Deveye oyna demişler; 9 çadır yıkmış, garip ama gerçek bir paylaşım

1 view
Skip to first unread message

Necati Bağlı

unread,
3:50 AM (9 hours ago) 3:50 AM
to tekn...@googlegroups.com
Deveye “Oyna” Demişler, Dokuz Çadır Yıkmış

Bizim memleketin en gelişmiş kurumu hangisidir derseniz, hiç düşünmeden söylerim:
Meseleyi çözmeden güzel gösterme sanatı.

Bir kapıyı açamazlar ama önüne öyle bir cümle dizerler, öyle bir etiket iliştirirler ki insan bir an için içeri buyur edildiğini sanır. Hakkı teslim etmezler; hitabı cilalarlar. Engeli kaldırmazlar; hikâye paylaşırlar. Düzeni düzeltmek yerine “hizmet aşkı” temalı bir kurgu kurup piyasaya sürerler. Sonra da herkes birbirinin gönderisini beğenip “Ne kadar duyarlıyız” diye kendi vicdanına kalp bırakır.

Eskiler “lafla peynir gemisi yürümez” demiş. Bizde gemi yürür mü bilinmez ama görüntü maşallah deniz aşırı gidiyor.

Bir belediyenin sayfasını açıyorsunuz: Drone kamerası rampanın üstünde süzülüyor. Arkada insanın içine işleyen bir müzik. Üstüne de şu cümle: “Kapsayıcı, erişilebilir, insan odaklı hizmet anlayışımızla…” Kurgu sanırsın ödüle gidecek. Video bitiyor, kafayı ekrandan kaldırıyorsun; o videodaki rampa yine bir esnafın doblosuna emanet, hissedilebilir yüzeyler dubaya teslim, kaldırım yine eski halinde. Hizmet yerinde sayıyor, drone ışık hızında yükseliyor. Bizde bazı işler yapılmaz; paylaşılır.

“Minareyi çalan kılıfını hazırlar” derler ya; bizde kimsenin minare çaldığı yok, ama yapamadığı işin afişi çoktan basılmış oluyor.

Lakin kabahat yalnız yukarılarda değil. Memleketin sivil vatandaşı da bu işin küçük ortağı. Kurumun o janjanlı dili, sokakta kısa ama can yakıcı bir tavır olarak karşınıza çıkıyor. Yukarıda yönetmelikle yapılan küçültmeyi, aşağıda gündelik kibarlık tamamlıyor.

Otobüste biri yer verecek. Güzel. Yer vermek asil iştir. Fakat bunu sessizce yapamıyor. Önce sesi yükseltiyor: “Arkadaşlar, engelli bir bey var, yer verelim.” Bir koltuk açılıyor ama bir insan kapanıyor. Çünkü oturacak olan kişi değil, ilan edilecek olan durum oluyor. Bazı yardımlar kapı açmaz; kalabalık toplar.

İyiliğin duyurulusu, bazen iyiliğin kendisinden daha yorucudur.

Bizde insanı küçültmenin en kibar yolu, ona fazla şefkat göstermektir. “Kardeşimiz”, “evladımız”, “emanetimiz”… İlk duyduğunda sıcak gelir. Biraz bekleyince içinden soğuk bir mesafe çıkar. İnsan eşit bir vatandaş olmaktan çıkar, korunacak bir şeye dönüşür. Yan yana durmanın dili başkadır; yukarıdan sevmenin dili başka.

Kapıyı açmayan el, omza şefkatle konunca incelmiş sayılmaz.

Bir aile ziyaretine gidin, daha net görürsünüz. Çay gelir, tabak gelir, sohbet döner. Sıra odadaki kişiye gelir ama cümle bir türlü ona ulaşmaz. “Bu ne iş yapıyor?” der biri. “Bu tek başına çıkabiliyor mu?” der öteki. “Bunun düzeni nasıl?” der bir başkası. Adam orada oturuyor. Duyuyor. Belki cevap vermek için ağzını açmış bile. Ama bizim memlekette üçüncü tekil şahıs, yalnızca bir zamir değildir; küçük bir taht gibidir. İnsanı gözünün önünde yok saymanın terbiyeli biçimidir.

Karşındaki insanı “o” diye konuşmak, onu cümleden düşürmenin nazik yoludur.

Sivil vatandaşın merhameti de ayrı bir gösteri sanatıdır. Bir teyze yaklaşır, yüzünde sevgi, sesinde rikkat: “Ay maşallah, buna rağmen ne kadar bakımlı.” İltifat ettiğini sanır. Oysa cümlenin gizli kısmı şudur: “Ben senden zaten pek bir şey beklemiyordum.” Bazı iltifatlar insanı büyütmez; yalnızca beklentinin ne kadar aşağıda kurulduğunu ele verir.

Bizde çıta o kadar aşağı konur ki, normal yaşamak bile alkış sebebi olur.

Sonra o sihirli kelime gelir: Rağmen.

“Buna rağmen okumuş.”
“Buna rağmen çalışıyor.”
“Buna rağmen neşeli.”

Ne becerikli kelimedir şu “rağmen”. Hem sistemi temize çıkarır hem konuşana vicdan ferahlığı verir. Kimse sormaz: Neymiş bu “buna”? O engeli oraya kim koymuş? Kapıyı dar, dili hoyrat, sistemi kör bırakan kim? Bunlar konuşulmaz. Çünkü “rağmen”, bu memlekette kusurun üstüne serilen en zarif örtülerden biridir.

“El elin eşeğini türkü çağırarak arar” demişler. Biz de başkasının zorluğunu öyle şiirli cümlelerle anlatıyoruz ki insan sanıyor mesele çözülmüş. Oysa çukur aynı yerde duruyor; yalnız paylaşımın filtresi değişiyor.

İş görüşmesinde de manzara değişmez. Aday konuşur, anlatır, cevabını verir. Masanın öbür ucundaki zat, yine de yüzünü ona değil yanındaki kişiye çevirip sorar: “Bilgisayarı aktif kullanabiliyor mu?” İşte memleketin özeti budur. Soru sorulmuştur ama muhatap seçilmemiştir. İnsan bazen reddedilmeden önce silinir.

Muhatap sayılmamak, kapıdan çevrilmenin sessiz biçimidir.

Hastane koridorunda da aynı hikâye. Kimliği sen verirsin, şikâyeti sen anlatırsın, ilacı sen kullanırsın; görevli döner refakatçiye konuşur: “İlaçlarını aksatmasın.” Sanki hasta sen değilsin, yanında duran kişi vekilin. Bizde acımak boldur ama ciddiye almak kıttır. Merhamet, saygının yerine geçtiği anda kibarlık değil, vesayet başlar.

Taşıma suyla değirmen dönmez; taşıma merhametle eşitlik hiç dönmez.

Erişilebilirlik dediğin şey de bizde çoğu zaman “yan kapı” kültürüne dönüşür. Ana kapıyı düzeltmek zordur çünkü. “Size özel çözüm” derler; seni ayrı masaya, ayrı sıraya, ayrı işleme hapsederler. Sonra da bunu medeniyet sayarlar. Oysa medeniyet, insanı ayırmadan düzen kurma terbiyesidir. Herkese ayrı küçük merhamet alanları açmak değil.

Markette parayı sen verirsin, kasiyer para üstünü yanındakine uzatır. Restoranda siparişi sen verirsin, garson arkadaşına dönüp “Başka bir şey ister mi?” diye sorar. Mahallede biri yardım edeceğim diye koluna yapışır, nereye gitmek istediğini sormadan seni kendi uygun gördüğü yöne çeker. Sonra da huzur içinde evine gider; çünkü bugün de iyi insan olmuştur.

Oysa her uzanan el, saygı taşımaz.
Bazı nezaketler yön duygusunu bozar, bazıları insanın dünyadaki yerini.

Kısacası memlekette kabalık her zaman bağırmıyor. Bazen çok nazik konuşuyor. “Sizin için” diye başlıyor, “değer veriyoruz” diye devam ediyor, sonra usulca seni hayatın kenarına itiyor. Sert bir yüzle değil, yumuşak bir sesle yapıyor bunu. Zaten en tehlikeli tarafı da burada. Açık hoyratlıkla kavga etmek kolaydır; asıl güç olan, ipek mendile sarılmış küçümsemeyi teşhis etmektir.

İşte mizah burada lazım. Güldürmek için değil, teşhir etmek için. Çünkü bazı saçmalıkları düz cümle taşıyamıyor. Biraz yana çevirmek, biraz kabuğunu soymak, biraz da aynayı hafif eğmek gerekiyor ki gerçek şekil görünsün.

Gelelim deveye… Mesele deve değil elbette. Devenin boyu, yürüyüşü, huyu bellidir. Kusur, devenin tabiatını hesaba katmadan ondan zarafet bekleyen akıldadır. Çadırın orta direğine deveyi bağlayıp sonra “Hadi bir oyna bakalım” dersen, üstüne yıkılan çadıra şaşırmayacaksın.

Bizim dilimiz de, bürokrasimiz de, sokağımız da biraz böyle işte. İyilik yapayım derken küçültüyor, seveyim derken susturuyor, yardım edeyim derken devre dışı bırakıyor.

Atalar boşuna söylememiş:

Deveye “oyna” demişler, dokuz çadır yıkmış.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages