NEDEN HEP ALDANIYORUZ? / Engin Ömer İHSANOĞLU

19 views
Skip to first unread message

mavizaman

unread,
Mar 26, 2007, 8:19:23 PM3/26/07
to sual-...@googlegroups.com

Kelimenen doğru yazılışı edrak-ı bi idrak olmalıdır; idraksiz yani anlayışı kıt Türk anlamına gelir fakat bu Osmanlı devleti içerisinde yaşayan tüm Türkler için kullanılmamıştır. Daha çok isyan çıkaran, düze inmeyen, dağlarda göçebe yaşayıp eşkıyalık yapan Türkmen toplulukları ve safevi ülkesinin Osmanlı topraklarına gönderdiği dâî denilen şia propagandaistlerin kandırdığı Türklere denmiştir. Yine bu tanım Celâlî isyanlarına katılan Türkler için kullanılmış fakat Osmanlıyı unutma ve unutturma çabalarında kullanılmak üzere siyasî bir silah haline gelmiştir.

 
 
NEDEN HEP ALDANIYORUZ? / Engin Ömer İHSANOĞLU

 

Sefa Bey, hayırlı günler dilerim.Aşağıdaki yeni suallerimi bilgilerinize sunarım..

Engin Ömer İhsanoğlu

23 Mart 2007

 

Munterem E. Ömer İhsanoğlu, suallerinizden dinî mahiyette olanlarına, hatta diğerlerini de muteber kaynaklardan hiçbir şey ilave etmeden, naklen cevap veriyorum. Aşağıdaki cevaplar belki biraz uzun ve bazıları suallerinize dolaylı olarak cevap niteliğindedir. Diyorsunuz ki:

 

Son iki yüz yıllık İslâm (Müslimanlık) tarihine baktığımızda halimizin hiç de iyi olmadığı, kaybeden , zayiat veren ve batılılarca kolayca kandırılan, sınırları cetvelle çizilen, çalkantıların hiç eksik olmadığı tarafın bizler (İslam Coğrafyası ) olduğunu görüyoruz. Bütün bunlara istinaden:

 

SUAL:

a-Peygamber efendimiz (aleyhisselatü vesselam): ''Müsliman bir kez sokulduğu delikten ikinci kez sokulmaz'' buyuruyor. ( hadis-i şerifi bir televizyon programında duymuştum) Bu şöyle izah edildi: Müsliman bir kez aldatıldı mı, ikinci defa aldatılamaz. Halbuki sürekli tuzak kurulan ve sürekli tuzağa düşen, sınırları değişen biziz. Bugün İslâm memleketlerine baktığımızda da hep diktatörler ve batı yandaşları yönetime hakim. Çoğunluğu belli bir azınlık idare ediyor. (Özellikle Arap coğrafyası ve Türk cumhuriyetlerinde). Sualim şudur : Birkaç İslm ülkesi kandırılsa neyse ama neden hepsi aynı durumda ?Ya da hepsi aynı durumda değil mi ?

 

CEVAP:

Kültür emperyalizmi üstünde en çok çalışan ülkeler arasında komünist blok ülkeleri, İngiltere ve ABD zamanımızda en başta yer almaktadır. İngilizler , hâkim oldukları bütün İslâm memleketlerinde yaptıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm kitaplarını, İslâm mekteplerini yok ettiler. Tam din cahili, ahlâk yoksunu, târihine düşman gençlik yetiştirdiler. İngilizler hâkim oldukları İslâm memleketlerinde eğitim veren mektepleri kapatırken kendi kültürlerini yayan kız ve erkek kolejleri açtılar. Bu kolejlerde talebelerin babalarının dinlerine, ecdadlarının örf, âdet ve ahlâklarına karşı düşmanlık duyacak şekilde beyinlerini yıkadılar. Tanzimâttan sonra aynı uygulama Türkiye'de de kendini gösterdi. Avrupa milletleri ve bilhassa İngilizler ; Osmanlı Devletinde yapılacak ıslâhâtın devletin temellerine nüfûz etmesini, Osmanlı müesseselerinin yıkılarak Avrupaî bir idâre tarzı altında devletin yapısına ters bir zihniyetin hâkim olmasını, azınlıkların istiklâli temin edilerek parçalanma ve yıkılışa yol açmasını arzu ediyorlardı. Bunu sağlamak için husûsî teşkilâtlar kurarak bâzı Osmanlı devlet adamlarını elde etmeye, ıslâhât gayretlerini kendi planlarına uygun şekle çevirmeye çalıştılar. Mason locaları dâhil, çeşitli isim ve şekiller altında yürütülen bu faâliyetler içerisinde Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu'nun hazırlandığı günlere gelindi.

Tanzimât Fermânı:

Tanzimât-ı Hayriye de denilen bu fermanın hazırlayıcısı Mustafa Reşid Paşadır. Mustafa Reşid Paşa; daha önce Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş, batı kültürü hayranı, millî meziyetler ve İslâm bilgilerinden önemli ölçüde uzak kalarak yetişmiş bir kişiydi. İstanbul'a dönüşünde İngiltere sefiri Lord Rading'in ısrarlı tavsiyeleri netîcesinde sadrâzamlığa getirilmişti. Lord Rading'in Osmanlı Devletini parçalamak için İngiltere'de kurulmuş olan "İskoç Mason Locası"nın önde gelen bir üyesi olduğu târihî kayıtlarda mevcuttur.

 

Tanzimât Fermânı; 3 Kasım 1839 târihinde, Gülhâne Bahçesinde, yabancı devlet sefir ve konsolosları, bütün saray erkânı ve devlet ricâli ile büyük halk kalabalığı önünde bizzât Reşid Paşa tarafından okunup, îlân edildi.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@33270 }?

 
SUAL:

b-Çok söylenilen bir konu: Osmananlı Develetinin son  dönemki Arap toplumu ( ve diğer müsliman toplumlar) Osmanlı Devletine hakikaten ihanet etti mi ? Bunun en doğru izahı nedir ? Etti ise, hepsi mi etti ? Meselâ Sunusiler, İngiliz oyununa gelmediler ve Osmanlı Devletinin safında yer aldılar.

 

CEVAP:

Kültür emperyalizminin dünyâ çapındaki bir diğer tatbikatçısı da siyonist teşkilâtlar olarak görülmektedir. Kaynağını Yahûdî inançlarından alan bâzı düşünce ve sistemler, çeşitli isimler altında bütün dünyâya yayılmış kuruluşlar kanalı ve eliyle insanlara empoze edilmektedir. Bu faaliyetlerin esâsını, dinleri ortadan kaldırmak ve çeşitli yollarla millî ve mânevî benlikleri unutturulmuş insanları Yahûdî ırkına hizmet eder hâle getirmek teşkil etmektedir. İngilizler bu düşüncelerini hâkim oldukları ülkelerde bizzat kendileri yâhut piyonları olan kişilerle tatbik ettirirler. Hindistan, Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye bunlara misaldir. Bu çalışmalarıyla birlikte haberleşme vâsıtalarını, basın-yayın organlarını ve diğer âletleri en yüksek oranda kullanarak kendi arzularına uygun insan yığınları meydana getirmeye çalışmaktadırlar. Bu insanları dinlerinden, dillerinden, millî kıymet ve ahlâkî değerlerinden, dünyayı, hayâtı kendi kültürlerine uygun olarak anlayışlarından tamâmen koparmayı hedef almaktadırlar. Hattâ bu işi çok ileri derecelere vardırarak beyin yıkama noktasına dayandırdıkları, beyinleri âdetâ programlanmış robot insan ve insan topluluklarını hedef aldıkları ve bunda yer yer muvaffak oldukları da görülmektedir.

Komünist blok ülkelerinin kültür emperyalizminin temelini, materyalist felsefenin esaslarını dünyâya yaymak ve hâkim kılmak teşkil etmektedir. Bu esaslar; Allahsızlık, dinsizlik, hiçbir ahlâkî değere inanmamak, millî örf ve âdetlerden uzaklaşmak, vatan, bayrak, nâmus, özel mülkiyet gibi mefhumları reddetmek, âile müessesesini ortadan kaldırmak, dilleri ve millî kültürleri yok etmek şeklindedir. Kısaca emperyalizmin gâyesi şu üç kelimedir: Parçala, hâkim ol ve sonra büsbütün boz.

 

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@26904 }?

 
SUAL:

c-Yine o dönemde Mekke emiri Şerif Hüseyin , müşriklerin en azgını olan ingilizlerin vaadleriyle tuzağa düşürüldü. Merak ettiğim nokta şu ,naasıl olur da ''Şerif'' (Evlad-ı Rasul) olan bir zat Osmanlı Devletine karşı olur? Kendisinin kalp gözü açık değil miydi ? Pek çok kişi ona bu tutumundan   buğz ediyor,hatta dini içerikli kitablarda bile hain deniyor. Bu doğru bir davranış mıdır ? (Ben bir kaynakta Şerif olduklarının şüpheli olduğunu okumuştum.)

 

CEVAP:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), amcalarının kıyâmete kadar gelecek oğullarına "Hâşimî" veya "Benî Hâşim" denir. Peygamberimizin soyu, kızı Fâtıma'nın iki oğlu hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin'in çocuklarıyla bugüne kadar devâm edegelmiştir. Hazret-i Hasan'ın evlatlarına "şerîf" ve hazret-i Hüseyin'in evlatlarına "seyyid" denir. Bunların babası hazret-i Ali, Resûlullah'ın amcası Ebû Tâlib'in oğludur. Seyyidler şerîflerden üstündür. Peygamberimizi ve akrabâsını sevmek, İslâm dîninde ibâdet sayıldığı için, Müslümanlar şerîflere ve seyyidlere dâimâ hürmet ve saygı göstermişlerdir. Ebû Leheb gibi îmân etmeyen akrabâsı sevilmez. Bilhassa Osmanlılar zamânında Peygamberimizin soyunu devâm ettiren ve O'nun torunları olan seyyidleri ve şerîfleri tanımak ve onlara gerekli hürmeti göstermek için görevli memurlar tarafından ayrı nüfus kütükleri düzenlenmiş ve bunlara mahsus mahkemeler kurulmuştur. Bütün evlatları orada kayıtlı olduğundan, yalancılar seyyidlik iddiâ edemezdi. Bugün de, çeşitli İslâm ülkelerinde ve Türkiye'de Eshâb-ı kirâmın evlâdı ve Peygamberimizin torunları olan seyyidler ve şerîfler vardır. Onların kıymetini bilenler hürmette kusur etmezler.

Osmanlılar, Hicaz, Mekke ve Medîne emirliklerini (vâlilerini) ekseriyâ şerîf veya seyyidlerden seçerlerdi. Mekke'nin son Osmanlı emîri Şerif Hüseyin'di. Şimdiki Ürdün Devletinin başkanı da hazret-i Peygamber'in soyundan olan Şerif Hüseyin'dir.

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=*/doc/{@35757} ?

 

ABDÜLAZİZ BİN SUUD;

Suudi Arabistan Devletinin kurucusu ve ilk kralı. Babası Abdurrahman bin Faysal'dır. 1880'de Riyad'da doğdu. 1902'de babasının ölümü üzerine Vehhabilerin başına geçti. Birinci Dünya Savaşında İngilizlerle birleşerek Osmanlılara karşı savaştı. O zaman Necid'de Suudoğullarından başka İbn-ür Reşid kabilesi de vardı. Bu kabile, Osmanlılara sadık kalıp, Türklerle birlikte İngilizlere ve Suudoğullarına karşı savaştı. Sulh olduktan sonra, Abdülaziz, İbn-ür Reşid'i gizlice şehid ettirdi. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbinden mağlub çıkınca, toprakları galib devletler arasında paylaşıldı. 1919 senesinin ilk aylarında İngilizler, Mekke'yi, Şerif Hüseyin 'den alarak Vehhabilerin reisi olan Abdülaziz'e verdiler. 1926'da ise, Suud Krallığının kurulmasını sağladılar. Uzun zaman Suudi Devletinin krallığını yapan Abdülaziz de 1953'te öldü. Yerine oğlu Prens Suud geçti.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=h!FCseyin+/doc/{@507} ?

Osmanlı Devletinde idâreyi elinde tutan İttihat ve Terakki liderleri hatâlı bir politika ile halife ve Osmanlı hükümdarlarına bağlı Şerîf Hüseyin ve taraftarlarını hâin ilân ettiler. Fahreddîn Paşa da Şerîf Hüseyin 'e karşı savunma yapmak üzere Medîne'ye gönderildi. Bu kahraman Türk kumandanı, İttihatçıların çılgınca verdikleri emirlere uymayı bir vatan borcu bildiği için, Medîne'de hareketsiz kalmış, azılı İslâm düşmanı İngilizlerle savaşmak fırsatını bulamamıştı. Böylece yıllarca mukaddes topraklarda kardeş kardeşi boğazladı. Netîcede Müslümanların bu gafletinden İngilizler ve Vehhâbîler istifâde ettiler. BirinciDünyâ Harbinin kaybedilmesi ve Mondros Mütârekesinin imzâlanmasından sonra Mekke veMedîne Vehhâbîlere terk edildi..

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=h!FCseyin+/doc/{@28806 }?

 
SUAL:

d-Türk düşmanlığı asırlardır batının (küffarın) ortak paydası. Bu son derece normal çünkü   malumunuz kafirler tek millettir. Onlar kafir olmanın icabatını yerine getiriyorlar. Ancak  hala bazı Arap devletlerinde  Türkî devletlerde de bile Türk (Osmanlı) düşmanlığı mevcut .(hatta devlet politikası). Bunun sebebi nedir ? Etrak-ı biidrak, yani idraksiz Türkler. Bunu bir zamanlar kimler söylemiş, niye söylemişler ve bu ifade doğru mudur ?

 

CEVAP:

Kelimenen doğru yazılışı edrak-ı bi idrak olmalıdır; idraksiz yani anlayışı kıt Türk anlamına gelir fakat bu Osmanlı devleti içerisinde yaşayan tüm Türkler için kullanılmamıştır. Daha çok isyan çıkaran, düze inmeyen, dağlarda göçebe yaşayıp eşkıyalık yapan Türkmen toplulukları ve safevi ülkesinin Osmanlı topraklarına gönderdiği dâî denilen şia propagandaistlerin kandırdığı Türklere denmiştir. Yine bu tanım Celâlî isyanlarına katılan Türkler için kullanılmış fakat Osmanlıyı unutma ve unutturma çabalarında kullanılmak üzere siyasî bir silah haline gelmiştir.

 

Ayrıca başka bir kullanım alanı ise beyinsiz Türk anlamındadır. Memleketi rahatsız eden bir topluluk varsa, onlar kim olursa olsun Oğuz boyundan yada başka boydan... edrak-ı bi idrak şeklinde hitap edilir; Osmanlı diplomatikasını bilmeyen Osmanlı bürokrasi ve sıfatlarını bilmeyen insanımız, bunu tüm Türklere mal etmektedir. Zira Osmanlının kullandığı diplomatik üslup hükmedicidir. Osmanlı vesikalarında edrak-ı bi idrak çok geçer doğrudur. lâkin bu tüm türkleri aşağılamak anlamında kullanılmaz. Sadece o kötü fiili işleyen adam yada topluluk için sarfedilir.

http://www.privatesozluk.com/show.asp?m=etraki+biidrak

 

İngiliz câsusu Lawrence; Arap cemiyetleri: Osmanlı Devletinin parçalanması ve yıkılması için asırlardır gayret sarf eden en büyük İslâm düşmanı olan İngilizler , Arapları Osmanlı Devletine karşı kışkırttılar. Osmanlı Devletine karşı çıkan ve milliyetçilik iddiâsında bulunan Araplar da kendi gâyelerini tahakkuk ettirebilmek için çeşitli cemiyetler kurdular.

 

Bu cemiyetlerin bâzıları gizli, bâzıları mahallî cemiyetlerdir. Kurucularının çoğu da Osmanlı parlamentosunda üye veya Osmanlı ordusundan kaçan Arap asıllı subaylardı. Âyân âzâsı Abdülhamîd Zohrâvî, Şefik el-Müeyyed, Rızâ es-Sulh, Tâlib en-Nakîb, Şükrü el-Aselî, Rûbî el-Hâlidî gibi mebûslar, Binbaşı Azîz el-Mısrî gibileri bu cemiyetlerin kurucularındandır. Bu kimselerden bir kısmı Birinci Dünyâ Harbi yıllarında ünlü İngiliz câsusu Lawrence ile işbirliği yaparak, Osmanlılar aleyhine çalıştılar. Bu cemiyetlerin İngilizlerin desteğiyle çalışmaları netîcesinde Osmanlı toprakları parçalandı.

Böylece Osmanlı târihinde önemli yer tutan cemiyetler, faydalıları bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı Devletinin parçalanmasında ve yıkılmasında büyük rol oynadılar.

DADALOĞLU; on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Karacaoğlan ve Köroğlu'nun havasını yaşatan, bir Türkmen saz şâiri. Toroslar'ın Erzin, Payas, Adana ve Kozan çevrelerinde konup göçen aşîretlerden Avşar (Afşar) boyuna mensuptur. Avşarlar ise Kozanoğullarına bağlıydı.

 

Asıl adı Veli'dir. Tahmînen 1785'te doğdu. Babası Âşık Mûsâ adında bir saz şâiridir. Güney ve Orta Anadolu'yu dolaşmıştır. Açık Türkçeyle millî vezin ve şekillerle şiir söylemiştir. İngilizler tarafından kışkırtılarak Osmanlı Devletine isyân ettirilen, göçebe Türkmenlerindendir. On dokuzuncu asır ortalarında yabancı devletler, bilhassa İngiliz câsusları göçebe Türkmen aşîretlerinin arasına girerek onları devlete karşı kışkırtıyorlardı. Osmanlı Devleti ise buna mânî olmak için göçebe aşîretleri belirli bölgelere yerleştirmek üzere idârî bir teşebbüste bulundu. Fakat bu dağlı aşîretlerle uğraşmak kolay olmuyordu. Ancak 1865 yılında Derviş Paşa kumandasında Fırka-i İslâhiyye adında bir ordu kurdu. Târihçi Ahmed Cevdet Paşa da bu orduya, inceleyici ve danışman olarak katıldı. Bütün direnmelere rağmen bu orduyla Kozanoğulları fesadına son verildi. Aşîretler, Anadolu içlerinde belirli yerlere yerleştirildi. Avşar aşîretinin Sivas civârında olduğu sanılmaktadır. Dadaloğlu bu iç hâdiseler esnâsında Osmanlıya sert bir şekilde karşı çıkmış ve diğer şiirlerinin yanısıra bu daldaki şiirleriyle de şöhret bulmuştur.

 

Tahmînen 1868'de ölmüştür. Şiirleri 1923'ten sonra Anadolu'da yayımlanmaya başlamıştır. Ancak bu şiirlerin sayısı azdır. Bâzılarının ona âit olma ihtimâli zayıftır. Şiirleri derlemeye dayandığı için, çok az şiiri dışında büyük ölçüde değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Şiirleri Cingözoğlu Osman, Karacaoğlan, Âşık Sâzi, Deli Aziz ve Hurûfî şâir Âşık Veli'nin şiirleri ile karıştırılmaktadır. Şiirlerinde sâde ve sanat endişesinden uzak bir dil kullanmıştır. Ancak üç beş şiirle şöhrete ulaşmıştır.

 

DERSİM HAREKÂTI;

 

Dersim (bugünkü Tunceli) ve çevresinde devlete karşı girişilen İsyanlar sebebiyle düzenlenen siyâsî, idârî ve askerî harekât. Osmanlılar zamanında Dersim yöresi halkı diğer yerlere nazaran özel bir statüye tâbiydi. Bölgede devlet otoritesinin yaygınlaştırılmasından rahatsız olan aşiret reisleri devlete karşı topluca isyan ettiler. Yaklaşık bir yıl süren isyan hükûmet kuvvetlerince bastırıldı. İsyancıların başı olan Hüseyin Bey tutuklanarak Vidin kalesine sürüldü, oğlu Ali Bey de Erzincan'da ikâmet etmeye mecbur edildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sebebiyle Dersim yöresindeki askeri kuvvetler Erzurum'a gönderilince aşiret reisleri yeniden isyân ettiler. Bu isyanlar Kurt İsmail Paşa, Samih Paşa daha sonra da Gâzi Ahmed Muhtar Paşa tarafından bastırıldı. Dersim de müstakil vilâyet hâline getirildi.

Bu dönemde Ermeni komitacılarının da tahrikiyle (kışkırtmasıyla) isyanlar tekrar başladı. 1885 senesinde Ali Şefik Paşa idâresinde bölgeye gönderilen kuvvetler uzun süren çarpışmalardan sonra ayaklanmaları şiddetle bastırdılar. Ancak köklü bir ıslahat yapılmadığından ayaklanma ve eşkiyâlık hâdiseleri önlenemedi. Sultan İkinci Abdülhamid Han aşîret reislerinin gönüllerini alarak elde etmeye çalıştığı gibi, bölge halkından asker toplayarak "Hamidiye Alayları" adıyla yeni askerî birlikler kurdu. Böylece bölge halkının güvenlik ve emniyetini sağlamaya çalıştı. Ancak çeşitli tahrikler sebebiyle eşkiyâlık ve şiddet hareketleri devam etti. Eylül 1938'de ayaklanma tamamen bastırıldı. Harekât esnâsında ve harekât sonunda, isyancıların kulandığı silâhların Fransız ve İngiliz yapısı silâhlar olduğu ve isyancıların Fransa ve İngiltere'den büyük destek gördüğü ve isyanın başlatılmasında büyük rol oynadıkları ortaya çıktı. Ayrıca bu isyancılar Hatay meselesi ile ilgili olarak Fransız ve İngilizler tarafından tahrik edildiği ve Türkiye'nin iç gâilelerle meşgul edilmesi hedeflendiği tesbit edilmiştir.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@21735}?

 

CABER KALESİ

Osmanlı vak'anüvislerine göre Ca'ber Kalesi, Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Beyin büyük babası, Fırat Nehrini geçerken şehid olan Süleymân Şâhın gömüldüğü yerdir. Burada Süleymân Şaha âit olduğu tesbit edilen türbe, Osmanlı Sultânı İkinci Abdülhamîd Han tarafından yeniden yaptırılmıştır. Ca'ber Kalesi Osmanlı Devleti zamânında Rakka kazâsına bağlı bir nahiye merkeziydi. Birinci Dünyâ Harbinden sonra Osmanlı Devletinin yıkılması üzerine 1918 yılı sonlarına doğru İngilizler tarafından işgâl edildi. Sonradan Sûriye Devleti sınırları içine dâhil edildi.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@16606 }?

İSRAİL'İN KURULUŞU

İngiltere, Filistin meselesini Birleşmiş Milletlere getirdi. 28 Nisan 1947'de Birleşmiş Milletler 11 kişilik heyet seçti. Bu heyet Filistin için bir karar sûreti hazırlayacaktı. Bir netîceye varamadılar. Ekim ve Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler devamlı Filistin meselesi ile uğraştı. 29 Kasım 1947'de ABD'nin baskısı ve 25 oyla Filistin'in Arap ve Yahûdîler arasında taksimine karar verdi. 13 devlet aleyhte ve 17 devlet çekimser oy verdi. Taksim kararı Arap ülkelerinde infiale sebeb oldu. Hayfa, Yafa ve Kudüs başta olmak üzere birçok yerde çarpışmalar oldu. İngilizler Filistin manda idârisini kaldırıp, yerlerini Yahûdîlere terk ederek, süratle Filistin'den çekildiler.

İsrâil'in ilk başbakanı BenGerion bir konuşmasında: "Filistin'in bugün elimizdeki haritası, İngilizler tarafından çizilmiştir. Yahûdî milletinin bir diğer haritası daha vardır ve bu haritada bizim hudutlarımız Nil Nehrinden Fırat doğusuna kadar uzanır. Bu hedefi, istikbaldeki genç nesillerimiz gerçekleştirecektir" demiştir.

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@30187} ?

SUAL:

e- Peygamber efendimizin (aleyhisselam) Türkleri öven hadis-i şerifleri mevcut mudur ? 

 

CEVAP:

Peygamber efendimizin "Sallallahü aleyhi vesellem" Müslüman Türkleri öven hadis-i şerifleri olduğu çeşitli kaynaklarda bildirilmektedir. Kıymetli kaynaklar Türklerin (Osmanlıların) Kur'ân-ı Kerîmde de övüldüğünü kaydetmektedir. "Alusi, (Galiyye)nin doksanbeşinci sayfasında diyor ki, (Yeryüzünü salih kullarıma miras bırakırım) âyet-i kerimesinin Osmanlı sultanlarını övdüğünü, Abdülgani Nablüsi bildirmektedir. (Burhan) kitabı da bunu yazmaktadır."

 

 

Malazgirt Marşı

 

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma,
Gün doğmadan evvel İklim-i Rum'a,
Bozkurtlar ordusu geçti, hücuma...

 

x x x

 

Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber.

 

x x x

 

Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu,
Ardında Oğuz'un elli bin tuğu...
Andırır Altay'dan kopan bir çığı,

 

x x x

 

Budur, peygamberin övdüğü Türkler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

 

x x x

 

Türk, ulu Allah'ın soylu gözdesi,
Malazgirt, Bizans'ın Türk'e secdesi,
Bu ses insanlığa Hakk'ın müjdesi...

 

x x x

 

Bu sesle birleşir bütün yürekler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

 

x x x

 

Nağramızdır bugün gök gürültüsü
Kanımızdır bugün yerin örtüsü
Gâzi atlarımın nal parıltısı

 

x x x

 

Kılıçlarımızdır çakan şimşekler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

 

x x x

 

Yiğitler kan döker bayrak solmaya
Anadolu başlar, vatan olmaya...
Kızılelmaya hey... Kızılelmaya!..

 

x x x

 

En güzel marşını vurmada mehter;
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

NİYÂZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@67002} ?

 

İSTANBUL'UN FETHİ;

Osmanlı sultanlarından İkinci Mehmed Hanın 29 Mayıs 1453'te Bizans İmparatorluğunun başşehrini alması. Türk-İslâm mefkûresinde çok önemli bir yer işgâl eden İstanbul'un fethi, İslâmiyetle birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideâl, bir kızıl elma yâni yüce bir gâyedir. Bu ulvî gâye uğruna önce Araplar, sonra da Türkler , İstanbul surları önünde seve seve can verdiler ve şehâdet mertebesine kavuştular.

 

İstanbul, 1453 târihine kadar birçok defâlar çeşitli millet, devlet ve topluluklar tarafından kuşatılıp, işgâl edildi. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri ne güzel askerlerdir." hadîs-i şerîfi, bütün İslâm hükümdâr ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçiriyordu. Müslümanlar "Feth-i Mübîn"i gerçekleştirmek için pekçok teşebbüste bulundular.

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@43498} ?

***

Bilge Kağan'ın davranışlarına bakıldığı zaman Göktürklerin, bir din arayışı içinde oldukları görülür. Bundan önceki dinleri semâvi dinlere dayanmakla birlikte bozukluk içindeydi.Yâfes bin Nûh neslinden olan bu milletin İslâm öncesi devri yaşayış îtibâriyle saf ve temizdir.İbn-i Fadlan gibi Arap seyyahlarının bildirdiğine göre Türklük içinde zinânın cezâsı ölümdü.

 

Bilge Kağan, hayâtı at sırtında geçen bu yarı göçebe milleti yerleştirmek ve din olarak da Budizmi seçmek istemişti.Ancak devletin büyük müşâviri ve tecrübeli veziri Tonyukuk buna karşı gelmiş bilmeyerek de olsa,Türklüğün İslâmiyete girmesinde büyük rol oynamıştır.Zâten bu zamanda yeni yeni devletin batı sınırlarına uzanan Mecûsî İran ile savaşıyordu. Eğer İslâmiyet, Bilge Kağan'dan daha önce ülkelerine ulaşsaydı, şüphesiz Türk târihinde alp-erenlere çok önceleri rastlanırdı. Zâten 8. yüzyılda Müslümanlarla karşılaşan Türkler , 751 yılında Çinlilere karşı Müslüman Araplarla ittifak ettiler. Bu târihî olaydan sonra İslâma yönelmeye başladılar. 751 Talas MeydanMuhârebesi sonunda; İslâmiyeti yakından gören,inceleyen Türkler , Müslüman olmakla şereflendiler ve yıllarca İslâm dîninin bayraktarlığını yaptılar.

 

İslâmiyette eti ve derisi haram olan domuzu, komşuları Moğollar besleyip etini yemelerine rağmen,Türkler kat'iyetle sevmezlerdi. İslâmiyette büyük günahlardan olan zinâ, hırsızlık, hîle, yalan söylemek gibi gayri ahlâkî fiiller İbn-i Fadlan'ın seyahatnâmesinde bildirdiğine göre eski Türklerde de yasak olup, temiz ve asil bir millet idiler.Türkler, büyük suç kabul ettiklerinden fâilleri en ağır cezâlara çarptırılırdı. Meselâ zinânın cezâsı ölümdü. Bütün insanları dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşturan İslâm dînini Türkler hiçbir zorlama olmaksızın, kendi rızâlarıyla kabûl edip, Türklüklerini muhâfaza etmelerini sağladılar.Türk soyundan olan Bulgarlar, Müslüman olmadıkları için bugün Türklüklerini unutmuşlar ve târih boyunca Müslüman Türklere düşmanlık yapmışlardır.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@32566 }?

Türk askerine verilen ünvan. Türk askerlerinin isimleri arasında en çok "Mehmed" ismi yer almaktadır. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) verilen ve sâdece O'na lâyık olan "çok medh olunmuş, tekrar tekrar övülmüş" mânâsına gelen "Muhammed" ismine hürmeten Türkler , bu isim yerine "Mehmed" ismini kullanagelmişlerdir. Hem kahramanlığı ve mücahid oluşu mânâlarıyla, hem de isim yönünden en çok Mehmed adıyla temsil edildiğinden Türk askerine "Mehmetçik" denmektedir. Böylece "Peygamber ocağı" denen ordu veya fertleri yine Peygamberimizin ismi ile anılmaktadır. Bu durum sâdece Türk milletine mahsustur.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@59257}?

GREGORİOS;

 

İstanbul Patriklerinden olup, Rum İsyânının tertipleyicisi. Mora'da 1739 yılında doğdu. İzmir piskoposluğundan sonra patrik oldu. Sultan İkinci Mahmûd Han zamanında çıkan Rum İsyânının baş planlayıcısıdır. 1821'de Patrikhane kapısında îdam edildi.Patrik Gregorios'un Rus Çarı Aleksandra yazdığı mektup, târihî önemi hâiz olup, ibret verici olması bakımından mühimdir.Mektupta şöyle demektedir:

 

"Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak imkânsızdır. Çünkü Türkler , Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukâvemetli insanlardır.Gâyet mağrurdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıkları ve kadere rızâ göstermeleri yanında kumandanlarına, büyüklerine olan itâat duygularından gelmektedir.

 

Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda yönetecek reislere sâhib oldukları müddetçe de çalışkandırlar.Gâyet kanâatkârdırlar.Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâat duyguları da, geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının güzelliğinden ileri gelmektedir.

 

Türklerde evvelâ itâat duygusunu kırmak ve mânevî râbıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dînî metânetlerini (sağlamlığını) zaafa uğratmak (zayıflatmak) icâb eder. Bunun da en kısa yolu, an'anât-i milliyetlerine (millî geleneklerine), mâneviyâtlarına uymayan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

 

Mâneviyâtları sarsıldığı gün,Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasviye için mücerred olarak harb meydanındaki zaferler kâfi değildir.Hattâ, sâdece bu yolda yürümekTürklerin haysiyet ve vakârını tahrik edeceğinden, kendilerini anlamalarına sebeb olabilir.

 

Yapılacak olan, Türklere birşey hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır."

 

Osmanlı Türklerinin tanıdığı hürriyetten istifâde edenler içinde böyle hâince çalışan şahıslar olmuştur. Patrikhânede, bu hâin patriğin idâm edildiği kapı hâlen kapalı olup, "Kin Kapısı" diye anılmaktadır.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@32849}?

 

Batılıların geçen asırlarda ve günümüzde İslâm ülkelerine karşı tatbik ettikleri yayılmacılık ve sömürgecilik hareketleri, İslâm dînine saldırmaları ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yaptıkları bütün dejenerasyon faaliyetleri, geçmişteki haçlı seferlerinin hâlen soğuk harp, kültürel ve ekonomik harp olarak devâm ettiğini göstermekte, bugün bile pekçok eserimiz çalınarak batıya kaçırılmaktadır. Aksine batıdan ülkemize kaçırılmış bir tek eser bile görülmemiştir. Batı her hususta bunu bugün bile tatbik etmektedir.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@34002 }?

SUAL:

 

Ayrı bir sual olarak halifeliğin türklere geçmesi meşru değil miydi ?( Zira meşru olmadığını iddia edenler de var)

 

CEVAP:

Hazret-i Ali'nin ve oğlu hazret-i Hasan'ın halîfeliğinden sonra, hilâfet (İslâm devlet başkanlığı) hazret-i Muâviye'nin halîfe seçilmesiyle Emevîlere geçmiş ve 750 senesine kadar devâm etmiştir. Bu târihten sonra, Peygamberimizin amcası olan hazret-i Abbâs'ın soyundan gelen Hâşimîler halîfe olmuşlar ve "Abbâsîler" adı ile şöhret bulmuşlardır. İlk Abbâsî halîfesi Ebü'l-Abbâs Abdullah'tır (Bkz. Abbâsîler). Bunların Bağdat'taki hilâfetleri 1258 yılına kadar devâm etmiştir. Hülâgu'nun Bağdat'ı yıkıp yakmasından sonra, Mısır'a yerleşen Abbâsî halîfelerinin sonuncusu Yâkûb bin Müstemsikbillah hilâfeti kendi arzusu ile Mısır ve Hicaz fâtihi Yavuz Sultan Selim Hana teslim etti.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=*/doc/{@35757}?

SUAL:

 

f-Neden  bugün hala bazı  müsliman arap ve kürtler geçmişe bakıp da   başımıza(İslam alemine) gelenlerden ders almıyorlar, neden aynı tuzaklara bile bile tekrar düşülüyor ? Figüranlıktan ne zaman kurtulacağız ?

CEVAP:

Osmanlı Devletini parçalamak gâyesiyle daha önce gizli olarak kurulmuş olan cemiyetlerin bir çoğu Tanzimâtın îlânından sonra açığa çıktı. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak gâyesini dolaylı olarak açığa koyan Hıristiyan Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa vb.) ve çarlık Rusya'sı, Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altındaki gayri müslim ve Türk olmayan unsurları kışkırttılar. Ortaya çıkardıkları kavmiyetçi akımları desteklediler. Osmanlı Devletini yıkmak ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı devirmek için kurulan Jön Türkler de kavmiyetçilik akımını savunarak, bu hareketleri tahrik ettiler.

 

Balkanlarda yaşayan; Arnavut, Yunan, Bulgar, Sırp, Rumen ve diğer kavimler, bağımsız devletler kurmak maksadıyla Osmanlı Devletine karşı harekete geçtiler. Hıristiyan Avrupa devletleri ve Çarlık Rusyası'nın teşvik ve desteğiyle çeşitli ayrılıkçı cemiyetler kuruldu.

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@17247} ?

 

BAHREYN:

Bahreyn Adaları, tarih boyunca ticari ve stratejik öneme sahib olmuştur. 1520'den 1602 yılına kadar Portekizlilerin işgalinde, 1602 yılından 1783 yılına kadar Safevilerin kontrolü altında kaldı. 1783 yılında, şu anda iş başında bulunan halife ailesi idareyi ele geçirdi. On dokuzuncu yüzyılda İran, Mısır ve devlet kurmak için çalışan Suudiler ele geçirmeye çalışmışlarsa da, İngilizler daha atik davranarak Halife ailesi ile 1820'de bir dostluk anlaşması imzaladılar. Bu vesile ile bölgenin zengin kaynaklarına göz diken İngiltere burayı sömürge haline getirdi ve uzun seneler tabii kaynaklarından istifade etti. Aynı zamanda da köle ticareti yaptı. Uzun yıllar İngiliz sömürgesi olarak kaldı. Nihayet 1972 yılında Katar'la beraber bağımsızlığını ilan etti. 1973 yılında anayasası yürürlüğe kondu. 1991'de çıkan Körfez Savaşı sırasında müttefiklerin safında yer aldı.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@10474 }?

BANGLADEŞ:

Eğitim: Dünyada okuma-yazma oranı en düşük ülkelerdendir. Halkın % 33.1'i okuma-yazma bilmektedir. Köylerinde ekseriya ilkokul bulunmamaktadır. Dakka, Rajshani ve Chittagong üniversiteleri, batı tarzı eğitim yapan üç büyük üniversitedir. İngilizler bu bölgede uzun süre kalmışlar, halkı cahil bırakmışlar, bozuk fikirleri yaymışlardır. Halkın kültür seviyesi ve ekonomik durum çok düşüktür. İngilizlerin kültürünün tesirleri devam etmektedir.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@11063 }?

SUAL:

g-Müslimanlar dururken, kafirlerle işbirliği yapan, ortak dava güden ve onların zulmüne ortak olan bir müslimanın durumu nedir ?

 

CEVAP:


-Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye'nin "Ticâretde Dinini Kayırmak" maddesinde buyuruluyor ki

Zâlimlerle, hîle, hıyânet edenlerle, yemîn ile satanlarla, dükkânında harâm şey satanlarla alışveriş etmemelidir. Zâlimlere, fâsıklara veresiye satmamalıdır. Çünki, öldükleri zemân üzülür. Hâlbuki, zâlimler [ya'nî müslimânlara ve islâmiyyete eli ile, dili ile, kalemi ile zarar yapanlar] ölünce
üzülmek günâhdır. Onlara yardım etmek câiz değildir. Meselâ, din ile alay edenlere, yalan yanlış kitâblar yazarak dîni yıkmağa uğraşanlara kâğıd satmak günâhdır. Velhâsıl, herkesle mu'âmele etmemelidir. Doğru insan aramalıdır. Bir zemân vardır ki, bir tâcir, her istediği ile mu'âmele edebilirdi. Çünki, herkes, alışveriş ilmini biliyor ve bildiğine göre hareket ediyordu. Sonraları öyle zemânlar geldi ki, birkaç kişi ile mu'âmele edilemezdi. Dahâ sonraları ise, ancak birkaç kimse ile mu'âmele edilebilir oldu. Bir zemân gelmek korkusu vardır ki, alışveriş edecek kimse bulunamıyacakdır. Bunu çok zemân önce, söylemişlerdir. Bizler, belki de, büyüklerimizin korkduğu o zemâna kaldık. Kim ile olursa olsun, alışveriş edilmekdedir.
Câhil hâfızlar, yangına körükle gidip, (Bugün dünyânın her tarafı böyle oldu. Her yerdeki mala harâm karışdı. Harâmdan kurtulmak imkânsız oldu) diyorlar. Bu söz, çok yanlışdır. Hiç de dedikleri gibi değildir.

Alışveriş yapdığı kimse ile olan sözlerini, hareketlerini, aldığını, verdiğini iyi ve doğru hesâb etmelidir. Kıyâmetde, bunların hepsinden hesâb vereceğini bilmelidir.

Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki, (Bir zemân gelir ki, o zemânın müslimânları, bugün sizin yapdığınız ibâdetlerin onda birini yaparsa, âhıretde azâbdan kurtulurlar). Sebebini sorduklarında, (Çünki, sizler hayr işlemeğe çok yardımcı buluyorsunuz. Onlar yardımcı bulamıyacakları gibi, çeşidli engellerle de karşılaşacaklardır. Gâfiller, câhiller arasında garîb kalacaklardır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi bildirmekden maksadımız, müslimânların, zemânın hâlini görüp, ümmîdsizliğe düşmemeleri içindir. O hâlde, bu zemânda, yukarıda yazılanların hepsini kim yapabilir diyerek ye'se düşmek
doğru değildir. Ne kadar yapılabilirse çok kâr olur. Âhıretin dünyâdan dahâ iyi olduğuna inanan kimse, bunların hepsini de yapabilir. Bunların hepsini gözetmek, yapsa yapsa, insanı fakîr yapar. Sonsuz se'âdete, ebedî râhatlığa sebeb olacak, birkaç senelik fakîrliğe elbette katlanılır.

SUAL:

h-Endonezya ve Malezya: Bu iki müsliman devlet hakkında bizi bilgilendirebilir misiniz ? Ehl-I sünnet üzereler mi, başındakiler diktatör mü, kalkınma hamlesine muvaffak oldular mı, batı güdümündeler mi   vs gibi. Bir de Hindistan müslimanlarının durumu günümüzde nasıldır ?

CEVAP:

Açe ahalisi ziraatle uğraşır. Biber, Hindistan cevizi ve pirinç yetiştirirlerdi. Kauçuk ağacı ile yağ hurması bahçeleri yaygındı. Müreffeh bir hayatları vardı. Açe ahalisi, inanç bakımından Peygamber efendimizin bildirdiği ve Eshab-ı kiramın naklettiği Ehl-i sünnet itikadında, amel bakımından da Şafii mezhebindeydiler. Evliyaya ve alimlere hürmetleri pek fazlaydı. 1877'den sonra Hollandalılar ve İngilizler , onları doğru yoldan ayırabilmek için yıllarca mezhepsiz ve sapık fikirlerin yayılması için gayret ettiler. Bunlara karşılık Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamid Han, İstanbul'dan gönderdiği sandıklar dolusu kitaplarla Endonezya'da İslamiyetin bugüne kadar doğru bir şekilde gelmesini sağladı.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@1003} ?

 

1837'de Babürlülerin son hükümdarı tahta çıktı. Asıl adı Ebü'l Muzaffer Siraceddin Muhammed olan İkinci Bahadır Şah, bu tarihte resmen sözde hükümdar ilan edildi. 1857'de büyük bir ayaklanmada bulunan İkinci Bahadır Şah, bu hareketi ile para kestirmeye ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. Ancak İngilizler bu duruma şiddetle tepki gösterdiler. Bir İngiliz ordusu, Delhi'yi Babürlülerin elinden aldı. İngilizler Delhi'de evleri, dükkanları basıp, malları, paraları yağma ettiler. Kadınları, çocukları dahi kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümayun Şahın türbesine sığınmış olan çok yaşlı şahı, çoluk-çocukları ile, elleri bağlı olarak, kale tarafına götürdüler. Patrik Hudson, yolda şahın üç oğlunu soydurup, don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehid etti. Kanlarından içti. Cesetlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard'a götürdü. Sonra, başları suda kaynatıp şaha ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular fakat çiğneyemediler, yutamadılar. Ne eti olduğun bilmedikleri halde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson haini,

 

"Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım!" dedi.

 

Sonra, sultanı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürüp habsettiler. Sultan 1862'de zindanda vefat etti. Delhi'de 3000 Müslümanı kurşunlayarak, 27.000 kişiyi de keserek şehid ettiler. Ancak gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslümanı öldürdüler. Tarihi sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan, kıymet biçilmeyen zinet eşyalarını gemilere doldurup, Londra'ya götürdüler. Allame (büyük alim) Fadl-ı Hak, 1861'de Andoman adasında, zindanda İngilizler tarafından şehid edildi.

 

İkinci Bahadır Şahın ölümü ile Babür Hanedanı Hindistan'da tarih sahnesinden çekildi. İngilizler siyasi iktidarı ele geçirip hemen her yerde yaptıkları gibi, Hindistan'ı da bir isyanlar diyarı haline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirine kışkırtarak onların birlik ve düzenine imkan vermeyip, mali kaynakları kendi ülkelerine akıttılar. Ayrıca Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirdikleri gibi ajanları vasıtasıyla "Kadıyanilik" denilen bozuk bir mezhep ortaya çıkararak Müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar (Bkz. Kadıyanilik). Bu tarihten sonra İngilizler Hindistan'a yerleşerek, Babür (Gürganiye) İmparatorluğunun tarih sahnesindeki yerini aldılar.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@10233} ?

 

SUAL:

 

ı-Bilindiği üzere bugün ( yıllardır) Uygur türkleri (Doğu Türkistan) akıl almaz bir zulüm altında inim inim inliyorlar. Mavizaman sitemizde Uygur türkleri ile alakalı yazılar yayınlayabilir misiniz? Bizden çok uzaktalar lâkin kalbimiz onlara çok yakın. En azından bu vesile ile onlara dua ederiz ve unutmamış oluruz, unutanlarda hatırlamış olur .

CEVAP:

Doğu Türkistan:

 

Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhûriyeti hudutları içindedir. Çinliler, Sinkiang derler. Kuzeybatıda Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan Cumhûriyetleri, Kuzeydoğuda Moğolistan, doğuda Çin, güneyde Tibet, güneybatıda Keşmir, Afganistan'la sınırlanmıştır. Uzakdoğu ile orta ve yakındoğuyu birleştiren târihî yollar buradan geçer. Yüzölçümü 1.828.418 km2dir.

 

Doğu Türkistan, Çungarya, Tarım ve Çaydam olmak üzere üç büyük parçaya ayrılır. Ülke ahâlisinin % 85'i Türk'tür. Gerisinin çoğu Çinli'dir. Bir miktar Moğol, Tibetli, Rus da vardır. Buradaki Türkler Uygur Türklerindendir. Edebî dil Kaşgar şivesi olup, Yeni Uygurcadır. Türklerin hepsi Ehl-i sünnet olup, Hanefî mezhebindendir.

 

Başlıca şehirleri Aksu, Huten, Sayram, Turfan, Beşbalık, Hami (Koml), Kulça'dır. Bu şehirlerin hepsi de târihî Türk şehirleridir. Ruslar ve Çinliler bu Türk ülkesinin bağımsız olmasını önlemek için her türlü baskı usûlüne başvurmuşlardır. Bugün tamâmen Çin hâkimiyetindedir.

 

Doğu Türkistan târihte ilk Türk Devleti olarak bilinen Hun İmparatorluğundan îtibâren birçok büyük Türk Devletinin çekirdeğini teşkil eder. Göktürk Devleti, Uygur Devleti, Karahanlı Devleti bunların en meşhurlarındandır.

 

Siyâsî, ekonomik ve askerî yönden Asya'nın en stratejik bölgelerindendir. Asırlar boyunca hür ve bağımsız yaşamış olan Doğu Türkistan, Rus ve Çin devletlerinin târih boyunca dikkatini çekmiş, açık veya sinsi düşmanlıklarına mâruz kalmıştır. Asya ile Avrupa arasında sâhip olduğu târihî ipek yolu, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle Rusya ile Çin arasında paylaşılmaz bir ülke hâline gelen Doğu Türkistan, 1760 yılında Mançur Çin İmparatorluğu tarafından işgâl ve istilâ edilmiştir. 1863 yılında bir ara yeniden hürriyetine kavuştu. 1870'e doğru Yakup Han merkezi Kaşgar olmak üzere Doğu Türkistan'ın en büyük parçasını bir devlet hâlinde topladı. Bu devletin Osmanlı Devletine bağlı olduğunu îlân ederek, Osmanlı Pâdişâhı Sultan Abdülazîz Hana bîat edip, onun adına hutbe okuttu. Bâbıâli (Osmanlı Hükümeti) bu bağlılığı kabul etti. Ülkeye askerî mütehassıslar gönderildi. Doğu Türkistan, Yakup Han idâresinde 1876 yılına kadar on üç yıl müstakil olarak yaşadı. Ancak, Asya'da güçlü bir Müslüman Türk Devletinin kurulmasından ve hele bunun Osmanlı Devletiyle alâkasından korkan Rusya ve Çin, işbirliği yaptılar. İngiltere'nin de işe karışmasıyla devlet yıkıldı. 1867 yılında Yakup Hanın zehirlenmesiyle Türk Devletinin parçalanmasından istifâde eden Mançur-Çin İmparatorluğu Doğu Türkistan'ı yeniden istilâ etti. İkinci istilâdan sonra Mançur-Çin emperyalizmi Doğu Türkistan'da tam bir baskı ve terör idâresi kurmuştur. Bu istilâdan sonra Doğu Türkistan'ı Çinlileştirme demek olan asimilasyon hareketlerine hız verilmiştir. Bu maksatla Doğu Türkistan'ın adı değiştirilip "yeni sömürge" mânâsına gelen "Sinkiang" (Şincan) adı takılmış, bunun dışında birçok şehir ve kasabanın da isimleri değiştirilip, Çince isimler verilmiştir. Çin'in başka eyâletlerinden yüzbinlerce Çinli göçmen getirtilip, Türk unsuru eritilmek istenmiştir. Türkler Çinlilerle evlenmeye zorlanmış, İslâm dîni ve Türk gelenekleri yasaklanmıştır. Câmiler ve medreseler kapatılmış veya devamlı kontrol altında tutulmuştur.

 

Çin zulmüne karşı 1931'de millî bir ayaklanma olmuş, 1933'te ise Doğu Türkistan ekseriyet îtibâriyle Çin esâretinden kurtulup, merkezi Kaşgar olmak üzere, müstakil Türk İslâm Devleti kurulmuştur. Fakat Çinliler Rusların askerî yardımıyla bu millî ayaklanmayı bastırıp, devleti yıkıp dağıtmıştır. 1944'te İli vilâyetinden başlayarak yine Çin mezâlimine karşı bir millî ayaklanma daha meydana gelmiştir. Kısa zamanda "Torbagatay" ve "Altay" adındaki zengin ve stratejik ehemmiyete sâhip vilâyetler kurtarılmış, merkezi İli vilâyeti olmak üzere yine müstakil Doğu Türkistan devleti kurulmuştur. Kurulan bu millî devlet, Doğu Türkistan'ı kurtarmak üzere harekete geçmiş ve her cephede Çinlileri mağlubiyete uğratmış, bundan Çinliler büyük korku ve endişeye kapılmıştır. Bunun üzerine Çinliler yine Ruslardan yardım istemişlerdir. Rusya da baskı ve tehditle Doğu Türkistan Devletini Milliyetçi Çin ile anlaşmaya mecbur etmiştir.

 

1949 yılında Komünist Çin kuvvetlerince işgâl edilmesinden sonra Doğu Türkistan Türk-İslâm kültüründen tamâmen koparılmış ve komünist bir ülke hâline getirilmek istenmiştir. Tam bir hâkimiyet sağlayabilmek için onun târihteki yeri ve şöhreti unutturulmak istenmiş ve dünyâ kamuoyuna Doğu Türkistan "Yasak Bölge" olarak îlân edilmiştir. Yakın bir zamana kadar hiçbir kimse Doğu Türkistan hakkında doğru bilgiyi alamamış, seyâhat etme imkânı bulamamıştır. Şu var ki Doğu Türkistan'da hürriyet mücâdelesi durmamış, hemen her sene birkaç direniş hareketi vukûbulmuştur. Bunların sonucunda bâzan kısa ömürlü müstakil cumhûriyetler îlân edilmiş, bâzan da korkunç katliamlar yapılmıştır.

 

Kızıl Çin'deki Türklerin millî mukâvemet hareketleriyse daha ağır şartlar altında yürütülmektedir. Ancak bu hürriyet hareketleri ve mücâdeleleri kamuoyuna kapalı tutulmakta Birleşmiş Milletlere aksettirilmemektedir.

 

İklim ve Fizikî Yapı

 

Doğu Türkistan'ın güneyinde Kûn-lûn Sıradağları batıda Bağımsız Devletler Topluluğu ile sınırı meydana getiren çeşitli dağ kütleleri, doğuda Turfan Hendeğinin Lob-nor'un alçak çöküntüleri vardır. Kuzeydoğudaki Moğolistan sınırı önemli coğrafi şekilleri olmayan bozkırlardan geçer. Tanrı Dağları Doğu Türkistan'ı net bir şekilde ikiye böler. Kuzeyde Çungarya, Altay Dağlarına yaslanan bir bozkır bölgesidir. Dağların eteğinde bol olan ırmaklar, geçitleri aşarak Rusya'daki göllere ulaşır. Bunların en önemlisi Balkaş Gölüne dökülen İli'dir.

 

Tanrı Dağları ve Kûn-lûn arasındaki bölge Çin topraklarının en çölsü bölgesidir (Taklamakan Çölü). Dağlardan birçok akarsu iner: Kaşgar Derya, Yarkent Derya, Huten Derya. Bu nehirler birbirine yaklaşarak çöküntünün ortasındaTarım'ı meydana getirirler. Tarım havzasının kuzeyinde çölsü Turtan çöküntüsü daha da alçaktır (Deniz seviyesinden 277 m aşağıda). İklim burada çok serttir. Ocak ortalaması -10°C, Temmuz ortalaması 32,5°C'dir

 

Tabiî kaynaklar: Doğu Türkistan tabiî kaynaklar bakımından çok zengin bir ülkedir. Petrol ve benzeri zenginliklerin yanında demir, uranyum ve çeşitli mâden yatakları bulunmaktadır. Doğu Türkistan'ın kömür alanları jeologlara göre dünyânın kömür ihtiyacını altmış yıl karşılayabilecek zenginliktedir. Çungarya'da petrol, demir ve mâden kömürü yatakları, Tien-şan kenarında kükürt, tuz, petrol ve mâden kömürü yatakları vardır. Ulaşım güçlüğü ülkenin kalkınmasına başlıca mânidir. Yeni demiryolları yapımına hız verilmektedir.

 

Ekonomi: Çinli nüfûsun âniden artması Doğu Türkistan'a açlık ve felâket getirmiştir. İşsizlik çoğalmıştır. Yeni Çinli liderler halkın hayat standardını düzeltmek için kendi işlerini yürütmelerine izin vermiştir. Fakat yatırım için sermâyenin zor sağlanmasından dolayı çok az kimse bu imkândan faydalanabilmektedir. Çiftçilere her âilenin nüfûsuna göre toprak verilmiştir. Bu toprak kişi başına 990 m2dir. Ekilecek mahsûl hükümet tarafından tâyin edilmektedir. Her çiftçiden "yer parası" ve "su parası" adı altında çeşitli vergiler alınmaktadır. Bunun dışında çiftçiler elde ettikleri mahsulün % 20'sini devlete teslim etmek mecburiyetindedir. Ev yapmak için her çiftçi âilesine küçük arsalar verilmiştir. Evlerin inşâsı çiftçilerin kendi imkânlarına terk edilmiştir. Bu şartlar altında ev yapmak mümkün olmamakta ve çiftçi halk kerpiç harâbelerde yaşamaya devam etmektedir.

 

El işleriyle uğraşan sanatkârlara ve küçük esnafa devlet iş vermekten âciz olduğu için bunların sanatlarını icrâ etmekte serbest bırakmış, ancak halkın yoksul olması sebebiyle esnaf iş yapamamaktadır.

 

Kızıl Çin'in yıllık millî gelirinin % 40'ını Doğu Türkistan temin etmekte olduğu halde, Müslüman Doğu Türkistan halkı sefâlete terk edilmiştir. Bütün yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Çin'e akıtılmakta, Doğu Türkistan dünyâda emsâli görülmemiş şekilde sömürülmektedir. Doğu Türkistanlı Müslümanlar zarûrî ihtiyaçlarını karneyle temin etmektedirler.

 

Nüfus ve Sosyal Hayat

 

Resmî istatistiklere göre bugün Doğu Türkistan'da yaşayanların sayısı yaklaşık on iki milyondur. Nüfûsun etnik ana bölümleri şöyledir:

 

Uygurlar: 5.800.000

 

Kazaklar: 870.000

 

Diğer Türk kaynaklı gruplar: 90.000

 

Moğollar: 100.000

 

Mançular: 70.000

 

Çinliler: 5.000.000

 

Bununla birlikte eyâlette yerleşmiş Çinli sayısı resmî kayıtlarda belirtilenin çok üstünde tahmin edilmektedir. 1949 yılından önce Doğu Türkistan'daki Çinli nüfûsun 200.000 kişi olduğu tahmin edilmekteydi. Urumçi'nin nüfûsu o günden buyana 80.000 kişiden 800.000 kişiye çıkarak on katına ulaşmıştır. Şehirlerde oturanların yaklaşık % 80'i Çinli'dir. Doğu Türkistan'daki Çinli nüfûsun çoğalması Çinlilerle yerli halk arasında gerilimin artmasına yol açmıştır. Aksu, Kaşgar, İli ve Kargalık'ı da içine alan bir kısım şehirlerde geçmişte kargaşalıklar çıkmıştır.

 

Eğitim imkânları mahdut olan Doğu Türkistan'da yalnızca bir üniversite, 12 yüksek okul, 800 lise, 1400 orta ve ilkokul bulunmaktadır. Urumçi Üniversitesinin on fakültesinde 1727'si Doğu Türkistanlı olmak üzere, 3154 öğrenci vardır. Yabancı dil olarak Türkçe, İngilizce ve Rusça okutulmaktadır. Ayrıca eğitimin yalnızca Çince yapıldığı Çin okulları da vardır. Çin eğitim teşekküllerinde Uygurca mecburî dil olmadığı halde, Uygur okullarında Çince mecburîdir.

 

Doğu Türkistan'da toplam 24.000.000 km'yi bulan yol şebekesinin 5.200 km'si asfaltlanmıştır. Çin'den gelip, Urumçi üzerinden Korla'ya giden bir de demiryolu vardır. Bu demiryolunun toplam uzunluğu 2.350 km'dir. Urumçi'den Korla, Kuçar, Hoten gibi şehirlere düzenli uçak seferleri de yapılmaktadır.

 

Mao (1949-1976) devrinde dînî, kültürel ve siyâsî bakımdan baskı yapılan Doğu Türkistan halkına onun ölümünden sonraki Çinli liderler daha pragmatik davranmışlar, özellikle Afganistan'ın Sovyetlerce işgâli Çinlilerin davranışlarını değiştirmelerini gerektirmiştir. Hükümetin baskı siyâsetinde bir gevşeme olmuş ve Doğu Türkistanlılara dînî ve kültürel alanlarda belli bir derecede hürriyet verilmiş, önceleri zorla kabul ettirilmiş olan yabancı Lâtin alfabesi fesh edilmiştir. Yerli halk Çincenin fonetiğine dayanılarak hazırlanmış Lâtin alfabesinin uygulanmasını, kimliklerinin yok edilmesi Arap ve Müslüman dünyâsıyla olan kardeşlik ve kültürel bağların çözülmesi için eğitimde yapılan devrimleri Çin komplosu saydığından, tedirgin edici faktörlerden biri böylece ortadan kalkmıştır. Lâtin alfabesinin feshini Doğu Türkistanlıların yaklaşık bin yıldır kullanmakta olduğu Kur'ân harflerinin yeniden kabul edilmesi tâkip etmiştir.

 

Doğu Türkistan târihinde ilk defâ Çinliler halkın Türk asıllı olduğu gerçeğini kabul etmiştir. Uygur halkına kendi târihlerini yazma izni verilmiştir. Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Tatarlar ve Taciklerden meydana gelen Doğu Türkistanlı halk Müslümandır. İslâmiyeti 934 yılında başşehri Kaşgar olan Karahanlı Devletinin hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Hanın idâresinde kabul etmişlerdir.

 

Mao idâresi esnâsında Doğu Türkistanlı Müslümanlara, Kur'ân-ı kerîm okumak, İslâm ahkâmını yerine getirmek, câmiye gitmek ve İslâmî konularda vâz vermek yasaklanmıştı. Câmiler kapatılmış, birçoğu da değiştirilerek baraka, komünist parti merkezleri, büroları, hattâ mezbahalar hâline getirilmiştir.

 

Son yıllarda bu hassas konularda hükümet politikasında biraz gevşeme olmuş, câmiler açılmış, bir kısmı da yenilenmiştir. Doğu Türkistan'ın birkaç şehrinde medreselerin yeniden açılması için hükümetle mutabakata varılmıştır. Bu ümit verici gelişmelere rağmen ülkenin tamâmında dînî eğitim yasağı yine de devam etmektedir.

 

Doğu Türkistanlı halkın siyâsî hürriyeti ve hükümet reisinin gerçek yetkisi yoktur. Bütün güç Doğu Türkistan Komünist Parti Sekreterinin elindedir. Bütün önemli mevkileri Çinliler tutmaktadır. "Gerekirse mevki verin, fakat yetkiyi teslim etmeyin" formülü hâlâ geçerlidir. Akrabalarını görmek, vatanı ziyâret etmek maksadıyla Doğu Türkistan'a giden Türklere kara yolculuğu yapma izni verilmemektedir. Hattâ turistik geziler için Doğu Türkistan'a giden yabancılara da kara yolculuğu yaptırılmamaktadır. Siyâsî gözlemcilere göre bunun sebebi Doğu Türkistan'a geniş ölçüde Çinli göçmen yerleştirilmesini gözden uzak tutmaktır. Doğu Türkistan'ın pekçok bölgesine Çinlilerden başkasının girmesi yasaktır.

 

Çin'de son yıllarda tatbik edilen birden fazla çocuk yapmama kânunu Doğu Türkistanlı Türklere de uygulanmaya başlanmıştır. Fabrikada çalışan Türk asıllı işçiler Çinlilerin onda birine bile ulaşamamakta ve Çinlilere sağlanan lojman ve sıhhî tesisler, Türklere sağlanmamakta, sefâlete itilmektedirler.

 

1949 yılında Kızıl Çin tarafından işgâl edildikten sonra Doğu Türkistan'da tam bir şiddet ve baskı rejimi uygulamıştır. 1954'ten 1955'e kadar yürütülen "reform hareketi" sırasında Doğu Türkleri feodal, karşı devrimci gibi ithamlar adı altında müthiş bir işkence ve baskıya mâruz bırakılmış, bütün maddî varlıkları komünistler tarafından gaspedilmiştir. Böylece Doğu Türkistan Müslümanları bitmeyen yoksulluklara itilmiştir. Münevver Müslümanlar işkencelerle yok edilmiştir.

 

Çin'in hâkimiyetinde yaşayan milletlerin kültürleri, millî sanat, örf ve âdetleri, dînî inançları ibâdetleri ortadan kaldırılmıştır. On yıl devam eden bu devrim sırasında, Türklerin mânevî değerleri yok edilmek istenmiş, İslâmiyete saldırılmış, Çinlilere benzemeye zorlanmışlardır.

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@89194}?

 

SUAL:

İ -Bugün başımıza gelen tüm felaketler aslında Devlet-i ali Osmani'ye (II.Abdülhamid Han hazretlerine)yapılan ihanetlerin cezası mıdır ? İlâhî adâletin tecellisi midir ?

 

CEVAP:

14.Hicrî asrın müceddidi, haikikî İslâm âlimi, büyük velî ve mürşid-i kâmil Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "kaddesallahü sirrehül azîz" hazretleri, (1940'larda) buyurdular ki, "Biz Sultan Abdülaziz Han'ın âhını çekiyoruz. Sultan İkinci Abdülhamid Hanı'ın ahına daha sıra gelmedi. Biz bu hanedana yapılan zulme kaytsızlığımızın cezâsını çekiyoruz. Hanedan bedduası müthişdir. Bizim ecdâdımız, hanedan bedduasından korkardı. Çünkü onların liderlikleri Allahü teâlânın tensibi, takdiri ve kendi bileklerinin hakkıydı. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, kimse onları Türk milletinin başına memur olarak koymamıştır."

 

Uyan Sultan Azîz Uyan,
Şimdi kan ağlıyor cihân.

 

SUAL:

k-Orta Doğu kelimesi; bu kelime İngilizlerin kendi menfaatlerine göre bulduğu ve kullandığı bir kelime. Ortadoğu diye kastedilen ülkeler Avrupaya göre Orta Doğu.Yani kendi merkezi konumlarına göre. Halbuki bize göre düşünürsek biz dünyanın merkezindeyiz. Bu göre,''ortadoğu ''kelimesi yerine neyi kullanalım. Osmanlılar bu bölgeleri nasıl adlandırmışlardı. Böyle düşünmemiz doğru mudur; yoksa artık bu kelime kalıplaşmış, dönüşü olmaz mı dersiniz ?

 

CEVAP:

Ortadoğu Diye Bir Yer Var mı?

>Sedat Laçiner 

Coğrafi ya da siyasi anlamda bölgeler ortak ve yakın özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Örneğin kıtalar, denizlerle çevrili geniş toprak parçalarıdır. Yarımadalar, dağlar, nehirler vs. bölgelerin sınırlarını belirler. Dinler, mezhepler veya konuşulan dil ve lehçeler vs. de bölgelerin tanımlanmasında kullanılabilir (İslam Dünyası, Latin Amerika örneklerinde olduğu gibi). Gelir düzeyi de bölgelendirmede yararlı olabilir (Kuzey-Güney gibi). Kısacası bir toprak parçasının diğerlerinden ayrılabilmesi için anlamlı özelliklerinin olması ve en azından bir yönden ortak özelliklere sahip olması gerekir.

 

Bu kriterler çerçevesinde ele alındığında Ortadoğu diye bir bölge yoktur. 20. yüzyıla kadar da böyle bir isim dahi mevcut olmamıştır. Dikkatli inceleyecek olur isek, özellikle son yıllarda 'Genişletilmiş Ortadoğu' olarak sunulan bölge birbirinden oldukça farklı bölgelerden oluşmaktadır ve bölge ülkeleri ve halkları arasındaki ortak yönler sanılanın aksine oldukça azdır:

 

Bu sözde bölge iki ayrı Okyanus (Hint ve Atlas Okyanusu), altı ayrı deniz (Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi, Karadeniz, Ege Denizi, Hazar Denizi) kıyılarında bulunmaktadır. Üç ayrı kıtaya (Afrika, Asya ve Avrupa) yayılmıştır. 10 ayrı alt bölgeden (Güney ve Kuzey Kafkasya, Kuzey Afrika, Arabistan, Büyük Filistin ve Suriye, Mezopotamya, Hazar Havzası, Orta Asya (Türkistan), Hint Yarımadası) oluşmaktadır. Üç tek tanrılı din (Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik) ve neredeyse sayısız mezhebi ve yorumuyla bu bölgede yaşamaktadır. Dinsizlik ve pagan dini yorumlar da dahil olmak üzere binlerce dini ve ahlaki inanış adı geçen geniş coğrafyada halen yaşanmaktadır ve bu anlamda dünyanın en büyük laboratuarlarından biridir. Batı'da hepsi Arap sansa da bölge başta Türkler, Araplar ve Farsiler olmak üzere onlarca farklı etnik-dilsel gruptan oluşmaktadır.

 

Diğer bir deyişle 'Genişletilmiş Ortadoğu' diye adlandırılan 'bölge', yeryüzünde homojenlik açısından bölge olabilecek belki de en son coğrafyadır. Nitekim Sudan'ın Afrika-Arap kültürü ile Tunus'un Fransız-Afrika-Arap kültürü karşılaştırıldığında ne kadar farklı ülkelerden bahsettiğimiz kendiliğinden anlaşılacaktır. Veya Türkiye ile Afganistan karşılaştırıldığında, iki ülkenin ne kadar farklı olduğu kolayca görülecektir. Aynı şekilde Azerbaycan ile Mısır'ı karşılaştırmak, aynı bölge içinde zikretmek de tuhaftır. Bir Suudi Arabistan ile Kırgızistan, bir Kıbrıs ile Katar da aynı bölge içinde olamayacak kadar farklıdırlar.

 

Peki nedir bu ısrar? Neden herkes bir Ortadoğu'dur tutturmaktadır? Nereden çıktı bu, bölge olamayan bölge. Ortadoğu bölge olamazken, 'Genişletilmiş Ortadoğu' da nereden çıktı peki?

 

Ortadoğu: Bir İngiliz-Amerikan Yakıştırması

 

Daha önce de belirttiğimiz üzere 'Ortadoğu' kavramı tarih boyunca 20. yüzyıla kadar kullanılmamış bir kavramdır. Anadolu, Mezopotamya veya Kafkasya isimleri ile kıyaslandığında 'Ortadoğu'nun yapay, üretilmiş, hatta icat edilmiş bir kavram olduğu söylenebilir. Her icat gibi, bu icattan beklentiler vardır. Onun da bir işlevi vardır ve bu açıdan bakıldığında 'Ortadoğu' denen bölge aslında önce İngiliz, ardından da Amerikan Çıkar Bölgesi anlamına gelir.

 

20. yüzyılın başlarına kadar Fransızlar Osmanlı toprakları için 'Yakın Doğu' kavramını ortaya atmışlardır. Bu kavram Osmanlı'nın başladığı yerde başlar, fakat nerede bittiği tam olarak belirlenmemiştir. Çin, Japonya gibi bölgelerin Uzak Doğu olduğu konusunda ise mutabakat vardır. Özellikle 19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu'nun Çin ve çevresindeki ekonomik ve askeri yayılması Yakın Doğu (Near East) ve Uzak Doğu (Far East) ayırımının daha sık kullanılmasına yol açtı.

 

'Ortadoğu' (Middle East) kelimesi ise ilk olarak Eylül 1902'de Londra'da yayınlanmakta olan National Review'da görülmüştür. Kelimenin 'kâşifi' Amerikalı bir deniz subayı ve öğretim üyesi olan Alfred Thayer Mahan'dır (1840-1914). Mahan dünyaya hakim olacak gücün, denizlere hakim olan güç olduğu kuramının sahibidir. Özellikle Britanya (İngiliz) İmparatorluğu'nun deniz gücü üzerine uzman olan Mahan sıradan bir akademisyen değildir. Üç günlük 1894 Londra ziyareti esnasında tüm İngiltere onu ilgiyle karşılamış, başbakan ve muhalefet lideri de dahil olmak üzere en önemli isimlerle tanışmış ve önemli konuları tartışmıştır. Cambridge ve Oxford üniversiteleri de kendisine fahri doktora vermiştir. Yine Londra'nın seçkinci klübü Ordu ve Donanma Klübü'ne de üye olmuştur. The Times gazetesi Mahan'ı, Kopernik ile karşılaştıracak kadar ileri gitmiştir.

 

Mahan'ın National Review'daki makalesinin adı 'Pers-Basra Körfezi ve Uluslar arası İlişkiler'dir (The Persian Gulf and International Relations). Mahan'a göre Hindistan ve Uzak Doğu'nun güvenliğini temin etmesi gereken Britanya'nın bu bölgelere giden yolu da güvenli tutması gerekir. Bu da Basra Körfezi'nin güvenli olmasından geçer. Özellikle Rusya'nın trans-Sibirya hattı ve Orta Asya'daki ilerlemeleri, Rusları Hindistan'a ve Pasifik'e tehlikeli bir şekilde çok yaklaştırmıştır. Bu ortamda Basra Körfezi, Süveyş Kanal'ından sonra Hindistan'a geçişte en önemli 'atlama taşı'dır. Britanya, Rusya'yı engellemek için gerekirse Almanlarla da işbirliği yapmalı ve Rusları gözaltında tutmalıdır. İşte Mahan'a göre 'Ortadoğu' bu bölgedir, yani Basra Körfezi ve çevresi. Bu bakış açısına göre 'Ortadoğu' en çok Rusları Hindistan ve Pasifik'ten uzak tutmada işe yarayacaktır. Ayrıca denizlerdeki üstünlüğün korunmasında stratejik bir konuma sahiptir.

 

Mahan'ın 'Ortadoğu' kavramı yoğun bir ilgi görmüş, önce The Times makaleyi yeniden basmış, ardından da Vanatine Iganitius Chirol'un (1852-1929) 'Ortadoğu Sorunu' (The Middle Eastern Question) adlı makalelerini basmıştır. Daha sonra bu seri yazılar 1903'te 'Ortadoğu Sorunu veya Hindistan'ın Savunması Sorunları' (The Middle East Question or Some Problems of Indian Defence) adı altında kitaplaştı. Chirol'un 'Ortadoğu' terimi, Mahan'ın terimine göre daha genişletilmiştir: Chirol, 'Ortadoğu' dediği zaman sadece Basra Körfezi'ni değil, Hindistan'a giden yoldaki tüm toprakları, Irak, Doğu Arabistan, Afganistan, Tibet ve Asya'nın diğer bölgelerini de kapsıyordu. Yani, hem 'daha genişletilmiş bir Ortadoğu kavramı' vardı, hem de Chirol'un 'Ortadoğu'su yeni genişletmelere de müsaitti. Chirol'a göre Anadolu ve Balkanlar ise 'Yakın Doğu' (Near East) idi.

 

Chirol için Ortadoğu'nun en önemli işlevi Hindistan'ın korunması olacaktı. Fakat Rusların Kafkaslar'da, Bakü'de işlettikleri petrol de önemli bir faktördü. Rusları petrol zenginliği önemli bir üstünlüktü ve Britanya kısa sürede Kafkaslar ile 'ilgilenmek' zorundaydı. Yine Almanlar Yakın Doğu'da, yani Anadolu ve Balkanlar'da güçleniyordu ve Ortadoğu bu 'saldırı' için de önemli bir kazanım olurdu. Son olarak Chirol, Japonların Uzak Doğu'da yükselişi açısından da Ortadoğu'nun önemine değiniyordu.

 

Büyük Ortadoğu Çıkar Bölgesi

 

 

Kısacası, Ortadoğu 'İngiliz Çıkar Bölgesi' idi. Bunun dışında coğrafi veya siyasi kendisinden kaynaklanan ayırıcı bir özelliği yoktu. 'Bölge' dışı bir güç, kendi çıkarları için önemsediği bir toprak parçasına ad ve misyon veriyordu.

 

İngiltere'nin Ortadoğu kavramı bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Mısır'a kadar genişledi. Petrolün önemindeki artış ve dünya savaşı bölgenin genişlemesinde önemli bir rol oynadı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD 'Yakın Doğu' ve 'Ortadoğu' kavramlarını bir arada kullandı. Fakat temelde İngiltere'nin 'çıkar bölgesi' bunda sonra ABD'ye geçiyordu. Artık Ortadoğu'nun ne olduğunu tanımlayacak olan ve kavramı genişletecek olan ABD'ydi.

 

Özetleyecek olur isek, gerçekte Ortadoğu diye bir bölge yoktur. Ortadoğu ne 'Doğu'nun ortasıdır, ne de homojen özellikleri olan bir bölgenin adı. Ortadoğu bir 'çıkar bölgesi'ne verilen bir addır ve doymak bilmeyen bir iştahı anlatmaktadır. İştahlar arttıkça bölge de genişletilmektedir.

 

Not: Ortadoğu kavramının doğuşu konusunda daha geniş bilgi isteyenler ayrıca şu kaynağa da bakabilirler: Roger Adelson, 'London and the Invention of the Middle East; Money, Power, And War, 1902-1922', (Londra ve Ortadoğu'nun İcadı; Para, Güç ve Savaş, 1902-1922), (New Haven ve Londra: Yale University Pres, 1995).

 

 http://www.usakgundem.com/yazarlar.php?id=1&type=3

 

 Selamlar.

Sefa Koyuncu

27.03.2007

 

 

Sefa Bey, hayırlı günler dilerim.Aşağıdaki yeni suallerimi bilgilerinize sunarım..

Engin Ömer İhsanoğlu

23 Mart 2007

 

Munterem E. Ömer İhsanoğlu, suallerinizden dinî mahiyette olanları, hatta diğerlerini de muteber kaynaklardan hiçbir şey ilave etmeden, naklen veriyorum. Aşağıdaki cevaplar belki biraz uzun ve bazıları suallerinize dolaylı olarak cevap niteliğindedir. Diyorsunuz ki:

 

Son iki yüz yıllık İslâm (Müslimanlık) tarihine baktığımızda halimizin hiç de iyi olmadığı, kaybeden , zayiat veren ve batılılarca kolayca kandırılan, sınırları cetvelle çizilen, çalkantıların hiç eksik olmadığı tarafın bizler (İslam Coğrafyası ) olduğunu görüyoruz. Bütün bunlara istinaden:

 

SUAL:

a-Peygamber efendimiz (aleyhisselatü vesselam): ''Müsliman bir kez sokulduğu delikten ikinci kez sokulmaz'' buyuruyor. ( hadis-i şerifi bir televizyon programında duymuştum) Bu şöyle izah edildi: Müsliman bir kez aldatıldı mı, ikinci defa aldatılamaz. Halbuki sürekli tuzak kurulan ve sürekli tuzağa düşen, sınırları değişen biziz. Bugün İslâm memleketlerine baktığımızda da hep diktatörler ve batı yandaşları yönetime hakim. Çoğunluğu belli bir azınlık idare ediyor. (Özellikle Arap coğrafyası ve Türk cumhuriyetlerinde). Sualim şudur : Birkaç İslm ülkesi kandırılsa neyse ama neden hepsi aynı durumda ?Ya da hepsi aynı durumda değil mi ?

 

CEVAP:

Kültür emperyalizmi üstünde en çok çalışan ülkeler arasında komünist blok ülkeleri, İngiltere ve ABD zamanımızda en başta yer almaktadır. İngilizler , hâkim oldukları bütün İslâm memleketlerinde yaptıkları gibi, İslâm âlimlerini, İslâm kitaplarını, İslâm mekteplerini yok ettiler. Tam din cahili, ahlâk yoksunu, târihine düşman gençlik yetiştirdiler. İngilizler hâkim oldukları İslâm memleketlerinde eğitim veren mektepleri kapatırken kendi kültürlerini yayan kız ve erkek kolejleri açtılar. Bu kolejlerde talebelerin babalarının dinlerine, ecdadlarının örf, âdet ve ahlâklarına karşı düşmanlık duyacak şekilde beyinlerini yıkadılar. Tanzimâttan sonra aynı uygulama Türkiye'de de kendini gösterdi. Avrupa milletleri ve bilhassa İngilizler ; Osmanlı Devletinde yapılacak ıslâhâtın devletin temellerine nüfûz etmesini, Osmanlı müesseselerinin yıkılarak Avrupaî bir idâre tarzı altında devletin yapısına ters bir zihniyetin hâkim olmasını, azınlıkların istiklâli temin edilerek parçalanma ve yıkılışa yol açmasını arzu ediyorlardı. Bunu sağlamak için husûsî teşkilâtlar kurarak bâzı Osmanlı devlet adamlarını elde etmeye, ıslâhât gayretlerini kendi planlarına uygun şekle çevirmeye çalıştılar. Mason locaları dâhil, çeşitli isim ve şekiller altında yürütülen bu faâliyetler içerisinde Gülhâne Hatt-ı Hümâyûnu'nun hazırlandığı günlere gelindi.

Tanzimât Fermânı:

Tanzimât-ı Hayriye de denilen bu fermanın hazırlayıcısı Mustafa Reşid Paşadır. Mustafa Reşid Paşa; daha önce Paris ve Londra elçiliklerinde bulunmuş, batı kültürü hayranı, millî meziyetler ve İslâm bilgilerinden önemli ölçüde uzak kalarak yetişmiş bir kişiydi. İstanbul'a dönüşünde İngiltere sefiri Lord Rading'in ısrarlı tavsiyeleri netîcesinde sadrâzamlığa getirilmişti. Lord Rading'in Osmanlı Devletini parçalamak için İngiltere'de kurulmuş olan "İskoç Mason Locası"nın önde gelen bir üyesi olduğu târihî kayıtlarda mevcuttur.

Tanzimât Fermânı; 3 Kasım 1839 târihinde, Gülhâne Bahçesinde, yabancı devlet sefir ve konsolosları, bütün saray erkânı ve devlet ricâli ile büyük halk kalabalığı önünde bizzât Reşid Paşa tarafından okunup, îlân edildi.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@33270} ?

SUAL:

b-Çok söylenilen bir konu: Osmananlı Develetinin son  dönemki Arap toplumu ( ve diğer müsliman toplumlar) Osmanlı Devletine hakikaten ihanet etti mi ? Bunun en doğru izahı nedir ? Etti ise, hepsi mi etti ? Meselâ Sunusiler, İngiliz oyununa gelmediler ve Osmanlı Devletinin safında yer aldılar.

 

CEVAP:

Kültür emperyalizminin dünyâ çapındaki bir diğer tatbikatçısı da siyonist teşkilâtlar olarak görülmektedir. Kaynağını Yahûdî inançlarından alan bâzı düşünce ve sistemler, çeşitli isimler altında bütün dünyâya yayılmış kuruluşlar kanalı ve eliyle insanlara empoze edilmektedir. Bu faaliyetlerin esâsını, dinleri ortadan kaldırmak ve çeşitli yollarla millî ve mânevî benlikleri unutturulmuş insanları Yahûdî ırkına hizmet eder hâle getirmek teşkil etmektedir. İngilizler bu düşüncelerini hâkim oldukları ülkelerde bizzat kendileri yâhut piyonları olan kişilerle tatbik ettirirler. Hindistan, Ortadoğu ülkeleri ve Türkiye bunlara misaldir. Bu çalışmalarıyla birlikte haberleşme vâsıtalarını, basın-yayın organlarını ve diğer âletleri en yüksek oranda kullanarak kendi arzularına uygun insan yığınları meydana getirmeye çalışmaktadırlar. Bu insanları dinlerinden, dillerinden, millî kıymet ve ahlâkî değerlerinden, dünyayı, hayâtı kendi kültürlerine uygun olarak anlayışlarından tamâmen koparmayı hedef almaktadırlar. Hattâ bu işi çok ileri derecelere vardırarak beyin yıkama noktasına dayandırdıkları, beyinleri âdetâ programlanmış robot insan ve insan topluluklarını hedef aldıkları ve bunda yer yer muvaffak oldukları da görülmektedir.

Komünist blok ülkelerinin kültür emperyalizminin temelini, materyalist felsefenin esaslarını dünyâya yaymak ve hâkim kılmak teşkil etmektedir. Bu esaslar; Allahsızlık, dinsizlik, hiçbir ahlâkî değere inanmamak, millî örf ve âdetlerden uzaklaşmak, vatan, bayrak, nâmus, özel mülkiyet gibi mefhumları reddetmek, âile müessesesini ortadan kaldırmak, dilleri ve millî kültürleri yok etmek şeklindedir. Kısaca emperyalizmin gâyesi şu üç kelimedir: Parçala, hâkim ol ve sonra büsbütün boz.

Son yıllarda her geçen gün yaygınlaşan ve çeşitlenen haberleşme vâsıtaları sebebiyle kültür emperyalizmine her fert tek tek muhâtab olma durumuyla karşı karşıyadır. Bu husus, milletler için çok büyük bir tehlike teşkil etmektedir. Bu bakımdan dinlere, insânî değerlere ve medenî fazîletlere saygılı ve bağlı milletler bu tehlikeye karşı tedbirler almakta, kendi din, inanç, ibâdet, örf, âdet, dil, ahlâk ve sanat değerlerini titizlikle muhâfaza etmeye ve yeni yetişen nesillere aktarmaya çalışmaktadır. Gerek batı kaynaklı ve gerekse komünist bloktan gelen kültür emperyalizminin sızmaya ve başarılı olmaya çalıştığıİslâm ülkelerinde de çeşitli tedbirler alınmaktadır. Bu tedbirler her geçen gün arttırılmakta, milletin ve yeni yetişen nesillerin millî, mânevî, ahlâkî, târihî ve bediî kıymetlere sâhip çıkması için çalışmalar yapılmaktadır.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@26904} ?

SUAL:

c-Yine o dönemde Mekke emiri Şerif Hüseyin , müşriklerin en azgını olan ingilizlerin vaadleriyle tuzağa düşürüldü. Merak ettiğim nokta şu ,naasıl olur da ''Şerif'' (Evlad-ı Rasul) olan bir zat Osmanlı Devletine karşı olur? Kendisinin kalp gözü açık değil miydi ? Pek çok kişi ona bu tutumundan   buğz ediyor,hatta dini içerikli kitablarda bile hain deniyor. Bu doğru bir davranış mıdır ? (Ben bir kaynakta Şerif olduklarının şüpheli olduğunu okumuştum.)

 

CEVAP:

Resûlullah'ın (sallallahü aleyhi ve sellem), amcalarının kıyâmete kadar gelecek oğullarına "Hâşimî" veya "Benî Hâşim" denir. Peygamberimizin soyu, kızı Fâtıma'nın iki oğlu hazret-i Hasan ve hazret-i Hüseyin'in çocuklarıyla bugüne kadar devâm edegelmiştir. Hazret-i Hasan'ın evlatlarına "şerîf" ve hazret-i Hüseyin'in evlatlarına "seyyid" denir. Bunların babası hazret-i Ali, Resûlullah'ın amcası Ebû Tâlib'in oğludur. Seyyidler şerîflerden üstündür. Peygamberimizi ve akrabâsını sevmek, İslâm dîninde ibâdet sayıldığı için, Müslümanlar şerîflere ve seyyidlere dâimâ hürmet ve saygı göstermişlerdir. Ebû Leheb gibi îmân etmeyen akrabâsı sevilmez. Bilhassa Osmanlılar zamânında Peygamberimizin soyunu devâm ettiren ve O'nun torunları olan seyyidleri ve şerîfleri tanımak ve onlara gerekli hürmeti göstermek için görevli memurlar tarafından ayrı nüfus kütükleri düzenlenmiş ve bunlara mahsus mahkemeler kurulmuştur. Bütün evlatları orada kayıtlı olduğundan, yalancılar seyyidlik iddiâ edemezdi. Bugün de, çeşitli İslâm ülkelerinde ve Türkiye'de Eshâb-ı kirâmın evlâdı ve Peygamberimizin torunları olan seyyidler ve şerîfler vardır. Onların kıymetini bilenler hürmette kusur etmezler.

Osmanlılar, Hicaz, Mekke ve Medîne emirliklerini (vâlilerini) ekseriyâ şerîf veya seyyidlerden seçerlerdi. Mekke'nin son Osmanlı emîri Şerif Hüseyin'di. Şimdiki Ürdün Devletinin başkanı da hazret-i Peygamber'in soyundan olan Şerif Hüseyin'dir.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=*/doc/{@35757} ?

 

ABDÜLAZİZ BİN SUUD;

Suudi Arabistan Devletinin kurucusu ve ilk kralı. Babası Abdurrahman bin Faysal'dır. 1880'de Riyad'da doğdu. 1902'de babasının ölümü üzerine Vehhabilerin başına geçti. Birinci Dünya Savaşında İngilizlerle birleşerek Osmanlılara karşı savaştı. O zaman Necid'de Suudoğullarından başka İbn-ür Reşid kabilesi de vardı. Bu kabile, Osmanlılara sadık kalıp, Türklerle birlikte İngilizlere ve Suudoğullarına karşı savaştı. Sulh olduktan sonra, Abdülaziz, İbn-ür Reşid'i gizlice şehid ettirdi. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbinden mağlub çıkınca, toprakları galib devletler arasında paylaşıldı. 1919 senesinin ilk aylarında İngilizler, Mekke'yi, Şerif Hüseyin 'den alarak Vehhabilerin reisi olan Abdülaziz'e verdiler. 1926'da ise, Suud Krallığının kurulmasını sağladılar. Uzun zaman Suudi Devletinin krallığını yapan Abdülaziz de 1953'te öldü. Yerine oğlu Prens Suud geçti.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=h!FCseyin+/doc/{@507} ?

Osmanlı Devletinde idâreyi elinde tutan İttihat ve Terakki liderleri hatâlı bir politika ile halife ve Osmanlı hükümdarlarına bağlı Şerîf Hüseyin ve taraftarlarını hâin ilân ettiler. Fahreddîn Paşa da Şerîf Hüseyin 'e karşı savunma yapmak üzere Medîne'ye gönderildi. Bu kahraman Türk kumandanı, İttihatçıların çılgınca verdikleri emirlere uymayı bir vatan borcu bildiği için, Medîne'de hareketsiz kalmış, azılı İslâm düşmanı İngilizlerle savaşmak fırsatını bulamamıştı. Böylece yıllarca mukaddes topraklarda kardeş kardeşi boğazladı. Netîcede Müslümanların bu gafletinden İngilizler ve Vehhâbîler istifâde ettiler. BirinciDünyâ Harbinin kaybedilmesi ve Mondros Mütârekesinin imzâlanmasından sonra Mekke veMedîne Vehhâbîlere terk edildi..

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=h!FCseyin+/doc/{@28806} ?

SUAL:

d-Türk düşmanlığı asırlardır batının (küffarın) ortak paydası. Bu son derece normal çünkü   malumunuz kafirler tek millettir. Onlar kafir olmanın icabatını yerine getiriyorlar. Ancak  hala bazı Arap devletlerinde  Türkî devletlerde de bile Türk (Osmanlı) düşmanlığı mevcut .(hatta devlet politikası). Bunun sebebi nedir ? Etrak-ı biidrak, yani idraksiz Türkler. Bunu bir zamanlar kimler söylemiş, niye söylemişler ve bu ifade doğru mudur ?

 

CEVAP:

Kelimenen doğru yazılışı edrak-ı bi idrak olmalıdır; idraksiz yani anlayışı kıt Türk anlamına gelir fakat bu Osmanlı devleti içerisinde yaşayan tüm Türkler için kullanılmamıştır. Daha çok isyan çıkaran, düze inmeyen, dağlarda göçebe yaşayıp eşkıyalık yapan Türkmen toplulukları ve safevi ülkesinin Osmanlı topraklarına gönderdiği dâî denilen şia propagandaistlerin kandırdığı Türklere denmiştir. Yine bu tanım Celâlî isyanlarına katılan Türkler için kullanılmış fakat Osmanlıyı unutma ve unutturma çabalarında kullanılmak üzere siyasî bir silah haline gelmiştir.

 

Ayrıca başka bir kullanım alanı ise beyinsiz Türk anlamındadır. Memleketi rahatsız eden bir topluluk varsa, onlar kim olursa olsun Oğuz boyundan yada başka boydan... edrak-ı bi idrak şeklinde hitap edilir; Osmanlı diplomatikasını bilmeyen Osmanlı bürokrasi ve sıfatlarını bilmeyen insanımız, bunu tüm Türklere mal etmektedir. Zira Osmanlının kullandığı diplomatik üslup hükmedicidir. Osmanlı vesikalarında edrak-ı bi idrak çok geçer doğrudur. lâkin bu tüm türkleri aşağılamak anlamında kullanılmaz. Sadece o kötü fiili işleyen adam yada topluluk için sarfedilir.

http://www.privatesozluk.com/show.asp?m=etraki+biidrak

 

İngiliz câsusu Lawrence; Arap cemiyetleri: Osmanlı Devletinin parçalanması ve yıkılması için asırlardır gayret sarf eden en büyük İslâm düşmanı olan İngilizler , Arapları Osmanlı Devletine karşı kışkırttılar. Osmanlı Devletine karşı çıkan ve milliyetçilik iddiâsında bulunan Araplar da kendi gâyelerini tahakkuk ettirebilmek için çeşitli cemiyetler kurdular.

Bu cemiyetlerin bâzıları gizli, bâzıları mahallî cemiyetlerdir. Kurucularının çoğu da Osmanlı parlamentosunda üye veya Osmanlı ordusundan kaçan Arap asıllı subaylardı. Âyân âzâsı Abdülhamîd Zohrâvî, Şefik el-Müeyyed, Rızâ es-Sulh, Tâlib en-Nakîb, Şükrü el-Aselî, Rûbî el-Hâlidî gibi mebûslar, Binbaşı Azîz el-Mısrî gibileri bu cemiyetlerin kurucularındandır. Bu kimselerden bir kısmı Birinci Dünyâ Harbi yıllarında ünlü İngiliz câsusu Lawrence ile işbirliği yaparak, Osmanlılar aleyhine çalıştılar. Bu cemiyetlerin İngilizlerin desteğiyle çalışmaları netîcesinde Osmanlı toprakları parçalandı.

Böylece Osmanlı târihinde önemli yer tutan cemiyetler, faydalıları bir tarafa bırakılırsa, Osmanlı Devletinin parçalanmasında ve yıkılmasında büyük rol oynadılar.

DADALOĞLU; on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında Karacaoğlan ve Köroğlu'nun havasını yaşatan, bir Türkmen saz şâiri. Toroslar'ın Erzin, Payas, Adana ve Kozan çevrelerinde konup göçen aşîretlerden Avşar (Afşar) boyuna mensuptur. Avşarlar ise Kozanoğullarına bağlıydı.

Asıl adı Veli'dir. Tahmînen 1785'te doğdu. Babası Âşık Mûsâ adında bir saz şâiridir. Güney ve Orta Anadolu'yu dolaşmıştır. Açık Türkçeyle millî vezin ve şekillerle şiir söylemiştir. İngilizler tarafından kışkırtılarak Osmanlı Devletine isyân ettirilen, göçebe Türkmenlerindendir. On dokuzuncu asır ortalarında yabancı devletler, bilhassa İngiliz câsusları göçebe Türkmen aşîretlerinin arasına girerek onları devlete karşı kışkırtıyorlardı. Osmanlı Devleti ise buna mânî olmak için göçebe aşîretleri belirli bölgelere yerleştirmek üzere idârî bir teşebbüste bulundu. Fakat bu dağlı aşîretlerle uğraşmak kolay olmuyordu. Ancak 1865 yılında Derviş Paşa kumandasında Fırka-i İslâhiyye adında bir ordu kurdu. Târihçi Ahmed Cevdet Paşa da bu orduya, inceleyici ve danışman olarak katıldı. Bütün direnmelere rağmen bu orduyla Kozanoğulları fesadına son verildi. Aşîretler, Anadolu içlerinde belirli yerlere yerleştirildi. Avşar aşîretinin Sivas civârında olduğu sanılmaktadır. Dadaloğlu bu iç hâdiseler esnâsında Osmanlıya sert bir şekilde karşı çıkmış ve diğer şiirlerinin yanısıra bu daldaki şiirleriyle de şöhret bulmuştur.

Tahmînen 1868'de ölmüştür. Şiirleri 1923'ten sonra Anadolu'da yayımlanmaya başlamıştır. Ancak bu şiirlerin sayısı azdır. Bâzılarının ona âit olma ihtimâli zayıftır. Şiirleri derlemeye dayandığı için, çok az şiiri dışında büyük ölçüde değişikliğe uğrayarak günümüze kadar gelmiştir. Şiirleri Cingözoğlu Osman, Karacaoğlan, Âşık Sâzi, Deli Aziz ve Hurûfî şâir Âşık Veli'nin şiirleri ile karıştırılmaktadır. Şiirlerinde sâde ve sanat endişesinden uzak bir dil kullanmıştır. Ancak üç beş şiirle şöhrete ulaşmıştır.

DERSİM HAREKÂTI;

Dersim (bugünkü Tunceli) ve çevresinde devlete karşı girişilen İsyanlar sebebiyle düzenlenen siyâsî, idârî ve askerî harekât. Osmanlılar zamanında Dersim yöresi halkı diğer yerlere nazaran özel bir statüye tâbiydi. Bölgede devlet otoritesinin yaygınlaştırılmasından rahatsız olan aşiret reisleri devlete karşı topluca isyan ettiler. Yaklaşık bir yıl süren isyan hükûmet kuvvetlerince bastırıldı. İsyancıların başı olan Hüseyin Bey tutuklanarak Vidin kalesine sürüldü, oğlu Ali Bey de Erzincan'da ikâmet etmeye mecbur edildi. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sebebiyle Dersim yöresindeki askeri kuvvetler Erzurum'a gönderilince aşiret reisleri yeniden isyân ettiler. Bu isyanlar Kurt İsmail Paşa, Samih Paşa daha sonra da Gâzi Ahmed Muhtar Paşa tarafından bastırıldı. Dersim de müstakil vilâyet hâline getirildi.

Bu dönemde Ermeni komitacılarının da tahrikiyle (kışkırtmasıyla) isyanlar tekrar başladı. 1885 senesinde Ali Şefik Paşa idâresinde bölgeye gönderilen kuvvetler uzun süren çarpışmalardan sonra ayaklanmaları şiddetle bastırdılar. Ancak köklü bir ıslahat yapılmadığından ayaklanma ve eşkiyâlık hâdiseleri önlenemedi. Sultan İkinci Abdülhamid Han aşîret reislerinin gönüllerini alarak elde etmeye çalıştığı gibi, bölge halkından asker toplayarak "Hamidiye Alayları" adıyla yeni askerî birlikler kurdu. Böylece bölge halkının güvenlik ve emniyetini sağlamaya çalıştı. Ancak çeşitli tahrikler sebebiyle eşkiyâlık ve şiddet hareketleri devam etti. Eylül 1938'de ayaklanma tamamen bastırıldı. Harekât esnâsında ve harekât sonunda, isyancıların kulandığı silâhların Fransız ve İngiliz yapısı silâhlar olduğu ve isyancıların Fransa ve İngiltere'den büyük destek gördüğü ve isyanın başlatılmasında büyük rol oynadıkları ortaya çıktı. Ayrıca bu isyancılar Hatay meselesi ile ilgili olarak Fransız ve İngilizler tarafından tahrik edildiği ve Türkiye'nin iç gâilelerle meşgul edilmesi hedeflendiği tesbit edilmiştir.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@21735}?

CABER KALESİ

Osmanlı vak'anüvislerine göre Ca'ber Kalesi, Osmanlı Devletinin kurucusu olan Osman Beyin büyük babası, Fırat Nehrini geçerken şehid olan Süleymân Şâhın gömüldüğü yerdir. Burada Süleymân Şaha âit olduğu tesbit edilen türbe, Osmanlı Sultânı İkinci Abdülhamîd Han tarafından yeniden yaptırılmıştır. Ca'ber Kalesi Osmanlı Devleti zamânında Rakka kazâsına bağlı bir nahiye merkeziydi. Birinci Dünyâ Harbinden sonra Osmanlı Devletinin yıkılması üzerine 1918 yılı sonlarına doğru İngilizler tarafından işgâl edildi. Sonradan Sûriye Devleti sınırları içine dâhil edildi.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@16606 }?

İSRAİL'İN KURULUŞU

İngiltere, Filistin meselesini Birleşmiş Milletlere getirdi. 28 Nisan 1947'de Birleşmiş Milletler 11 kişilik heyet seçti. Bu heyet Filistin için bir karar sûreti hazırlayacaktı. Bir netîceye varamadılar. Ekim ve Kasım 1947'de Birleşmiş Milletler devamlı Filistin meselesi ile uğraştı. 29 Kasım 1947'de ABD'nin baskısı ve 25 oyla Filistin'in Arap ve Yahûdîler arasında taksimine karar verdi. 13 devlet aleyhte ve 17 devlet çekimser oy verdi. Taksim kararı Arap ülkelerinde infiale sebeb oldu. Hayfa, Yafa ve Kudüs başta olmak üzere birçok yerde çarpışmalar oldu. İngilizler Filistin manda idârisini kaldırıp, yerlerini Yahûdîlere terk ederek, süratle Filistin'den çekildiler.

İsrâil'in ilk başbakanı BenGerion bir konuşmasında: "Filistin'in bugün elimizdeki haritası, İngilizler tarafından çizilmiştir. Yahûdî milletinin bir diğer haritası daha vardır ve bu haritada bizim hudutlarımız Nil Nehrinden Fırat doğusuna kadar uzanır. Bu hedefi, istikbaldeki genç nesillerimiz gerçekleştirecektir" demiştir.

 

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@30187} ?

SUAL:

e- Peygamber efendimizin (aleyhisselam) Türkleri öven hadis-i şerifleri mevcut mudur ? 

 

CEVAP:

Peygamber efendimizin "Sallallahü aleyhi vesellem" Müslüman Türkleri öven hadis-i şerifleri olduğu çeşitli kaynaklarda bildirilmektedir. Kıymetli kaynaklar Türklerin (Osmanlıların) Kur'ân-ı Kerîmde de övüldüğünü kaydetmektedir. "Alusi, (Galiyye)nin doksanbeşinci sayfasında diyor ki, (Yeryüzünü salih kullarıma miras bırakırım) âyet-i kerimesinin Osmanlı sultanlarını övdüğünü, Abdülgani Nablüsi bildirmektedir. (Burhan) kitabı da bunu yazmaktadır."

 

 

Malazgirt Marşı

Aylardan Ağustos, günlerden Cuma,
Gün doğmadan evvel İklim-i Rum'a,
Bozkurtlar ordusu geçti, hücuma...

x x x

Yeni bir şevk ile gürledi gökler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber.

x x x

Önde yalın kılıç Türkmen Başbuğu,
Ardında Oğuz'un elli bin tuğu...
Andırır Altay'dan kopan bir çığı,

x x x

Budur, peygamberin övdüğü Türkler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

x x x

Türk, ulu Allah'ın soylu gözdesi,
Malazgirt, Bizans'ın Türk'e secdesi,
Bu ses insanlığa Hakk'ın müjdesi...

x x x

Bu sesle birleşir bütün yürekler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

x x x

Nağramızdır bugün gök gürültüsü
Kanımızdır bugün yerin örtüsü
Gâzi atlarımın nal parıltısı

x x x

Kılıçlarımızdır çakan şimşekler
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

x x x

Yiğitler kan döker bayrak solmaya
Anadolu başlar, vatan olmaya...
Kızılelmaya hey... Kızılelmaya!..

x x x

En güzel marşını vurmada mehter;
Ya Allah... Bismillah... Allahüekber!

NİYÂZİ YILDIRIM GENÇOSMANOĞLU

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@67002} ?

 

İSTANBUL'UN FETHİ;

Osmanlı sultanlarından İkinci Mehmed Hanın 29 Mayıs 1453'te Bizans İmparatorluğunun başşehrini alması. Türk-İslâm mefkûresinde çok önemli bir yer işgâl eden İstanbul'un fethi, İslâmiyetle birlikte ortaya çıkan mukaddes bir ideâl, bir kızıl elma yâni yüce bir gâyedir. Bu ulvî gâye uğruna önce Araplar, sonra da Türkler , İstanbul surları önünde seve seve can verdiler ve şehâdet mertebesine kavuştular.

İstanbul, 1453 târihine kadar birçok defâlar çeşitli millet, devlet ve topluluklar tarafından kuşatılıp, işgâl edildi. Peygamber efendimizin (sallallahü aleyhi ve sellem); "İstanbul muhakkak fethedilecektir. Bu fethi yapacak hükümdâr ne güzel hükümdâr ve onun askerleri ne güzel askerlerdir." hadîs-i şerîfi, bütün İslâm hükümdâr ve kumandanlarının bu şehri fethetmek arzu ve gayretlerini harekete geçiriyordu. Müslümanlar "Feth-i Mübîn"i gerçekleştirmek için pekçok teşebbüste bulundular.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@43498} ?

***

Bilge Kağan'ın davranışlarına bakıldığı zaman Göktürklerin, bir din arayışı içinde oldukları görülür. Bundan önceki dinleri semâvi dinlere dayanmakla birlikte bozukluk içindeydi.Yâfes bin Nûh neslinden olan bu milletin İslâm öncesi devri yaşayış îtibâriyle saf ve temizdir.İbn-i Fadlan gibi Arap seyyahlarının bildirdiğine göre Türklük içinde zinânın cezâsı ölümdü.

Bilge Kağan, hayâtı at sırtında geçen bu yarı göçebe milleti yerleştirmek ve din olarak da Budizmi seçmek istemişti.Ancak devletin büyük müşâviri ve tecrübeli veziri Tonyukuk buna karşı gelmiş bilmeyerek de olsa,Türklüğün İslâmiyete girmesinde büyük rol oynamıştır.Zâten bu zamanda yeni yeni devletin batı sınırlarına uzanan Mecûsî İran ile savaşıyordu. Eğer İslâmiyet, Bilge Kağan'dan daha önce ülkelerine ulaşsaydı, şüphesiz Türk târihinde alp-erenlere çok önceleri rastlanırdı. Zâten 8. yüzyılda Müslümanlarla karşılaşan Türkler , 751 yılında Çinlilere karşı Müslüman Araplarla ittifak ettiler. Bu târihî olaydan sonra İslâma yönelmeye başladılar. 751 Talas MeydanMuhârebesi sonunda; İslâmiyeti yakından gören,inceleyen Türkler , Müslüman olmakla şereflendiler ve yıllarca İslâm dîninin bayraktarlığını yaptılar.

İslâmiyette eti ve derisi haram olan domuzu, komşuları Moğollar besleyip etini yemelerine rağmen,Türkler kat'iyetle sevmezlerdi. İslâmiyette büyük günahlardan olan zinâ, hırsızlık, hîle, yalan söylemek gibi gayri ahlâkî fiiller İbn-i Fadlan'ın seyahatnâmesinde bildirdiğine göre eski Türklerde de yasak olup, temiz ve asil bir millet idiler.Türkler, büyük suç kabul ettiklerinden fâilleri en ağır cezâlara çarptırılırdı. Meselâ zinânın cezâsı ölümdü. Bütün insanları dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşturan İslâm dînini Türkler hiçbir zorlama olmaksızın, kendi rızâlarıyla kabûl edip, Türklüklerini muhâfaza etmelerini sağladılar.Türk soyundan olan Bulgarlar, Müslüman olmadıkları için bugün Türklüklerini unutmuşlar ve târih boyunca Müslüman Türklere düşmanlık yapmışlardır.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@32566 }?

Türk askerine verilen ünvan. Türk askerlerinin isimleri arasında en çok "Mehmed" ismi yer almaktadır. Peygamber efendimize (sallallahü aleyhi ve sellem) verilen ve sâdece O'na lâyık olan "çok medh olunmuş, tekrar tekrar övülmüş" mânâsına gelen "Muhammed" ismine hürmeten Türkler , bu isim yerine "Mehmed" ismini kullanagelmişlerdir. Hem kahramanlığı ve mücahid oluşu mânâlarıyla, hem de isim yönünden en çok Mehmed adıyla temsil edildiğinden Türk askerine "Mehmetçik" denmektedir. Böylece "Peygamber ocağı" denen ordu veya fertleri yine Peygamberimizin ismi ile anılmaktadır. Bu durum sâdece Türk milletine mahsustur.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@59257}?

GREGORİOS;

İstanbul Patriklerinden olup, Rum İsyânının tertipleyicisi. Mora'da 1739 yılında doğdu. İzmir piskoposluğundan sonra patrik oldu. Sultan İkinci Mahmûd Han zamanında çıkan Rum İsyânının baş planlayıcısıdır. 1821'de Patrikhane kapısında îdam edildi.Patrik Gregorios'un Rus Çarı Aleksandra yazdığı mektup, târihî önemi hâiz olup, ibret verici olması bakımından mühimdir.Mektupta şöyle demektedir:

"Türkleri maddeten ezmek ve yıkmak imkânsızdır. Çünkü Türkler , Müslüman oldukları için çok sabırlı ve mukâvemetli insanlardır.Gâyet mağrurdurlar ve izzet-i îmân sâhibidirler. Bu hasletleri, dinlerine bağlılıkları ve kadere rızâ göstermeleri yanında kumandanlarına, büyüklerine olan itâat duygularından gelmektedir.

Türkler zekîdirler ve kendilerini müsbet yolda yönetecek reislere sâhib oldukları müddetçe de çalışkandırlar.Gâyet kanâatkârdırlar.Onların bütün meziyetleri, hattâ kahramanlık ve şecâat duyguları da, geleneklerine olan bağlılıklarından, ahlâklarının güzelliğinden ileri gelmektedir.

Türklerde evvelâ itâat duygusunu kırmak ve mânevî râbıtalarını (bağlarını) kesretmek (parçalamak), dînî metânetlerini (sağlamlığını) zaafa uğratmak (zayıflatmak) icâb eder. Bunun da en kısa yolu, an'anât-i milliyetlerine (millî geleneklerine), mâneviyâtlarına uymayan hâricî fikirler ve hareketlere alıştırmaktır.

Mâneviyâtları sarsıldığı gün,Türkleri kendilerinden şeklen çok kudretli, kalabalık ve zâhiren hâkim kuvvetler önünde zafere götüren asıl kudretleri sarsılacak ve maddî vâsıtaların üstünlüğü ile yıkmak mümkün olabilecektir. Bu sebeple Osmanlı Devletini tasviye için mücerred olarak harb meydanındaki zaferler kâfi değildir.Hattâ, sâdece bu yolda yürümekTürklerin haysiyet ve vakârını tahrik edeceğinden, kendilerini anlamalarına sebeb olabilir.

Yapılacak olan, Türklere birşey hissettirmeden, bünyelerindeki tahrîbi tamamlamaktır."

Osmanlı Türklerinin tanıdığı hürriyetten istifâde edenler içinde böyle hâince çalışan şahıslar olmuştur. Patrikhânede, bu hâin patriğin idâm edildiği kapı hâlen kapalı olup, "Kin Kapısı" diye anılmaktadır.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@32849}?

Batılıların geçen asırlarda ve günümüzde İslâm ülkelerine karşı tatbik ettikleri yayılmacılık ve sömürgecilik hareketleri, İslâm dînine saldırmaları ve Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmak için yaptıkları bütün dejenerasyon faaliyetleri, geçmişteki haçlı seferlerinin hâlen soğuk harp, kültürel ve ekonomik harp olarak devâm ettiğini göstermekte, bugün bile pekçok eserimiz çalınarak batıya kaçırılmaktadır. Aksine batıdan ülkemize kaçırılmış bir tek eser bile görülmemiştir. Batı her hususta bunu bugün bile tatbik etmektedir.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@34002 }?

SUAL:

Ayrı bir sual olarak halifeliğin türklere geçmesi meşru değil miydi ?( Zira meşru olmadığını iddia edenler de var)

 

CEVAP:

Hazret-i Ali'nin ve oğlu hazret-i Hasan'ın halîfeliğinden sonra, hilâfet (İslâm devlet başkanlığı) hazret-i Muâviye'nin halîfe seçilmesiyle Emevîlere geçmiş ve 750 senesine kadar devâm etmiştir. Bu târihten sonra, Peygamberimizin amcası olan hazret-i Abbâs'ın soyundan gelen Hâşimîler halîfe olmuşlar ve "Abbâsîler" adı ile şöhret bulmuşlardır. İlk Abbâsî halîfesi Ebü'l-Abbâs Abdullah'tır (Bkz. Abbâsîler). Bunların Bağdat'taki hilâfetleri 1258 yılına kadar devâm etmiştir. Hülâgu'nun Bağdat'ı yıkıp yakmasından sonra, Mısır'a yerleşen Abbâsî halîfelerinin sonuncusu Yâkûb bin Müstemsikbillah hilâfeti kendi arzusu ile Mısır ve Hicaz fâtihi Yavuz Sultan Selim Hana teslim etti.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=*/doc/{@35757}?

SUAL:

f-Neden  bugün hala bazı  müsliman arap ve kürtler geçmişe bakıp da   başımıza(İslam alemine) gelenlerden ders almıyorlar, neden aynı tuzaklara bile bile tekrar düşülüyor ? Figüranlıktan ne zaman kurtulacağız ?

CEVAP:

Osmanlı Devletini parçalamak gâyesiyle daha önce gizli olarak kurulmuş olan cemiyetlerin bir çoğu Tanzimâtın îlânından sonra açığa çıktı. Osmanlı Devletini parçalamak ve yıkmak gâyesini dolaylı olarak açığa koyan Hıristiyan Avrupa devletleri (İngiltere, Fransa vb.) ve çarlık Rusya'sı, Osmanlı Devletinin hâkimiyeti altındaki gayri müslim ve Türk olmayan unsurları kışkırttılar. Ortaya çıkardıkları kavmiyetçi akımları desteklediler. Osmanlı Devletini yıkmak ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanı devirmek için kurulan Jön Türkler de kavmiyetçilik akımını savunarak, bu hareketleri tahrik ettiler.

Balkanlarda yaşayan; Arnavut, Yunan, Bulgar, Sırp, Rumen ve diğer kavimler, bağımsız devletler kurmak maksadıyla Osmanlı Devletine karşı harekete geçtiler. Hıristiyan Avrupa devletleri ve Çarlık Rusyası'nın teşvik ve desteğiyle çeşitli ayrılıkçı cemiyetler kuruldu.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@17247} ?

 

BAHREYN:

Bahreyn Adaları, tarih boyunca ticari ve stratejik öneme sahib olmuştur. 1520'den 1602 yılına kadar Portekizlilerin işgalinde, 1602 yılından 1783 yılına kadar Safevilerin kontrolü altında kaldı. 1783 yılında, şu anda iş başında bulunan halife ailesi idareyi ele geçirdi. On dokuzuncu yüzyılda İran, Mısır ve devlet kurmak için çalışan Suudiler ele geçirmeye çalışmışlarsa da, İngilizler daha atik davranarak Halife ailesi ile 1820'de bir dostluk anlaşması imzaladılar. Bu vesile ile bölgenin zengin kaynaklarına göz diken İngiltere burayı sömürge haline getirdi ve uzun seneler tabii kaynaklarından istifade etti. Aynı zamanda da köle ticareti yaptı. Uzun yıllar İngiliz sömürgesi olarak kaldı. Nihayet 1972 yılında Katar'la beraber bağımsızlığını ilan etti. 1973 yılında anayasası yürürlüğe kondu. 1991'de çıkan Körfez Savaşı sırasında müttefiklerin safında yer aldı.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@10474 }?

BANGLADEŞ:

Eğitim: Dünyada okuma-yazma oranı en düşük ülkelerdendir. Halkın % 33.1'i okuma-yazma bilmektedir. Köylerinde ekseriya ilkokul bulunmamaktadır. Dakka, Rajshani ve Chittagong üniversiteleri, batı tarzı eğitim yapan üç büyük üniversitedir. İngilizler bu bölgede uzun süre kalmışlar, halkı cahil bırakmışlar, bozuk fikirleri yaymışlardır. Halkın kültür seviyesi ve ekonomik durum çok düşüktür. İngilizlerin kültürünün tesirleri devam etmektedir.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@11063 }?

SUAL:

g-Müslimanlar dururken, kafirlerle işbirliği yapan, ortak dava güden ve onların zulmüne ortak olan bir müslimanın durumu nedir ?

 

CEVAP:


-Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye'nin "Ticâretde Dinini Kayırmak" maddesinde buyuruluyor ki

Zâlimlerle, hîle, hıyânet edenlerle, yemîn ile satanlarla, dükkânında harâm şey satanlarla alışveriş etmemelidir. Zâlimlere, fâsıklara veresiye satmamalıdır. Çünki, öldükleri zemân üzülür. Hâlbuki, zâlimler [ya'nî müslimânlara ve islâmiyyete eli ile, dili ile, kalemi ile zarar yapanlar] ölünce
üzülmek günâhdır. Onlara yardım etmek câiz değildir. Meselâ, din ile alay edenlere, yalan yanlış kitâblar yazarak dîni yıkmağa uğraşanlara kâğıd satmak günâhdır. Velhâsıl, herkesle mu'âmele etmemelidir. Doğru insan aramalıdır. Bir zemân vardır ki, bir tâcir, her istediği ile mu'âmele edebilirdi. Çünki, herkes, alışveriş ilmini biliyor ve bildiğine göre hareket ediyordu. Sonraları öyle zemânlar geldi ki, birkaç kişi ile mu'âmele edilemezdi. Dahâ sonraları ise, ancak birkaç kimse ile mu'âmele edilebilir oldu. Bir zemân gelmek korkusu vardır ki, alışveriş edecek kimse bulunamıyacakdır. Bunu çok zemân önce, söylemişlerdir. Bizler, belki de, büyüklerimizin korkduğu o zemâna kaldık. Kim ile olursa olsun, alışveriş edilmekdedir.
Câhil hâfızlar, yangına körükle gidip, (Bugün dünyânın her tarafı böyle oldu. Her yerdeki mala harâm karışdı. Harâmdan kurtulmak imkânsız oldu) diyorlar. Bu söz, çok yanlışdır. Hiç de dedikleri gibi değildir.

Alışveriş yapdığı kimse ile olan sözlerini, hareketlerini, aldığını, verdiğini iyi ve doğru hesâb etmelidir. Kıyâmetde, bunların hepsinden hesâb vereceğini bilmelidir.

Resûlullah "sallallahü aleyhi ve sellem" buyurdu ki, (Bir zemân gelir ki, o zemânın müslimânları, bugün sizin yapdığınız ibâdetlerin onda birini yaparsa, âhıretde azâbdan kurtulurlar). Sebebini sorduklarında, (Çünki, sizler hayr işlemeğe çok yardımcı buluyorsunuz. Onlar yardımcı bulamıyacakları gibi, çeşidli engellerle de karşılaşacaklardır. Gâfiller, câhiller arasında garîb kalacaklardır) buyurdu. Bu hadîs-i şerîfi bildirmekden maksadımız, müslimânların, zemânın hâlini görüp, ümmîdsizliğe düşmemeleri içindir. O hâlde, bu zemânda, yukarıda yazılanların hepsini kim yapabilir diyerek ye'se düşmek
doğru değildir. Ne kadar yapılabilirse çok kâr olur. Âhıretin dünyâdan dahâ iyi olduğuna inanan kimse, bunların hepsini de yapabilir. Bunların hepsini gözetmek, yapsa yapsa, insanı fakîr yapar. Sonsuz se'âdete, ebedî râhatlığa sebeb olacak, birkaç senelik fakîrliğe elbette katlanılır.

SUAL:

h-Endonezya ve Malezya: Bu iki müsliman devlet hakkında bizi bilgilendirebilir misiniz ? Ehl-I sünnet üzereler mi, başındakiler diktatör mü, kalkınma hamlesine muvaffak oldular mı, batı güdümündeler mi   vs gibi. Bir de Hindistan müslimanlarının durumu günümüzde nasıldır ?

CEVAP:

Açe ahalisi ziraatle uğraşır. Biber, Hindistan cevizi ve pirinç yetiştirirlerdi. Kauçuk ağacı ile yağ hurması bahçeleri yaygındı. Müreffeh bir hayatları vardı. Açe ahalisi, inanç bakımından Peygamber efendimizin bildirdiği ve Eshab-ı kiramın naklettiği Ehl-i sünnet itikadında, amel bakımından da Şafii mezhebindeydiler. Evliyaya ve alimlere hürmetleri pek fazlaydı. 1877'den sonra Hollandalılar ve İngilizler , onları doğru yoldan ayırabilmek için yıllarca mezhepsiz ve sapık fikirlerin yayılması için gayret ettiler. Bunlara karşılık Osmanlı Padişahı İkinci Abdülhamid Han, İstanbul'dan gönderdiği sandıklar dolusu kitaplarla Endonezya'da İslamiyetin bugüne kadar doğru bir şekilde gelmesini sağladı.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgi-bin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@1003} ?

 

1837'de Babürlülerin son hükümdarı tahta çıktı. Asıl adı Ebü'l Muzaffer Siraceddin Muhammed olan İkinci Bahadır Şah, bu tarihte resmen sözde hükümdar ilan edildi. 1857'de büyük bir ayaklanmada bulunan İkinci Bahadır Şah, bu hareketi ile para kestirmeye ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. Ancak İngilizler bu duruma şiddetle tepki gösterdiler. Bir İngiliz ordusu, Delhi'yi Babürlülerin elinden aldı. İngilizler Delhi'de evleri, dükkanları basıp, malları, paraları yağma ettiler. Kadınları, çocukları dahi kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümayun Şahın türbesine sığınmış olan çok yaşlı şahı, çoluk-çocukları ile, elleri bağlı olarak, kale tarafına götürdüler. Patrik Hudson, yolda şahın üç oğlunu soydurup, don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehid etti. Kanlarından içti. Cesetlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard'a götürdü. Sonra, başları suda kaynatıp şaha ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular fakat çiğneyemediler, yutamadılar. Ne eti olduğun bilmedikleri halde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson haini,

"Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım!" dedi.

Sonra, sultanı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürüp habsettiler. Sultan 1862'de zindanda vefat etti. Delhi'de 3000 Müslümanı kurşunlayarak, 27.000 kişiyi de keserek şehid ettiler. Ancak gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslümanı öldürdüler. Tarihi sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan, kıymet biçilmeyen zinet eşyalarını gemilere doldurup, Londra'ya götürdüler. Allame (büyük alim) Fadl-ı Hak, 1861'de Andoman adasında, zindanda İngilizler tarafından şehid edildi.

İkinci Bahadır Şahın ölümü ile Babür Hanedanı Hindistan'da tarih sahnesinden çekildi. İngilizler siyasi iktidarı ele geçirip hemen her yerde yaptıkları gibi, Hindistan'ı da bir isyanlar diyarı haline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirine kışkırtarak onların birlik ve düzenine imkan vermeyip, mali kaynakları kendi ülkelerine akıttılar. Ayrıca Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirdikleri gibi ajanları vasıtasıyla "Kadıyanilik" denilen bozuk bir mezhep ortaya çıkararak Müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar (Bkz. Kadıyanilik). Bu tarihten sonra İngilizler Hindistan'a yerleşerek, Babür (Gürganiye) İmparatorluğunun tarih sahnesindeki yerini aldılar.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!DDngili!7Aler+/doc/{@10233} ?

SUAL:

 

ı-Bilindiği üzere bugün ( yıllardır) Uygur türkleri (Doğu Türkistan) akıl almaz bir zulüm altında inim inim inliyorlar. Mavizaman sitemizde Uygur türkleri ile alakalı yazılar yayınlayabilir misiniz? Bizden çok uzaktalar lâkin kalbimiz onlara çok yakın. En azından bu vesile ile onlara dua ederiz ve unutmamış oluruz, unutanlarda hatırlamış olur .

CEVAP:

Doğu Türkistan:

Doğu Türkistan, Çin Halk Cumhûriyeti hudutları içindedir. Çinliler, Sinkiang derler. Kuzeybatıda Tacikistan, Kırgızistan, Kazakistan Cumhûriyetleri, Kuzeydoğuda Moğolistan, doğuda Çin, güneyde Tibet, güneybatıda Keşmir, Afganistan'la sınırlanmıştır. Uzakdoğu ile orta ve yakındoğuyu birleştiren târihî yollar buradan geçer. Yüzölçümü 1.828.418 km2dir.

Doğu Türkistan, Çungarya, Tarım ve Çaydam olmak üzere üç büyük parçaya ayrılır. Ülke ahâlisinin % 85'i Türk'tür. Gerisinin çoğu Çinli'dir. Bir miktar Moğol, Tibetli, Rus da vardır. Buradaki Türkler Uygur Türklerindendir. Edebî dil Kaşgar şivesi olup, Yeni Uygurcadır. Türklerin hepsi Ehl-i sünnet olup, Hanefî mezhebindendir.

Başlıca şehirleri Aksu, Huten, Sayram, Turfan, Beşbalık, Hami (Koml), Kulça'dır. Bu şehirlerin hepsi de târihî Türk şehirleridir. Ruslar ve Çinliler bu Türk ülkesinin bağımsız olmasını önlemek için her türlü baskı usûlüne başvurmuşlardır. Bugün tamâmen Çin hâkimiyetindedir.

Doğu Türkistan târihte ilk Türk Devleti olarak bilinen Hun İmparatorluğundan îtibâren birçok büyük Türk Devletinin çekirdeğini teşkil eder. Göktürk Devleti, Uygur Devleti, Karahanlı Devleti bunların en meşhurlarındandır.

Siyâsî, ekonomik ve askerî yönden Asya'nın en stratejik bölgelerindendir. Asırlar boyunca hür ve bağımsız yaşamış olan Doğu Türkistan, Rus ve Çin devletlerinin târih boyunca dikkatini çekmiş, açık veya sinsi düşmanlıklarına mâruz kalmıştır. Asya ile Avrupa arasında sâhip olduğu târihî ipek yolu, yeraltı ve yerüstü zenginlikleriyle Rusya ile Çin arasında paylaşılmaz bir ülke hâline gelen Doğu Türkistan, 1760 yılında Mançur Çin İmparatorluğu tarafından işgâl ve istilâ edilmiştir. 1863 yılında bir ara yeniden hürriyetine kavuştu. 1870'e doğru Yakup Han merkezi Kaşgar olmak üzere Doğu Türkistan'ın en büyük parçasını bir devlet hâlinde topladı. Bu devletin Osmanlı Devletine bağlı olduğunu îlân ederek, Osmanlı Pâdişâhı Sultan Abdülazîz Hana bîat edip, onun adına hutbe okuttu. Bâbıâli (Osmanlı Hükümeti) bu bağlılığı kabul etti. Ülkeye askerî mütehassıslar gönderildi. Doğu Türkistan, Yakup Han idâresinde 1876 yılına kadar on üç yıl müstakil olarak yaşadı. Ancak, Asya'da güçlü bir Müslüman Türk Devletinin kurulmasından ve hele bunun Osmanlı Devletiyle alâkasından korkan Rusya ve Çin, işbirliği yaptılar. İngiltere'nin de işe karışmasıyla devlet yıkıldı. 1867 yılında Yakup Hanın zehirlenmesiyle Türk Devletinin parçalanmasından istifâde eden Mançur-Çin İmparatorluğu Doğu Türkistan'ı yeniden istilâ etti. İkinci istilâdan sonra Mançur-Çin emperyalizmi Doğu Türkistan'da tam bir baskı ve terör idâresi kurmuştur. Bu istilâdan sonra Doğu Türkistan'ı Çinlileştirme demek olan asimilasyon hareketlerine hız verilmiştir. Bu maksatla Doğu Türkistan'ın adı değiştirilip "yeni sömürge" mânâsına gelen "Sinkiang" (Şincan) adı takılmış, bunun dışında birçok şehir ve kasabanın da isimleri değiştirilip, Çince isimler verilmiştir. Çin'in başka eyâletlerinden yüzbinlerce Çinli göçmen getirtilip, Türk unsuru eritilmek istenmiştir. Türkler Çinlilerle evlenmeye zorlanmış, İslâm dîni ve Türk gelenekleri yasaklanmıştır. Câmiler ve medreseler kapatılmış veya devamlı kontrol altında tutulmuştur.

Çin zulmüne karşı 1931'de millî bir ayaklanma olmuş, 1933'te ise Doğu Türkistan ekseriyet îtibâriyle Çin esâretinden kurtulup, merkezi Kaşgar olmak üzere, müstakil Türk İslâm Devleti kurulmuştur. Fakat Çinliler Rusların askerî yardımıyla bu millî ayaklanmayı bastırıp, devleti yıkıp dağıtmıştır. 1944'te İli vilâyetinden başlayarak yine Çin mezâlimine karşı bir millî ayaklanma daha meydana gelmiştir. Kısa zamanda "Torbagatay" ve "Altay" adındaki zengin ve stratejik ehemmiyete sâhip vilâyetler kurtarılmış, merkezi İli vilâyeti olmak üzere yine müstakil Doğu Türkistan devleti kurulmuştur. Kurulan bu millî devlet, Doğu Türkistan'ı kurtarmak üzere harekete geçmiş ve her cephede Çinlileri mağlubiyete uğratmış, bundan Çinliler büyük korku ve endişeye kapılmıştır. Bunun üzerine Çinliler yine Ruslardan yardım istemişlerdir. Rusya da baskı ve tehditle Doğu Türkistan Devletini Milliyetçi Çin ile anlaşmaya mecbur etmiştir.

1949 yılında Komünist Çin kuvvetlerince işgâl edilmesinden sonra Doğu Türkistan Türk-İslâm kültüründen tamâmen koparılmış ve komünist bir ülke hâline getirilmek istenmiştir. Tam bir hâkimiyet sağlayabilmek için onun târihteki yeri ve şöhreti unutturulmak istenmiş ve dünyâ kamuoyuna Doğu Türkistan "Yasak Bölge" olarak îlân edilmiştir. Yakın bir zamana kadar hiçbir kimse Doğu Türkistan hakkında doğru bilgiyi alamamış, seyâhat etme imkânı bulamamıştır. Şu var ki Doğu Türkistan'da hürriyet mücâdelesi durmamış, hemen her sene birkaç direniş hareketi vukûbulmuştur. Bunların sonucunda bâzan kısa ömürlü müstakil cumhûriyetler îlân edilmiş, bâzan da korkunç katliamlar yapılmıştır.

Kızıl Çin'deki Türklerin millî mukâvemet hareketleriyse daha ağır şartlar altında yürütülmektedir. Ancak bu hürriyet hareketleri ve mücâdeleleri kamuoyuna kapalı tutulmakta Birleşmiş Milletlere aksettirilmemektedir.

İklim ve Fizikî Yapı

Doğu Türkistan'ın güneyinde Kûn-lûn Sıradağları batıda Bağımsız Devletler Topluluğu ile sınırı meydana getiren çeşitli dağ kütleleri, doğuda Turfan Hendeğinin Lob-nor'un alçak çöküntüleri vardır. Kuzeydoğudaki Moğolistan sınırı önemli coğrafi şekilleri olmayan bozkırlardan geçer. Tanrı Dağları Doğu Türkistan'ı net bir şekilde ikiye böler. Kuzeyde Çungarya, Altay Dağlarına yaslanan bir bozkır bölgesidir. Dağların eteğinde bol olan ırmaklar, geçitleri aşarak Rusya'daki göllere ulaşır. Bunların en önemlisi Balkaş Gölüne dökülen İli'dir.

Tanrı Dağları ve Kûn-lûn arasındaki bölge Çin topraklarının en çölsü bölgesidir (Taklamakan Çölü). Dağlardan birçok akarsu iner: Kaşgar Derya, Yarkent Derya, Huten Derya. Bu nehirler birbirine yaklaşarak çöküntünün ortasındaTarım'ı meydana getirirler. Tarım havzasının kuzeyinde çölsü Turtan çöküntüsü daha da alçaktır (Deniz seviyesinden 277 m aşağıda). İklim burada çok serttir. Ocak ortalaması -10°C, Temmuz ortalaması 32,5°C'dir

Tabiî kaynaklar: Doğu Türkistan tabiî kaynaklar bakımından çok zengin bir ülkedir. Petrol ve benzeri zenginliklerin yanında demir, uranyum ve çeşitli mâden yatakları bulunmaktadır. Doğu Türkistan'ın kömür alanları jeologlara göre dünyânın kömür ihtiyacını altmış yıl karşılayabilecek zenginliktedir. Çungarya'da petrol, demir ve mâden kömürü yatakları, Tien-şan kenarında kükürt, tuz, petrol ve mâden kömürü yatakları vardır. Ulaşım güçlüğü ülkenin kalkınmasına başlıca mânidir. Yeni demiryolları yapımına hız verilmektedir.

Ekonomi: Çinli nüfûsun âniden artması Doğu Türkistan'a açlık ve felâket getirmiştir. İşsizlik çoğalmıştır. Yeni Çinli liderler halkın hayat standardını düzeltmek için kendi işlerini yürütmelerine izin vermiştir. Fakat yatırım için sermâyenin zor sağlanmasından dolayı çok az kimse bu imkândan faydalanabilmektedir. Çiftçilere her âilenin nüfûsuna göre toprak verilmiştir. Bu toprak kişi başına 990 m2dir. Ekilecek mahsûl hükümet tarafından tâyin edilmektedir. Her çiftçiden "yer parası" ve "su parası" adı altında çeşitli vergiler alınmaktadır. Bunun dışında çiftçiler elde ettikleri mahsulün % 20'sini devlete teslim etmek mecburiyetindedir. Ev yapmak için her çiftçi âilesine küçük arsalar verilmiştir. Evlerin inşâsı çiftçilerin kendi imkânlarına terk edilmiştir. Bu şartlar altında ev yapmak mümkün olmamakta ve çiftçi halk kerpiç harâbelerde yaşamaya devam etmektedir.

El işleriyle uğraşan sanatkârlara ve küçük esnafa devlet iş vermekten âciz olduğu için bunların sanatlarını icrâ etmekte serbest bırakmış, ancak halkın yoksul olması sebebiyle esnaf iş yapamamaktadır.

Kızıl Çin'in yıllık millî gelirinin % 40'ını Doğu Türkistan temin etmekte olduğu halde, Müslüman Doğu Türkistan halkı sefâlete terk edilmiştir. Bütün yeraltı ve yerüstü zenginlikleri Çin'e akıtılmakta, Doğu Türkistan dünyâda emsâli görülmemiş şekilde sömürülmektedir. Doğu Türkistanlı Müslümanlar zarûrî ihtiyaçlarını karneyle temin etmektedirler.

Nüfus ve Sosyal Hayat

Resmî istatistiklere göre bugün Doğu Türkistan'da yaşayanların sayısı yaklaşık on iki milyondur. Nüfûsun etnik ana bölümleri şöyledir:

Uygurlar: 5.800.000

Kazaklar: 870.000

Diğer Türk kaynaklı gruplar: 90.000

Moğollar: 100.000

Mançular: 70.000

Çinliler: 5.000.000

Bununla birlikte eyâlette yerleşmiş Çinli sayısı resmî kayıtlarda belirtilenin çok üstünde tahmin edilmektedir. 1949 yılından önce Doğu Türkistan'daki Çinli nüfûsun 200.000 kişi olduğu tahmin edilmekteydi. Urumçi'nin nüfûsu o günden buyana 80.000 kişiden 800.000 kişiye çıkarak on katına ulaşmıştır. Şehirlerde oturanların yaklaşık % 80'i Çinli'dir. Doğu Türkistan'daki Çinli nüfûsun çoğalması Çinlilerle yerli halk arasında gerilimin artmasına yol açmıştır. Aksu, Kaşgar, İli ve Kargalık'ı da içine alan bir kısım şehirlerde geçmişte kargaşalıklar çıkmıştır.

Eğitim imkânları mahdut olan Doğu Türkistan'da yalnızca bir üniversite, 12 yüksek okul, 800 lise, 1400 orta ve ilkokul bulunmaktadır. Urumçi Üniversitesinin on fakültesinde 1727'si Doğu Türkistanlı olmak üzere, 3154 öğrenci vardır. Yabancı dil olarak Türkçe, İngilizce ve Rusça okutulmaktadır. Ayrıca eğitimin yalnızca Çince yapıldığı Çin okulları da vardır. Çin eğitim teşekküllerinde Uygurca mecburî dil olmadığı halde, Uygur okullarında Çince mecburîdir.

Doğu Türkistan'da toplam 24.000.000 km'yi bulan yol şebekesinin 5.200 km'si asfaltlanmıştır. Çin'den gelip, Urumçi üzerinden Korla'ya giden bir de demiryolu vardır. Bu demiryolunun toplam uzunluğu 2.350 km'dir. Urumçi'den Korla, Kuçar, Hoten gibi şehirlere düzenli uçak seferleri de yapılmaktadır.

Mao (1949-1976) devrinde dînî, kültürel ve siyâsî bakımdan baskı yapılan Doğu Türkistan halkına onun ölümünden sonraki Çinli liderler daha pragmatik davranmışlar, özellikle Afganistan'ın Sovyetlerce işgâli Çinlilerin davranışlarını değiştirmelerini gerektirmiştir. Hükümetin baskı siyâsetinde bir gevşeme olmuş ve Doğu Türkistanlılara dînî ve kültürel alanlarda belli bir derecede hürriyet verilmiş, önceleri zorla kabul ettirilmiş olan yabancı Lâtin alfabesi fesh edilmiştir. Yerli halk Çincenin fonetiğine dayanılarak hazırlanmış Lâtin alfabesinin uygulanmasını, kimliklerinin yok edilmesi Arap ve Müslüman dünyâsıyla olan kardeşlik ve kültürel bağların çözülmesi için eğitimde yapılan devrimleri Çin komplosu saydığından, tedirgin edici faktörlerden biri böylece ortadan kalkmıştır. Lâtin alfabesinin feshini Doğu Türkistanlıların yaklaşık bin yıldır kullanmakta olduğu Kur'ân harflerinin yeniden kabul edilmesi tâkip etmiştir.

Doğu Türkistan târihinde ilk defâ Çinliler halkın Türk asıllı olduğu gerçeğini kabul etmiştir. Uygur halkına kendi târihlerini yazma izni verilmiştir. Uygurlar, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Tatarlar ve Taciklerden meydana gelen Doğu Türkistanlı halk Müslümandır. İslâmiyeti 934 yılında başşehri Kaşgar olan Karahanlı Devletinin hükümdarı Abdülkerim Satuk Buğra Hanın idâresinde kabul etmişlerdir.

Mao idâresi esnâsında Doğu Türkistanlı Müslümanlara, Kur'ân-ı kerîm okumak, İslâm ahkâmını yerine getirmek, câmiye gitmek ve İslâmî konularda vâz vermek yasaklanmıştı. Câmiler kapatılmış, birçoğu da değiştirilerek baraka, komünist parti merkezleri, büroları, hattâ mezbahalar hâline getirilmiştir.

Son yıllarda bu hassas konularda hükümet politikasında biraz gevşeme olmuş, câmiler açılmış, bir kısmı da yenilenmiştir. Doğu Türkistan'ın birkaç şehrinde medreselerin yeniden açılması için hükümetle mutabakata varılmıştır. Bu ümit verici gelişmelere rağmen ülkenin tamâmında dînî eğitim yasağı yine de devam etmektedir.

Doğu Türkistanlı halkın siyâsî hürriyeti ve hükümet reisinin gerçek yetkisi yoktur. Bütün güç Doğu Türkistan Komünist Parti Sekreterinin elindedir. Bütün önemli mevkileri Çinliler tutmaktadır. "Gerekirse mevki verin, fakat yetkiyi teslim etmeyin" formülü hâlâ geçerlidir. Akrabalarını görmek, vatanı ziyâret etmek maksadıyla Doğu Türkistan'a giden Türklere kara yolculuğu yapma izni verilmemektedir. Hattâ turistik geziler için Doğu Türkistan'a giden yabancılara da kara yolculuğu yaptırılmamaktadır. Siyâsî gözlemcilere göre bunun sebebi Doğu Türkistan'a geniş ölçüde Çinli göçmen yerleştirilmesini gözden uzak tutmaktır. Doğu Türkistan'ın pekçok bölgesine Çinlilerden başkasının girmesi yasaktır.

Çin'de son yıllarda tatbik edilen birden fazla çocuk yapmama kânunu Doğu Türkistanlı Türklere de uygulanmaya başlanmıştır. Fabrikada çalışan Türk asıllı işçiler Çinlilerin onda birine bile ulaşamamakta ve Çinlilere sağlanan lojman ve sıhhî tesisler, Türklere sağlanmamakta, sefâlete itilmektedirler.

1949 yılında Kızıl Çin tarafından işgâl edildikten sonra Doğu Türkistan'da tam bir şiddet ve baskı rejimi uygulamıştır. 1954'ten 1955'e kadar yürütülen "reform hareketi" sırasında Doğu Türkleri feodal, karşı devrimci gibi ithamlar adı altında müthiş bir işkence ve baskıya mâruz bırakılmış, bütün maddî varlıkları komünistler tarafından gaspedilmiştir. Böylece Doğu Türkistan Müslümanları bitmeyen yoksulluklara itilmiştir. Münevver Müslümanlar işkencelerle yok edilmiştir.

Çin'in hâkimiyetinde yaşayan milletlerin kültürleri, millî sanat, örf ve âdetleri, dînî inançları ibâdetleri ortadan kaldırılmıştır. On yıl devam eden bu devrim sırasında, Türklerin mânevî değerleri yok edilmek istenmiş, İslâmiyete saldırılmış, Çinlilere benzemeye zorlanmışlardır.

http://kitap.hakikatkitabevi.com/cgibin/cgi.exe/rehber/query=!28d!FCrkler+!7C+t!FCrkler!29+/doc/{@89194}?

 

SUAL:

İ -Bugün başımıza gelen tüm felaketler aslında Devlet-i ali Osmani'ye (II.Abdülhamid Han hazretlerine)yapılan ihanetlerin cezası mıdır ? İlâhî adâletin tecellisi midir ?

 

CEVAP:

14.Hicrî asrın müceddidi, haikikî İslâm âlimi, büyük velî ve mürşid-i kâmil Seyyid Abdülhakîm-i Arvâsî "kaddesallahü sirrehül azîz" hazretleri, (1940'larda) buyurdular ki, "Biz Sultan Abdülaziz Han'ın âhını çekiyoruz. Sultan İkinci Abdülhamid Hanı'ın ahına daha sıra gelmedi. Biz bu hanedana yapılan zulme kaytsızlığımızın cezâsını çekiyoruz. Hanedan bedduası müthişdir. Bizim ecdâdımız, hanedan bedduasından korkardı. Çünkü onların liderlikleri Allahü teâlânın tensibi, takdiri ve kendi bileklerinin hakkıydı. Birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi, kimse onları Türk milletinin başına memur olarak koymamıştır."

 

Uyan Sultan Azîz Uyan,
Şimdi kan ağlıyor cihân.

 

SUAL:

k-Orta Doğu kelimesi; bu kelime İngilizlerin kendi menfaatlerine göre bulduğu ve kullandığı bir kelime. Ortadoğu diye kastedilen ülkeler Avrupaya göre Orta Doğu.Yani kendi merkezi konumlarına göre. Halbuki bize göre düşünürsek biz dünyanın merkezindeyiz. Bu göre,''ortadoğu ''kelimesi yerine neyi kullanalım. Osmanlılar bu bölgeleri nasıl adlandırmışlardı. Böyle düşünmemiz doğru mudur; yoksa artık bu kelime kalıplaşmış, dönüşü olmaz mı dersiniz ?

 

CEVAP:

Ortadoğu Diye Bir Yer Var mı?

>Sedat Laçiner 

Coğrafi ya da siyasi anlamda bölgeler ortak ve yakın özelliklerine göre sınıflandırılırlar. Örneğin kıtalar, denizlerle çevrili geniş toprak parçalarıdır. Yarımadalar, dağlar, nehirler vs. bölgelerin sınırlarını belirler. Dinler, mezhepler veya konuşulan dil ve lehçeler vs. de bölgelerin tanımlanmasında kullanılabilir (İslam Dünyası, Latin Amerika örneklerinde olduğu gibi). Gelir düzeyi de bölgelendirmede yararlı olabilir (Kuzey-Güney gibi). Kısacası bir toprak parçasının diğerlerinden ayrılabilmesi için anlamlı özelliklerinin olması ve en azından bir yönden ortak özelliklere sahip olması gerekir.

 

Bu kriterler çerçevesinde ele alındığında Ortadoğu diye bir bölge yoktur. 20. yüzyıla kadar da böyle bir isim dahi mevcut olmamıştır. Dikkatli inceleyecek olur isek, özellikle son yıllarda 'Genişletilmiş Ortadoğu' olarak sunulan bölge birbirinden oldukça farklı bölgelerden oluşmaktadır ve bölge ülkeleri ve halkları arasındaki ortak yönler sanılanın aksine oldukça azdır:

 

Bu sözde bölge iki ayrı Okyanus (Hint ve Atlas Okyanusu), altı ayrı deniz (Akdeniz, Kızıldeniz, Basra Körfezi, Karadeniz, Ege Denizi, Hazar Denizi) kıyılarında bulunmaktadır. Üç ayrı kıtaya (Afrika, Asya ve Avrupa) yayılmıştır. 10 ayrı alt bölgeden (Güney ve Kuzey Kafkasya, Kuzey Afrika, Arabistan, Büyük Filistin ve Suriye, Mezopotamya, Hazar Havzası, Orta Asya (Türkistan), Hint Yarımadası) oluşmaktadır. Üç tek tanrılı din (Müslümanlık, Hristiyanlık ve Yahudilik) ve neredeyse sayısız mezhebi ve yorumuyla bu bölgede yaşamaktadır. Dinsizlik ve pagan dini yorumlar da dahil olmak üzere binlerce dini ve ahlaki inanış adı geçen geniş coğrafyada halen yaşanmaktadır ve bu anlamda dünyanın en büyük laboratuarlarından biridir. Batı'da hepsi Arap sansa da bölge başta Türkler, Araplar ve Farsiler olmak üzere onlarca farklı etnik-dilsel gruptan oluşmaktadır.

 

Diğer bir deyişle 'Genişletilmiş Ortadoğu' diye adlandırılan 'bölge', yeryüzünde homojenlik açısından bölge olabilecek belki de en son coğrafyadır. Nitekim Sudan'ın Afrika-Arap kültürü ile Tunus'un Fransız-Afrika-Arap kültürü karşılaştırıldığında ne kadar farklı ülkelerden bahsettiğimiz kendiliğinden anlaşılacaktır. Veya Türkiye ile Afganistan karşılaştırıldığında, iki ülkenin ne kadar farklı olduğu kolayca görülecektir. Aynı şekilde Azerbaycan ile Mısır'ı karşılaştırmak, aynı bölge içinde zikretmek de tuhaftır. Bir Suudi Arabistan ile Kırgızistan, bir Kıbrıs ile Katar da aynı bölge içinde olamayacak kadar farklıdırlar.

 

Peki nedir bu ısrar? Neden herkes bir Ortadoğu'dur tutturmaktadır? Nereden çıktı bu, bölge olamayan bölge. Ortadoğu bölge olamazken, 'Genişletilmiş Ortadoğu' da nereden çıktı peki?

 

Ortadoğu: Bir İngiliz-Amerikan Yakıştırması

 

Daha önce de belirttiğimiz üzere 'Ortadoğu' kavramı tarih boyunca 20. yüzyıla kadar kullanılmamış bir kavramdır. Anadolu, Mezopotamya veya Kafkasya isimleri ile kıyaslandığında 'Ortadoğu'nun yapay, üretilmiş, hatta icat edilmiş bir kavram olduğu söylenebilir. Her icat gibi, bu icattan beklentiler vardır. Onun da bir işlevi vardır ve bu açıdan bakıldığında 'Ortadoğu' denen bölge aslında önce İngiliz, ardından da Amerikan Çıkar Bölgesi anlamına gelir.

 

20. yüzyılın başlarına kadar Fransızlar Osmanlı toprakları için 'Yakın Doğu' kavramını ortaya atmışlardır. Bu kavram Osmanlı'nın başladığı yerde başlar, fakat nerede bittiği tam olarak belirlenmemiştir. Çin, Japonya gibi bölgelerin Uzak Doğu olduğu konusunda ise mutabakat vardır. Özellikle 19. yüzyılda Britanya İmparatorluğu'nun Çin ve çevresindeki ekonomik ve askeri yayılması Yakın Doğu (Near East) ve Uzak Doğu (Far East) ayırımının daha sık kullanılmasına yol açtı.

 

'Ortadoğu' (Middle East) kelimesi ise ilk olarak Eylül 1902'de Londra'da yayınlanmakta olan National Review'da görülmüştür. Kelimenin 'kâşifi' Amerikalı bir deniz subayı ve öğretim üyesi olan Alfred Thayer Mahan'dır (1840-1914). Mahan dünyaya hakim olacak gücün, denizlere hakim olan güç olduğu kuramının sahibidir. Özellikle Britanya (İngiliz) İmparatorluğu'nun deniz gücü üzerine uzman olan Mahan sıradan bir akademisyen değildir. Üç günlük 1894 Londra ziyareti esnasında tüm İngiltere onu ilgiyle karşılamış, başbakan ve muhalefet lideri de dahil olmak üzere en önemli isimlerle tanışmış ve önemli konuları tartışmıştır. Cambridge ve Oxford üniversiteleri de kendisine fahri doktora vermiştir. Yine Londra'nın seçkinci klübü Ordu ve Donanma Klübü'ne de üye olmuştur. The Times gazetesi Mahan'ı, Kopernik ile karşılaştıracak kadar ileri gitmiştir.

 

Mahan'ın National Review'daki makalesinin adı 'Pers-Basra Körfezi ve Uluslar arası İlişkiler'dir (The Persian Gulf and International Relations). Mahan'a göre Hindistan ve Uzak Doğu'nun güvenliğini temin etmesi gereken Britanya'nın bu bölgelere giden yolu da güvenli tutması gerekir. Bu da Basra Körfezi'nin güvenli olmasından geçer. Özellikle Rusya'nın trans-Sibirya hattı ve Orta Asya'daki ilerlemeleri, Rusları Hindistan'a ve Pasifik'e tehlikeli bir şekilde çok yaklaştırmıştır. Bu ortamda Basra Körfezi, Süveyş Kanal'ından sonra Hindistan'a geçişte en önemli 'atlama taşı'dır. Britanya, Rusya'yı engellemek için gerekirse Almanlarla da işbirliği yapmalı ve Rusları gözaltında tutmalıdır. İşte Mahan'a göre 'Ortadoğu' bu bölgedir, yani Basra Körfezi ve çevresi. Bu bakış açısına göre 'Ortadoğu' en çok Rusları Hindistan ve Pasifik'ten uzak tutmada işe yarayacaktır. Ayrıca denizlerdeki üstünlüğün korunmasında stratejik bir konuma sahiptir.

 

Mahan'ın 'Ortadoğu' kavramı yoğun bir ilgi görmüş, önce The Times makaleyi yeniden basmış, ardından da Vanatine Iganitius Chirol'un (1852-1929) 'Ortadoğu Sorunu' (The Middle Eastern Question) adlı makalelerini basmıştır. Daha sonra bu seri yazılar 1903'te 'Ortadoğu Sorunu veya Hindistan'ın Savunması Sorunları' (The Middle East Question or Some Problems of Indian Defence) adı altında kitaplaştı. Chirol'un 'Ortadoğu' terimi, Mahan'ın terimine göre daha genişletilmiştir: Chirol, 'Ortadoğu' dediği zaman sadece Basra Körfezi'ni değil, Hindistan'a giden yoldaki tüm toprakları, Irak, Doğu Arabistan, Afganistan, Tibet ve Asya'nın diğer bölgelerini de kapsıyordu. Yani, hem 'daha genişletilmiş bir Ortadoğu kavramı' vardı, hem de Chirol'un 'Ortadoğu'su yeni genişletmelere de müsaitti. Chirol'a göre Anadolu ve Balkanlar ise 'Yakın Doğu' (Near East) idi.

 

Chirol için Ortadoğu'nun en önemli işlevi Hindistan'ın korunması olacaktı. Fakat Rusların Kafkaslar'da, Bakü'de işlettikleri petrol de önemli bir faktördü. Rusları petrol zenginliği önemli bir üstünlüktü ve Britanya kısa sürede Kafkaslar ile 'ilgilenmek' zorundaydı. Yine Almanlar Yakın Doğu'da, yani Anadolu ve Balkanlar'da güçleniyordu ve Ortadoğu bu 'saldırı' için de önemli bir kazanım olurdu. Son olarak Chirol, Japonların Uzak Doğu'da yükselişi açısından da Ortadoğu'nun önemine değiniyordu.

 

Büyük Ortadoğu Çıkar Bölgesi

 

 

Kısacası, Ortadoğu 'İngiliz Çıkar Bölgesi' idi. Bunun dışında coğrafi veya siyasi kendisinden kaynaklanan ayırıcı bir özelliği yoktu. 'Bölge' dışı bir güç, kendi çıkarları için önemsediği bir toprak parçasına ad ve misyon veriyordu.

 

İngiltere'nin Ortadoğu kavramı bilindiği üzere Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Mısır'a kadar genişledi. Petrolün önemindeki artış ve dünya savaşı bölgenin genişlemesinde önemli bir rol oynadı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra ABD 'Yakın Doğu' ve 'Ortadoğu' kavramlarını bir arada kullandı. Fakat temelde İngiltere'nin 'çıkar bölgesi' bunda sonra ABD'ye geçiyordu. Artık Ortadoğu'nun ne olduğunu tanımlayacak olan ve kavramı genişletecek olan ABD'ydi.

 

Özetleyecek olur isek, gerçekte Ortadoğu diye bir bölge yoktur. Ortadoğu ne 'Doğu'nun ortasıdır, ne de homojen özellikleri olan bir bölgenin adı. Ortadoğu bir 'çıkar bölgesi'ne verilen bir addır ve doymak bilmeyen bir iştahı anlatmaktadır. İştahlar arttıkça bölge de genişletilmektedir.

 

Not: Ortadoğu kavramının doğuşu konusunda daha geniş bilgi isteyenler ayrıca şu kaynağa da bakabilirler: Roger Adelson, 'London and the Invention of the Middle East; Money, Power, And War, 1902-1922', (Londra ve Ortadoğu'nun İcadı; Para, Güç ve Savaş, 1902-1922), (New Haven ve Londra: Yale University Pres, 1995).

 

 http://www.usakgundem.com/yazarlar.php?id=1&type=3

 

 Selamlar.

Sefa Koyuncu

27.03.2007

 



--
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages