Polis ajanı olduğum, ya da polisle işbirliği yaptığım varsayımından yola
çıkarak, benden itiraflarda bulunmamı ve herşeyi anlatmamı istiyorlardı. Bu
yüzü tanıdıktan ve gördükten sonra bunu yapmış olmayı o kadar çok istiyordum
ki, bu iğrenç yaratıkların insanlara, insanlığa zarar vermesini önleyebilecek
herşeyi onurlu bir görev ve insanlık borcu olurdu çünkü. Ama maalesef böyle
onurlu bir işi yapmak yerine, terör örgütünün adını “savaş” koyduğu, bu kirli
ve kanlı oyuna alet olmuştum. Keşke çocukluk hayallerime kulak verip büyüdükten
sonra da polis olmak isteyip, bunun için uğraş verseydim diye düşünüyordum.
Fakat beni bu kirli oyuna alet eden terör örgütünün kirli yöntemleri şimdide
beni vuruyordu. Adına “halk için mücadele” dedikleri, kirli bir oyun
başlatıyor, bu oyunun adını “savaş” koyuyor, sonrada bu savaşın ağırlığını
taşıyamayıp paronayak oluyorlardı. Psikolojik olarak dengesizleşmiş, kendi
ürettikleri kurgulara kendilerini inandırmışlardı. Birkaç operasyon yemiş,
darmadağın olmuş, şimdi de neye uğradıklarını anlamadıkları bu operasyonların
suçunu yükleyecekleri günah keçileri arıyorlardı kendilerine uzmanlaştırdıkları
psikolojik ve fiziki işkence yöntemlerini kullanarak. Kendi elleriyle yaratmaya
çalışıyorlardı bu suçluları. Kimbilir bugüne kadar kimlere uygulamış? Kimleri
delirtmiş; oyunlarına alet ettikleri kaç günahsız insanı günah keçisi ve suçlu
ilan etmişlerdi. Örgütlerinin başarısızlıklarının sorumluluğunu bile üstlenme
cesaretinden bile yoksundular.
Birkaç suçlu yaratıp zevahiri kurtarmalıydılar ve bana yapmaya çalıştıkları da
buydu. Beni perdelerle çevrilmiş bölüme götürdüler. Böylece; perdelerle
çevrilmiş bölümün gizemini yaşayarak öğrenecektim. Bunun daha ağır bir gözaltı
ve işkence süreci olduğunu sezinliyordum. Kimbilir bu perdeli bölüm daha önce
kimleri konuk etmişti? Sadece 3 nöbetçim vardı. Ranzamın tepesinde gözlerimi
yakan bir lamba ve hiç değişmeyen nöbetçim Suna ÖKMEN’le birlikte yeni
nöbetçilerim olan Gamze BAYRAM ve Sevim KOCAKAFA. Yatağa oturdum. Suna ÖKMEN,
gözlerini gözlerimden ayırmadan bakıyordu. Önceleri neden böyle hiç ayırmadan
gözlerimin içine baktığını anlayamamıştım. Fakat daha sonra perde arkasına
alındığımda böyle olduğunu anladım. 24 saat boyunca gözlerini hiç ayırmadan
bakıyorlardı bana. Her saat başı nöbetçi değişiyor, ama bir çift göz bana hep
bakıyordu. Tabi ilk anda anlamamıştım. Suna ÖKMEN’e “ne bakıyorsun durmadan?”
dedim. Gamze’ye, “Gamze flasterle poşeti getir” dedi. Gamze flaster ve poşeti
getirdi. Poşette mavi çarşaflarla örülmüş büyüklü, küçüklü ipler vardı.
Niyetlerinin kötü olduğunu anladım. “Siz manyak mısınız?” dedim. Bunun üzerine
Suna ÖKMEN “birkez daha konuşursan ağzını flasterle kapatır, ellerini bağlarız”
dedi. Bende “vay be gerçekten sen yaparsın, ama birgün senin gözlerine bende
rahat bakacağım” dedim. “Birgün senin mezarının üzerinde otlar bitecek. Ölüler
bakamaz” dedi. O anki duygularımı anlatamam. Sanki boğuluyordum. Aklıma birden
Latife EREREN ve Şimel AYDIN geldi. Bu resmen bir işkence ve bunlarda
işkenceciydi. Demek ki Latife ve Şimel’e de böyle yapmışlardı. Oysa dışardayken
bize ne kadarda farklı anlatıyorlardı. Sözde bu insanlar kendi suçlarını itiraf
etmişler ve bir fiske bile yemeden öldürülmüşlerdi. Oysa ajan ve polise bile
“işkence yapmayız” diyorlardı. Birde örgüt insan haklarından, demokrasiden
yanaymış gibi görünüyor ve işkenceye karşı olduğunu söylerlerdi. Onlar
değilmiydi “işkence insanlık suçudur” diyen. Suna ÖKMEN’e “hani işkence
yapmazdınız” dedim. “Sen düşmansın, hem ağzını topla bana işkenceci diyemezsin”
dedi. Bende “demek ki savaşlarda herşey mübah öyle mi?” dedim. “Kes sesini”
dedi. Onlar değilmiydi “insanlık onuru işkenceyi yenecek diyen? Ve onlar
değilmiydi? Sözde demokratik kurum ve kuruluşları aracılığıyla veya kişisel
başvurularıyla insan hakları mahkemelerine, uluslararası af örgütlerine
“Türkiyede işkence var” diye şikayetlerde bulunan. Oysa işkencenin olduğu yer
belliydi, işkenceyi yapanlarda.
Bu konuda oldukça deneyimli oldukları ve azımsanamıyacak bir birikim ve
maharetle gerçekleştiriyorlardı işkencelerini. Bu insanlar gerçekten devrim
yapsalar (!) ya da amaçlarına ulaşsalar, nasıl bir insanlık anlayışına sahip
oldukları ve nasıl bir ülke yaratacakları konusunda da bilgi veriyordu
pratikleri.
Bir türlü uyuyamadım. Bir sağa, bir sola dönüp duruyordum. O kadar çok uyumak
istiyordum ki. Uyumak ve hiç uyanmamak. Sabah olmuştu. Koğuştakiler herzamanki
gibi kalktılar. Her sabah 08.00’de, “kahvaltı” derlerdi. Yemek saatlerinde
“yemek” hazır diye anons yapılırdı. Ama gün boyu anonslardaki değişiklikler
gözüme çarptı. Sabah koğuş nöbetçisi bağırıp “arkadaşlar herkes kahvaltıya,
sucuklu yumurta, peynir, börek” diye bağırdı, “mis gibi mercimek çorbası var
soğumadan aşağı inin, köftede var nar gibi kızarmış vs…” diyorlardı. İçimden
“Allah Allah, ne kadarda görgüsüzler ve alçaklar. Benim yemek ve suya
dayanamıyacağımı zannedip, kendilerince beni etkilemeye çalışıyorlar” diye
düşündüm. Daha önce 43 gün aç kalmıştım. Ama susuzluğun ne demek olduğunu
bilmiyordum. Onların bu psikolojik taktiklerinin boşa olmadığını bununla da
diğerleri gibi ustası oldukları işkence yöntemlerinden biri olduğunu 3-4 güne
kadar kavrayacaktım. Üstelik 43 günlük zorla açlık grevinin üzerinden daha,
henüz bir hafta geçmişti. Bünyemde zayıftı, içim kavruluyordu. Suna ÖKMEN “Hadi
Semra bugün 4. gün. Bırak katır inadını. Latife 2. gün su diye inledi” dedi.
“Ne demek istiyorsun” deyince, “kızım polisle anlaşmanı anlat. Bak biz
Ankara’da 11 kişiydik. Füsun’u kurtarabildiler mi? Hemde o MİT’in adamıydı.
Konuş, suyunu al rahat rahat geber, kimsenin umurunda bile değilsin” dedi.
Sinirlendim. Perdeleri yırtmaya çalıştım.
Bu kontrolum dışındaki bir tepkiydi. Resmen sinir küpü olmuştum. İçimden
nefret, öfke, tiksinti gibi duygular çok yoğun olarak geçiyordu.
Bunun üzerine ellerimi, ayaklarımı ranzaya bağladılar. Sabah 8, akşam 8
sayımından sonra tuvalete götürüyorlardı. Artık ailemle de görüştürmüyorlardı.
Tuvaletteki ayna da, ben perde arkasına alındıktan sonra kaldırılmıştı. Bu
arada tuvalet kullanımı da farklılaşmıştı. Kapı ardına kadar açıktı ve bana
bakıyorlardı. Yani tuvalet ihtiyacımı giderirken. Çok ilginçti doğrusu,
insanlar alçalabilir, küçülebilirdi ama kimse bu insan müsvetteleri kadar
düşkünleşemezdi. El yüz yıkamakta yasaktı. Günlerdir su vermiyorlardı. 7. güne
kadar sağlıklı sayabildim kaç gün olduğunu. Etlerimin morardığını ve derimin
sarktığını görebiliyordum. Ayağa kalkamıyordum artık. Suna ÖKMEN aynı zamanda
hemşireydi. Hemşireler, hastaların, yardıma ihtiyacı olan insanların
hizmetindedirler. Görevleri insanlara yardımcı olmak şifa dağıtmaktır. Suna
ÖKMEN ise hemşirelik döneminde öğrendiklerini, şifa dağıtmak için değil, pislik
saçmak için kullanıyor, becerisini akıl almaz işkence yöntemlerine dönüştürerek
uyguluyordu. Zorla tansiyonumu alıyor, ateşimi ölçüyordu. Tuvalet ihtiyacımı
gidermek için ayağa kalkamıyordum, ama sık sık tuvaletim geliyordu. Buna anlam
verememiştim. Dayanamayıp işkenceci hemşireme danıştım ”Ben su içmiyorum, bu
nedir” dedim. Gülerek, “Latife’de sormuştu. 20 gün olsada sıvı çıkarırsın,
insan vücudu kolay kolay pes etmez” dedi. Sık sık gelip, neremin ağrıdığını, ne
gibi rahatsızlıklar duyduğumu soruyordu. Cevap vermiyordum. Ama astımlı gibi
nefes alıyordum, kalbim ağrıyordu ve kulaklarım uğulduyordu. En ufak bir sese
bile tahammülüm yoktu. Sanki beynimi oyuyorlardı.
Koğuşta hiç yemek pişirmeyenler “kek türü” şeyler pişiriyorlardı. Anlaşılan
bütün koğuş beni sorgulamayı sistemli bir kampanya haline dönüştürmüştü. “İçim
yanıyor kalsiyum sandoz versene” diyorlardı. Tam kulağımın dibinde sandozu
bardağa atıyor, çıkardığı sesi dinletip perde arkasından lakır lakır
deviriyorlardı midelerine.
Artık etlerim kokuyordu, dudaklarım, dilim resmen kupkuru olmuştu. Ağzımın içi
sanki lağım çukuru gibi kokuyor, midem yanıyordu. Karşımda sürekli benim
yaptığım hareketlerin aynısını yapıyordu nöbetçiler. Buna tiyatroda “hamur”
oyunu diyorlarmış. Bu da psikolojik yöntemdi sinirlerimi zayıflatmak için.
Artık leğen getirip kollarımdan tutuyorlar ve bende bir damla sıvıyı büyük bir
sancıyla leğene boşaltıyordum. Kaçıncı gün olduğunu bilmiyordum. Beni ranzadan
indirip “tutunarak ihtiyacını gider” diyorlardı. Tabi bunu kibarca
söylemiyorlardı. Kolumu bıraktıkları anda kafam o berbat çiniye çarpıyordu.
Filiz GENÇ gelip müdahale etti “Bu köpeği itiraf yapmadan kafasını yere vura
vura geberteceksiniz, bundan sonra indirmeyin, eldiven takıp altından alın”
dedi.
Eli kolu bağlı, savunmasız bir insana karşı yaptıkları bu davranışlarla zeka
düzeyini ve kapasitelerini gösteriyorlardı. Filiz GENCER’in söylediği cümledeki
“bu köpeği” kelimesine çok öfkelenmiştim. Köpek kimdi acaba? Aşağılık
komplekslerini tatmin etmek için savunmasız bir insana yönelik hakaret, küfür,
küçümseme yarışına girenler değil miydi acaba? Birde “devrimciler küfür
etmezlermiş!” Böyle yaparak ne kadar keskin devrimci olduklarını, örgütlerine
ne kadar bağlı olduklarını ya da ne kadar güçlü olduklarını ispatlamış
oluyorlardı, hastalıklı ve basit kafalarına göre. Kemikleşmiş bir kaç kaşarın
dışında, genç insanlar daha önceleride benim yaptığım gibi terör örgütlerinin
karalama kampanyalarından etkileniyorlardı aslında . Hele o liseli ufak kızlara
hiç kızamıyordum doğrusu. Çünkü hepsi ne yaptığının farkında bile değillerdi.
Diğerleri ise ne kadar aşağılar, küfür eder ve hakaret ederse o kadar kendini
kanıtlamış oluyorlardı sevgili örgütlerine. 40 yaşını devirmiş Hayriye GÜNDÜZ,
bu kampanya esnasında daha önceden boğularak öldürülen 18 yaşındaki Şimel
AYDIN’la aramda kıyaslama yapıp, tipik yaşlanmış bunak kadınlık kaprislerini
kusuyordu sanki. Yine Yasemin OKUYUCU, Gülizar KESİCİ, Münevver GÖZ, Asuman
ÖZCAN, Münire DEMİREL, Funda DAVRAN, Birsen KARS, Gülay KAVAK, Ergül UZUNDİZ,
Nilüfer ALCAN, Seyhan DOĞAN ve Hatun POLAT gibileri. Aslında ortada tam
anlamıyla traji komik bir durum vardı. Artık çürümüş bitmiş ve kendileriyle
bile kavgalı durumda olan bir yığın insanın neye karşı olduklarını bile
bilmedikleri bir mücadele. Dışlanmışlığa, bir baltaya sap olma özlemlerine,
basit kadınlık güdülerinin yönlendirdiği, kıskançlık ve çekememezliğine esir
olmuş manyaklar güruhu. Durumlarının farkında bile değillerdi.
Artık eldiven takıp, Filiz’in dediğini yerine getiriyorlardı. Kabus gibiydi.
Bir an evvel ölmeyi ve kurtulmayı düşünüyordum. Etimin kokusuda beni rahatsız
ediyordu. Bilerek koğuşa parfüm sıkıyorlar, karavana çalıyor ve toplu marş
söylüyorlardı. Çünkü susuzluktan ölüm noktasına gelen insan nefes almakta
zorlanır ve sesten rahatsızlık duyardı. Galiba Latife ve Şimel’den oldukça
deneyim kazanmışlardı.
Bu sıralarda Filiz GENCER yanıma geldi. “Bak Semra su istiyor musun?” dedi.
Doğrusu susuzluktan çenem açılmıyordu. Yataktan doğrulamıyordum. Boynumu
tutamıyordum. Bebek gibi bakıma muhtaçtım. “Evet” dedim. “O zaman itiraf yap,
herşeyi anlat” dedi. Bende “Ajan ya da işbirlikçi değilim, beni siz yalana
zorluyorsunuz” dedim. Filiz “Sen yalan söyle, biz doğruları alırız” dedi. Bende
“Peki ben polisin ajanıyım. Görevim cezaevi hakkında polise bilgi vermek”
dedim. Ama bu cümleyi alabilmek için teybi ağzıma dayamak zorunda kaldılar.
Çünkü hem sesim çıkmıyordu, hem de “ben” demek için bile enerji gerekiyordu.
Neredeyse bu cümleyi 2 saatte konuştum. Gözlerimin karardığını hissettim.
Gözlerimi açtığımda, başımda, daha sonra ölüm orucunda ölen İlginç Özkeskin
vardı. Elinde seyyar kabloyla çektikleri ampul vardı… İlginç aynı zamanda
doktordu. Nursel Demirdövücü’de hemşireydi. Nursel’in işkenceci hemşirem olan
Suna’ya “Bir daha ayağına iğneyi batır bakalım” dediğini duydum. Ben gözlerimi
açınca Suna Ökmen “Numaracı, bayılma numarası yapıp, sorgudan kurtulacağını mı
sandın. 2 saatlik baygınlık mı olur?” dediğini belli belirsiz duydum. İlginç
Özkeskin hemen gitti. Suna bana serum taktı. 3 gün boyunca serum takmaya devam
ettiler. Filiz GENCER “Yeter bak 3 gündür sana serum takıyoruz. Artık
sağlıklısın. Adam gibi konuş” diyordu. Bende sürekli “Su verin” diyordum.
Beynim dönüyor sanki aklım gidiyor - geliyor gibiydi. Serpil ise “Biz seni
susuzda yaşatırız” diyordu ben su isteyince. Bende “Nasıl olsa beni böyle
öldüremezsiniz. Herkes anlar işkence yaptığınızı” diyordum. Oda “Sen bizi salak
mı sandın! Seni öldürür, öldürür yine diriltiriz. Ayrıca sen istesen bile biz
seni böyle gebertmeyiz” diyordu. “O zaman su ver” diyordum. Kızıp gidiyordu.
Ağzım hala kup kuruydu. Leş gibi kokuyordu. Halsizdim. Fakat zannedersem
serumdan kaynaklanıyordu. Ağzıma bir serinlik geliyordu. Bunalıyor ve sadece
ölmeyi düşünüyordum. Kendi kendime “Beni serumla ne kadar yaşatırlar?” diye
düşünüyor ve yaşıyor olmama şaşırıyordum. Serumla yaşatabilecekleri aklıma hiç
gelmezdi çünkü. Hala eldivenle altımdan almaya devam ediyorlardı. Yeni doğmuş
bebek gibiydim. Hiç bir ihtiyacımı karşılayamıyordum. Latife ve Şimel’i şimdi
aklımdan hiç çıkaramıyordum. Eğer bunları yaşamasam ve gerçek olduğunu bizzat
yaşayarak öğrenmeseydim bu yöntemleri uyguladıklarına kimse inandıramazdı beni.
Benden her itiraf almaya geldiklerinde, su alabilmek için “ajanım” dedim. “İyi
ama şimdi ne itiraf yapacağım” diye kara kara düşünüyordum. Bu nedenle onlara
“beni iyileştirin, su vermezseniz itiraf yapmam” diyordum. Onlarda “Önce konuş”
diyorlardı. Bende “ajanım işte konuşmuyorum. O zaman öldürün” diyordum. O zaman
çok kızıyor ve “Adi f….., köpek sen işbirlikçi değil, faşist ideolojiyi
benimsemiş bir ajansın. Polissin. Abilerine mi yaranacaksın? Gebereceksin işte
konuş seni iyileştirir yine aynı şeyleri yaparız. Salak mısın sen? Kendine
eziyet ediyorsun. Hani? Polis abilerin nerede? Onların umurunda bile değilsin?
Umurunda olsan, seni öldürelim diye buraya gönderirlermiydi hiç? Evlerinde buz
gibi sularını içiyorlar. Hem senin o masum, bebek suratına ne oldu böcek gibi
oldun bak. Gerçek yüzünü açığa çıkardık” dedi Filiz. Suna’ya “aynayı getir”
dedi. Bana “yüzünü görmek ister misin?” Bak burnunda kocaman olmuş” dedi.
Gerçekten korkunçtum. Benmiydim acaba? Yüzümün her tarafı pul pul olmuş ve
sivilce dolmuştu. Sanki bir iskelet kafası gibiydi. Çukura inmiş, gözler
simsiyah, incecik bir deri, burnum kocaman olmuş yüzümün rengi mor sarı
karışımı ölü suratı gibi. Baygınlık geçirecektim sanki bu tablo karşısında.
Mezardan fırlamış bir hayalet gibi…Kendime de kızıyordum “iskelet gibi olmuşum
ama bir türlü ölemiyorum” diye.
Filiz Gencer “Söyle bakalım Semra ölülerin önce neresi kopar?” dedi, sonrada
“burnu. Bak burnun ne kadar kocaman olmuş, kopacak” dedi. Serumla ayaktaydım
ama durumumda farklılık yoktu. Kollarımdan tutup ayağa kaldırıyorlardı. Ama
bıraktıklarında yine düşüyordum. Yastıkları yükselttiler. Ayaklarımın altınada
yastık koydular. Filiz GENCER, “bak kızım sana pahalı serum takıyoruz, hadi
konuş” dedi. Evet bana pahalı serumlar takıyorlar, iyileşmem için çaba
gösteriyorlardı. Bunu beni çok sevdikleri için değil, iyileştikten sonra itiraf
yapacağımı zannettikleri için yapıyorlardı. Oysa benim yapacak itirafım yoktu.
İtiraf edecek bir şeyim yoktu çünkü.
Ben arada bir delirdiğimi zannediyor, sonra kendime geliyordum. Çeşit, çeşit
hayaller görüyordum. Filiz GENCER Suna’ya “koğuşa taşıyın” dedi. Nursel
DEMİRDÖVÜCÜ, Havva SUİÇMEZ, Yasemin OKUYUCU, Birsen KARS, Münire DEMİREL, Gamze
BAYRAM, Asuman ÖZCAN, Gülizar KESİCİ, Filiz GENCER, Serpil YILDIZ, Funda DAVRAN
koğuştaydı. Bana yine serum taktılar. Münevver KÖZ ve Serpil YILDIZ yanıma
geldiler. Serpil “Semra, ranzanın altına bomba yerleştirdik. Savcı, müdürler
aramaya gelecekler. Sesini çıkarırsan burayı havaya uçururuz” dedi. Benim
bağırmamdan çekiniyorlardı. Çünkü daha evvel iki kez sayım esnasında
bağırmıştım. Demek ki, arama esnasında da bağırmamdan çekiniyorlardı.
Sayımlarda “bana işkence yapıyorlar, gelin, bakın” diye bağırmıştım. Kafasını
uzatarak bakmaya çalışan gardiyanı engelleyerek “hadi git, o hasta” demişlerdi.
Şimdide kendilerince önlem almaya çalışıyor ve bana “ranzanın altına, bomba
yerleştirdik, sesini çıkarırsan havaya uçururuz” diye tehdit ediyorlardı.
Serpil, Suna’ya “yüzünü duvara çevir” dedi. Ben aramaya gelince bağırmaya karar
verdim. Sonucu ne olursa olsun, bağırmaya kesinlikle kararlıydım. Savcı benim
işkence yapılmış halimi görür ve beni öldürseler bile, işkenceci yüzlerini
duyurmuş olurum, hem ölümde benim için kurtuluş olur, diye düşündüm. Ayrıca
ranzanın altına bomba yerleştirme meselesinin, beni kandırmak için yaptıkları
bir blöf olduğunu anlayabiliyordum.
Savcı içeri girer girmez, DHKP/C temsilcisi Sadi Naci ÖZPOLAT “Çabuk arayın,
arkadaşımız hasta” dedi. Aynı anda bende “İşkence yapıyorlar” diye bağırdım.
Savcı “Bakacağım” diye Sadi’yle tartışıyordu. Sadi ise “Açlık grevinde delirdi”
diyordu. Savcı “Bakacağım, o zaman hastaneye yatırırız” dedi. Suna ÖKMEN ağzımı
kapatıyor, Nursel DEMİRDÖVÜCÜ ise bacaklarımı tutuyordu ve bana “Semra, korkma
o savcı, sana işkence yapan polis değil diyordu. Suna Savcıya, “Çıkın işte sizi
polis sanıyor” dedi. Bende Suna’nın elini ısırdım. “Yalan söylüyorlar, gelin
bakın, bunlar işkence yapıyor” dedim. Savcı ile Sadi epeyce tartıştılar. Suna
ÖKMEN “öldüreceğim işte çekin gidin” deyip boğazıma yapıştı. Filiz’e “öldüreyim
mi?” dedi. Filiz Gencer “Bırak, sakın yapma” dedi. Şadi, Savcı’yı apar-topar
dışarı çıkardı. Funda DAVRAN ise, suratıma okkalı bir tokat yapıştırıp,
küfürler yağdırdı. Filiz GENCER gelip “bırakın yüzüne vurmayın” dedi. Serpil
“Seni boğarım köpek, anladık düşmansın, düşmana mesajda gönderdin. Artık kes
sesini” dedi. Daha sonra “bir daha çeneni açarsan seni susuz, susuz yollarım
öteki tarafa dedi. Beni tekrar perde arkasına taşıdılar. Sesimi duyurabildiğim
için oldukça rahatlamıştım. En azından, bundan sonra resmi olarak birilerinin
durumumdan haberi vardı. Bu arada işkencecilerim kudurmuştu ama… bağırmam işe
yaramıştı. Özellikle Suna “elimi köpek gibi ısırdın. Senden bunun hesabını
soracağım” deyip duruyordu. Yaptıkları işkenceyi gizleyebilmek için, ellerinden
gelen herşeyi yapıyorlardı. İşkence yapmayı doğal görüyorlardı ama bunun ortaya
çıkmasından çekiniyorlardı. “Ne dediysek yaptık, ne yaptıysak savunduk”
diyenlerin hali aslında yürekler acısıydı. Her taraflarından riyakarlık
akıyordu. Yaptıklarının doğru olduğuna inanmıyorlardı ki savunsunlar. Hem
işkenceye karşı olduğunu söyleyip, hem de işkence yaptıkları açığa çıktığında
inandırıcılıkları kalmazdı çünkü. Bu yüzden uzmanı oldukları işkence
yöntemlerini, perdelerin arkasında yapmalı ve herkesten gizlemeliydiler. Ama
çekirge bu sefer sıçrayamamıştı. Kızgınlıklarının, öfkelerinin nedeni, yakayı
ele vermiş olmalarındandı.
Az sonra Filiz GENCER yanıma geldi. “Provokasyona yönelik en ufak birşey
yaparsan gazetelere -ajan- diye manşet yaparım. Sen ajanlığını ispatladın. Sen
resmen polissin” dedi ve Suna’ya “Serum takmasını” söyledi.
Ertesi gün Filiz GENCER yanıma gelmişti. Halsizdim, sanki bir tek kalbim
çalışıyordu. Aklım ne kadar başımdaydı bilemiyorum. Tuhaf, tuhaf hayaller
görüyordum. Vücudum, vücut olmaktan çıkmış, kokmuş bir et yığınına dönüşmüştü.
Serum takacak damar bile bulamıyorlardı. Filiz, yarım çay bardağı su ile
birlikte gelmişti. “Bak su vereceğim anlatacak mısın?” dedi. Dengesizleşmiştim.
Saçma-sapan şeyler söylüyor, bir kaç dakika sonra kendimde şaşırıyordum.
Mesela; “suyu ver, konuşacağım” diyordum. Suyu verince “bir daha ver o zaman”
diyordum. “Birden veremem, miden bozulur” diyordu. “o zaman sigara ver”
diyordum. “olmaz, hastasın” diyordu. Kendimi gerçekten ajan zannediyordum.
Bilincim yerinde değildi. “Ajanım ama konuşmam” diyordum. Arada bir
saçmalıyordum, hafifçe tokat atıyordu. “Bu savaş siz size, ben bize inanıyorum,
beni netleştiremezsiniz” diyordum. Onlar da “saçmalama, bizim seni netleştirmek
gibi bir derdimiz yok. Zaten geberteceğiz konuş artık” diyorlardı.
Daha önce de belirttiğim gibi ajan yada provokatör olmayı isterdim. Ama
değildim. Böyle yüklenildiği için bilincimde böyle kalmış sanırım. Ajan gibi
hissediyordum bazen kendimi. Bilincim yerindeyken de beni öylesine zorlamışlar
ve o kadar çok işkence yapmışlardı ki, iddialarını kabul etmek zorunda
kalmıştım. Ama iş itiraf yapıp, herşeyi anlatmaya gelince tıkanıyordum. Çünkü
ortada ne itiraf yapacak şey, ne de anlatılacak gerçekler vardı. Yaşadığım
bunca işkencelerden sonra, ölümde artık hafif geliyordu ve ölümü de göze
almıştım. Ölmeyi gerçekten istiyordum. Bu yüzden “evet ajanım ama korkmuyorum
öldürün” diyordum. Onlarsa benden itiraf almadan öldürmeye yanaşmıyorlardı. Bu
yüzden ortaya garip bir durum, bir kör döngü ortaya çıkmıştı. Bir yandan ajan
olup konuşmayan birisi, diğer yandan itiraf yaptırmadan öldürmek istemeyen
işkenceciler. Ben de bir çıkmaz içindeydim, işkencecilerde.
Filiz GENCER; “Götür bunu yatır, serum tak, yemek ver” dedi. Şok oldum. Yemek
ve su …şaşırdım. Su ile karışık süt verdiler. 3-4 kez azar azar verdiler. Gamze
başımdan tutuyor, kaldırıyor ve süt içiriyordu. Sabaha kadar uyumuşum. Gerçi
sabah mı? akşam mı? bilemiyordum. Artık hiç soru sormuyorlardı. Uyandığımda
kolumda serum vardı. Suna ÖKMEN’in elinde bir tepsi. “Hadi yine iyisin. Siz
olsanız bize yemek vermezsiniz” diyordu. Siz-Biz kendilerini ne kadar
kaptırmışlardı bu sizli-bizli savaş oyunlarına. Saçmaladığının farkında bile
değildi. Öfkem iyice artmıştı. “Madem öyle, madem beni öldürecekler” dedim
içimden “bakın ben size ajan neymiş gösteririm. Size istemediğiniz kadar itiraf
yaparım” dedim ve başladım içimden anlatacağım senaryoların kurgularını
düşünmeye örgütün son dönemlerde nerelerde operasyonlar yediğini tek tek
düşündüm. Ve kafamda hayali bir itiraf taslağı oluşturdum.
Bana süt içiriyor, peynir, pekmez vs. yediriyorlardı. Tuzsuz çorba
içiriyorlardı. 3-4 gün boyunca böyle devam etti. Artık ayağa kalkabiliyordum.
Tutuna tutuna tuvalete gidebiliyordum.
Filiz GENCER yanıma geldi. “Evet Semra, artık iyileştin. Bize itiraf yapman iyi
olur” dedi. İşin ciddiyetini kavramıştım. “Ajanım” desem itiraf istiyorlar,
“değilim” desem işkenceye devam ediyorlardı. Artık yaşadıklarımdan bıkmıştım.
Ailemi düşünmüyordum. Çünkü düşündükçe yüreğim daralıyordu. Kabuslar
görüyordum. Vurdumduymazlık oyunu oynamaya başladım. Kendi kendime “herşeyden
zevk al” dedim. Mesela; kahvaltı getirdiklerinde “susuzluğu düşün, tadını
çıkar” diyordum. Aklıma ailem geldiğinde, bu düşünceyi aklımdan çıkarıyor, bana
acı verecek her türlü düşünceyi “ölene” kadar erteliyordum. Unutmak,
düşünmemeye çalışmak en iyisiydi. Yaşadığım koşulların zorluğu, gördüğüm
işkenceler, içinde bulunduğum çıkmaz, bana zaten yeterince acı veriyordu. Birde
bu acılara yenilerini ekleyip, kendi durumumu daha fazla zorlaştırmak ve daha
çekilmez hale getirmek istemiyordum. Bir çıkış bulabilmem ve içinde bulunduğum
bu iğrenç durumdan kurtulabilmem zaten mümkün değildi. Daha fazla düşünmek ve
kafa yormakta, bana birşey kazandırmıyordu. “Her şey nasıl olsa olacağına varır
deyip, içinde bulunduğum durumu kabullenmek ve sonucu beklemekten başka yapacak
birşey yoktu. Ben de kendimi oyalamaya, zaman geçirip, bir an önce sonucu
görmeye çalışıyordum. Bu arada, kendimle, geçmişimle ve yaptıklarımla, köklü ve
amansız bir hesaplaşma yaşıyordum. Boşa geçirdiğim yılların, boş hayallerin,
yaşadığım ve yaşattığım acıların ağırlığını yüreğimde daha fazla duyuyordum. Bu
örgütü ve bu insanları daha önce tanıyamamış olduğum için kendime kızıyordum.
Kullandıkları süslü cümleler ve alakalarının bile olmadığı yaldızlı iddialarla
zehirlediklerini gencecik insanlara acıyordum.
Onlara seslenebilmeyi ve “kanmayın bu örgüte, yalan söylüyorlar, onlar
insanlıktan, dürüstlükten anlamazlar. Sizi, sizin temiz duygularınızı
kullanıyorlar. Kirli işlerini size yaptırıp, bunun halk ve devrim için olduğuna
inandırıyorlar sizi… İşleri bittiğinde, ya da isteklerini yerine
getiremediğinizde, sizin, onların gözünde hiçbir değeriniz kalmaz, yaklaşmayın
bu örgüte. Yaklaştıysanız bile; büyük acılarla karşılaşmadan, büyük acılar
yaşamadan ve yaşatmadan önce, henüz vakit varken uzaklaşın. Elinizi asla kana
bulamayın. Bu örgüt size acıdan başka birşey veremez vb.” şeyler
söyleyebilmeyi; onlara, henüz göremedikleri ya da görmek istemedikleri
gerçekleri anlatmayı çok istiyordum.
Filiz GENCER’e “Bak ben ajan falan değilim. Susuzluğa dayanamadım. Ajanım
dersem hemen öldüreceğinizi zannettiğim için iyileştirirseniz itiraf yapacağımı
söyledim” dedim. Filiz GENCER kızdı ve “bunu sandalyeye oturtun. Aklı başına
gelinceye kadar uyumayacak” dedi. Kaç gün bilmiyorum. Sandalyede oturuyor ve
hiç uyumuyordum. Uyuklar gibi olduğumda da hemen uyandırıyorlar. Arada bir
saçma davranışlarda bulunuyor, kabuslar, hayaller görüyor ve nöbetçilerle
“uyuyacağım” diye kavga ediyordum. Filiz GENCER yanıma gelerek, “Ajanım de
köpek” diyerek, teybi ağzıma yaklaştırdı. Bende “ajanım, tamam uyumak
istiyorum” dedim. Sorular sordu. Her sorduğu soruya ajanmış gibi, daha önce
kafamda oluşturduğum senaryoları sıralayarak cevap veriyordum. Ben anlattıkça o
soruyor, söylediklerimi zorla yazdırıyordu. Uykusuzluktan sarhoş gibi
konuşuyordum. “Hepsini anlatana kadar yatmayacak” diyerek çekip gitti.
Yine geldi. Bu kez “Ben ajan değilim. Yalana zorluyorsunuz. Artık yalan
söyleyecek beynim kalmadı. Artık senaryoda uyduramıyorum. Uykum var” dedim.
Bana “Sen o kadar zeki olamazsın. Bu kadar isabetli yalanlar uyduramazsın…
Bildiğin şeyler var. Yalan söylüyor, aralara doğruları serpiştiriyorsun,
yaşamak için direniyorsun, itiraf etmesen de öleceksin” dedi. Bende “İşkence
yapıyorsunuz, bende yalan söylüyorum. Tahmin yapıyor, kurgu yapıyor, sonra da
ajanmış gibi itiraf ediyorum. Doğrular tesadüftür. Üstelik artık delirdiğimi
zannediyorum” dedim. Suna ÖKMEN’e “elini, ağzını, ayağını bağla” dedi.
Sandalyeye oturttu. Yine uyutmuyorlardı. Suna ÖKMEN, “İnatçı, uyku sorununu da
aştın. Ama biz sana gösteririz” dedi. Ayağımın, birini bir ranzaya, ötekini de
diğer ranzaya bağladı. “İyi bak, böyle bağlarlar. Siz bağlıyorsunuz ya
hanımefendi” dedi. “Biz kim? Sen manyak mısın” dedim. Ağzımı ve arkadan da
ellerimi bağladı. Sürenin ne kadar olduğunu bilmiyorum. Yemek yediriyorlardı.
Ayaklarım ve ellerim şişmişti. Ovuyorlardı. Uyuklayınca uyandırıyorlar, “deli
numarası yapma” diyorlardı. İlginç hayaller görüyordum. Kendimi bazen bir
gemide, bazen de okulda zannediyordum. Kabus ve hayallerin ardı arkası
kesilmiyordu. Arada bir kendime geliyordum. O zaman da cezaevini ve
gerçekliğimi hatırlıyordum. Bu dönemlerde yine Filiz GENCER geldi. Suna ÖKMEN’e
“Tuvalete götür, sandalyeye oturt” dedi. Kendisi de elinde iple geldi.
“Korkuyor musun” dedi. Korkuyordum fakat “hayır” dedim, nasıl olsa ölecektim.
“Yalancı rengin kül gibi oldu baksana” dedi ve gitti. Filiz GENCER arada bir
geliyor, beni itirafa zorluyor, hakaretlerde bulunuyordu. Yine yanıma geldi ve
“ajanım de köpek, anlat” diyerek beni tokatladı. Sarhoş gibiydim. Bazen benden
ne istediklerini ve niye vurduklarını bile unutuyordum. O bana bir şeyler
soruyor, bende anlatınca da “Kızım sen manyak mısın? Numara yapma” diyordu.
Demek ki yine saçmalıyordum. “Hadi git yat, kalkınca anlatacaksın, tamam mı?”
dedi. Yattım, ne kadar uykusuz kaldım ve ne kadar yattım bilemiyorum. Ama bugün
bile uykusuzluk karmaşasını çözemiyorum. Uyuduktan sonra beni arada bir
kaldırıyor, yemek yediriyorlardı. Benimse aklımdan yemeği bir an önce yiyip,
uyumak geçiriyordu. Bu yemeği kabul etmesem bile zorla yediriyorlardı
yemekleri. Ben yemekle uyku arasında, uykuyu tercih ediyordum. Yemek vermeme,
susuz bırakma, ranzaya bağlama, ayak ve ağzımın bağlanması, küfür, hakaret,
aşağılama, iple boğma provaları ve aklıma gelen-gelmeyen onlarca psikolojik
yöntemden sonra uykusuzluğu da tatmıştım. Hepsinin yaşattığı acılar,
yöntemlerin farklılığına göre değişiyordu. Fiziksel olarak oldukça kötü bir
durumdaydım. Psikolojimse alt-üst olmuştu. Kafamı toparlayamıyordum. Özellikle
uykusuzluk döneminde kendimi iyice kaybetmiştim ve bu sürede kabuslarla,
hayallerle geçmişti. Bazen nerede olduğumu unutuyor ve kendi gerçekliğimi
yitiriyordum. Bu zebanilerin arasında kalmak bile insanı tedirgin ediyordu ve
başlı başına bir işkenceydi zaten. Bu kötü günlerin son bulacağına ve buradan
kurtulacağıma ihtimal bile vermiyordum.
./..