BİR ÜCRETLİ ÖĞRETMENİN HAYAT HİKÂYESİ

0 views
Skip to first unread message

yusuf solmaz

unread,
Aug 23, 2011, 6:02:06 AM8/23/11
to
Yeni bir okula tayin olmuştum.
Okulun ilk haftalarıydı.
Bir sabah öğretmenler odasındayım.
Öğretmenler kendi aralarında konuşuyor.
Ücretli öğretmenlerden biri kriz geçirmiş.
Korkunç bir durummuş. Çığlığını duyan dehşete düşmüş.
Çocuklar çok korkmuş.
Ücretli öğretmen, sınıfın içinde bağırarak saçını başını yolmuş.
Sonra yere düşmüş. Kafasını betona çarpmış. Her taraf kan içinde kalmış.
Olay sınıfta, ders esnasında olmuş.
Çocukların halini düşünün artık.
Çocuklar üçüncü sınıf öğrencisi...
Hepsi birden ağlamaya başlamış.
Veliler okula çağrılmış.
Aileler çocuklarını alıp gitmişler.
Bazı çocuklar bu olaydan sonra okula gitmek istemiyor.
Ya öğretmenimiz yine bayılırsa diyorlardı.
Aileler yeni bir öğretmen istemeye başlamıştı.
Okul idaresi sorunu çözmeye çalışıyordu.
Çocukların kendilerine gelmesi zaman aldı.
Kimdi bu öğretmen?
Ne olmuştu da öğretmenimiz sınıfın ortasında düşüp bayılmıştı,
çığlıklar atmıştı.
Yalnız bir öğretmene benziyordu.
Öğretmenler odasında sohbetlere katılmıyordu.
Yedi sekiz yıl önce böyle olmadığını söyleyenler vardı.
Aynı okulda değişik yıllarda ücretli öğretmenlik yapmıştı.
İyi bir üniversitenin arkeoloji bölümünü bitirmiş bir öğretmendi.
Yıllarca KPSS'ye (Kamu Personeli Seçme Sınavı) girmiş, başarılı olamamış.
Hangi kapıyı çaldıysa arkeoloji mezununa ihtiyacımız yok demişler.
İşsiz kalınca ücretli öğretmenliğe başvurmuş.
Ücretli öğretmenlik nedir derseniz... Ben buna köleliktir derim.
Önünüze bir kuru ekmekle, iki kaşık çorba korlar.
Hasta mısınız, yorgun musunuz aldırmazlar.
Herkesten çok sizin çalışmanızı isterler.
Ücretli öğretmenler, temel ihtiyaçlarını karşılayacak kadar bile para
kazanamıyor.
Okullarda ikinci vatandaş muamelesi görüyorlar.
İş güvenceleri, sağlık sigortaları yoktu.
Sadece çalışın derler onlara. Sakın karşı gelmeyin. Hak aramaya kalkmayın!
Ne kadar çok derse girerseniz kazancınız o kadar artacaktır.
Ücret artışı, yemeğin üstüne tatlı şeklinde olmaz.
Çorba tabağınıza iki kaşık çorba daha eklerler. Hepsi o kadar.
Üstelik çorbanız her gün verilmez. Ne zaman verilip ne zaman
verilmeyeceğini kestiremezsiniz.
Müdürün her dediğini yapmadığınızda işsiz kalırsınız.
Her istediğinizde iş bulamazsınız.
Okula kadrolu bir öğretmen mi geldi...
Ücretli öğretmene, senle işimiz kalmadı, sen git derler.
Öğretmenimiz bu şeklide okul okul dolaşmış.
Öğretmenlik yapamadığı yıllar pazarlamacılık yapıyor, takı satıyor ya
da marketlerde çalışıyormuş.
Kendisini tanıyanlar yıllar önce cıvıl cıvıl bir kadındı diyorlar.
Sürekli konuşur bir şeyler anlatırmış...
Araya yıllar girmiş.
Düzenli iş bulamamış.
Yaşıtları çoluk çocuk sahibi olmuş.
Kadın dediğin dizi filmlerdeki gibi olacak.
Güzel kadının alıcısı çok olur.
Öğretmenimiz iyi bir insan ama dizi filmlerdeki kadınlara benzemiyor.
Parası olmadığı için iyi giyinemiyor. Kendini pazarlayamıyor.
Dizi karakterleri gibi süslenip zengin adamların peşinde koşmuyor.
Evleneceğim adamın küçük de olsa bir işi olsun, bir de birbirimizi
sevelim yeter diyor.
Ama kimseyi bulamıyor.
Arkadaşları ısrar ediyorlar.
Üzümün çöpü, armudun sapı deme diyorlar, bul birini evlen.
Zamanla her şey yoluna girer.
Tek başına hayatla mücadele edemezsin.
Bak kaş yaşına geldin.
Geçen her yıl evlenme şansın azalır, ona göre...
Öğretmenimizin sosyal bir ortamı yok.
Hayatı evle iş arasında geçmiş.
Kimseyi tanımıyor, yaşadığı şehri bile tanımıyor.
Sinemalarda, tiyatrolarda gezecek hali yok.
Kazandığı parayla ailesine yardımcı olmaya çalışıyor.
İstanbul da okuyan kardeşine para gönderiyor.
Annesi kapalı bir kadın, babası birden bire dindarlaşmış.
Yobaz din adamlarının kitapları elinden düşmez olmuş.
Öğretmenimiz zamanla evlenme umudunu kaybetmeye başlamış.
Girdiği bir sosyal ortam olsaydı belki birileriyle tanışabilirdi.
Ama yok.
Çalıştığı okulda sendika bile yok.
Müdür okulda sendika istemiyor.
Öğretmenler sendikalı olmaktan korkuyor.
Herkes işini kaybetmenin endişesi içinde...
Ankara büyük bir köy...
Giderek dindarlaşan bir şehir...
Atatürk'ün Ankara'sı her geçin gün biraz daha kararıyor.
Böyle bir şehirde para kazanamayan bekâr bir bayan nereye gidebilir ki?
Öğretmenimiz internet delisi değil.
Sosyal paylaşım siteleri aracılığıyla evlenmeyi düşünmüyor.
Bunu saçma buluyor. Hiç evlenmem daha iyi diyor.
Gezmeye çok istekli ama yalnız başına sinemaya bile gidemiyor.
Parasını idareli kullanmaya çalışıyor.
Bir kız arkadaşı olsaydı belki bu kadar yalnızlık çekmeyecekti.
Boş zamanlarında TV izliyor.
Dizilere bakıyor.
Dizilerde yaşlı adamlar güzel genç kızlarla evleniyorlar.
Neden böyle yapıyorlar?
Neden dizilerde güzel kızlara kendinizi zenginlere pazarlayın mesajı
gönderiyorlar.
Neden kadınları çaresiz bırakıp zenginlere köle yapıyorlar?
Diziler bizim hayatımızı anlatmıyor.
Sahipsizlerin, işsiz insanların hayatları dizilere konu olmuyor.
Evlenemeyen, evlense de mutsuz olanlar hep yoksullar.
Mankenler, şarkıcılar, artistler sevgilisiz kalmıyor.
Hayat zenginlerin, zengin ve ünlü olanların...
Her şeye rağmen evlenmek saçma.
Öğretmenimiz, hiç evlenmesem de olur diyor.
Ne gerek var evliliğe...
Hayatında dostları olsaydı. Sevdiği bir adam olsaydı.
Birlikte gezip dolaşabilselerdi.
Konuştuğu adamın bir evi olsaydı. Ayrı evlerde otursalardı.
Birbirlerine misafirliğe giderlerdi.
Kiminle yattığı kimseyi ilgilendirmezdi.
Kime ne zararı vardı ki bunun.
Amaç, güzel yaşamak, mutlu olmak değil miydi?
Neden her şey bu kadar zordu?
Güvenceli bir iş bulmak zordu, sevmek, mutlu olmak zordu.
Kira ödeyecek kadar para kazanabilse ailesinden ayrılacaktı.
Tek başına bir eve çıkacaktı.
Babasından bıkmıştı. Namaz kıl, oruç tut demesinden bıkmıştı.
Bu yaşta ona hesap mı verecekti?
Bu durumda yapabileceği en iyi şey evlenmekti.
Ancak evlenirse baba evinden kurtulabilirdi.
Daha önce bir tesisatçı vardı.
Öğretmenimiz onu istememişti.
Mobilya tamircisini de istememişti.
Görücü usulüne karşı olsa da bu adamlarla görüşmeye mecbur kalmıştı.
Evlenmeyi istememesinin nedeni düşük gelirli olmaları değildi.
Taliplilerinin ikisi de yobazdı, her şeye dini açıdan bakıyorlardı.
Kadının başının kapatılmasından erkek sorumluymuş.
Öğretmenimiz bunları duyunca çıldırmıştı.
Kalsın demişti. Evliliği batsın demişti.
Günler sıkıntıyla dolu, birbirini kovalayıp duruyordu.
Hastalanmıştı.
Stres hapları kullanmaya başlamıştı.
Günlerden bir gün yine kapı çalındı.
Taliplisi bu kez bir askerdi.
Askerlerin yobaz olmayacağını düşünüyordu.
Yine de belli olmazdı.
Memlekette her meslekten yobazların sayısı artmıştı.
Özellikle de avukatlar arasında çok sayıda yobaz vardı.
Yobazlık askerleri de etkilemiş olabilirdi.
Ama yanılmıştı.
Adam gerçekten yobaz değildi. İyi birine benziyordu.
Sadece sakattı. Ayakları tutmuyordu. Terör kurbanıydı. Savaş gazisi olmuştu.
Güneydoğu'da, terör saldırısı sırasında mayına basmıştı.
Koltuk denekleriyle yürüyordu.
Annesi birkaç kez oğlunu evlendirmeye çalışmış ama kız bulamamıştı.
Bir iki görüşmeden sonra öğretmenimiz bu adamla evlenmeye karar veriyor.
Bu iyi adam, ayaklarını vatan uğruna kaybetmiş.
Bizlerin huzuru için askerlerimiz dağlarda şehit düşüyor, kimi sakat kalıyordu.
Taliplisi de onlardan biri...
Gazi umutsuzdu; sakat bir adamım, ayaklarım tutmuyor, kim evlenir ki
benimle diyordu.
Gazinin anne torun sevmek istiyor.
Anne, oğlunu mutlu edecek, her şeye rağmen onu sevecek bir gelinin
hayaliyle yaşıyor.
Öğretmenimiz bir süre daha düşünüyor.
Adamı, düştüğü mutsuzluk çukurundan kurtarabileceğini sanıyor.
Gazi'nin aradığı tek şey sevgi...
Öğretmenimiz gibi Gaziyi de bu güne kadar seven olmamış.
Öğretmenimiz sanıyor ki, böyle bir adam kadına değer verir, kıymet bilir.
Çünkü ben onu değerli buluyorum, her şeye rağmen kabul ediyorum,
kocamsın diyorum.
Gazimiz çirkin biri değil...
Biraz kendini toparlarsa yakışıklı olduğu bile söylenebilir.
Düğün hazırlıkları bittikten sora nikâha gidiyorlar.
Evliliklerinin birici yılı iyi geçiyor.
Bu arada çocukları oluyor.
Çocuğun doğumuyla birlikte her şey deşiyor.
Kaynana iyi bir kadın...
Gazi, evlendiğinden beri iyi görünmüyor.
Bunalımlı geçen günlerin sayısı artıyor.
Gazi, ben sakatım, ölünceye kadar bakıma muhtacım diyor, sinirleniyor,
kafasını duvarlara vuruyor. Sağa sola yumruk atıyor.
Bir gün de tokatı karısına atıyor.
Öğretmenimiz donup kalıyor.
Adam çıldırmış gibi.
Baba olmak Gazi'ye yaramıyor.
Çocuğuna babalık yapamayacağını düşünüyor.
Annesinin ısrarı olmasa belki de hiç evlenmeyecekti.
Annesi, niye bu kadar ısrar etmişti ki?
Şimdi annesine de kızıyordu. Her şeye o neden olmuştu.
Baba olmak o kadar kolay mıydı?
Annesine bunu anlatamamıştı.
Annesi hele bir evlen sen demiş durmuştu.
Evlenince bütün sorunları bitecekti sanki.
Babalık ona iyi gelecekti, kendine acımayı bırakacak, çocuğunun
geleceğini düşünmeye başlayacaktı.
Böyle olmamıştı. Gazi yıkılmıştı.
Karısının, annesinin kendisine acımasını istemiyordu.
Çocuğun ağlamasından, acıkmasından nefret ediyordu.
Annesine bir şey olsa, karısı evi terk etse ne yapacaktı, çocuğa nasıl
bakacaktı?
Daha kötüsü Gazi susuyordu, içindekileri kimseyle paylaşmıyordu.
Anne oğluyla baş edemez olmuştu.
Arada ezilen öğretmenimiz oluyordu.
Askere gitmeden önce Gazi hayat dolu bir delikanlıymış.
Lanet savaş Gaziyi canlı ölüye çevirmişti.
Anne ne yapacağını bilemez durumdaydı.
Öğretmenimizin zaten iyi olmayan sağlığı giderek bozulmaya başlamıştı.
Dayak üstüne dayak yiyordu.
Öğretmenimiz yaşadıklarını kimseyle paylaşamıyordu.
Bütün gün düşünüyordu.
Okula giderken yüzünün moraran yerlerini kapamaya çalışıyordu.
Durumun farkına varan öğretmenler soruyor.
Ücretli öğretmenin koca dayağı yediği herkesin diline düşüyor.
Öğretmenimize öneride bulunanların sayısı artıyor.
Psikologa git diyenler oluyor. Polise git diyenler oluyor.
Aradan altı, yedi yıl geçiyor.
Güvenceli bir işinin olmaması öğretmenimizin sağlığını daha da bozuyor.
Eline geçen ek ders ücretiyle kendine yeni bir hayat kuramayacağını biliyor.
Baba evine dönemiyor.
Belki bir çocuk daha doğurursam Gazim düzelir demeye başlıyor.
Öğretmen arkadaşları sakın yapma dese de öğretmenimiz kaynanasının da
teşvikiyle bir çocuk daha doğuruyor.
Sonrasını düşünün artık.
Öğretmenimiz daha fazla dayanamıyor.
Ders anlatırken çocukların önünde yığılıp kalıyor.
Hastanede ziyaretine gidenler onu tanıyamıyorlar.
Sürekli kendine zarar veriyormuş.
Saçlarını koparıyormuş.
Kimseyle konuşmuyormuş.
Hep duvara bakıyormuş.

Zeliha Karaçalı
Öğretmen

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages