Allahü teâlâ hazretleri, sizleri hayırlı işlerinizde muvaffak
kılsın.
Malumunuz geçen günlerde papa ülkemize geldi. Kazasız -belasızda
gitti. Lakin boşa gelmedi. İnce hesaplar ile geldi. İki papaz 1000
yıllık husumetlerine rağmen el ele tutuşarak tek millet
olduklarını tekrar ispat ettiler. Bu tehlikelere istinaden
aşağıdaki hristiyanlığa yönelik sualleri bilgilerinize sunarım.
E. Ömer İhsanoğlu
Sual1-Bugün (sözde) Hıristiyanlıkta mezhepler var. Katolik,
ortodoks, protestan,evangelist gibi. Sualim şudur örneğin katolik
ile protestan arasındaki temel farklar nedir? Hangi noktalarda
birbirinden ayrılırlar. Protestanın diğerlerinden farkı nedir ?
Evangelizm bildiğim kadarı ile en tehlikeli olanları. Bunların
temel öğretileri nedir ? (g.bush un evangelist olduğunu biliyorum.
Ben evangelizmi yahudi hayranı hristiyan veya yahudi olmadığınndan
muzdarip olan hristiyan diye biliyorum). Bir de yehova şahidleri var
lakin onlar hakkında çok bilgim yok. Bunlardan başka presbiteryen,
metodist, kalvenist gibi mevhumlar da galiba hristiyani tarikatlar. Bu
hususlarda bizleri aydınlatabilir misiniz ?(Ağabey. düşmanı
tanımadan şerrinden kurtulamayız değil mi?)
CEVAP 1:
HIRİSTİYANLIK;
Alm. Christentum (n), Fr. Christianisme (m), İng. Christianity. Îsâ
aleyhisselâma gönderilen hak din Îsevîliğin bozulmuş hâline
verilen ad. Aslı bozulmuş semâvî dinlerdendir. Semâvî din,
değeri üstün ve yüce olan, ilâhî bir kaynağa dayanan ve tek
Allah'a inanmayı kabul eden "hak din" demektir. Hıristiyanlığın
aslı, ilâhî vahye dayanır. Bizzat Allahü teâlâ tarafından
hazret-i Îsâ'ya gönderilmiştir.
Hıristiyan sözü, Yunancadaki Khristianos kökünden gelir. Îsâ
aleyhisselâmın adı "Khristos" olarak da geçtiği için, hazret-i
Îsâ'ya (Khristos'a) bağlanan, onun yolundan gidenler mânâsında
"Khristianos" veya "Khristiyan" kelimeleri kullanılmıştır.
Günümüzde ise Hıristiyan sözü yaygın olarak kullanılmaktadır.
Hıristiyan kelimesi M.S. birinci yüzyıl ortalarına doğru Yunanca
konuşan topluluklar aracılığıyla yayılmış ve bir dînî terim
olarak ortaya çıkmıştır.
Hazret-i Îsâ otuz yaşında iken, Benî isrâil'e peygamber olarak
gönderildi. Bozulan Yahûdîliğin hükümlerini neshedip
yürürlükten kaldırdı. Kendisine İncîl kitabı verildi.
İncîl'de, Allahü teâlânın birliği, Îsâ aleyhisselâmın
Allah'ın kulu ve peygamberi olduğu ve bundan sonra âhir zamanda
Ahmed (diğer adı Muhammed) isminde bir peygamber geleceği
yazılıydı.
Başlangıç ve yayılışı: Îsâ aleyhisselâm Kudüs şehri
yakınlarında bulunan Nasırâ kasabasında yerleşmişti. Peygamber
olarak görevlendirilince, önce bu şehir halkına dîni tebliğ
etmeye başladı. Bu şehirden dolayı hazret-i Îsâ'nın dînine
"Nasrânîlik" veya "Nasrâniyyet" adı verildi. Bugün
Hıristiyanlık denilmektedir. Îsevîlik, Îsâ aleyhisselâmın
dîninin bozulmamış şekline denir. Mûsâ aleyhisselâmın
gösterdiği doğru yoldan ayrılan Yahûdîler, bundan sonra çok
sıkıntı çektiler. Zulüm ve işkence gördüler. Çeşitli
devletlerin esâreti altında yaşadılar. Kendilerini bu esâretten ve
zulümlerden kurtaracak bir peygamber bekliyorlardı. Kendilerine yeni
bir peygamber olarak gönderilen hazret-i Îsâ'yı beğenmediler.
Çünkü bekledikleri kurtarıcının çok şiddetli, sert, kavgacı,
tuttuğunu koparan, Yahûdîleri diğer milletlerin esâretinden
kurtaracak bir şahsiyet olmasını umuyorlardı. Hazret-i Îsâ'yı
çok yumuşak bulup inanmadılar. Kendisine çok az kimse inandı. Bu
dîni, kendisinden sonra insanlara öğretmek ve yaymak için eshâbı
arasından on iki havârî (yardımcı) seçti. (Bkz. Havârîler)
Kurtarıcı olarak dünyâya gelen Îsâ aleyhisselâm, dünyâda sulh
ve selâmet hisleri yerleştirmeye, insanları birbirleriyle
barıştırmaya çalıştı. Yahûdîlere dalâlette, sapık yolda
olduklarını, yaptıkları ibâdetin doğru olmadığını,
ahlâklarının bozulduğunu, doğru yolun kendisinin gösterdiği yol
olduğunu bildirmeye çalıştı. Hazret-i Îsâ'ya inanmayan
Yahûdîler, onu Romalılara şikâyet ettiler. O devirde Romalılar
kendilerinden olmayan suçluları çarmıha gererek öldürüp
cezâlandırıyorlardı. Kudüs'teki Romalıların Yahûdî asıllı
vâlisi Pilatus, hazret-i Îsâ'nın yakanalıp çarmıha gerilmesini
emretti. Havârîlerden biri olan Yehûda (Judas), onu az bir para,
menfaat karşılığı Romalılara ihbâr etti. Askerlerle berâber
yerini göstermeye gidince, Allahü teâlâ Yehûda'yı hazret-i
Îsâ'nın şekline çevirdi. Askerler aradıkları hazret-i Îsâ'nın
bu olduğunu sanarak, Yehûda'yı çarmıha gerdiler. O anda Allahü
teâlâ hazret-i Îsâ'yı göğe çıkardı. Böyle olduğunu
Kur'ân-ı kerîm meâlen şöyle bildirmektedir:
Bu (onları lânetlememiz), bir de, inkârlarından, Meryem'e büyük
iftirâda bulunmalarından, Allah'ın resûlü Meryem oğlu Îsâ'yı
"öldürdük" demelerinden ötürüdür. Yoksa onu öldürmediler ve
haça germediler. Fakat onlara öyle göründü (onlardan biri Îsâ
aleyhisselâm şeklinde kendilerine gösterildi ve bu adam
öldürüldü). Bu husustaki bilgileri, ancak zannetmekten ibârettir.
Onu asmadılar, onu öldürmediler. Bilakis, Allah onu kendi katına
yükseltti. Allah her şeye kâdirdir, hakîmdir. (Nisâ sûresi:
156-157)
Hazret-i Îsâ göğe çıkarıldıktan 40 sene sonra Romalılar,
Kudüs'e hücum ettiler. Yahûdîlerin kimini öldürdüler, kimini
esir aldılar. Kudüs'ü yağma ettiler, yakıp yıktılar. Tevrât
nüshalarını ve başka din kitaplarının hepsini yaktılar. Kudüs
şehri çöl hâline geldi. Yahûdîler bundan sonra derlenip
toparlanamadılar. Bir hükûmet kuramadılar. Dağıldıkları
yerlerde hor, hakir, aşağılanarak yaşadılar. Hazret-i Îsâ'ya
inanan 12 havârîden birisi olan Yehûda mürted olunca yerine
Matthias'ı havârî seçtiler ve etrâfa dağılıp Îsevîlik dînini
yaymaya başladılar. Bunlardan Barnabas, havârîlerin en
eskilerindendir. Kıbrıslıdır. Anadolu'yu ve Yunanistan'ı
dolaşmıştır. 63 senesinde Kıbrıs'ta şehid edildi (Bkz.
Barnabas). Îsevîlik yayılmaya başlayınca, Yahûdîler ile
putperest Yunanlılar ve Romalılar onun karşısına çıktılar.
Hazret-i Îsâ'nın dînine inananlar tutulup öldürüldü. Arenalarda
vahşî hayvanlara yedirildi. Fakat hak olan bu din kendini tanıtmakta
ve sevdirmekte gecikmedi. Îsevîler dinlerini gizli gizli sürdürmeye
başladılar, gizli yerlerde kurdukları mâbetlerde ibâdet ettiler.
Îsevîliğin bozulması: Hazret-i Îsâ'nın hak olan dîni, az zaman
sonra Yahûdîler tarafından sinsice değiştirildi. Bolüs (Pavlos)
adındaki bir Yahûdî; Îsâ'ya inandığını söyleyerek ve
Îsevîliği yaymaya çalışıyor görünerek, asıl İncîl'i yok
etti. Dört kişi ortaya çıkıp on iki havârîden işittiklerini
yazdılar. Böylece İncîl adında dört kitap meydana geldi ise de
Bolüs'ün yalanları, bunlara da karıştı.
Bir Yahûdî olan Bolüs, Yunan felsefesi ile meşgûl oluyordu.
Havârîlerden Barnabas ile senelerce arkadaşlık yaptı.
Yıkıcılık taşıyan bozuk fikirlerini ona aşılamak istedi,
muvaffak olamayınca, açıkça düşmanlık yapmaya başladı. Îsâ
aleyhisselâma îmân etmeyen Bolüs, Îsevî (yâni hakîkî
Hıristiyan) görünüp kendisini din âlimi tanıtarak; "Îsâ,
Allah'ın oğludur." dedi. Daha başka şeyler de uydurup, söyledi.
Şarabın ve domuzun helâl olduğunu bildirdi. "Allah'ın zâtı
birdir, sıfatları üç türlüdür." dedi. Bu sıfatlara "Uknûm"
adı verildi. Bolüs'ün sapık fikirleri, Yunan filozofu Eflâtun'un
felsefesine dayanıyordu. Münâfık olan Bolüs'ün "Îsâ'nın haça
gerilmesi, hikmet ve kurtuluştur." diyerek ortaya attığı mânâsız
bir iddiâ; bugünkü Hıristiyanlığın esas felsefesini ve bu dinde
insanlara verilen yeri tâyin etti.
Barnabas (Barnabe) adındaki havârî, hazret-i Îsâ'dan
işittiklerini ve gördüklerini doğru olarak yazdı ise de, bu
Barnabas İncîli de yok edildi. Günümüze kadar ancak bir nüshası
gelmiştir (Bkz. Barnabas). Uydurma İncîller zamanla çoğalarak, her
yerde başka bir İncîl okunur oldu. Büyük Konstantin putperestken
mîlâdın 313. senesinde Hıristiyanlığı kabul etmiş, İstanbul
şehrini büyütüp îmâr etmiş ve Konstantiniyye ismini vermişti.
Konstantin 325 senesinde bir konsil toplayarak mevcud İncilleri dörde
indirtmişti. Ayrıca Noel gecesinin yılbaşı olmasını da kabul
etmiş, böylece yeni bir Hıristiyanlık dîni kurulmuştu. Îsâ
aleyhisselâmın bildirdiği İncîl'de ve Barnabas'ın yazdığı
İncîl'de Allah'ın bir olduğu bildirilmişti. Fakat bu İncîl elde
bulunmadığı için, filozof diyerek kıymet verdikleri Eflâtun'un
ortaya attığı teslis (üçlü tanrı) fikri ilk yazılan dört bozuk
İncîl'de yer almıştı. Aryûs ismindeki bir papaz bunun yanlış
olduğunu, Allah'ın bir olup, Îsâ aleyhisselâmın O'nun oğlu
değil, kulu olduğunu söyledi ise de, bunu dinlemediler. Hattâ
afaroz ettiler. Aryûs, Mısır'a kaçtı ve orada tevhîdi (tek Allah
inancını) neşretti ise de öldürüldü.
Konstantin'den sonra gelen krallar, Aryûs'un mezhebi ile, yeni
Hıristiyanlık arasında şaşkına döndüler. İstanbul'da ikinci
ve sonra üçüncü, daha sonra, İzmir ile Aydın arasında bulunan
Efes (Ephesus)de dördüncü, Kadıköy'de beşinci ve İstanbul'da
altıncı meclisler kurulup,yeni yeni İncîller meydana çıktı.
Böylece, Hıristiyanlık ismiyle, akıl ve hakîkat dışında, bir
din meydana geldi. Bu sebeplerden Avrupa'da Hıristiyanlığa karşı,
yerinde olarak yapılmış olan hücumlar, hâlâ devâm etmektedir.
Bu dînin kitabı olan İncîl, önce İbrânice neşredildi. Sonra
Lâtince ve Yunancaya çevrildi. İbrânice nüshası, Yunancaya
çevrilirken birçok yanlışlıklar yapılmış, çeşitli putlara
tapan Yunanlıların, Tek Allah inancına ısınamayışından ve
İncîl'i de, Eflâtun'un felsefesine uydrumak isteyişlerinden dolayı
"üçlü tanrı" fikri meydana çıkmıştır. Eflâtun felsefesine
göre birçok puta tapmak, her tanrı için ayrı bir put yapmak doğru
değildir. İlâhlar hakîkatte üçtür: 1) Bunlardan en büyüğü,
görünmez yaratıcı ilâh (Ekkinom), 2) Görünen veya hissedilen ve
birincisinin vezîri, yardımcısı olan logos (mantık), 3) Görünen
ve bilinen kâinât (tabiât)tır. İşte Yunanlılar ve Romalılar da,
Hıristiyanlığı buna benzetmek istemişlerdir. Hazret-i Îsâ; "Ben
ancak sizin gibi bir insanım." dediği hâlde, onu "Allah'ın oğlu"
olarak kabul etmişler, buna bir de "Rûhulkudüs" ekleyerek
"Baba-Oğul-Kutsal Ruh" adı altında üçlü tanrı manzumesi meydana
getirmişlerdir.
Halbuki, İbrânice İncîl'de "Baba" kelimesi cenâb-ı Hakk'ın
büyük kudret sâhibi olduğunu, hazret-i Îsâ hakkında kullanılan
"oğul" kelimesi ise, Allahü teâlânın vücutça oğlu değil,
sevgili kulu olduğu anlamına geliyordu. "Rûhulkudüs" ise, cenâb-ı
Hakk'ın hazret-i Îsâ'ya verdiği peygamberlik kudretiydi. Kur'ân-ı
kerîm'de bu husus meâlen şöyle açıklanmaktadır: "Îmân edenlere
misâl olanlardan biri de, İmrân kızı Meryem, nâmusunu muhâfaza
etti. Ona (yarattığımız) ruhtan üfledik. Rabbinin sözlerini ve
kitaplarını tasdik etmiştir." (Tahrim sûresi: 12)
Hıristiyanların, bu mantığa uymayan üçlü tanrı inancını
ortaya koyması ve böylece Îsevîlik dîninin esâsını
değiştirmesi, din adamları olan papayı günahsız kabul etmesi,
insanların günahkâr olarak doğduklarını iddiâ etmesi, hak
dînini doğru yoldan çıkartmış, hele İncîl'de yazılı olduğu
hâlde son peygamber Muhammed aleyhisselâmı kabûl etmemeleri, bugün
bile İncîl'de mütemâdiyen değişiklikler yapmaları, cenâb-ı
Hakk'ın gazâbına mûcib olmuştur. Nitekim Kur'ân-ı kerîm'in
birkaç yerinde bu hususta meâlen şöyle buyrulmuştur: "Ey kitap
ehli! Dîninizde haddi aşmayın ve taşkınlık etmeyin. Allahü
teâlâyı hak üzere bilin (şirk koşmayın). O'nu tenzih edin.
Allahü teâlâya karşı ancak hak olanı söyleyin. Muhakkak ki
Meryem oğlu Îsâ, Allah'ın ancak peygamberidir. O'nun Meryem'e ilkâ
edip bıraktığı kelimesidir. Allahü teâlâdan bir rûhtur. Allah'a
ve peygamberlerine inanın! İlâh üçtür demeyin. Böyle
söylemekten çok sakının ki, bu sakınmanız sizin için pek
hayırlıdır. Muhakkak ki Allah bir tek ilâhtır. Çocuğu olmaktan
münezzehtir (uzaktır). Göklerde ve yerlerde olanları O yarattı."
(Nisâ sûresi: 171)
"De ki, Allah birdir. Her şeyden müstağnî (hiç bir şeye muhtaç
değildir) ve her şey O'na muhtâc olandır. Doğurmamış ve
doğurulmamıştır. O'na benzeyen (O'nun dengi olan) kimse yoktur."
(İhlâs sûresi: 1-4)
Bütün bunlara rağmen Bolüs (Pavlüs)ün sapık fikirleri zamanla
yayıldı. Birçok kilise papazları tarafından tasvip gördü. Böyle
inanan Hıristiyanlar, Avrupa krallarını elde edip kuvvetlendiler.
Zamanla Hıristiyanlık büyük devletlerin resmî dîni hâline
gelince, ortaçağda karanlık bir devir başladı. Hazret-i Îsâ'nın
telkin ettiği; "İnsanlık, merhamet, şefkat, sağ yanağına tokat
atana sol yanağını da uzat!" esasları tamâmen unutuldu.
Bunun yerine Hıristiyanlar, kin ve nefreti, düşmanlığı ve zulmü
ele aldılar. Hıristiyanlık adı altında akla sığmaz zulümler,
haksızlıklar yaptılar. İnsanın tüylerini ürperten Engizisyon
Mahkemeleri kurarak yüzbinlerce insanı haksız yere ve çok kereler
sırf servetlerini ele geçirmek için "dinsiz" adı altında türlü
türlü işkenceler yaparak öldürdüler. Galileo gibi dünyânın
döndüğünü bildiren bir bilgini, dinsizlikle itham ederek,
sözünü geri almazsa, öldüreceklerini söyleyip tehdid ettiler.
Allah'a mahsus olan "günâh affetmek" kudretini papazlara verdiler.
Bunlar da, para karşılığı günahları affettiler. Hattâ
Cennet'ten yerler sattılar. Papalar, türlü bahânelerle kralları
bile aforoz ettiler. Hıristiyanlık dînine papazların evlenmemesi,
evlenmiş kimselerin katiyyen boşanmaması, günâh çıkarmak
mecbûriyeti gibi, mantık dışı kâideler konuldu. Dünyâda
yaşamak âdetâ günâh sayıldı.
Bugünkü Hıristiyanlığın Kabul Ettiği Başlıca Esaslar:
1. İnsanlar günahkâr olarak doğar. Çünkü ilk insan hazret-i
Âdem, Allah'ın sözünü tutmamış ve onun için Cennet'ten
koğulmuştur.
2. Hazret-i Âdem'den sonra gelen bütün insanlar bu günâhı
taşırlar.
3. Hazret-i Îsâ, insanları bu günahtan kurtarmak için, dünyâya
gelmiş olan Allah'ın oğludur.
4. Cenâb-ı Hak, insanların günâhını affettirmek için, kendi
oğlunu haça gerdirmiştir.
5. Dünyâ, bir çile yeridir. Dünyâda zevk ve safâ yasaktır.
İnsanlar çile çekmek ve ibâdet etmek için yaratılmıştır.
6. İnsanlar, doğrudan doğruya, Allah ile temas edemezler. Allah'tan
bir şey isteyemezler. Ancak râhipler, insanların yerine, Allah'a
yalvarabilirler ve onların günâhını affedebilirler.
7. Hıristiyanlığın başında Papa bulunur. Papa günahsızdır.
Onun her yaptığı iş doğrudur.
8. İnsanlarda ruh ve vücud ayrıdır. İnsanın rûhunu ancak
papazlar temizler. Vücud ise, dâimâ günahkâr kalan bir çirkin et
parçasından ibârettir.
Bu akıl ve mantığa sığmayan iddiâlardan dolayıdır ki,
Yahûdîliğin düzeltilmesi için uğraşan hazret-i Îsâ'nın ortaya
koyduğu din, esasından uzaklaşmış, büsbütün çığrından
çıkmıştır. Hıristiyanlığın tekrar doğru yola girmesi için,
çok çalışmalar yapılmış, reformlar meydana gelmiştir. Luther
isminde bir papaz, Protestanlığı kurarak bâzı düzeltmeler
yapacağım derken, bu ilâhî dîni, büsbütün tahrib etmiş,
bozmuştur. İşte İslâm dîni, hazret-i Îsâ'dan sonra, bütün bu
hatâları düzeltmek, yolundan çıkmış olan ve gittikçe daha da
bozulan, "Tek Allah" inancını tekrar ilâhî ve mantıkî bir şekle
koymak için Allahü teâlâ tarafından gönderilmiştir.
Hıristiyanlıkta Büyük Mezhepler
Bugün herbiri ayrı bir dînin ortaya çıkışı gibi görülen bu
mezheplerin en mühimleri Katolik mezhebi, Ortodoks mezhebi ve
Protestanlıktır. Bunlar, çok sayıda kollara ayrılmıştır.
Katolik mezhebi: Bu mezhebi temsil eden Katolik Roma Kilisesinin
zirvesinde papa bulunur. Papa, rûhânî bir devletin başkanıdır.
Papadan sonra kardinaller, piskoposlar ve râhipler gelir. Bunlar
ruhban sınıfını teşkil ederler. Râhiplerin özel görevleri
arasında evlenmemek de vardır. Katolik inancında teslis
(baba-oğul-kutsal ruh) esastır. Başlıca takdis âyinleri; vaftiz,
tövbe, çile, evlenme, papazlığa tâyin ve ölülere yağ sürme
gibi törenlerdir. Hıristiyanların, papazlara günâh çıkartma
mecbûriyetleri vardır. Merkezi Vatikan olan Katolik Kilisesi, kendini
Hıristiyanlığı dünyâya yayan tek evrensel kilise sayar. Katolik
Kilisesine Batı ve Lâtin Kilisesi dendiği gibi, Petrus'un Kilisesi
de denir.
Ortodoks mezhebi: Bu mezhebi temsil eden kiliseye Ortodoks Kilisesi
dendiği gibi Şark ve Yunan Kilisesi de denir. Merkezi İstanbul'dur.
Doğu Kilisesi Katolik Kilisesinden kesin olarak 11. asırda (M. 1054)
ayrılmıştır. Katolik Kilisesine göre kutsal ruh, baba ile oğuldan
çıkmıştır. Ortodoks Kilisesine göre ise, yalnız babadan
çıkmıştır. Ortodoks Kilisesi, A'raf, Meryem'in bir erkekle
münâsebette bulunmadan gebe kalışı ve papanın yanılmazlığı
gibi görüşleri reddeder. Papazlar genellikle evlenir. Halk, ekmek ve
şarapla kominyon âyini yapabilir.
Protestanlık: Bu mezhebi temsil eden kiliseye, İncîl Kilisesi adı
verilir. Bu isim, bu kiliseye mensup olanların İncîl'den başka bir
şeye inanmadıklarına işâret eder. Protestanlarca, herkes İncîl'i
okuyup anlayabilir.
Luther ismindeki Alman papazı 1517 senesinde Roma'daki papaya isyân
edince, kiliselerin bir kısmı buna uydu. Bunlara da Protestan
Kiliseleri denildi. Luther'in başlattığı bu hareket, İngiltere'de
Anglikanizm Kilisesini, Fransa ve İsviçre'de de Kalvinizm'i ortaya
çıkarmıştır.
Protestan kiliseler papa otoritesini reddederler. Tanrıya ulaşabilmek
için hiçbir kilise adamının aracılığını kabul etmezler.
Papaslar evlenirler. Günah çıkartmak umumiyetle kaldırılmıştır.
En yüksek otorite kitaptır. Protestanlık, Almanya'da, Kuzey Avrupa
memleketlerinde ve Kuzey Amerika'da yayılmış bulunmaktadır.
Hıristiyanlık mezhepleri arasında târihte çok şiddetli
mücâdele olmuştur. Meselâ Saint Bartelemy yortu günü olan 1572
yılı 24 Ağustosunda Dokuzuncu Şarl ve Kraliçe Katerin'in emri ile
Paris ve civârında 60.000 protestan öldürüldü. Böyle nice
işkencelerde dökülen Hıristiyan kanları, Müslümanların harp
meydanlarında döktükleri Hıristiyan kanlarından kat kat fazladır.
Hıristiyanların İbâdetleri
Hıristiyanların ibâdet yerlerine kilise adı verilir
Hıristiyanlıkta kilise, toplumun rûhânî ve cismânî bütün
hayâtına hâkim olmuştur. Bu hâkimiyet şunlardan ibârettir.
1. Günahların îtirâfı: Kilisenin günahları îtirâf ettirmesi ve
papazın günah çıkarması, en az hayatta bir defâ olarak kabul
edilmiştir.
2. Vaftiz: Hıristiyanlıkta baba, oğul ve kutsal ruh adına vaftiz
olmak kilisenin emridir. Bu, yüze su serperek veya vücudu suya
batırarak yapılır. Su ile yıkamak sûretiyle yapılan vaftiz,
Îsâ'nın kanalıyla insanların kirlerinin temizlenmesini sembolize
eder. Böyle vaftiz olan kimse kilise önünde îmânını îlân
etmiş olur.
3. Communion âyini: Bu, ekmeği kırıp üzerine şarap dökerek
yemektir. Güyâ Îsâ'nın taraftarlarıyla birlikte son gece yediği
yemeği sembolize eder.
4. Nikâh kıymak: Nikâh kilisede kıyılır. Kilise dışında
yapılan nikâhlar meşrû değildir. Böyle yapmayanlar nikâhsız
kabul edilir.
5. Ölüye mukaddes yağ sürmek: Ölüm döşeğindeki bir kişiye din
adamının zeytinyağı sürmesi vazîfesidir.
Hıristiyanlıkta kilisede yapılan günlük ve haftalık ibâdetlerden
başka senelik bayramlar da vardır:
a) Günlük ibâdet evvelce yedi defâyken, bugün hergün kilisede iki
vakit ibâdet ve duâ vardır. Sabah ve akşam yapılan bu ibâdetler
için tesbit edilmiş bir vakit yoktur. Günlük ibâdet bir saat
sürer. Toplu ibâdet, ferdî ibâdetten daha makbuldür.
b) En büyük ibâdet pazar günü yapılan ibâdetin topluca yerine
getirilmesidir. Pazar âyininde vaaz ve nasîhatlara da yer verilir.
Vaftiz ve diğer merâsimler hep pazar günleri yapılır. Düğün
merâsimleri, dünyevî olduğu için ikindiden sonra yapılır.
Hıristiyan Bayramları
1. Noel Bayramı: Hazret-i Îsâ'nın doğum yıl dönümü olarak
kabul edilir. Her sene aralık ayının sonunda yapılır.
2. Paskalya Yortusu: Hıristiyanlıkta hazret-i Îsâ'nın ölümünden
üç gün sonra dirildiğine inanılır. Paskalya bunun
hâtırasıdır. Nisanın 15'inden sonraki pazara tesâdüf eder.
3. Transfiguration Günü: Paskalyadan yüz gün sonradır, şekil
değiştirme günüdür.
4. Meryem Ana Günü: 15 Ağustosa yakın pazar günü yapılır. Bu
günde kadınlar ve kızlara Meryem Ananın iffeti, temsîlî olarak
gösterilir.
5. Haç Yortusu: Eylülün 15'inde olur. Kudüs'ten İran'a
götürülen haçların alınmasıyla ilgilidir. Genelde Hıristiyan
ibâdetleri bunlardır.
Hıristiyanlıktaki Son Gelişmeler
Hıristiyanlık âleminde son zamanlarda Allah inancı husûsunda
önemli değişmeler ve gelişmeler olmaktadır. Katolik Kilisesinin ve
Vatikan'ın papadan sonra en önde gelen rûhânî lider ve bilim
adamlarından meydana gelen dört kişilik bir heyetin yedi yıllık
bir araştırma neticesinde hazırladığı Evrensel Kateşizm
(Tebliğ) adlı el kitabında Katoliklerin de İslâmiyetteki gibi "Tek
Allah" inancında olmaları gerektiği belirtildi. Papalığın
direktifi ile yedi yılda hazırlanan kitap 1992 yılında Fransa'da
pisayasaya çıktı.
Hıristiyanların yeni el kitabı denilebilecek eserin şimdiye kadar
bu gâye ile hazırlanan diğer papalık yayınları arasındaki en
önemli farkı, Allah inancının "Baba-oğul-Rûhu'l-Kudüs" şeklinde
olmaması gerektiğinin açıkça belirtilmesidir.Kitapta; Allahü
teâlâya yaratılmış varlıkların sıfat ve sûretlerinin
hiçbirisinin yakıştırılamayacağı, çünkü Allahü teâlânın
ne erkek, ne kadın ne de insan sûretiyle ilgisi bulunmayan tek
yaratıcı olduğu ifâde ve kabul edilmektedir. Bu yeni inancın
İslâmiyetteki Allah inancı gibi olması gerektiği açıkça
belirtilmektedir.
Asırlardır "Baba-oğul-Rûhu'l-Kudüs" şeklindeki teslis inancı
taşıyan Katoliklerin bu inançlarının yanlış olduğu, Vatikan
Rûhânî Meclis sorumluları Honore ve Konstant, eserin kontrolörü
Kardinal Law, redaksiyon sekreteri Papaz Mgr Schönborn'un Papa'nın da
tasdikiyle yayınladıkları Evrensel Kateşizm adlı eserde açıkça
belirtildi. Bu kitapta, haklar, kilise ve Katoliklik, Protestanlık ve
Ortodoksluk, Yahûdîlik, İslâmiyet ve diğer dinlerde Allah inancı
olduğu gibi ele alınıyor ve yorumlanıyor. Netice olarak en doğru
Allah inancının İslâmiyetteki gibi olması gerektiği
kararlaştırılarak, Katoliklerin Tek Allah'a inanmaları gerektiği
belirtiliyor.
Âile çevre meseleleri, işsizlik, insan hakları, yaratılış
esasları ile günümüz dünyâsında çok tartışılan cinsiyet
konuları üzerinde durulan, Vatikan'ın bu yeni eserinde; "Huzurlu
yaşamanın anahtarı Yaratan'ı benimsemek ve Tek Allah'ın
varlığına inanmaktır." denilmektedir.
Hıristiyan dünyâsında bomba tesiri meydana getiren bu eserin
yayınlanması ve dağıtımına başlanması bilim adamlarınca çok
önemli bir gelişme olarak kabul edilmekte, doğacak netice merak ve
ilgiyle beklenmektedir.
Bundan 359 yıl önce Müslüman âlimlerin kitaplarından iktibas
ederek dünyânın güneş etrâfında döndüğünü söyleyen ve
Kopernik Teorisini açıkça müdâfaa eden Galileo, fikirlerinden vaz
geçmesi ve dîne karşı gelmemesi için papalık tarafından
uyarıldı. Hattâ geçmiş hatâlarından pişmanlık duyduğuna dâir
bir yazıya imzâ koyması için Engizisyon'un baskısına mâruz
bırakıldı. Ancak Galileo son nefesinde "Eppur si Mouve=Dünyâ hep
dönüyor!" diye fısıldayarak ömrü boyunca fikrine sâdık
kaldığını gösterdi. "Allah dünyâyı bir daha hareket etmemek
üzere durağan bir temel üzerine oturtmuştur." şeklindeki İncil'in
tahrif edilmiş bir cümlesiyle çelişkili fikirler ihtivâ eden İki
Kâinât Sistemi Üzerine Konuşmalar adlı kitabından dolayı
Engizisyon'ca müebbed hapse mahkum edilen Galileo, gözleri kör
olduktan sonra 1642'de öldü. Galileo'nin ölümünden 350 yıl
geçtikten sonra Papalık Bilimler Akademisinin bir oturumunda onun
dâhî bir fizikçi ve sâdık bir Hıristiyan olduğuna karar verildi.
Papa John Paul'ün bir konuşmasıyla 1992 senesinde Galileo temize
çıkarıldı. John Paul, Hıristiyan dünyâsındaki din-bilim
çatışmasının dillere düşmüş bir örneği olan Galileo
meselesinin tarafların birbirlerini yanlış anlamalarından
kaynaklandığını iddiâ etti.
YEHOVA (Yahova) ŞÂHİTLERİ;
Amerika Birleşik Devletlerinde Charles Taze Russel tarafından
1872'de kurulan, 1931 senesinden sonra kendilerini bu adla tanıtmaya
çalışan misyoner teşkilâtına verilen ad.
Teşkilâtın kurulduğu yıllardaki ismi "Zions Watch Tower Bibel
and Tract Society of Penssylvania" (Siyon Gözetleme Kulesi
Pensilvanya Bilimsel Araştırma Cemiyeti) olarak îlân edildi. 1896
târihinde teşkilâtın adı değiştirilerek Watch Tower Bible and
Tract Society (Gözetleme Kulesi İncil Araştırma Cemiyeti) oldu ve
teşkilâtın merkezi Penssylvania'dan Brookyln'e taşındı.
Charles Taze Russel'den sonra teşkilâtın başına geçen Joseph
Franklin Rutherford hakîki tanrının Yehova (Yahova) olduğunu ileri
sürerek teşkilâtın adının Yehova Şâhitleri olmasını
benimsedi. Rutherford banda aldığı vaazlarını dernek üyelerine
dağıtarak propagandalarının yapılmasını teşvik etti. Dernek
üyeleri ses bantlarını kapıların önünde dinleterek yeni üyeler
ve yandaşlar kazanmaya çalıştılar. New York'ta Brooklyn'deki
merkezden idâre edilen derneğin başına Rutherford'dan sonra
Nathan Homer Knorr geçti. Knorr yeni liderler ve misyonerler
yetiştirmek üzere Gilead'da, Watch Tower Kitab-ı Mukaddes okulunu
kurdu. Teşkilâtın bütün kitap ve makâlelerinin imzâsız
yayınlanması prensibini getirdi. Knorr önderliğindeki teşkilât
üyeleri Kitab-ı Mukaddese yeni yorumlar yaptılar. Knorr'dan sonra
Frederick W. Franz teşkilât başkanı oldu.
Diğer Hıristiyanlardan ve Yahûdîlerden farklı inanışlara sâhip
olan Yehova Şahitleri teşkilâtı gün geçtikçe genişledi. Amerika
Birleşik Devletleri dışındaki diğer ülkelerde de merkezler ve
şûbeler açıldı. Gizli ve kendilerine has metodlarla propaganda
yapan Yehova Şâhitleri 1917-1928 seneleri arasında öğrettikleri
hususlarda ve inançlarında 148 kadar değişiklik yaptılar.
Karmakarışık bir inanç sistemi hâline gelen Yehovacılık, gerçek
Hıristiyanlık iddiası ile ortaya çıkmasına ve Yahûdîlikle
Hıristiyanlık karması gibi görünmesine rağmen onlardan tamâmen
farklı bir inanış haline geldi. Yehova Şâhitleri kendilerini
"Yeni Millet" kabul ettiler. Bu sebepten hiçbir milletin bayrak ve
sancağını benimsemedikleri gibi kendilerinden başka bütün
milletleri ve toplulukları şeytanın askerleri olarak kabul ettiler.
Kendi teşkilâtları içinde papaz, kilise veya kilise topluluğu gibi
terimleri kullanmaktan kaçındılar. Kiliseler Birliği hareketine de
katılmadılar. İkinci Dünyâ Savaşı yıllarında Almanya ve öteki
mihver devletlerinin yanında bâzı Müttefik Devletler de Yehova
Şâhitlerinin faâliyetlerini yasakladılar. Yeni bağımsızlığına
kavuşmuş olan ve daha çok milliyetçilik duygusuna sâhip olan
diğer devletler de Yehova Şâhitlerine karşı baskı uyguladılar.
Daha sonra ABD mahkemelerinde açılan çeşitli dâvâlar sonunda
Yehova Şâhitleri görüşlerini ve inançlarını açıklama
hakkını elde ettiler. Pekçok ülkede açılan dâvâlar neticesinde
Yehova Şâhitlerinin çalışmaları Kânûnî bir statüye
bağlandı. 1950'den sonra Türkiye'de de faâliyet göstermeye
başlayan Yehova Şâhitleri hakkında birçok kânûnî soruşturma
dâvâları açıldı. Ancak dâvâların hepsi beraatla netîcelendi.
1960'larda yargıtay kararlarıyla bu akımın ayrı bir inanç
olduğu hükme bağlandı.
Kurulmuş makina gibi merkezden gelen fikir ve düşüncelerin
propagandasını yapan Yehova Şâhitlerinin hepsi aynı şeyi
anlatırlar. Tatlı okşayıcı dillerle bilhassa Müslüman
yavrularını aldatmaya, kendi gâyelerine hizmet ettirmeye
çalışırlar. Telefon rehberlerinden aldıkları adreslere
broşürler, risâleler, gönderirler. Şık, süslü giyinmiş güzel
kızları kapı kapı dolaştırarak evlere, iş yerlerine bu
risâleleri bıraktırırlar. Müslümanlar, dinlerinin esaslarını
çok iyi bildiklerinden bunların saçma, mesnetsiz yalanlarına
kanmamaktadır. Propagandalarını çok sayıda kitap, broşür ve
vaazla yürüten Yehova Şâhitleri Krallık salonları denen
kiliselerde toplanırlar. Râhip ve papazları yoksa da, toplanma
merkezleri New York'ta (Brooklyn) olan vaizleri vardır.
Teşkilâtın mahallî şûbe veya topluluklarına bağlı üyelerinin
çoğu krallık yayımcısı olarak çalışır. Bunların haftada beş
saati Krallık Salonu'ndaki toplantılara ayırması ve şartlar
müsâit olunca kapı kapı gezerek inançlarını halka anlatması
istenir.
Teşkilâta bağlı misyonerlerin bir kısmı yarım günlük işlerde
çalışırlar ve ayda yüz saat dînî hizmetlerde bulunurlar. Bir
kısım misyonerler ise bütün zamanlarını dernek çalışmalarına
ayırırlar. Ücret karşılığında ayda en az 150 saat dernek için
çalışırlar. Yehova Şâhitlerinin çalışmalarını başlıca üç
kuruluş düzenlemektedir. Bunların en büyüğü Pennsylvania'da
Russel tarafından kurulan Watch Tower Biblo and Tract Society,
diğerleri aynı kuruluşun New York Şûbesiyle Uluslararası Kitab-ı
Mukaddes Talebeleri Derneğidir. İki ayda yayımlanan Watchtower ve
Awake dergileri başlıca yayın organlarıdır.
Dünyâdaki 216 ülkede faaliyet gösteren Yehova Şâhitlerinin
sayısı 2.000.000 civârındadır. Türkiye'de ise 1000 kadar Yehova
Şâhidi bulunmaktadır.
Teşkilâtı kuran Charles Taze Russel karakter yapısı, yaşayışı
ile çok dikkat çeker. Söyledikleri ile yaptıkları tamâmen
birbirine zıttır. Şöyle ki; evlâtlık kızı Rose Boly'ye
tecâvüz ettiği için karısı Maria Francis tarafından mahkemeye
verilmiş ve mahkemede suçunu îtirâf ederek hüküm giymiştir.
Ayrıca kendisini çevresinde "Çok saygıdeğer bir çoban" olarak
tanıttığı için Protestan Baptist Kilisesi Yesi C. Ross, onun
"sahte bir çoban" olduğu hakkında bir broşür yayınladı ve bu
sebepten mahkemelik oldular. Russel; kendisinin hiçbir din adamı
tarafından takdis edilmemiş olduğunu mahkemede îtirâf etti.
Mahkeme, Russel'in "yalan yere yemin eden" bir yalancı olduğuna
dâir hüküm vermiştir.
Russel ayrıca, buğday satışında halkı dolandırdığından
mahkemeye sevk edilmiş ve mahkûm olmuştur.
Çin'e ve Japonya'ya yaptığı seyâhatler sonunda oralarda ilk
misyoner teşkilâtını kurduğunu iddiâ ettiğinden, kiliseler
tarafından mahkemeye verilerek, mahkeme kayıtlarına; "Yalan yere
propaganda yapan" kişi olarak geçmiştir.
Görünüşte hazret-i Îsâ'dan, Kitab-ı Mukaddesten bahs eden
Yehova Şâhitleri gerçekte "dünyâ cenneti" inancını yaymak
için Siyonizmin emrinde çalışmaktadırlar. Kitâb-ı Mukaddesin
Yehova adını verdikleri tanrının kelâmı olduğunu, kendilerinin
hazret-i Âdem'in oğlu olan Hâbil'den, hazret-i Îsâ'ya kadar
süregelen uzun devredeki şâhitlerin son temsilcileri olduklarına
inanırlar. Hazret-i Îsâ'nın Tanrı Yehova tarafından yer
yüzünde Îsâ Krallığı adında bir din devleti kurmakla
vazifelendirildiğine ve günahkârların hazret-i Îsâ
aracılığıyla yeniden Tanrı Yehova'ya bağlanabileceğine
inanırlar. Kurulacak olan Îsâ Krallığının 144.000 seçkin
Yahûdî tarafından idâre edileceğine inanırlar. Cennete, Cehenneme
ve öldükten sonra dirilmeye, meleklere, kazâ ve kadere, kıyâmete
ve rûhun varlığına inanmazlar. Ölüm kişinin tamâmen yok
olmasıdır derler. Yeryüzünde kurulacak Cennete hazret-i
Îsâ'nın bu krallığı idâre edeceğine, Yehova Şâhitlerinin bu
krallıkta yaşayıp hiç ölmeyeceklerine inanırlar. Ayrıca
kehânette bulunarak, Şeytan ve Yehova arasında, Yehova'nın
zaferiyle neticelenecek olan bir savaşın haberciliğini yaparlar.
Dünyânın bu savaşta sağ kalanların mekânı olacağını
söylerler. Suda vaftiz olurlar.
Millî ve mânevî değerleri inkâr ve insanlara "dünyâ cenneti"
vâd etmeleri bakımından, Yehova Şâhitleri ile komünistler
arasında tam bir benzerlik vardır.
Zinâ dışında herhangi bir sebeple boşanmaya ve kutsal metinlere
aykırı olduğunu ileri sürerek kan nakline karşı çıkarlar. Asker
olmayı ve bayrağı selâmlamayı reddederler.
Yehova Şâhitleri üç zümreye ayrılır. İlk zümre sâdıklar
olup, bunlar 150.000 civârındadır. Geri kalanlar ise uşak ve
hizmetçi mevkiindedirler. Teşkilâta yeni girenler üçüncü
zümrede olmayı baştan kabul ederler.
Yehova Şâhitleri kendi inanışları ve kurmayı hayâl ettikleri
düzen dışında bütün dinlere, anayasalara, kânunlara, nizamlara,
milletlere, bayrağa, sancağa, devlete ve askerliğe düşmandırlar.
İsrâilde savaş aleyhtarlığı, sancak, bayrak, vatan, millet,
millî marş, devlet, askerlik vb. düşmanlığı ile ilgili
propaganda yapmazlar. Yehova Şâhitlerinin "1968 Yıllığı'nda
İsrail'in "Altı Gün Savaşı"nda Araplara karşı zafer
kazanmaları medh edilmekte, Arap devletlerinin sınırlarının
açılması sebebiyle bu sınır bölgelerindeki Yehova Şâhitlerinin
buluşup görüşmeleri sevinçle anlatılmaktadır.
Müstakil bir dîne sâhip olmayan, kendisini açıkça ortaya koymayan
bu gizli teşkilât devletimizin hukûkî, siyâsî, iktisâdî ve
sosyal nizamlarına tamâmen aykırı bir kuruluştur. Bu teşkilât
mensupları İslâmiyetin ve Müslümanların da düşmanıdırlar.
Kaynak: Rehber Ansiklopedisi
http://kitap.hakikatkitabevi.com/
Sual2- Muhterem Sefa Bey ,1990 yılında Adana' da fakülte 1.sınıf
talebesi idim. Ders çıkışında otobüsü beklerken arkadaşlar bir
yabancının olduğunu, anlaşamadıklarını ve birkaç kelime
İngilizce bildiğim için yardım etmemi istediler. Karşımda 40-45
yaşlarında,orta boylu, kot-gömlek giymiş, kızıl saçlı, sakallı
bir adam gördüm. Merhabalaştıktan kim olduğunu ve yaptığını
sordum.Bana Amerikalı bir misyoner olduğunu söyledi. Çok
şaşırdım, çünkü ilk defa bir misyoner ile yüz yüze gelmiştim.
(ve o zamanlar bu konularda çok tecrübeli değildim.) O da bana ne
yaptığımı sordu. Ziraat fakültesinde öğrenciyim, dedim. Sonra
-What is your aim?- dedi. Aim kelimesinin anlamını bilmediğim için
kendisine -aim- ne demek diye sordum. O da elindeki İngilizce-Türkçe
sözlükten açıp bana gösterdi. (aim: hedef, amaç demek malumunuz).
Ben de hedefimin iyi ziraatçı olmak olduğunu söyledim. Sonra ben
ona hiç bir Müslümanı, Hristiyan yapıp,yapamadığını sordum. O
da bana, "Yaşlılar arasında nerede ise imkânsız, gençler
arasında ise çok zor" dedi. Daha sonra otobüs geldi ayrıldık.
(İçimden de, sen daha çok beklersin, kolay mı Türk çocuğunu
dininden ayırmak, diye geçirdim.)
Şimdi sualim şudur. Böyle bir misyoner karşımıza çıksa;
1- Polise mi haber verelim ?
2-Kendisine derhal burayı terk etmesini mi söyliyelim ?
3-Hiç bir şey yapmadan derhal uzaklaşalım mı ?
4-Çevremize haber verip, dikkat edin bu adam misyoner mi diyelim ?
5-Elimizde var ise Hakikat Kitabevi'nin İslâmiyeti doğru olarak
anlatan İngilizce, Fransızca, Almanca kitaplarından mı hediye
edelim ?
Ne tavsiye edersiniz ?
CEVAP2: Sualin cevâbını bir hatıranızı da anlatarak kendiniz,
çok güzel vermişsiniz. Yukarıda sıraladığınız beş maddeden
hangisi uygun düşüyorsa o yapılabilir.
Sual3- Sefa bey dinimizde, bire bir İslâmiyeti yaymak var mıdır?
Meselâ bir mürşid zât (mesala Silsileyi aliyye alimleri) talebesine
icazet verdikten sonra: Git şu gayrimüslim ülkeye, beldeye, köye vs
ve onlara din-i İslâmı anlat ve İslâma dâvet et'' demiş midir ?
CEVAP3: Elbette, bir beldeye İslâmiyeti öğretmek için gönderilen
hoca, orada bulunan Müslümanlara ve gayrimüslimlere de imkân
nisbetinde din-i mübini öğretir. Gayrimüslimleri de ilimle ve
nasihatle İslâma dâvet eder. Resûlullah Efendimizin, Roma, İran ve
Habeş imparatorlarına gönderdiği İslâma dâvet mektupları ve
elçileri meşhurdur. Ancak zamanımızda, Tebliğ-i Cemaatci denilen
kimselerin, Londra'da caddelere durup, gelip geçene İngilizce
olarak, "Müslüman ol. Bak ben sana İslâmı tebliğ ettim,
görevimi yaptım. Benden mes'uliyet gitti" demeleri İslâma
dâvetten ziyade ortalığı bulandırmaktır. Çünkü bu
hareketleriyle tepki gördükleri hatta alaya alındıkları
söyleniyor. Nasihat dinleyene, isteyene uygun şekilde yapılır ve
kimseyle münakaşa edilmez. Güç kullanarak cihâd, devlet ve
hükümetin vazifesidir. Müslüman tebliğini söz ile ve güzel
davranış ile yapar. Ehl-i sünnet âlimlerinin kitaplarını yaymak,
en güzel tebliğ şeklidir.
