D ü n d e n B u g ü n e T ü r k ç e

5 views
Skip to first unread message

black_lake

unread,
Jun 23, 2009, 8:57:10 AM6/23/09
to taki_tas...@googlegroups.com
D ü n d e n B u g ü n e T ü r k ç e


Prof. Dr. Hamza ZÜLFiKAR

Türkçe karsısında aydınların tutumu


Türkçenin konu edildigi ortamlarda konusmaların agırlık noktasını
dildeki yabancı kelimeler olusturur. Bizde yabancı kelime denilince genel
olarak dogu kökenli kelimeler akla gelir. Dogu ve batı dillerinden Türkçeye
geçen ekler üzerinde pek durulmaz. Kelime gruplarının yabancılıgı,
cümle kuruluslarındaki bozulmalar, anlamlardaki degismeler dikkat çekmez.
Yabancı kelimenin deyimlerdeki, atasözlerindeki yeri de göz önünde
bulundurulmaz.
Konunun bir baska boyutu, bulunan karsılıklarla ilgilidir. Karsılık
ararken bütün türevler göz önüne alınarak degerlendirme yapılmaz. Bu
durumda da bulunan karsılık eski karsılıklarıyla bir arada yasar. Önerilen
karsılıgın yabancı kelimenin anlam inceligini karsılamadıgı, kullanımda
aksama yarattıgı baslıca karsı çıkıslardandır. Reseptör için almaç kelimesinin
türetildigi bilim adamına hatırlatıldıgında alıstıgı reseptör’e, almaç’ı bir
türlü yakıstıramaz. Kimyacı, analiz’den vazgeçemez; onun karsılıgı olan
çözümleme sözünün artık kalıplasmıs birtakım deneylerin adında geçtigini
savunarak karsı çıkar. Çözümleme bir yandan dogu kökenli tahlil kelimesinin,
öte yandan batı kökenli analiz’in karsılıgı olarak gösterilmistir. Türk
dili ve edebiyatı ögretmenlerinin bir bölümü cümle tahlili, bir bölümü ise
cümle çözümlemesi terimini kullanır. Cümle çözümlemesi yerine cümle analizi
terimini kullananlar da yok degildir. Simdi üniversitelerde yükselme ve
atama islemleri için ögretim üyelerine getirilmis olan hakemli veya uluslararası
dergilerde yayın yapma islemlerinde geçen atıf analizi terimi ile analiz
bu kez baska bir alanda kullanıma girdi. Bu islemlere baglı olarak duymaya
basladıgımız bir terim de editoryal’dır.
Türkçelestirme çalısmaları içinde benzeri pek çok sorun yasanır. Her
an bir baska kesimden olumsuz bir çıkıs beklenebilir. Bilen de bilmeyen de
ise karısır. Türkçe köklere, Türkçe eklere dayalı, kurallı, anlamlı karsılıklar
türetirsiniz, bu kez ilgili devlet adamları karsı çıkar. Bunlar yaklasık elli
yıldır ülkemizde gündemi mesgul eden. Bu tutum, Türkçe türetmelerin
öne çıkmasını engelleyen sebeplerdendir. Yapıca kurallı olmayı savunurken,
kurallı olanlar degil, yapıca kuralsız olanlar dilde yer eder. *s bir merkezden
yürütülemediginden ve türetilen kelimelere her kesimin karsı
çıkması mümkün oldugundan sorunlar devam eder.
Aydınlarımızın genel olarak üzerinde durdugu konu dildeki kelimelerin
yabancılıgıdır. Yabancılıktan da anlasılan sey, batı kökenli kelimeler
degil, dogu dillerinden Türkçeye geçen kelimelerdir. Günümüzde Türk
aydınında hâkim olan düsünce budur. Dogudan geçen kelimelerin hangilerine
karsı çıkılması gerektigi üzerinde düsünülmez. Dogu kökenli kelimenin
dilde kazandıgı anlam incelikleri, kullanım sıklıgı göz önüne alınmaz.
Bulunan Türkçe karsılık ise begenilmez.
Zaman zaman bu saplantıyı gören bir bakan, milletvekili, mühendis,
ögretmen, doktor, yazar veya herhangi bir aydın kisi hiçbir dilin saf olmadıgını
ileri sürecek olsa, bu açıklama tepkiyle karsılanır. Dile girmis, yerlesmis,
Türkçenin ses özelliklerine uymus, dilde bir kavrama karsılık olmus,
yeni anlamlar kazanmıs dogu kökenli yabancı bir kelimenin dilden
çıkarıldıgında, karsılık olacak bir sözün bulunmayacagı dikkate alınmaz.
*sin asıl garip tarafı bu karsı çıkıs, dogu kökenli kelimeler için sürdürülürken
batı kökenlilere yesil ısık yakılır. Türkçede karsılıgı olsun olmasın, her
dogu kökenli kelimenin yabancılıgı fark edilince aydınımız bundan rahatsız
olur. Dogu kökenli kelimeler kadar dilde eski olan Türkçedeki Rumca,
*talyanca veya bir baska dilden girmis kelimelerle kimse ilgilenmez. Toplumumuza
yön veren aydınlarımızın Türkçe karsısındaki duyarlıgı genel
olarak saglam bilgilere dayanmaz. Pek çok aydınımız tohum, temel, kurus
kelimelerinin yabancı oldugunu bilmez. Öte yandan Türkçe kılavuz kelimesinin
yabancı oldugunu kösesinde yazan yazarımız vardır.
Günümüzde baslıca sorunun batı kökenli kelimeler, ekler, tamlamalar,
kelime grupları oldugu bir türlü gerektigi biçimde gündeme getirilemiyor.
Batı dillerinden giren yabancı kelimeler tepki çekmiyor. 1940’lı yıllarda
baslayan ve giderek hızını artıran batı kökenli kelimelerin dile dolusmasına
aydınlarımız duyarsız kalıyor. Yalnızca batı kökenli kelimelerle
degil, bu dillerden geçen yabancı ön ve son ekler, yabancı kelime gruplarıyla
da aydınlarımız ilgilenmiyor. Dilin çeviri dil olma yoluna girmesine,
artık tamlamaların bile ters kurulduguna dikkat edilmiyor. Türk aydını
Bugün kar yagsın isterdim örneginde oldugu gibi batı dillerinin etkisinde
gelisen cümle kalıplarının giderek yaygınlastıgı üzerinde durmuyor. Batıdan
giren bu tür kelimeleri halkın anlayıp anlamadıkları ise hiç söz konu
su degil. Söz hazinesi iyice daralmıs olan ögrenim çagındaki gençlerin bu
tür kelimelerin akını karsısında sıkıntıya düsmeleri, onları rahatsız etmiyor.
Özellikle terimlerde görülen yabancı kelime akınının egitim dilini
yabancılastırdıgını görenler bu gelisme karsısında sessiz kalıyor. Bunun,
günün birinde egitim dilini bir yabancı dilde yapma zorunlulugu doguracagı
hesaba katılmıyor.
Biri dogudan ötekisi batıdan gelen ve aynı anlama gelen kelimeleri bir
arada kullananların konusmaları artık yadırganmıyor. Düzelten, tenkit
eden de artık kalmamıstır. Antibatı örneginde oldugu gibi Türkçe kelimelere
batı dillerinden gelen ön ekleri ekleyenler, yaptıgı hatanın farkında
degildir. Hatayı anlatmaya kalktıgınızda ikna etmede güçlük çekilir.
Müstahsil’in yerini üretici’nin kolayca yer alısı, buna karsılık rüya kelimesinin
karsılıgı olan düs’ün bir türlü dile yerlesmemesi üzerinde kimse
düsünmez, sebebini arastırmaz. Bir baska terslik, oldukça yabancı olan
Arapça kökenli beraat’ı, terhis’i, irsaliye’yi halk bilir ve yerinde kullanır. Bu
örneklerdeki durum ele alınmaz. Arapça kökenli acele ile Farsça kökenli
çabuk’un dildeki kullanım sıklıgı onların Türkçe karsılıgı olan ivedi’ye yasama
imkânı vermezken, bundan türetilmis ivedilikle biçimi ivedi’ye göre
daha çok benimsenir. Buradaki incelik üzerinde de durulmaz.
Arapça kökenli iktisat’ı, iktisadî’yi, iktisaden’i Türkçesini bulmadan
dilden çıkarıp yerine batı kökenli ekonomi, ekonomik kelimelerini koymanın
mantıgını bu çeliskili durumu kimse arastırmaz. Öte yandan iktisat
kelimesinin zarfı olan iktisaden sözüne karsılık batıdan herhangi bir kelime
girmedigi için yeri geldiginde ekonomi, ekonomik yanında iktisaden kullanılmaya
devam edilir. Türk dilini meslek edinmis bilim adamları bir araya
gelemez, bu konulara egilmezler. Bos bırakılan böyle bir ortamda alan
dısındakiler söz sahibi olur.
Sigorta, gazete, prospektüs, parametre yabancıdır. Bunları niçin yadırgamıyorsunuz,
bunlara niçin karsılık aramıyorsunuz diye sordugumuzda bu
tür kelimelerin uluslararası nitelikte oldugu biçiminde cevap verilir. Aydınlarımızın,
bilim adamlarımızın taraf oldugu bu savunmadan uluslararasında
ortak olan kelimelerin Türkçede yabancı sayılamayacagı anlamı
çıkarılabilir. Parantez’in yerine ayraç’ı tam olarak yerlestirebildik mi? Neden
ayıraç degil de ayraç diye sorarlar. Keske vaktiyle ayıraç biçimi önerilseydi.
Kelimenin bu hâliyle tutunmasına düsürülen dar ünlü (ı) sebep
olmamalı. Apostrof, hâlâ kullanımdadır ve kesme, apostrof’a galip gelememistir.
Bizdeki bir baska talihsiz durum, Türk dili uzmanlarının Türkçenin
konu edildigi ortamlarda sessiz kalmasıdır. Ankara ve *stanbul dısında
öteki sehirlerimizdeki üniversitelerde görev yapan Türk dili ögretim üyelerinin
televizyonlara konuk edildigi, düsüncelerinin soruldugu görülmemistir.
Nedense dil söz konusu oldugunda uzmanlık pek aranmaz. Bu dili
herkes kullanıyor. Dil gündeme geldiginde alan dısı kimselerin yaptıkları
açıklamalara itibar edilmesinde bir sakınca görülmez. Her meslekten kisinin
yorum yapma, düsünce ileri sürme, televizyonlarda tartısmalara katılma
hakkı vardır. Bu egilim örnek olarak tıp, askerlik, deprem veya hukuk
konusuna gelince degisir, mutlaka konusanlar uzmandır ve meslekte isim
yapmıs kimselerdir. Bu anlayıs, dilin izlendigi kuruluslarda da geçerlidir;
uzman üye bulundurma, uzmana danısma söz konusu olmaz. Birinin yanlıs
dedigini ötekisi dogru bulur ve mesele kapanır gider.
Üniversitelerde yapılan etkinliklerde ilgili fakültelerdeki ögretim üyeleri
dısarıda bırakılabilir; etkinlige alanda uzmanlasmamıs kimseler çagrılabilir.
Bu tutum, bazen ideolojik olmakla birlikte herkesin dil konusunda
konusabilir, yönlendirme yapabilir anlayısından kaynaklanır. Aslında birçok
yanlıs bilgilendirmenin kaynagı alana yıllarını vermis, uzmanlasmıs
kimselerin düsüncesine basvurulmamasıdır. Düsüncesine basvurulacak
kimsenin seçimi ise seçene aittir.
Yalnızca yüksek ögretimde degil, orta ögretimde de uzmanlıga gerektigi
kadar önem verilmez. Dil ve Tarih Cografya Fakültesinden ve öteki
edebiyat fakültelerinden bilgiyle donatılarak mezun edilmis Türk dili ve
edebiyatı mezunlarının birkaçı dısında digerleri okullarda ögretmen olamazlar.
Yasanan ögretmen açıgı baska mesleklerden olanlarla kapatılır.
Okullar için hazırlanmıs ders kitaplarında ortaya çıkan yanlıslar uzmana
deger vermemenin, kitapların uzman kisilere hazırlatılmamasının, denetleme
yaptırılmamasının sonucudur.
Yabancı dillerden yapılan çevirilerin anlasılamamasının sebeplerinin
basında Türkçenin uzmanlık derecesinde bilinmemesidir. Bizdeki manzaralar
ne yazık ki böyle.
Dilin toplum hayatındaki önemi dikkate alınarak radyo ve televizyonlarda
kültür programlarının bir bölümü dile ayrılır. Gecenin geç bir saatinde
televizyon programlarında islenen konular genel olarak Türkçe,
yabancı kelime üzerinde yürür ve hemen her programda söz döner dolasır
eski Türk Dil Kurumuna, Basbakanlıga baglı Türk Dil Kurumuna gelir.
Dilin kullanımı, türetme imkânları, telaffuzu, kelime gruplarındaki yabancılasma,
cümle kuruluslarındaki kuralsızlıklar gibi bilgi ve birikim isteyen
teknik konulardan söz edilemez. Saatlerce süren programlarda ele alınan
sorunun mantıklı bir sonucu ortaya konamaz. Siyasi irade bu gibi konulara
egilmez.
Konusu Türkçe olan programa meslekten biri çagrılmıssa, çesitli yollarla
onu hırpalamanın, zora sokmanın yolları aranır. Hiçbir sey yapılamazsa
konusmacıya açıklamaları sırasında kullandıgı kökü yabancı birkaç
kelime hatırlatılır ve bu yolla kendisine karsı çıkılır. Hırpalanmaya karar
verilmis konusmacının televizyonlarda yaptıgı konusmalar sık sık kesilir.
Araya girilir, hedef saptırılır. Bu durum dilin, edebiyatın konu edildigi
kuruluslarda da sık görülür.
Günümüzdeki durumu ana çizgileriyle tespit ettikten sonra simdi düne
dönelim. Türk aydını yıllarca Türkçe kurallar yerine Arapça ve Farsça
kurallarla mesgul oldu, kusaklara bu kuralları ögretti. Bu durum 1920’li
yıllara kadar sürdü. Türk aydını sefir-i kebir, merkez-i sıklet, mafsal-ı müteharrik,
küreyve-i beyza kelimelerini türetmis ve bunları okullarında kullanmıstı.
Gün geldi, Cumhuriyet ilan edildi; Türk aydını sefir-i kebir’i merkez-
i sıklet’i, mafsal-ı müteharrik’i, küreyve-i beyza’yı terk etti ve bunun yerine
büyükelçi, agırlık merkezi, oynar eklem, akyuvar sözlerini buldu. *ste bu
davranıs, o ara dönemin aydınına nasip oldu. O yıllarda aydınlanma baslamıs,
dogru yolda adımlar atılmıstı. Simdi ise, tutum degismis, ara dönem
aydınının nesil’e önerdigi, kusak, bugünün aydınınca yerine jenerasyon’a
bırakmıstır. Kıstas’a önerdigi ölçüt’ü bugünün aydını terk etmis, ölçüt’ün
yerini kriter almıstır. Bunu halk yapmamıs, aydın böyle istemistir; halk da
aydının yönlendirmesine uymustur.
Osmanlı aydını terimleri batı dillerinden oldugu gibi almamıstır. Onu
o günün anlayısı içinde Osmanlı Türkçesinin söz varlıgı ile karsılamıstır.
Loji’yi ilim ile karsılamıs. Bilim adlarından bazı örnekler verelim: -lm-i
ictimai, ilm-i arz, ilm-i hayvanat, ilm-i asar-ı antika, ilm-i ahval-i cevve, ilm-i
sarf nahiv diye adlandırmalar yapılmıs sosyoloji, jeoloji, zooloji, arkeoloji,
meteoroloji, gramer denmemis. Cumhuriyetin ilk çeyreginde yasayan ara
dönem Türk aydını, toplum bilimi, yer bilimi, hayvan bilimi, kazı bilimi, hava
bilgisi, dil bilgisi kelimelerini türeterek bunları Türkçe sözlerle karsılamaya
çalısmıs, son dönem Türk aydını ise sosyoloji’ye, jeoloji’ye, zooloji’ye, arkeoloji’ye,
meteoloji’ye, gramer’e dönmüstür. Öncekilerinin yaptıgı ilm-i nebatat’ı,
ilm-i ahlak’ı, bitki bilimi’ne, töre bilimi’ne dönüstürenlerin o yıllarda
gösterdikleri yogun çabalar bugün silinip gitmek üzeredir. Günümüzde
bilim dalı adlarının neredeyse tamamı batı kökenlidir. Bilim dünyasında
sürekli gelismelere kosut olarak bugün yeni yeni bilim dalları ortaya çıkmakta
ve bunların adları da oldugu gibi Türkçeye aktarılmaktadır. Önü
alınamayacak bu durum yalnızca bilim dallarının adlarıyla sınırlı degildir.
Her bilim dalının en azından birkaç bin yabancı terimi de bilim dalıyla
birlikte dile girmektedir. Yetismis, sayıları binleri asmıs, birbirinden degerli,
ülkede ve yurt dısında ün salmıs Türk bilim adamlarının bu terim akını
karsısında bir varlık göstermemeleri, Türkçelestirme yolunda bir çaba sarf
etmemeleri düsündürücüdür. Genel manzara böyleyken bilim adamı virüs
mü virus mu üzerinde duruyor. Tıp dilinde bagırsak yerine barsak kullanılmasını
savunuyor. *mlası oturmus terimler kurcalanıp kargasaya yenileri
eklenmek isteniyor.
TÜB*TAK, ULAKB*M tarafından düzenlenen bilgi söleninin bildirileri
Saglık Bilimlerinde Süreli Yayıncılık - 2004 adlı kitapta toplanmıs. Çıkan
makaleler arasında terim konuları da islenmis. Kitaptaki makalelerin
pek çogu imla ve anlatım açısından tutarsızlıklar tasıyor. Makaleler bu
açıdan gözden geçirildiginde sorumluluk yüklenmis böyle bir kurumun
yabancılasan terimlere egilmesi ve yayınlarında bu konulara yer vermesi,
imla birligine destek olması beklenir. Devlet kurumlarının Türk Dil Kurumunun
Yazım Kılavuzu’na uymaması düsündürücüdür.
Makalenin birinden yalnızca birkaç örnek verelim. Örneklerini verecegimiz
yazıda Türkçe terimlere yönlendirme, Türkçe karsılık önerme
yerine daha çok Türkçeye batı dillerinden geçen terimlerin özgün yapılarının
korunması dogrultusunda açıklamalar ve uygulamalar var. Türkçe
terimlerin yazı dilinde oturmus biçimlerine itiraz ediliyor. Söz konusu makaleden
bir iki örnek verelim:
Ele aldıgımız bu yayında Nidai Sulhi Atmaca “Türk Tıp Dilinde Yapılan
Yanlıslıklar” adlı bir makalesi yer alıyor. Makalede yerinde yapılmıs
birtakım tespitler yanında tartısılabilen, dogru bulunamayan hususlar var.
*mlasını koruyarak N. S. Atmaca’nın yazısından birkaç satır alalım:
“Dilimizde Arapçadan gelen kalp para, kalpazan sözcüklerinin aynı
kökten geldigi kalp (sahte) ve kalb (yürek) sözcükleri var. Fakat yürek
yerine her yerde kalp yazmaktayız. Kalp diye yazanlar sahte demek istediklerinin
farkında bile degildirler. Bu iki bambaska nesne için iki yazılıs
sekli varken, tutup kalb yerine kalp yazmak dildeki yararı heba etmektir
ve anlasılır sey degildir!” (219.s.)
Bir bilim kurulusunun düzenledigi bilgi söleninde terimlerle ilgili ne
gibi degerlendirmeler yapılmıs, hangi Türkçe terimler önerilmis diye beklerken
nelerle karsılasıyoruz. Tartısmaya gerek kalmayacak derecede imlaları
yerlesmis terimler ele alınıyor. Kalmak fiilinin kal hecesinde oldugu
gibi a ünlüsü kalın okunan “sahte” anlamındaki kalp sıfatının son sesi p
ünlü ile baslayan bir ek aldıgında degismez. Bu kelimeye getirilen ekin
ünlüsü kalındır. Cumhuriyet tarihi boyunca bu kelimenin son sesi olan p,
olarak yazılagelmistir. “Yürek” anlamındaki kalp ismine gelince bunun a
ünlüsü incedir ve bu kelime ince sıradan ek alır. Ünlü ile baslayan bir ek
alınca son ses degisir b olur. Kelimenin bu yazılıs özelligi de Cumhuriyet
tarihi boyunca degismemistir. 2005 tarihli Yazım Kılavuzu daha önceki
kılavuzlarda oldugu gibi bu kelimeleri söyle gösterir:
kalp, -bi (yürek)
kalp (sahte)
Bu iki biçimden ilkinde son sesin degisecegi, ince ünlü tasıyan ek getirilmesi
gerektigi bi kısaltmasıyla gösterilmistir. Digerinde ise herhangi bir
açıklama yapılmamıstır. Bu durum, son sesin degismeyecegi anlamına
gelir. *lgi çekici bir baska husus bu yayının basında yer alan Doç. Dr. Orhan
Yılmaz’ın “açılıs konusması” (açıs konusması olması gerekir) baslıgı
altındaki yazısındadır. Yazıda “yürek” anlamındaki kalp geçiyor. Ama imla
kalp degil, kalb biçimindedir.
N, S, Atmaca’nın bir degerlendirmesi de virüs üzerinedir:
“Virüs degil virus: Bu sözcük latince virus; zehir’den geliyor. Her ülke
onu virus diye yazıyor ve kendi okuma kuralına göre okuyor. (biz hariç)
Anglosaksonlar vayrıs, Fransızlar virüs, Almanlar virus diyorlar. Biz de
Fransızlar gibi virüs diyoruz.”
Tıp terimleri yaklasık 200 yıl önce Fransızcadan alınmıs ve Fransızca
okunuslarına göre Türkçeye aktarılmıstır. Bu aktarmada bir ölçüde okuma
kolaylıgı da gözetilmis, bazı eklemeler yapılmıstır. Bütün Türkçe sözlüklerde
bu terim virüs imlasıyla alınmıstır. Bugün de alınan terimler Fransızca
okunusuna göre yazıya aktarılıyor. Bu imla oturmusken simdi Latince
yazılısına dönmek ve yeni bir kargasa yaratmak dogru olur mu? Latincesine
dönecegimize virüs’e Türkçe bir karsılık önerelim.
N, S, Atmaca’nın yaptıgı açıklarmalar arasında diyabet, sülfürik asit
sözleri de var. Açıklamadaki imlayı koruyarak bu örnekleri de alalım:
“Diabet mi Diyabet mi yazılacak? Burada Y’nin yeri yoktur.
Sülfirik asit degil Sülfürik asid yazılmalı.”
Bunların da imlaların oturmustur. Benimsenmis imlaları yeniden ele
alıp imla kargasası yaratmaya gerek yoktur. Türkçeye yaklastırmak, okuma
kolaylı saglamak üzere iki ünlü arasına bir y eklenmistir. Sülfürik zaten
böyle yazılır. Sülfirik yazılmaz. Asit kelimesinin son sesi ise Son seste sert
ünsüzler bulunur kuralına göre t’dir. Ünlü ile baslayan ek aldıgında t, d’ye
döner. Bunda da bir sorun yasanmaz. Yazım Kılavuzu bu kelimeyi söyle
göstermistir:
Sülfürik asit, -di
Sonda verilen -di’den bu kelimenin son sesi ünlü ile baslayan bir ek
aldıgında d sesine dönecegi anlasılır.
“1000 yıllarındaki Kur’an çevirilerinde erdem ögretilerinde Arapça
“merhamet”, “rahmaniyet” kavramlarının esanlamlısı olarak “Bagırsak”
sözcügü son kertede yaygın biçimde kullanılıyordu. O yıllarda, biri “Bagırsak”,
öteki Bagursuk olmak üzere söylenisleri benzer, anlamları ayrı iki
sözcük vardı. “Bagursuk” bugün bagırsak diye söyledigimiz sindirim aygıtının
adıydı (Bk. Divan’ı Lugat-it Türk, c. IV)
Bugün artık “bagursuk” sözcügü unutulmus, sindirim aygıtını nitelemek
üzere “bagursuk” yerine “bagırsak” sözcügü kullanılır olmustur. Bu
yüzden artık Arapça merhamet’in esanlamlısı olan “bagırsak” sözcügünü
bir erdemsel kavram adı olarak kullanamamaktayız. Biz de kitabımızda
bagırsak yerine güncel konusma dilimizdeki “barsak” sözcügünü kullanmayı
yegledik.(224-225. s.)
Söz konusu tarihi sözlügün adı Divanü Lugati’t -Türk biçiminde yazılır.
Bagarsuk biçimi ile ilgili verilen bilgiler kaynaga dayanmadan yazılmıstır.
Sözü uzatmayayım. “... sindirim aygıtını nitelemek üzere bagarsuk yerine
bagırsak sözcügü kullanılır olmustur” cümlesinde anlatım hatalar var. Tıp
dilinde ve yazı dilinde bagırsak imlasını degistirip halk agzındaki barsak
biçimini almak dogru degildir.
N, S, Atmaca’nın bu yazısında yerinde yaptıgı tespit de var. Arastırmacı
kabızlık yerine peklik sözünü öneriyor:
“Arapça kabzetmek (tutmak)’ten gelen Kabızlık yerine Türkçe’si
Peklik varken Fransızca Constpation (konstipasyon)’u konstübasyon
diye kullananlar yabancı dili iyi bilmeyenlerin marifetidir.” (224. s.)
Dil adlarının ilk harfleri büyüktür. Dil adlarına gelen ekleri kesme ile
ayırmadıgımızı, bir yerde yunancadan bir yerde de Yunanca’dan yazmamızın
dogru olmadıgını belirterek sözümüzü noktalayalım.
Tarihi dönemlerde kullanılmıs Türkçe yangı kelimesini yasatıp yazısında
kullanan N. S. Atmaca’dan ve öteki tıp bilginlerinden tıp terimlerinin
Türkçe karsılıklarını bekliyoruz. Türkçe terimleri kullanmalarını umuyoruz.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages