Prof.Dr. Anıl Çeçen: ANKARA KALESİ

13 views
Skip to first unread message

İstiklâl Türker

unread,
May 10, 2011, 10:59:27 AM5/10/11
to ne_mutlu_t...@googlegroups.co, temizelle...@googlegroups.com, tegmen-mehmet-ali-celebi...@googlegroups.com, berci...@yahoo.com, hmahm...@gmail.com, hare...@hotmail.com, inadin...@yahoo.com, vatan.ve...@hotmail.de, nazim...@gmail.com

ANKARA   KALESİ       

                                   İSTANBUL         İST-KONG         OLAMAZ   

                                                                                 Prof.Dr.ANIL   ÇEÇEN  

                      Türkiye Cumhuriyeti  yeni bir genel seçime doğru hızla giderken , iki dönem  ülkeyi yöneten hükümetin  başbakanı  seçim programının  ötesine giderek son derece çılgın olduğunu iddia ettiği  yeni bir projeyi kamuoyunun  önüne getirdi . ,Başkent Ankara ‘nın  önceliği  dururken , küresel sermayenin  bu bölgenin başkenti yapmağa çalıştığı İstanbul’u öne çıkaran yeni projede ,eski İstanbul belediye başkanı olarak hareket etmeye öncelik  veren bir tavır  içerisine girerek  ve  başkent Ankara’daki merkezi devleti ikinci plana bırakarak  bir Kanal İstanbul projesi resmen ilan edilmiştir . Bir kara ülkesinin tam ortasında yer alan Ankara’ya  su getirmek  ve  çevre  ırmaklardan kanal açarak Ankara’yı  Karadeniz’e açmak  ya da  Menderes hükümeti döneminden  kalma  başkente deniz getirmek   gibi   merkezi devlet yönetimi açısından  son derece önemli ve öncelikli projeler varken ,  İstanbul boğazına paralel bir doğrultuda  yeni bir boğazın yerini tutacak   doğrultuda   iki deniz arasına kanal açmak  ,bugün gelinen aşamada  Türkiye Cumhuriyetinin ulusal öncelikleri arasında  yer  alacak gibi görünmemektedir . Ne var  ki , gerçek durum böyle olmasına rağmen , genel seçimler öncesinde Türkiye bir oldu bitti ile Kanal İstanbul projesi ile karşı karşıya bırakılmıştır . Türkiye için fazlasıyla lüks ve anlamsız görülen böylesine  bir çılgın bir projenin  önümüzdeki dönemde gerçekleştirilebilmesi de  son derece güç  hatta imkansız olarak görülmektedir . Özel bir basın toplantısı ile açıklanan bu çılgın atılıma karşı ilgili ve yetkili çevrelerden ilk gelen tepkilere de bakıldığında , binbir gece masalları gibi bir hayal dünyası ile  Türkiye’nin karşı karşıya getirildiği anlaşılmaktadır .

          Proje ile ilgili olarak açıklanan resmi metin incelendiğinde , bu konuda tam olarak hazırlanmış bir bilimsel araştırma ya da proje olmadığı  görülmekte , sadece  başbakanın seçim heyecanı ile böylesine bir çılgın projeyi  gündeme getirerek  partisine olan ilgiyi daha da yükseltme çabası içine  girdiği  göze çarpmaktadır . Uzun süredir İstanbul  Büyükşehir Belediyesi ile Trakya bölgesi arasında sürüp giden  ihtilaflı durumu kökünden kazıyıp  atmak ve  İstanbul merkezli yeni bir projeyi devreye sokarak İstanbul kentinin genişletilmesi doğrultusunda  ,Trakya bölgesinin tam ortasından bir su kanalı geçirilerek  iyice şişmiş olan  İstanbul’u batıya doğru  yaymak gibi bir yaklaşımın yeni açılacak kanal üzerinden uygulama alanına aktarılmak istendiği  belli olmaktadır . Trakya Üniversitesinin  öncülüğünde  hazırlanmış olan Trakya bölge planının hazırlanması sırasında  bu bölgedeki bütün sivil toplum kuruluşları ile beraber meslek örgütleri de çalışmalara katılmışlar ve geleceğin Trakya bölgesini bilimsel esaslara uygun olarak yeniden  projelendirmek üzere ,üniversitedeki uzman bilim adamlarının öncülüğünde bir bölge kalkınma planını hazırlayarak devletin ve Türkiye’nin ilgili ve yetkili kurumlarına sunmuşlardır . Trakya Üniversitesi’nin eski rektörü olan Prof.Dr.Osman İnci’nin  Cumhuriyet yayınları arasında çıkmış olan “Trakya  direniyor “ başlıklı kitabı  , bu konuda  gerçek durumu her yönü ile ortaya koymakta ve  İstanbul gibi giderek azmanlaşan  bir  kentsel yapının saldırılarına karşı  bölgenin  haklarını korumak ve  savunmak için nasıl bir büyük mücadeleye giriştiğini  açıkca  kanıtlamaktadır .

            İstanbul Büyükşehir Belediyesi kentin geleceği ile ilgili metropolitan planı hazırlarken , bu kentin  hukuki sınırları dışına çıkarak ,bütün Trakya bölgesini İstanbul kentinin arka bahçesi gibi görmüş, Trakya bölgesinde yer alan  üç vilayeti ve bunlara bağlı  bütün ilçeleri atlayarak  sanki  Bizans dönemindeki gibi Trakya bölgesini  kendine bağlı bir eyalet yapılanması içerisinde görmüştür . İstanbul Büyükşehir Belediyesinin böylesine  anayasa ve yasaları çiğneyen bir tavır içerisinde  Trakya bölgesini yutmağa hazırlanmasının arkasında eski İstanbul Belediye başkanının önderliğindeki  hükümet ile aynı parti çatısı altında  bir arada bulunması  gösterilmiş , hükümet ile belediye yönetimlerinin aynı partinin iktidarının uzantıları olması gerçeği karşısında , İstanbul Belediyesi  kentin sınırlarını aşarak  bütün Trakya bölgesini yutma cesaretini  kendisinde bulabilmiştir . Türk anayasal sistemi çerçevesinde kesinlikle düşünülemeyecek böylesine bir yaklaşımın   arkasında ne gibi oluşumların bulunduğu tartışılırken ,birden Kanal İstanbul projesi ortaya atılmıştır . İstanbul belediyesinin kendi sınırları içerisinde bir kanal oluşturma hakkı varken , bütün Trakya bölgesini ortadan ikiye ayıracak düzeyde bir su yolunun açılması ,büyükşehir belediyesini aşarak  bütün ülkeyi ilgilendiren yeni bir yapılanma olarak hükümetin omuzlarına düşmüştür . Başbakan düzeyinde projenin açıklanmasının arkasında , İstanbul kenti ile Trakya bölgesi arasında yıllardır sürüp giden anlaşmazlıkların bulunduğunu öne sürmek gerçekci bir açıklama olacaktır ,çünkü İstanbul’u genişleten bu proje Trakya bölgesini küçültmekte ve gene bu mega kentin  arka bahçesi konumuna getirmektedir . İstanbul belediyesinin bu konudaki  hukuk dinlemez tutumuna karşı çıkan bütün Trakya halkı , bir araya gelerek ve kenetlenerek Trakya üniversitesinin bölge için  bilimsel esaslara ve bilgi birikimine uygun olarak hazırlamış olduğu  bölge kalkınma planına sahip çıkmış ,açıkca İstanbul’dan gelen her türlü saldırıya karşı direnerek  bir hukuk devleti çatısı altında sahip olduğu kazanılmış haklarını sonuna kadar  korumağa kararlı bir tutum sergilemiştir .

          İstanbul  belediyesinin  kendi hazırladığı metropolitan plana devleti karıştırmamasının arkasında , küresel emperyalizmin geleceğe dönük  bölgesel planlarında  yeni bir Bizans yapılanmasının bulunmasının  rolü bulunmaktadır . Hırıstıyan batı dünyası Fener Rum patrikhanesine destek çıkarak ,yeniden eski Bizans benzeri bir  bölgesel büyük devlet peşinde koşarken  İstanbul’un giderek büyümesi desteklenmiş ve bugün için bir mega kent konumuna gelen bu hastalıklı yapının  ihtiyacı olan her türlü gereksinimleri karşılayabilme doğrultusunda  çevre illeri rahatsız edebilecek çeşitli adımlar  yasalara aykırı bir doğrultuda hiç çekinilmeden atılabilmiştir . Birkaç yıl önce papanın İstanbul’a gelerek Fener Rum patrikhanesini ziyaret etmesinin arkasında  böylesine  gelişmeler doğrultusunda Vatikan’ın da  esaslı bir desteğinin bulunduğunu ortaya koymuştur . Papa destekli yeni Bizans yapılanması doğrultusunda  birbiri ardı sıra  adımlar atılırken , Türklerin ortodoks yapılanması  geride bırakılarak dışlanmıştır . Papa’dan sonra İstanbul’a ziyaret için için gelen eski ABD başkanı da  Topkapı sarayını ziyaret ederken Türkiye Cumhuriyeti başbakanına açıkca , Ankara’yı bırak ,İstanbul’a yerleş ve Osmanlı döneminde olduğu gibi ülkeyi boğazın kenarından yönet diye  açık bir yönlendirme yapmaktan çekinmemiştir . Birbiri ardı sıra gündeme gelen batılı otoritelerin bu ziyaretleri , başkent Ankara’yı iyice devre dışı bırakarak ,Yeni Bizans projesi doğrultusunda İstanbul merkezli yeni bir yapılanma dönemini  ortaya çıkarmıştır . Hırıstıyan dünya ile yakın ilişkiler ve batı blokundan gelen  sıkı destekler ile  bu yöneliş hızla ilerlerken , başkent Ankara ve Türk devletinden gelebilecek tepkileri  halk kitlelerinin desteği ile karşılayabilme doğrultusunda  Müslüman duyarlılığını  kaşıyacak doğrultuda bir Yeni Osmanlı vizyonu icat edilerek  ulusal kamu oyu yönlendirilmeğe  ve  toplumsal tepkiler önlenmeğe çalışılmıştır .

            Bugünün koşullarında yaşanmaz bir kent konumuna sürüklenen İstanbul  kenti aslında tıpkı Bizans ve Osmanlı imparatorluklarının son dönemlerinde olduğu gibi üçüncü bir çöküş döneminin  içine girmiştir . Batılı emperyalist ve siyonist çevrelerin  eski Osmanlı hinterlandını  daha kolay kontrol edebilmek üzere geliştirmiş oldukları  bölgesel yapılanma projeleri doğrultusunda hareket eden  sermaye çevreleri  , Bizans artığı  gayrimüslim lobiler ile son zamanlarda bütünleşme içine girince ,açıkca  Türkiye Cumhuriyetinin varlığına karşı çıkan ve kasteden  belirli projelere angaje olmuşlardır . İstanbul’da yeni bir Bizans arayan  Ermeni ve Rum lobileri  Fener patrikhanesi ile işbirliği yaparak  İstanbul’u yeniden Bizans’a çevirebilmenin girişimlerini sürdürürlerken ,yüzyıllardır bu kentte ticaretin seyrini elinde tutan Yahudi lobileri de  İsrail merkezli siyonist  ve ABD merkezli Neo-con politikalarının ülkedeki temsilcileri olmuşlar ve hem Büyük Orta Doğu hem de Büyük  İsrail projelerinin Truva atı rolünü oynamağa soyunmuşlardır . Tıpkı Bizans’ın son dönemlerinde olduğu gibi birbirleriyle amansız bir yarışa kalkışan bu gayrimüslim lobiler ,Ankara’daki Türkiye Cumhuriyeti devleti engelini aşabilmek üzere  İstanbul merkezli  yeni yapılanmaları sürekli olarak gündemde tutmuşlardır . Cumhuriyet rejimi altında bütün Türkiye illerinden para kazanan bu gayrimüslim lobiler ,kazandıklarını İstanbul’a getirmişler ,sadece bu kentin civarına yatırım yaparak  ülkenin diğer bölgelerinin geri kalmalarına neden olmuşlar ,İstanbul’da  oluşturdukları sermaye birikimini ise hızla dışarıya transfer ederek ,Türkiye’nin kalkınmasına yeterince katkıda bulunmamışlardır . Türkiye’den kazandıkları paraları dışarıya kolaylıkla götüren bu gayrimüslim lobiler ,yabancı şirketler ile ortaklıklar kurarak  daha çok yabancı insanın ve işadamının İstanbul’a gelmesine ve  bu  kentin  böylece Bizanslaşmasına yardımcı olmuşlardır . Bu doğrultuda , eski Bizans’ın başkenti  yeniden  bir Bizans yapılanmasının merkezi konumuna girmiştir .

          İstanbul’daki bu gelişmeleri yakından izleyen Avrupa ülkeleri  bu mega kent ile daha yakından ilgilenmeğe başlamışlar , İstanbul’daki Yahudi lobilerinin ağırlığına karşılık  Edirne kentini  bir giriş kapısı ya da köprü olarak seçerek , bu kent üzerinden  geleceğe dönük bir  Trakya Cumhuriyeti oluşumunu  gizli gizli  örgütlemeğe çalışmışlardır . Her ay düzenli olarak Edirne’ye gelen Avrupa Birliği temsilcileri ve özellikle İngiltere,Almanya ve Hollandalı temsilciler , doğu ve batı Trakya ile beraber Kırcaali bölgesini birleştirecek ve Edirne’nin  başkent olacağı  bir Trakya Cumhuriyetini kurabilme doğrultusunda bölge halkı üzerinde çalışmalarını hızlandırmışlardır . Avrupa Birliği temsilcileri , Anadolu’nun küçük Asya olduğunu ve Asya kıtasının bir parçası olduğu için Avrupa olmadığını ,bu nedenle  Anadolu yarımadasının hiçbir zaman Avrupa Birliği içinde yer alamayacağını ama Trakya bölgesinin durumunun çok farklı olduğunu,İstanbul’a kadar uzanan Trakya bölgesinin Avrupa kıtasının bir parçası olduğunu  bu nedenle de ilk fırsatta  Trakya’nın bir cumhuriyet devleti olarak Avrupa Birliğine tıpkı Kıbrıs gibi üye yapılacağını açıkca  dile getirmişlerdir . Trakya halkının kafasını karıştıran bu gibi çalışmaları  Avrupa Birliği uzmanları ,halen birlik üyesi olan Yunanistan’ın batı Trakya bölgesi ile Bulgaristan’ın Kırcaali  vilayetinde de sürdürmüşlerdir .  Boğazlar bölgesi  coğrafya kitaplarına göre Avrupa ve Asya kıtaları arasında doğal sınır olarak kabül edildiği için ,Trakya bölgesi ile beraber  İstanbul kenti de  Avrupa yakası ile  Avrupa kıtasının sınırları içerisinde yer almaktadır . Avrupalılar ve birlik yöneticileri İstanbul’a geldikçe ve bu kenti ziyaret ettikçe  ,İstanbul’un yerinin Avrupa olduğunu ,istenirse hemen İstanbul kentini Avrupa Birliği içine almağa hazır olduklarını açıkca  söylemekten çekinmemişlerdir . Trakya Cumhuriyeti ile beraber İstanbul kent devletini berberce Avrupa Birliğinin içine almağa çaba gösteren Avrupalıların bu girişimleri , bir anlamda böylece sadece Anadolu yarımadasına hapsolacak Türk devletini Avrupa’nın dışına itmek anlamına gelecekti . Avrupa Birliğinin bu gibi gizli planları ve hazırlıkları açığa çıkınca ,ABD ve İsrail ikilisi ve bu ülkelerin  İstanbul’daki  ortakları ile lobileri hemen harekete geçerek  Avrupa’nın önünü kesmek doğrultusunda çeşitli  planları ve senaryoları devreye sokmuşlardır .

                 Kanal İstanbul projesi harita üzerinde incelendiği zaman Avrupa Birliğinin önünün kesilmesi atılımı olarak  öne çıkmaktadır . Trakya ‘nın tam ortasından geçecek bir  su yolu olarak kanal  İstanbul kenti ile  Avrupa kıtasını birbirinden ayıracak ve böylece İstanbul’u bir ada konumuna getirerek , Avrupa Birliğinin bu kenti ele geçirmesini ya da  kendi bağlamasını önleyecektir . Genel seçimler ile ilgili olarak iktidar partisi  programını açıklarken , İstanbul’un çok büyüdüğünü ve bu nedenle  yaşanmaz bir kent konumuna geldiğini ,bu doğrultuda kentin doğusunda ve batısında iki yeni kent kurularak  bu mega kentin rahatlatılmağa çalışılacağını ilan etmişti . Daha sonraki aşamada ilan edilen  çılgın proje ise , İstanbul kentini Avrupa’dan koparırken , kentin Avrupa yakasını ada haline getirmekte ve  böylece ortaya bir ada ve iki yarımadadan oluşan yeni bir  oluşum gündeme getirilmektedir . Kanal İstanbul ile Trakya bölgesi  tam ortadan  ikiye bölünürken ,  Boğaz ile kanal arasında İstanbul  bir ada kenti konumuna gelmektedir . Kent bir anlamda  kanal açılmasıyla beraber batıya doğru genişlerken Trakya bölgesinin yarısını içine alarak yutmakta ama  aynı zamanda ada konumuna geldiği için de  kentin Anadolu yakasından kopmaktadır . Boğaz ile kanal arasına sıkışan bir ada kenti olarak İstanbul farklı bir  yapılanma ile öne çıkarken , Anadolu ve Trakya  bölgeleri b.irer yarımada olarak , ada kentinin iki yanında tamamlayıcı unsurlar durumuna gelmektedir . Böylesine bir yeni yapılanma , Türkiye Cumhuriyetinin  iller düzenini bozacağı için ,iki yarımada arasında yer alacak  bir İstanbul adasının  nasıl bir  yönetim biçimine sahip olacağı sonraki aşamada tartışma konusu olacaktır . Normal bir vilayetin ötesinde oluşmakta olan böylesine bir üçlü  yeni  yapı , Türkiye’nin idari taksimatını bozacağı gibi , sonraki aşamada da yeni bir  siyasal yapılanmayı zorlayacaktır . Bu kenti Avrupa’nın  ve hırıstyan dünyasının yutmasına izin vermek istemeyen , İstanbul’daki Yahudi lobileri  Amerika’daki  benzeri lobiler ile işbirliği yaparak hem bölgesel hem de küresel oluşumlarda  İstanbul’u merkez konumuna getirmeğe çalışmaktadırlar .İsrail’i kurtaracak bir bölgesel yapılanmada İstanbul bölge merkezi olarak Arap ve İslam dünyasına karşı şemsiye olabilir ya da ,  Amerika’dan  dünya kapitalist sistemini yönetmekte zorlanan küresel sermaye  , İstanbul’a gelerek üç kıtanın ortasından ve dünyanın merkezi bölgesinden bütün kıtalara yönelik yeni bir yönetim ve yönlendirme sistemi  kurabilir .

             Washington Amerikan  devletinin başkentidir  ama New York’da  dünya devletinin merkezidir .Ondokuzuncu yüzyılın  ortalarında Alman birliğine karşı ABD ve İngiltere’nin zenginlerinin bir araya gelerek oluşturdukları bu yapılanma ,  oluşturulan dünya  kapitalist devletinin bugünkü merkezi   ,ABD merkez bankası olan Federal Rezerv üzerinden  New York kentidir . Bu nedenle bütün dünya devletlerinin üye olarak temsil edildiği Birleşmiş Milletler örgütünün merkezide  New York’tadır . Bu kent hem dünya kapitalizminin hem de dünya devletinin  başkentidir . Soğuk savaşın sonlarına kadar kapitalist sistemin para babaları dünya ekonomisini bu merkezden yönetebilmişlerdir . Ne var ki, yirmi birinci yüzyılda Çin ,Hindistan,Rusya ve İran gibi büyük devletlerin batıya karşı  güçlü ekonomileri ile dünya sahnesine çıkmalarından sonra ,batı kapitalist sistemi aksamağa başlamış doğunun büyük dev ülkeleri okyanus ötesinden kontrol edilemez bir noktaya gelmiştir . Doğunun büyük devletlerini yakından kontrol edebilmek ve dünya jeopolitik yapılanmasının merkezi alanı olan Avrasya’yı İstanbul üzerinden  denetim altında tutabilmek üzere  küresel kapitalizmin baş patronu olan uluslar arası finans kapitalin İstanbul’a gelmesi  zorunlu olmuştur . On bin kilometre öteden  dünyanın merkezi alanını denetleyemeyen  kapitalist enternasyonel  New york’tan vazgeçerek  yeni merkez olarak  belirlediği İstanbul’a gelmeğe başlamıştır . İstanbul boğazının kenarları ile  Avrupa yakasının son yıllarda tıpkı New York benzeri gökdelenler ile doldurulması  yeni bir Manhattan ya da Broadway  yapılanmasına doğru İstanbul’da bir gidişin başladığını göstermektedir . Dünyanın enbüyük bankaları ile beraber  tekelci şirketlerin merkezlerinin bulunduğu  Manhattan adası benzeri yeni bir yapılanma doğrultusunda İstanbul’un Avrupa yakasının da adaya dönüştürülmesi , Kanal İstanbul  projesi ile ikinci bir boğaz geçişinin Marmara ve Karadeniz arasında  yapılmak istenmesi ,İstanbul kentinin  küresel sermayenin yeni Manhattan adasına dönüştürülmeğe çalışıldığını açıkca ortaya koymaktadır . New York gibi bir kentin tam ortasında Manhattan gibi bir ada yönetimi çatısı altında son derece serbest bir çalışma düzeni içerisinde gelişen küresel sermayenin  ,benzeri bir  çalışma ortamını  kanal İstanbul  projesi üzerinden ada İstanbul bölgesinde  gerçekleştirmeğe çalıştığı  artık iyice ortaya çıkmıştır . Son zamanlarda batılı beş bir şirketin  Avrasya ve Asya bürolarının İstanbul’a taşınmağa  başlaması da , böylesine planlı bir oluşumun açık bir göstergesi olmaktadır . Ayrıca  İstanbul’un son yıllarda sürekli olarak kültür,spor ve ticaretin başkentleri olarak ilan edilmesi de ,küresel sermayenin denetimi altında olan medya ve basın organlarının da bu proje doğrultusunda yönlendirildiğini  göstermektedir .

             İstanbul belediyesi ekibi tam bu projelerin  devreye girdiği aşamada  başkent Ankara’daki merkezi devletin başına gelmiştir . Büyük Orta Doğu ya da ılımlı İslam projelerinin iktidarı olarak işbaşına gelen yeni hükümet  işbaşına geldiği günden bu yana  sürekli olarak İstanbul öncelikli projelere ağırlık vermiş  ve bu doğrultuda başkent Ankara’nın içinin boşaltılarak İstanbul’a taşınmasının önünü açmıştır . Devletin en üst düzeyindeki  yöneticiler  ,boğaz kenarındaki  eski Osmanlı  saraylarında yeni çalışma mekanları oluştururlarken ,Türk devletinin işleri başkent Ankara yerine  müstakbel  küresel sermaye merkezi olarak seçilen İstanbul’da  yürütülmeğe başlanmıştır . Anayasa değişmeden ve resmen Ankara’nın başkent olması ile ilgili anayasal madde değiştirilmeden  hukuka aykırı bir biçimde , torba yasalar ya da bazı kanun kuvvetindeki kararnameler aracılığı ile  bazı kamu kurumları ve bankaları daha şimdiden bu yeni merkeze taşınmağa başlanmıştır . Bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetinin  çeşitli  kamu organlarının  anayasaya rağmen  İstanbul’a götürülmesi , devletin içerisinde  hem bir ikilik yaratmış hem de  geleceğe dönük bir doğrultuda bir devlet krizinin oluşumuna giden yolu açmıştır . Bu durumu ört bas etmek isteyen çevreler ise hemen yeni anayasa isteklerini  öne çıkararak , hemen bu hukuka aykırı durumdan kurtulmak istemişler ve bir anlamda genel seçimlere doğru , yeni anayasa tartışmalarını bu yüzden tırmandırarak  , batı emperyalizminin güdümünde   gelişerek Türkiye’nin ulusal çıkarlarını tehlikeye atan böylesine bir  olumsuz durumdan kurtulmak istemişlerdir . Artık  herkes gerçeği görmekte ve genel seçimler sonrasında  Türkiye’ye dayatılacak yeni anayasa ile  başkentin Ankara’dan İstanbul’a  taşınacağını görmektedir . Bu yüzden şimdiden İstanbul’a yönelik  göç oranında  ciddi bir yükselme  görülmüştür . Hükümet İstanbul’dan geldiği Ankara’da dönüşüm işlerini tamamladıktan sonra yeniden İstanbul’a dönüşün hazırlıklarını  tamamlamış görülmektedir . Yeni anayasanının kabül edilmesiyle de  proje tamamlanacak ve  İstanbul üçüncü kez tarihte payitaht olarak yerini alacaktır .

          Küresel sermayenin dünyanın merkezi coğrafyasına gelerek kendi kontrolu altında bir dünya kapitalist imparatorluğu kurabilmesi amacıyla gündeme getirilen  İstanbul’un  payitaht yapılması girişimleri , Kanal İstanbul ile beraber  yeni Manhattan adasını İstanbul’da kurmayı hedeflerken  aslında bilmeden İstanbul’u  Hong Kong’a çevirmektedirler . İngiltere merkezli batı kapitalist sistemi bütün dünyayı bir sömürge imparatorluğu ile çevrelerken , Çin’in güneyindeki bu ada kentini bütün Asya kıtasını çevrelemekte bir istasyon ve merkez olarak kullanmışlardır . İngilizler onskizinci yüzyılın sonlarına doğru Hindistan yarımadasını ele geçirdikten sonra , Uzakdoğu bölgelerini ve kıta Çin’ini denetim altına alabilme doğrultusunda  Hong Kong adasını  doğu bölgesinin merkezi  üssü olarak seçmişlerdir . Bütün Çin  kıtasının uzun süreli uyuşturucu ile uykuya yatırılmasında bu ada kenti üs olarak kullanılmış ama aynı zamanda kapitalizmin uzak doğuya taşınmasında da Hong Kong önemli bir merkez olma görevini yerine getirmiştir .  Yanı başındaki Makao  ile beraber aynı zamanda uyuşturucu ve diğer maddelerin kaçakçılığının merkezi olma misyonunu da yerine getiren Hong Kong  tam anlamıyla  karışık ve kozmopolit yapılanmasıyla , batı kapitalizminin  doğu yarıküreyi ele geçirmesinde önemli  misyonlar  üstlenmiştir . Kıta Çin’ine giriş kapısının önünde yer  alan Hong Kong adası ,batılı şirketlerin  buraya gelerek şubelerini açmaları ve yirminci yüzyılda da  batılı bankaların adaya gelmesiyle beraber de  bölgenin ticaret merkezi olma  hakkını elde etmiştir . Çin 1842 yılında Nankin anlaşmasıyla adayı İngiltere’ye bırakarak , İngiliz üstünlüğünü kabül etmiş ama sonraki aşamada da İngilizler ada üzerinden geliştirdikleri uyuşturucu ticaretiyle bütün kıta Çin’ini yüzyıldan fazla bir süre  uyuşturarak uykuya yatırmışlardır . İngilizler  Hong Kong adasını her türlü amaç için kullanmışlar  ve böylece yerkürenin doğu bölgelerinde de üstünlük sağlayarak Çin’in ve Japonya’nın önünü uzun süre kesmişlerdir .

             Batakhaneleriyle ünlenen Hong Kong adası  aynı zamanda bankalarıyla ve borsasıyla da  dünya ticaretinin doğu bölgesindeki en önemli  üssü konumuna gelmiştir . İngiltere  Çin’den kiraladığı adayı tam ikibinli yıllara girerken I998 yılında Çin’e iade etmek zorunda kalmıştır . Ne var ki , Hong Kong tam anlamıyla bir kapitalist kent devleti olarak Çin’in içerisine  uluslar arası  kapitalist sistemin taşınmasında da üs olarak kullanılmış ve böylece komünist Çin devletinin sahiller üzerinden  dışarıya açılması sağlanmıştır . Uzun yıllar  İngiliz devletler topluluğunun bir üyesi olarak hareket eden Hong Kong   adası , kozmopolit yapılanmasıyla bütün uzak doğu ülkelerinden gelen işçilerin ve iş adamlarının  ortak yaşadıkları ve  küresel kapitalist sistem içerisinde ortak gelecek aradıkları bir  buluşma merkezi olarak da  dünya tarihindeki yerini almıştır . Batılı iş adamları uzun süre  bu ada üzerinden doğu ülkeleriyle ilişkiler kurmuşlar ,Hong Kong bankaları doğu ve batı arasındaki ticaretin  örgütlenmesinde başı çekmişler  ve böylece dünya ticaretinin  doğu bölgesine yayılarak küreselleşmesinde önemli katkılar sağlamışlardır . Adaya gelen yoksullar kısa zamanda zenginleşince Hong Kong’u terk etmişler ,yerlerine yenileri gelmiştir . Böylece yoksulların geldiği ve zenginlerin gittiği bir  yapılanma içerisinde Hong Kong adası batı kapitalizminin  bölgesel üssü olma görevini  yerine getirmiştir . Binyüz  kilometre karelik bir alanda  on beş  milyon insanın yaşadığı Hong Kong adası denilince akla hem  dünya ticareti ,hem Çin’in giriş kapısı hem de bankalarıyla beraber batakhaneleri gelmektedir . Bankalar ile batakhanelerin bu küçük ada ülkesinde birlikte yer almaları  kapitlist sistemin yapılanmasını açıkca göstermekte , bu sistem içinde kumar oynayanların kazanmaları halinde bankalar ile kaybetmeleri durumunda da batakhaneler ile karşı karşıyla kaldıklarını göstermektedir . Hong Kong türü bir kapitalizm  hiç de iç açıçı olmadığı gibi ,küresel kapitalizmin kumarhane yüzünü öne çıkarmakta ve batılı kapitalist merkezlere olan bağımlılığı  açıkca ortaya sermektedir .Hong Kong borsası egemenliğini sürdürdüğü müddetçe ,ada ülkesi kapitalist sistem içerisindeki önemini sürdürmekte ama doğu ülkelerinin yoksulları için bir umut kapısı görünümüyle de , batakhanelere yeni müşterileri düşüren bir çarkın içinde de  ada devleti bocalamaya devam etmektedir .

            Resmi rakamlara göre nüfusu on beş milyonu bulan ama gayri resmi kaynaklara göre ise çoktan yirmi milyonu bulan nüfusu ile bugün İstanbul   giderek Hong Kong’a benzemektedir . Her gün bu kente gelen binlerce iç göç  mağduru Türk insanı ile beraber , civar ülkelerden kaçak gelen  yüzlerce yabancı İstanbul sokaklarında bir araya gelebilmekte ve  her geçen gün Hong Kong’un kozmopolit nüfus yapısından daha  beter bir  insan güruhunu kent nüfusu olarak  öne çıkarmaktadır . Tıpkı  Hong Kong’da olduğu gibi İstanbul’da dünya bankaları ve büyük şirketlerinin  toplandığı bir ticaret merkezine dönüşürken ,nüfus olarak  aşırı zenginler ile beraber aşırı yoksulların  bir arada bulunduğu bir mekan  konumuna sürüklenmektedir . Aşırı zenginler yoksulların   saldırılarından korunabilmek üzere   korumalı sitelerde yaşamağa başlarken ,  kent yoksulları da  ilçe belediyelerinin önünde çorba kuyruklarına girmektedirler .Boğazın iki yakasında  süper lüks oteller ve klüpler zenginleri ağırlarken , İstanbul’un izbe  sokakları ve yollarındaki batakhaneler de kent yoksullarının buluşma mekanları olarak devreye girmektedir. Bugünkü hali ile tam bir yaşanamaz kent haline dönüşmüş olan İstanbul’un  acil bir yaşam  düzeni programına gereksinmesi varken , iktidar partisinin seçimleri kazanabilmek doğrultusunda iki yeni şehir ve bir de yeni kanal projeleriyle ortaya çıkması tam anlamıyla  ters bir adımdır . İstanbul’a eklenecek iki yeni şehir bu kenti  iyice yaşanmaz bir duruma getirecek ve nüfusun kısa zamanda otuz milyona yaklaşmasının önünü açacaktır . Yabancılar ve batılı şirketler için cazibe merkezi yaratmak ve  küresel sermayenin dokunulmazlığı doğrultusunda  yeni bir Manhattan adası ortaya çıkarabilmek düşünceleriyle  ortaya atılan kanal İstanbul projesi ise , bu kentin Manhattan’a değil ama  tamamen tersi  bir doğrultuda gerçek anlamıyla Hong Kong’a dönüşmesine neden olacaktır . Bir anlamda ,yeni bir Hong Kong olarak  ,öne çıkacak olan İstanbul kenti yeni hali ile   İst-Kong  olarak  yeni bir isme kavuşabilecektir . Küresel sermaye bu kenti dünyanın merkezi yapmak isterken ,  izlenen yanlış politikalar  ve projeler doğrultusunda  İstanbul hızla İst-Kong olacaktır .  Yanlışlıklar zinciri önlenemezse o zaman Manhattan hayalleri ile yola çıkanlar  İst-Kong  yapılanmasıyla yetinmek zorunda kalacaklardır . Hong Kong adasında on beş milyon insanın büyük çoğunluğu batakhanelerde yok olup giderken , İst-Kong adasında da  otuz milyon insan benzeri bir sefalete sürüklenerek içinden çıkılmaz bir  çıkmaza düşmüş olacaklardır . İst-Kong  olma bataklığına sürüklenebilecek İstanbul’da  ,ortaya çıkacak yeni mafya ve yer altı örgütlenmeleri   çizgi  filmlerdeki   dev canavar King-Konglar gibi  hem insanları hem de  şirketleri ve kurumları yok ederek , bu merkezi  ada kentini kısa zamanda  cehenneme çevirebileceklerdir .

            İstanbul’a olan iç ve dış göç durdurulamazsa , kanal İstanbul ile  bir Manhattan adası değil ama  tamamen tersi bir doğrultuda İst-Kong adası  yaratılacaktır . Aşırı göç ile  iyice kozmopolitleşen İstanbul  kenti bu hali ile hem Türklük’ten uzaklaşmakta hem de Türkiye’den kopmaktadır . Bizans kalıntısı gayrimüslim lobiler de  bu kentin Türk kimliğini silebilmek üzere güneydoğudan üç milyonu aşkın  Kürt asıllı insanın İstanbul’a taşınmalarını sağlayarak  kozmopolitleşme sürecinin hızlanmasını sağlamışlardır . Irak’da bir Kürdistan kurulurken , İstanbul dünyanın en büyük Kürt kenti haline getirilerek , Türkiye’nin ulusal ve üniter yapısı planlı olarak zorlanmaktadır . Güneydoğunun İstanbul’a taşınması da bu kentin hızla İst-Kong’a dönüşmesine  önemli ölçüde katkı sağlamıştır . Kanal İstanbul ile  İstanbul kenti bir kent devleti olmağa doğru adım atarken ,aynı zamanda  merkezi coğrafyaya egemen olma çabası içerisindeki  küresel sermayenin  Manhhattan dayatmasıyla karşı karşıyadır . Ne var ki , sürecin tamamen tersi bir doğrultuda  İst-Kong’a doğru işlemesi ,Kanal İstanbulpyrojesinin erelenmesine neden olacaktır . İstanbul’un önceliği kanal ya da ikinci bir boğaz değil ama  hem nüfusun hem de sanayi tesislerinin  orta ve doğu Anadolu kentlerine taşınmasıdır .Bu gerçeği görmezden gelerek ,küresel sermayenin projelerine alet olanlar  İstanbul’u  içine sürüklendiği çıkmazdan kurtaramazlar . Nüfusun yarısının geldikleri bölgelere  geri gönderilmesi  ve sanayi tesislerinin  ülkenin uygun bölgelerine taşınmasıyla  ,İstanbul yeniden yaşanabilir bir kent konumuna gelebilecektir . O zaman ,  İstanbul boğazının  her açıdan yeterli olduğu ve  doğal yapıyı zorlayacak  çılgın kanal projelerine gerek olmadığı bir kez daha anlaşılacaktır . Deprem riskine karşı kuzey bölgelerinde yeni yerleşim alanları yapılabilir ama  kanal açmak gibi   çevre  koşullarını zorlayabilecek çılgınlıklardan uzak durmak gerekecektir . İstanbul’un İst-Kong’a dönüşmesine  kesinlikle izin verilmemelidir .

          NOT ;   Ayrıca , ,”Trakya Cumhuriyeti kurulamaz “ ,”İstanbul üçe bölünmelidir “ ve    “İstanbul Trakya’yı yutamaz “ isimli makalelerime  , konu ile ilgili olanlar    Kemalistyaklasim.info “ isimli  internet sitesinden bakabilirler .

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages