Google Groups no longer supports new Usenet posts or subscriptions. Historical content remains viewable.
Dismiss

Temmuz, 1943, Van’ın Özalp ilçesinde, 33 yurtdasimiz, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle, yargisiz kurşuna dizildi

45 views
Skip to first unread message

steve...@gmail.com

unread,
Jul 28, 2018, 11:01:30 PM7/28/18
to

Note: Kufurbaz kustahlarin cevap vermelerine gerek yoktur.


============

Temmuz, 1943, Van’ın Özalp ilçesinde, 33 yurtdasimiz, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle, yargisiz kurşuna dizildi


https://www.gazeteduvar.com.tr/yazarlar/2018/07/29/75-yil-once-yasanan-katliam-ve-onu-aydinlatan-bir-siir-otuzuc-kursun/

Murat Meriç
mme...@gazeteduvar.com.tr

75 yıl önce yaşanan katliam ve onu aydınlatan bir şiir: Otuzüç Kurşun

“Otuzüç Kurşun”, en yaygın Ahmed Arif şiirlerinden. Şair, şiiri, Zahir Güvemli’nin Hürriyet’te yayımlanan bir haberinden sonra yazmaya karar verdiğini söylüyor: “(…) okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.” Tarih, özellikle bizimki gibi belleksiz toplumlarda sanatla aktarılıyor. Yazılan şiirler, söylenen şarkılar, çekilen filmler ve hadiseleri anlatan kitaplar, oyunlar, resimler çok önemli. Şair, bunun farkında: “Bu hayat ile şiirin, hayat ile sanatın iç içe olduğu bir durum. Bir zaman gelecek tarih ile sanatın, şiirin iç içe olduğu bir durum olacak. İnsanın kendi köklerini araştırması çok önemli.”

75 yıl önce, 1943 yılının Temmuz ayında Van’ın Özalp ilçesinde yaşanan hadise, en büyük utançlarımızdan. O gün, 33 kişi, 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın emriyle kurşuna dizildi. Cumhuriyet tarihinde yapılan yargısız infazların en büyüklerinden biri bu.

Hadise çok geç ortaya çıktı ve gündemi işgal ettiği dönemde bir şiire konu oldu: Ahmed Arif’in “Otuzüç Kurşun” başlıklı uzun şiiri, o yıllarda elden ele dolaştı, dilden dile yayıldı. Zaman içinde pek çok bölümü farklı bestelerle yorumlanan “Otüzüç Kurşun”, ilk baskısı 1968 yılının Kasım ayında Ankara’daki Bilgi Yayınevi tarafından yapılan tek Ahmed Arif kitabı “Hasretinden Prangalar Eskittim”i kapatan şiir. Şiirin geçirdiği evrelere ve bu şiirden yapılmış bestelere yazının sonunda değineceğim ama önce yazılmasına sebep hadiseyi hatırlatayım…

Yazık ki eldeki kaynaklar sınırlı ve birbiriyle çelişiyor. Bunun için neler olup bittiğine dair tam bir şey söylemek mümkün değil. Birazdan vereceğim bilgiler, eldekileri süzerek edindiklerim.

Başlangıcı, İran sınırından Türkiye’ye girerek hayvan çalanlar olduğuna dair bir habere dayanıyor. Hadise başta “sivil” yollardan hâlledilmeye çalışılıyor ancak çözülemiyor. Özalp kaymakamı Hilmi Tuncel’in himayesinde “görev”e başlayan kimi çetelerin olaya el koyması gerginliği artırıyor zira bu çeteler sınırı geçerek iki bin koyunluk bir sürüyü Türkiye topraklarına getiriyor. Tuncel’in bu sürüyü iade etmemesi üzerine İran tarafındaki aşiret reislerinden Mehmedi Misto, Özalp’a geliyor ve 500 koyunla dönüyor. Genelkurmay, bu noktada devreye giriyor: 3. Ordu Komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı’nın katliam emrini vermesi, son nokta.

Kaymakam Tuncel’in orduyu çağırırken bahanesi enteresan: “Rus askerleri sınıra dayandı.” Kendi başarısızlığını bir yalanla örtmeye çalışıyor. Sonradan yaşanan gelişmeler biraz da bunun ışığında gerçekleşiyor. Aralarında bir kadın ve 11 yaşında bir çocuğun bulunduğu 33 kişi, biraz da sınırın öte tarafında beklediği söylenen “düşman”a gözdağı vermek üzere gözaltına alınıyor. İçişleri Bakanlığı tarafından olayı kontrol etmek üzere gönderilen (sonrasında Ankara Valiliğine atanan) müfettiş Mehmet Avni Doğan, konuştuğu tutukluların suçsuz olduğuna hükmederek Muğlalı’nın emrine itiraz ediyor ancak engelleyemiyor. Müfettişi tehditlerle susturan Muğlalı, köylülerin casusluk yaptığını söyleyerek katliam emrini uygulamaya koyuyor. 33 kişi, 28 Temmuz günü [kaynakların bazılarında 30 Temmuz olarak geçer] Yukarı Koçkıran köyü sınırındaki Sefo Deresi mevkiinde iki müfreze tarafından kurşuna diziliyor. Kimi kaynaklarda kurşuna dizilenlerden birinin hadise esnasında kaçıp kurtulduğu yazılı ama bu, doğrulanmış bir bilgi değil. Kaynakların bir kısmı, bu kişinin, gözaltına alınanlar arasında bulunan tek kadın olduğunu ve görevliler arasında bulunan Yüzbaşı Vahdet Yüzgeç’in “Türk askeri kadına ateş etmez” diyerek onu kurtardığını yazıyor.

Yaşananlar bir yana, hadiseye dair en büyük utançlardan biri, sonrasındaki örtbas etme çalışmaları. Hadise, askerî raporlara “çatışma” olarak yansıtılıyor: Kurşuna dizilenlerin askerlere saldırdığı söyleniyor ve yaşanan çatışma sonucu öldürüldüklerine dair bilgiler, tanıklıklarla rapora yerleştiriliyor. Dahası da var: İzleri örtmek için Sefo Deresi ablukaya alınıyor; o günden sonra kimsenin bölgeye yaklaşmasına izin verilmiyor. Üstelik durum hâlâ böyle: Yakın zamanda, katliamla alakalı bir film çekmek için bölgeye giden ekibe jandarma tarafından izin verilmedi.

Enteresandır, hadiseyi ortaya çıkartan ve Muğlalı’nın yargılanmasını sağlayan, yeni iktidara gelmiş Demokrat Parti. Yapılan etkin muhalefet kapsamında meclise bir soru önergesi veriliyor ve yapılan tahkikat sonucu yargı yolu açılıyor. Hadiseyi meclise getiren, Ahmed Arif’in “süt dayımız” diye andığı Diyarbakır milletvekili Mustafa Ekinci. Şairin mevzuya alakası biraz da buradan… Sözü “Otuzüç Kurşun”a getireceğim ama öncesinde, Mustafa Muğlalı’nın 1947 yılında emekli olduğu bilgisini vereyim. Hadisenin gündeme gelmesinden sonra yapılan yargılama sonucunda idam cezası alan Muğlalı, yaşı göz önünde bulundurularak hapishaneye gönderildi. Askerî Yargıtay’ın kararı bozması üzerine ikinci yargılamanın yolu açıldı ancak Muğlalı, bunu göremedi: 11 Aralık 1951’de geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti.

“Otuzüç Kurşun”, en yaygın Ahmed Arif şiirlerinden. Şair, şiiri, Zahir Güvemli’nin Hürriyet’te yayımlanan bir haberinden sonra yazmaya karar verdiğini söylüyor: “(…) okudum, başım döndü. Ondan sonra da basın yasağı geldi. 20-30 yıl da sürdü bu yasak.” Her ne kadar hadiseyi gündeme getiren isim akraba olsa da mevzu hakkında bilgisi kıt. Bir yandan öğrenmeye çalışıyor, diğer yandan bunu nasıl şiire aktaracağını düşünüyor, bulamıyor: “Nasıl yazılır? Bunun tiyatrosu olur, hikâyesi olur, romanı olur.” Bunları düşünüyor ama yılmıyor. Alıyor eline kağıdı kalemi, yazıyor da yazıyor. Kolay olmuyor elbette, “destan”ın tam anlamıyla ortaya çıkışı yıllarını alıyor.

Ahmed Arif’in şiirlerini demlenmeye bıraktığı bilinen bir gerçek. “20 yıldır hiç dokunamadığım şiir var” diyor ve ekliyor: “Öyle kalsın. Damıtılsın. Bir yere takılmışımdır. Oraya layık, oraya yakışan bir bölüm buluncaya kadar beklesin. Çünkü başı sonu iyi, arada bir yer sıradan, esnaf işi olmasın. Ben buna çok saygı duyarım.”

“Otuzüç Kurşun”, yazdıktan sonra demlenmeye bıraktığı ama sonrasında dokunmadan yayımladığı şiirlerden. ‘50’li yılların ikinci yarısında, şiirden kimi parçaları “33 Kurşun Destanı’ndan parçalar” başlığıyla (o sıra sıklıkla mektup yazdığı) Leyla Erbil’e gönderiyor ve ucuna şu notu iliştiriyor: “Merhaba! Gerisi var daha. Şimdilik gözlerinden öpeyim.”


Ahmed Arif Anlatıyor, Refik Durbaş, Cem Yayınları

Burada küçük bir not düşeyim: Ahmed Arif’in şiirine dair söyledikleri, 7-14 Nisan 1990 tarihleri arasında Cumhuriyet’te yayımlanan Refik Durbaş söyleşisinden. Söyleşi, aynı yıl Cem Yayınevi tarafından “Ahmed Arif Anlatıyor: Kalbim Dinamit Kuyusu” başlığıyla kitaplaştırıldı. Aksi belirtilmediği taktirde bütün alıntılar, bu kitaptan.

Şair, Refik Durbaş’a şiir hakkında bilgi verirken öncesinde (1948 yılında) “Rüstemo” adlı bir başka şiir yazdığını söylüyor. Şiir, o dönem Attilâ İlhan’ın derlediği bir antolojide “Rüstem” adıyla yayımlanmış ama “Hasretinden Prangalar Eskittim”e girmemiş. Ölümünden sonra, oğlu Filinta Önal tarafından derlenen ve “kalan” şiirlerinden oluşan “Yurdum Benim Şahdamarım”da (Everest Yayınları, 2003) karşımıza çıkan şiirin bir bölümü şöyle: “Önce Şeyhülislâm fetva buyurur / Katlim dört mezhepte vacip görülür / Sonra saray ferman eyler / Ve kaltak vurulur ordugâhlarda…”

“Otuzüç Kurşun”a döneyim ve sözü yine Ahmed Arif’e bırakayım: “(…) yazdım ama, bir hamlık olduğunu biliyorum. Benim için çok yeni bir tarz. Fakat çok seviyorum.” Şaire göre bu şiir bir ağıt. Yazdığı dönem, arkadaşları bile tepki göstermiş. O günleri, ondan dinleyelim: “Şimdi bana söylenen şudur: ‘Sen niye yazdın bunu?’ Bir konu yasağı mı var kardeşim? Ben yazmasam kim yazacak? Şunu da söyleyeyim: ‘Otuzüç Kurşun’u bir ağıt olarak yazdım. Bugün de öyle düşünüyorum. Klasik ağıt. Bizim Türkçemizde sözlü ağıtlar var ya, divan. Öyle kaleme aldım. Yayımlayacağım filan hiçbir zaman aklıma gelmedi. Çok yakınlarım, arkadaşlarım ‘Niye yazdın bunu?’ dediler. ‘Bunu yazacağına Mustafa Suphi’yi yaz.’ Ben Mustafa Suphi hakkında bir şey bilmiyorum ki… Ayrıca Mustafa Suphi çok eskide kalmış. Bu ise gözümün önünde canlı bir olay. Dedim ki: ‘Şu Bahçelievler’de manyağın biri otuz tane tavuğu çalsa, kesse, sokağa atsa, ertesi gün Ulus Gazetesi olayı dört sütun üzerinden verir. Tavuk değil bu yahu, 33 tane senin vatandaşın. Hiçbir suçu yok. Tertemiz. Belki hepimizden daha suçsuz. Kimsesizlikten başka suçu yok. Kimsesiz adamlar, o kadar.’ İçlerinde genci var, yaşlısı var. Öldürmüşler, kurşuna dizmişler. Birisi ölmemiş. Bunu da çok sonradan öğrendim. Sürüne sürüne İran’a gitmiş. Orada tedavi görmüş. Yıllar sonra mektup yazmış. Olay da böylece su yüzüne çıkmış. Bir kardeşi var o yaralı adamın, ya da amcasının oğlu. Dişli bir adam, hukukçu. Devamlı telgraf çekmiş İsmet Paşa’ya, yani sıcak tutmuş konuyu. Bu da Demokrat Parti’nin arayıp da bulamadığı bir şey. DP bunu bir siyasi sömürü haline getirdi.

Demek ki halkı yaralayan bir olay bu. Dediğim gibi ben bunu bir ağıt olarak ele aldım. Yüreğim doldu. Gerçekten bir köylü kadın, mesela onlardan birinin annesi ya da o öldürülenlerden birinin kardeşi neyi duyuyorsa ben de aynı acıları duydum. Elbet benim biraz farklı bir yanım olacak. İyi kötü mürekkep yalamış bir adamım. Destan nedir, ağıt nedir biliyorum. Bu havayı vermeye çalıştım. Ve dikkat edersen utanıyorum. Çünkü öğünmek namertliktir. Ama şunu da söylemek lazım. Bu, Türk şiirinde Türkçeyi çok geniş ufuklara götüren bir şiirdir. Bir de bu gözle bak.”




Şiire karşı çıkanlar sadece yakın çevresi değil. Rahatsız olan çevreler hızla hareket etmiş ve “Otuzüç Kurşun” daha yayımlanmadan kovuşturmaya uğramış. Ahmed Arif’i alıp götürenler “oku” demişler, şair inat etmiş ve “ölürüm okumam” cevabını vermiş. Sonrası sabaha kadar süren dayak: “Şimdi Atatürk Spor Salonu var ya, o zaman spor salonu yok, stadyum berilere kadar geliyor. Antrenman falan yapıyor çocuklar orada. Çevresi tellerle gerili. Dövdükten sonra o tellerden aşağıya attılar beni. Orada öylece kalmışım. Sabah çöpçüler gelip buluyorlar. Sokak köpekleri gelip gelip kokladılar beni. Ödüm koptu, ölü sanıp yiyecekler diye. Acıyıp oradan çıkarıyorlar. (…) Ancak bir haftada kendime gelebildim. Bir hafta sonra sokağa çıkabildim. Hiç kimseye de anlatmadım bu olayı. En yakın arkadaşlarıma bile…”

Söyleşinin yapıldığı dönem, Kürt sorununun yeniden tartışmaya açıldığı, gündemi işgal ettiği dönem. Tartışılıyor ama aslında konuşulamıyor çünkü tabular henüz yıkılamamış. Dahası, devletin başındakiler, “Kürt diye bir ırk yoktur, karda yürürken çıkan seslerden dolayı onlara öyle denir” şeklinde komik açıklamalar yapıyor… Böylesi bir ortamda, kimilerinin “dikkatli” adımlar atması şaşırtıcı değil. Bunlar arasında, Ahmed Arif’in kitabını basan Cem Yayınevi de var. “Hasretinden Prangalar Eskittim”, 1988’de 21. baskıya ulaşmış ancak yayınevi bu baskıya bir “Açıklama” eklemiş. Şöyle:

“Olay, 1942 yılında meydana gelmiş ancak yıllarca sonra kamuoyuna yansımıştır. Mâsum ve günahsız bir grup yurttaşımızın öldürülmesi konusunda soruşturma yapan Parlâmento Tahkikat Komisyonu, vardığı sonucu 1950 yılında bir rapor halinde açıklamış ve bu rapor, o zamanki iktidarın yayın organı olan Zafer Gazetesinde tam metin olarak yayınlanmıştır. Ayrıca kanlı olayın sanıkları mahkemede yargılanmış ve ağır cezalara mahkûm edilmiştir.

Ozanımız bu ağıdı, işte bu bilgilerin ışığında kaleme almıştır (1950). Ozanın bazı şiirleri gibi bu ağıt da elinizdeki kitabın birinci baskısı çıkıncaya kadar 20 yıl elden ele dolaşıp çoğaltılmıştır… Konu bugün için elbette tarihe mal olmuştur. Ne var ki işin aslını bilmeyen bazı yazarlar, haliyle yanlış yorumlara varmıştır. Böylesi yanlış anlaşılmaları göz önüne alan yayınevimiz okuyuculara yardımcı olmak için bu açıklamayı yapmak gereğini duymuştur.”

Burada geçen 1942 ifadesi, bir baskı hatası –ki bu, en masum hata. Neyse ki sonraki baskılarda açıklama kaldırılıyor. Bu hamlenin, Mustafa Muğlalı’nın yeniden gündeme geldiği günlere denk gelmesi tesadüf değil.

O günlere dönelim: Tam da kitabın yeni baskı yaptığı dönemde Muğlalı’nın Edirnekapı Şehitliği’ndeki mezarı törenle yeni açılan Devlet Mezarlığına nakledildi. Dokuz yıl sonra, yargılanarak hapse atılan “komutan”a iade-i itibar yapıldı ve 1998’de Harp Akademileri Komutanlığı’nın bahçesindeki Kahramanlar Geçidi’ne büstü dikildi. Bu kadarla da kalmadı, 2004 yılında olayın yaşandığı yerde bulunan Özalp Tabur Sınır Komutanlığı Kışlası’nın adı Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası olarak değiştirildi. Olayda yakınlarını kaybedenler tepki gösterdi, İnsan Hakları Derneği’nin de devreye girmesiyle açılan imza kampanyası, Genelkurmay Başkanlığı’na geri adım attırdı: Kışlanın adı, 2011 yılında Şehit Astsubay Erkan Durukan Kışlası olarak değiştirildi. Dönemin Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, bu değişim üzerine şu açıklamayı yaptı: ”Sadece Van’a dair değil, bütün yerlerin isimlerini gözden geçirip, yenileme ve mümkün olduğunca terörde şehit verdiğimiz kişilerin ismini verme yönünde bir karardır.”

Şu ana kadar anlattıklarım “karanlık” taraftakiler. İşin bir de “aydınlık” tarafı var. Başta söyledim, şiirin pek çok bölümü farklı zamanlarda farklı bestelerle söylendi. Yazının sonuna doğru, bu bestelerin bir kısmını anayım ama öncesinde, şiirin beş bölümden oluştuğunu söyleyeyim.

“Bu dağ Mengene dağıdır” dizesiyle başlayan ilk bölümü Onur Akın besteledi. Şarkı, “33 Kurşun” adıyla Grup Baran’ın ilk albümü “Yediveren”de yer aldı. Rahmi Saltuk ve Cem Karaca, şiiri aynı isimle söyleyenler. Cem Karaca yorumu önemli zira 1988 yılında yayımlanan “Töre” adlı kasetin ikinci yüzünü açan bir şarkı bu. Oldukça uzun. Şiirin 5 numaralı bölümüyle başlıyor, 3 numaralı bölüme bağlanıyor. Aradaki geçişte Selahattin Çelikses tarafından okunan bir ezan var ama bu sonrasında “sakıncalı” bulunmuş olacak ki plak şirketi kaseti CD ve plağa aktarırken bu bölümü çıkarttı, sonraki kaset baskıları “ezansız” yapıldı. Oğuz Abadan tarafından yapılan bu beste, ilerleyen yıllarda Hasret Gültekin tarafından da yorumlandı.

Şiirin en bilinen bölümü, 3 numaralı bölüm. Bilinme sebebi, ‘70’li yılların hemen başında yapılan, çok popüler olan, sonrasında Esin Afşar ve Can Bonomo tarafından da seslendirilen Fikret Kızılok bestesi: “Vurulmuşum / Dağların kuytuluk bir boğazında / Vakitlerden bir sabah namazında / Yatarım / Kanlı, upuzun…” Hemen ardından gelen dizeler, 1979 yılında yayımlanan Zülfü Livaneli albümü “Atlının Türküsü”ne “Kirvem” adıyla girdi: “Kirvem hallarımı aynı böyle yaz / Rivayet sanılır belki / Gül memeler değil / Domdom kurşunu / Paramparça ağzımdaki…”

“Otuzüç Kurşun”, sadece Türkçe değil yaratıldığı coğrafyanın dilinde de söylendi: Ciwan Haco, şiiri “Sî û Sê Gûle” albümünde Nedim Hekarı tarafından çevrilmiş Kürtçe sözlerle seslendirdi. Şiirin en etkileyici yorumlarından biri bu.

Ahmed Arif, şiirini “sürprizi bol bir şiir” olarak nitelendiriyor. Sonrasında söyledikleri, “Otuzüç Kurşun”dan çıkan onca farklı besteyi aydınlatıyor aslında: “(…) bir mısra okursun, ondan sonra nasıl bir mısra gelir dünyada kestiremezsin. (…) Hepsi başından beri bir bilinçle, bir marangoz gibi, bir mühendis gibi düşünülmüş değildir. Ben de her şair gibi planımı kurarım. [‘Otuzüç Kurşun’] bu çerçeveyi zorlamış, beni dinlememiştir. Alıp götürmüştür beni. Başta tasarladığım gibi bitirememişimdir. Bundan da pişman değilim. İnsan beyni başlı başına bir mucizedir. Bir güzellikler hazinesidir. İnsan beyni ve yüreği. İkisi bir araya gelince işte bunlar doğuyor.”

Yazı uzadı, toparlayayım… Bugün, 75 yıl önce olan bir hadiseyi anlatmaya çalıştım. Onu bugüne taşıyan bir şiiri, şairinin kılavuzluğunda açtım, hatırlattıklarını yazıya döktüm. Hadise hakkında yazılmış tek şey bu şiir değil. Günay Aslan, 1989 yılında yayımlanan “Yas Tutan Tarih / 33 Kurşun” adlı kitabında olanı tanıklıklarla anlattı. Pencere Yayınları tarafından yayımlanan metin, aynı yıl röportaj dalında Yunus Nadi Armağanı’nı aldı. İki yıl sonra, İsmail Beşikçi, “Orgeneral Muğlalı Olayı / 33 Kurşun” başlıklı bir kitap yazdı. O dönemde Yurt Yayınları tarafından yayımlanan bu kitabın yeni baskısı İsmail Beşikçi Vakfı Yayınları tarafından 2013 yılında yapıldı. Hadise, yakın zamanda sahneye de aktarıldı: Hamburg’daki Getto Theater, “33 Kurşun / 33 Schüsse” adını taşıyan oyunu Mahmut Canbay rejisiyle sahneledi. Günay Aslan’ın kitabından uyarlanan oyun, bu yılın 30 Mart günü prömiyer yaptı ve büyük ilgi gördü.

Tarih, özellikle bizimki gibi belleksiz toplumlarda sanatla aktarılıyor. Yazılan şiirler, söylenen şarkılar, çekilen filmler ve hadiseleri anlatan kitaplar, oyunlar, resimler çok önemli. Kimi kovuşturmaya uğruyor, toplatılıyor ya da imha ediliyor ama her şey bir yana şarkılar ve şiirler yok edilemiyor. Bunun için Ahmed Arif şiiri çok önemli. Şair, bunun farkında. Şu cümleler, onun cümleleri: “Bu hayat ile şiirin, hayat ile sanatın iç içe olduğu bir durum. Bir zaman gelecek tarih ile sanatın, şiirin iç içe olduğu bir durum olacak. İnsanın kendi köklerini araştırması çok önemli.”

Kendi kökünü araştırırken kaybolmayan şairlerden Ahmed Arif. “İyi ki var” dediklerimizden. Olmasaydı, bir yanımız eksik kalacaktı.

-----

Murat Meriç kimdir?

1972’de doğdu. Çanakkale ve İzmit’te okudu. Ankara’da kimya mühendisliği eğitimi alırken, dinlediği müziğin tarihine merak saldı ve oradan ilerledi. Kendini bildi bileli plak topluyor; okuyor, dinliyor, dinlediklerini yazıyor, sevdiklerini çalıyor. Kedi gibi meraklı. Rakı, roka, bamya, erik seviyor. İstanbul’da yaşıyor ama Ankaracı. 1996’da Müzük adlı dergiyi çıkartan ekipten. Sonrasında Roll mürettebatına katıldı. Mürekkep, Birikim, Milliyet Sanat, Virgül, Bant gibi dergilerde yazıları yayınlandı. Yeni Binyıl, Radikal ve BirGün'ün yazarlarındandı. Ankara’da Radyo Arkadaş’ın kuruluşuna katıldı ve pek çok radyoda programlar yaptı. Şu anda Açık Radyo'da, hafta içi her sabah Şarkılarla Memleket Tarihi adlı programı hazırlıyor ve sunuyor. Pek çok televizyon programının danışmanlığını yaptı, metnini yazdı. 2002 - 2003 yıllarında hazırlayarak sunduğu Kırkbeşlik adlı televizyon programı TRT’de yayımlandı. Kalan Müzik için bir Tülay German albümü (Burçak Tarlası 64 – 87, 2001) derledi, pek çok albüme yazar ve danışman olarak katkıda bulundu. Pop Dedik / Türkçe Sözlü Hafif Batı Müziği (İletişim Yayınları, 2006) ve 100 Şarkıda Memleket Tarihi (Ağaçkakan Yayınları, 2016) adlı iki kitabı, üzerinde çalıştığı pek çok projesi var. Üniversitelerde ve kültür merkezlerinde müzik tarihi üzerine seminerler verdi, veriyor. Düzenli olarak Gazete Duvar, Vatan Kitap ve Kafa’da yazıyor.

steve...@gmail.com

unread,
Jul 28, 2018, 11:02:01 PM7/28/18
to


https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Mu%C4%9Flal%C4%B1

Mustafa Muğlalı

Mustafa Muğlalı (1882, Muğla - 11 Aralık 1951), Türk asker.

Yaşamı[değiştir | kaynağı değiştir]

Kara Harp Okulu'ndan mezun oldu. 1904 yılında Harp Akademisi'ni bitirdi. 1912-1913 yılları arasında 16. Tümen kurmayı olarak Balkan Savaşları'na katıldı. 1 Mart 1914 tarihinde Binbaşı rütbesine terfi etti. 3 Ağustos 1914 tarihinde Başkomutanlık Umumî Menzil Müfettişliği kurmaylığına atandı. 14 Eylül 1915 tarihinde Kaymakam rütbesine terfi etti. 28 Eylül 1915 tarihinde Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı, 12 Ağustos 1917 tarihinde 12. Kolordu Kurmay Başkanı, 3 Mayıs 1918 tarihinde 44. Tümen Komutanı, 8 Ocak 1919 tarihinde Personel İşleri Dairesi Başkan Yardımcısı, 11 Kasım 1919 tarihinde Askerî Temyiz Mahkemesi Üyesi olarak görevlendirildi.

20 Eylül 1921 tarihinde Türk Kurtuluş Savaşı'na katıldı. İslahiye'deki Ermeni isyanını bastırdı. 5 Ocak 1922 tarihinde 18. Tümen Komutanı olarak atandı. 18 Şubat 1922 tarihinde Doğu Cephesi Komutanlığı emrine atandı. 1 Mart 1922 tarihinde Miralay rütbesine terfi etti. 28 Mart 1922 tarihinde Doğu Cephesi'nde 13. Tümen Komutanı, 3 Mayıs 1922 tarihinde 10. Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. 23 Eylül 1923 tarihinde 8. Tümen Komutanlığı'na atandı. Savaştan sonra Kırmızı şeritli İstiklâl Madalyası ile taltif edildi.

15 Aralık 1924 tarihinde 11. Tümen Komutanı, 14 Şubat 1926 tarihinde 41. Tümen Komutanı olarak görevlendirildi. 30 Ağustos 1927 tarihinde Mirliva rütbesine terfi etti ve Paşa oldu. 20 Ekim 1927 tarihinde 3. Ordu Müfettişliği Kurmay Başkanı, 27 Ağustos 1928 tarihinde Genelkurmay 2. Başkan Yardımcısı olarak atandı.

14 Aralık 1929 tarihinde 57. Tümen Komutanı olarak atandı. Bu görevde iken 23 Ekim 1930 tarihinde Menemen'de meydana gelen ve Asteğmen Mustafa Fehmi Kubilay'ın şehit edildiği olay üzerine kurulan askerî mahkemenin başkanlığını yaptı.

26 Şubat 1931 tarihinde 1. Kolordu Komutan Vekili olarak atandı. 30 Ağustos 1931 tarihinde Ferik rütbesine terfi etti. 17 Eylül 1931 tarihinde 1. Kolordu Komutanı, 28 Ağustos 1939 tarihinde İstanbul Komutanı, 14 Mart 1940 tarihinde 10. Kolordu Komutanı olarak atandı. 29 Ağustos 1942 tarihinde Yüksek Askerî Şûra üyeliğine atandı ve ertesi gün Orgeneral rütbesine terfi etti. 15 Şubat 1943 tarihinde 3. Ordu Komutanlığı görevine atandı. 29 Ağustos 1945 tarihinde tekrar Askerî Şûra üyesi olarak görevlendirildi. 14 Temmuz 1947 tarihinde emekli oldu.

Muğlalı Olayı (33 Kurşun)[değiştir | kaynağı değiştir]

Ana madde: Muğlalı Olayı

Olay hakkında itilaflı görüşler bulunmaktadır. Aşağıda farklı görüşler yer almaktadır. Her ne kadar hikâyelerdeki detaylar ve olaylar değişse de sonuç olarak eşkıya, kaçakçı ve isyancılarla olan mücadelelerin bir sonucudur.

1. Görüş - Misto Aşireti'nin Koyunları ve Kaymakam'ın Telaşı

İran'ın Türkiye sınırına yakın bir yerde yaşamını sürdüren Misto aşiretinin reisine ait 2000 kadar koyuna Van Özalp'ten gelen kaçakçılar tarafından el konulması üzerine olay gelişir. Aşiret reisi Mehmed Misto, Özalp Kaymakamına mektup yazarak hayvanlarının geri verilmesini ister. Kaymakamın umursamaz tavrı üzerine aşiret reisi adamlarını toplayarak Türkiye sınırını geçtikten sonra Özalp halkına ait 500'e yakın koyunu İran'a kaçırır. İçten bir yardım gelmediği sürece baskının mümkün olamayacağını düşünen kaymakam ve çevresindekiler askeri harekat düzenlenmesi için Van Valiliğine "Rus askerlerinin Özalp sınırına dayandığı" bahanesini öne sürer. İşbirlikçilerin arandığından haberdar olan Rıfat adlı bir arzuhalci toprak ihtilafı bulunan Milalengiz köylülerini ihbar ederek kırk kişinin adını verir. Sevk edildikleri Özalp Sulh Ceza Mahkemesi kırk köylüden beş kişiyi, kaymakamı küçük düşürmemek için tutuklanması yönünde karar verir. Ancak bu sırada "Özalp'e Rus askerinin girdiği" haberi üzerine Genelkurmay, III. Ordu Kumandanı Mustafa Muğlalı'ya bölgeye gitmesi emrini verir. İçişleri Bakanlığı da hem birinci genel müfettişini hem de jandarma komutanını Özalp'e yönlendirir. Bu gelişmeler sonrasında yerel yöneticiler olayın önünü alamaz. Kaymakam ve yerel komutanlar generalin tepkisini çekmemek için hayali bir isyan ve işgal tablosu çizerler. Vatanın elden gitmesine hâkim dahil sivillerin sessiz kaldığını, ortada gizliden gizliye yürütülen planlı bir ihanetin var olduğunu söylerler. "Bunları yargılamaya lüzum yok, infaz etmemiz gerek. Silahtan başka dilden anlamaz bunlar. Gevşek davranırsak hududun öbür tarafında tetikte bekleyenleri yüreklendiririz" derler. General 35 kişinin tekrar gözaltına alınması emrini verir. Firar eden iki kişi haricinde bulunan biri kadın, biri 11 yaşında çocuk, ikisi askerden izinli gelmiş 33 kişi bulunur. İçişleri Bakanlığı'nın müfettişi Mehmet Avni Doğan tutuklularla görüşüp suçsuz olduklarını anlar ve Muğlalı'ya itiraz eder. Ancak köylülerin casusluk yaptıklarında inanan Muğlalı, Doğan'ı tehdit ederek susturur. 30 Temmuz 1943 günü gece yarısından sonra tutuklular jandarma tarafından cezaevinden alınıp hudut taburu komutanına teslim edilir. Komutan tutuklular arasında bulunan bir kadını kimseye sormadan serbest bırakır, kalan 32 kişiyi Çilli Gediği denilen hududa yakın bölgeye götürür. Hepsinin elleri bağlıdır. Bir işaret mangasının havaya ateş açmasından sonra iki manga da kafilenin üzerine ateş açar. Olaydan sonra tutulan tutanaklarda saldırıya uğranıldığı, saldırganlara açılan ateş neticesi 32 şakinin öldürüldüğü bilgisi yer alır.[2]

2. Görüş - Misto ve Memikân Aşiretleri Rekabeti

1940’lar, savaş, kıtlık ve kaçakçılık zamanında Türkiye’den İran’a şeker, hayvan ve ilaç, İran’dan Türkiye’ye çay ve gazyağı kaçırılmaktadır. Kürt Milan aşiretinin yarısı Türkiye’de, yarısı İran’dadır. Aşiret Reisi Misto (Mustafa), bizim Milli İstihbarat’a Rusya hakkında bilgiler vermektedir. Mühim bir hadise çıkmadıkça da bu ‘fiili sınır ticareti’ne göz yumuluyor. Misto aşiretin rakibi Memikân (Memikler) aşiretidir.

1943 Mayıs’ında iki büyük ve çatışmalı kaçakçılık olur. Misto’nun koyun sürüleri sınırdan kaçırılıp Türkiye’ye sokulmuş, koyunlar paylaşılmıştır. Misto, Memikân aşiretini suçluyor, çatışmalar oluyor, jandarma müdahale ediyor. Milan aşiretinden 40 kişi gözaltına alınıyor. 3. Ordu Komutanı Org. Mustafa Muğlalı Özalp’a geliyor. Tarihçi Mahmut Goloğlu, “Söylentilere göre Muğlalı Ankara ile gizli görüşme yapmış, sonra tutuklananların öldürülmesi gerektiğini bildirmiş” diye yazıyor.Bu sırada adli soruşturma tamamlanmış, sadece 5 kişi tutuklanıp diğerleri serbest bırakılmıştı. Fakat Muğlalı’nın emriyle yeniden tutuklandılar, 33 kişi tutukludur... Ve ‘çatışma’da, tutuklular arasındaki bir kadın hariç, 32 kişi öldürüldü. Ve, “öldükleri hakkında önceden düzenlenen tutanak işleme konuldu.[3]

3. Görüş - Eşkıya, Kaçakçı ve İsyancılarla Mücadele

Bölgede sıkıyönetim vardır. Mustafa Muğlalı Paşa 3’üncü Ordu Komutanı’dır.Asayişsizliğin hâkim olduğu Van çevresinde eşkıyalar, kaçakçılar ve çeteler terör estirmektedir. Bir gün İran sınırında 33 kaçakçı kıstırılıyor. Askeri raporlara göre çatışmada öldürülüyorlar. Fakat yöre halkı, kaçakçıların çatışmada ölmediğini, yakalanıp kurşuna dizilerek öldürüldüklerini iddia ediyor. Hükümet bu iddiaları doğru bulmuyor ve olay kapanıyor.[4]

Yargılanması ve ölümü

1947 yılında emekli olan Muğlalı, 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti milletvekillerinin çabalarıyla mahkemeye verilip yargılandı. 33 suçlunun kurşuna dizilmesi olayında sorumluluğu olduğu gerekçesiyle yargılanıp idama mahkûm oldu. Aldığı ceza, yaşı nedeniyle yirmi yıl hapis cezasına çevrildi. Askeri Yargıtay kararı bozdu, ancak ikinci yargılamayı göremeden 11 Aralık 1951 tarihinde hapishanede vefat etti. Edirnekapı Şehitliğine defnedildi.

Ölümünün ardından

1988 yılında, Edirnekapı Şehitliğinde bulunan mezarı törenle Devlet Mezarlığına nakledildi. 1997 yılında itibarı iade edildi.[5] 1998 yılında Harp Akademileri Komutanlığı'nın bahçesindeki "Kahramanlar Geçidi"ne büstü dikildi.[6] 2004 yılında adı olayın yaşandığı yerdeki Türk Kara Kuvvetleri'ne bağlı "Özalp Tabur Sınır Komutanlığı Kışlası"na verildi ve kışlanın adı "Orgeneral Mustafa Muğlalı Kışlası" olarak değiştirildi. Bu kararın ardında 1943 yılında yakınlarını kaybedenler Genelkurmay Başkanlığına tepki olarak bir imza kampanyası başlattılar ve İnsan Hakları Derneğine başvurdular. 2011 yılında kışlanın adı "Şehit Astsubay Erkan Durukan Kışlası" olarak değiştirildi.[7]

Muğlalı, Makbule Muğlalı ile evli ve Leman ile Neşe adlarında iki kız çocuğu babasıydı.

Ayrıca bakınız:

Muğlalı Olayı

steve...@gmail.com

unread,
Jul 28, 2018, 11:03:04 PM7/28/18
to


https://tr.wikipedia.org/wiki/Mu%C4%9Flal%C4%B1_Olay%C4%B1

Muğlalı Olayı

Muğlalı Olayı veya 33 Kurşun Katliamı, 1943 yılının temmuz ayında Van'ın Özalp ilçesinde, 33 kişinin hayvan kaçakçılığı iddiası ve 3. Ordu komutanı Orgeneral Mustafa Muğlalı'nın emriyle yargısız olarak kurşuna dizilmesi ve 32'sinin ölümü, birinin kaçması ile sonuçlanan olay.

Olay

II. Dünya Savaşı sırasında özellikle İran sınırında kaçakçılık olayları artmıştı. Bölgedeki aşiretlerle güvenlik kuvvetleri arasında çatışmalara yol açan bu olaylardan biri de Van'ın Özalp ilçesinde patlak verdi. Bir bölümü İran topraklarında yaşayan Milan aşiretinin Temmuz 1943'te büyük bir hayvan sürüsünü kaçırdığı yolundaki ihbar üzerine sınıra gönderilen jandarma birlikleri kaçakçıları İran'a kactıklari icin, yakalayamadı. Ardından aşiretin Özalp'ta yaşayan 40 akrabası gözaltına alındı. Mahkemenin yalnızca 5 kişiyi tutuklayarak geri kalanları serbest bırakmasına karşın, Özalp'a gelen Mustafa Muğlalı'nın emriyle 33 kişiyi sorgulamaları yapılmak üzere iki asteğmenin komutasındaki bir askeri birliğe teslim edildi. Kaçakçılar sınıra yakın bir yerde kurşuna dizildi ve daha önce hazırlanan bir tutanağa dayanılarak kaçmaya çalışırken vuruldukları öne sürüldü. Olaydan yaralı olarak kurtulan bir köylü durumu ilgili makamlara duyurmayı başardıysa da yapılan başvurulardan bir sonuç alınamadı.

Demokrat Parti'nin etkili bir muhalefet partisi haline gelmesiyle, örtbas edilmeye çalışılan olay yeniden gündeme getirildi. TBMM Başkanlığı'na verilen bir soru önergesinin kabul edilmesi üzerine olayla ilgili asker ve sivil yöneticiler hakkında soruşturma açıldı. Bütün sanıkların Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nde tutuklu olarak yargılandığı davada kurşuna dizme emrini verdiğini söyleyen Muğlalı, 2 Mart 1950'de ölüm, ardından da ileri yaşı ve hafifletici nedenlerden ötürü 20 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ama askeri yargıtay kararı bozdu; Muğlalı yeni yargılama başlamadan 11 Aralık 1951'de (71 yaşında) hapiste öldü. CHP'nin 6-7 Eylül Olayları'nda "azınlıklara karşı ayrımcılık yapıldığı" iddiası üzerine, DP tarafından misilleme olarak, olay tekrar TBMM'de gündeme getirilmiştir. Bu kez olayın geçtiği dönemdeki bütün TBMM üyeleri ve CHP'nin sorumluluğu iddiasıyla, bizzat İsmet İnönü için yargılanma istenmiştir. 12 Şubat 1956 ve 25 Şubat 1956 tarihlerinde Meclis'te görüşülen konu, 1958 tarihli Meclis Tahkikat Komisyonu raporu ve Meclis görüşmeleriyle zaman aşımı ve çeşitli af yasalarından dolayı tekrar kapatılmıştır.

Olayın siyasi tartışmaları

Demokrat Parti hükümetine karşı 27 Mayıs darbesini yapan cunta olan Milli Birlik Komitesi'nin üyelerinden Orhan Erkanlı hadiseyi şöyle değerlendirmektedir:

“Demokratlar, bitmez tükenmez müsademelerde (silâhlı çatışma) eşkıya takiplerinde şehit düşen Türk ordusunun evlâtlarının hesabını soracak yerde kendi siyasi çıkarları uğruna, Kâzım Karabekir'den sonra Doğu'da ilk defa nisbi bir sükunet sağlayan büyük kumandan Muğlalı'yı mahkeme huzuruna çıkarmayı tercih ettiler. Elbette bu uygulamadan devrin hükümetlerinin ve İnönü'nün de haberi vardı. Fakat yiğit Muğlalı, askerliğin, kumandanlığın ezeli kuralına uyarak (kumandan yapılan ve yapılmayan her şeyden sorumludur) suçlamaları üzerine aldı ve neticede ölüme mahkûm edildi.”

Mayıs 2004 tarihinde Van'ın Özalp ilçesindeki jandarma sınır taburunun adı Mustafa Muğlalı Kışlası olmuştur.

Orgeneral Mustafa Muğlalı, Menemen ayaklanması ardından kurulan ve asteğmen Kubilay'ı kafasını keserek öldürenleri idama mahkûm eden İstiklal Mahkemesinin başkanlığını da yapmıştır.

Tarihe 33 kurşun vakası olarak da geçen[kaynak belirtilmeli] bu olaydan sonra Ahmed Arif, Hasretinden Prangalar Eskittim adlı şiir kitabında "33 Kurşun" isimli şiirini yayınlamıştır.

Dış bağlantılar[
Orgeneral Mustafa Muğlalı Kimdir? Muğlalı olayı nedir?

Dipnotlar

1. http://www.taraf.com.tr/makale/5536.htm
1. 33 kurşun ve Muğlalı Paşa
2. Mustafa Muğlalı'nın Yargılanması Murat Yılmaz
3. Fikret Kızılok Wikipedia(tr)
4. Mustafa Muğlalı Paşadan Albay Levent Göktaşa - Altemur Kılıç

Konu Hakkında Yararlanılabilecek Kaynaklar:

* Arif, Ahmed, "Hasretinden Prangalar Eskittim", Cem Yay., İstanbul 2001

* Türkdoğan, O., "Güneydoğu Kimliği", Alfa Yay., 1998

* Esengin, K., " 'Orgeneral Muğlalı Olayı' ve 33 Kişinin Ölümü", Yenilik Basımevi, İstanbul 1974

* Karabekir, K., "Kürt Meselesi", Emre Yay., 1995


0 new messages