Muhterem Sinan Ağabey
Oğlunuz Duru'nun vefatını yeni öğrendik. Size ve eşinize başsağlığı, Duru için Cennet-i Firdevs'te en güzel bir hayatı ve ebedi saadeti, Rahman ve Rahim olan Allahtan niyaz ederken, şu aşağıdaki Büyük Müjdeyi sizlere Hakiki Teselli vermesi için gönderiyoruz.
Fatih Aktaş, Şiar Molavalı, Ali Kemal Pekkendir
Mektubat 17. Mektub
(Yirmibeşinci Lem'anın Zeyli)
Çocuk Ta'ziyenamesi
Bismihi ve in min şey’in illa
yüsebbihu bihamdih
Aziz âhiret kardeşim Hâfız Hâlid Efendi !
BismillahirRahmanirRahim
Ellezine İza esabethüm musibetün kalu inna lillahi ve inna
ileyhi raciun * Ve beşşir isSabirin…
(O müminlere bir musibet isabet ettiği zaman, derler ki :
Hakikaten Bizler Allahın kullarıyız (mülküyüz) ve gerçekten Ona dönüş yapacağız.
* Sabredenlere müjdele….)
Kardeşim, çocuğun vefatı beni müteessir etti. Fakat EL HÜKMÜ LİLLAH Kazaya
rıza, Kadere teslim İslâmiyetin bir şiarıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemil
versin. Merhumu da, size âhiret desteği
ve şefaatçı yapsın. Size ve sizin gibi
müttaki mü'minlere büyük bir müjde ve hakikî bir teselli gösterecek "Beş Nokta"yı beyan ederiz:
Birinci Nokta:
Kur'an-ı
Hakîm'de Vildanun Muhalledun
sırrı ve meali şudur ki: Mü'minlerin büluğdan evvel vefat eden evlâdları, Cennet'te ebedî, sevimli,
Cennet'e lâyık bir surette daimî
çocuk kalacaklarını.. ve Cennet'e giden peder ve validelerinin kucaklarında
ebedî sevinç kaynağı olacaklarını.. ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi
en latif bir zevki, ebeveynine temine medar olacaklarını.. ve herbir lezzetli
şey'in Cennet'te bulunduğunu.. "Cennet tenasül yeri olmadığından, evlâd
muhabbeti ve okşaması olmadığı"nı diyenlerin hükümleri hakikat
olmadığını.. hem dünyada on senelik
kısa bir zamanda elemlerle karışık evlâd
sevmesine ve okşamasına bedel safi, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd
sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medar-ı saadeti
olduğunu şu âyet-i kerime Vildanun Muhalledun cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor.
İkinci Nokta:
Bir
zaman bir zât, bir zindanda bulunuyor. Sevimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O
bîçare mahbus, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin istirahatını temin
edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra merhametkâr Hâkim ona
bir adam gönderir, der ki: "Şu
çocuk gerçi senin evlâdındır, fakat
benim raiyetim ve milletimdir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda
beslettireceğim."
O
adam ağlar, sızlar; "Benim medar-ı tesellim olan evlâdımı
vermeyeceğim" der. Ona arkadaşları
der ki: "Senin teessüratın üzüntülerin manasızdır. Eğer sen çocuğa
acıyorsan, çocuk şu kirli, pis, sıkıntılı zindana bedel; ferahlı, saadetli bir
saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan, menfaatini arıyorsan;
çocuk burada kalsa, muvakkaten geçici şübheli bir menfaatinle beraber, çocuğun
meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin
menfaati var. Çünki padişahın merhametini çekmeye sebeb olur, sana şefaatçı
hükmüne geçer. Padişah, onu seninle görüştürmek arzu edecek. Elbette görüşmek için onu zindana
göndermeyecek, belki seni zindandan çıkarıp o saraya getirecek, çocukla
görüştürecek. Şu şartla ki, padişaha
emniyetin ve itaatın varsa..."
İşte şu temsil gibi, Aziz Kardeşim, senin
gibi mü'minlerin evlâdı vefat ettikleri vakit şöyle düşünmeli:
Şu
veled masumdur, onu Yaradan dahi Rahîm ve Kerim'dir. Benim noksan terbiye ve
şefkatime bedel, gayet kâmil olan inayet ve rahmetine aldı. Dünyanın elemli, musibetli, meşakkatli
zindanından çıkarıp Cennet-ül Firdevsine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu
dünyada kalsaydı, kim bilir ne şekle girerdi? Onun için ben ona acımıyorum,
bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime ait menfaati için, kendime dahi
acımıyorum, elîm müteessir olmuyorum. Çünki dünyada kalsaydı, on senelik
muvakkat, geçici elemle karışık bir
evlâd muhabbeti temin edecekti. Eğer sâlih olsaydı, dünya işinde muktedir
olsaydı, belki bana yardım edecekti. Fakat
vefatıyla, ebedî Cennet'te on milyon sene bana evlâd muhabbetine medar ve ebedi
saadete vesile bir şefaatçı hükmüne geçer. Elbette ve elbette şüpheli kısa
vadeli, bir menfaatı kaybeden, muhakkak ve
uzun vadeli bin menfaatı kazanan; elîm teessürat ve üzüntüler göstermez; me'yusane, ümitsizce feryad etmez.
Üçüncü Nokta:
Vefat eden çocuk, bir Hâlık-ı Rahîm'in (Sonsuz merhametli
Yaratıcının) mahlûku, memlûkü, kulu ve bütün heyetiyle onun sanat eseri ve ona
ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki; muvakkaten geçici olarak
ebeveyninin nezaretine verilmiş. Peder ve valideyi ona hizmetkâr
etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukabil, hemen hızlı bir ücret olarak
lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi binde dokuzyüz doksandokuz hisse sahibi olan
O Hâlık-ı Rahîm, rahmet ve hikmetinin gereği olarak o çocuğu senin elinden
alsa, senin hizmetine son verse; zahiren bir hisse ile, hakikî bin hisse
sahibine karşı şikayeti andıracak bir tarzda me'yusane, ümitsizce hüzün ve
feryad etmek ehl-i îmana yakışmaz, belki ehl-i gaflet ve dalalete yakışıyor.
Dördüncü Nokta:
Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve ayrılıklar
ebedî olsaydı; elîmane üzüntü çekmenin ve ümitsizce elemlenmenin bir manası
olurdu. Fakat mâdem dünya bir misafirhanedir; vefat eden çocuk nereye gitmişse,
siz de biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefat ona mahsus değil,
umumî bir caddedir. Hem
mâdem ayrılık dahi ebedî değil; ileride hem berzahta, hem Cennet'te
görüşülecektir. El Hükmü Lillah demeli.. O verdi, O aldı. "Elhamdülillahi
alâküllihal" sabır ile şükretmeli.
Beşinci Nokta:
Rahmet-i
İlâhiyenin en lâtif, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat; nurani
bir iksirdir. Aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb-ı Hakk'a ulaşmaya vesile olur.
Nasıl aşk-ı mecazî ve aşk-ı dünyevî pek çok müşkilâtla aşk-ı hakikîye dönüşür,
Cenâb-ı Hakk'ı bulur. Öyle de şefkat -fakat müşkilâtsız- daha kısa, daha safi
bir tarzda kalbi Cenâb-ı Hakk'a bağlar. Gerek
peder ve gerek valide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden
alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakikî ehl-i îman ise; dünyadan yüzünü
çevirir, Mün'im-i Hakikî'yi (Nimetleri veren Allahı) bulur. Der ki:
"Dünya mâdem fânidir, değmiyor kalbin alakasına..." Çocuğu nereye gitmişse oraya karşı bir alâka
peyda eder, büyük manevî bir hal kazanır.
Ehl-i gaflet ve dalalet (gaflet ve
imansızlık içinde yaşayanlar), şu beş hakikattaki saadet ve müjdeden
mahrumdurlar. Onların hali ne kadar elem verici olduğunu şununla kıyas ediniz ki: Bir ihtiyar hanım gayet
sevdiği sevimli tek bir çocuğunu can çekişirken görüp, dünyada sonsuz
kalacakmış zannı hükmünce gaflet veya dalalet neticesinde; ölümü, hiçlik ve ebedi ayrılık tasavvur ettiğinden, yumuşak
döşeğine bedel kabrin toprağını düşünüp gaflet veya dalalet (dinsizlik)
cihetiyle, Erhamürrâhimîn'in Cennet-i rahmetini, Firdevs-i nimetini
düşünmediğinden, ne kadar ümitsizce bir hüzün ve elem çektiğini kıyas
edebilirsin. Fakat her iki Cihanda Saadet vesilesi olan İman ve İslâmiyet, mü'mine der ki:
Şu vefat anındaki çocuğun Hâlık-ı Rahîmi (Sonsuz Merhametli
Yaradanı), onu bu fâni dünyadan çıkarıp Cennetine götürecek. Hem sana şefaatçı,
hem ebedî bir evlâd yapacak. Ayrılık muvakkattır,
merak etme, El Hükmü Lillah, İnna Lillahi ve inna ileyhi raciuun (Hüküm Allahındır, Bizler Allahın Mülküyüz,
Onun mülkünde yaşıyoruz, ve dönüşümüz de Onadır) de,
sabret.
El Baki Hüvel Baki
(Baki
ve Sonsuz Hayat Sahibi Allah’dır)
Said Nursî