Sual4- Peygamberimiz-aleyhiselavatü vessselem: Yabancı dil
öğreniniz böylece düşmanın şerrinden emin olursunuz''
buyuruyorlar. (ben bu hadisi şerif-i geçmiş yıllarda Türkiye
Gazetesi takviminde okumuştum.) İslam alimleri bu hadis -i şerifi
nasıl açıklamışlardır. Bir de Abdülhakim-i Arvasi -kuddise
sirruh -efendi hazretleri mealen: "Yabancı dil bilse idim daha çok
hizmet ederdim'' buyurmuşlar. Buradaki daha çok hizmetten kasıtları
acaba nedir?
CEVAP4:
Seyyid Abdülhakim-i Arvâsî hazretleri "kuddise sirruh" Arabî,
Farisî lisanlarına, din ve fen bilgilerine vâkıf, büyük İslâm
âlimi, mürşid-i kâmil ve on dördüncü hicrî asrın müceddidi
idi. Elbette ki, "Avrupa dillerini de (Fransızca, İngilizce,
Almanca) bilseydim İslâmiyetin yayılmasına daha fazla hizmet etme
imkânım olurdu" demek istemişlerdir. Atalarımız "Bir lisan,
bir insan" demişler. Yabancı dil bilmek, yabancılardan gelecek
iftiralara cevap verme imkânı sağladığı gibi, İslâmiyeti
öğretmek ve fendeki yenilikleri kendi dilimize tercüme etmek için
de gereklidir.
Sual5-Ben Romanın fethi hadis-i şerifini yıllar önce
okumuştum.Geçenlerde mavizaman .com sitemizde M.N.Özfatura
büyüğümüzle yapılam bir röportajda bu hadis zikredildi:
A-Bu hadis-i şerif in tam metni nasıldır ?
B-Hadisi şerif de geçen Roma dan kasıt neresidir ? İtalyanın
başkenti Roma mı veya vatikan mı veya Avrupa mı?
C-Bu hadisi şerife istinaden geçmişte islam padişahlarından
Romanının fethine teşebbüs edenler olmuş mudur ?
D-Ben bunu nasıl bileyim diyebilirsiniz ama sizce Vatikan bu hadisi
şeriften haberdar mıdır? (Peygamberleri İstanbul'un fethini
söyledi ve Türkler feth etti. Roma'yı da söylüyor, ya Roma da
elimizden çıkarsa diye bir korku ve bu yüzden Türkleri Avrupa
Birliğine almayalım düşüncesi.)
E-Bu hadis- i şerif ile Avrupa Birliğine girmemiz arasında bir
irtibat var mıdır ?
CEVAP 5:
Resûlullah "sallallahü aleyhi vesellem" efendimiz, meşhûr
hadis-i şeriflerinde
"Letüftehanne'l Kostantiniyyete fe-leni'mel-emiru emiruha ve
le-ni'melceyşü zalik'el ceyş".
(İstanbul, bir gün fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne güzel
askerdir. Onu fetheden kumandan ne güzel komutandır) buyurdular.
Yâni bir orduyla, bir komutanla, bir savaşla, mutlaka İstanbul'un
fetholunacağını bildirdiler ve fetholundu.
Amr ibn-i Avf'ın "radiyallahü anh" rivayet ettiği, Deylemî'nin
"rahmetullahi aleyh" Müsned'indeki hadis-i şerifde ise
Resûlullah "sallallahü aleyhi vesellem" efendimiz,
"Lâ tekûmüs-sâah, hattâ yeftehallâhu
alel-mü'minînel-kostantîniyyetir-rûmiyyete bit-tesbîhi
vet-tekbîr". (Roma Kostantîniyyesi de müslümanlara Allahü
teâlâ tarafından fetholunmadıkça kıyamet kopmaz) buyuruyorlar.
Başka hadis-i şeriflerde de "Roma'nın etrafına çevrelenirler,
tesbih çekerler, tekbir getirirler ve Roma fetholur" buyuruluyor.
Mustafa Necati Özfatura, bu hadis-i şeriflerle ilgili olarak, Hatice
Bayramoğlu'nun mavizaman.com'da yayınlanan röportajdaki,
"Efendim ben bir okuyucunuz olarak, Roma'nın fethedileceği günü
bekliyorum" şeklindeki sorusuna, şu cevabı verdi:
"-Efendim Peygamber Efendimiz "sallallahu aleyhi vesellem", ne
buyurmuşsa doğrudur. Doğru kelimesi bile onun doğruluğunu ifade
etmekten acizdir. Doğrunun üstünde doğrudur. O ne dediyse
doğrudur. Çok kıymetli.. Eshâbı Kiram'ın her biri kıymetli ama
çok kıymetli Eshâbı Kiram'ın bu konuda müjdesi var. Yani
Hâdisi Şerîf'tir. Yalnız İslâm âlimleri bu fethin ne yolla
olacağı konusunda ihtilaflıdırlar. Büyük kısmı bunun dinin
yayılmasıyla, yani silah gücüyle değil. İstanbul'un fethi silah
ile ama Roma'nın fethinin silahtan ziyade İslâm'ın yayılması
suretiyle tahakkuk edeceği konusunda, İslâm âlimleri bu Hâdisi
Şerîf'i öyle açıklıyorlar. Yani açıklamalar daha çok bu
merkezde.
-İlimle diyebilir miyiz?
-İlimle".
Roma'dan kasıt, Batı Roma, yani İtalya'dır, Doğu Roma, yani
Bizans, İstanbul'du.
Emeviler ve Osmanlılar Batı Roma'yı feth etmek için
çalışmışlardır. Türk denizcilerinin yankıları İtalya'da
hâlâ "Mamma il Turca!/ Anneciğim Türkler!" diye yankılanır.
Zaman zaman spor veya başka vesilelerle dergi ve gazetelere manşet
olur. Bu korku, İtalya, Avusturya başta olmak üzere diğer Avrupa
ülkelerinde de vardır.
Sual6-Ehli kitap kimdir? Şu anki gayrimüslimler ehli kitap mıdır ?
Diyalogcular bir ayet-i kerimeye dayanarak, ilerideki bir müslüman
-hristiyan iş birliğini diyolağa emsal göstermektedirler. Bu ayetin
izahını ehli sünnet alimlerimiz nasıl izah etmişlerdir ?
Diyalogcular niye sadece bu ayet-i kerimeye takılıyorlar.
CEVAP6:
[İbni Âbidîn, Mürted bâbında diyor ki, (Beş sınıf kâfir
vardır: Dehriyye, Seneviyye, Felâsife, Veseniyye ve Ehl-i kitâb.
İlk dördü kitâbsız kâfirdir. Ya'nî semâvî kitâbları
yokdur. Bugün Hindistânda yayılmış olan Berehmen ve bunun,
mîlâddan 542 sene evvel ölmüş olan Budda Gautama tarafından
değişdirilmesi ile hâsıl olan Buda dinlerinde olanlar, Vesenîdir,
ya'nî putlara [heykellere] taparlar. Bu dinlerde, oradaki eski
Peygamberlerin kitâblarından, sözlerinden alınmış kıymetli
bilgilerin bulunduğu görülmekdedir. Berehmen ve Buda dinleri,
hıristiyanlık dîni gibi, eski Peygamberlerin "aleyhimüsselâm"
bildirdiği, doğru dinlerin bozulmuş, değişdirilmiş bir hâlidir.
Mazher-i Cân-ı Cânân "kuddise sirruh", ondördüncü
mektûbunda diyor ki, (Allahü teâlâ, insanları yaratdığı zemân,
Birmîhâ [veyâ Brahma] ismindeki bir melek vâsıtası ile,
Hindistâna da, Bîd ve Vidâ isminde bir kitâb gönderdi. Dört
cüz' idi. Âlimleri bu kitâbdan altı mezheb çıkardılar.
İnsanları dörde ayırdılar. Her sınıfına cûk dediler. Hepsi
Allahın bir olduğuna, insanları Onun yaratdığına, kıyâmet
gününe, Cennete, Cehenneme ve tesavvufa inanırlar. Uzun zemân
sonra, başka Peygamberler gönderirdi. Bunlar hakkında,
kitâblarımızda, hiçbir bilgi yokdur. Sonradan bozuldular.
Peygamberlerin ve Evliyânın rûhlarını ve melekleri hâtırlatmak
için heykeller yapdılar. Şefâ'atlerine, yardımlarına kavuşmak
için, bu heykellere secde etdiler [ise de, (müşrik) değildirler.
Ehl-i kitâb, ya'nî kitâblı kâfirdirler.] Arabistândaki
putperestler [ve hıristiyanlar], böyle değildir. Bunlar,
putlarının hâlık, yaratıcı olduklarına inanıyor. Herşeyi
yalnız putlardan istiyorlar. Putlarına ilâh diyerek secde ediyorlar.
[Bunun için, (müşrik) oluyorlar.] Berehmenler ise, hurmet,
şefâ'at etmeleri için yalvarıyorlar. Bunun için, Muhammed
aleyhisselâmdan önceki Berehmenlerin bozulmuş olanları için de,
kâfir diyemeyiz. Fekat şimdi, dünyânın her yerindeki, her
insanın Muhammed aleyhisselâma îmân etmesi, ya'nî müslimân
olması lâzımdır. Şimdi müslimân olmayana kâfirdir deriz.)
[Hindistânda bulunan (Sîh)ler, Baba Nanek isminde bir Hindûnun
mezhebinde olan kâfirlerdir. İslâmiyyeti ve Berehmen dinlerini
karışdıran bu adam, 946 [m. 1539]da öldü.] Seyyid Şerîf-i
Cürcânî "rahmetullahi aleyh", (Şerh-i mevâkıf) sonunda,
üçüncü maksadda buyuruyor ki: (Muhammed aleyhisselâmın Peygamber
olduğuna inanmıyan kâfir olur. Bunlardan yehûdî ve nasârâ
[hıristiyan], Berehmen ve Budistler, başka Peygamberlere
"salevâtullahi teâlâ ve teslîmâtühü aleyhim ecma'în"
inanıyor. Bunların getirdikleri ve sonradan bozulmuş olan
kitâbları okuyorlar. Bunlara tapınmıyorlar. Bunun için bu
kâfirlere (Ehl-i kitâb) denir. Dehriyye ise, Allahü teâlâya da
inanmıyor. Herşey tabî'at kanûnları ile var oluyor. Bir
yaratıcı yokdur. Dehr, ya'nî zemân ilerledikce, herşey
değişmekdedir diyor). Mecûsîler, Senevîdir. Allahü teâlânın
iki olduğuna, putperestler ise, çok olduğuna inanıyor. Hepsi,
müşrik, ya'nî kitâbsız kâfirdirler. Çünki, bir Peygambere
inanmıyor. Bir semâvî kitâb okumuyorlar. Komünistler, masonlar,
tanrısız kâfir olup, Dehriyye kısmındandır. Berehmen, Budist,
Yehûdî ve Hıristiyanlar, Ehl-i kitâb iken, zemânla, (müşrik)
oluyorlar. Şimdi, yeryüzünde, değişdirilmemiş bulunan hak din,
yalnız Muhammed aleyhisselâmın getirdiği islâm dînidir. Bu
dînin, kıyâmete kadar bozulmıyacağını, doğru olarak
kalacağını Allahü teâlâ söz vermişdir. (Tam İlmihâl
Se'âdet-i Ebediye)
Sual7: Şu ifadeye ne dersiniz: "Avrupa'da milyonlarca Türk var ve
onların orada camiler var. Nasıl ki Türkler Avrupa'da camii
yapabiliyor ise ülkemize yerleşen Hıristiyanların da kilise olmayan
yerlerde kilise yapmaları gayet doğaldır ve onların hakkıdır.
Türkler yurt dışında camii yapınca hüsnü kabul gösteriyorsunuz
da neden Türkiye de kilise yapmak istiyenlere karşı
çıkıyorsunuz?''
İlk bakışta mantıklı görünen ancak içinde tuzak olan lakin bu
tuzağın ne olduğunu bulamadığım bu suali bilgilerinize
sunarım.(Ben bu sualin muhatabı oldum soranlar da gayrimüslim
değil, Müslüman idi.)
CEVAP7: Müslüman memleketindeki bir beldede yaşayan Hıristiyan
cemaat var ve kendi dinlerince ibadet yapmak istediklerinde, târihimiz
boyunca devlet yetkilileri buna mani olmamış, izin vermişlerdir.
Bugün de kendi dinlerince ibâdet yapmak isteyen Hıristiyan cemaate
-gerçekten ihtiyaç varsa- kilise açma izni verilmektedir. Ancak
şu da bir gerçektir ki, günümüzde Türkiye topraklarındaki
Hıristiyan topluluklarının ihtiyaçlarından fazla kilise mevcuttur.
Bir hesapça, Türkiye'deki -kulanılanı kullanılmayanıyla toplam-
kilise adedi, câmi adedinden fazladır. Sadece Nevşehir havalisinde
300'den fazla kilise vardır.
Sual 8: Biraz farklı bir sualim var. İmam-ı Rabbani -kuddise sirruh-
ile Osmanlı Padişahları arasında birebir bir irtibat var mıydı?
Kendilerinin Osmanlılar ile ilgili sözleri, hayır duaları olmuş
mudur? İmam-ı Rabbani hazretleri Türklere de mektup yazmış mıdır
? Ve kendi zamanında Türklerden talebeleri olmuş mudur ?
Sefa bey şimdilik bu kadar ? Cevaplarınızı dört gözle bekliyorum.
Şimdiden çok teşekkür ederim.
Hürmetlerimi sunarım.
CEVAP8:
Seyyid Abdülhakîm Arvâsi "kuddise sirruh" hazretleri buyurdular
ki:
"Kur'an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden
sonra en kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat
kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh
kitabı, İbni Abidin'in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii'de
Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır."
İmam-ı Rabbani
Vikipedi, özgür ansiklopedi
İmam-ı Rabbani (1563-1625) İslam bilgini ve mutasavvıf. Ahmed El
Faruki , Ahmed Faruk-i Serhendi veya Ahmed Faruk es-Serhendi adları
ile de anılır.
1563 yılında Hindistan'da Delhi ve Lahor yakınlarındaki Serhend
kasabasında (güncel Hint haritalarında Sirhind olarak geçer.
Lahor-Delhi yolu üzerindedir.) doğdu. Kendisi gibi din bilgini olan
babası Abdülahadd'dan Arapça ve din bilimleri öğrendi.
Gençlik yıllarında ; Kadiriyye, Suhreverdiyye ve Çeştiyye gibi
çeşitli tarikatlar içinde bulundu. Daha sonra Nakşibendi
bilginlerinden Muhammed bin Baki Billah'a aracılığı ile bu tarikata
katıldı.
Hint - Moğol hükümdarlarından Ekber Şah'ın başlattığı karma
yeni bir din oluşturma fikrine karşı "saf ve temiz İslam", Ehl-i
sünnet itikadını savunmuştur.
Hicri takvime göre her asırda dinin güncelleştirilmesi için bir
müceddid (yenileyici-tazeleyici) geleceği fikrinin benimseyicileri
tarafından ikinci bin yılın müceddid'i (müceddid-i elf-i sanî)
olarak nitelendirilmiştir. 1. 1625 yılında , 63 yaşında öldü.
Mezarı doğduğu yer olan Serhend kasabasındadır.
Eserleri
2. Mektübat-ı Şerif
3. Mebde-i Me'ad
4. Maarif-i Ledünniye
5. Mükeşafat-ı gaybiyye
6. Şerh-i Rübaiyat-i Hoca Abdülbaki
7. Risaleyi Tehliliyye
8. Risalet'ün fî isbat en-Nübüvve
9. Risale-yi Silsileyi hadis
10. Risaleyi Reddi revafız
11. Risale-i halat-i Hacegan-i Nakşibend
Risale-i Adab'ül Müridin. Farz ile Nafilenin farkı
Abdülhakîm Arvâsî
Vikipedi, özgür ansiklopedi
Abdülhakîm Arvâsî (1865 - 1943) Sünnî, İslam âlimidir.
Hayatı
Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemlerinde ve Türkiye
Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında yaşamıştır. Seyyiddir. Van'ın
Başkale kazasında doğmuştur. Seyyid Fehîm Arvâsî'den eğitim
almıştır. Arvâsî, dini ve dünyevi ilimlerde geniş bilgi
sahibiydi. Dört mezhebin de fıkh bilgilerinde mâhirdi. Van'da 30
yıl ders verdikten sonra, Doğu Anadolu'nun işgal edilmesi üzerine
İstanbul'a göç etmiştir. 5 Ağustos 1919'da Vahideddin Han
tarafından Süleymaniye Medresesi'ne tasavvuf müderrisi olarak
atanmıştır. Kurtuluş Savaşı yıllarında milli mücadeleye maddi
yardımlarla ve insan yollayarak katkıda bulunmuştur. Arvâsî'nin
İstanbul camilerinde ders verdiği yıllar boyunca pek çok
öğrencisi olmuştur. Arvâsî'den ders alanların en önemlilerinden
biri Hüseyin Hilmi Işık'tır. Abdülhakîm Arvâsî 1943 yılında,
Ankara'da ölmüştür. Bağlum Kabristanı'nda yatmaktadır.
Son asırda yetişen, zahir ve batın ilimlerinde kamil ve dört
mezhebin fıkıh bilgilerinde mahir, büyük âlim ve ruh bilgilerinin
mütehassısı büyük velidir. Silsile-i aliyyenin otuz
dördüncüsüdür. Babası Seyyid Mustafa Efendidir. 1865 yılında
Van'ın Başkale kazasında doğdu. 1943'de Ankara'da vefat etti.
Kabirleri Ankara'nın Bağlum nahiyesindedir.
Babası Seyyid Mustafa Efendi ve bütün dedeleri, zamanlarının âlim
ve fadılları idiler. İmam-ı Ali Rıza bin Musa Kazım soyundan
olup, seyyid oldukları Irak'taki şer'i mahkeme defterlerinde
yazılıdır. Arvasi ailesi, altı yüz seneden beri ilim yaymakla ve
en üstün insanlık meziyetlerinde numune olmakla tanınmış ve halk
arasındaki ayrılıkları gidermekte, milli birliği sağlamakta
büyük vazifeler üstlenmiş ve bunları devam ettiregelmişlerdir.
İlk tahsilini babasının huzurunda gördü. Seyyid Abdülhakim Arvasi
hazretleri Nehri'de gördüğü bir rüya üzerine tahsiline daha
büyük ehemmiyet verdi. Bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:
Nehri isimli kasabada din ve fen ilimleri üzerine tahsil görüyordum.
Ramazan ayını ailemle birlikte geçirmek üzere memleketime döndüm.
Henüz ilk mektep kitaplarını tahsil ettiğim zamanlardı. Ramazan
ayının on beşinci Salı gecesi, rüyada Allah'ın Resulünü
gördüm. Yüce bir taht üzerinde risalet makamında oturmuşlardı.
Onun heybet ve celali karşısında dehşete düşmüş, yere bakarken,
arkamdan bir kimse yavaş yavaş sağ tarafıma yanaştı. Göz ucuyla
kendisine baktım. Kısaya yakın orta boylu, top sakallı, aydınlık
alınlı bir zat... Bu zat sağ kulağıma işitilmeyecek kadar hafif
bir sesle, fıkıh ilminin hayz meselelerinden bir sual sordu: "Hayz
zamanında bir kadının, camiye girmesi uygun değilken, iki kapılı
bir caminin bir kapısından girip öbür kapısından çıkmakta
şer'an serbest midir?" Allah Resulünün heybetlerinden
büzülmüştüm. Suali tekrar sormaması için gayet yavaşça ve
alçak bir sesle; "Dinin sahibi hazırdır, buradadır" diye cevap
verdim. Maksadım, şeriat sahibinin huzurunda kimsenin din
meselelerine el atamayacağını anlatmaktı. Resulullah efendimiz, ses
işitilemeyecek bir mesafede bulunmalarına rağmen cevabımı
duydular. Durmadan; "Cevap veriniz!" diye üst üste iki defa emir
buyurdular.
Ertesi gün, öğle namazı vaktinde pederimin camiye geliş yolları
üzerinde durdum. Kendilerine bir şeyi arz edeceğimi hissederek
yanıma geldiler. Rüyamı anlattım. Yüzlerine büyük bir sevinç
dalgası yayılırken; "Seni müjdelerim! Âlemin Fahri seni mezun ve
din bilgilerini tebliğe memur buyurdular. İnşâallah âlim olursun!
Bütün gücünle çalış" diyerek rüyamı tabir etti. Babama;
"Kâinatın efendisi huzurunda, bunca din meselesi dururken bana hayz
bahsinden sual açılmasının ve cevabının tarafımdan verilmesi
hakkındaki Resulullahın emrinin hikmeti nedir?" diye sordum şu
cevabı verdi: "Hayz, fıkıh bilgilerinin en zoru olduğu için,
böyle bir sual, senin ileride din ilimleri bakımından çok
yükseleceğine işarettir."
Bu rüyadan sonra, on sene müddetle, Cuma gecelerinden başka hiç bir
geceyi yorgan altında geçirdiğimi hatırlamıyorum. Sabahlara kadar
dersle uğraşıp insanlık icâbı uykuyu kitap üzerinde geçirdim.
İnsan gücünün üstünde denilebilecek bir gayret ve istekle
çalıştım.
Seyyid Abdülhakim Arvasi hazretleri, öğrendiği fıkıh, tefsir gibi
ilimlerin yanında kendisini mânevi yoldan yetiştirecek bir rehbere
kavuşma arzusu ile yanıyordu. Diğer taraftan Seyyid Tâhâ-i
Hakkâri'nin halifesi Seyyid Fehim-i Arvasi, rüyasında Allahü
teâlânın Resulünü gördü. Peygamber efendimiz kendisine;
"Abdülhakim'in terbiyesini sana ısmarladım" buyurmuştu.
Nihayet Seyyid Abdülhakim Arvasi, 1878 (H.1295) yılında Seyyid
Fehim-i Arvasi hazretlerinin huzuruna kavuştu ve hocasından aldığı
ilk emir, tevbe ve istihare oldu. İstiharede şöyle bir rüya
gördü: Seyyid Tâhâ hazretleri, camide, talebesi Seyyid Fehim'e şu
emri veriyordu: "Abdülhakimi al, elbisesini soy, cevâzimât-ı hams
çeşmelerinde kendi elinle tamamen yıka! Sonra ikimize de imam
olsun!.. Seyyid Fehim hazretleri onu alıp cevâzımât-ı hams
çeşmelerinde yıkıyor, o da elini onun omuzuna koyarak, sağ
ayağını kendisi için serilmiş olan seccadeye bırakıyordu.
Bu rüya onun talebeliğe kabul edildiğine dair gayet açıktı.
Tabire muhtaç kısmı sadece cevâzımât-ı hams tabiri idi.
Cevâzım cezm'in çoğulu olup kat'i, kesin demektir. Hams yani beş
adedi ise âlem-i emrin, latifenin tasfiyesine işaret olduğu
açıktı. Rüyanın başka tabire muhtaç olmayan açıklığı ayrı
bir ilahi lütuf ve sonsuz bir ihsandı.
Seyyid Abdülhakim Arvasi, gördüğü bu rüyanın tesiri ile büyük
bir aşkla ilim tahsil edip, ilimde ilerlediği gibi, Seyyid Fehim
hazretlerinin sohbet ve teveccühleri ile gönlünü nurlandırdı.
Yüksek tahsilini zamanın en büyük âlim ve evliyası Seyyid Fehim
Arvasi hazretlerinin huzurunda tamamladı. 1300 hicri sene başında
ilm-i sarf, nahv, mantık, münazara, vad', beyan, meani, bedi',
belagat, kelâm, usul-i fıkıh, tefsir, tasavvuf, ulum-i hikemiyye
yani hikmet-i tabi'iyye (fizik, biyoloji), hikmet-i ilahiyye,
riyaziyye (yani matematik, geometri), hey'et (astronomi) gibi zahir
ilimlerde icazet (diploma); tasavvufun Nakşibendiyye, Kadiriyye,
Kübreviyye, Sühreverdiyye ve Çeştiyye yollarından hilafet aldı.
Başkale'de otuz yıl kadar tedris ve irşad ile meşgul oldu. Yani
ders okuttu ve insanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını
anlattı.
1914 (H. 1332)te Birinci Dünya Harbi çıkıp Ruslar Doğu Anadolu'yu
işgal edince, Başkale'den hicret edip, Irak'a, oradan Adana,
Eskişehir ve 1919 (H. 1337)da İstanbul'a geldi. Eyüp Sultan'da önce
yazılı medreseye, sonra Gümüşsuyu Tepesindeki Mürteza Efendi
Dergahına yerleşti ve Kaşgari Hanekahı meşihatına tayin olundu.
İslam halifelerinin ve Osmanlı Sultanlarının sonuncusu olan Sultan
Vahideddin tarafından Medrese-i mütehassısin denilen İlahiyat
Fakültesinde tasavvuf müderrisi yani ordinaryüs profesörü olarak 8
Zilkade 1919 (H. 1337) tarihli ferman ile tayin edildi.
Anadolu'da çarpışan Kuvay-ı Milliyenin galip gelmesi için para,
mal ve dua ile yardım edilmesi, eli silah tutanların onlara
katılmaları için milleti teşvik ederek çok kimseyi Anadolu'ya
gönderdi. Çok yardım yapılmasına sebep oldu. Uzun zaman irşad,
vaaz ve tedris ile meşgul olup hayatının sonuna doğru İzmir'e
gönderildi. Zor şartlar altında İzmir'de kaldığı sırada
ihtiyarlığın da verdiği takatsizlikle hastalandı. Ankara'ya
getirildi. Ankara'ya geldikten birkaç gün sonra 27 Kasım 1943 (H.
1362) tarihinde sıkıntılarla dolu dünyadan ahirete intikal etti.
Ankara'nın kuzeyinde bulunan Bağlum nahiyesinde defnolundu. Kabri
ziyaret edilmekte, huzurunda yapılan dualar kabul olunmaktadır.
Seyyid Abdülhakim Arvasi vücutça gayet mutedil ve kusursuzdu.
Buğday tenliydi. Alnı geniş ve açıktı. Kaşları birer hilal gibi
olup, kabarık ince ve ölçülüydü. Nur bakışlı gözleri
iriceydi. Burnu ahenkli ve normalden büyükçeydi. Yüzü zayıfça
olup sakalı sıktı. Bedeni iri yapılı olup, insana mutlak surette
hürmet telkin edici bir vakar ve heybeti vardı.
Her hâli ve hareketi ile İslamiyet'e uyardı. Çok mütevazı olup;
"Ben" dediği işitilmemişti. Çok heybetli ve temkin sahibiydi. Çok
misafir severdi. Yardım yapmaktan hoşlanırdı. Ziyaretlere gider,
davetlere icabet ederdi.
Seyyid Abdülhakim Arvasi din bilgilerinde ve tasavvufun ince
marifetlerinde derin bir derya idi. Üniversite mensupları, fen ve
devlet adamları, çözülemez sandıkları güç bilgileri sormaya
gelir; sohbetinde, dersinde bir saat kadar oturunca, cevabını alır;
sormaya lüzum kalmadan o bilgi ile doymuş olarak geri dönerdi.
Teveccühünü, sevgisini kazananlar, sayısız kerametlerini
görürdü. Çok mütevazı, pek alçak gönüllüydü. Eyüp Sultan,
Fatih, Bayezid, Bakırköy, Kadıköy, Beyoğlu'nda Ağa Cami-i
şerifleri kürsilerinde senelerce ilim neşretmiştir. Sultan Selim
Cami-i şerifi yanındaki Süleymaniyye Medresesinde, tasavvuf
müderrisi (profesörü) iken Er-Riyad-üt-Tasavvufiyye kitabını
yazmıştır. Tasavvuf hakkında risale büyüklüğünde müteaddid
mektupları vardır. Mevlid okunmasının ve tesbih kullanmanın
başlangıç ve meşruiyeti hakkında bir risale, Rabıta-i Şerife
Risalesi, Sahâbe-i Kirâm ve Ecdad-ı Peygamberi risaleleri, İslam
Hukuku, Keşkul ve Sefer-i Ahiret isimli eserleri, Arabi, Farisi ve
Türkçe şiirleri pek kıymetlidir.
Yetiştirdiği seçkin din adamlarının en selahiyyetlisi; çeşitli
din ve fen kitaplarının yazarı, eczacı, kimyager ve emekli
öğretmen albay Hüseyin Hilmi Işık beyefendidir. 1929'dan 1943
senesine kadar o büyük zattan ders almış, Arabi ve Farisi
tercümeler yaparak gençliğe hizmet için çalışmıştır.
Türkçe, Arabi, Farisi, Almanca, Fransızca ve İngilizcenin yanında,
başka dillerde de çeşitli din kitapları neşretmiştir. Bütün
ilim ve feyzini, Abdülhakim Arvasi'den aldığını eserlerinde
belirtmektedir.
25 yıl önceki rüyadaki şahıs Seyyid Abdülhakim Efendi, 1897
yılında hac vazifesi ile Hicaz'a geldiğinde önce Medine'ye gelip
Peygamber efendimizin kabr-i şerifini ziyaret etti. Yanında Hacı
Ömer Efendi isimli eşraftan bir zat vardı. Onunla beraber bir gece,
mübarek Ravza'da akşam namazından sonra, yüzünü saadet
şebekesine döndürmüş, son derece edep ve hürmet içerisinde
beklerken, sağ tarafında oturan Hacı Ömer Efendi kulağına eğilip
yavaşça: "Refikam, şu anda özür sahibidir. Peygamber Mescidini
ziyarete gelemez. Bâb-üs-Selâm'dan girerek Peygamber huzurunda bir
selam verip, Bâb-ı Cibril'den çıkmasına şer'an müsaade var
mıdır?" dedi.
Seyyid Abdülhakim hazretleri o anda 25 yıl önceki rüyanın
hatırına gelmesi ile korkuyla sarsıldı. Hacı Ömer Efendinin
yüzüne bir daha baktı. Evet 25 yıl önce rüyasında gördüğü
şahıs da bu şahıstı.
Yavaşça: "Bu sualin cevabına mezun olmak şöyle dursun, bilakis
memurum!" buyurdu. Ancak rüyada olduğu gibi Resulullah efendimizin
huzurunda bulunduğundan cevap vermekte mazur olduğunu bildirdi.
Bâb-ı Rahme'den dışarı çıktıktan sonra hem meseleyi
cevaplandırdı ve hem de rüyayı tafsilatı ile anlattı.
Sultanın dua ve yardım istemesi Sultan Vahideddin Han kendilerini
çok sever, takdir ederdi ve dualarını isterdi. Nitekim Abdülhakim
Efendi hazretleri şöyle anlattı: Memleketin işgal altında
bulunduğu ve kurtuluş savaşının başladığı günlerdi.
Beşiktaş'ta Sinanpaşa Câmiinde vaaz edip çıkıyordum. Kapı
önünde duran bir saray arabasından, kibar bir bey inip; "El melikü
yakraükesselâm ve yed'uke iletta'âm" yani "Sultan sana selam ediyor
ve seni iftara çağırıyor" dedi. Araba ile saraya gittik.
İstanbul'un seçilmiş vaizleri, imamları çağırılmıştı.
Yemekten sonra ser müsâhib geldi. Sultanın selamı var. Hepinizden
rica ediyor. Anadolu'da kâfirlerle çarpışan kuvây-ı milliyenin
galip gelmesi için dua etmenizi ve Anadolu'daki mücahidlere para ve
dua ile yardım etmeleri, eli silah tutanların onlara katılmaları
için milleti teşvik etmenizi rica ediyor, dedi. Bu emir üzerine çok
kimseyi Anadolu'ya gönderdim. Çok yardım yapılmasına sebep oldum.
Bir defasında da Sultan Vahideddin Han, Ramazân-ı şerif ayında
Hırka-ı seâdetin bulunduğu odayı ziyaret edecekti. Seyyid
Abdülhakim Efendi'yi de davet etti. Diğer ileri gelen devlet
adamları ve din adamları da oradaydı. Bu vakanın devamını
hizmetlerini gören Şakir Efendi şöyle nakletmektedir: Sultan tam
Hırka-i seâdetin bulunduğu odanın kapısına gelince, Abdülhakim
Efendi nerededir? diye sordu. Oradaki kalabalık birbirlerine
bakıştılar. O isimde birisini tanımıyorlardı. Arkaya doğru haber
verdiler. Efendi hazretleri, benim ismim Abdülhakim'dir deyince,
sultan sizi istiyor deyip, hemen yol açtılar. Sultan kendilerini
bekleyip yan yana biri dünya, biri ahiret sultanı olarak,
Sultanü'l-enbiya Peygamber efendimizin seâdetli hırkalarının
bulunduğu odaya girdiler. Beraberce ziyaret ettiler. Çıkınca Sultan
bereket sayarak orada olanlara birer mendil, ona ise iki mendil hediye
etmişler. Ben dış kapıda Efendi'yi bekliyordum. Geldiler ve
ziyaretlerini anlattılar. "Sultan herkese bir mendil verdi, bana iki
tane verdi. Birisi senindir" deyip birini bana verdiler.
Abdülhakim Arvasi hazretleri siyasete hiç karışmamış, siyasi
fırkalara bağlanmamıştır. Bölücülüğe karşıydı. Talebeleri
kendisine tekkelerin kapatılması ile ilgili olarak sorduklarında:
"Hükümet, tekkeleri değil, boş mekanları kapattı. Onlar kendi
kendilerini çoktan kapatmışlardı" demiştir. Bu muazzam görüş, o
günlerin umumi manada tekke ve dergah tipine ait teşhislerin en
güzelidir.
Kanunlara uymakta çok titiz davranır, konuşmalarında da bunu
tavsiye ederdi.
Abdülhakim Efendinin yemesi, içmesi, yatması, kalkması,
konuşması, susması, gülmesi, ağlaması hep İslamiyet'e ve
Resulullah efendimizin hâline uygundu. Onun yemesini gören sanki
âdet yerini bulsun diye yiyor zannederdi. Az yer, lokmaları küçük
alır ve yavaş yerdi. Yakınları onu otuz senedir kaylule yaparken
veya yatarken bir defa olsun sırt üstü veya sol tarafına dönüp
yatmadığını söylemişlerdir. Hep sağ yanı üzerine yatar, sağ
elinin içini sağ yanağı altına koyar, öyle yatardı. Her hâli
istikamet üzere idi. "İstikamet yani Allahü teâlânın beğendiği
doğru yol üzere olmak kerametin üstündedir" sözünü sık sık
tekrar ederdi.
Çok mütevazı, pek alçak gönüllü idi. Ben dediği hiç
işitilmemişti. İslam âlimlerinin adı geçtiği zaman: "Bizler o
büyüklerin yanında hazır olsak sorulmayız, gaib olsak aranmayız."
Ve, "Bizler o büyüklerin yazılarını anlayamayız. Ancak
bereketlenmek için okuruz" buyururdu. Halbuki kendisi bu bilgilerin
mütehassısı idi.
Abdülhakim Arvasi hazretlerinin kıymetli sözlerinden bazıları:
"Her peygamber, kendi zamanında, kendi mekanında, kendi kavminin
hepsinden, her bakımdan üstündür. Muhammed aleyhisselam ise her
zamanda her memlekette, yani dünya yaratıldığı günden kıyamet
kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek, bütün varlıkların, her
bakımdan en üstünüdür. Hiç kimse, hiçbir bakımdan Onun
üstünde değildir. Bu olamayacak bir şey değildir. Dilediğini
yapan, her istediğini yaratan, Onu böyle yaratmıştır. Hiçbir
insanın Onu methedecek gücü yoktur. Hiçbir insanın Onu tenkit
edecek iktidarı yoktur."
"Hak teâlânın hakimliğini tanıdığınız, emaneti ve emniyeti
bozmayarak çalıştığınız zaman, birbirinizi ne kadar sevecek,
birbirinize ne kadar bağlı kardeşler olacaksınız. Sizin o
kardeşliğinizden Allah'ın merhameti neler yaratacaktır.
Kavuştuğunuz her nimet, hep Hakk'a imanın hasıl ettiği
kardeşliğin neticesi ve Allahü teâlânın merhamet ve ihsanıdır.
Gördüğünüz her musibet ve felaket de; hep kızgınlığın,
nefretin ve düşmanlığın neticesidir. Bunlar ise hakkı
tanımamanın, zulüm ve haksızlık etmenin cezasıdır."
"Büyüklerin sözü, sözlerin büyüğüdür."
"Evliyanın sözünde rabbani tesir vardır."
"İnsanı kaplayan sıkıntıların birinci sebebi, Hakk'a karşı
şirk ve müşrikliktir. İlim ve fen ilerlediği halde, insanlığın
ufuklarını sarmış olan fesat karanlığı hep şirkin,
imansızlığın, vahdetsizliğin ve sevişmezliğin neticesidir.
Beşeriyet ne kadar uğraşırsa uğraşsın, sevip sevilmedikçe,
ızdırap ve felaketten kurtulamaz. Hakk'ı tanımadıkça, Hakk'ı
sevmedikçe, Hak teâlâyı hakim bilip, Ona kulluk etmedikçe,
insanlar, birbiri ile sevişemez. Hak'dan ve Hak yolundan başka her ne
düşünülse, hepsi ayrılık ve perişanlık yoludur."
"Müslümanların öğrenmesi lazım olan bilgilere Ulum-i İslamiyye
(Müslümanlık Bilgileri) denir. İslam dininin emrettiği bu
bilgileri Resulullah aleyhisselam ikiye ayırmıştır. Biri, "ulum-i
nakliyye", yani din bilgileri; diğeri "ulum-i akliyye" yani fen
bilgileridir, buyurmuştur. Din bilgileri, dünyada ve ahirette,
huzuru, saadeti kazandıran bilgilerdir.
Bunlar da ikiye ayrılır: "Ulum-i aliyye" yani yüksek din bilgileri
ve "ulum-i ibtidaiyye" yani alet ilimleri. İslam ilimlerinin ikinci
kısmı olan akıl bilgilerinin yani tecrübi ilimlerin iyi
öğrenilmesi, ince ve derin din bilgilerinin kolay ve açık
anlaşılmasına yardım eder. Riyazi fizik öğrenmek, din bilgilerini
kuvvetlendirir. Astronomi, aritmetik ve geometri, dine yardımcı
bilgilerdir. Tecrübi fizikteki (tecrübe ve isbat edilenlere esasen
uymayan) birkaç yanlış teori ve hipotezden başka hepsi dine
uymakta, imanı kuvvetlendirmektedir. İlahi fizik (metafizik)
bilgilerinden, çürük, bozuk olanları dine uymaz. Bu ilimler
öğrenilince, din bilgilerinin akli ilimlere uyan ve akli bilgilerle
çözülmeyen yerleri ve sebepleri meydana çıkar ve akla uygun
sanılmayan, aklın erişemediği meselelerin inkâr edilemeyeceği
anlaşılır."
"Kur'an-ı kerimden ve Resul aleyhisselamın hadis-i şeriflerinden
sonra en kıymetli kitap, İmam-ı Rabbani hazretlerinin Mektubat
kitabıdır. Hanefi mezhebinde en mükemmel ve en kıymetli fıkıh
kitabı, İbni Abidin'in Dürrül-Muhtar haşiyesidir. Şafii'de
Tuhfet-ül-Muhtac kitabıdır."
"İslam dini, Allahü teâlânın, Cebrail ismindeki melek vasıtası
ile, sevgili Peygamberi Muhammed aleyhisselama gönderdiği,
insanların, dünyada ve ahirette rahat ve mesut olmalarını
sağlayan, usul ve kaidelerdir. Bütün üstünlükler, faydalı
şeyler, İslamiyet'in içindedir. Eski dinlerin görünür
görünmez bütün iyiliklerini, İslamiyet, kendinde toplamıştır.
Bütün saadetler, muvaffakiyetler ondadır. Yanılmayan,
şaşırmayan, akılların kabul edeceği esaslardan ve ahlaktan
ibarettir. Yaradılışında kusursuz olanlar onu reddetmez ve nefret
etmez, İslamiyet'in içinde hiçbir zarar yoktur. İslamiyet'in
dışında hiçbir menfaat yoktur ve olamaz."
"Son zamanlarda, tekkeler cahillerin eline düştü. Dinden, imandan
haberi olmayanlara şeyh denildi. Din düşmanları da, bu şeyhlerin
sözlerini, oyunlarını ele alarak dine hurafeler karışmıştır,
dedi. Halbuki bozuk tarikatçıların sözlerini, işlerini din sanmak,
bunları tasavvuf büyükleri ile karıştırmak, çok yanlıştır.
Dini bilmemek, anlamamaktır. Dinde söz sahibi olmak için, Ehl-i
sünnet âlimlerini tanımak, o büyüklerin kitaplarını okuyup, iyi
anlayabilmek ve bildiğini yapmak lazımdır. Böyle bir âlim
bulunmazsa, din düşmanları, meydanı boş bulup, din adamı şekline
girer. Vaazları ile, kitapları ile, gençlerin imanını çalarak
millet ve memleketi felakete götürürler."
"Temiz ve yeni elbise giyiniz. Gittiğiniz yerlerde, ahlakınızla,
sözlerinizle, İslam'ın vakarını, kıymetini gösterdiğiniz
gibi, giyiminizle de saygı ve ilgi toplayınız."
"Çeşitli, lezzetli yemeklerle ve tatlı, soğuk şerbetlerle
bedenlerinizi rahat ve hoş tutunuz."
"Allahü teâlâ, her şeyi bir sebep altında yaratmaktadır. Bu
sebeplere, iş yapabilecek tesir, kuvvet vermiştir. Bu kuvvetlere,
tabiat kuvvetleri, fizik, kimya ve biyoloji kanunları diyoruz. Bir iş
yapmamız, bir şeyi elde etmemiz için, bu işin sebeplerine
yapışmamız lazımdır. Mesela buğday hasıl olması için, tarlayı
sürmek, ekmek, ekini biçmek lazımdır. İnsanların bütün
hareketleri, işleri, Allahü teâlânın bu âdeti içinde meydana
gelmektedir. Allahü teâlâ sevdiği insanlara iyilik, ikram olmak
için ve azılı düşmanlarını aldatmak için bunlara, âdetini
bozarak sebepsiz şeyler yaratıyor."
"Tek vakit namazımı kaçırmaktansa, bin kere ölmeyi tercih ederim."
"Namaz, aman namaz, nerede ve ne şart altında olursa olsun mutlaka
namaz kılın."
"En büyük edep, ilahi hududu muhafazadır, gözetmektir."
"Allahü teâlâ bir kuluna iman vermişse ona daha ne vermemiştir.
İman vermemişse ona daha ne vermiştir!"
"Bizim meclisimizde bulunanlar, sükut içinde otursalar ve sükuttan
başka bir şey görmeseler bile, din bahsinde âlim geçinenlerin
hatalarını keşfederler, bir bir çıkarırlar."
"Kur'an-ı kerim şifadır. Fakat şifa, suyun geldiği boruya
tâbidir. Pis borudan şifa gelmez."
"Gerçek keramet, kerametin gizlenmesidir. Bunun dışında
görünenler, velinin irade ve ihtiyarı ile değildir. İlahi hikmet
öyle gerektiriyor demektir."
"Allahü teâlâ sırrını eminine verir. Bilen söylemez, söyleyen
bilmez."
"Ahmaklık, hatada ısrar etmektir."
"Din bilgileri, dünyada ve ahirette, huzuru, saadeti kazandıran
bilgilerdir."
"Allahü teâlâ dilediğini yapar. İster sebepli ister sebepsiz,
dilediği gibi azap veya lütfeder. Güzel ve doğru Onun
dilediğidir."
"Allahü teâlâ bize rahmetiyle muamele etsin. Adaletiyle muamele
ederse yanarız."
"Riya olmasın diye cemaatten kaçanlar ayrı bir riya
içindedirler."
"İlim cehli izale eder, yok eder, ahmaklığı değil."
"Cemiyetteki ruh hastalıklarının sebebi, iman eksikliğidir."
Talebelerinden bazıları o ilim deryası büyük veliden şu sözleri
ve menkıbeleri nakletmişlerdir.
Talebelerinden Hafız Hüseyin Efendi anlatır: Tahsilimi İstanbul'da
yaptım. Arabi ve Farisi'yi iyi bilirdim. Her toplulukta söz
sahibiydim. Bir gün beni Abdülhakim Arvasi hazretlerine
götürdüler. Maksadım orada da söz sahibi olmaktı. Kendisine çok
yakın bir sandalyeye oturdum. Sohbete başladı. Hemen sonra
sandalyede oturmaktan haya edip, yere indim. Sohbette, hiç
bilmediğim, duymadığım şeyleri anlatıyordu. Yakınında yere
oturmaktan da haya edip biraz geri çekildim. Biraz daha biraz daha
derken nihayet kendimi kapının önünde buldum. Nerede ise kapıdan
dışarı çıkacak hâle gelmiştim. Ben yıllarca şeyhlik postunda
oturmuş talebeleri olan biriydim. Seyyid Abdülhakimi görünce ancak
talebe olacağımı anladım ve talebelerime: "Seyyid Abdülhakim
Efendiyi görünce, tanıyınca şeyhliğin ne olduğunu anladım,
eteğine yapışmaktan başka işim kalmadı" dedim. O büyük zata
talebe olmakla şereflendim.
Otuz yıl boyunca yanından ayrılmayan yakını Şakir Efendi
anlatır: Bir sabah dergahın mescidinde namaz kılıyorduk. Efendi ile
ikimizdik. Her zamanki gibi beni imam yaptılar. Mescidin giriş
kısmı baştan başa camekân olduğundan girişteki sofa şeklinde
oturma yerinden mescidin içi apaçık görülürdü. Biz namaza
hazırlanırken zevcem de gelip sofa kısmında çaylarımızı
hazırlamaya koyulmuştu. Namaz ve dua bitince, sofaya geçtik.
Gördük ki semaverin etrafında iki çay bardağı yerine bir sürü
bardak. Zevceme, bu kadar bardağa lüzum olmadığını söyleyip,
niçin ikiden çok bardak getirdin, deyince, şu cevabı aldım:
"Hayret! Arkanızda büyük bir cemaat vardı. Şimdi dağılmış."
Talebelerinden İlyas Efendi anlatır: Bir gün yaşlı bir kadın
marangoz dükkanıma gelip; "Bir odalı evim var. İkinci bir oda
yaptırıyorum. Kiraya verip onunla geçineceğim. Bedelini kira
parasından vermek üzere, bana bir kapı ve pencere yapar mısın?"
dedi. Yarın gel, konuşuruz dedim. Maksadım, Seyyid Abdülhakim
Efendi'ye gidip danışmaktı. İkindi vakti dergâhlarına gittim.
Hâlimi sordular. "Müşteri geliyor mu?" dediler. "Geliyor" dedim.
Fakat sormak için gittiğim kadını unutmuştum. "Sipariş veren
oluyor mu?" dediler. "Bugün yok" dedim. "Kadın müşterileriniz
oluyor mu?" buyurdular. Gene hatırlamadım. Bunun üzerine; "Bugün
gelen kadının işini gör!" buyurdular. Ancak o zaman
hatırlayabildim.
Bir gün Bayezid Camiinde vaaz verirlerken konu ile hiç ilgisi
olmadığı halde; "Sizden biriniz, eve gidip, çocuğunu çatıya
kiremitler üzerine çıkmış, güvercin kovalar görürse,
bağırmadan, güzellikle, yavrum bak sana neler getirdim, şeker
aldım, desin, onu tutup içeri aldıktan sonra azarlasın" buyurdu.
Vaazı dinleyen Akhisarlı bir zat içinden şimdi bunun da ne ilgisi
var diye geçirdi. Vaazdan sonra evine gidince baktı ki çocuğu evin
damına çıkmış, kiremitler üzerinde güvercin yakalamak peşinde,
nerede ise kenardan düşecek halde. Çocuk küçük olup üç-dört
yaşındaydı. Hemen Abdülhakim Efendinin nasihatlerini hatırladı ve
öyle yaptı. Çocuk düşmekten kurtuldu.
Necib Fazıl Kısakürek anlatır: Sene 1941... Almanlar
sınırımızda. Ben, bir gazetede çıkan yazılarımda da üstüne
bastığım gibi, İkinci Dünya Harbine girmemizin bir an meselesi
olduğuna kâniim. Bu meseleyi huzurlarında savunuyorum. Lütfen
dinliyorlar. Etraflarında yakınlarından birkaç kişi ve avukat
Mahmud Veziroğlu isminde kendisini sevenlerden bir zat... Harbe
sürüklenmek mecburiyetimizi riyazi bir vâkıa hâlinde gösteriyor
ve anlatıyorum. Sonuna kadar dinledikten sonra buyurdular ki: "Harbe
girilmez. Yalnız Birinci Cihan Harbinde olduğu gibi pahalılık
olmasa, vesika usulü çıkmasa." Buyurdukları gibi oldu. Harbe
girmedik. Fakat pahalılık, vesika usulü milleti kavurdu. Mahmud Bey,
bana bu kerameti sık sık tekrar eder ve; "Müthiş, müthiş!..
herkes harbi beklerken; "Harbe girilmez" ve kimse vesika usulünü
beklemezken "O olacak" buyurmaları büyük keramet" derdi.
Faruk Bey anlatır: Bundan yıllarca evvel, oğlum Nevzad, o zamanlar
oturduğumuz apartman katının balkonundan aşağıya, beton bir zemin
üzerine düştü. Çocuğu koma hâlinde bir hastaneye yetiştirdik.
Ayıldı. Fakat akli melekelerini kaybetmiş haldeydi. İstanbul'a
götürdük. Bütün mütehassıs sinir ve akıl doktorlarına
gösterdik. Hemen hepsi ümit göremediklerini söylediler. Bir Rum
doktor erken bunama teşhisini koydu ve şifası yok hükmünü bastı.
Büluğ çağındaki çocuğumu, büyük amcası Abdülhakim Efendinin
kollarına teslim ettim. Çocuk tekkede kırk gün kaldı. Bu müddet
içinde, onu nazarlarından ayırmadılar. Sadece; "Mahzunum,
mahzunum!" diye içlenerek işi, Allahü teâlâya havale ettiler.
Kırk gün sonra Nevzad, hiç bir zaman sahip olmadığı maddi ve
manevi bir sıhhate kavuştu. Hukuk Fakültesini bitirdi. Uzun yıllar
DSİ'de avukatlık yaptı, oradan emekli oldu. Abdülhakim Efendi,
biraderzadeleri olan Faruk Işık Efendiyi çok severdi. Birisini
methetmek isteseydi; "Faruk hariç hepimizden iyidir" derdi. Kabri,
Abdülhakim Arvasi'nin ayak ucundadır.
Bayezid Camiinde; Erzincan zelzele felaketinden bir hafta kadar önce:
"Allahü teâlâ, zinanın aşikâr olduğu yerlere zelzele ile ceza
verir. Erzincan gibi" buyurmuşlar. Kimse o esnada bu manayı
anlayamamış, ama bir hafta sonra, duyanlar bu büyük bir kerametti,
anlayamadık demişlerdir.
Talebelerinden Tahir Efendi anlatır: Abdülhakim Efendi hazretleri
buyurdular ki: "Evliyanın huzuruna dolu giden boş, boş giden dolu
döner." Bir gün bana; "Tahir Efendi, evinde kitap kalmasın,
kitapları evden çıkar, başkalarına ver" buyurdular. Eve gittim.
Kıymetli kitaplarıma kıyamadım. Emirleri yerine gelsin diye,
birkaç kitap verdim. Yatsıdan sonra yattım. Abdülhakim Efendiyi
gördüm. "Tahir, kitapları evden çıkardın mı?" buyurdular.
Kalktım. Abdest aldım. İki rekat namaz kıldım. Yine yattım. Daha
uyuyamamıştım. Abdülhakim Efendi geldi. "Hâlâ kitapları evde mi
saklıyorsun?" buyurup, celâllendi. Korktum. Hemen kalkıp, bütün
kitaplarımı evden çıkardım. Geldim yattım. Ancak uyuyabildim.
Sonradan anladım ki, bizi terbiye etmek için, kitaplardan
uzaklaştırıp, bende olanları alıp, kendinde olanları bize vermek
için bu yolu seçmişlerdi.
Ne zaman Abdülhakim Efendi hazretlerine gitsem, Ziya Bey yanında
otururdu. Ziya Beye bir kitap verir, okuturlar ve izah ederlerdi. Bir
gün yine öyle bir sohbette, Ziya Beye kitap okutup, kendileri izah
ediyordu. İçimden, benim Arabi ve Farisim Ziya Beyden iyidir. Niçin
hep ona okuturlar da, bana hiç okutmazlar diye geçti. O gece rüyada
Abdülhakim Efendinin huzurunda idim. Gene Ziya Beye bir kitap
vermişler, okutuyorlardı. Ama Ziya Beyi sarıklı, âlim kıyafetinde
gördüm. Abdülhakim Efendi, Ziya Beyi bana gösterip; "Biz, boşuna
emek vermeyiz" buyurdular. Uyanınca o düşünceme çok pişman oldum.
Bir gün Abdülhakim Efendiye gidiyordum. Yolda, kendi kendime,
Abdülhakim Efendiye arz edeyim, evliyalıkta yükselmek büyük iş,
bizim küçük gayretimizle elde edilmez, himmet buyursunlar teveccüh
eylesinler de, o yüksek makamlara beni kavuştursunlar diye
düşünüyordum. Vardım. Bahçede yalnız oturuyorlardı. Selam verip
ellerini öptüm. Yüzüme bakıp; "Tahir, şu ağaç ne ağacıdır?"
buyurdu. "Manolya" dedim. "Şu nedir?" buyurdu. "Gül" dedim. "Ya
Tahir, bunların suyu bir, havası bir, toprağı bir de, niçin
boyları farklıdır? Mesela şu çimene ne yapılsa gül ağacı
olabilir mi, gül de, manolya kadar büyür mü?" buyurdu. "Hayır
efendim" dedim. "Demek ki, farklılık istidatlarından kabiliyetten
geliyor. Ve demek ki, çim; ot, gül gibi, gül de manolya gibi olmaz!"
buyurup tekrar bana baktılar. "Kusurumu bağışlayın efendim" dedim.
Diş hekimi emekli albay Sabri Bey anlatır: Abdülhakim Efendi, arada
bir bana, teyemmüm nasıl yapılır diye göstererek öğretirdi.
Kendi kendime, şimdi su olmayan yer yok, acaba neden bu kadar
teyemmüm üzerinde duruyor derdim. Vefatından otuz sene sonra,
ellerimde yara çıktı. Hatta bir başparmağımı kestiler. Doktorlar
ellerine su vurmayacaksın dediler. Üç sene teyemmümle yani onların
gösterdiği şekilde teyemmüm ederek namaz kılmak zorunda kaldım.
Halid Turhan Bey anlatır: Bir gün ziyaretlerine gitmiştim.
Kütüphanelerinden bir kitap çekip, bir yerini açıp bana verdiler
ve; "Buyurun, okuyun!" buyurdular. Arapça idi. Okumaya çalıştım.
Yanlış okuyunca düzeltirlerdi. Bir daha okuttular ve gene
yanlışlarımı düzelttiler. Sonra; "Türkçeye çevirin!"
buyurdular. Takıldığım çok ibareler oldu. Yardım ettiler, hatta
kendileri tercüme ettiler. Bir daha okutup, bir daha tercüme
ettirdiler. İyice anlamıştım. Vefatlarından yirmi sene kadar
sonra, kütüphane müdürlüğü için, Ankara'da imtihana girdim.
İmtihanda elime bir Arapça kitap verdiler ve bir yerini açıp,
okuyun dediler. Bir de ne göreyim, Abdülhakim Efendinin verdiği
kitap ve açtıkları sayfa değil mi? Okudum, tercüme ettim.
İmtihanı kazandım. Kütüphane müdürü oldum. Ama imtihandan
çıkınca, Efendinin bu büyük ve açık kerametini görünce
hüngür hüngür ağladım.
Eserleri
· Er-Riyâd-üt-Tasavufiyye
· Râbita-i Şerîfe
· Keşkül
· Sefer-i Âhiret
· Eshâb-i Kirâm
· Ecdâd-i Peygamberî
Bibliyografya
· Tam İlmihâl Se'âdet-i Ebediyye, s. 1061, 92. Baskı, 2005,
Hakikat Kitabevi
· Orta Anadolu (Kuzey-Güney) Evliyaları 1. Cild, s. 89-118, 1.
Baskı, 2004, Türkiye Gazetesi Yayınları
"http://tr.wikipedia.org/wiki/Abd%C3%BClhak%C3%AEm_Arv%C3%A2s%C3%AE"'dan
alındı
Sayfa kategorileri: Dini kişilikler | Mutasavvıflar | Evliyalar
xxx
Babürlüler (Babür İmparatorluğu, Gürgâniyye Devleti)
Hindistan'da kurulan Müslüman Türk devletlerinden.
Timur'un beşinci batından torunu Babür tarafından, 1526'da
kurulmuştur. 1483'te Fergana'nın başkenti Ardician'da dünyaya
gelen Babür, 1494'te babası Ömer Şeyh Mirza'nın ölümü
üzerine, Fergana hükümdarı oldu. Fakat Babür, Özbeklerin
büyüyen kuvvetleri karşısında, kendisi için orada sağlam bir yer
elde etmenin mümkün olamayacağını anlamıştı. Bundan dolayı,
1504'te Kâbil'i, daha sonra Kandehar'ı alarak orada yerleşti.
1508 Eylülünde ilk defa Hindistan'a akın yaptı. Üç ay süren bu
akında, ülkeyi tanıdı ve pek çok ganimet elde etti. Kasım
1519'da Hayber'i geçerek Hindistan'a girdi. Peşaver
yakınlarına geldi. Beş defa Pencap'a sefer yaptı. Bu seferler
neticesinde, Kuzey Hindistan'ı fethetti. Kasım 1525'te,
Hindistan'ı fethetmek üzere Kâbil'den hareket etti. 21 Mayıs
1526'da, Panipüt Meydan Muharebesinde, İbrahim Ludi'nin büyük
ordusunu yok etti. Böylece Hindistan Türk İmparatorluğu tacı,
Babür'e geçmiş oldu. Aralık 1526'da, dünyanın en büyük
şehirleri arasında olan Delhi, Agra ve Hanpur fethedildi. Babür,
Agra'yı başkent yaptı.
Babür Şah, 1527'de Hinduların üzerine yürümek niyeti ile
Agra'dan hareket etti. Ludilerin Racistan'daki kontrollerini
kaybetmeleri üzerine müstakil hale gelen Hindular, hükümdarları
Rana Senka'nın etrafında toplanarak, 100.000 kişilik bir ordu ve
birkaç yüz fille yeni Hindistan fatihinin üzerine yürümeye
başlamışlardı. Bu, çok kritik tarihi bir andı. Babür'ün harbi
kaybetmesi demek, Ganj Vadisinin Hinduların eline düşmesi, netice
itibariyle beş asırlık Müslüman-Türk hakimiyetinin Hind
kıtasında son bulması demekti. Babür, 13.500 kişilik pek seçkin
bir Türkistan atlı birliği ile düşman üzerine yürüdü. Yanında
Osmanlı Türklerinden Mustafa Rumi'nin kumanda ettiği bir topçu
birliği de vardı. Hindularda top ve tüfek yoktu. Ateşli silahlar ve
Türk atlısının üstün savaş kabiliyeti, Babür'e parlak bir
zafer kazandırdı. Düşman tamamen imha edildi. Bu zafer,
Müslüman-Türklerin Panipüt'ten daha büyük bir zaferiydi. Biyana
civarında geçen bu meydan muharebesi, Babür'e "Gazi"
unvanını kazandırdı.
Babür Şah zamanında ülkenin sınırları, güneyde Vindiya
Dağlarından, kuzeyde Amu Derya'ya (Ceyhun) kadar uzandı. 25
Aralık 1530 yılında, Agra'da vefat eden Babür Şahın yerine, 22
yaşındaki büyük oğlu Hümayun Mirza geçti.
1508'de Kabil'de dünyaya gelen Nasireddin Hümayun Şah,
saltanatının ilk zamanlarında, kardeşi Kamran Mirza ile uğraşmak
zorunda kaldı. Zamanında asıl tehlike, Şir Han Sur'dan geldi.
Hümayun, 1540 yılında başkent Agra'yı terk etmek mecburiyetinde
kaldı. Böylece 15 yıl için, taht Surilerde kaldı. Hümayun'un
elinde Afganistan, Sind, Kuzey Pencab, Keşmir ve Belucistan kaldı.
1543'te Hümayun, Kuzey Pencap, Sind ve Belucistan'ı da Surilere
bırakmak zorunda kaldı. Kendisi, Şah Tahmasb Safevi'ye sığındı
ve 1553 Ocak ayına kadar orada misafir edildi. Daha sonra Eylül
1554'te, Safevi Şahının desteği ile, kardeşi Kamran Mirza'dan
Kandehar'ı alarak, baba mirasını toplamaya başladı. Aynı senede
kardeşini Kâbil'den uzaklaştırarak Afganistan'a sahip oldu.
Daha sonra Bedahşan'ı da aldı. 1555 Şubatında, Hindistan'ın
tekrar fethine girişti ve büyük Pencap havalisine hakim oldu.
Timuroğullarının ve babasının Hindistan'da büyük prestijleri
olduğu için, çok iyi karşılandı. Surilerle 22 Haziran 1555'te
yapılan Maçivara Meydan Savaşının kazanılması, Hind
kapılarının tamamen açılmasını sağladı. Bu zafer, Babür
Devletinin ikinci kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir.
28 Ocak 1556'da vefat eden Hümayun, yumuşak bir huya sahipti.
Düşmanları tehlikeli rakipler olsa bile, her zaman affetme alçak
gönüllülüğünü göstermiştir. Kardeşi Kamran Mirza sık sık
isyan etmesine rağmen, onu her zaman affetmiştir. Hümayun,
ülkesinin imarına önem vererek, İslami karakterde birçok binalar
yaptırmıştı. Ölümü, o sırada Hindistan'da bulunan büyük
Türk denizcisi Seydi Ali Reis'in tavsiyesine uyularak, oğlu
Ekber'in tahta çıkışına kadar gizli tutuldu. Hümayun,
Delhi'de defnedildi. Hanımı Hamide Banu, onun için, bugün bile
sanat yönünden herkesin ilgisini çeken muazzam bir türbe
yaptırdı.
Hümayun'dan sonra devlet idaresi, oğlu Celaleddin Ekber'in eline
geçti. Ekber zamanında Babür İmparatorluğu, sayılı dünya
devletleri arasına girdi.
Şubat 1556'da tahta çıkan Ekber'in ilk senelerinde devletin
idaresi, babasının yardımcısı Bayram Hanın elinde kaldı.
Ekber'in atalığı olan Bayram Han, Ekber tarafından Han-ı Hanan
yani başvezirlik makamına yükseltildi. Devletin idare edilmesinde,
Bayram Hanın çok emeği geçti.
Ekim 1556'da saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen
Surlularla Panipüt'te yapılan savaşı, Babürlüler kazandı.
Müteakiben Malva, bağımsız Racput devletleri, Gucerat ve Handeş
ele geçirildi. Bengal, bir defa daha Delhi'nin idaresi altına
girdi. Bir çok istilacılar için Hindistan'a geçit veren
kuzeybatı hududu, Kâbil ve Kandehar'ın ele geçirilmesi ile
emniyet altına alındı. Bununla beraber, Kandehar şehrinin
alınması, İran ile uzun bir süre çekişme sebebi oldu. Diplomatik
seviyede en çok Safeviler ile dostluklar kuruldu. Özbek hükümdarı
Abdullah Han ile kendi topraklarını, hudutlarını tayin için bir
anlaşma yapıldı. Hind Okyanusunda bulunan Portekizlilerden gelen
müşterek tehlike karşısında, Osmanlılar ile de temaslar
yapıldı. Fakat, Delhi ile İstanbul arasındaki çok uzun mesafe,
büyük bir Sünnî ittifakının doğmasını engelledi.
Diğer taraftan Ekber Şah, "Din-i İlahi" adı ile derleme bir din
kurmaya çalışıyordu. Bu din sayesinde, bütün tebaası üzerinde
manevî ve ruhanî hükümdarlığını tesis etmek arzusundaydı.
Ancak Mecusi, Brehmen ve Hıristiyanlara hürriyet tanırken,
Müslümanlara zulüm ve işkence ederdi. Ekber'in din
düşmanlığını, zamanının büyük din alimlerinden ve
Hindistan'ın Serhend şehrinde yaşamış olan İmam-ı Rabbani
Ahmed Faruki Serhendi hazretleri, Mektubat adlı eserinde uzun
anlatmaktadır.
Ekber, saltanatında, bir taraftan sınırlarını genişletirken,
diğer taraftan da askerî ve idarî sahalarda faaliyette bulundu. İlk
olarak damgalama usulünü getirdi. Ülkedeki topraklar, olduğu gibi
hükümdara bağlı devlet toprağı haline getirildi. Ordu
subaylarına ve memurlara derece verildi. Arazi gelirlerini kontrol
etmek için, "Kurubi" adı verilen tahsildarlar teşkilatı
kuruldu.
1603 yılında şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanan Ekber,
bütün tedavilere rağmen iyileşemeyerek çok geçmeden öldü.
Cesedi, o zamanlar Behiştabad, daha sonra İskender adı verilen
bahçeye gömüldü. Sonradan, halefleri tarafından, üzerine büyük
bir türbe yapıldı.
Ekber'in yerine, ölümünden önce tayin ettiği Selim adlı oğlu,
Muhammed Cihangir Şah adıyla tahta geçti. 35 yaşında olan
Cihangir, saltanat değişikliğinden faydalanarak başkaldıranların
Delhi'ye bağlanması için çalıştı. Onun en büyük icraatı ve
hizmeti, babasının İslam âlimlerine karşı yürüttüğü
baskıyı kaldırmasıdır. Ayrıca, ağır ve ezici cezalara son
verdi. Vergi toplanmasındaki bozuklukları gidererek, vergi
gelirlerinin daha sıhhatli bir şekilde devlet hazinesine girmesi
için tedbirler aldırdı.
Bu hizmetlerinin yanında, Avrupalılara Hindistan'a ticaret
tesisleri kurma izni, ilk defa bunun zamanında verildi. Böylece
İngilizlerin Hindistan'a sızmalarına zemin hazırlanmış oldu.
Cihangir, Ekim 1627'de Keşmir'den Lahor'a giderken yolda vefat
etti. Cihangir'in cesedi, dinî merasimden sonra, Lahor civarında
Şah Dara'da toprağa verildi.
Cihangir Şahın, devlet adamlığı yanında edebî cephesi de
büyüktür. Tüzük-i Cihangirî adıyla yazdığı eseri, çok
kıymetlidir.
Cihangir'in yerine oğlu Şah Cihan, Şehabeddin unvanı ile tahta
geçti. Devrinde, Hindistan'da ileri gelen Müslüman devletleri ile
mücadele etti. Bunların başında Nizamşahiler gelmekte idi.
1630'da harekete geçen Babürlüler, Nizamşahları, Devletâbad'a
kadar sürdüler. Bu arada Darur şehri ele geçirildi. Ertesi yıl
Devletabad da alınıp Nizamşahlara büyük bir darbe vuruldu.
Cihan Şahı uğraştıran diğer bir mesele de o sırada
Hindistan'da hatırı sayılır bir devlet olan Adilşahlardır. Uzun
mücadelelerden sonra Şah Cihan'ın üstünlüğünü tanıması
şartı ile aralarında anlaşma sağlandı.
Orta Hindistan'ın diğer üçüncü güçlü devleti, Kutubşahlar
idi. Bunlar Şiiliği benimsediklerinden, Sünni olmaları için Şah
Cihan tarafından bir ferman yollanmıştır. Ayrıca Şah Cihan,
Safeviler adına okunan hutbenin kendi adına okunmasını istedi. Şah
Cihan, büyük bir orduyla Dekken'e gelince, Kutubşahlar korktular
ve hutbede dört halifeyi ve Şah Cihan'ı zikrettikleri gibi,
yıllık bir miktar vergi ödemeyi de kabul ettiler. Böylece, bu
devletlerle olan meseleler, Babürlülerin lehine olarak halledildi.
İran, Osmanlı ve Avrupa devletleri ile münasebet kuruldu. Bu sırada
Portekizliler, Hugli'de koloni kurdular ve köle temini için
Bengal'de insan avına giriştiler. Bunu haber alan Şah Cihan,
1632'de meseleye el atıp, Hugli yöresini zaptetti ve Portekizlileri
sadece bir şehirde oturmaya mecbur etti.
Şah Cihan, 1652'de hastalanınca, oğulları arasında taht kavgası
başladı. Evrengzib adındaki oğlu, kardeşlerine hakim olduktan
sonra, babasını da tahtından indirerek, Temmuz 1658'de, Agra'da,
sultanlığını ilan etti.
Evrengzib Alemgîr zamanında Gürganiye Devleti, eski haşmetli
devrini yaşadı. Evrengzib, dinine bağlı olup, âlimleri severdi.
Brehmenlerle ve Şiîlerle mücadele edip, Şiî sultanlıklarını
ortadan kaldırdı. Büyük âlim İmam-ı Rabbanî hazretlerinin oğlu
Muhammed Ma'sum Farukî ve onun oğlu Muhammed Seyfüddin
hazretlerinden feyz aldı. 50 sene adaletle hüküm sürdü. Şeyh
Nizam Muinüddin başkanlığındaki bir heyete, Hanefi mezhebi
üzerine Fetava-i Hindiyye adındaki çok kıymetli fetva kitabını
hazırlattı.
Evrengzib, dış siyasete de önem verdi. Safevilerle olan dostluk
devam ettirildi. Basra ve Arabistan'la mektuplaşmalar oldu. Mekke
şerifine elçiler yollanarak, büyük maddi yardımda bulunuldu. Bu
devrede, Osmanlı - Gürgâniyye münasebetleri de ileri safhada idi.
Padişah İkinci Süleyman'ın, Hindistan elçiliği ile
vazifelendirdiği Ahmed Ağa, 1690 yılında büyük bir merasimle
karşılandı ve Anadolu'nun temsilcisi olarak kabul edildi. Batılı
devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile de temaslarda bulundu.
"Ebü'l-Muzaffer", "Muhyiddin Evrengzib", "Padişah" ve "Gazi"
unvanlarına sahip olan Evrengzib, yakalandığı rahatsızlıktan
kurtulamayarak Mart 1707'de vefat etti.
Gürgâniyye Devleti, Evrengzib'den sonra parlaklığını kaybetti.
Devlet, halefleri zamanında uçuruma gittiği gibi, hükümdarlar da
gelişen dış baskı neticesinde yıprandılar. Hindistan'daki
diğer Türk devletleri için kaçınılmaz bir hastalık haline gelen
Hindulaşma, bu tarihten itibaren Babürlüler için, içten
çöküşü hazırlayan bir sebep oldu.
Babür Devletinde çökme alâmetleri, 18. yüzyılda hissedilmeye
başlandı. Evrengzib'den sonra tahta geçen Bahadır Şah, devlet
işlerini düzene koyduktan sonra, Racput meselesini halletmek istedi.
Fakat bu arada ayaklanan kardeşi ile mücadele etmek zorunda kaldı ve
onu öldürttü. Bir müddet asilerle uğraşan Bahadır Şah,
(1707-1712) tarihleri arasında hüküm sürdükten sonra, 1712'de
Lahor'da vefat etti.
Bahadır Şah'ın yerine, Cihangir Şahın bir yıllık
saltanatından sonra, Ferruh tahta çıktı. Bunun zamanında devlet
iç mücadeleye sahne oldu ve büyük parçalanmalar görüldü.
1722'de Safevilerin yıkılması ile yeni bir birlik teşkil ederek
tahta çıkan Nadir Şah, aslen Kalaçlara dayanan ve Afganlaşmış
olan Gılzaylar üzerine yürüdü. Gılzaylar yenilince, Hind
sınırına sığındılar. Bu yüzden Nadir Şah, Babürlüleri
birkaç defa ikaz etti. Ancak, Babürlülerin Gılzaylara ses
çıkarmadığını görünce, 1738'de sefere çıkıp, önce
Babürlülerin ata yurdu olan Kâbil'i daha sonra da Pencap ve
Delhi'yi işgal etti. Ders vermek için Delhi'yi yakıp yıkan
Nadir Şah, ele geçirilen Hind hazinelerini İran'a taşıdı.
Diğer taraftan Avrupa devletleri de, Babür Devletinin hakimiyetini
zaafa uğratmak için büyük çaba sarf ettiler. Alemgir adlı
Babürlü hükümdarı, veziri Gazieddin tarafından öldürülünce,
tahta 1760 yılında İkinci Şah Alem geçti. Şah Alem, ilk olarak
İngiliz himayesine giren Babürlü hükümdarı oldu. Bunun zamanında
İngilizler, hakimiyetlerini Bengal'den Orta Hindistan ve
Racputana'ya kadar genişlettiler. 1764'te Badsar Savaşından
sonra, Bihar hakimiyetinden vazgeçen Şah Alem, İngiliz karargâhına
sığındı. İngilizlerin himayesinde, Allahabad'da hayatını
sürdüren Şah Alem, o hayattan bıkarak Maratalarla birleşmek üzere
şehri terk etti. Böylece Şah İkinci Alem, bir müddet bunların
himayesinde yaşadı. Marataların önemli reislerinden olan Sindia,
yavaş yavaş kendisine kuvvetli bir krallık meydana getirerek, Agra
ve Delhi'yi ele geçirdi. Babürlülerin varisi olduğunu ilan etti.
1803'te Marataların güçlenmesini Hind politikasına uygun
görmeyen İngilizler, Sindia'yı mağlup ettiler. Şah İkinci Alem,
tekrar İngilizlerle karşı karşıya kaldı. Bu Avrupa devletinden
bazı imtiyazlar koparmak istediyse de, İngiliz komutanı, teklifleri
her defasında geri çevirdi. Bununla beraber, Babürlü ailesinin
geçimini sağlamak üzere bir miktar para verdiler. Gerçek idare ise
İngiliz temsilcisi tarafından yürütülmekle beraber, Delhi'den
tebliğ edilen emirlerin, hükümdar adına olmasına ses
çıkarmadılar. Bir müddet sonra, İngiliz-Babür münasebetlerinde
protokol kaldırıldı. İngiliz genel valisi, Şah İkinci Alem'e
eş duruma getirildi. Hükümdarın adı, paralardan kaldırıldı.
1837'de Babürlülerin son hükümdarı tahta çıktı. Asıl adı
Ebü'l Muzaffer Siraceddin Muhammed olan İkinci Bahadır Şah, bu
tarihte, resmen sözde hükümdar ilan edildi. 1857'de büyük bir
ayaklanmada bulunan İkinci Bahadır Şah, bu hareketi ile, para
kestirmeye ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. Ancak İngilizler, bu
duruma şiddetle tepki gösterdiler. Bir İngiliz ordusu, Delhi'yi
Babürlülerin elinden aldı. İngilizler, Delhi'de evleri,
dükkânları basıp, malları, paraları yağma ettiler. Kadınları,
çocukları dahi kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz
oldu. Hümayun Şahın türbesine sığınmış olan çok yaşlı
şahı, çoluk-çocukları ile, elleri bağlı olarak, kale tarafına
götürdüler. Patrik Hudson, yolda, şahın üç oğlunu soydurup, don
ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehid etti.
Kanlarından içti. Cesetlerini kale kapısına astırdı. Bir gün
sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard'a götürdü.
Sonra, başları suda kaynatıp şaha ve zevcesine çorba olarak
gönderdi. Çok aç olduklarından, hemen ağızlarına koydular, fakat
çiğneyemediler, yutamadılar. Ne eti olduğunu bilmedikleri halde,
çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson haini,
"Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden
yaptırdım!" dedi.
Sonra, sultanı, zevcesini ve diğer yakınlarını, Rangon şehrine
sürüp hapsettiler. Sultan, 1862'de zindanda vefat etti. Delhi'de
3000 Müslümanı kurşunlayarak, 27.000 kişiyi de keserek şehid
ettiler. Ancak gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer
şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslümanı öldürdüler.
Tarihî sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan, kıymet
biçilmeyen ziynet eşyalarını gemilere doldurup, Londra'ya
götürdüler. Allâme (büyük alim) Fadl-ı Hak, 1861'de Andoman
adasında, zindanda, İngilizler tarafından şehid edildi.
İkinci Bahadır Şahın ölümü ile, Babür Hanedanı, Hindistan'da
tarih sahnesinden çekildi. İngilizler, siyasi iktidarı ele geçirip,
hemen her yerde yaptıkları gibi, Hindistan'ı da bir isyanlar
diyarı haline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları
birbirine kışkırtarak, onların birlik ve düzenine imkân vermeyip,
malî kaynakları kendi ülkelerine akıttılar. Ayrıca, Müslümanlar
arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli
entrikalar çevirdikleri gibi, ajanları vasıtasıyla
"Kadıyânîlik" denilen bozuk bir mezhep ortaya çıkararak,
Müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar. Bu tarihten
sonra İngilizler, Hindistan'a yerleşerek, Babür (Gürgâniyye)
İmparatorluğunun tarih sahnesindeki yerini aldılar.
Babür Şahın kurduğu Timuroğulları veya Gürgâniyye Devletinin on
yedi hükümdarı, kronolojik olarak, aşağıdadır.
Hükümdarın Adı / Tahta Geçişi
Babür Şah / 1526
Hümayun Şah / 1530
Ekber Şah / 1556
Selim Cihangir Şah / 1604
Şah Cihan / 1628
Evrengzib Alemgir / 1658
Şah-ı Alem Bahadır / 1706
Cihangir İskender / 1712
Ferruh / 1713
Refiudderecat / 1719
Şah Cihanı Sani / 1719
Muhammed Şah / 1719
Ahmed Bahadır Şah / 1747
Alemgir-i Sani Şah / 1753
Şah-ı Alem Sami Şah / 1759
Ekber Şah-ı Sani / 1806
Bahadır Şah-ı Sani / 1837
http://www.dallog.com/devletler/babur.htm
Bu târihi bilgilerden, İmam-ı Rabbani hazretlerinin (1563-1625)
yılları arasında ve Hindistan'daki Türk imparatorluğu zamanında
yaşadığı anlaşılmaktadır.
Bilmukabele selâm ve hürmetler.