kıldı.

"Dövüştün mü?"

"Ya!" dedi Mengüç, "Dövüştüm."

"Peçeneklerden misin?"

Ne fark eder gibilerden elini salladı, bir omuzunu da kaldırıp indirdi.

"Basilas'ı öldürdüler mi, kazığa vurmuşlardır herhalde, gözlerinle gördün mü sen?"

"Görmedim. Kazığa filân vuracaklarını da pek zannetmem. Adamın biri onu yakalamaya çalışıyordu, mani olayım dedim..."

124        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Eee?"

Müstehzi ses Mengüç'ü kızdırdı. Öbürünün ağzından çıkmıştı. Cevap vermeden bir zaman yüzüne baktı. Yeni hastalıktan kalkmış, yahut muharebenin tesirinden hâlâ kendini kurtaramamış, süzgün mü süzgün, gözlerinde ise müthiş bir ürkeklik. "Bitti bu adam, korku yüreğine in-mediyse inmesi yakındır. Önümde yıkılıp giderse hiç şaşmam, şu bacakların titremesine hele. İyi bilirim, korku tuttuğu ki, şamanlar toplanıp akşam meltemi gibi değil de fırtına rüzgârı cinsinden nefes etseler ne fayda? Adam bitti, canlı cenaze."

"Sonunu merak mı ettin? Kalsaydm görecektin. Ama tez elden kaçmak daha cazip geldi, öyle değil mi?"

Daha beter sarardı, medet dilenen gözlerini arkadaşına kaldırdı.

"Her taraf tutulmuştu" dedi başı sarılı olanı, "Ansızın sarılmıştık. Ben, şu arkadaşla Basilas'ın yakınında bulunuyorduk. Kargaşalıkta kaybettik, galiba o da canının derdine düşmüştü. Bir daha da göremedik, esir olduğunu sanıyoruz, sen gözlerinle gördün mü?"                   v

"Esir olup olmadığını soruyorsan, oldu."

Adam sabırsızca atıldı:

"Kazığa vurmuşlardır öyle ya..."

Mengüç bu seste bir sevinç dalgası fark etti. "Evet desem herifler şakır şakır oynarlar mutlaka, acaba niçin? Yoksa bana mı öyle geliyor?"

"Eh!"

Bu müphem cevabı müspet mânâya aldılar. İkisi de canlandı. Bakışlarındaki sevinci görmemek için aptal veya kör olmak lâzımdı.

7

/                        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        125

"Hoşunuza gitti sanırım, tekrar orduya katılacaksınız, ne kahramanca dövüştüğünüzü anlatacaksınız, belki de mükâfatlandırılacaksınız. Basilas'ın öldürülmesi için dua etmeniz bundan."

"Biz böyle birşey söylemedik."

"Gözlerinizle, yüzünüzün ifadesiyle söylediniz, yetmez mi? Yayılın şöyle kıyı yanıma, benden zarar gelmez. Basi-las'ı günahım kadar sevmem."

Adamlar önüne çömeldiler, Mengüç sesini kıstı.

"Müşterek gayemiz para. Bunun için kılıcımızı kınından çekmişiz. Bizans ordusunun da, kumandanının da canları cehenneme. Bakın ne yapalım: Dönelim birliklerimize. Bizanslıların altınlarını almaya devam edelim. Yalnız arada sırada boşboğazlığımız tutsun: Uzlara, Peçenek-lere, Selçukluların bizimle aynı kanı taşıdıklarını anlatalım. Var mısınız?"

Uçuk benizli, başı sarılı arkadaşını çenesiyle işaret ederek:

"Çavlı bilir" dedi.

"Bilmem ki nasıl desem?" diye konuştu Çavlı. "Dediğin doğru olmasına doğru da, bu Alpaslan Sultan için dinimizin amansız düşmanı deniyor."

"Sanki Bizanslılar dinimize dost mu? Sırf mezhep farkı yüzünden Ermenilere etmediklerini bırakmadılar."

Mengüç kendi söylediklerine şaşıyordu, ama bir yandan da rahatlığını hissediyor, yıllardan beri duymadığı ılık hislerle dolduğunu fark ederek seviniyordu.

"Arkadaş olalım sizinle, para da veririm; yanımda bir kese var, ikinize bölüştürürüm, bundan sonra kazanacaklarımı da..."

126  i     Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Sustu. Bunu nasıl yapacaktı? Ya o dört elle sarıldığı servet yapma ihtirası ne olacaktı? Neyin nesiydi bu âni gelen değişiklik? Yoksa başını taşa çarpınca aklı başından mı gitmişti? "Öyle birşey olmalı, yoksa ey akılsız Mengüç, sende kese kaptıracak göz var mı? Adamlar 'he' derlerse kese uçtu uçar. Törelerimizde verilen söz geri alınmaz. Galiba içimden inceden inceye bir istek mevcut. Anlamıyorum. Bu fedakârlık duygusu değilse at tepsin..."

Attan düşüşünü hatırladı. "Zaten tepmişten beter oldum! Bu hancı da nerelerde kaldı yahu? Açlıktan devrilmemi bekliyor olmalı."

"Oldu. Dediğin gibi tas tamam. Peçeneklere, Uzlara anlatacağız. Boşboğazlıkta üstümüze yoktur, ne zaman yola koyuluyoruz?"

Mengüç sevinmek mi, dövünmek mi gerektiğini kesti-remedi uzun süre; öylece sessiz bekledi. Çavlı vazgeçer endişesiyle yüklendi söze:

"Kabul mü? Kese ikiye taksim, bundan sonra alacaklarını da. Dönmek yok değil mi? Dediklerini tekrarlayacağız her yerde, çadırda, meydanda... Nerede bir Uzlu, nerede bir Peçenekli görürsek orada. Anlaştık mı?"

Hancı tam sırasında yetişti. Şişman, patlak gözlü bir adam. Bir havuç gibi sallanan burnu tam orta yerde bir bıçak izi taşıyor. Kimbilir ne zorlu bir kavganın kanlı yadigârı.

"Çorba önce" dedi Mengüç, "Ardından ne varsa."

"Burada mı yatacaksın?"

"Baba evine geciktik say, bir yatak uydurursan sabahın ipini çektik demektir."

Hiçbirşey söylemeden uzaklaştı. Çavlı biraz endişeli tekrarladı sualini:

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        127

"Tamam mı?"

Sözünden dönemedi.

Tamam da, bir mesele var. Bende olup olacak tek kese. Birliğimizi buluncaya kadar bütün masarif size ait, kabul derseniz benden de kabul, tamam derseniz benden de tamam."

Çavlı ilk defa güldü, daha doğrusu sırıttı. Başındaki çatlağın verdiği acıyla karıştırarak sırıttı.

"Şimdi adını bağışla bari, oldu olacak."

"Bağışlanmadık bir o kalmıştı, adım Mengüç, arkada-şınınki ne?"

"Benim adım Çavlı."

"Onu bildik, arkadaşmınki gelsin."

"Ona Tamış derler; biz göçebeyiz, yani idik. Ordan oraya, olmadı oraya. Gmâ geldi. Obadan kaçtık bir gün, aç da kaldık, çıplak da kaldık. Bir süre Selçuklu yalnız bir ihtiyara misafir olduk. Ondan vurduk, Bizans ordusuna yazıldık."

"İhtiyarı soyduktan sonra değil mi?"

"Nasıl da biliyorsun bu işleri, kurt delikanlısın."

"Belki de öldürmüşsünüzdür."

"İnsafı çuvala koydun yiğit, üstünü de bağladın ki çı-kası yok. Hiç olur mu?"

"Soygun oluyor ya, üstelik bunca iyiliğini görmüşken."

"O bir başka iş, ihtiyarın pek birşeyi yoktu zaten. Ama inan bana, orada ilk defa yaptığım işin çok fena olduğunu düşündüm. Kendi kendimden iğrendim desem yeri. Zaten biraz da onun için orduya yazıldım ya."

"Hırsızlık yapmamak için mi?" 128        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Eh, öyle sayabilirsin."

Yemeği gelince konuşmayı kesti. Bitene kadar da tek kelime etmedi.

Yatmak üzere kalkınca:

"Hancıya parasını verin" dedi, "Nasılsa kesem sizin olacak."

iyi bir uyku çekmeye muhtaçtı.

Gözlerini açtığında sabahın gri burukluğunu gördü. Pencereyi açık unutup unutmadığını düşündü uyku mahmurluğu arasında. Pek emin değildi. Yatağın içinde doğruldu. Örtüyü kenara fırlattı. Beynindeki bulanıklık yavaş yavaş dağıldı. Gece odaya girdiği ânı düşündü. Kapıyı geçmiş, esneye esneye doğruca yatağa girmişti. Ama hayır, yatağa girmeden önce kılıcını çözmüştü. Çözer-ken... birşey düşmüştü galiba yere. Eğilip almış, itinayla yastığının altına sokmuştu. Sonra da yatmıştı. Peki, ama neydi yastığının altına soktuğu o şey?

"Buldum! Altın kesem!"

Yastığın altını yokladı. Bulamadı. Elbiselerini aradı, yoktu. Pencereye atıldı soluya soluya. Ardına kadar açık olmasının sebebini anlamıştı. Fakat neye yarardı ki, beş parasız kalmıştı. Karanlıklara doğru sıktı yumruğunu. /   "Alacağınız olsun!"

Hedefini bile bilmiyordu. Şimdi ne olacaktı peki? Kesenin çalınmış olması bir yana, bunu hancıya nasıl anlatacaktı?

"En iyisi, kimse uyanmadan kaçmak."

3irden Çavlı ve Tamış'ı hatırladı. Keseden yalnız onların haberi olduğuna göre, acaba?

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        129

"Anlarız şimdi. Gidip odalarına bakmalı."

Alelacele giyindi. Odadan dışarı süzüldü. Daracık koridorun iki yanında kapılar sıralanmıştı. Bir tereddüt geçirdi. Çavlı ile Tamış'ın hangi odada kaldıklarını bilmiyordu. Tek tek odaları dolaşmaya kalksa, herkesi ayaklandırmış olacaktı. Fakat başka bir çare de gelmiyordu aklına.

Ayaklarının ucuna basa basa birinci kapıya sokuldu. İtti. Kilitli değildi. Biraz daha ağaran sabahın perdesiz penceresinden içeri fışkıran alacasına gözlerini uydurarak bakındı. Yer yatağında tek kişi horluyordu. Usulca kapıyı çekti. "Birinden biri uyanırsa can pazarı kuruldu demektir. Kurulsun canına yandığımın! O keseyi kaza-nıncaya kadar neler çektim ben."

İkinci odada hancının üç yardımcısı yatıyordu. Geç yattıkları için derin bir uykuda olmaları lâzımdı. Ama biri yemek artıklarından karnını fazla şişirmiş, midesi bozulduğundan bütün gece tuvalete taşınmış durmuştu. Bir türlü gözüne uyku girmiyordu. Bir gölgenin içeri süzül-düğünü gördü. Önce hancıbaşı sandı. Her zaman uyandırmaya gelmezdi, ama bazan yokladığı olurdu. Biber kaçmış gibi acıyan gözlerini daha beter acıtma pahasına sonuna kadar açtı. Uyanık olduğunu ustasına gösterip aferin koparmak niyetiyle doğruldu.

"Usta, sen misin?"

Mengüç kendini kapıya dar attı. Korktuğuna uğramıştı işte. Herkes ayağa kalkmadan sıvışmalıydı. Aksi halde başına gelecekleri biliyordu.

Hanın kapısından çıkarken bağırmalar gelmeye başlamıştı:

"Kaçıyor!"

130        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Şu tarafa gitti!"

Sürü ile ayak sesi. Ardından hancının cırtlak feryadı:

"Yakalayın domuzu!"

Tabana kuvvet ahıra girdi. Hancıya borçlanacağı kadar borçlanmıştı zaten. Oldu olacak, bir de at bulmalıydı. Taban tepmenin ne berbat şey olduğunu akşamki tecrübesinden biliyordu.

Atlardan birini çözdü. Eğere filân boş vererek avluya çekti. Handakiler kapıdan yeni çıkıyorlardı. Bir sıçrayışta ıskaladı. Çıplak ata binmek de ne zor işmiş meğer, heyecana kapılırsa belki hiç başaramayacaktı. Hancı başta olmak üzere adamlar iyiden iyi yaklaşmışlardı.

Yakalanma ihtimali korkuttu Mengüç'ü. Bütün ustalığını kullanarak bir daha denedi. Bu sefer başarmıştı. İyice boynuna sarıldı hayvanın. Bacaklarını sıktı. At birkaç. tepişmeden sonra fırladı.

"Hoşça kalın" diye bağırdı hana doğru. "Sonra gelir, parasını öderim."                                                  /

Hancıbaşı yumruklarını sıkarak kötü kötü küfretti. Ahıra koştu. Atın müşterilerden birine ait olduğunu görünce rahatladı. Fakat bu sefer de müşteri mızmızlanmaya başlamıştı. Aralarında uzun bir ağız dalaşmasına girdiler.                                                             7

Mengüç küfürleşmeleri duymayacak ^adar uzaklaşmıştı,                                                         t

"Az daha yakayı ele verecektik yahu, az daha! Bereket, at sövüşlemeyi tam vaktinde akıl yettik de paçayı kurtardık. Aksi halde çekeceğim vardı." /

Aklı kesesindeki çil altınlara gitti. Çehresinde bir an belirir gibi olan sevniç aydınlığı öfkesinin ardında kayboldu. Dudaklarını kemire kemire mırıldandı:

/

/ Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        131

"Bir elime geçirirsem!"

Analarından emdikleri sütü burunlarından getirecekti.

"Yahu insan birkaçını bırakır hiç değilse. Hepsini sö-vüşlediler. Tam takır kuru bakır bıraktılar namerdin hanında. Bu adam ne yapar, ne eder diye düşünmeden. Kınamaya hakkım varmış gibi... Sanki ben de aynı şeyleri yapmamışım gibi. Haydan geldi huya gitti desem... Diyemem kolay kolay. Namussuzlukla kazanılmış bile olsa, o altınlar iyi bir iş için kullanılacaktı. Gece konuştuklarımızı gerçekleştirmeye. Uzları, Peçenekleri, diğer Türk boylarını Bizanslılardan ayırmaya. Hayal gibi ama, hakikatte keseler dolusu altın lâzım. Bir kese ile, üç kese ile olacak iş değil."

Değildi, ama başlangıç olarak fena da sayılmazdı. İnsanı bırakmıyorlardı ki... Tam doğruya yönelecekken... "Sahiden doğru olan yol o mu acaba? Şimdiye kadar yaptıklarım. Adaam sende! Olan oldu bir kere, geri dönülebilir mi bir daha?" Dönülebilirdi belki de, altınlar uçmuştu, yol da böylece kapanmıştı. Kimi ne ile kandıracaktı, altının sarımürak hatırı olmadan.

"Şu dövüştüğüm Abdurrahman Bey hiç fena adam değil. Bir kere hayatımı kurtardı, bir kere de hayatımı bağışladı. Hadi birini ödemişim diyelim, bir hayat borcum kalıyor. Törelerimiz hayatımızı kurtaranlara ömür boyu dostluk buyuruyor. Tek başıma gitsem, iltihak etsem mi daha iyi, kandırabildiklerimi kandırmaya çalışarak tam muharebenin kızışacağı anda toptan yer değiştirsem mi? İkincisi daha mâkul da, yapmak zor. Hele altınsız. Denesem ne kaybederim? Bizanslıların fark etmeleri tehlikesi var öyle ya! Göze almaya değer mi?"

132

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Uzun süre düşündü. Midesi açlıktan nâra atmaya başlayınca kesin kararını verdi:

"Değer" dedi. "Şimdi mideme birşeyler bulayım."

Atını serbest bırakü. Ne yiyebileceğini araştırdı bir süre. Görünürlerde dişe dokunur birşey yoktu. Ağaç köklerini kemirmektense biraz daha açlığa dayanmayı uygun buldu. Belki yolunun üstüne bir köy çıkardı.

Bu karara atının bile canı sıkıldı. Dalgalı feryatlar kopararak çıplak sırtına binilmesine daha fazla tahammül edemeyeceğini belirtti. Mengüç başını okşayarak birkaç tatlı söz edince yatıştı. Hayli gitti. Görünürlerde köye benzer birşey yoktu. Midesi de isyan güllelerini savurmayı sıklaştırmıştı. Açlığın verdiği kötümserlikle kesesini çaldırmaktan gelen can sıkıntısı asabını fena halde bozuyordu. Bütün bunları bir de eğersiz atla seyahat etmenin acısı eklenince hayat yaşanır gibi olmaktan çıkmıştı. Dünyayı kara bir tablo gibi görüyor, yine fle kara tablonun içinde ince ak bir noktayı değerlendirmeye çalışıyordu. Düşününce buldu. Bir zamanlar bastıkları köyde gördüğü kız. Gözleri önünde babası katledilirken yüreğinin yaman ateşi yüzünü nasıl da pençe p<ençe alevlendirmiş, dişi bir kaplan gibi mütecavizlerin üstüne atılmak istemişti.                                                /

Bakındı. Şimdi dışına çıktığı bü orman, bu gökyüzünün yalancı direkleri, bu kaygüsuz hışırtılar. Sonra kıvrım kıvrım uzanan kırmızı toprak yol. Nasıl daha önce hatırlayamadığına şaştı. Burasıydı. Abdurrahman Beyin adamlarıyla aşılmaz bir kaya gibi dikilip peşine düşen Pe-çenek atlarının durduğu yer. Şu orman eteği, şu meydancık da Peçeneklerin toparlanıp yüzgeri ettikleri meydancık. Tap taze, sanki dünmüş gibi. Tepeyi aştı mı köyü görecek. Tabii, bir başka bölgeye göç etmedilerse. "Karnımı

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı         133

doyuracağım, belki de fesat dolu yüreğimin tek masum sevgilisini göreceğim, karanlık dünyamın ışığını..."

Tepeye gelince birden durdu. Sırtında Bizans askeri üniforması olduğunu ilk defa hatırladı. Yüzü kendiliğinden asıldı. "Ne kadar fena. Kendi ırkımdan olan insanın köyüne giremeyeceğim. Yüreğimin masum ışığını seyredemeyeceğim. Birşey uydurmalı. Buraya kadar gelmişken yüzgeri etmek olamaz. Bir çare..."

Sonunda buldu. Elbiselerini şurasından burasıdan yırtarak pejmürde bir görünüş verdi. Sorarlarsa Bizans askerlerinden biriyle vuruştuğunu, vuruşma sırasında suya yuvarlanıp ıslandığını, geberen Bizans askerinin giyeceğini almak zorunda kaldığını söyleyecekti. Atını sürdü. Fakat az sonra yine durakladı. Uydurduğu hikâye kendisine pek de inandırıcı gelmemişti. Yaz ortasında ıslanmanın ne önemi vardı ki? Şüphesiz bunu düşüneceklerdi. "Ben de ıslanma konusunu açmam. Sadece dövüştüğümü, askeri öldürdüğümü... Yok, bir kişi olmamalı, en az beş kişi demeliyim. Bizim soy kahramanlığa meraklıdır. Takdir toplarım. İyi, ama birkaç kişi dersem hiçbirinde doğru dürüst bir elbise yok muydu diye sual açarlar. Yine teke inmek evlâ. Askeri öldürdüm, benimkiler çok daha eski olduğundan onunkileri aldım. Böyle desem olur galiba."

Atını hızlandırdı. Dörtnala köye girdi. Birden şaştı. Hiç kimse yoktu. Yavaşladı. "Nereye gitmiş olabilirler? Yer yarılıp içine girmediler ya. O da ne? Hay şeytan götürsün! Ağaca asılmış bir ceset!"

Burnunu tıkamak zorunda kaldı. Az daha gitti. Bu sefer yerde iki cesetle karşılaştı. Biri küçük bir çocuktu. Çok çok üç yaşında. Yanında yatan annesi olmalıydı. Kollarıyla çocuğu sarmış, başını göğsüne yaslamıştı. Çocu-

134  [    Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

ğun yüzünde masum, hâlâ sevimli bir tebessüm, kadının-kinde alabildiğine dehşet vardı. Dehşet ve nefret. İç içe, boğaz boğaza. İri sinekler yayılmıştı şuralarına buralarına, insafsızca dadanmışlardı. Buruk, yakıcı bir acı duydu Mengüç.

"Alçaklar" diye bağırdı sesinin bütün gücüyle, "Kan içici şeytanlar!"

Yine bir kayın ağacından sarkan üç ceset daha gördü. İlerledikçe, bütün köyü çocuğuyla, yaşlısryla, kadını, erkeğiyle katlettiklerini anladı. Tek canlı bırakmamışlardı. Evlerden bazılarını da ateşe vermişlerdi. "Rezil bir kasırga esti burada, aşağılık bir fırtına! Alçaklığın bu derecesini kim yapar? Uzlar demeye dilim varmıyor, Peçenekler demeyi içim götürmüyor. Ne de olsa ırkdaşlarım onlar, ırk-daşlarıma böyle bir alçaklık yapamazlar. Bizanslıların işi olmalı bu, o namussuzların işi."

Bir koca öküzün leşini atlayarak yarı harap evlerden birine daldı. Kapı önünde orta yaşlı bir kadın yatıyordu. Örtüsünün bir ucunu dişlerinin arasına kıstırmış, öylece ölmüştü. Mengüç ne yaptığının pek farkında olmadan hürmetle diz çöktü. Müthiş bir ağlama arzusuyla dolu dolu baktı. Başının açılmamasını belki canını kurtarmaktan çok mühimsemişti bu orta yaşlı kadın. Bu nasıl inançtı ki ölüm ânında bile dimdik ayakta kalıyor, can kurtarma ryssi gibi en tabii bir hissin bile önüne geçiyordu?

Mengüç artık ağlıyordu. İnceden başlayan hıçkırıklar gittikçe artıyor, her tarafını sararak müthiş dalgalar halinde yayılıyordu. Başını dizlerinin arasına gömmüş, utancını tepeleyerek kendini boşalmanın serinletici duygusuna terk etmişti. Doyuncaya kadar ağladı. Sonra ağır ağır doğruldu. Daha fazla buralarda dolaşmaya taham-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        135

mül edemeyeceğini anlamıştı. Hiddetinin en sarp, en sivri tepelerine basa basa çıktı. Atına binmek üzere hazırlandı. Birden beynini avuçlayan bir sarsıntıyla vücudu gerildi. Dehşetinden unutmuştu o kızı. Köye kendini çeken sebebi unutmuştu. Açlıkla karışan sevgi. Gördüğü şeyler açlığını silmişti, ama sevgisi yüreğinin yağında alev alevdi. Deli gibi fırladı. Ev yerli yerinde duruyordu. Göreceğini umduğu korkunç manzaraya hazırlandı. Gözlerinden akacak yaş kaldığından emin değildi. Kalbi yerinden fırlayacak gibi vurmaya başlamış, gökyüzünün bütün yıldırımları yüreğini yalım yalım ateşe boğmuştu. Korka korka eşiği geçti. Büyümüş gözlerle bakındı. Tahta sandalyenin gerisindeki cesedi gördü. Fırladı. O kız değildi, on iki yaşlarında bir çocuktu. Sağ elini karnına bastırmıştı. Parmaklarının arasında kan pıhtıları vardı.

"Zavallı çocuk, daha hayatı tanımadan hayatını söndürdüler. Alacağınız olsun Bizans köpekleri! Yapacağımı bilirim ben."

Evin iki odası vardı. Fakat ikisi de bom boştu. Geri döndü. İntikam ateşinin dumanı burnunda tütüyordu. Çıkmak üzere iken sanki bir inilti geldi kulağına, hıçkırığa benzer, minik bir inilti. Kulak kabarttı. Bir daha... Dikkat kesildi. İşte! Hemen arkasından geliyordu. Biri inliyordu. "Evet, mutlaka biri inliyor." Döndü, ayaklarının ucuna basarak, sanki ölüleri rahatsız etmekten korkar gibi sessiz, sokuldu çocuğa. "Yoksa sağ mı? Katliamın üstünden bir hafta geçmiş. Belki birkaç saat önce... Olamaz! Ağaçlarda gördüğüm cesetler en azından bir haftalık. Ama dur! Bu evde ölümün o buruk kokusu yok! Belki de..."

Yere çömeldi. Elini tuttu çocuğun. "Sıcak gibi, intikamının ateşi ısıtmış olamaz, yüzündeki şu şeffaf pembelik, bu bozulmamışlık..."

136        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

 

Bir inilti daha/.. Çok yakından, hemen yanıbaşından. Çocuğun iniltisi

"Sağ" diye bağırdı gayr-i ihtiyarî. Bir hazineye kavuş-muşluğun/sevinciyle çarptı yüreği. Ellerini, ellerinin içine aldı.        /

"Hey!" dedi. "Ben dostum."

Ççüncü seslenişinde hafiften araladı gözlerini, baktı. Gece karası gözler ölümle hayat arasındaki meçhulde buluştu. Çocuğun bakışlarından belli belirsiz bir korku uzandı.

"Söyle! Sizi bu hale kimler koydu?"

Kuruyan dudakları oynadı çocuğun, henüz duyulur bir ses çıktı:

"Onlar! Şeytanın uşakları... Bizanslılar!" Rahatladı Mengüç, derin bir nefes aldı. Bir ara Uzların veya Peçeneklerin yapabileceklerini düşünmüş, bu düşünce ruhunu mengeneye sıkıştırmıştı. "Nasıl oldu, bana anlatabilir misin?" Göz kapaklarını indirerek evet işareti yaptı. "Geldiler" diye başladı kesik kesik. "Onlar... belki beş yüz kişi... çokluk... ve merhametsiz. Korktuk biz... çünkü... önlerine çıkanı... asıyorlardı. Ablamla saklandık." Geçmişe bir hasret yüklü gülüş gönderdi.

"Ablam çok güzeldir" diye devam etti. "İpek yüreklidir. Babamı şehit vermiştik. Uzlara!"

Bir korkuyla yüzü gölgelendi.

"Sen! Kimlerdensin?"

Mengüç birden bunaldı. Şimdi Uzlardan olduğunu söylese, çocuk şu bitkin haline bakmaz, üstüne saldırır.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı     i  137

En azından bütün nefretini gözlerinde toplayarak bütününü birden suratına yapıştırır.

"Sizdenim" dedi, "Herşeyi anlat. Varıp Abdurrahman Beye söyleyeyim, bir çaresini bulur o."

"Uzlar ak sakallı babamı paraladıklarında yine gizlenmiştim. Ablamla annemi sürüye sürüye çıkardıklarını gördüm. Annem babamın üstüne kapandı, kahrından öldü. Şimdi yine saklandı. Ablam öyle istedi diye. Bütün köyü kılıçtan geçirdiler, her tarafı yağmaladılar. Ablamla beni bulamadılar."

Delikanlı bir görüşte vurulduğu kızın kardeşiyle konuşmakta olduğunu anlamıştı. Yanan yüreğinin külü savruldu, boğuk boğuk:

"Daha" diye teşvik etti.

"Savuştular sonra. Meydana çıktık. Ölüleri gömmeye başladık. Göm göm bitmez. Obamız kalabalıktı. İşi bitirince köyü terk edecektik. Olmadı. Biraz evvel iki Bizans askeri geldi. Daha doğrusu o kılıkta idiler. Ama dilimizi iyi konuşuyorlardı. Ya Uz kavminden veya Peçeneklerden. İlişmezler sandık. Daha doğrusu ablam öyle sandı. Bana dedi ki: 'Bizden sayılırlarmış, aynı kandanmışız. Bize yardımcı bile olurlar' dedi. Yardımları başlarında paralansın! Soysuzlar! Ablama saldırdılar. Atıldım. Bıçakladılar beni. Yuvarlandım. Ablamın çığlıklarını duyuyordum. Gittikçe uzaklaşıyordu çığlıklar. Götürdüklerini anladım... Kalkmaya davrandım kaç kere, kalkamadım. Halsizdim. Ablamı kurtaramadım kahpelerden, bir yardımım dokunamadı."

Yalvaran bakışlarını gözlerine dikti:

"Yiğit! Eğer biraz yiğitliğin varsa ablamı kurtarırsın! Bana aldırma... Ben nasılsa..."

138         Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Sesi gittikçe zayıflıyor, gittikçe boğuklaşıyordu. Gözleri de kaymaya başlamıştı. Avucunun içindeki elini sevgiyle, acımayla sıktı.

"Konuşma" dedi, "Yapacağımı bilirim. Ne yana gittiklerini gördün mü?"

"Gör... düm. Yattığım... yerden gör... düm. Şimaldeki kırmızı dağlara doğru... Sürüne sürüne... eve... gir... dim. Hiç değilse... evimde... öl... mek..."

Bir hırıltı koptu ağzından, gözlerini sonuna kadar açtı, dudaklarının kenarında köpükler birikti.

Mengüç bir iğrenme duymadan ağzını sildi.

"Yorma kendini, konuşma, anladım anlayacağım kadar. Cehennemin dibine kadar gitseler kurtulamazlar. Bizans askeri elbisesi giymiş iki Uzlu ha, ya da Peçenekli! Kim olduklarını biliyorum. Lânetlik iki herif. Sürüye sürüye getirip ayaklarının dibine atacağım. Korkma, ablanı da kurtaracağım. Sen biraz bekle burada, az biraz, gidip gelirim. Tutar ayaklarının dibine... Çocuk, dinliyor musun beni? Derdim ki... Hey!"

Cevap alamayacağını bile bile sarstı, sordu. Ölümüne inanamaz gibiydi. Böyle olur. İnsanlar sevdiklerinin ölümünü kolay kabullenemezler. Mengüç sevdi bu çocuğu. Kendi kardeşinden daha çok belki. Kardeş sevgisi nedir bilmiyor. Bilse mukayese eder, ona yakın bir sevgi hiç duymamış. "Yalnız Abdurrahman Beye karşı... Ona da birden bire bağlandım, bu çocuğa olduğu gibi. Ne kadar masum, ölüm halinde bile ne kadar munis. Ölümün ürkütücü soğukluğuna hâlâ mukavemet ediyor."

Mengüç karnı şiddetle ağrıyan bir hasta gibi iki büklüm oldu. Bir zaman kıvrandı. Burada geçireceği her dakikanın kızı daha da bulunmazlaştıracağını idrak edince-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        139

ye kadar bekledi. Sonra yıldırım gibi dışarı düştü, bir eğer bulmayı bile akıl edemeden atına atladı, kırmızı dağlara doğru dörtnala kaldırdı.                                      ^--------

Duygularının kırbacı ruhunun henüz kirlenmemiş noktalarında yol boyu sakladı durdu. Kendi kendilerinden iğrenme diye birşey varsa bu kadar olur. Şimdiye kadar yaptıklarını hatırlayınca aç midesinde isyankâr çırpınışlar meydana geliyor, kusmak .jçin böğürüyordu; midesi dolu olsaydı, çoktan ne var ne yok dışarı çıkmıştı.

İkindi vaktinin mor benekleri yola düşerken delice gidişinin mükâfatını gördü. Aradığı iki adam atlarını salıvermiş, yemek yiyorlardı. Ellerindeki et parçalarının iştah açan kokusu burnunu tütsüledi, midesinin daha beter kazınmasına yol açtı. Aldırmadı. Atını çalıların içinde bırakarak sessizce sokuldu. Görünürlerde kız yoktu. "Belki de bir yere bağlamışlar" diye düşündü. Duyduğu nefretin sırtında gidiyordu. Ayakları yere değiyor mu, değmiyor mu farkında değildi. İstediği kadar yaklaşınca yaylandı, uçtu ve iki adamın hemen arkasına düştü:

"Zehir zıkkım olsun beyzadeler!"

Nasıl alay edebildiğine kendi de şaştı, hiç yeri değildi, ama alışkanlık. İnsan bir bakıma alışkanlıklarının esiriydi, bazı şeyleri düşünmeden yapar, bazı sözleri düşünmeden söylerdi.

Hışımla dönünce handa soydukları adamla burun buruna geldiler. Ellerindeki koca parçalar korkudan yere kaydı, kılıca el atmayı bile düşünmediler. Şaşkın, perişan, hayvani bir korku içinde baka kaldılar.

"Ağır ağır kalkın, küçük bir harekette bulunana cehenneme gitmek için öncelik veririm. Kalkın dedim! Kılıcım sabırsızlanıyor. İkinizi de şişlerim."

140        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Çavlı'nın başında sargı filân yoktu. Mengüç dikkat ettiği halde yaraya benzer birşey göremedi. Belli ki savaştı-gınLİspat etmek için yaralı numarası yapmıştı. Önce o doğrulmaya çalıştı.

"Çabuk olun" diye bağırdı delikanlı.

Tamış'ın her zamanki ölü yüzü berbattı. At tepmiş gibi bum buruşuktu. Ağzını hayretten mi, birşey söylemek için mi belirsiz, sonuna kadar açmıştı. O haliyle havlamaya hazırlanan bir köpeğe benziyordu. \^

"Kız nerede?"

Çavlı arkadaşına baktı, fakat o daha beter sararmaktan başka hiçbir tepki gösteremedi.

"Kız, dedim, nerede, nereye götürdünüz? Andolsun, ona ne yaptınızsa aynen yapacağım!"

Çavlı yine arkadaşına baktı. Titremeye başlamıştı. Günlerce at sırtında gittikten sonra birden yere inen bir süvariyi andırıyordu. Nasıl ayakta durduğuna şaştı, aynı zamanda hiçbir yardım görmeyeceğini de anladı.

"Bak beyzadem" diye başladı yaltaklanarak, "Bir hatadır ettik, keseni çalmamalıydık, ama şeytana uymuş bulunduk. Oysa bize yaptığın teklif hiç fena değildi. Hep Tamış'ın suçu, beni o kandırdı, dediklerini yaparsak Bizanslılar bizi bir kaşık suda boğarlarmış, nah yüzü, öyle demedim desin de..."

Mengüç'ün sabrı taştı, öfkesinin ateşli oklarını gözlerinde şimşekleştirerek adamın bin yerine sapladı. Kılıcını da gırtlağına yaklaştırdı.

"Hayvan" diye gürledi. "Paradan bahseden kim? Öldürdüğünüz çocuğun ablasını soruyorum, sürükleyerek götürdüğünüz kızdan... Ne yaptınız? Şimdi nerede? Çabuk!"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        141

Kılıcını Çavlı'nın ince boynuna değdirip biraz bastırdı. Sivri çelik ardındaki tazyikin emrine uyarak sahibinin dilediği şekilde ufak bir yara açtı.

"Söyle!"

Çavlı kendi ölümünü görmemek için olacak, gözlerini sıkı sıkıya yumdu. Önce keseyi verirse canını kurtarabileceğini sanmış, pek fazla telâşlanmamıştı. Delikanlının parayı değil de kızı aradığını anlayınca, hele delikanlının bakışlarında parıl parıl yanan sevgiyi de okuyunca sonunun geldiğine inandı. Ümitsizliğin karanlık çukurunda boğuşanlara has duygu o anda geldi. Canını koruma azmi, kolay kolay ölüme razı olmama karan.

Fazla düşünmeden, ne yaptığının pek de farkında olmadan yana sıçradı, kılıcına el attı.

Yarıya kadar sıyırabildi ancak. Mengüç, her ihtimali şaşılacak bir ustalıkla hesaplamış, insanların ölüme kolayca gidemeyecekleri gerçeğini de göz önüne alarak kendini buna göre hazırlamıştı.

Sert bir adım, tüyler ürpertici bir hışırtı. Kılıç yarıya kadar Çavlı'nın karnına gömüldü. Hırçın bir böğürtüden sonra devrildi.

"Sen" dedi kılıcını Tamış'a dikip, "Söyle, kız nerede?" Arkadaşının ölümünü böyle buz gibi bir çehreyle karşılayabilmesi Mengüç'ü oldukça şaşırttı. Sonra onu ilk gördüğü ânı hatırladı. Hep ölü gibiydi. Hattâ nasıl ayakta durduğuna hayret etmişti. Çavlıya güvendiği anlaşılıyordu. Belki Çavlı hem gözü, hem kulağı, hem de beyni idi. Buna yakın düşünmüştü handa, bu hesapça Tamış gözden, kulaktan ve beyinden mahrumdu şu an. Nefes alan bir cenaze, bir buz kalıbı.

Ama onunla uğraşmaya hiç niyeti yoktu. 142        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Kızın yanına götür beni."

Tamış sahibinin her sözünü yerine getirmeye hazır bir çoban köpeği alışkanlığıyla yürüdü. Delikanlı kılıcını her an vurabilecek şekle getirerek arkasına takıldı. Çalıların arasından geçtiler. Mengüç'ün atı iki atla birlikte otluyor-du. Delikanlı bir an hayvanlara gıpta etti. Yemek, içmek ve uyumak. Başka hiçbir şey düşünmemek. İnsanlardan daha mı talihliydiler acaba?

Tamış durunca kendisi de durdu. Bakındı. Ağaca asılmış kızı görünce tepeden tırnağa sarsıldı. Ne duyduğunu, ne hissettiğini anlayamadı. Başının döndüğünü, gözlerinin karardığını biliyor. Bir de içine giren çelik bir pençenin kalbini çekip aldığını. Uğultu yalnız kulaklarında, yalnız beyninde değil, bütün dünyada. Milyonlarca zil, binlerce boru aynı anda çalmaya başlamış.

Önce kafasının içinde bir soğukluk, sonra bütün vücudunda. Alnında biriken ter taneleri kurudu, akşam güneşinin kırıntılarıyla tutuşan kılıcının sert çeliği gözlerinin çeliğiyle kaynaştı. İnsanın iliklerini donduran, fakat hiçbir duyguya yer bırakmayan boğuk bir sesle: "İpi çöz!" diye emretti.

Tamış ikiletmeden seğirtti. Duygusuzlukta şimdi birbirlerine eştiler. İpin ağaca bağlı yerini çözmeye uğraşırken Mengüç gitti, düşmemesi için cesedi tuttu. Ağır ağır, sayg!yla yere bıraktı.

"İpi yerine bağla!"

Mekanik hareketlerle sıkı sıkıya bağladı. İşini bitirmiş olmanın gururuyla Mengüç'e döndü, fakat tek kelime söylemedi.

"İlmiği boynuna tak!"

Yalnız gözlerinde ufak bir mukavemet hissi belirdi.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabah.        143

"Tak dedim!"

Yine aynı mukavemet gölgesi, geldi geçti. Mengüç kılıcını böğründe yaylandırdı.

"Dediğim dedik, haydi durma!"

Köpekleşen bir bakış, hepsi bu kadar.

İlmiği boynuna taktı. Fakat kızdan çok daha uzundu. Ayakları yere değiyordu.

"Ayaklarını topla!"

Verdiği emir kendisine bile çok saçma geldi. Bir insandan ölmesi için son hareketi yapmasını istemek düpedüz saçma bir istek. Ama istediğini yaptırmaya kararlı, mutlaka yaptıracak. Bu dünyaya böyle bir ahlâksızdan temizlemekle dünyalılara iyilik ediyor. "Umurumda değil. İntikamımın rüzgârında savrulan insanî duyguları yeniden kazanmam için bu pis mahlûkun ölmesi lâzım. Şu masum kız... Şu kalbimin büyük parçası... Acımadan astılar. Belki de çirkin emellerine mukavemet ettiği için. Hayvanlar daha insaflı. Bu bir hayvandan alçak. Yaptığım günahsa şayet, ey büyük şamanlar, son günahım olacak..."

Kılıcını, verdiği karardan bin beter sertlikle iki defa kaldırdı indirdi. Birinde Tamış'm bir bacağı, ikincisinde öbür bacağı kesildi. Çakal ulumasını andıran bir ulumayla ağaca asılı kaldı. Bacaklarından oluk oluk kan akması lâzımdı. Mengüç şaşırarak böyle birşey olmadığını gördü. Kesilen yerler kızıla banmış, birkaç damla da yere damla-mıştı, hepsi o kadar; adamın kanı içinde kurumuş, pıhtı-laşmıştı herhalde. Üstünde durmaya değmezdi. Daha yapacak sürü ile işi vardı. Kızı almalı, köyüne götürmeliydi. Orada kardeşiyle yan yana gömmeli. Son görev. Filizlenen aşkını daha büyümeden kıranlara lanet; bir günlük, bir aylık değil, bir ömür boyu lanet.

144        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Ondan sonra da dönüp varmalı Abdurrahman Beyin katına. İstersen öldür demeli, sana asker olmaya geldim."

Bir kese altını arama zahmetine dahi katlanmadan kızın cesedini bir ata yükledi. Kendisi de eğerli atlardan birine bindi. Öbürünü yedeğine alarak yola düştü. Düşünüyordu. Göz kırpmadan, koca bir köyü canlı bırakma-macasına kesenlerin de, masum bir kızı kaçırıp bir ağaca asanların da; yani Bizanslıların ve Uzların; "Dinlerinin doğruluğundan şüpheliyim. Bir kavga arasında, ne bileyim bir intikam halinin zorlamasıyla hadi neyse... Bir din ki, mensuplarını insanlaştıramıyor, bir din ki, öfkenin yularını çekemiyor. Hayır! Müslümanların böyle bir haline şahit olmuş değilim. Geçtikleri köylerden ben de geçtim. Kimsenin kılına dokunulmuş olduğunu ne gördüm, ne duydum. Talan etmediler; ırza, namusa ilişmediler, canı canandan ayırmadılar. Ne aldılarsa ücretini bıraktılar, ne götürdülerse karşılığını verdiler." Ermeni köylülerin sözleri aklına düştü. Bir yaşlı başını sallaya sallaya yakınmıştı: "Selçuklulardan bir zarar görmedik, faydalarını gördük desem doğru. Lâkin siz geldiniz bitirdiniz bizi, Bizans mı düşman, Selçuklu mu? Anlamak ne zor? Dindaşlarıyız, fakat mezheplerinden değiliz diye kiliselerimizi yakıyorlar, mukaddes kitaplarımızı paralıyorlar, ırzımızı payümal ediyorlar. Alpaslan üç gün askeriyle kaldı burada. Şu kilisenin onarılmış damını görüyor musun delikanlı? Onun yardımıyla oldu. Yıkıldı yıkılacak haline dayanamamış da, kilise de olsa mabeddir, harap halde görmek bizi üzer, diyerek dülgerlerini seferber edip, iki günde yeniletmiş."

"Din olursa İslâmiyet gibisi olacak. Selçuklularla diğer Türk boylan arasında ırk farkı arama, lâkin Selçukluların düşmanlarından bile esirgemedikleri adaletle diğerlerinin

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

145

dostlarına, ırkdaşlarına bile yönelttikleri vahşet... Ne baş döndürücü fark! Bu ululuk şüphesiz dinlerinden geliyor. Öyleyse gerçekten İslâmiyet. Şu halde ben de..."

Düşüncesinin gerisini getiremedi. Yalnız bakışları değişti, yüz ifadesinde kararlılığın gururu belirdi. Akşamın alaca karasına rağmen dünya yeniden güneşe kavuşuyor gibi geldi ona.

"Gitmeli" diye söylendi. "Varmalı Abdurrahman Beyin katma! Geldim, demeli, al kabul eyle."

Çardağın arasından görünen tan kızılı yorgun yorgun gülümsüyordu.

• * *

Birinci nöbetçiyi haklayınca keyiflendi; o kadar ki, az daha ne yapmaya çalıştığını unutup şarkı söyleyecekti.

Gece sakindi. Yeni ay kızgın bir bakır tepsi gibi parlıyordu. Bereket versin, arada bulutların arkasına dinlenmeye çekiliyor, Mengüç çalılardan çıkıp birkaç adım atma fırsatını buluyordu. Aslında mehtapsız bir gece beklemesi lazımdı, ama gençliğinden mi, yoksa gördüğü iğrençliklerden mi bilinmez, hiç vakit kaybetmemiş, hemen aklına geleni yapmaya koyulmuştu. Malazgirt Kalesine girecek, verebildiği kadarını ateşe verecekti. Bu kale çok el değiştirmişti. Daha birkaç hafta önce İmparatorun askerleri çok az bir kuvvetle korunan kaleyi ele geçirmişti. Daha doğrusu, içerde asker kalmayınca ahali hiçbir şeylerine dokunulmamak kaydıyla teslim olmuştu. Bizanslıların nasıl aç sırtlan gibi evlere dağıldıkları, nasıl ellerine ne geçtiyse yağmaladıkları, ihtiyarları nasıl sakallarından sürükledikleri gözlerinin önüne geliyordu. O zaman fazla ehemmiyet vermemişti gerçi, ama bu zaman başka zamandı. İçini ısıtan, insanlığını hatırlatan parıl parıl bir duygunun şevkine tâbi idi. Kaleyi yakıp katledilenlerin

146        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

intikamını alacaktı; aynı zamanda sevdiği kızın köyünü yakıp yıkmanın, kırıp geçirmenin intikamını da... Kargaşalıkta bir yolunu bulur sıvışırdı. Alpaslan Sultanın ordusu yakınlarda olacaktı, gider katılır, bütün kusurlarını sayar döker, isterlerse, ölünceye kadar hizmetlerine girerdi. Müslüman olmak da istiyordu. Şu anda nasıl Müslüman olunduğunu bilse hiç vakit geçirmezdi.

İkinci nöbetçinin ay ışığı ile boğuşan siluetini görene kadar bunları düşündü. Bir çalıya siperlenerek bekledi. Çok uzun geldi bekleyiş. Bulutlar perdelerini bir türlü ayın yüzüne çekmiyorlardı. Her taraf gün ışığında gibi aydınlık iken, yaptığı işin delilik olduğunu düşündü. "Ada-am sende, en sonu ölüm değil mi, gelecekse Bizanslılarla beraber vuruşurken değil de, Bizanslılara karşı vuruşurken gelmeli. Alnından öpülecek ölüm diye buna derim ben!"

Yine de belli belirsiz bir korku duyuyordu. Tehlikenin nevini bilmemekten doğan bir korkuydu bu, oklanarak mı, kılıçlanarak mı, asılarak mı? Artık Bizanslıların keyiflerine kalmış. "Yoo, hayatımı onların pis ellerine {erk etmem, lüzum ettiği an kılıcımın üstüne abanır, kendi canıma kendim kıyarım."

Bunu düşünerek kuvvet buldu; kendi de şaştı, ölümü düşünmekle bazan kuvvet kazanıldığını bilmiyordu.

Nihayet bulutların ardına sindi ay, Mengüç eline geçirdiği bir taşı hemen yakınına attı. Nöbetçi hızla gürültüye döndü, "Çok eski bir hile, ama yine de işe yarıyor."

Gerçekten işe yaradı. Nöbetçi gürültünün geldiği yana yürüdü. Çalılara sokulmakla ne büyük aptallık ettiğini anlamaya bile fırsat bulamadı. Başına inen sert bir darbeyle aklı uçtu, sersemliğin tepesinde sallandı, sonra yere kapaklandı.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        147

"Şu adamın elbiselerini giysem, mızrağını da alıp nöbet yerine dikilsem, nasılsa biri gelip nöbeti teslim alacak. Bizans usullerini bilirim, nöbet süresi üç saattir. Tamam!"

Kendini kutladı. Bu gece kafası iyi işliyordu. Sabaha kadar böyle devam ederse düşündüğünü yapacaktı. Bir de talihi yaver giderse. Yoksa bir çuval incirin berbat olduğu gündü.

Yeni nöbetçi nöbet mahallinde bir Uzlu askeri görünce sözlerini anlamamasını yadırgamadı. Kaleye doğru umursamaz bir el işareti yaptı. Dilini bilmediğinden emin olduğu halde:

"Git zıbar" dedi, "Nöbet sırası bende."

Mengüç için için güldü. Nöbetten dönen diğer nöbetçiler gibi kaleye doğru yürüdü. Öbürlerinin arkasından kolaylıkla kapıyı geçti. İlk defa yapacağı işin neye yarayacağını düşündü. Yakalanmaya değer miydi? Yangını hemen söndürürlerdi. Üstelik kalenin içinde yüzde yüz yakalanırdı.

Şaşkın, bekledi. "Yani ben akşamdan beri saçma bir işin arkasında mıyım?" endişesi belli bir tedirginlik hissetti. Çıkar yol bu değildi. Birkaç evin yanmasına yol açacak yangın belki Bizans karargâhını telaşlandırırdı, ama muhtemel büyük muharebenin gidişatı üstünde hiçbir tesir meydana getirmezdi. Kararsızlıktan bunalma reddesi-ne gelmişti. "İyisi" diye düşündü, "Gidip kale kumandanını bulayım. Esir olduktan sonra kaçtığımı söylersem inanır, kimbilir benim gibi kaç kişi böyle söyleyerek dönmüştür. Ohoo, o bozgundan sonra çook!"

Yeniden aralarına katılmış gibi yapacak, ilk fırsatta da kaleyi ateşe verecekti. Arada Müslümanlarla da temasa geçerdi. Abdurrahman Beyi mutlaka görür, ne yapması

148

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

gerektiğini, nasıl en iyi şekilde faydalı olabileceğini öğrenirdi. Evet, kendisi yalnız başına iltihak etmekle kalmamalı. Bizans ordusunda yer almış Türk unsurları tahrik ederek muharebe sahasında Selçukluların safına iltihak edecek duruma getirmeliydi. Birkaç kişiyi kandırması yeterdi. Onlar geçince diğerleri de aynı şekilde davranırlardı, bundan emindi. İnsanlar önce tereddüt ederler, ilk çıkışın başkaları tarafından yapılmasını beklerler; bu bir bakıma güvensizlik alâmeti, fakat umumiyetle emniyette bulunma hissi.

Kararını değiştirdikten sonra merkez binaya yürüdü. Nöbetçilere kumandanı görmek istediğini bildirdi.

"Esaretten kurtuldum, yedi Müslüman tepeleyerek kaçtım. Verecek haberlerim var..."

Az sonra kumandanın karşısına geçmiş, Selçuklular hakkında büyük büyük konuşmaya başlamıştı. Çok kuvvetli idiler, silâhları mükemmeldi, maneviyatları sonsuzdu, ordugâhlarında tam bir düğün havası vardı. O kadar ileri gitti ki, kumandanın şüphe çakan gözlerini geç fark etti. Bunlar Selçukluların küçümsenmesine alışıktır.

"Fakat" diye ilâve etti, "Çok derbederdirler, disiplin diye birşey yoktur. İlk taarruzda çil yavrusu gibi dağılacaklarından eminim."

Kumandanın yüz kasları gevşedi, son sözler hoşuna gitmişti.

"Git dinlen, yarın daha uzun konuşalım. Yatma zamanım geçiyor. Uyumak istiyorsan kendine bir yer uydur."

Sessizce güldü. Hile kıvamına giriyordu.

Kale tenhalığın yumuşak avucunda hayli sessizdi. Zaman zaman duyulan sarhoş çığlıkları sayılmazsa sükûneti ihlâl eden birşey yoktu. Asker yatmaya çekilmiş olacaktı. Bundan istifade etmeyi kurdu. Sokak kuytula-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   C!  149

rında karanlıkla boğazlaşan çıralardan pekâlâ yararlanabilirdi. Ayrıca bir çıra tutuşturma zahmetine girmeye lüzum yoktu. Ama önce ayın batmasını beklemek lâzımdı. Uğurlu mu uğursuz mu olduğu hakkında bir fikri yoktu, ama nereden çıkmışsa çıkmış, muzip bir rüzgâr gökte bulut nâmına ne varsa silmiş süpürmüştü. Ay ışığı kuytulara sinmiş, çıralarla alay edercesine parlıyordu. Çıraları diken akılsıza minnet duydu. Adam ay ışığını hesaplayıp sokakları aydınlatmaya ihtiyaç duymasaydı, işi zorlaşacaktı. "Benimkisi de boş düşünce yani, bir çıra tutuşturmanın zorluğundan ne olacak!"

"Hey, uzak dur!"

Bu sesi tanıdı, tanıyacaktı. "Bir Uzlu olduğu kesin, aksanından hemen belli oluyor. Mızrağı tutuşundan da belli zaten, aksanını incelemeye gerek yok."

"Sizden biriyim be, sizden biri. Ne yapıyorsun?"

"Gördün işte, nöbet tutuyorum. Esir nöbeti."

"Dur yahu, dursana hey! Şişko! Sahi sen ölmedin miydi?"

Aşırı şişman, hayli kısa boylu Uzlu derinden baktı Mengüç'e, ay ışığında gözlerinin içi menevişlendi.

"Vak ki vay! Mengüç arkadaşım. Seni geberdi belleyerek döktüğüm gözyaşlanma yazık. Bre kellesi tokmaklarda ezilesi, nereden çıktın bre!"

"Nah şu sokak aralığından! Zorlu kavga verdik ki, o kadar olur. Kocamış Basilas esir düştü diyeyim de anla. Orada bulunacaktın ki..."

"İstemem. Tövbe istemem! Göbeğim büyüdüğünden beri böyle ay ışığı altında, elde mızrak dinelmek bile zor gelmeye başladı. Alpaslan'ı sürüyüversek de... Şöyle mızraklarımızın ucunda yalpalatarak... Şöyle kıkırdata kıkır-data... Bitse bu iş, sevinirim. Hatırlasana! Çok kazançlı

150

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

diye girdik orduya, o gün bugündür yallah yallah biriktirdiğimin tamamı bir kese. Boşversene. Sanki dolanıp elimize ne geçecekti? Hani bir sıska arkadaşımız vardı, hatırlasana."

"Hatırlamaz olur muyum hiç, burada mı?"

Müphem bir el işareti yaptı.

"İçerde. Bir Bizans askeriyle boğuştuğundan. Bilirsin, kendine hakim olamazdı. Başı derde girdi ki yedi sülâlesine yetesiye girdi."

"Öldürmüş mü adamı?"

"Yok yahu, derde girdi dedikse o kadar uzun boylu değil. Öldürse kellesi giderdi. Şöylece hırpaladı işte, tokatlama filân. Üstelik Bizans askeri haksızdı."

"Etme!"

"Ben etmedim, burada Bizanslıların bir mahkemesi var, o etti edeceğini. Selçuklu esirlerin arasına attılar bizim sıskayı. Onlarla ölüme yem ettiler."

"Sen de dikildin, arkadaşın kaçmasın diye bekliyorsun!"

"Yine başlama. Ben beklemesem başkası bekleyecek değil mi? Doğru, arkadaşlığımız filân var, ama kaç kere söyledim. Bizans askerlerine takılma diye. İnsan biraz kendini tutmalı değil mi yani?"

"Suçsuzdu diyorsun ya."

"Suçsuzdu demedim, Bizans askeri suçluydu dedim. Mahkeme dedikleri kurul benim gibi düşünmediyse bunun günahı herhalde bana ait olamaz."

Başını iyice yaklaştırıp sesini alçalttı. Sarımsak kokusuyla katılaşarak dayanılmaz hale gelen nefesini Mengüç yüzünde duyarak iğrendi.

"Bu mahkeme denen kurul var ya, rezillik! Bir yabancı ne kadar haklı olursa olsun, alt ederler üst ederler, içe-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   ü  151

ri tıkarlar. Bunu bildiğimden çok dikkatliyim. Aynı dikkati göstermesini ondan da istedim."

Başını çekti, boşaldı:

"Dinlese ya... Dinlese, Selçuklu esirlerle aynı akıbeti paylaşmak zorunda kalmazdı."

Ay ışığında büs bütün bodurlaşan kalın gövdesini ileri geri salladı, mızrağının ucuyla kaldırımı bir iki tokmakladı, ardından yere tükürdü.

"Yani şimdi sen arkadaşının nöbetini bekliyorsun. Şaman yamaklarını hatırlıyor musun? Ölü yakıldıktan sonra küllerini toplayıp kalemlerine boya tedarik ederler. Duyduğuma göre, şamanlar da bu boyalardan kullanırlar. Zahir, insan külünün boyası has olurmuş, kolay kolay silinmezmiş. Betiklerini bununla yazdıklarını duydum. Bir de kocakarıların ömürlerini uzatmak için boyunlarına taktıkları muskalar da o boya ile yazılırmış."

"Bana ne bunlardan? Canları nasıl çekiyorsa öyle yaparlar."

"Benziyorsun da... Biraz olsun benziyorsun. Onlar bir insan ölsün de yakılsın diye bekler, külünü kullanmak için. Sen arkadaşının ölüm çukurunda nöbet tutarsın, birkaç altın fazla kazanmak için. Başkalarının felâketi bahasına birkaç kuruş... Değer mi sence?"

Omuzlarını silkti.

"Vazifemi yapıyorum. Değsin değmesin, umurumda mı? Hey! Neredeyse içerdekileri serbest bırakmamı isteyeceksin."

"Böyle birşey istesem arkadaşlığımıza aldırmadan hemen ele verirdin değil mi?"

"Tas tamam! Arkadaşlığına bakmaz, ele veririm."

Mengüç eski arkadaşının görüşünü aldıktan sonra rahatladı. Tasarladığı şeyi yaparken vicdan sızısı duymaya-

152        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

çaktı. Bakındı. Ay ışığı morumsu bir hal almıştı. Ay batmak üzere olmalıydı. Birazdan etraf kararacak, Malazgirt Kalesi sokaklarında birkaç çıra ile karanlıkla savaşa tu-tuşacaktı.

"Seni gördüğüme sevindim şişko, umarım, yine görüşeceğiz. Hadi hoşçakal şimdilik."

Adımlarını açtı. Yeni gelişmeler karşısında plânını tekrar gözden geçirmek istiyordu. Bunun için de tenha bir yere ihtiyacı vardı.

Kenar mahallelere daldı. Ahşap evleri geçerek küçük bir ağaçlığa çıktı. Oturdu. Birkaç evi ateşe verdiğinde meydana gelecek karışıklıktan istifade ederek şişkonun beklediği kapıya sokulmak ve ne kadar Selçuklu varsa hepsini bırakmak ilk anda cazip bir fikir olarak görünmüştü, ama düşündükçe bunun ne kadar imkânsız olduğunu anlıyordu. Onları serbest bıraksa bile kaleden nasıl kaçacaklardı? "Diyelim, kaleden kaçmayı başardılar, atsız pusatsız nereye kadar gidebilirler? Kale ayaklanıp arkalarına düşer ki, topunu kılıçtan geçirmecesirıe. Böyle bir tehlikeyi, bakalım, onlar göze alırlar mı?"

Keşke kaç kişi olduklarını sorsaydı. "Eğer yüzün üstünde iseler kaçma şansları var. Dalarlar askerlerin yatakhanelerine; dalarlar, çünkü o sıra askerler yangın söndürmede olur, silâh nâmına ne bulurlarsa ellerine geçirirler. Artık tutmayın! Selçuklu bu, önüne çıkanı ezer gider. Dur bakalım! Bir kısmı askerlerin yatakhanelerinden silâh ihtiyacını karşılarken birkaçı ahıra girip... atları... evet atları çıkarırsa... Olur galiba! Ama ahırın yerini öğrenmek lâzım. Gitmeli gene bizim koca şişkoya. Şüphelenir mi? Atımı tımar edeceğimi söylerim, veya tımarını kontrol edeceğimi; safçadır, aptalcadır yani, inanır. İnanmazsa? Kendi bilir inanmazsa. Beni gerekirse ihbar ede-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   Lj  153

ceğini söyleyene arkadaş mı derim? Mızmızlandı mı işi bitik. Şimdi yola koyulmalı."

Koşar adım sokağa daldı. Daha yolu yarılamadan bir Peçenekli çıktı önüne.

"Git, zıbar" dedi sert sert.

"Atımı tımar edecektim de, bu karanlıkta yolumu şaşırdım galiba. Ahıra gideyim derken..."

"Ahıra mı? Bizanslı olsaydın var ya, Bizanslı olsaydın! Hazır etraf tenhada iken... Hazır bütün gözlerden uzakta. Beynini bir paralama paralardım senin. Dua et ki benim kanımı taşıyorsun. Peçenekli misin?"

"Öyleyim. Senin şimdi söylediklerinin aynını ben de yapmak istiyorum. Hişt, dinle beni. Söylenenleri duydun mu? Alpaslan'la muharebeye tutuşulduğunda Bizanslılar ilk bizi temizleyeceklermiş. Bir sağlam ağızdan duydum ki, kendisi din ulularından birinin oğludur." "Niçin bizi?"

"Çünkü başlarına dert açacağımıza inanıyorlar. 'Türk kanı taşıyanların tamamı ölmedikçe biza rahat huzur yok' diyorlar."

"Anladım da, neden önce bizi? İlk evvel Alpaslan'ın ordusunu temizlemek yok mu?"

Mengüç aceleciliği yüzünden bir hata işlediğini hemen

fark etti.

"Yanlış söyledim, ya da sen yanlış anladın. İlkten bizi değil. Bizi olur mu hiç, bunlar aptal mı? Alpaslan'a karşı dövüştürecekler, ileri hatlara bizi sürecekler, muharebe kazanılınca da topumuzu kıtır kıtır kesecekler."

"Dün bizimkilerden ikisini öldürmüşler. Bizanslı bir asilzadenin önünde yerlere kadar eğilmediler diye. Tüh! Yıldırımlar düşsün üzerlerine... Anlamıştım zaten iyi şeyler düşünmediklerini. Nicedir bakışları değişti, bizi köle

154

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

bellemişler ki, öl dediklerinde ölecek bir köle. Ölmeyeni de kendileri öldürecekler ha!"

"Kıtır kıtır. Arkadaşlarına da anlat. Mukayyet olsunlar. Sen de yek başına dolanma öyle. Ne olsa kan kardeşiyiz. Başına birşey gelmesini ister miyim hiç? Hadi kan kardeşim. Şimdi sen yolunu şaşırmış kardeşine yardım et de atların bağlandığı yeri gösteriver. Bu karanlıkta sağımı solumu şaşırdım."

"Düş ardıma! Anlaşılan, yenisin. İmparatorun yanında miydin?"

"Yo, muharebede."

"Şu Basilas'ın esir düştüğü muharebede?"

"İyi bildin."

"Gök Tanrı bütün ateşini üstüme göndersin yalansa, sevindim. Şşşıt! Duydun ya, sevindim dedim. Neden desen bilebileceğim yok. Kan bağı mı çekiyor ne? Halbuki dünyalığımızı bunlardan doğrultuyoruz. Yine de ateşe yansmlar. Bizanslıları sevmiyorum. Bak! Geldik bile. Şurada gördüğün iki köşesinde iki çıranın yandığı bina ahır. Eskiden cami imiş. Ne çabuk değil mi? Müslümanlar burada çok az kaldılar oysa, hemen bir cami inşa ettiler. Şimdi atların ahırı. Tüh be!"

Mengüç yüreğinin oralarda bir burulma hissetti. Caminin ahır şekline dönüştürülmesinden mi, yoksa ahırın kapısında dinlenen iki nöbetçinin gölgesini fark etmesinden mi, kestiremedi. Müthiş bir hınç duydu yalnız, gözlerinde kıvılcımlar oynaştı.

"Sağol" dedi boğuk bir sesle. "Bizanslıların hakkımızdaki kötü düşüncelerini arkadaşlara ulaştırmaya bak. Onlar davranmadan evvel davranmalı, atak olmak can kurtarır derler, boş mu? Hadi sana iyi uykular."

Birkaç dakika bekleyip etrafı gözetledikten sonra ya-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı    _   155

 ııan bir çırayı aldı. Avucunun içinde canlanacakmış gibi geldi bir an, korktuğunu anladı. "Tabansız sen de" diye azarladı kendi kendini, "Korkuyorsan bırak!" Yapmak istediği çılgınca bir işti. Ama zaten ömrü çılgınlıklarla geçmemiş miydi? Peki, duyduğu şu ürkütücü his ne? Yenmesi lâzım. Korkusunu hiç değilse içine atması lâzım. Yoksa eli ayağı dolaşır, herşey berbat olur.

Korkusunu iradesinin kıskacına boğdu. Çırayı gözüne kestirdiği bir bodruma demir mazgaldan içeri fırlattı. Delice çarpan kalbini eliyle yoklaya yoklaya uzaklaştı. Bir çıra daha kaptı, gitti, bir başka bodruma fırlattı.

Bu iş olmuştu. Umduğundan da kolay olmuştu. Fakat asıl iş bundan sonra başlıyordu. Acele etmeden eski arkadaşının nöbet beklediği yere doğru yürüdü. Az sonra karşısında bulunuyordu.

"Benim" dedi alçak sesle, "Mengüç, hâlâ nöbette misin?"

"Olmamam lâzım, doğrusunu istersen."

"Eee!"

"Nöbet değişmeye gelmediklerinden mecburî bekliyorum. Şeytan götüresiceler, zıbardılar mı bir daha kalkmak nedir bilmezler."

"Peki de sabahın ipini nöbette mi çekeceksin? Sana bir iyilik edeyim istersen."

"Ne gibi?"

"Nöbeti teslim alayım. Ne olsa arkadaşız."

Çığlıklara döndüler. Sokağın derinliklerinde koşuşmalar vardı. Kırmızı bir aydınlık yayılmaya başlamıştı.

"Ne oluyor yahu, basıldık mı?"

"Galiba yangın çıktı. Baksana şu kızıllığa!"

Soğukkanlılığına şaştı. Oysa çırayı bodruma fırlatır-

156    :   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

ken bir an tıkanıp kalacağını sanmıştı. Demek, mühim olan birinci hareketti. Şimdi hiç korkmuyordu.

"Gidelim mi?" diye sordu lâf olsun gibilerden.

"Ben buradan ayrılamam arkadaş, istersen sen git."

"İyi, sonra döner, olanı biteni anlatırım."

Uzaklaşacakmış gibi yaptı. Birden hızla döndü. Eski arkadaşına göstermeden çektiği kılıcın tersini başına indirdi.

"Kusura bakma ahbap, işim acele."

Ceplerini yokladı. Anahtarları bulacağını umuyordu. Birden kapının gıcırdamaya başladığını gördü. Şaşırdı önce, ama hemen toparlandı. Herhalde zindancı içerde kalıyordu. Daha önce nasıl olmuş da düşünememişti? "Aksiliğe bak!" Arkadaşının baygın gövdesini saklayacak vakit bile yoktu. Uzun boylu düşünmedi. Açılan kapıya doğru attı kendini.

"Hey dur!"

Kılıcını gırtlağına dayadı. Bir omuz darbesiyle kapadı kapıyı.

"Kes sesini ihtiyar keçi! Hemen esirleri serbest bırak."

İhtiyar zindancının meşale tutan eli titriyordu.

"Basıldık ha!"

"Hem de zorlu basıldınız. Selçuklular kaleyi ele geçirdiler. Bakma Bizanslılar gibi giyindiğime, aslında bir Selçukluyum."

Son kelime o kadar hoşuna gitti ki, tekrarlamaktan kendini alamadı:

"Bir Selçukluyum, evet, canından olmak istemiyorsan kapıyı aç! Hey, dur bakalım! Nasıl oldu da benim dili konuşuyorsun?"

"Be... ben," diye kekeledi zindancı, "Şeey... Ermeni-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı  ıj  157

yim. Sizinkilerle çok beraber oldum. Ya, sizden sayılırım, yiğidim, canımı bağışlarsın değil mi?"

"Acele edersen evet."

"Gel peşimden."

Kaç basamak indiklerine dikkat bile etmedi Mengüç, kalbi yine zorlu tık-taklarda vuruyordu. Ama bu sefer korkudan olmadığına emindi. İyi bir iş yapmanın sevinci doluydu.

Demir mazgaldan bir kapıya sokuldular.

"İşte" dedi zindancı, "Arkadaşların burada. Unutma, canımı bağışlayacağına söz verdin."

"Hadi aç!"

Çıranın kıvrılan alevleri perişan yüzlerde yalpalıyordu. Çoğu uyanmış, parmaklığın önüne birikmişti. Mengüç bir tanıdık çehre aradıysa da bulamadı. Sıska arkadaşı ihtimal, uyuyordu.

"Toparlanın" dedi, "Sizlerden biriyim. Kurtarmaya geldim. Şu anda kale yanıyor. Kargaşalıktan yararlanıp kaçacaksınız."

Yaşlı bir cengâver kıracakmış gibi sıktı demir parmaklıkları.

"Bütün bu işleri tek başına başarmadın ya."

"Başarılmış birşey yok henüz, birlikte başarmaya çalışacağız. Doğruca ana kapıya koşacağız. Orada bir cami var, şimdi Bizanslılar ahır olarak kullanıyorlar."

"Köpek soyları!"

"Köpeklere iftira etmekten vazgeç, atları alırsak işimiz kolaylaşır. Hadi zindancıbaşı, aç dedim şu kapıyı, eğleşme!"

Adam son duydukları yüzünden tereddüde düşmüştü. Bir baskın olmadığını, sadece yangın çıktığını anlamıştı. Gözlerini kırpıştırarak Mengüç'e bakıyordu.

158

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Kılıcıyla dürttü:

"Aç dedik be!"

Bütün mukavemeti bu dürtüklemekle eridi. Anahtarı kilide soktu, çevirdi. Üstüne abanan insan selinin altında kaldı birden. Nefesi sıkıştı.

"Kurtarın" diye inledi.

Fakat kimsenin onunla uğraşacak hali yoktu. Men-güç'ün peşinde delicesine merdivenleri çıktılar, kendilerini gecenin koynuna fırlattılar.

Kızıllık artmış, yangının o ürpertici hışırtısı çığlıkları bile bastırarak bütün havaya hakim olmuştu.

"Bu taraftan" diye bağırdı Mengüç, "Beni takip edin."

İlk girdikleri yatakhanede kimseler yoktu. Plân şimdilik tıkırında işliyordu. Mengüç:

"Silâha benzer ne bulursanız alın!"

İkinci yatakhanede hasta bir asker vardı yalnız. Ya olanın bitenin farkında değildi. Veya aldırmıyordu. Canına ilişmediler. Yeterince silâhları olmuştu. Ana kapıya aktılar. Mümkün olduğu kadar ara sokakları tercih ediyorlardı. Karşılarına çıkan olmadı. Ne kadar asker varsa yangın söndürmeye koşmuştu. Etrafa dikkat edecek halleri yoktu.

Mengüç şaşırmış, kalmıştı. Doğrusu, işin bu kadar kolay olacağını ummuyordu. Âdeta üzüldü.

"Birkaçınız kapıyı açın!"

Atları dışarı çektiler. Hemen her birine ikişer at düşüyordu.

"Boşta kalan hayvanları yedeğinize alın!"

Böylece düşmanları yaya bırakmak ve rahat rahat kaçmak mümkün olacaktı. Kapı önünde ufak bir çatışma Çıktı. Ne olursa olsun kapıdan ayrılmamak için emir almış olacaklar ki, dört nöbetçi yerli yerinde kalmıştı. Şaş-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        159

kınlıkları geçince karşı koymaya yeltendiler, ama kısa zaman içinde safdışı bırakıldılar. Kapı ardına kadar açıldı.

"Dörtnal ileriii!"

Onlar kurtuluşun mutluluğuna uçarken, Bizanslılar yeni yeni işin farkına varıyor, arkalarından küfürle karışık böğürmeler geliyordu.

Mengüç zevkten bunalma reddesinde bir kahkaha zikzağı saldı. Hüsranla noktalanan beşeri aşkın süratle bir başka yöne kaydığını, insanlara yardım etmenin mutluluğuyla, Anadolu'yu ebedî yurt edinme arzusunun dakika dakika aşka dönüştüğünü sezinledi. Dolu dizgin at süren kalabalığa sevgisinin ılıklığını serpti.

"Arkadaşlar" dedi heyecandan kısılan sesiyle. "Dostlarım!"

Sevdi bu kelimeyi, sıcaklığına tutundu.

"Dostlarım!"

Pekiştirdi sonra:

"Kardeşlerim!"

Derinleştirdi:

"Dindaşlarım!"

Uyandı. Bunu söylemek için erkendi vakit, içten içe belki, ama formalite olarak Müslüman olmadığını hatırlamıştı. Bunlardan birine nasıl Müslüman olunacağını sormak istedi bir an. Sonra vazgeçti. Tereddüde düşebilirdi. Biraz daha beklemeliydi. Az biraz.

Bizanslıların hırıltılı küfürleri duyulmaz olmuştu. Bir baykuş, kaçaklara sesiyle yol arkadaşlığı ediyordu.

160        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

YEDİNCİ BÖLÜM

Kös sesleri... Boru sesleri... İnsan sesleri...

Çınlıyor... Çağlıyor... Sonra bir anda kesiliyor.

Sükût. Derin, manâlı bir sükût. Halifenin elçileri Selçuklu ordugâhına giriyor. Başlarında İbni Mühelban. Görevinin heybetini kavuğuna sarmış, zeki bakışlı gözlerinin içinde zafer öncesinin kıvılcımı, yüzünde Arabistan güneşinin kavurucu şenliği... Yaklaştı, yaklaştı.

Sultan Alpaslan selvi boyunun gölgesini güneşin yolunda serpmiş, kolları göğsünün üstünde, dudaklarında inceden ince bir tebessüm.

"Gel dinimin ulu kişisi, hilâfet makamının gözdesi. Peygamber diyarının mânâ yükünü şerefle taşıyan karındaşım, gel! Âdem Baba ile Havva Anadan beri öz karındaşım, din kardaşım, gel!"

Heybetli bir gürleyiş... Tekbir sesleri: "Allahuekber... Allahuekber..." Gürleyişin ortasında iki memnun insan. Sultan Alpaslan ve Halifenin elçisi İbni Mühelban. Gönülden kucaklaşmanın kaynaştırdığı iki ruh insan!

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   ~1  161

"Sultanım! Halife Hazretlerinin selâmlarıyla birlikte engin dualarını getirdim. Harman yerinin arpa taneleri kadar çokluk olduklarını haber aldığımız küffar ordusunu hilâlin rüzgârında savrulur göreceklerinden eminler. Halife Hazretleri her tarafa haberler salmış, bütün İslâm âlemi her Cuma, camilerinde zaferiniz için dua edecekler. Arkamdan beş bin mızraklı asker getirdim. Bunlar dinleri için cihada çıkmış gönüllü kardeşlerinizdir. Din aşkıyla çölleri dize getirerek, cihad aşkıyla sarp kayaları aşarak, her türlü mihneti, meşakkati çekmeye razı olarak geldiler. Bütün İslâm beldelerinin aynı iştiyakla dolu dolu olduklarından zerre şüphe yok. Ne var ki, çok mahdut imkânlarımız onları iaşe etmemizi önlüyor. Ey Müslüman milletin çekilmiş kılıcı! Ey din-i mübin uğruna canından geçen yiğitlerin serdarı! Ey göğsünde imanı coşan, Peygamber bayrağını Anadolu içlerinde dalgalandırmaya koşan, ey Allah huzurunda âciz, küffar önünde heybetli Sultanım! Cihad-ı mukaddesin mübarek olsun."

Cümlelerin alevinde yalımlanan yürekler yine heyecanla çağlamaya durdu: "Allahu ekber, Allahu ekber, Lâilahe illallahü vallahu ekber, Allahu ekber velillâhi'l-hamd."

"Kazanılmış bir şeref varsa askerimize aittir. Kazanılacak bir zafer varsa yine askerimize aittir. Kaybetmişsek eğer, yahut bundan sonra kaybedersek tamamıyla bizim acziyetimizin ifadesi olacak. Ey Peygamberimin mübarek ayağını bastığı topraklardan gelen, Peygamberimin Halifesini temsil eden ulu kişi, Hak Teâlâ şahittir ki, bütün marifetimiz yine Hak Teâlânın üzerimize tevdi ettiği serdarlık emanetini, sultanlık vazifesini İslâm hukukuna ve askerlik tarihimize yaraşır tarzda ifaya çalışıyoruz. Şu gördüğünüz iman ordusunun her ferdi bizden kat be kat değer-

162        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

li. Medihlerinizi onlar adına kabul ediyoruz ve yine onlar adına zatınızda Halife Hazretlerini, onun da zatında bütün İslâm âlemini selâmlıyoruz. Otağıma teşrif ediniz, kumandanlarımızla söyleşelim."

Murat Suyunun ince kolu yellim yellim akıyordu. Güneşin altın parıltıları düşmüştü kıvrımlarına, yıkanıyor gibiydi. Suların öte yakasında bir konak ilerde Diyojen'in ordugâhı tahkimata geçmişti. Siluetler iç içe yuvarlanıyordu.

Sultan Alpaslan çadırının önünde bir an durdu:

"İşte haçın çocukları" diye gösterdi İbni Mühelban'a, "Oradalar! Yerleşiyorlar. Hilâlin çocukları da işte, burada! Onlar kalabalıklar, evet; kalabalıklar ama, mağrurlar. Gurur yanlışların giriş kapısıdır. Romen Diyojen şimdiye kadar hata yapageldi. Azlığız, ama birliğiz. Birlikten doğan kuvvetle gururdan doğan şirretliği ezeceğiz. İmparator şimdiye kadar kendini yenemedi, hep gururuna yenildi. Etrafındaki insan kalabalığının muharebede işe yaramayacağı gerçeğinden gafil. Bu gafleti bize Allah'ın izniyle zafer kazandıracak."                                              v

Otağa girdiler. İbni Mühelban şaşırarak durakladı. "Burası bir sultana ait olamaz" diye geçirdi içinden. "Alelade bir askerin çadırı." Fakat belli ki Alpaslan'ın. Otağın orta direğinde enli kılıcı asılı. Kılıcın kınında yazılar. Bir yıl kadar önce Halife Hazretleri armağan olarak göndermişti, çok iyi hatırlıyor. Kıbleye doğru serilmiş koyun postundan bir seccade, köşe boylarında gösterişsiz minderler. Zemin, bir Türkmenin özenle dokuduğu kilimlerle kaplanmış. Dip tarafta bir sandık, üstünde zırh ve birkaç kalkan.

"Hayretini adımlarının altında ezmeye çalış ey İbni Mühelban! Gördüklerin hakikatin ta kendisi. Ne bulaca-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   ['.J  163

ğını sanıyordun ya? Altın simli sedirler, hazine sandıkları, şatafatlı halılar, nadide el işlemeleri, belki otağın altın direğini görmek; som altından bir taht, som altından topuz, yakut ve zümrüt işlemeli bir âsâ, gümüş takunyalar, sağ tarafta kuştüyü bir yatak, başucunda gözalıcı elbiseler... Bunları mı görmeyi arzuluyordun? İşte görüyorsun, Müslümanların serdarı ile onun herhangi bir askeri arasında yaşama farkı yok. Hazret-i Peygamber Aleyhisselâm da böyle yaşamamış mı, Hazret-i Ebu Bekir, Hazret-i Ömer... Şatafatlı, gösterişli mi giyinmişler, gösterişli mi hayat sürmüşler? Karşısındaki bir sultan, evet, ama Müslüman bir sultan. Hazret-i Peygambere ümmet olmayı dünyanın hazinelerine değişmeyen bir sultanın önün-desin."

İkram edilen mindere bağdaş kurdu. İçinde yankılanan duygular yüzünü çevreleyen akı bol sakalın tellerine bile sindi. Gülümsedi.

"Sultanım! Ziynetten ve şatafattan tiksindiğinizi bil-mişliğimiz vardı, lâkin gördüklerimi hazmetmede yine güçlük çektim. Bir yoksul çadırına yanlışlıkla girdiğimizi sandım."

Çadırın orta direğinde asılı kılıcı işmarladı:

"Halife Hazretlerinin hediyesini görmeseydim kolay inanamayacaktım. Yine de meraktayım. Bu çadırın neresinde yatıyorsunuz?"

"Pösteki var ya, hem ibadete, hem uyumaya yetiyor. Zaten uyku nedir ki! Kaybedilmiş zaman. Çalışabilmek için yine de elzem. Gecede iki üç saat yetiyor. Fazlası bizim durumumuzda olanlar için zaman kaybı sayılır."

Kumandanların oturmasını bekledikten sonra onlardan kendilerini tanıtmalarını istedi. Sağ başta oturan kartal bakışlı yiğit:

164  ?   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Savtekin" diye adını söyledi.

Yanında oturan sert çehreli, tok sesli yiğit:

"Afşin" dedi.

Öbürü:

"Gevherayın."

"Tarangoğlu."

"Ahmed Şah."

"Dilmaçoğlu."

"Artuk."

"Tutibey."

"Hepsi Anadolu gazalarında pişmiş, sürekli cenklerde tecrübe sahibi olmuş serdarlar" dedi Alpaslan, "Çeşitli yerlerde Bizans askerlerine şamar üstüne şamar indirmiş gaziler. Kendileri için hiçbir şey istemeyen, fakat dindaşlarının rahatı, huzuru için Anadolu'yu isteyen yiğitler. Tek başlarına birer ordunun başında kahredici bir kasırga. Allah'ın lütfuyla Diyojen'i bitirelim: varır, bunlarla dünyanın öbür bucağına hamd sancağını dikeriz: Dünya ancak İslâm adaletinin engin müsamahasında huzur bulur. Milletlere bu adaleti taşımak vazifesinin yüce şerefi hepimize yeter. Şatafatlı yaşamaktan niçin şeref arayalım?"

İbni Mühelban haşmetli kavuğunu ileri geri sallayarak söylenenlere iştirak ediyordu. Bu sonsuz ruh hamlesini Alpaslan'da ve ordusunda hakim görmek elçiyi son derece duygulandırmış, gözlerinin imbatında nemli bulutlar toplamıştı.

"Mânâ yapınızın kuvveti maddî kuvvetinizin eksiğini giderecek şiddette; ruh coşkunluğunuz, sevk maharetinizle birleşince, küffar üstüne Allah'ın Kahhar ismini ta-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D  165

şıyacaksınız. Şimdi bütün kalbimle iman ettim ki, bu zafer sizden başkasının olmayacaktır. Amma bir husus var: Halife Hazretleri cenkten önce sizin tarafınızda Diyojen'e bir sulh teklifi götürülmesini ister. Belki muharebeden cayar da kan dökülmesinin böylece önüne geçilmiş olur."

"Halife Hazretlerinin arzusu bizim dahi arzumuz. Gerçi İmparatora defalarca sulh teklifleri götürdük, hepsini reddetti. Son bir deneme yapmakla birşey kaybetmeyiz nasıl olsa. Bu vazifeyi sizden rica ediyorum. Belki Halife Hazretlerinin elçisi, gururdan körleşen İmparatorun gözünü açabilir."

"Memnuniyetle kabul ediyorum. Ancak kafilemde İmparatorun dilini konuşan kimse yok. Nasıl anlaşacağız?"

"Çok kolay. Yanınıza Savtekin'i katacağım. İmparator haddini tecavüze yeltenirse lüzumlu cevabı o verir."

"Ne vakit yola çıkalım?"

"Yorgunsunuz diye hemen diyemiyorum, dinlenin, yarın sabah yola çıkarsınız."

"Yarına çok var. Biz uzun yoldan geldik, ama sizi görünce yorgunluklarımız bitti. Derhal gitmemizde umarım bir mahzur yoktur."

Koynundan çıkardığı Halifenin mektubunu öptü, başına koydu, Alpaslan'a uzattı.

"Gelir gelmez yapmam gereken şeyi ancak hatırlayabildim Sultanım. Halife Hazretlerinin nâmesidir. Cevap olarak inşallah zafer haberinizi götürürüm. Acaba atlarımızı hazırlatabilir misiniz? Savtekin kardeşimiz de hazırlar mı?"

"Hazır mısın Savtekin?"

Fırladı kalktı:

166   -    Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı       '

"İstediğiniz an yola çıkabilirim Sultanım. Gidip atlara bakayım."

İbni Mühelban Savtekin'i göstererek:

"Bunlar her zaman herşeye hazır mı?"

"Her an" dedi Alpaslan, "Ölüm dahil herşeye hazır."

Alpaslan, elçi kafilesini Bizans karargâhına uğurladıktan sonra otağına döndü. Bir süre tek başına düşündü. Yüklendiği sorumluluğun haşmeti böyle yalnız kaldığı sıralarda omuzlarını çökertiyordu. Yalnız ailesinin, yalnız kavminin, yalnız soyunun değil, bütün Müslümanların yükünü taşıyordu. Onların şereflerini temsil ediyordu. Anadolu'yu İslâmlaştırmak demek, dünyaya açılan kapının eşiğini geçmek demekti. Arabistan'dan yükselen hidayet güneşinin dünyayı kucaklaması demekti. "Allah'ım! Bu yüce vazifeyi ben âciz kuluna vedin. İfa edebilmem için yardımını esirgeme. Halis niyetim, coşkun imanım, mensup olmakla övündüğüm dinim hakkı için medet!" Bizans İmparatorunun dört yüz bine yakın olduğunu haber aldığı kuvveti, yeni silâhları küçümsenecek gibi değildi. Şüphesiz, Romen Diyojen de iyi bir kumandandı. Ümit kapısı, ordunun çeşitli kavimlerden oluşmasıydı. Aralarına soktuğu casuslar, Türk unsurları için her çareye baş vuruyorlardı. Ama hesabını onların iltihakına göre yapamazdı. Mutlak ölçüler kullanması lâzımdı. Muharebenin ne kadar kanlı olacağı şimdiden belli, kuvvetler arasındaki fark ürkütücü; fakat durum ümitsiz değildi. Ustaca tertiplenecek bir muharebe plânı aksaksız uygulandığı takdirde iyi neticeler doğabilirdi. Askerin kararlı hali çok şey değiştirebilirdi. Gaye birliği, inanç birliği bütün maniaları aşabilirdi. Aşacaktı. Başka türlüsünü düşünemiyor-du: "Ya topyekûn ölüm, yahut zafer! Üçüncü bir şık mevcut değil."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

167

Kumandanların toplanmasını emretti. Onlar gelinceye kadar Halifenin mektubunu okudu.

"Sultan oğlum. Gaza yolunun ecri büyüktür. Sen ki İslâm sancağını Rûm memâlikine dikmektesin, Cenab-ı Hak elbette muradına ulaştırsa gerektir. Dört yana nâmeler gönderdim. Cuma günleri ve her gün bütün Müslümanlar, muzafferiyetin için büyük Allah'a el açıyorlar. Diyorlar ki: Allah'ım İslâmm sancaklarını yükselt ve hayatlarını Sana kulluk için esirgemeyen mücahitlerini yalnız bırakma! Yâ Rabbî, Alpaslan'ı küffara muzaffer kıl ve askerlerini meleklerinle kuvvetlendir. Zira onlar Senin rızanı kazanmak için varlıklarını, canlarını ve herşeylerini fedadan sakınmıyorlar. Onlar Senin yolunda, dinini yüceltmek için nasıl cihad ediyorlarsa, Sen de onları koru ve düşmanlarını Kahhar ism-i Celâlinle kahret. Şahsî dualarımız dahi seninledir. Agâh ol kim, Yüce Mevlâ kendine gönülden bağlananları boynu bükük komaz. İnşaallah zafer müjdeni bekliyorum."

Halifenin mektubunu kumandanlarına da okudu. Sonra muharebe plânları üstünde çalıştılar. Sultan doğrudan bir meydan muharebesi vermektense, bu pozisyonda çevirme hareketine girişilmesini teklif etti. Merkez çekilir gibi yapacak, Bizans ordusunu üzerine çekecekti. Ardından sağ ve sol cenahlar birleşince İmparator kıskacın ortasında kalacaktı.

"Yalnız" diye devam etti, "Bizans merkezi bizim merkeze çok şiddetli yüklenirse bozgun ihtimalimiz var, o takdirde sağ cenah merkezin imdadına koşacak."

Bir zaman sustu. Bakışlarından kısa bir tereddüt geldi geçti.

"Hoy'da iken yaptığım konuşmayı hatırlıyor musu-

168  ü   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

nuz? Söyle Ahmed Han, sen hatırlıyor musun? Oğlumuz Melikşah hakkında söylediklerimiz..."

"Evet Sultanım, bugünkü gibi hatırımda. Allah göstermesin, siz sultanımız şey olursanız... Yani şey..."

"Kekeleme Ahmed Şah... Ben ölürsem... Devam et."

"Siz şey olursanız Sultanım, Allah geçinden versin, oğlunuz Melikşah'ı yerinize... Yerinize..."

Genzine tıkanan şeyi çıkarmak için öksürdü, olmadı, yutkundu, gene olmadı. Büyümüş gözlerle Alpaslan'a ba-kakaldı öylece. Sözünü bitiremedi. "Yerinize Melikşah'ı sultan yapıp tâbi olacağız" diyemedi. Düşünmek bile istemediği şeyi ağzıyla nasıl söylesin? Melikşah'm iyi bir sultan olabileceğine inanmadığından değil. Pekâlâ babası kadar iyi bir sultan olabilir. Ama Alpaslan'a öylesine bağlanmış ki, öylesine alışmış ki ona o ölse dünya batacak gibi geliyor, o ölse her taraf kahredici bir zelzelenin cenderesinde yıkılacak gibi geliyor.

"Bre Ahmed Şah! Yüreğinin yufkalığından katı hakikatleri söylemez oldun. Bilirim, ölümümüzü düşünmek istemezsin. Velâkin senin için olduğu kadar benim için de ölüm haktır. Dileğim, oğlumuz Melikşah'ı yerimize geçirip ona ittiba etmeniz. Bize gösterdiğiniz sevgiyi, sadâkati ona da göstermeniz. Bize olduğunuz gibi ona dahi delil olmanız, ışık olmanız, rehber olmanız. Şimdi silâh arkadaşlarım, bir diyeceğim daha var. Eğer Romen Diyojen sulh talebimizi geri çevirirse muharebe mukadderdir. Bu muharebe diğerlerine benzemeyecek. Çok daha kanlı, çok daha insafsız. O gün bizim için, yani bütün Müslümanlar için büyük kader günüdür. Bakın, bütün samimiyetimle açıkça söylüyorum. Birinizden biriniz muharebe etmek istemeyebilir. Şimdiden gitmekte serbesttir."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D  169

Bakışlar birden sivrileşti. Memnuniyetsizliğin kara pençesi çehreleri kavradı, sıktı.

"Ne gördünüz?" diye bağırdı Afşin. "Şimdiye kadar muharebe meydanında isteksizlik mi ettim ki böyle yüreğimi paralayan sözleri Sultanımın ağzından işitme bedbahtlığını tadıyorum. Ne olaydı da bu sözleri duymaz olaydım."

Hızla yürüdü, gitti, Alpaslan'ın tam önüne çaktı kendini:

"Ey Sultan! Afşin seni memnun etmek için dövüşmüyor. Afşin aileni memnun etmek için de dövüşmüyor; servet toplamak için, şöhret yapmak için ise, şimdiye kadar ne kılını kıpırdattı, ne bundan sonra kıpırdatır. Afşin'in muharebesi dininin düşmanlarına karşı. Hey Sultan! Bu muharebeye sen istiyorsun diye katılmıyorum. Cenab-ı Allah cengi üzerimize farz kıldı diye, bu yolda rütbelerin en yücesi şehadet var diye, sevapların ulusu gazilik var diye, din uğruna ölmek ölümlerin en asili diye katılıyorum."

Bu sözler bir sultana söylenecek cinsten değildi belki, Afşin oldukça ileri gitmişti. Kendisi de farkında idi, ama umursadığı yoktu. Nefsi için değil, dâvası için konuşmuştu. Gerekirse yine konuşurdu.

Herkes baş sallamış, Afşin ne söyledi ise tavırlarıyla, hareketleriyle katıldıklarını belirtmişlerdi. Alpaslan'ın kızmasını beklediler. Fakat tam tersi oldu. Kendisine at hediye edilen bir Selçuklu çocuğu kadar sevinçli yerinden fırladı, Afşin'e sarıldı.

"Karındaşım Afşin" dedi, "Bana benden yakın silâhdaşım Afşin! Kırdımsa affet! İstedim ki kendimizi bütünüyle muharebeye adayalım, istedim ki gözü arkada kalanlar olmasın."

170

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Afşin, Sultanın kollarından sıyrıldı, kendini ayaklarına attı.

"Sultan! Allah'ımın Kahhar ismi üstümden eksik olmasın, şayet bütün söylediklerim içimden kopup gelme-diyse... Şayet nefsimi, hevesimi karıştırdıysam... Yine ileri gittim, biliyorum, niyetimin halisane oluşuna verin. Biz, hepimiz aynı yolun yolcusu değil miyiz, kendimizi tanıdığımız kadar arkadaşlarımızı da tanımak lâzım gelmez mi? Biz Bizans melikinden perva edip yüreğimizi korkuya teslim edeceklerden miyiz? Arkamızda bıraktıklarımız olabilir. Hatunlarımız, çocuklarımız, analarımız... Kâffesi yüce Allah'ıma emanet! O esirger ve bağışlar. Bizim burada düşünmemiz gereken şey muharebeyi kazanmak olmalı."

Ağlıyordu. Anadolu kartalı ağlıyordu. İlk defa Afşin'i ağlarken görüyorlardı. Alpaslan bir yandan memnun, bir yandan üzgün. Verilen cevap tedirginliklerini kökten silmiş, götürmüş, ama Afşin'in ağlaması biraz sözlerinin ağır gelmesinden. Bu yiğitler muharebe meydanından terakki etmeyi hafsalalarına sığdıramamakta yerden göğe kadar haklılar. Şimdiye kadar hiç olmamış birşeyi ileri sürmenin âlemi var mıydı?

Kollarından tuttu, kaldırdı, göğsüne yasladı.

"Kalk yiğitler yiğidi, kalk büyük serdarım, karındaşım kalk! Yersiz kaçan sözlerim yüreğini dilhûn etti, anladım. Bebekliğinden beri gözyaşı dökmeyi unutan çocukluk arkadaşım! Senin coşkun imanın sultanlık lâkabımı ezdi, söndürdü."

Yanıbaşma mindere oturttu. Hepsine birden:

"Her ne kadar bazı şeyler acı da olsa, hattâ söyleyene dinleyenden çok daha acı gelse bile söylememiş olmaz. Gördük ki din uğruna baş vermede bizim kadar kararlısı-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        171

Bakışlar birden sivrileşti. Memnuniyetsizliğin kara pençesi çehreleri kavradı, sıktı.

"Ne gördünüz?" diye bağırdı Afşin. "Şimdiye kadar muharebe meydanında isteksizlik mi ettim ki böyle yüreğimi paralayan sözleri Sultanımın ağzından işitme bedbahtlığını tadıyorum. Ne olaydı da bu sözleri duymaz olaydım."

Hızla yürüdü, gitti, Alpaslan'ın tam önüne çaktı kendini:

"Ey Sultan! Afşin seni memnun etmek için dövüşmüyor. Afşin aileni memnun etmek için de dövüşmüyor; servet toplamak için, şöhret yapmak için ise, şimdiye kadar ne kılını kıpırdattı, ne bundan sonra kıpırdatır. Afşin'in muharebesi dininin düşmanlarına karşı. Hey Sultan! Bu muharebeye sen istiyorsun diye katılmıyorum. Cenab-ı Allah cengi üzerimize farz kıldı diye, bu yolda rütbelerin en yücesi şehadet var diye, sevapların ulusu gazilik var diye, din uğruna ölmek ölümlerin en asili diye katılıyorum."

Bu sözler bir sultana söylenecek cinsten değildi belki, Afşin oldukça ileri gitmişti. Kendisi de farkında idi, ama umursadığı yoktu. Nefsi için değil, dâvası için konuşmuştu. Gerekirse yine konuşurdu.

Herkes baş sallamış, Afşin ne söyledi ise tavırlarıyla, hareketleriyle katıldıklarını belirtmişlerdi. Alpaslan'ın kızmasını beklediler. Fakat tam tersi oldu. Kendisine at hediye edilen bir Selçuklu çocuğu kadar sevinçli yerinden fırladı, Afşin'e sarıldı.

"Karındaşım Afşin" dedi, "Bana benden yakın silâhdaşım Afşin! Kırdımsa affet! İstedim ki kendimizi bütünüyle muharebeye adayalım, istedim ki gözü arkada kalanlar olmasın."

170        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Afşin, Sultanın kollarından sıyrıldı, kendini ayaklarına attı.

"Sultan! Allah'ımın Kahhar ismi üstümden eksik olmasın, şayet bütün söylediklerim içimden kopup gelme-diyse... Şayet nefsimi, hevesimi karıştırdıysam... Yine ileri gittim, biliyorum, niyetimin halisane oluşuna verin. Biz, hepimiz aynı yolun yolcusu değil miyiz, kendimizi tanıdığımız kadar arkadaşlarımızı da tanımak lâzım gelmez mi? Biz Bizans melikinden perva edip yüreğimizi korkuya teslim edeceklerden miyiz? Arkamızda bıraktıklarımız olabilir. Hatunlarımız, çocuklarımız, analarımız... Kâffesi yüce Allah'ıma emanet! O esirger ve bağışlar. Bizim burada düşünmemiz gereken şey muharebeyi kazanmak olmalı."

Ağlıyordu. Anadolu kartalı ağlıyordu. İlk defa Afşin'i ağlarken görüyorlardı. Alpaslan bir yandan memnun, bir yandan üzgün. Verilen cevap tedirginliklerini kökten silmiş, götürmüş, ama Afşin'in ağlaması biraz sözlerinin ağır gelmesinden. Bu yiğitler muharebe meydanından terakki etmeyi hafsalalarına sığdıramamakta yerden göğe kadar haklılar. Şimdiye kadar hiç olmamış birşeyi ileri sürmenin âlemi var mıydı?

Kollarından tuttu, kaldırdı, göğsüne yasladı. "Kalk yiğitler yiğidi, kalk büyük serdarım, karındaşım kalk! Yersiz kaçan sözlerim yüreğini dilhûn etti, anladım. Bebekliğinden beri gözyaşı dökmeyi unutan çocukluk arkadaşım! Senin coşkun imanın sultanlık lâkabımı ezdi, söndürdü."

Yanıbaşma mindere oturttu. Hepsine birden: "Her ne kadar bazı şeyler acı da olsa, hattâ söyleyene dinleyenden çok daha acı gelse bile söylememiş olmaz. Gördük ki din uğruna baş vermede bizim kadar kararhsı-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı  D  171

nız. Başka söyleyeceğim birşey yok. Allahü Zülcelâl hemen hepimizin muini olsun. Elçilerimizin dönüşünü bekleyeceğiz. Kuvvetlerinizin başında bulunun. Askerlerinize maneviyat verin. Günü gelince elbet küffarın haddini bildireceğiz. Sizi kırdım, hakkınızı helâl edin."

Tek tek hepsini kucakladıktan sonra gönderdi. Kılıcının yanına astığı Kur'ân'ı kabından çıkardı, koyun postundan seccadesine dizüstü oturdu. Okumaya başladı.

İlâhî nağmeler dalgalar halinde çadırı doldurdu, dışarı taştı, bir ağacın altında fısıldaşan iki insanı sardı, başlarını kaldırdılar.

"Sultan" dedi yaşlı olanı, "Kur'ân okuyor."

"Abdurrahman Bey, beni ne zaman görüştüreceksin onunla?"

"Sabırlı ol Mengüç, senden bahsettim, Malazgirt Kale-sindeki esirleri nasıl kaçırttığını, nasıl yangın çıkarttığını anlattım. Yangın haberine biraz üzüldü."

"Niye ki?"

"Niye olacak, yakında nasılsa Malazgirt elimize geçmeyecek mi? Zararı biraz da bize vermiş sayılırsın." Sıcak sıcak güldü.

"Aldırma, yaptığın işi değme yiğitler yapamaz. Oysa sen benim gözümde bir çocuksun."

"Yirminci baharımı tokmaklıyorum."

Daldı gözleri, derin derin nefes aldı, ciğerlerini hava ile, yalnız hava ile değil, evlât kokusuyla doldurdu.

"Yirminci bahar" diye mırıldandı.

Oğlu yaşıyorsa bu yaşta olmalıydı şimdi. Kimbilir nerede, ne şartlar altında? Uzlar onu çaldığından beri ne gelişmiş, serpilmiştir. Yaşıyorsa eğer... Şu muharebe bit-

172

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

sin, Allah'ın izniyle kazanılsın, yola düşecek. Gerekirse dünyanın öbür ucuna kadar. Oğlunu sora sora, araya araya...

"Daldın Abdurrahman Bey..."

"Daldım ya Mengüç, nasıl dalmam. Evlâdımı beş yaşında bırakmıştım, şimdi sağsa senin yaşındadır. Adı Te-kin'di."

"Tekin mi?"

"Niye şaştın, yoksa duymuşluğun olmuş mu?" Düşündü. Hayır, böyle birini hiç tanımamıştı. Ama bu isim... Bu ismi yine de bir yerlerden hatırlar gibiydi. Silik bir iz, çok silik. Birşeyler beliriyor gözlerinin önünde, ama hemen kayboluyordu.

"Yok" dedi, 'Tanımıyorum."

"Dersimize devam edelim istersen. Fazla vakit yok. Muharebe yakında olacak. Tam bir Müslüman olarak katılmak istiyorsan Kur'ân okumasını da öğren."

"Her harfin telâffuzu ayrı bir huzurla dolduruyor içimi, yeniden doğuyorum, yaşamanın zevkine varıyorum. Günahlarımın ıztırabı bir heyülâ gibi karşıma dikiliyor zaman zaman, eziliyorum; Müslüman oldum diye haykıracağım geliyor."

Abdurrahman Bey delikanlının elini okşadı. Tepelerin ardına doğru yuvarlanan güneşe gülümsedi:

"Haykır delikanlı" dedi, "Haykır! Müslüman olmaktan daha güzel ne olabilir? Müslümanım demekten daha tatlı, daha coşturucu ne var? Bu yol yolların en doğrusudur. Bu yol bütün beşeriyetin huzuruna, refahına, selâmetine gider, bu yol hem dünya saadetinin anahtarını verir, hem cennetin ılık iklimine çıkar. Sen bu yola girdin, azimle yürü, Allah'ın iyi bir kulu, Peygamberinin iyi bir ümmeti

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   j  173

ol! Dünya, iman diye, irfan, fazilet, ahlâk diye nesi var nesi yoksa hepsini Hazret-i Peygambere borçludur. O fazilet timsalini rehber edinenlere mutlak kurtuluş var."

"Geçmişteki günahlarım..."

"O günahları işlerken Müslüman değildin ki. Hem töv-be-i nasuh üzre tövbe etmedin miydi? Cenab-ı Allah affı sevendir. Yeter ki sen tövbene sâdık kal, bundan sonra ömrünü iyiyi, güzeli işlemeye hasret. Yardımsever ol, ibadetlerini ihmal etme. Bak şu güneşin ışıklı mızrakları altında delik deşik olan Murat suyuna, bak şırıltılanyla nasıl zikrediyor? Bak şu yaprakların hışırtısına! Aç kulaklarını, rüzgârın 'Hû' çekişini dinle..."

"Duyuyorum, şimdiye kadar duyduklarıma hiç benzemeyen bazı sesler duyuyorum."

"Kuşların cıvıltısı, kedilerin mırmırı, tavukların gak gakı, kurbağaların vak vaki... Herbirinde ayrı bir musikî, ap ayrı ahenk. Yabancı Kudretin haşmetini tasavvur edebiliyor musun?"

"Ulaşamıyorum!"

"Ulaşmak ne mümkün, kıyısında, köşesinde dolaşman yeterli. O yüce azameti, eşsiz kudreti tefekkür edip kendi acziyetini idrak etsen kâfi. Ne kadar âciz olduğunu anlarsın. Âcizlere azamet taslamak yaraşmaz. Onların yapıp yapacağı tek şey Allah'ın azametine boyun büküp affına iltica etmekten ibarettir."

Mengüç boyun büktü.

"Ona iltica ettim" diye mırıldandı.

174  G   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

sekizinci bolum

Romen Diyojen tahtında...

Sivri sakalının her teli gururla diklenmiş, gözlerinde küçümser bir ifade; Müslüman elçileri bunaltmaya çalışıyordu.

İbni Mühelban, Bizans İmparatorunun çadırına girer girmez bir hazine kuyusuna düşmüş kadar şaşırmış, bunca gösterişe, bunca debdebeye neden lüzum hissettiklerini kendi kendine sormuştu. Sonra zihninden Alpaslan'ın çadırıyla mukayese etmişti. Fakat korkunç! Alpaslan'ın çadırı ne kadar sade ise, burası o kadar süslü. Çadırın orta direği göz göz yakutlarla, zümrütlerle bezeli som altından. Yerler kalın tüylü halılarla döşenmiş. Çadırın girişine asılı atlas örtü başlıbaşına bir hazineye bedel.

Romen Diyojen sırmaların, ipeklilerin, altınların, yakutların içinde kayıptı. Azamet gösterisine heveslendikçe küçüldüğünün farkında değildi herhalde. Kumandanlar birbirleriyle olan düşmanlıklarını bakışlarıyla ihsas etmekten kendilerini alamıyorlardı. Geldiğinden beri tek ortak yanlarını görmüştü: İmparatora dalkavukluk etmede birbirlerini aratmıyorlardı.

İmparator, Alpaslan'ın elçilerini büyülediğinden emin, sırıtmaya kaçan bir tebessümle bakınmalarını seyrediyor-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

175

du. iyice şaşırttığına kanaati gelince:

"Sizi dinliyorum" dedi, "Umarım, Sultanınız hatasını anlamış ve özür dileme ihtiyacını duymuştur."

İbni Mühelban, Savtekin'e baktı. Genç kumandanın öfkeden rengi atmış, fakat sabretmesini de bilmişti. Gözleriyle heyecanlanmamasını ihtar etti.

"İmparator" diye söze başladı. "Ülkene geri dön! Eğer barış arzu ediyorsan bunu, Halife Hazretleri aracılığıyla yaparız, aksi halde biz azmimizle Yüce Allah'ımıza iltica ediyor ve neticeyi de Ondan bekliyoruz."

Bu sözleı' kumandanların bakışlarına, gülüşmelerine sebep oldu.

"Bunlar Alpaslan'ın sözleri mi?"

"Yalnız Alpaslan Sultan değil, bütün Müslümanların sözleri say, biz yeryüzündeki Müslümanların Halifesini temsilen geldik."

"Bağışlayın İmparator Hazretleri, bunlar galiba kimin karşısında bulunduklarını bilmiyorlar, birkaç küçük zaferle gururlanmışlar. Öncülerimizi bozdukları için mağrurlar. İzin verirseniz tecrübeli bir asker olarak elçilere şunu hatırlatmak istiyorum: Öncüleri basmakla meydan muharebesi kazanmak ayrı şeylerdir ve katiyen birbirlerine benzemezler. Büyük savaşlarda zafer büyük ordularındır."

Savtekin hiddetten mos mor, Briyenos'un sözlerini İbni Mühelban'a tercüme etti.

"İmparator" diye gürledi İbni Mühelban, "Biz buraya kumandanlarınızla çene yarıştırmaya gelmedik, muhatabımız İmparatordur, bu unvanı kim taşıyorsa aranızda, onunla söyleşmek istiyoruz. Zaferin inananlardan yana olacağını biliyoruz. Biz şimdiye kadar kendimizden sayıca kat kat üstün kuvvetlere karşı zafer sayfaları yazarken

176  D   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Bizans'tan izin almış değiliz, lâkin kan akmasın diyoruz, baş uçmasın diyoruz, can telef olmasın diyoruz."

Öfkesinin üstünde metanetin törpüsünü gezdirdi, sesini alçaltarak:

"Ziyaretimizi başka türlü mânâlandırmayın, şayet çeker giderseniz kan akmaz. Hepsi bu kadar..."

Romen Diyojen ilk defa tereddüde düştü. Elçilerin bunca güveni nereden aldıklarını kestirmeye çalıştı. Acaba Halife yardımcı kuvvetler mi göndermişti? Olamaz! O kadar sür'atli hareket etti ki buna imkân yok. Peki bu güvenli hal, bu kendilerinden çok emin tavırlar neyi ifade ediyor? Blöf mü yapıyorlar? İhtimal blöf yapıyorlar. Kor-kutabileceklerini sanıyorlar. Öyleyse korkmadığını göstermeli. Kumandanlarına da, elçilerine de. Andronikos Du-kas'ın bakışları ne kadar da sinsi. Belli ki bocalamasına seviniyor.

 

Gözlerine yine küçümser ifadesini yerleştirdi. Başı haç şeklinde altın asasını havaya dikti:

"Söyle bakalım elçibaşı, İsfahan mı daha güzeldir, He-medan mı?"

İbni Mühelban soruyu mânâlandırmamakla birlikte cevap verdi:

"İsfahan bir efsunkâr güzelliktedir ki, Cenab-ı Hak orasını âdeta cennetinden bir köşe gibi yaratmıştır."

"Biz de o kanaatteyiz. Hemedan'm soğuk olduğunu duymuştuk. Hayvanlarımız Hemedan'da kışlar, biz de İsfahan'da dinleniriz."

Savtekin'e bu sözler çok küstahça geldi. Tercüme etmeyi unutarak atıldı:

"Gerçekten de İmparator, hayvanlarınız Hemedan'da kışlar şüphesiz, ama sizin nerede kışlayacağınızı bilemem!"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

::J  177

İmparator metanetini kaybetti, hiddetle köpürerek yerinden fırladı. Gururu bir cümle ile kırılmış, yenilme ihtimali tüylerini diken diken etmişti.

"Çekilin" diye bağırdı. "Sizinle konuşacak hiçbir şeyim yoktur. Söyleyin Sultanınıza, nerede teslim olacağını ka-rarlaştırsın. O benim büyük haçımı nasıl Halifeye gönderdi ise, ben de kendisini bir demir kafesin içine tıkıp Papa Hazretlerine takdim edeceğim."

İbni Mühelban, acziyetin öfkeye dönüşmesine gülüyordu.

"Yalnız birşeyi unutuyorsunuz" dedi.

"Nedir o?"

"Arslanlar kafese girmez, bahsettiğiniz kişi Alpaslan'dır."

Elini göğsüne koyup sükûnetle selâmladıktan sonra maiyetiyle birlikte çadırı terk etti.

"Küstah!" diye arkalarından bağırdı İmparator. "Elçi olmasaydı gebertirdim."

"Bırakınız gitsinler İmparator Hazretleri" diyerek araya girdi Briyenos, "Son küstahlıkları olacak, nasılsa pek yakında ebediyen susacaklar."

"Ebediyen! Haklısın Briyenos, iyi söyledin. Selçuk atlılarını artık Anadolu'da görmeyeceğiz. Yalnız ordularını yenmekle kalmayacak, bütünüyle imha edeceğiz. Çoluk, çocuk, kadın, genç! Geldikleri yerlere, Orta Asya'nın steplerine süreceğiz. Ancak böyle rahatlayabiliriz değil mi Andronikos?"

Andronikos Dukas müstehzi bir tebessümle konuşulanları dinliyordu.

"Evet efendimiz" dedi.

Fakat içinden bu sözüne iştirak etmedi. Söyleyemiyor-

178

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

du, ama İmparator kadar iyimser değildi. Selçukluların neler yapabileceklerini şu birkaç ay içinde yaptıklarından kestirmek mümkündü. Halbuki İmparator ve dalkavukları gerçeği görmemekte direniyorlar, hayal dünyalarının sırça köşkünde yaşıyorlardı. Gerçeklerle boğuşmaktansa kolayı tercih edip hayal içinde yaşamayı yeğ saymışlardı. Bu durum Bizans'ın felâketini hazırlayabilirdi. Romen Di-yojen'in düşmesini yalnız şahsî kini ve ihtirası yüzünden değil, Bizans için de istiyordu.

"Andronikos, sana bütün Mısır'ı vereceğim. Oraya umumî vali yapacağım seni. İmparator gibi yaşayacaksın. Sana gelince Briyenos, benim ünlü büyük generalim, Suriye neyime yeter diyeceksin biliyorum; ama yeni topraklar alıncaya kadar idare edersin artık. Tamiş, aziz dostum, sen de Irak'ı alırsın."

"Hizmetkârınızı ihya buyurdunuz efendim."

Bir saat içinde bütün Selçuk ellerini ve Arap ellerini kumandanlarına dağıttı. İnceden inceye korkmaya başladıklarını seziyordu. Alpaslan'a önem vermez görünmekle birlikte içlerine sinen bir endişeyi söküp atamadıkları muhakkaktı. Kendisi de bu durumda değil miydi? Nereden geldiği belirsiz bu hissi atmaya çalıştıkça daha beter çörekleniyor, çıkış yolunu hayalin penceresinden dünyayı seyretmekte buluyordu.

"Vakıa Selçukîler bizden önce davranıp hakim tepeleri tuttular, ama ilk saldırıda püskürtürüz. Silâhlarının çok eski oluşu işimizi kolaylaştıracaktır. Kürt beylerini kandı-ramayışımız iyi olmadı. Din birliği diye tutturmasalardı işimiz daha da kolaylaşacaktı. Halifenin parmağı var tabii, biliyorum, siz de biliyorsunuz. Uzların ve Peçenekle-rin Müslüman olmayışları, yanımızda yer almaları için yetti. Kendi ırklarına karşı muharebe etmekte hiç tered-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        179

düt göstermiyorlar. Yalnız bir mahzur var: Bizans askerleriyle onlar arasında kin tohumlarının saçılmasını önle-yememek fena! Muharebe ânında şimdiki gibi karışıklıklar çıkarsa..."

Bir zaman başını iki yana sallaya sallaya düşündü. Felâket olurdu. Aynı ordunun mensupları, aralarında boğazlaşmaya başlardı. Bundan ise Alpaslan faydalanırdı.

"Böyle birşey olacağını ummam; kumandanlar, dostlar, imparatorluğumuzun medar-ı iftiharları! Size güvenim sonsuz. Askerlere anlatın. Bu alelade bir savaş değil, Hıristiyanlığın Müslümanlığa karşı savaşıdır, böylece belletin! Fakat... Hıristiyanlığın savaşından Uzlara, Peçenek-lere, Kıpçaklara ne? Umursamazlar ki..."

"Hayır... En iyisi Hıristiyanlığı nazara vermeyin. Menfaat duygularını körükleyin! Hadi göreyim sizi... ama... önce... aklınıza birşey gelmesini istemem. Hep birlikte yemin edelim. Bir söz vardır hani: Zor, oyunu bozar derler. Zora düşünce herşeyi unutmamak için... Ne olursa olsun vuruşmak ve kazanmak için yemin edelim. Andronikos, Peder Guilimo'yu çağır."

Papaz geldikten sonra İncil'e el basıp yemin ettiler. Ölecekler, fakat dönmeyeceklerdi. Hayatlarının sonuna kadar İmparatoriçe Evdoksiya'ya bağlı kalacaklardı. Yalnız Andronikos dudaklarını oynatmakla yetindi. Ne İmparator, ne de İmparatoriçeye bağlı kalmak, hesaplarına uygun düşmüyordu. Tamiş ise, hiçbir tedirginlik duymadan yemini bastı. Nasılsa Hıristiyan değildi, papazın tuttuğu kitaba inanmıyordu.

Romen Diyojen rahatlamıştı. İradesine bağlayabildi-ğinden emin olamadığı kumandanları İncil'e bağlamıştı. Bizans'ın menfaatlerine pek kulak asmasalar bile çarpılmaktan korkacaklardı.

180        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Gidebilirsiniz" dedi. "Hepinize teşekkür ederim."

İmparatorun yalnız kalmasını beklermiş gibi, kumandanlar çıkar çıkmaz teşrifatçı içeri daldı.

"Efendimiz, İmparatoriçe Hazretlerinden bir haberci geldi, huzurunuza kabul edilmeyi bekler."

İmparator teşrifatçının arkasındaki gölgeyi tanıyınca yüzünü buruşturdu.

"Geldi bile" diye mırıldandı. "E... Misel Psellos, bilgeliğinize saygım var, ama emrimi çiğneyip geri dönmenizi kolaylıkla affedebileceğimi sanmıyorum. Ne işiniz var burada? Sizi Kostantınopol'e göndermiştim."

Psellos teşrifatçının çıkmasını bekledikten sonra:

"Öfkenizin dizginini çekiniz Haşmetlü, burada bir görevle bulunuyorum. İmparatoriçe Evdoksiya, Bizans'ımızın gözbebeği, beni itimatlarına mazhar ederek siz haşmetli kocası nezdinde elçi tayin etti. Umarım beni tekrar gördüğünüze memnun olmuşsunuzdur."

Koynundan çıkardığı mektubu uzatı.

"İmparatoriçemin saygıdeğer mektuplarıdır. İçinde nelerin yazılı olduğu ancak ikinizi ilgilendirir. Bana gelince aziz İmparatorum; ben bir filozofum, muharebenin felsefesini yapacağım; bir tarihçiyim, tarihini tutacağım; bir şairim, gördüklerimin ilhanlıyla zatıâlinizi ebedîleştirece-ğim. Burada kalmam için daha âlâ sebepler olabilir mi?"

Gerçi tahta tırmanırken bu adamın az yardımını görmemişti, ama çoktandır kendisini iğrendiriyordu. Her zaman sinsi bakan gözleri, herşeye soktuğu sivri burnu, her sözü duymak için dikili kepçe kulaklarıyla imparatorun gözünde Psellos, bir bilginden çok casusa benziyordu. "Acaba İmparatoriçeyi aleyhime kışkırtmış olabilir mi?" Herşey umulurdu. Belki de tahta tırmanması için çok işine yarayan o süslü nutuklarından birkaçını aleyhi-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı     '  181

ne atmış, bir anda devlet erkânını aleyhine geçirmişti. Psellos bu... Bir ordunun kılıçla yapamadığını bazan birkaç cümle ile tek başına yapardı. Selçukluların önünde yenilmiş, bu yüzden demir parmaklıklar arkasına itilmiş genç bir kumandandı. Yani Romen Diyojen kendisini imparator yapan bu adamı, tekrar zindana geri gönderemez miydi? "Ağzını aramalı. Cümlelerin arasını okuyarak Kos-tantınopol'de olanı biteni kestirmeye çalışmalı. Bu sinsi adamdan, bu tilki suratından birşey öğrenebileceğimi sanmam ya, denemeliyim. Burada Alpaslan'la uğraşırken tahttan olursam yanarım!

"Azizim Misel, doğrusunu istersen seni geri göndermekle hata ettiğimi kısa sürede anlamıştım. Döndüğün çok iyi oldu. Yokluğunu bütün kalbimle hissettim. Eski dostlar ne de olsa aranıyor. İtimada şayan insan bulmak zamanımızda hazine bulmaktan çok daha zor. Anlat dostum, Evdoksiya'm nasıl, devlet işleri ne âlemde, Kostantı-nopol bıraktığımız gibi mi? Nasıl özlediğimi tasavvur edemezsin. Bütün tesellim Selçukluları imha ederek halkıma bir armağan sunmaktır."

Psellos İmparatorun endişesini o pek güçlü sezgisiyle hissediyordu. Kurnaz bir karşılık verdi:

"İmparator Hazretleri endişe buyurmasınlar. Vakıa bazı devlet idarecileri yokluğunuzdan faydalanarak sizi İmparatoriçemiz nezdinde küçük düşürmeye çalışıyorlar, ama müessir değiller. Öncülerimizin hezimeti, Basilas'ın esareti, fesatçıların ellerine güçlü kozlar verdi. Beni göndermekle gerçekte iyi ettiniz. Güçlü konuşmalarım sayesinde çoğu ikna oldu. Hâlâ süren ufak tefek aleyhtarlıkları da, inanınız, İmparatoriçe halleder. Dediğiniz gibi, Selçukluları yenerek dönerseniz, müfterilere en güzel cevabı vermiş olacaksınız ve Bizans halkının yıllar sürecek minnettarlıklarını, bağlılıklarını kazanacakınız."

182        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Ya yenilirse? Oh! Bunu düşünmek bile istemiyordu. Psellos'un sinsi konuşmasından da belli ki, imparatorluk elden gidecekti. Yalnız imparatorluk değil, Evdoksiya da... Hattâ canı bile emniyette değildi. Kazanmalı, mutlak zaferle dönmeliydi geriye.

"Aleyhimizde bulunanların küçük yenilgileri mübalağa ile anlattıklarına şüphe yok. Asıl netice meydan savaşından sonra alınacak. Bunu bilmiyorlar mı? Hem dostum, kim bu sersemler?"

Birkaç isim verdi. Romen Diyojen şaşkınlıktan yuvarlanmamak için tahtın kolluklarına sim sıkı tutunmak zorunda kaldı. Rengi küle dönmüş, dudakları uçuklamıştı. En son aklına getirebileceği isimlerdi bunlar.

"Şaşırmakta haklısınız" dedi Psellos. "Ben de çok şaşırdığımı itiraf ederim. Nasıl şaşmam? Sadakat listenizde başa yazdığınız isimlerdir bunlar. Hele ki Matiyö... Ne kadar candan bağlı sanırdınız kendinize efendimiz. Affedin beni, doğruları olduğu gibi söylediğim için bağışlayın! Dostunuzum, o kadar dostunuzum ki, diğer dostlarımın aleyhtarlığını jurnal ediyorum. Rica ederim, beni^âdi bir casus tasavvur etmeyiniz. Efendimin iyiliğinden başka bir düşünce taşımıyorum."

O kadar samimi bir görünüşü vardı ki İmparator bir tereddüt geçirdi. Gerçekten dost olabilir miydi bu adam? Bildiği tanıdığı kadarıyla Psellos kendinden başkasına gerçek dost olamaz, kendinden başkasını düşünemezdi. Ya verdiği isimler... Doğru olabilirdi. Herhalde Evdoksiya bunlardan söz ediyor mektubunda. Adamı bir an önce başından savmalı, mektubu okumalıydı. Bu sır cenderesi içinde daha fazla tahammül etmeye imkân yoktu.

"Teşekkürler Misel, sana minnet borçluyum. Zaferi kazanıp dönünce bu minneti aklına sığdıramayacağın

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        183

tarzda ödemek istiyorum. Yüksek Mahkeme Reisliğini düşünüyorum senin için. Buna herkesten çok lâyıksın."

Psellos İmparatoru selâmladıktan sonra çıktı. Doğruca Andronikos Dukas'ın çadırına girdi. Yalnızdı. Koca bir et parçasını kemirmeye çalışıyordu. Psellos'u görünce fırladı yerinden.

"Haberlerin nasıl?"

Psellos sofraya çömeldi.

"Hele nefesleneyim. İmparatorun yanından yeni çıktım. Öyle bir ateş düşürdüm ki yüreğine, şu an yalım yalım yanıyordur. Evdoksiya'nın mektubunda birşeyler bulabileceğini sanıyor, sözlerimi yalanlayacak birşeyler. Fakat boşuna..."

"Nasıl emin olabilirsin?"

Isırdığı yumruk iriliğinde et parçasını yutmak için bir süre savaştıktan sonra güldü.

"Çünkü dostum, o mektubu say ki kendim yazmıştım."

Andronikos'un gözleri iri iri açıldı.

"Yapmayacaktın, Diyojen İmparatoriçenin elyazısını tanır."

"Sen beni aptal mı sanıyorsun be hey! Sana ne diyorum? Diyorum ki, o mektubu say ki kendim yazmışım. Oturup elyazımla demedim."

"Ya?"

"Kafanı çalıştır Andronikos, dostum, kafanı çalıştır! Sen imparator ailesinden geliyorsun, dâhi olmanı beklemiyorum tabii, Bizans'a bir dâhi yeter, ben varım. Yalnız dostum, şunu anla, Evdoksiya'ya söylediğim isimleri yazdırdım."

"Aklım karıştı Psellos, rica ederim lâf yığınını önüme

184        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

doldurma, yani sen söyledin, Evdoksiya yazdı, öyle mi demek istiyorsun?"

"Hemen hemen."

"Ne demek hemen hemen, az önce dedin ki..."

"Yazdırdım dedim, fakat karşısına geçtim, böyle böyle yaz şeklinde değil. Evdoksiya'yı inandırdım o adamların İmparator aleyhine çalıştıklarına. Bunun için bir haftam gitti, biliyor musun? Kadın aklı deyip geçme, sevdikleri biri sözkonusu olunca dâhi kesiliyorlar."

Elini salladı.

"Yine de kadındırlar nihayet, imparatoriçe de olsalar kadındırlar. Çabuk heyecana kapılıyorlar. Gelelim bunca lâfın altında yatan şeye: Romen Diyojen'e sadık ne kadar ileri gelen adam varsa Bizans'ta şu anda tevkif edilmeye başlanmıştır, başlanmamışsa bile eli kulağındadır. Evdoksiya'nın mektubunu okuyunca İmparatorun küplere bineceği muhakkak. Şimdilik bu kadarını bilmen yeterli."

Andronikos memmun memnun güldü.

"Gerçekten bir dâhisin Psellos" dedi, "Dukas ailesinden kim imparator olursa olsun, söz veriyorum sana, Yüksek Mahkeme Reisliği senin."

Psellos'un ağzı doluydu, boğuk bir sesle:

"İmparator da aynı şeyi vaadetti."

"E... ne dedin?"

Ağzındakileri yuttu, üstüne birkaç yudum su aldı. Şiş gözlerinin sinsiliğini Andronikos'un gözlerine yığdı:

"Teşekkür ettim. Sana da teşekkür ediyorum. Başka ne diyebilirim ki?"

Andronikos'un içinde bir endişe kıpır kıpırdı. "İmparator bu adama Yüksek Mahkeme Reisliği vaadettiğine göre acaba? Ondan yana kayar mı? Psellos bu, hayatı menfaat

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        185

peşinde koşmakla geçiyor. Önce hararetli Diyojen taraftarıydı, sonra aleyhine geçti, şimdi tekrar lehine geçmemesi için ne sebep var? Yurt sevgisi mi? Hadi hadi. Bizans'ta herkes vatansever geçinir, ama kaçı samimidir? Çoğunluk menfaatin adını vatan koymuş, menfaat sevgisi vatan sevgisiyle eş mânâlanmış."

"Kutlarım Psellos, Yüksek Mahkeme Reisliği çantada keklik desene."

"Neden kutluyorsun. Yüksek Mahkeme Reisliğini isteyen ben değilim ki, İmparator münasip buluyor. Fikrimi sormaya tenezzül bile etmeden."

"Yani istemiyor musun? Şaşırdım desem inan. Ömrünce..."

Sözünü bir el işareti yaparak ağzına tıkadı.

"Ömrümce o makama çıkmak için savaştım diyeceksin."

"Evet."

"Bitti çoktan, ben o makamı kudretimi arttırmak için istiyordum. Bizans İmparatorları Yüksek Mahkemeyi de kukla hale getirdikten sonra anladım ki, kardinal olmaktan başka çarem yok."

"Çok zor."

"Ne diyorsun sevgili Andronikos, bir İmparatoru yıkmak, bir başkasını imparator yapmak, bundan daha mı zor? Bunu yapacağım! İmparatorluğu ailenize geri vereceğim. Karşılık olarak da kardinal olmak istiyorum, çok mu? İsterseniz İmparatorun verdiği Yüksek Mahkeme Reisliğine evet derim, sen bilirsin."

Tehdit. Güçsüzlerin sık sık başvurdukları silâh. Evet demekten başka çare yok. Hem ne kaybeder ki? "Hele imparatorluk Dukas ailesine geçsin, kolay. Psellos kim ki, küçük bir adam. Evet filozoftur, şairdir, hatiptir, ama Çi-

186        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

çero kadar da değil ya. Roma'nın Çiçero'su nerde, Psellos nerde? Bunu harcamak çok kolay."

"Haklısın aziz dostum, hele ailemden biri imparator olsun... yahut... ben..."

Psellos şeytanî bir gülüşle karşısındakini tepeden tırnağa süzdü.

"Evet aziz dostum, imparator olarak senden başkasını düşünemiyorum. Vakıa pederiniz Yoannis Dukas var, hattâ kardeşiniz Kostantin Dukas da var; bir de unutmayalım, Olimpus Dağına çekilip sahiplik yapar görünen Patrik Filipos amcanız var, şu Trabzonlu ihtiyarı diyorum. Gittiğimde ziyaret ettim, burnu Kaf dağına dayalı, Bizans'ın en ulu din kişisi olmak yerine imparator olmayı yeğliyor. Ama, aziz dostum, ben bunlardan çok o makama seni lâyık buluyorum. Gençsin, kabiliyetlisin, bazan sözlerimi anlamakta güçlük çekmiyor değilsin ya, eh, gelmiş geçmiş Bizans imparatorları kadar akıllısın en azından. İmparator olmaya bir itirazın yoksa meseleyi kapatalım."

Andronikos birden sarhoş olmuştu. İmparator olmak... Ah, imparator olmak! Ne güzel hayal. Niçin hayal? Asıl Romen Diyojen için hayaldi. Yenik bir kumandan iken, hattâ mevkuf iken, bir el uzandı, kolundan tuttu, çeke çeke tahta oturttu. Bu güçlü el Psellos'un eli değil mi? Vakıa Evdoksiya da sevmiş Romen Diyojen'i, sevmiş, ama mutlaka Psellos'un telkinleri sayesinde. Yoksa Evdoksiya Romen'in varlığından haberdar mı olabilirdi? Babası var: Yoannis Dukas. Kardeşi Kostantin imparatorken Kayseros unvanı taşıyordu, yani Bizans'ın ikinci güçlü adamı olmuştu. İmparator olmayı ister şüphesiz. Sanki kim istemez? Amcasının adını taşıyan kardeşi de ister. Baksana, Filipos Amca bile istiyor. İstemekle verseler, ba-

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   C   187

lıkçı Karlos da ister. Kim bu Karlos? Hiç işte, aklına gelen alelade bir isim. Yani her isteyen imparator olamaz. Psel-los gibi güçlü dostlar lazım; akıllı, ağzı lâf eden, dilediğini kandırabilen. Bu kadar güçlü ise, imparatorluğu kendisi için niye istemiyor? Bu bir sır. Sırrın çemberinde bir hile olabilir mi? Elbette olabilir, Psellos bu, güvenilmez ki. Şimdilik yardımını temin etmeli, sonrası düşünülür.

"Müteşekkirim Psellos, aziz dostum, minnettarım. Teşekkür için kelime bulamıyorum."

"Kelimeye lüzum yok, kızarmış bir dana butu ile desti dolusu şarap bul yeter, şerefe içelim."

Andronikos kapıdaki nöbetçiye şarap ve kızarmış et getirmesini emrettikten sonra çadırına döndü.

"Evet Psellos, aziz dostum, şerefine içelim."

Tam bu sırada uzaktan kös sesleri gelmeye başladı. Ardından "Allahu ekber" tekbiri uğultu halinde yankılandı.

"Yine o meş'un kösler, o yüreğimin üstünde buz kalıplan atan uğuldu..."

"Rengin attı Andronikos, nedir, ne oluyor?"

"Selçuklular!"

"Baskın mı?"

"Sanmam. Geldik geleli her akşam aynı şeyler. Önce kösler vuruyor, ardından bir uğultudur başlıyor, bizde sinir kalmadı, kimbilir askerleri nasıl etkiliyordur."

"Biliyorum. Selçukluların âdetlerini biliyorum. Düşmanın sinirlerini yay gibi gererler, sonra da hücum edip gerili sinirlerin üstünde zafere çıkarlar."

"Ne! Kazanırlar mı diyorsun?"

Güldü.

"Tasan niye? Biz kazanmalarını istiyoruz."

188

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Doğru birden unutmuşum. Öyle ya, Romen Diyojen'in Bizans'a muzaffer dönmemesi lâzım. Yine de göz göre göre Müslümanların zaferini istemek hoşuma gitmiyor."

"Hadi, hadi, bilmiyor muyum sanıyorsun? Daha iki ay öncesine kadar casuslarıyla görüşüyordun."

Andronikos ürperdi, bu adam şeytanın kendisi miydi?

"Kimseye söylemedim, üzülme, niçin söyleyecekmi-şim? Mühim olan Romen Diyojen'in kaybetmesi. Köpek kadar önem veriyor bana, bunu ödemesi gerek. Amcan zamanında sarayın gözdesi idim. Bu geldi, sonunculuğa yuvarlandım. Oysa kolundan tutmuş, imparatorluğa yükseltmiştim. Cevap olarak beni alçalttı. Lâyık olduğu yere göndereyim de görsün gününü."

Demek işin içinde şahsî kin vardı, öyleyse...

Andronikos rahatladığını hissetti. Oooh! Misel Psel-los'a bundan böyle rahat rahat güvenebilirdi.

"Seni anlıyorum" dedi, "İtilmişliğin acısını benden iyi kimse anlayamaz."

Kös sesleri daha da artmış, tekbirler ordugâhın içinde gibi gelmeye başlamıştı. Çığlıklar, at kişnemeleri, kılıç şakırtıları da bunlara karışınca Andronikos dışarı çıktı. Döndüğünde ağzı kulaklarına varıyordu.

"Bastılar Psellos, ordugâhın geri kanadını bastılar! Selçukluların bu cesaretine ne dersin?"

Psellos ağır ağır doğruldu.

"Cesaret başarının yarısıdır derim, belki bende bu olmadığından başarılarım hep yarım kalıyor."

"Anlamadım."

"Anlamasan daha iyi, boş ver içmeye bakalım."

Kadehleri boşalttılar.

*  * *

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   !~   189

Alpaslan bir deneme yapıyordu. Bakalım Diyojen'in müdafaa durumu nasıldı? Bu denemeden beklediği bir-şey daha vardı: Psellos'un tahmin ettiği gibi, düşmanın sinirlerini harap etmek, maneviyatını kırmak.

Elçiler elleri boş dönünce gerçekten üzülmüştü. Her-şeye rağmen bir anlaşma yapılabileceği ümidini taşıyordu. İmparatorun o derece küstahlaşması bütün sulh ümitlerini yıkmış, son söz kılıca gelmişti.

Sultanın durgunlaştığını gören hocası Buharalı Ebû Nasr Muhammed:

"Sultanım" dedi. "Sen Allah'ın bütün dinlere üstün olarak gönderdiği son, ekmel din İslâmiyet için savaşıyorsun. Mahzun olma; gazan kendi rahatın için değil, İslâmın yayılması, Müslümanların rahatlaması içindir. Bütün hatiplerin minberlerde Müslümanlarla birlikte senin ve askerin için duada bulunacakları mübarek Cuma günü, namazdan sonra düşmana taarruz eyle. Yüce Allah'ın zafer nasip edeceğinden şüphe etmiyorum."

Bu sözler Alpaslan'ı rahatlattı. Her zaman manevi desteğiyle can direği olan hocasına şükranla baktı.

"Güzel söyledin Efendi Hazretleri, hemen bu gece Diyojen'in başına insem gerek. Bakalım gururla mı, duayla mı cenk edilir, görsün."

Ve herşeyleriyle hazır bulunan askerlerden bir grup ayırarak Afşin'in kumandasına verdi.

"Var, Diyojen'in imansız sürüsüne haddini bildir."

Bu baskın Bizans ordugâhından Psellos ile Androni-kos'dan başkasını memnun etmedi. Zira şafağa kadar dalgalar halinde sürdü ve Bizans ordusunun maneviyatı üstünde gün açana kadar gezindi.

Ertesi sabah Cuma günüydü. Bizans askerlerinin ağızlarını bıçak açmıyordu.

190        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

DOKUZUNCU BOLUM

Yıl: 1071.

Ağustos'un 25'i.

Cuma günü.

Hilâfet merkezi Bağdat.

Bir cami, cemaat hınca hınç. Halife el-Kaaim Biemril-lah hutbede.

Çıt yok. Cemaat nefesini bile tutmuş, hayır, nefes almayı unutmuş; gözü, kulağı, bütün zerratı Halifenin üstüne düğümlü. Gönüller kilometrelerce uzakta İslâm dini için gerekirse ölmeye hazırlanan Selçukluların safları arasında soluklanıyor.

"Ey Müslümanlar! Ey Allah'ın sevgili kullan! Canlarını Allah yoluna adayan dindaşlarımız bugün, bu saatlerde kendilerini imha etmek üzere harekete geçmiş ehli küffa-rın üzerine atılmaya, Allah için ölmeye, Allah için öldürmeye ve yine Allah için yaşamaya hazırlanıyor. Dua edelim mü'minler, bu kader gününde Büyük Allah'ımızın

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   _!  191

yardımım kardeşlerimizden esirgememesi için dua edelim. Bugün şu duaya bütün Müslümanlar âmin diyor, şerha şerha gözyaşlarını dualarına ekleyerek Malazgirt meydanına gönderiyor."

Hıçkırıklar kubbelerde dolanıyordu. Âmin sesleri yürek yangınını Malazgirt meydanına taşıyordu.

"Allah'ım, İslâm sancağını yükselt ve şu anda küfre karşı imanın savaşını veren dindaşlarımıza yardım et! Şirkin başını ez, kökünü kazı Allah'ım! Sana şerik koşanları kahret! Allah'ım, Sana itaat için, canlarını feda edip, Sana tâbi olma hususunda kanlarını akıtan, Senin yolunun mücahitlerini, onları kuvvetlendirerek yurtlarını güvenlik ve zaferle dolduran yardımlarından mahrum kılma! Sultan Alpaslan'ın Senden dilediği yardımı esirgeme ki, o, Senin sayende hükmünü yürütür, şanını yayılır kılsın ve zamanın güçlükleri karşısında kolayca yerine tutunabil-sin. Senin dinini şerefli ve yüce tutabilmek için onu lütufkâr ve her zaman müessir olan desteğinden yoksun kılma! Ordusunu meleklerinle destekle, niyet ve azmini hayır ve başarıyla neticelendir. Çünkü o, Senin ulu rızan için rahatını terk etti; emirlerine uymak gayesiyle malı ve canıyla Senin yoluna düştü. Çünkü Sen, 'Ey iman edenler; can yakıcı bir azaptan kurtaracak kazançlı bir yolu size göstereyim mi? Allah'a ve Onun Peygamberine inanıyorsanız Onun yolunda can ve malınızla cihad edersiniz' diyorsun. Senin sözün gerçektir. Allah'ım! O, nasıl Senin sözüne uyup, şeriatın için gaza yolunda gecesini gündüzüne katmışsa, dinin için düşmanlarına karşı koymuşsa, Sen de onu zaferle sevindir, yüce dileklerinin gerçekleşmesinde ona yardımcı ol, kaza ve kaderini onun için iyi ve hayırlı bir şekilde tecellî ettir! Onu öyle bir koruyucu ile kuşat ki, düşmanların her türlü hilelerini defetsin.

192

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Yapmak istediği hayırlı işleri ona kolay kıl, böylece onun küffara karşı giriştiği bu mukaddes cihad zaferden nûr alsın. Ehl-i şirki zelil et, ehl-i imanı muzaffer eyle!"

Hıçkırıklar... hıçkırıklar...

"Ey Müslümanlar, doğru bir niyet, yürekten bir azim ve Allah korkusuyla çarpan temiz kalblerle ve ihlâs bahçesinden kısmetlenmiş inançla dua ediniz. Bütün noksan ve kusurlardan beri olan büyük Allah'ım bir âyetinin mealinde şöyle buyuruyor: 'Ey Habibim, onlara; dualarınız olmasa Rabbim size niçin değer versin, de.' Ey Müslümanlar, Alpaslan'ın düşmanlarını mahvetmesi, sancağını yükseltip zaferlerin en son derecesine eriştirmesi ve gayesine ulaşması hususunda Allah'a dua ve niyazda bulununuz. Allah'ım! Onun bütün güçlüklerini kolaylaştır ve imanın önünde küfre boyun eğdir."

Artık ağlayan, gözler değil. Göz pınarları çoktan kurumuş, şimdi ağlayan, yürekler. Her camide aynı coşkunluk aynı heyecan ve aynı yürek. Çağıl çağıl, boğum boğum... "Âmin" sesleri Bağdat'tan İsfahan'dan, Hemedan'dan, Hoy'dan, Medine'den uçarak boşlukta sarmaşıyor, nefes nefes Allah'a ulaşıyor, oradan Malazgirt meydanını dolaşıyor.

Malazgirt meydanı.

Aynı gün, aynı saatler...

Beyaz bir at. Atın yanında beyazlar giyinmiş bir adam Sultan Alpaslan!

Etrafında kumandanlar. Sıra sıra, dizi dizi askerler. İman kalesi, ruh hamlesini tazeleyecek olan serdengeçti yiğitler. Kalb adamları.

Cuma namazı henüz kılınmış, alınlarda secde yerinin serinliği var hâlâ. Kös sesleri, tekbirler ve ilâhiler.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D  193

Alpaslan'ın sağ eli havada, bütün seslerin üstünde bir bıçak... Sükût!

"Candaşlarım! Şu sırtımdaki ak libas, şehit olursam şayet, kefenimdir."

Gözleri zafer hasretiyle ufukta.

"Ey büyük Allah'ım! Bu cihadla Sana yürekten inananlara zafer yollarını açmaya geldim. Yâ Rabbi! Senin azametin karşısında secdeye kapanıyor ve yüzümü toprağa sürtüyorum. Niyetim hâlistir Allah'ım! Bu halis niyetim hürmeti için bana yardım et! Sözlerimde hilaf varsa eğer, ey Yüceler Yücesi, beni kahret!"

Secdeye vardı, ardından bütün ordu. Başını kaldırdı, herkes secdede.

"Kalkın! Ey kumandanlar, askerler! Bugün ve her gün burada ve her yerde, Allah'tan başka sultan yoktur; her emir, her kudret Onun elindedir. Benimle birlikte cenk etmekte veya etmemekte tamamıyla serbestsiniz."

Uğultu göğe dayandı:

"Emrinden kıl payı ayrılmayacağız!"

"Kardeşlerim! Biz ne kadar az olursak olalım, küffar ne kadar çok olursa olsun, bütün ehl-i imanın bizler için dua ettiği şu saatte kendimi küffar üstüne atmak istiyorum. Bugün burada sultan yoktur, ben de ancak sizlerden biriyim. Önümüzde mağfiret kapısı var, şehadet kapısı var. Biz bütün Müslümanların öteden beri küfre karşı yapageldikleri bir gaza yapıyoruz. Allah'ın yardımı üzerimizde olsun, hakkınızı helâl eyleyiniz!"

Mengüç, Abdurrahman'ın yanında duruyordu. Ağladı ağlayacaktı.

"Yiğit Abdurrahman" dedi, "İçimden ağlamak geliyor, acaba ayıp olur mu?"

194

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Kendini tut, er olan ağlar mı?"

Abdurrahman'ın gözlerinde oynaşan küçük damlacıkları fark etti.

"Ama siz ağlıyorsunuz."

Abdurrahman Bey başını başka tarafa çevirdi:

"Çocuk" dedi, "Rüzgârdan olacak."

Oysa rüzgâr esmiyordu. Mengüç yere dikti bakışlarını ağladığını kimse görmesin diye.

Başını kaldırdığında Sultan atının kuyruğunu bağlıyordu. İşi bitince üstüne atladı. Saf saf dizili askerlere baktı, baktı.

"Şehit olursam Melikşah'ı kendinize sultan yapınız ve ona bağlı kalınız. İşte! Okumu ve mızrağımı atıyorum, içinizden biri gibi ön safta yalın kılıçla vuruşacağım!"

Coşkun dalgalar sardı yürekleri, tutuştu yandı insanlar, mefkure bağı ruhları düğüm düğüm etti, kısılı gözler düşman ordugâhını şahin bakışlarıyla taradı.

Onlar da hazırlanıyorlardı.

Papazların öncülüğünde dinî ayin yapılmış, cenahlar kumandanlara taksim edilmişti. Rumeli kuvvetleriyle Ni-kofer Briyenos sol cenahta yer alacaktı. Uz askerleriyle Kapadokyalı General Alyates sağ cenahı tutacaktı. İmparator merkezde bulunuyordu. Altın çivili zırhının dışına atlas bir pelerin geçirmişti. Andronikos Dukas'ın ihanet ihtimalini kafasından çıkaramadığı için onu geride bırakmış, ihtiyat kuvvetlerinin kumandanlığını vermişti. Böylece savaş alanından uzaklaştırmış oluyordu. Andronikos Dukas bunu bildiğinden. İmparatora karşı hıncı bir misli daha artmış, fırsat gözlemeye başlamıştı. Bugün onun için de kader günüydü. Ya tahta yaklaşacak veya büsbütün veda edecekti. Savaşı imparatorun kazanması demek,

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        195

Andronikos'un tahta ebediyen veda etmesi demekti. Düşündükçe hafakanlar basıyor, müthiş bir iç sıkıntısıyla bunalıyordu.

Diyojen kısa bir konuşma yaptı. Canla, başla savaş-malıydılar. Niçinini pek açıklayamadı. Hıristiyanlık için, Selçukluların toprakları için, onları topraklarından sürmek için, gibi kekelemelerle geçiştirdi. Uzlar ve Peçenek-ler bu konuşmadan zerre miktar etkilenmediler. Hattâ Bizans askerleri bile İmparator konuşurken aralarında sohbete dalmışlardı. Birkaçı kırbaçlanarak cezalandırıldı.

Papazlar askerin maneviyatını kuvvetlendirmek için aralarında dolanıyor, onları takdis ediyorlardı. Ermeniler mezhep ayrılığı yüzünden sırt dönüyor, Peçenekler ve Uzlar Hıristiyan olmadıkları için papazları yanlarına sokmuyorlardı. Ordudaki Türk unsurlar için bir şaman arandı, ama bulunamadı. Tamiş bu yüzden müthiş bir öfkeye kapıldı, Andronikos'un yüzüne karşı bağırdı.

"Siz dinimize de, bize de önem vermiyorsunuz, köpek muamelesi yapıyorsunuz, koca orduda bir şaman bulundurmamak ne demektir?"

Tam adamına çatmıştı doğrusu.

"Haklısın" dedi. "Romen Diyojen size ehemmiyet vermiyor."

"Ben yapacağımı bilirim!"

Andronikos'la görüşmek öfkesini kamçılamaktan başka işe yaramadı. Askerlerinin arasına döndü. Burnundan soluyordu. O artık yapacağını bilirdi.

*  *  *

Alpaslan bütün hazırlıkları bitirmiş, kumandanları birliklerine dağıtmıştı. Önce bir atlı birliği öne çıkacak,

196        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

düşmana saldırır gibi yapacak, bir süre vuruştuktan sonra geri çekilecekti. Onu takip etmeye heveslenecek olan düşman gele gele tuzağa girecekti. Ondan sonra âni bir taarruz, yıldırım gibi bir yüklenme... Gerisi Allah Kerim!

Kösler vurdu, borular öttü, tekbirler alındı. Hafızlar yanık sesleriyle Kur'ân'dan sûreler okudular. Büyük an geldi çattı. Fakat o ne? Son defa gözlerini ufukta dolaştıran Sultan birden durakladı. Arkada mızraklılar görünüyordu. Gözüne giren güneşe elini siper yaparak baktı; bir ordu! Acaba düşman ordusu mu? Romen Diyojen'in arkaya sarkabilmesi mümkün mü? Yoksa Vezir Nizamü'l-Mülk yardım kuvvetleri mi çıkardı? Yahut Halife asker toplayıp mı gönderdi?

"Yanına bin kişi alarak şu gelenleri karşıla yiğit Ab-durrahman, anlayalım, niyetleri necedir?"

Ordugâha endişe bulutları yığıldı. İki ateş arasında kalırlarsa zafere yol açmak kolay değildi. Tedirginlikle Ab-durrahman Beyin dönüşünü beklediler.

Nihayet döndü. Yanında dört yabancı. Karayağız, pürsilâh. Cins atlara binmiş, güzel giyimli. En yaşlısı selâm verdi.

"Aleyküm selâm" diye aldı selâmı Alpaslan, "Size kim derler, maksudunuz nedir?"

"Biz Kürt beyleriyiz, elhamdülillah, sizler gibi Müslü-manız. Maksudumuza gelince: İslâmın büyük cihadına koştuk. Davetiniz ulaşmadı, lâkin duyduk. Küffara karşı şu meydanda bir muharebe verileceğini duyduk, dinimizi korumak için, yücelmesine kanımızı katmak, canımızı koymak için sizden ruhsat isteyecek değildik ya. İşte huzurunuzdayız büyük Sultan, ya kazanmaya veya ölmeye geldik. Ardımızda beş bin asker var, hepsi gönüllü ve hepsi de dini için ölmeye yeminli."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D  197

Ağlamamak için dudaklarını ısırmak zorunda kaldı Sultan, atından inerek kollarını açtı:

"Gelin kardeşlerim, gelin Allah'ın sevgili kulları! Ku-caklaşalım."

Alpaslan'ın konuşmasını dinlerken ağlamamak için kendilerini tutabilenler, şimdi gözlerinin yaşını serbest bırakıyorlardı. Bir anda kaynaştılar, yeni gelenlerle eskiler sarmaş dolaş oldular, dinin kevser havuzunda ruh bütünlüğünde!

Abdurrahman Bey kıyıya çömeldi. Başını yere indirdi. Doyuncaya kadar ağladı, ağladı.

Sert bir kumanda çınlayınca toparlayabildi kendini. "Saf tut!"

Kösler yine vurdu, ilâhiler tekbirlere karışarak güneşe uzandı.

"Yallah!"

İnsan seli, bendini yıkan su gibi çağıl çağıl aktı, mızraklar güneşin ışıklarını uçlarında parıldattılar, kendilerine yurt edinmek için ta Orta Asya steplerinden yola dökülmüş bozkır çocukları yurt aşkını iman aşkına sararak tozu dumana kattılar.

"Yiğit Abdurrahman" dedi Mengüç, ince ince.

"Söyle!"

"Dilim varmıyor. Nasıl karşılayacağını bilmiyorum."

Biraz durdu.

"Ama söyleyeceğim, söylemeliyim. Hani bir oğlunuz vardı ya, kayıp."

"Tekin."

"Adını, diyecektim. Hep düşündüm. Bana oğlunun.

198        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

adını verir misin? Yiğit Abdurrahman, senden çok şey öğrendim, âdeta yeni benliğimi sende buldum, manevî oğlun olmaktan büyük mükâfat düşünemiyorum. Cenkten sonra çıkar, onu birlikte ararız, bulursak iki Tekin'in olur."

Hayret etti Abdurrahman Bey, daldı, düşündü. Sanki bu teklifi bekliyordu. Tekin ismi ailesinden kalan tek hatıra idi. Dört elle sarılmıştı ona, bir gün henüz tanıdığı birine böyle rahatlıkla verebileceğini söyleseler inanmazdı.

"Verdim gitti" dedi gülümseyerek, "Oğlum Tekin, verdim gitti."

Ellerini tutmak istedi, ama Abdurrahman Bey kaşlarını gözlerinin üstüne yıkarak.

"Dikkat et!" dedi yan kızgın. "Safı bozuyorsun."

"Sağol yiğit babam" diye fısıldadı yalnızca.

Bir süre gittikten sonra durdular. Sultan Alpaslan, Tarang Beyi çağırdı. Parmağını güneşin gözüne dikti.

"Bak a Tarangoğlu, şu dağlara götür kuvvetlerini, siperlen, kefere üstümüze yeterince geldikte ardına sarkıp kıskaca al. Hemen zafer müyesser olacağından zerre şüphe etmem."

"Canım feda büyük Sultan, şimdi yel gibi esip, kasırga gibi keferenin ardına ineceğim."

"Hak Teâlâ muinin olsun yiğidim."

Kucaklaşıp ayrıldılar. Tarangoğlu askerlerini ardına taktı. Dağları dize getirmeye doğru atıldı.

'Tekbir alınsın" diye emretti Sultan.

Binlerce ağızdan çıkan aynı ses Malazgirt meydanını tekrar inletti. Bizanslıların üstüne dalga dalga kabararak sinirlerini mızraplaya mızraplaya dolaştı.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        199

"Yeter" diye bağırdı Romen Diyojen. "Bunlar böyle bağırıp çağırmakla bizi ürküteceklerini sanıyorlar. Akılları sıra beni sinirlendirip taarruz emri verdirecekler de bir müdafaa cengi yapacaklar. Yağma yok. Ben öyle kolaylıkla sinirlenmem. Bakınız, bakınız sevgili kumandanlarım, ne kadar sakinim değil mi?"

"Maskara" diye için için güldü Psellos, "Kemirmekten neredeyse avurdu delinecek, tırnaklarını yiye yiye bitirdi, ya şu gerili yüzü, endişeli bakışları, hele ellerinin titremesine hele. Bunlar sinir alâmetleri değilse, dünyada sinir denen bir nesne yok demektir. Velâkin akıllı, Alpaslan'ın ne yapmak istediğini anlayacak kadar akıllı. Fakat anlamak neye yarar? Ben onu taarruza razı edeyim de görsün."

İki adım ilerleyerek eğildi.

"Haşmetpenah, affınızı dilerim."

"Yine ne var Psellos?"

"Dehanızı elbet en iyi tarih takdir edecek ve Bizans takdis edecektir. Sizce bir değeri varsa hayran kaldığımı söyleyebilirim. Lâkin Haşmetmeab, burada böyle çakılmış gibi daha ne kadar bekleyeceğiz."

Hiddetle ayağını vurdu İmparator.

"Bundan sana ne! Bu iş askerleri alâkadar eder. Sen git, geri hatlarda şiirlerini yaz, çengin felsefesini yap."

Bir daha eğildi.

"Haklı söylersiniz aziz İmparatorum. Ne var ki orduda memnuniyetsizlik emareleri belirmiştir. Beklemek ve beklerken Selçukluların naralarını dinlemek ordumuzda bulunan Türk unsurlar üstünde kırbaç tesiri yapıyor. Korkarım beklemekle Alpaslan Sultanın emellerine hizmet ediyoruz."

200     '   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Acaba? Doğru mu söylüyordu? Vakıa son günlerde askerlerin tavrı iyiden iyi değişmişti. Selçuk ordugâhına doğru bakıp bakıp iç çekenlerin sayısı artmıştı. Biri çıkıp oyunbozanlık ederse peşinden kaç kişinin gideceğini Allah bilirdi. Şu halde bu sinir törpüleyici bekleyişe bir nihayet vermek ve derhal taarruza geçmek lâzımdı. Psellos iyi düşünmüştü. Ama bunu belli etmek olmazdı.

"Ne yapacağımı biliyorum" dedi.

Psellos çekildi. Tâ en arka saflara kadar yürüdü. İhtiyatların başındaki Andronikos Dukas'ı buldu.

"Ne haber" diye sordu Andronikos, heyecandan sesi kısılmıştı.

Psellos her zamanki gibi şeytanî tebessümünü genişleterek:

"İyidir. İmparator birkaç dakikaya kadar taarruz emrini verecek."

"Nereden biliyorsun? Bence Selçukluların taarruzunu bekleyecektir."

"Beklemeyecek aziz dostum, beklemeyecek; içine öyle bir ateş düşürdüm ki. Bana önem vermediğini sanıyor, halbuki her sözüm için dünyasını yangın yerine çeviriyor. Bunu çok iyi biliyorum."

Andronikos'un bakışlarına tereddüt bulutları yığıldı.

"Sen... şeytan mısın Psellos?"

İhtiyar zikzaklı bir kahkaha attı.

"Rica ederim Prens, şeytanla beni mukayeseye kalkışmayın, kendimden güçsüzlerle karşılaştırılmaktan hoşlanmam. Ben gücümü..."

Birden sustu, gülüşü bir ölü sırıtığına dönüştü, ağır ağır döndü.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

201

"Dinle."

"Evet, duyuyorum, Selçuklular gürültüyü arttırdı."

Parmağını itiraz mânâsına salladı:

"Yoo, aziz Prens, hayır, Selçukluların gürültüsü değil. İşte! Görüyor musun? Birliklerimiz kaynaşmaya başladı bile. İmparator sözlerimi tutuyor."

Bileğini tuttu, sıktı.

"Talihimiz varmış Prens, gerçekten talihimiz varmış." "Neden o?"

"Ön saflarda değilsiniz. Burada hem kendiniz, hem askeriniz için emniyet var."

"Ne demek istiyorsun Psellos, kaçayım mı yani?" "Daha değil. Her ne kadar İmparatorun mağlûp olacağı muhakkak gibi ise de, harp bu, ne olur ne olmaz! Burada bekleyeceğiz; netice bize gülecek gibi olursa Alpaslan'a hücum edeceğiz, böylece savaşı Romen Diyojen değil, sen kazanmış olacaksın. Bunun söylentisini yaymak tabii benim gibi çok güçlü ve bilge bir filozofa düşer, hakkında yazacağım yazıları ve şiirleri şimdiden tasarlamaya başladım bile aziz dostum."

"Ya Diyojen yenilecek gibi olursa..."

"O takdirde Diyojen'in öldüğü yolunda bir söylenti yayıp sür'atle geri çekileceğiz."

Andronikos ürperdi. Bir asker olarak yetiştirilmişti. Ama kendisine ihanet tavsiye ediliyordu.

"Bunun adına ihanet derler Psellos!"

"Sakin ol dostum, adını ben koymadım ki öfkenizin şimşekleriyle beni delik deşik ediyorsunuz. İmparator olmak istediniz, yol gösteriyorum. Görevim yol göstermektir. Üst yanı size kalmış karışmam."

202  :    Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

imparatorluğa çıkan basamaklardan biri ihanet üzerine kurulduysa Andronikos'un elinden ne gelirdi? O imparator olmak istiyordu, şu veya bu şekilde, mühim değil. Tahta giden her yolu denemeye başından karar vermişti. Zaten ne! Sanki Romen Diyojen bu makama pek mi nor-, mal yollardan gelmişti! İmparatoriçe Evdoksiya onu aşkına sarmış almıştı, şu Psellos denen Bizans'ın en büyük şeytanı, onu kolundan tutup da tahta oturtmuştu. Bir mahkûmu imparator yapmışlardı. Ailesinin hakkını gas-betmişlerdi. Tekrar bu hakkı almak için...

Düşüncelerini elinin bir hareketiyle yırttı.

"Peki" diye fısıldadı.

Gözlerini Psellos'tan kaçırıyor, ayaklarına bakıyordu. Psellos ellerini ovuşturdu.

"Hücuma kalktılar, görüyor musun?" "Kör değilim."

"Aksiletşi" diye düşündü Psellos, "Daha şimdiden ak-sileşti. İmparatorluğu niçin ayaklarının altına sereyim dostum, o makama benden daha lâyık insan düşünemiyorum. Evdoksiya mı? Ah canım Evdoksiya! İhtiyar kalbimin imparatorluktan sonra gelen ikinci büyük çarpıntısı."

"Kapıştılar galiba Psellos."

Silkindi.

"Evet aziz dostum, kapıştılar."

Diyojen'in ordusundaki bütün çanlar çalmaya başlamıştı. Cehennemi gürültü Malazgirt Ovasını cenderesinde sıkıyordu.

"Dikkat et" dedi Psellos, Andronikos'u dürterek, "İki tarih savaşıyor. Türkler kadim usullerini tatbik ediyorlar.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        203

Merkez çekilmeye başlamış bile. Romen Diyojen bu hileyi yutarsa, artık iflah olmaz."

Romen Diyojen bu hileyi yuttu. Merkezin dağılmakta olduğunu sanarak bütün kuvvetiyle yüklendi. Fakat bu hareketi umduğunu vermedi. Kendi ayağıyla kapana girdiğini neden sonra, Selçukluların sağ ve sol cenahının kıskacında kalınca fark etti.

"Lanet!" diye bağırdı.

Aynı anda Tarangoğlu'nun birliği de Bizans ordusunu arkadan kuşatmaya geçmişti. Sultan Alpaslan plânın başarıyla işlediğini görüyor, şevke geliyor, yalın kılıç bir ser-dengeçti gibi vuruşmanın en yoğun yerine saplanıyordu.

"Vur ha! Vur ha!"

Savtekin, Sultanın tehlikeye atıldığını görünce ürpertilerle sarsıldı, vuruşa vuruşa yaklaştı.

"Büyük Sultan" dedi, "Ne olur, kendinizi ateşe atmayınız. "

Alpaslan güldü.

"O nasıl söz Savtekin'im? Ateşe atılmak için bundan daha haşmetli bir gün olabilir mi? Vur Savtekin! Haşmetinle vur, dehşetinle vur, salvetinle vur! Vur ki Savtekin'im, dize gelsin Bizans!"

Sultan'in her sözü Savtekin'in ruhuna inen heyecan kamçısı oldu, şahlandı, kükredi. "Vur Sultanım!" Sendeledi. "Savtekin!"

Böğrüne saplanan oku tuttu, çekti attı. "Sultanım!"

204  ?   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Alpaslan hızla atını döndürdü, Savtekin yere kaymak üzere iken yakaladı, bir çekişte atma aldı, insan barajını yırtarak muharebe dışına çıktı. Savtekin'i kucaklayıp yere yatırdı, başını dizlerine koydu.

"Aç gözlerini Savtekin'im, büyük serdarım, aç!"

"Hiç kapatmadım ki Sultanım, doya doya mübarek çehreni seyrediyorum."

Sesi fısıltı gibiydi. Gözlerinin akı bollaşıyordu.

"Vur ki Sultanım açılsın yollar, vur ki dize gelsin Bizans!"

"Savtekin! Çocukluk arkadaşım benim, karındaşım!"

"Durma Sultanım, eğleşme, asker başsız kalmasın."

"Ya sen! Sen bir oruduya bedel değil misin? Böyle bir anda yetim koyup gitmeye mi kalkarsın? Olur mu çocukluk arkadaşım, hiç olur mu?"

Savtekin hafifçe titredi, yüzü ıztırabın en çetinini karşılarken ister istemez buruştu.

"Allah'tan tek dileğim var" dedi inim inim bir sesle zaferi... büyük zaferi görmeden... görmeden canımı almasın! Git sen, zaaf gösterme. Elinden hiçbir şey gelmez. Şeha-deti tatmak vaktidir. Sen hep bunun hasretine yanmaz mısın?"

Gözleri belendi. Son gücünü gırtlağına yığdı. Alpaslan'ı şaşırtan zindelikte bir sesle:

"Git" dedi, "Ordunun başına geç. Zafer haberini burada bekleyeceğim."

Başını yere bıraktı. Ağır ağır doğruldu. Son bir defa daha baktı çocukluk arkadaşına. Okun deldiği yerde kan pıhtı tutmuşu. Ölümün esrarengiz gözü kırmızı kırmızı bakıyordu. Atına bindi.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   ü 205

"Bekle Savtekin'im" dedi, "Zafer müjdesiyle geleceğim."

"Allah isterse" diye mırıldandı Savtekin.

Güneşin parlaklığı gittikçe daha da bulanıyordu. Gözlerinin önü yığın yığın sisti.

"Zafer kadar... Allah'ım" dedi, "Sadece zafere kadar yaşamak..."

Alpaslan kasırga gibi daldı. Ordular gırtlar gırtlağa gelmişti. Cesetler birbiri üstüne yığılmıştı. Tarangoğlu kendisine verilen görevi başarıyla yapmış, Bizans ordusunu tam bir çembere sarmıştı. Uzların başı Tamiş, Diyo-jen'in kaybetmek üzere olduğunu anladı. Birliğini de alarak Alpaslan'ın ordusuna katıldı. Onu bir kısım Peçenek-ler takip ettiler. Ermeniler arasında isteksizlik baş gösterdi. "Mezhebimizin düşmanları arasında ne işimiz var!" diyenler atlarını dağlara doğru sürdüler. Geri hatlarda And-ronikos Dukas'ın ihtiyatları bu kaçaklardan bazılarını yakalayarak sorguya çektiler.

"Niçin kaçıyorsunuz?"

"Mezhebimizin can düşmanlarıyla birlikte daha fazla dövüşenleyiz" demeyi yürek isterdi. Bir yalan attılar:

"İmparator öldü, birlikler başlarının çaresine bakıyorlar. Aklınız varsa siz de başınızın çaresine bakın!"

Haber kanatlandı uçtu, geldi Andronikos'la Psellos'un önüne düştü:

"Evet. İmparator öldü diyorlar, gayri eğleşmek olmaz diyorlar, ne emredersiniz Prens Hazretleri?"

"Toparlanmalarını emredin" diyerek araya girdi Psel-los. "Çekilmekten başka ne yapılabilir?"

Kumandanın canına minnetti. Andronikos'un emrini dahi beklemeden dışarı koştu.

206    J   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Talih yardım ediyor" diye devam etti Psellos, "Böylece bir yalan yaymaktan kurtuldun, bak, haber kendiliğinden yayıldı."

Andronikos Dukas durgunlaşmıştı.

"İmparator gerçekten öldü mü dersin?"

"Şu anda ehemmiyeti yok, gerçek nasılsa anlaşılır, ama bundan seni kimse sorumlu tutamaz. Askerliğin cezbesine kapılıp Selçuklulara saldırayım deme sakın! Sakın deme! Hem imparatorluğa veda edersin, hem de canına."

"Haklısın. Bu durumda başka yapacak birşey kalmıyor. En iyisi çekilmek."

"Bravo! Alınabilecek en isabetli kararı aldın. Tebrikler dostum, tebrikler."

İçi rahat değildi, yaptığı işten tiksinti duyuyordu, ama yine de teşekkür etmeyi ihmal etmedi. Kendini rahatlata-bilmesi için desteğe ihtiyacı vardı, bu desteği Psellos veriyordu şimdilik, ilerde onun da icabına bakmayı düşünebilirdi.

Kaygılı kaygılı baktı muharebe meydanına doğru, toz bulutu içinde birşey görünmüyordu. Bir haberci gönderip durumu araştırmayı aklından geçirdi, ama hemen vazgeçti. Nesine lâzımdı. İmparator öldü haberi gelmiş ve askerini kurtarmak için geri çekilmişti, şahitleri de vardı. Velev yalan olsun, kimse onu suçlamayacaktı.

Atına bindi, çekilmek üzere hazırlanmış birliğine "İleri" işaretini verdi.

Vakit ikindiye devrilmiş, güneşin parlaklığı sönmeye yüz tutmuştu. Zafer yavaştan yavaşa ucunu Sultan Alpaslan'a göstermekle birlikte henüz kesin bir netice alınmış değildi. Sultan akşama kadar bir değişiklik olmazsa neticeye varacağını hesaplıyordu. Karşısında düzenli bir

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D 207

ordu kalmamıştı gerçi, ama yer yer yine de tesirli oluyorlardı. Romen Diyojen'in bir asker gibi vuruştuğunu duyunca gülümsemiş, "Düşmanın böylesi makbûlümdür" demişti. "Ona bir zarar erişmemesine azamî dikkat isterim!"

Mengüç, yeni adıyla Tekin, Abdurrahman Beyin yanından ayrılmıyordu. Hayran kalmıştı. O kadar seri hamleler yapıyor, öylesine bir güçle vuruşuyordu ki, gördüğünden çok daha genç olduğunu düşünmeye başlamıştı. Ona "Baba" derken içinde tarif edilmez bir ılıklık duyuyordu. Muharebeden sonra bunun tadına iyice varacaktı. Kimbilir, ne güzel günler geçireceklerdi. Belki de Tekin'i bulur, aralarına alarak üçlü bir grup kurarlardı. Tekin... Ah, bu isim bir yerlerden kafasına takılmıştı. Sanki beyninin kıvrımlarına kazınmış, sanki...

"Hey çocuk, kollasana kendini yahu!"

Abdurrahman Beyin sesiydi, güldü.

"Yamansın baba."

Bu son kelime bu "baba" sesi, yorgunluğunun üstünde sünger gibi gezindi. Damarlarına dolan taze bir kan, tap taze güce dönüştü. Sevgi yüklü bir bakış fırlattı.

"Önündekilerle oynaşırken ardını boş koyuyorsun evlât" dedi, "Seni korumaktan canım çıktı."

"Sağol baba."

Ah, şu "baba" sözü, ah o koku. Evlât kokusu. Yine meydanı doldurmuş, yine ılık ılık içine akmış.

"Vur Tekin'im, vur şahbazım, vur yiğit oğlum!" Selçuklular yeni muharebeye başlamış gibi zinde, Bizanslılar günlerdir savaşmış kadar yorgun. Romen Diyo-jen iltihaklardan sersemlemiş, ümitsizliğin doruğunda çırpınıyor, zırhının her geçen dakika bes beter bastıran

208  Û   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

ağırlığı altında eziliyordu. Birkaç sadık adamından başka kimse kalmamıştı etrafında. Akşamın alaca karasında bütün dehşetiyle bunu fark edince kahramanlık gösterisinin artık hiçbir işe yaramayacağına karar verdi ve bir yolunu bulup gerideki fundalıklara doğru sıvıştı. Niyeti oradan ordu karargâhına gidip hazinesini almaktı. Zaman kazanmak için ihtiyat birliklerini harekete geçirecek, bu arada hazinesiyle birlikte rahat rahat kaçacaktı. Kendisini takip eden sadık at uşağı Yuanidis'e:

"İn atından" dedi, "Soyun, elbiselerimizi değişelim."

Emre uydu. İmparatorun zırhını giydi, pelerinini kuşandı, kılıcını eline aldı. Aynı zamanda İmparator da at uşağı kılığına girmişti. Burnuna müthiş kokular çarpınca yüzünü buruşturup yere tükürdü.

"Hiç yıkanmaz mısın be adam" diye çıkıştı, "Elbiselerin leş gibi kokuyor?"

Uşak mahcup güldü:

"Efendimize hizmet etmekten vakit kalmıyor ki" dedi.

Cevap İmparatorun hoşuna gitmişti, sırtını sıvazladı.

"Şimdi en önemli hizmetin sırasıdır Yuanidis, sana yaptığım bunca iyiliği düşün."

"Ne yapmam emrediliyorsa yaparım Haşmetpenah."

"Aferin! Hemen atıma bin ve savaş alanına sür, dilediğin gibi kılıç kullan. Bizans İmparatoru Romen Diyojen benim diye de bağır ardı ardına."

Hiç itiraz etmedi. Şimdiye kadar hep itaate alışmıştı, boyun büktü.

"Başüstüne büyük efendim. Yolunuza canımı vermekten korkmuyorum."

"Yoo, senden canını isteyen yok, emniyette olacaksın,

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı   D 209

seni imparator sanacaklar ve'kılına bile dokunmayacaklar, bana güven. Hadi uğrun açık olsun."

Uşak İmparatorun atını biraz da kurumla sürdü, gitti. Romen Diyojen uşağın atına binmeye hazırlandı. Fakat talih: Sadeddin Gevherayin'in kölesi Sadi o aralık tabiî ihtiyacını gidermek için savaş alanından çıkmış, fundalıkta bulunuyordu. İki Bizanslının elbiselerini değiştirdiklerini gördü, ama pek mânâ veremedi. Konuşmalarından ise tek kelime anlayamamıştı. Safça bir adamdı. Öyle herşe-yin üstünde uzun boylu düşünmez, pek içini dışını araş-tırmazdı. Bu adamı tutup kendi yerine köle yapmayı ve efendisinden hürriyetini bağışlamasını istemeyi kararlaştırdı.

Romen Diyojen hortlak görmüş kadar ürktü. Hiç beklemiyordu. Önündekinin kara gözleri akşamın alacasında yarı müstehzi parlıyor, hiç de iyi görünmeyen niyetini açığa vuruyordu.

"Kimsin?" diye sordu.

Beriki gülüp duruyordu. Kılıcının tehditkâr uzanışı olmasa dost sayabilecekti.

"Dilimi bilmiyor ki" diye söylendi. "Ne istiyorsun dostum?"

Sözlerine işaretlerini de karıştırmayı ihmal etmemişti bu sefer. Sadi eliyle.

"Yürü!" işareti yaptı.

Çok yakındı, hiç ses çıkarmadan nasıl bu kadar yakınma sokulabildiğine şaştı. Elini kılıcına atsa aman vermez, ikiye biçerdi. Gülüyordu gerçi, ama gülüşünde insanı ürperten bir yan vardı. Öyle dost gülüşüne filân hiç benzemiyordu.

"İstediğin kadar para veririm" dedi bir yandan kuşağının arasına el atmaya davranarak, "İstediğin kadar."

210  ?

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Kılıç göğsünü yaladı, ölümün nefesini duydu yüreğinin içinde, şakası yoktu adamın, kıpırdamasına izin vermiyordu.

"Kese çıkaracaktım" diye inledi "Çil çil Duka altını veririm, çek git."

Yine "Yürü" işareti yaptı Sadi. Başını da mütemadiyen iki yana salladı, durdu.

*  *  *

Muharebe eski hızında değildi artık, akşamla birlikte hızı düşmüştü. Selçuklular doymamış gibi idiler. Düşman gruplar arıyorlar, buldular mı yalın kılıç içlerine dalıyorlardı.

Abdurrahman Bey on kişinin içine düştü. Tekin hemen ardından seğirtti.

"Bize de bırak baba" dedi, "Yettim!"

"Yahu kuyruk musun be çocuk, başka yerde oynaş arasana."

"Sensiz dövüşün tadı çıkmıyor ki baba."

Abdurrahman Bey çığlık çığlığa bağırdı:

"Ardını kolla bre!"

Atını hızla çevirmeye davrandı, ama zavallı hayvan başına yediği bir kılıç darbesiyle olduğu yere yığıldı. Gecikmişti, doğrulana kadar iş işten geçmişti. Tekin vaktinde davranamamış, ardına geçen Bizanslının kılıcını tam iki omuzu arasına yemişti.

"Baba!" dedi.

Abdurrahman Beyin etrafı sarılmıştı. Tekinle uğraşacak vakti yoktu. Kısa bir tereddüt hayaüna mal olabilirdi.

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

ü  211

"Dayan oğlum" dedi, "Dayan!"

On dakika içinde etrafındakileri dağıttı. Kimini hakladı, kimini kaçırdı. Döndü baktı. Tekin yerde yatıyordu. "Evlât!"

Evlât kokusu ciğerini dele dele yayıldı. Diz çöktü önüne, kucakladı.

"Sık dişini" dedi, "Kurtulacaksın."

"Yok baba, bittim ben. Ama ne gam, zaferi gördüm ya."

Kızar gibi yaptı Abdurrahman.

"Koyverme kendini, bir yaşında sabiler gibi olma, şimdi yarana bakacağım."

Yüzükoyun çevirdi. Yarayı görünce ekşitti yüzünü, berbattı. Boyundan itibaren bele kadar kırmızı bir şerit gibi uzanıyordu yara, görünüşü çirkindi.

"Birşey değil" dedi cesaretlendirmek için, "Sadece küçük bir sıyrık."

Şimdilik sarıp sarmalamalı, cerrah görünceye kadar kanı durdurmalıydı. Biraz anlardı, bu işi becereceğine 'inanıyordu. Ama bu yara insanı iflah etmezdi. Oldürmese bile felç yapardı en azından.

Gömleğini yırttı. Yara bütün ürkütücülüğüyle meydana çıktı. Aynı zamanda...

Bakakaldı. Olabilir miydi? Bu çocuk... Tekin. Şu omu-zundaki kocaman siyah ben. Annesiyle birlikte oğlunu yıkarken hep gördüğü, hep sevdiği, dokunup sıktığı, oğlunu bağırttığı... O ben. Oğlunun sırtındaki siyah. Tatlı.

"Oğlum... Tekin!"

Seslenme değil, feryattı bu.

212

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

"Evet baba!"

Bir zamanlar karşılıklı vuruşurken kendisine yaptığı oyun. Yalnız oğluna öğrettiği. Başka kimsenin bilmediğinden emin bulunduğu. Nasıl şaşırdığı hâlâ hatırında.

"Oğlum!"

"Yaram çok mu kötü baba?"

"Yoo. Ama sen... O vaktiyle bana tatbik ettiğin oyun var ya. Hani birden attan inip ayaklarıma sarılman. Aklında mı?"

"Unutur muyum?"

Sesi zayıflıyordu. Kan hâlâ akmakta idi. Bir yandan sararken konuşmasını sürdürdü.

"Kimden öğrenmiştin o oyunu?"

Düşündü bir süre. Hayal meyal bazı hatıra kırıntıları canlanıyordu yeni yeni.

"Galiba babamdan" dedi, "Öğrenmiştim. Sana sökmedi ama. Çok küçüktüm öğrendiğimde. Âdeta... Âdeta bebektim. Babam zorlu silâhşor olmamı istiyordu herhalde, bebekliğimde kılıç dersleri vermeye başlamıştı. Tahta bir kılıç yapmışü bana. Hatırlıyorum."

Elleri titriyordu Abdurrahman Beyin, gözleri yaşlarla perdelenmişti, kan kızılını bulanık bulanık görüyordu.

"Ey Allah'ım! Ne büyüksün."

"Baba!"

Fısıltı idi Tekin'in hıçkırığı; daha yeni şeyler geliyordu hatırına, sanki son ânını beklemişler gibi başına üşüş-müşlerdi hatıralar. Bir köy vardı, boylu bir ağaç, ak sarığıyla bir hoca çıkardı ezan vakti. Bir adam at binmeyi öğretirdi, kılıç vurmayı öğretirdi, kara yağız bir adam, boylu mu boylu, şu Abdurrahman Bey kadar...

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        213

"Allah'ım! Seni çok daha eskiden tanır gibiyim baba, sanki bebekliğimden beri, nedir bu his? Allah'ım, bu his nedir?"

Abdurrahman Bey daha fazla dayanamayarak üstüne kapandı. Başını iyice yasladı göğsüne.

"Tekin'im" dedi yığını yığım bir sesle, "Yavrum! Gerçekten oğlumsun sen, daha minnacık iken kılıç talimi yaptırdığım oğlum. Uzlar kaçırmışlardı seni, ananı da öldürüp... Hatırlasana! Biraz zorlaşana kendini Tekin!"

Lüzumu yoktu ki. Tekin zaten gerçek babası kadar sevmişti Abdurrahman Beyi, belki gerçek babasından da çok. Bu sevgi daha ötelere taşamazdı ki, bütün sevgisiyle yanındaki adama sunduğu, sevgisi ve yaşama gücü.

"Babam..." dedi. Ardından "Allah'ım" diye inledi.

"Oğlum... Tekin... Yavrum!"

Yıllarca susuzluk çekmiş gibi kavur kavur dudakları arasında son cümle döküldü:

"Elveda babacığım!"

'Tekin!"

Bitmişi. Tam kavuştuğu anda kaybetmişti. Ama bu bir kayıp sayılabilir miydi? Madem ki ahiret vardı, madem ki hakikî hayatın ahirette olduğuna iman etmişti, Tekin'ini tekrar görecekti. Bu dünyada çok kısa süren beraberlikleri o dünyada ebede dönüşecekti. "Allah kavuştursun oğlum" dedi.

Kucakladı. Ayağa kalktı. Meydan muharebesi bitmişti. Selçuk atlıları etrafa dağılan Bizans ordusunun artıklarını temizliyorlardı. Romen Diyojen'in karargâhı işgal edilmiş, ne var ne yok, meydana yığılmıştı. Sultan Alpaslan yanında hocaları olduğu halde diz çökmüş dua ediyordu.

214    3   Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Kucağında bir şehitle Abdurrahman Beyi karşısında görünce doğruldu.

"Hayrola yiğit gazim" dedi, "Önce gazan mübarek olsun diyeyim. Şu taşıdığın şehide Allah Teâlâ rahmet etsin. Kimdir?"

"Oğlum" dedi bütün hasretini tek kelimeye dökerek.

Derin derin baktı Abdurrahman Beyin yüzüne. Üzgün mü, memnun mu pek kestiremedi.

"Hani küçüklüğünde kaçırılan çocuk mu?"

"Ta kendisi. Çok aradım, tam bulmuşken göçtü. Ama ahirette aramama lüzum kalmayacak. Gider gitmez bulacağım."

Sultan sağ elini Abdurrahman Beyin omuzuna bastırdı.

"Sana böyle bir karşılık yakışır ancak."

Sultan da üzgündü. Öz kardeşinden çok sevdiği Sav-tekin'i kaybetmişti. Harbin neticesi belli olur olmaz onu bıraktığı yere koşmuştu. Yaşıyordu. Müjdeyi verdi. "Çok şükür sana Rabbim" dedi, gözlerini bir daha bu dünyaya açmamak üzere kapadı. Koca Sultan başucunda ağladı, ağladı.

Sonra tıpkı Abdurrahman'ın yaptığı gibi Savtekin'in naaşım kucaklayarak getirdi.

"Şurada" diye gösterdi. Abdurrahman Beye. "En değerli kumandanlarımdan biri, karındaşlarımdan daha sevgili, evlâtlarımdan daha yakın çocukluk arkadaşım Savtekin şurada. Götür, yanına uzat oğlunu. Şehadet yolunda birlikte yürüyüp cennete varsınlar. Yarın şanlarına lâyık bir merasimle toprağa veririz."

Abdurrahman Bey götürdü, gösterilen yere uzattı oğ-

Maiazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Ü  215

lunu. Gecenin ılık meltemi yanaklarında gezinirken bıraktı. Ama ayrılamadı yanından. Diz çöktü. Ve bütün şehitlerin ruhuna Kur'ân okumaya koyuldu.

Sultanın otağı kurulmuştu. Akşamı kıldıktan sonra kumandanlarıyla sohbet ediyordu. Bir nöbetçi girdi, selâm verdi.

"Sultanım, bir esir getirdiler. Bizans emiri olduğunu iddia edenler var..."

Aratmış, ne ölülerin, ne dirilerin arasında buldurama-mıştı. Kaçtığını sanıyordu.

"Alın içeri."

Esiri getirdiler. Sadettin Gevheray'ın kölesini görünce:

"Bre!" dedi. "Nerelere yitmişsin? Öldün belledim."

Sadi esirini işaret ederek:

"Yavaş yürüdü efendim" dedi, "Çok yavaş. Bu yüzden geciktim."

"Yani bu adamı sen mi yakaladın?"

"Himmetinizle efendim."

Sultan Alpaslan bu sade kılıklı adamın imparator olabileceğine pek ihtimal vermiyordu.

"Kimsin?" diye sordu.

Diyojen belki kurnazlıkla kurtulabileceğini düşünüp denemeye karar verdi.

"Alelade bir askerim."

"İmparator olduğunu söyleyenler var."

"Yanılıyorlar, bende hiç imparator hali var mı?"

"Şimdi anlarız. Basilas'ı getirin. İmparatorunu ondan iyi kim teşhis edebilir?"

216

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

Basilas girer girmez Romen Diyojen'in ayaklarına kapandı. Ağlaya ağlaya:

"Haşmetpenah, efendimiz. Ah, ne felâket!" İmparator hâlâ direniyordu.

"Deli mi bu adam, neler söylüyor? Hayatımda ilktir gördüğüm biri kalkmış, imparator diye bana, ah ne talih!" Sultan, Basilas'a kalkmasını emretti: "Bu adam İmparator Romen Diyojen midir?" "Başım üzerine yemin ederim ki bu Bizans'ın medar-ı iftiharı efendimiz, İmparatordur. Bana kıyın, ama ona dokunmayın Sultanım."

Sultan Alpaslan emin olmak istiyordu. İbni Mühel-ban'ı çağırttı. Onu bir ağaç dibinde dua ederken buldular. Kalktı, otağa girdi.

"Evet" dedi, "Tebdil-i kıyafet eylemiş, lâkin Sultanıma hakaret eden adamı ömrüm oldukça unutamam; bu, Bizans Meliki Romen Diyojen'in kendisidir."

Sultan ağır ağır doğruldu. Romen Diyojen'e yaklaştı. "Niye inkâr edersiniz İmparator Hazretleri,?" dedi. "Yoksa şanınıza lâyık karşılanacağınızdan tereddüdünüz mü var? Size esir gibi değil, bir hükümdar gibi davranacağız. Kadere kim karşı gelebilir? Alınyazısının önüne kim geçebilir? Müteessir olmayınız, şu andan itibaren bizim misafirimizsiniz."

Çekti, yanına oturttu. Yenilginin ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Hele bir sultan için, çok ağır bir darbe idi. Şu anda Diyojen'in teselliye ihtiyacı vardı.

"Sânınıza lâyık çadırlar kurduracağız, emrinize hizmetkârlar vereceğiz. Bir dediğiniz iki edilmeyecek, kendinizi sarayınızda farz edebilirsiniz. Değişen birşey yok, hâlâ bir imparatorsunuz."

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı    ] 217

Romen Diyojen Alpaslan'ın alay etmediğini anlayınca şaşkın şaşkın mırıldandı:

"Milleti olmayan bir imparator ne işe yarar?"

"Milletiniz de olabilir, siz de imparator kalabilirsiniz. Neden hep kötü şeyler düşünüyorsunuz?"

Romen Diyojen ellerini iki yana açü.

"Bir esir güzel şeyler düşünebilir mi ki? Başıma gelenler şöyle dursun, asıl bundan sonra başıma geleceklerden ürküyorum."

"Size ne yapacağımı sanıyorsunuz?"

Biraz düşündü. Kendisi Sultan Alpaslan'ı esir alsa ne yapardı? Bir demir kafese koyup şehir şehir dolaştırır, sonra Papaya ikram diye gönderirdi belki. Belki de buna lüzum görmez, yakaladığı yerde boynunu vurdururdu.

"Bana iki türlü cezayı müstehak görüyor olmalısınız. Ya şu çadırın dışında boynumu vurduracaksınız veya bir kafese koyup şehir şehir dolaştırarak teşhir edeceksiniz."

"Biz esir olsaydık böyle mi muamele ederdiniz?"

"Herhalde."

"Serbest kalmayı havsalanız almıyor mu?"

Birden ürktü.

"Serbest mi? Yoo, hayır. İmkânsız birşey! Öylesine ulu, öylesine yüce bir yol ki bu, düşünmekte güçlük çekiyorum. En büyük düşmanı esir etmek ve serbest bırakmak ha!"

Başını avuçladı.

"Ömürboyu sürecek bir minnet yükünün altına kim girmek ister?"

"Yani böyle bir minnetin altına girecek gücü kendiniz -

218        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

de göremiyor musunuz İmparator? Ben sizi daha güçlü düşünürdüm." Gözleri ufaldı.

"Yani serbest bırakmayı mı teklif ediyorsunuz?" "Esirlere bile insanca davranmak dinimizin emri. Bir de atasözümüz var, daha doğrusu atalarımızdan intikal eden bir nasihat, der ki: 'Bir kavmin büyüğü zelil olduğu zaman ona merhamet ediniz.' Şimdi biz buna uyuyoruz. Seni öldürmek kasap işidir, bize şeref kazandırmaz. Zaferimizi teşhir için şehir şehir bir kafes içinde dolaştırmak ise sarraf işidir, biz tüccar değiliz. Esire iyi muamele edip, gerekirse hürriyetini bağışlamaya gelince. İşte bu Müslüman işidir, biz de Müslümanız. Havf etmeyiniz, serbest bırakılacaksınız. Yalnız törelerimiz icabı kurtuluş akçesi taahhüt etmeniz lâzım. Daha bazı şartlarımız da olacak, bunları sonra konuşuruz. Şunu anladınız umarım. Gurur, başarının önüne çekilmiş bir demir duvardır, tevazu ise başarıya merdiven; biz önümüze duvar çekmek yerine merdivenden çıkmayı tercih edenlerdeniz.

İmparator dayanamadı, Sultan Alpaslan'ın ellerine sarıldı.

"Ey Sultan! Seni bu topraklardan atmak için türlü ırklardan büyük ordular kurdum, bu yolda pekçok para harcadım. Fakat yenildim. Ve şu an niçin yenildiğimi anlıyorum."

Alpaslan gülümsemekle mukabele etti. Sonra istira-hate gönderdi. Kendisi de çadırdan çıktı. Biraz yalnız kalmaya ihtiyacı vardı. Yürüdü. İlerde bir gölge fark edince: "Kim var?" dedi. Gölge doğruldu. "Benim Sultanım, Abdurrahman!"

Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı        219

Yanına gitti. Elini tuttu. Birlikte çömeldiler.

"Benim de yüreğimi soğutacak sözlere ihtiyacım var yiğit Abdurrahman, sonunda Bizans melikini esir aldık ama, herbiri bin Bizans melikine bedel nice canlar kaybettik."

Gece meltemi hüzünle karışan sevinci okşuyor, şehitlerin yüzünde ılgıt ılgıt esiyordu.

. 220        Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

SUNGUROĞLU -I-

Yavuz BAHADIROĞLU 288 sayfa

SUNGUROĞLU. YAVUZ BAHADIROGLUNUN İLK ROMANI. KÜÇÜK ÇOCUK AYKUT'UN. DEDE BİLDİĞİ AKÇA TARAFINDAN AKINCI OLARAK YETİŞTİRİLİŞİ. SONRA SUNGURALPİN OĞLU OLDUCUNU ÖĞRENİŞİ. BABASININ SELİKOS ADLI BİR BİZANS

ŞÖVALYESİ TARAFINDAN HAİNCE ÖLDÜRÜLDÜĞÜNÜ DUYMASI VE SELİKOS'TAN İNTİKAM ALMA YEMİNİ ETMESİ.

ROMANIN ÖNEMLİ BlR BÖLÜMÜNÜ OLUŞTURUYOR. BUNLARI ÖĞRENEN AYKUT. AKÇA'NIN VERDİĞİ İSİMLE SUNGUROĞLU ADINI ALIR. ATI ŞAHİN VE KÖPEĞİ DUKA İLE SÖĞÜT'TEN AYRILIP SERHAT BOYLARINA DOĞRU YOL ALIR. ARKADA AKÇA DEDEYİ. NİNEYİ VE ONLARIN SUNGÜROGLU'NA SEVDALI KIZI NİLÜFERİ GÖZÜ YAŞLI BIRAKMIŞTIR. BlR SÜRE

ORHAN GAZİ'NIN EMRİNDE ÇEŞİTLİ GÖREVLER ALAN SUNGUROĞLU, Ç1MPELİ İBRAHİM ADLI BlR ARKADAŞ EDİNİR.

SELİKOS'UN İZİNİ BULDUĞU SIRALARDA BİZANS'TAN KOVULMA KÖSE PAPAZ DA BU İKİ ARKADAŞA KATILARAK BİR ÜÇLÜ OLUŞTURURLAR, İBRAHİM HEYECANLI BlR GENÇ. KÖSE PAPAZ JOSEF ÇOK ZEKİ BlR ADAMDIR. ARTİK SUNGUROĞLU

VE ARKADAŞLARI MACERADAN MACERAYA ATILIRLAR.

BU İLK ESERDE SUNGUROĞLU, BABASININ İNTİKAMINI ALMAK

İÇİN SELİKOS'UN PEŞİNE DÜŞER.

fjESİL

Tel: (0212)551 32 25 pbx www.nesilyayinlari.com

==

YAVUZ BAHADIROÜLU

SUNGUROĞLU -II-

SUNGUROĞLU II

Yavuz BAHADIROĞLU 256 sayfa

BU KİTAP, ORHAN GAZt'NİN RUMELİYE GEÇEREK İSTANBUL YOLLARINI FETHE AÇTIĞI GÜNLERİN HİKÂYESİDİR.

BU KİTAP, SERHADLERDE KILIÇ SALLAYAN SERDENGEÇTİLERİN "ALLAH ALLAH" NİDASID1R.

BU KİTAP, BURÇLARDA BOY VEREN İSİMSİZ KAHRAMANLARIN "ALLAHÜEKBER" SADASIDIR.

BU KİTAP, VATAN İÇİN. MİLLET İÇİN, DİN İÇİN ŞEHİT OLANLARIN, MAZİDEN ZAMANIMIZA AKSEDEN SESİDİR.

TARİHTEN ÖRNEKAL, ECDADINI TANI VE İSTİKBALE CESARETLE YÜRÜ!

 

fNESİL

Tel: (0212) 551 32 25 pbx www.nesilyayinlari.com

E

...............;

==

SUNGUROĞLU -III-

Yavuz BAHADIROĞLU 208 sayfa

YAVUZ BAHADIROĞLU

SUNGUROĞLU -III-

ORHAN BEYİN KARDEŞİ

ŞEHZADE HALİL, FOÇA

KORSANLARI

TARAFINDAN

KAÇIRILMIŞTIR

HERKESİN KORKTUĞU,

SİNDİĞİ KORSANLAR FOÇA VE ÇEVRESİNDE

DEHŞETLİ BlRTERÖRESTlRMEKTEDlRLER ÂDETA

AYRI BİR DEVLET HAVASINDA İSTEDİKLERİNİ

YAPMAKTADIRLAR. ŞEHZADE HALİL İŞTE BÖYLE

BİR ÖRGÜTÜN ELİNE ESİR DÜŞMÜŞTÜR BU ZOR

GÖREVİ ÜSTLENEBİLECEK SADECE

SUNGUROĞLU'DUR. GÖREV ONA VERİLİR.

SUNGUROĞLU VE ARKADAŞLARI FOÇAYA DOĞRU

YOL ALIRLAR ONLARI İNANILMAZ SÜRPRİZLER

OLAYLAR VE SOLUK KESEN MACERALAR

BEKLEMEKTEDİR

DİĞER İKİ KİTAPTA OLDUĞU GİBİ BU MACERADA

DA BÜYÜK HEYECAN YAŞAYACAK. SUNGUROĞLU

VE ARKADAŞLARIYLA BİRLİKTE SİZ DE KILIÇ

SALLAYACAK, TEHLİKELERE ATILACAK VE

OSMANLI'NIN ORHAN BEY DÖNEMİNİ YAŞIYOR

GİBİ OLACAKSINIZ.

mEsu

Tel: (0212) 551 32 25 pbx www.nesilyayinlari.com

ENDÜLÜS'E VEDA

Yavuz BAHADIROĞLU 272 sayfa

YAVUZ BAHADIROĞLU

ENDÜLÜS'E VEDA

K H£ite,

&¦-¦

\

¦i.

TARIK BİN ZIYAD DENİZİ GEÇTİKTEN SONRA GEMİLERİ YAKTI VE İSLÂM SANCAĞINI AVRUPA İÇLERİNE DİKTİ.

GÜÇLÜ BİR İSLÂM DEVLETİ MEYDANA GELDİ: ENDÜLÜS EMEVİ DEVLETİ. ENDÜLÜS, AVRUPA DEVLETLERİNE İLİMDE, TEKNOLOJİDE, MEDENİYETTE VE EDEBİYATTA ÖNCÜLÜK ETTİ.

AVRUPA SEKİZ ASIR ALTIN ÇAĞINI YAŞADI. BU MEDENİYET MERKEZİ NASIL YIKILDI? TARIK BİN ZİYAD'IN TORUNLARI BABA MİRASINI NASIL YERLE BİR ETTİ? İDEALİNİ VE RUHUNU KAYBEDEN İDARECİLER DEVLETİ NASIL YIKTI? GÜNÜMÜZE IŞIKTUTAN FİKİRLER 'ENDÜLÜS'E VEDA"DA..

^NESIL

Tel: (0212) 551 32 25 pbx www.nesilyayinlari.com

MALAZGİRT SAVAŞI TARİHİMİZİN DÖNÜM NOKTALARINDAN BİRİDİR BU İTİBARLA ALABİLDİĞİNE ÖNEMLİ, ALABİLDİĞİNE

MANÂLIDIR.

GERÇİ TARİHİMİZİ TAÇLANDIRAN BU BÜYÜK ZAFER HAKKINDA

ÇOK ŞEY YAZILMIŞTIR. ANCAK YAZILANLARIN ÇOĞU, SAVAŞIN

SEBEPLERİYLE NETİCELERİNE DAİRDİR, O ŞARTLARI YAŞAYAN

"İNSAN" İHMAL EDİLMİŞTİR.

ACABA O GÜNÜN İNSANI, DÜNYAYA NASIL BAKIYORDU?

KENDİNDEN OLMAYAN MİLLETLERİ NASIL GÖRÜP

DEĞERLENDİRİYORDU?

ONA GÖRE SAVAŞ NEYDİ, BARIŞ NE MÂNÂ İFADE EDİYORDU?

ÖLÜM-KALIM SAVAŞINA İNSANLARI GÖNÜLLÜ YAPAN DUYGU,

NASIL BİR DUYGUYDU?

ZAFERİN İNSANI RUH VE MADDE OLARAK NASİL BİR İNSANDI?

BİZ BU "MEÇHUL ASKERİ ARADIK. BULUP BULAMADIĞIMIZA

OKUYUCU KARAR VERECEKTİR.

8.25 TL

www.nesilyayinla

9789754080544

Yavuz Bahadıroğlu _ Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı

 

Kitaplar, uygarlığa yol gösteren ışıklardır.

 

UYARI:

 

www.kitapsevenler.com

 

Kitap sevenlerin yeni buluşma noktasından herkese merhabalar...

Cehaletin yenildiği, sevginin, iyiliğin ve bilginin paylaşıldığı yer olarak gördüğümüz sitemizdeki

tüm e-kitaplar, 5846 Sayılı Kanun'un ilgili maddesine

istinaden, engellilerin faydalanabilmeleri amacıyla

ekran okuyucu, ses sentezleyici program, konuşan "Braille Not Speak", kabartma ekran

vebenzeri yardımcı araçlara, uyumluolacak şekilde, "TXT","DOC" ve "HTML" gibi formatlarda, tarayıcı ve OCR (optik

karakter tanıma) yazılımı kullanılarak, sadece görmeengelliler için, hazırlanmaktadır. Tümüyle ücretsiz olan sitemizdeki

e-kitaplar, "Engelli-engelsiz elele"düşüncesiyle, hiçbir ticari amaç gözetilmeksizin, tamamen gönüllülük

esasına dayalı olarak, engelli-engelsiz Yardımsever arkadaşlarımızın yoğun emeği sayesinde, görme engelli kitap sevenlerin

istifadesine sunulmaktadır. Bu e-kitaplar hiçbirşekilde ticari amaçla veya kanuna aykırı olarak kullanılamaz, kullandırılamaz. Aksi kullanımdan doğabilecek tümyasalsorumluluklar kullanana aittir.

Sitemizin amacı asla eser sahiplerine zarar vermek değildir.

www.kitapsevenler.com

web sitesinin amacı görme engellilerin kitap okuma hak ve özgürlüğünü yüceltmek

ve kitap okuma alışkanlığını pekiştirmektir.

Sevginin olduğu gibi, bilginin de paylaşıldıkça pekişeceğine inanıyoruz.

Tüm kitap dostlarına, görme engellilerin kitap okuyabilmeleri için gösterdikleri çabalardan ve

yaptıkları katkılardan ötürü teşekkür ediyoruz.

Bilgi paylaşmakla çoğalır.

 

İLGİLİ KANUN:

5846 Sayılı Kanun'un "altıncı Bölüm-Çeşitli Hükümler" bölümünde yeralan "EK MADDE 11" :

"ders kitapları dahil, alenileşmiş veya yayımlanmış yazılı ilim ve edebiyat eserlerinin engelliler için üretilmiş bir nüshası yoksa

hiçbir ticarî amaçgüdülmeksizin bir engellinin kullanımı için kendisi veya üçüncü bir kişi tek nüsha olarak

ya da engellilere yönelik hizmet veren eğitim kurumu, vakıf veya dernek gibi

kuruluşlar tarafından ihtiyaç kadar kaset, CD, braill alfabesi ve benzeri formatlarda çoğaltılması veya ödünç verilmesi

bu Kanunda öngörülen izinler alınmadan gerçekleştirilebilir."

Bu nüshalar hiçbir şekilde satılamaz, ticarete konu edilemez ve amacı dışında kullanılamaz ve kullandırılamaz.

Ayrıca bu nüshalar üzerinde hak sahipleri ile ilgili bilgilerin

bulundurulması ve çoğaltım amacının belirtilmesi zorunludur."

 

bu e-kitap Görme engelliler için düzenlenmiştir.

Kitap taramak gerçekten incelik ve beceri isteyen, zahmet verici bir iştir. Ne mutlu ki, bir görme

engellinin, düzgün taranmış ve hazırlanmış bir e-kitabı okuyabilmesinden duyduğu sevinci paylaşabilmek

tüm zahmete değer. Sizler de bu mutluluğu paylaşabilmek için bir kitabınızı tarayıp,

kitaps...@kitapsevenler.com veya kitaps...@gmail.com

Adresine göndermeyi ve bu isimsiz kahramanlara katılmayı düşünebilirsiniz.

Bu Kitaplar size gelene kadar verilen emeğe ve kanunlara saygı göstererek lütfen bu açıklamaları silmeyiniz.

Siz de bir görme engelliye, okuyabileceği formatlarda, bir kitap armağan ediniz...

Teşekkürler.

Ne Mutlu Bilgi için, Bilgece yaşayanlara.

TÜRKİYE Beyazay Derneği

 

www.kitapsevenler.org

www.kitapsevenler.com

e-posta: kitaps...@kitapsevenler.com kitaps...@gmail.com

 

 

Yavuz Bahadıroğlu _ Malazgirt'te Bir Cuma Sabahı.

 

 

bu sadece yaşar abimizin verdiyi hizmetin zerresidir,

 

düşünün bizler için onbinlerce böyle kitap taramış.

 

gelin hep beraber birlik olalım,

 

el ele verip yaşar abimize destek verelim.

 

 

vakit birlik vaktidir,

 

zaman beraber olma zamanıdır.

 

haydi az çok demeden aynı taşın altına elimizi korkmadan koyalım.

 

maşallah baya karabalığız,

 

hep beraber deyil bir taşı allah'ın izniyle bir binayı bile kaldırırız.

 

herşey yaşar abimiz için,

 

herşey mutluluk yarınlar için;

 

herşey daha kitaplı günler için.

 

daha ötesi herşey birlik ve kardeşlik için tam zamanı.

 

allah yar ve yardımcımız olsun.

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages