Google Groups no longer supports new Usenet posts or subscriptions. Historical content remains viewable.
Dismiss

Fahr-i Kâinat Efendimiz | Ezelden Mutluluk Çağına | Haluk Nurbaki

467 views
Skip to first unread message

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:20:58 PM2/10/07
to
EZELİN SIRRI
Allah, kendi güzelliğini seyretmek, kendi bilinmezliğinin sonsuz
bestesindeki ahenkleri duymak için evrenleri yarattı ve ezel böyle
doğdu.
Melekler, ruhlar, nefsler ve gönül ve bunların dekorunda yaşayan
bitmeyen güzellikler... İşte ezel.
Cennet hikmetinde seyrettiğimiz sonsuz sevdalar, bin bir ışık,
bitmeyen hazlar... ve işte ezel.
İç içe güzelliklerin ilâhi raksında birbirini kovalayan aşk¬ların
mekânsız iklimi... ve işte ezel.
Ne boyutlarında madde kafesi
Ne düşüncelerde kâbus
Ne yüreklerde vesvese
Ne umutlarda sönen zaman kaygusu
Ne duygularda ayrılık korkusu
İşte ezel! Taptaze ve serin. Dünyamızın derinlerinde esen seher gibi...
Zaten seher ezelden bir anlık hatıradır bizlere.
Ezeldeki zevk her zerremize sinen dayanılmaz bir sevda nağmesidir.
Ezeldeki boyutlar ve mekân ince bir tül gibi ilâhi raksların peşinde
süzülür. Ezelde renkler içi İçe birbirini kovalayan şarkılar gibi
canlıdır. Her yeni öykü hayallerin ötesinde yeni bir şehrayin
sergiler. Her yaşanan güzellik sanki yeni bir ihtişamın başlangıcıdır.
Yine ezelde ayrılık bir güzelden başka bir güzele geçişin türküsüdür.
Dünyada, eşyayı esir alan zaman, ezelde zevklere mahkûm.
Gönüllerdeki sevda nağmeleri hep bu ezelden kaçan sessiz hatıralardır.
O sonsuzluk dünyasından gelip hafıza bandımızın ardındaki sevda
şarkıları bu yüzden derinden sarar bizi.
Evet, Allah kendi güzelliğini seyrediyordu, sanat'ının sonsuz
nakışlarında. İlâhi sevginin her dalgası, yeni bir ihtişamı
sergiliyor; sonsuz besteye yeni bir cennet sahnesi ekliyordu. Sonsuz
zerrelere can veren bu ezel sırrı, rahman hikmetiyle hep sevdalı, hay
sırrı ile hep taze ve canlıydı. Duyguların özünde vedûd cereyanı ile
hep aşk besteleri coşkulu. Ve âlâ olan Rabbın sonsuz güzelliği,
bitmeyen gönül secdelerinde serili, Raks ve semâ, hem gönülleri
enfüsden, hem varlıkları âfaktan sarmış. Hiç bir ufuk, hiç bir çizgi
bu sevda ülkesinde sevenle sevileni bilemezdi.
Elbette tüm güzellikler Allah'tandır ve hazlar, sevdalar da O'nun
sırrı.
İşte ezelin bu sonsuzluk denizinde bitmeyen ve bitmeyecek olan
hikâyesi, gönüllerin ebedi şarkısı gibi yaşar, durur. Kesret,
ayrılıklar hep ondan ötede kalışın bitmez acılarıdır.
Bu rüyalardan güzel gerçek hayatın ufkunda, ezelin sinesinde, bir an
yeni bir aşk fırtınası doğdu. Her varlığın en derin noktalarından,
özünden, dayanılmaz bir hazzın alev alev yakan zevki tüm güzellikleri
sarıverdi. Sanki tüm raksların, güzelliklerin her noktasından ışık
ışık bir başka senfoni parlayıverdi.
Bu aşk fırtınası neydi? En derinlerimizden bizi saran bir sedâ mı, bir
arzu mu?
Ve şiddetinden mekânsız fırlayan bu muhteşem beste, her zerreye ve
sonsuz mesafelere yayılıverdi. Ezeli her yerinden titreten, nağmelerin
en güzeli, sözlerin en muhteşemi... Evet, Allah emrediyordu tüm
mekânların özünden:
- Elestü Birabbiküm (Ben sizin rabbiniz değil mi¬yim?).
Bu aşk fırtınasının bestesi, bu muhteşem sedânın bitmez dalgaları
hâlinde sonsuz zaman ufuklarına yayıldı. Yitirdiğimiz hâfıza bandı
arkasında, izlerini gönül ekranında sezdiğimiz dayanılmaz sevda ve
cazibe hep bu muhteşem sedâyadır. Zaman başlar, akar biter, fakat aşk
fırtınası bitmez.
Bilmediğimiz mutluluğu bu yüzden çağlar boyu arar, dururuz. Bu yüzden
cennet kokuları âşıkları sarhoş gibi dolaştırır aramızda. Ve
yüreklerimizde bu yüzden esrarlı bir özleyişin nağmeleri titreşir,
durur.
Bu yüzden güzeli arar, bu yüzden çırpınan yüreğimizin ardından çılgın
gibi koşarız. Bu yüzden aşklar, sevdalar taze baharın sırrında nokta
nokta dolaşır dünyamızda. Ve ezel bu yüzden hep hasrette yaşanır,
tükenmeyen ayrılık acısı hep bu yüzdendir.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:25:17 PM2/10/07
to
ELEST MECLİSİ

Evet, şimdi ezelin billur sînesinde alev alev yanan, nur nur parlayan
ve idraklerin her noktasında soluyan bir beste vardı:

- Elestü Birabbiküm.

Bütün varlıklar enfüslerinden ve âfaklarından onları saran bu müthiş
ilâhi sevda bestesi ile sarsılıyordu. Ve herşey sanki sonsuz bir
hazzın doyulmaz ateşinde kavruluyor ve eriyordu.

Sonra bu haz, müthiş bir haşyete döndü.

Ve sonra varlıkların, boyutların, ruhların sonsuz sahillerinde
mecaller tükeniverdi. Dayanılmaz güzelliklerin mekânlara zerre zerre
alevlenmiş gibi bu muhteşem nağmenin sırrında eridi.

Bu müthiş emir öylesine kudretliydi ki, sanki her varlığın içinde yeni
bir an yaratıyor, sonra da susan her noktayı mekânda siliyordu.
Varlıkların özünde ışıklar tek tek sönüyor, sonsuz yokluklara
dönüyordu.

Düşüncelere mecal veren idraklerin özünde bile yalnız bu ilâhi sevda
emri çınlıyordu:

- Elestü Birabbiküm.

O ana kadar yalnız seyredilen ve yaşanan güzellikler, sanki şimdi hayş
sırrı ile canlanmış, dile gelmiş, bu ilâhi emir şeklinde yansımıştı.
Düşünce ve idrâkın mekânlarında her varlık, ilâhi san'atın binbir
parlayışını görüyor, seziyor, yaşıyor; fakat o ilâhi emrin dalgalarına
dayanmaya mecâl bulamıyordu.

Çünkü tüm varlıklar idrak mekânlarında bu sedâdan başka dayanacak,
tutunacak mecâl bulup, cevap verecek bir nokta bulamıyordu. Her
varlığın özünde, bir çıkış imkânı, esrarlı bir kurtuluş umudu
titreşiyor; fakat kimse bu meçhul noktayı bulamıyordu.

Evren tümüyle bu emrin ihtişamı ile dopdoluydu. Ruhlar bile sığınıp
soluyacak bu meçhul noktayı sezememişti...

Ve sonra tüm varlıklar mecalsiz kül yığınları gibi solmaya başladı.
Boyutlar cüceleşti, sonra yavaş yavaş dürülmeye başladı. Mekânlar
birbirinden hayal gibi uzaklaşıyordu. Yalnız gönüllerin en uzak
noktalarında bir niyaz titreşiyordu. Evet, belki de belli belirsiz bu
niyaz dışında her şey soluyor, tükenip bitiyordu.

Bu paniğin nedeni, varlıkların kendi mekânlarında tutunacak bir nokta
aramaları idi. Sanki bu ilâhi emre cevap verebilmek için her eşya nefs
perdesinde bir mecale sığınmak çabasına düşmüştü. Bu ise gerçekte bir
benlik çıkmazı idi. Hâlbuki evren, enfüs ve âfakı ile mekânın her
noktasında ilâhi güzellik ve kudretle dolu idi. Ve benlik bu andan
itibaren kendine ayrı bir mekân aramak, kimlik aramak gafletini temsil
edip duruyor.

Ezelin solgun çehresinde birdenbire bir mûcize doğdu. Sonsuz
mekânlarda yeni bir aşk nağmesi raksetti. Yepyeni bir güzelliğin hayat
veren câzibesi tutuşuverdi:

- Belî (evet) Rabbimizsin.

Bu sır, Fahr-i Kâinat Efendimizin kalbinden coşup gelivermişti.

Bu hamd seli, evreni yeniden taptaze bir hazza boğdu. Sanki sonsuz
güzelliklerin kapanmaya yüz tutan goncası yeniden açılıverdi.

Kimdi ezelin sînesinde bu sedâ nakşı, kimdi bu güzeller güzeli?

Kimdi evrenleri tükenmişlikten kurtaran bu hamd selinin sırrı?

Hamd ihtişamı içinde kulluğun en muhteşem noktasında evreni saran bu
niyaz, perde perde gönüllerde titreşen umutları alevlendi. Ona en
yakın olanlardan halka halka «belî» niyazları yükseldi. Ruhlar, tek
tek yeni doğan yıldızlar gibi bu ışıklardan mecal bulup parladılar. Ve
evren Fahr-i Kâinat gönlünde bir gonca gibi açılıverdi.

Ve tüm varlıklar kulluğun sonsuz zevkine erdi...

Mekânlar, renk renk ilâhi güzelliğin sırrından yeni aşk şarkıları
besteledi.

Galaksiler, atomlar bu hamdin coşkusu ile semâ ederek kader
perdelerinden iniverdiler. Atomların özünde sonsuza dek Allah'ı
zikreden, birbirinden güzel şarkılar doğdu. Sonsuz ışık dünyalarında
tükenmeyen ışık şölenleri başladı.

Ve cennet perde perde bir gelin gibi ilâhi güzellikleri sonsuz
boyutlara sergileyiverdi.

Şimdi ezelde yepyeni bir can, binbir pırıltı raks ediyordu. Ve onların
merkezinde, Efendimizin gönlünde hamd niyazı coşuyordu süresiz.

Muhammed'in (S.A.V.) hamdinden tüm evrenlere ışık ışık zikirler
yayıldı. Melekler, sonsuz hazların coşkusunu yine mekânların ötesine,
yeni âlemlerin sınırsız ufuklarına yaydılar.

Allah, bu büyük bayram gününde Efendimize evrenin en büyük iltifatını
yaptı:

- Levlâke levlâk, lemmâ halaktü'ül-eflâk (Sen olmasaydın âlemleri
yaratmazdım).

İşte birinci bölüme temel olan «Ben Allah iken, meleklerimle beraber
Peygamberime salât u selâm ederim. Ey insanlar, siz de salât u selâm
getirin, ona ileteyim» (1- Enbiyâ Sûresi, âyet: 107) âyeti bu
gerçekleri yansıtmaktadır.

Âyet-i kerimenin meleklere yönelen hikmeti, hamd niyazının melekler
tarafından sonsuza dek âlemlere yansıtılmasını anlatmaktadır.

Şüphesiz ki Allah, bu yeni doğan ezel sırrı içinde hilkatlere ve
sonsuz güzelliklere ilâhi damgasını basarken, sırr-ı Muhammedî'nin
hamd niyazını her noktada sergilemiştir. Âyetin son cümlesi ise,
inananların «Belî» niyazında hayat sırrı taşıyan bağlılıklarını
hatırlatmaktadır.

Salâvat-ı Şerife okuyarak, bütün inananlar, elest meclisinin
anlaşılması güç bu hikmetlerini, kaybolmuş hafıza bandının ötesinden;
gönül penceresinden seyredebilir. Yoksa insanın kendi başına
inandığını sanması, Allah'ın sonsuz hikmetlerini kavradım gafletine
düşmesi; elestteki paniğin bir parçasıdır. Bu yüzden îman ancak
gönüllerde yaşayan bir hikmettir. Elestte Efendimizin gönlünde doğan
hamd niyazı, ancak gönüllere can veren hikmettir. Nefsin perdesinde
yaşayanlarsa, Elestteki gafletlerini tekrar ederek, benlik çıkmazında
bocalamaya mahkumdur. Mânâ ilimlerinin bile en zor bölümü olan Elest
Meclisi konusunu kitabımızın ilk bölümünde aktarmaya çalışmamızın
nedeni, işte yaradılışın bu temel sırrına yaklaşmak içindir.

Bu tarzda gerçeğe yaklaşmadan, yüce yaradanımızı, Kur'ân'ı anlayıp
imân etmek mümkün değildir.

Tamamiyle mânâ ilimlerinden açtığımız bu pencere yanında, şimdi bir
başka pencereden hilkatteki hikmetleri izleyerek aynı noktaya çıkmaya
çalışacağız. Böylece derinlerden daha dışa doğru kavranması nisbeten
kolay olan hilkat sırlarına hakiki ilmin ışığı altında yaklaşacağız.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:26:44 PM2/10/07
to
HİLKATIN ÖZÜNDEKİ SIR

Ezel bir başlangıç değil, hilkatın ta kendisi ve özüdür. Hilkat,
sonsuz güzelliklerin, ilâhi tecellilere sevda fırtınası ile
yansımasıdır. Ve Efendimizin hamd niyazı ile bu muhteşem hikmetler,
ilâhi san'atın akıl almaz zevkinde billurlaşmıştır.

Bu yüzden, ezelin sînesinden fırlayan her yeni hilkat, kulluk hazzını
Kalb-i Muhammedî'nin hamd sırrından alır. Ve bu yüzden Efendimizin ilk
ismi: Muhammed'dir (S.A.V ).

Yine bu yüzden Fahr-i Kâinat Efendimizin mutlak kulluğu temsil ettiği
için; daha doğrusu mutlak kulluğun sırrını bulduğu için ismi yanında
daima « Abdühû» , yani «kulu» ismini kullanırdı.

Elestte tüm varlıkların benliğe düşmelerine rağmen, Efendimizin hamd
sırrına erişebilmesi, Kalb-i Muhammedî'deki benlikten arınmışlık
güzelliğidir. Bu hikmet de ikinci isminde simgelenmiştir: Mustafa'dır
(S.A.V ).

Bu ana gerçek bilinince, herhangi bir kulun sonsuz güzelliklere hayran
kalıp, Allah sevdasına talip olması hâlinde «Muhammed
Mustafa» (S.A.V ) sırrından bir nebze de olsa taşıması gerekir. İşte
bu yüzden kulluk hikmetinde hamd niyazı ve arınmışlık bir ölçüdür.
Fâtiha'nın evrenleri tarif eden müthiş şifresinde, hilkatın bu en
derin sırrı, hamd ile başlayarak vurgulanmıştır. Bu yüzden bütün
varlıklar o sırrı tanır ve o sırra salât u selâm eder.

Şimdi ilâhi hilkatın mutluluk çağına kadar ulaşan hikâyesini
izleyelim:

Sonsuz hamd raksının dalgalarında bitmez güzelliklerin temsilcisi
melekler yaratıldı. Ve sonra evrenin sonsuz boyutlarında binbir âlem
sergilendi. Melekler pırıl pırıl şarkılarında hep hamd niyazını
bestelediler.

Allah, boyutların binbir gergefinde âlemlerin iskeleti sonsuz
mekânları yarattı. Ve sonra zaman ağında ilâhi murad kader programları
işledi. Efendimizin hamdinden atomlara besteler indi. Ve bir kudret
noktasından galaksiler sonsuz mesafelere sergilendi. Böylece mekânlara
ışık ışık, renk renk binbir motif işlendi. Galaksiler cümbüşü öylesine
müthiş rakslar peşine düştü ki, hendesenin zihinlerde san'atlaşan tüm
görüntüleri, yıldız aileleri şeklinde semâların sonsuzluğunda
dekorlaşıverdi.

Bütün bu güzellikler arasında bir başka gezegen vardı, toprağında
hikmetler coşan, atmosferi sevdalı, huşû içinde kendi güneşi etrafında
hamd raksını bir derviş zevki ile sürdürüyordu. Besbelli güzeller
güzeli bir sırra sahipti. Bu, bizim dünyamızdı. Ve Allah o toprağın
sırrından bir motif işledi. Sonra da kalbine Efendimizin gönlünden bir
mânâ cereyanı bağladı. Ve Âdem'i yarattı. Sonra onu başka mekânlara,
cennet güzelliklerine ışınladı.

Acaba, neden toprağa bu sırrı verip, sonra cennet mekânlarına yansıttı
Âdem'i?

Çünkü o toprağın atomlarında bir hamd niyazı, aşk şarkısı vardı.
Allah, maddenin ölümlü kafesinden bu sevda niyazlarını Âdem'in
bedeninde edebileştirmek için, cennet mekânına ışınladı maddeyi.

İşte arzın hikâyesinde bütün moleküller bu gerçeği bilmekte ve büyük
bir aşkla insan bedenine koşmaktadır. Bakın nasıl:

Arzdaki bütün moleküller canlının temel yapı taşı olan DNA molekülüne
girme yarışındadır. Bu nedenle toprağın sonsuz mikrobu havanın azotunu
bitkilere yansıtır. Onlar da birbirinden lezzetli tadlarıyla,
birbirinden kuvvetli vitaminleriyle, hikmet dolu ilaçlarıyla
süsledikleri varlıkları insan yapısına katmak isterler.

Yoğurt bakterisi kendi neslinin zıddına, fakat insana ya­rayan
binlerce harika enzim ve vitamini bu nedenle insanoğluna hazırlar.

Elma bu yüzden terkibine insanın günlük C vitamini ve iki değerli
demir ihtiyacını nakşetmiştir. Sonra da bunları korumak için meyva
asitlerini hazırlamış, insanoğlunun midesini bu asitler tahriş eder
diye, harika reçetesine karbonat iyonları eklemiştir. Bunun sırrı çok
nettir. O da tüm varlıklar gibi, Fahr-i Kâinat hikmeti olan «hamd»ı
bir insan bedeninde yaşamaya sevdalıdır.

Allah toprağa hay sırrı verip Âdem'in bedenini yarattığı an, tüm
ruhlara birer isim vererek bedenlerinin şifresini; dolayısıyla
sîmalarının fotoğraflarını Âdem'in meni hücresine programlamıştır.

Cennetin sonsuz güzelliklerinde yaşayan ruhlar böylece sırası geldikçe
beden atına akıverdiler. Ve sonra dünya hayatına milyarlarca öykü
sıralandı. Ruhlar bedene ışınlandıkça, gönül merkezlerinden insanlar
Efendimizin hamd cereyanına bağlanıyordu.

Sûre-i Tîn'de geçen ahsen-i takvim hikmeti budur. İnsanların dünyadaki
zaman eylemine bu ahenk içinde ışınlanması, beşeriyet tarihini temsil
etmektedir. Çağların ahenginde, insanların kaderinde hep elestin sırrı
hakimdir.

Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere mecal veren «Belî» hamdine en
yakından katılanlar, mânâ âleminin kendine has pırıl pırıl
yıldızlarıdır. Bu yüceler dizisi, insanlığın şerefi ve övüncüdür. Bu
ruhlar zaman düzlemine ışınlanırken, Efendimizin mutluluk çağına
hususi surette monte edilmiştir. İkinci bölümde dünya hayatlarını
izleyeceğimiz bu İslâm yüceleri, elestte Efendimize yakınlık derecesi
açısından muhteşem raks halkalarını temsil etmektedir. İç içe iki
dalga hâlinde nakşolan bu yüceleri iki ayrı fazda görürüz.

Elestte, Efendimize en yakın niyazların temsilcilerinde, birinci
halkada Efendimize sıhriyet yakınlığı olanları görüyoruz.

Bu ilk halkanın merkezinden dışa doğru dizisi Hz. Hatice ve Hz. Fâtıma
annemizden başlar. Efendimiz bu diziyi bite tanıtmak için «Âliabâ»
formülünü vermiştir. Yani bu iki annemize ilâveten Hz. Ali, Hz.
Hüseyin, Hz. Hasan ve Hz. Muhsin. Bu dalganın raks devamı Ehl-i
Beyt'le devam eder. Efendimize yakın hamd niyazlarının bir başka
halkası ise ilk yakın hamd niyazlarının bir başkası ise ilk
Müslümanları temsil etmektedir. Bu halkada Hz. Zeyd, Hz. Ebû Bekir,
Hz. Ömer, Hz. Şeyma, Hz. Bilâl, Hz. Rukaye, Hz. Caferi Tayyar, Hz.
Ammar, Hz. Osman, Hz. Hamza, Hz. Âişe, Hz. Sümeyye, Hz. Nesibe, Hz.
Veysel Karâni, Hz. Saad ve Hz. Dıhye de vardır. Ve bu halkalar iç içe
devam ederek başta Efendimizin muhterem anne ve babaları Hz. Âmine,
Hz. Abdullah olmak üzere diğer ashab-ı güzini temsil eder. Sonraki
halkalar âşıkları, velîleri, Peygamberleri sıralar. Mü'minler de net
olarak bu halkaların daha sonraki rakslarında mevcuttur.

Kur'ân'ın, Fâtiha dolayısıyla «hamd» niyazı ile başlaması, işte bize
elestin bu hikmetlerini yaşamaya davettir. Burada çok özel bir hikmeti
de anlatmak istiyorum.

Elest meclisinde âlemler yeniden doğunca: Fahr-i Kâinat Efendimiz,
«Belî» diyen bütün mü'minlere bir hamd namazı kıldırmıştı. Aslında
Bayram Namazı bu muhteşem namaza bir işarettir.

Elest namazında, Fâtiha'yı Efendimiz okuduğu için, bu sûrenin akışı
bir niyaz formu taşır. Cenab-ı Hak Fâtiha'yı sûre şeklinde emir
buyurup inzal edince, tüm inananlar işte elestte yaşanan ve motifleri
hiç bozulmayan büyük bayram namazına davet olmuşlardır.

Namazın mîraç hikmeti, gerçek mü'minin elest namazına ışınlanması
şeklinde de ifade edilebilir.

Hilkatın temel ilkelerinden bir tanesi, sonluluk ile çokluk âlemi
arasında yasal bağlantıdır.

Bir varlık, yaratıldığı andan itibaren belli bir mesafede farklı bir
mekân kazanmak zorundadır. Ancak, bir yandan da bu mesafe ve kişilik
arttıkça eşya belli bir sona yaklaşır. Bir başka deyişle, kişileşme
arttıkça yok olmaya doğru sür'atli bir yaklaşım başlar. Bütün ışınlar,
atom çekirdeği, galaksiler bu anayasanın hükmü altındadır. Ancak insan
çok farklı ve değişik bir varlıktır. Madde atına yansıyan ruhun bekâ
ilgisi, daima teklik sırrına bağlıdır. Hâlbuki nefsin benliği,
kişiliğini koruma çabası içinde devamlı sonluluğa yaklaşır.

Ruh, ebediliğine rağmen, bedene hapsolduğundan kişilik ve farklılık
kazanmış, bu nedenle de bir anlamda fâniliğe mahkûm olmuştur. Hâlbuki
Allah insanın kişilik ve benlikten kurtularak sonsuzluğa yansımasını
istemektedir. Nefis, dünyadaki benlik ve çıkar kavgası, bir anlamda
nefsin elestteki paniğini temsil etmektedir. Çünkü mekânlarda kendine
tutunacak bir yer aramakta, bir anlamda kendi varlığını müstakil bir
eylem sanmaktadır.

İşte, elest meclisinin fevkalâde önemli olan sırrı bu noktada başlar.
Bu mecliste Efendimizin hamd niyazına katılabilenler, nefsin bu yanlış
fırtınasından kurtulabilenlerdir. Ancak, elest meclisinde Efendimizin
«Belî» hamdından sonra, sıra ile bütün insanlar ayakta kalabilmek için
bu niyaza mecburen katılmışlardır. Hâlbuki Cenab-ı Hakk'ın insandan
istediği, Cenab-ı Hakk'ı kulluk fazı içinde idrak edip ihlâs ile
«Belî» demesidir.

İmtihan niteliğindeki dünya hayatının nedeni, işte bu hamd niyazında
ihlâs taşıyıp taşımadığımızın sergilenmesinden ibarettir. Allah yüce
kitabında elest meclisinden verdiğimiz söze sadık kalarak mahşere ak
yüzle gelmemizi emretmektedir. Demek ki, elest meclisinden genel
anlamda bütün varlıklar varlıklarını koruyabilmek için geç de olsa
«Belî» demişler, bir anlamda demek zorunda kalmışlardır. İhlâs dolu
kulluk ise, bu dünyada îmanımızla ve amelimizle göstereceğimiz zorunlu
bir imtihandan sonra ortaya çıkacaktır. Efendimizin kulluk konusuna
ısrarla önem vermesi, âdeta her imzasında kulluğu peygamberlikle yan
yana anması bu derin hikmete işarettir.

Dikkat ederseniz, elest meclisindeki panik, varlıkların ilâhi güzellik
karşısında kulluklarını idrak edememelerinden doğmuştur. Yani
varlıklar kendi kişiliklerinde tuhaf bir duygu olan benliğe
kapılmışlar, ezelin her noktasında Cenab-ı Hakk'ın tecellisinden başka
bir hikmet olamayacağını anlayamamışlardır. İşte Efendimizin ezelden
ebede yaratılanların en yücesi olan insanoğluna öğrettiği müthiş sır
budur: İnsan, ahsen-i takvimden yaratılmış, evrenin bütün alemlerine
açılabilen, yansıyabilen harika bir varlıktır. Ama bu harika varlığın
tüm kabiliyetleri Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarından yansıyan kudretlerden
ibarettir. İnsanın; kendinde, kendine has hiçbir kişilik kuvveti
olamaz. Çünkü o kuldur, yaratılmıştır ve onda var olan her şey ilâhi
tecellinin yansımalarından ibarettir. Efendimizin öğrettiği bu
fevkalâde önemli hikmet, insanın edebiyete yansıyıp mutlu
olabilmesinin yegâne anahtarıdır. Bu formül ise Fâtiha'da zarif bir
şekilde billurlaştırılmıştır.

Yine bu hikmetler dolayısıyla Efendimiz her türlü mucize ve olağanüstü
davranışlardan kaçınmış, yalnız haysiyetli insanın kulluk hamdi
içindeki modelini savunmuştur.

İkinci bölümde göreceğimiz gibi, İslâmiyet'in en soylu mücadelesi Uhud
Savaşı bu yüzden gerçek bir zaferdir. Yalnız yaradanın sonsuz
güzelliğini evrenin her noktasında sezmek, bulmak ve onu yaşamak
ilkesi, Efendimizin ezelde bulduğu hamd sırrının kaynağıdır.

Ahlâk-ı Muhammedî böylece hilkatın en hikmetli sırrı olarak doğmuş,
sonra sonsuz bir sevgi dalgasıyla edebileşmiştir.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:28:15 PM2/10/07
to
ÂDEM VE SONRASI

Ve Allah toprağın aşk şarkıları söyleyen atomlarından Âdem'i yarattı.
Sonra ona ruhu ışınladı ve onun gönlüne Fahr-i Kâinat nurundan bir
ışık yaktı...

Önce meleklere:

- Onu gezin, buyurdu.

Melekler ışından yaratılmış şeffaf bedenleriyle, Âdem'in hem mikro
dünyasını, yani atomlarını ve hücrelerini gezdiler. Hem de makro
dünyasını sezdiler. Onun tüm beden inceliklerini, ruh yapısını ve
sonra Âdem'in gönlünde yanan nur-u Muhammedî'yi seyrettiler.

Sonra da Allah:

- Ona secde edin, buyurdu.

Melekler, Âdem'in gönlündeki nur-u Muhammedî'yi sezip, o nurun
kendilerini elest meclisinde kurtaran hamd niyazından yansıdığını fark
ettiler ve hemen secde ettiler.

Şeytan ise gururu yüzünden o nuru fark edemedi. Zaten elest meclisinde
de çok sonraki fazlarda «Belî» coşkusuna katılabilmişti.

Ve şeytan ona isyan etti.

Sonra bilinen ilâhi tecelliler ard arda yansıdı. Adem arza döndü.
Sonra bütün ruhlara Allah bir beden verip insanlık çağını programladı.

İnsanlar elesti unuttukça, kullukta şaşırdıkça Efendimizin sırrından
bir peygamber gönderiyordu. Böylece Nur-u Muhammedî'nin ümmet sırrı,
yani milletlerine sahip çıkma hazzı çağlar boyu devam etti.
Peygamberler bu sır içinde akıl almaz zorluklara katlanarak insanları
uyarma hizmetini sürdürdü durdu.

Yüce kitabımız bu yüzden peygamberlere aralarında fark gözetmeden
saygı göstermemizi emretmektedir.

Çeşitli kavimlere tarihin sonsuz derinliklerinde birçok peygamberler
gelmiş ve insanları kulluğun mutlu çatısı altına çağırmışlardır. Bu
peygamberlere Allah vahiy yolu ile emirlerini göndermiş, bazen
suhuflar, bazen de kitaplar vermiştir. Ancak hükümler daima devrinin
ve milletlerinin hususiyetleri içinde sınırlanmıştır. Gerçi
peygamberler tebliğlerini tüm insanlığa yapmıştır. Ancak, sorumluluğu
kendinden sonra gelen peygamber çağına kadar devam etmiştir. Yüce
kitabımız Kur'ân ise ilâhi emirlerin tümünü çağların ötesine yansıtmış
ve değişmezliğini ilân etmiştir. Hemen hemen bütün peygamberler
Efendimizin geleceğini önceden bildirmiş, derin sevgilerini dile
getirmişlerdir. Bunlardan çok önemli olan iki görüntüyü nakletmek
istiyorum:

a) Hz. İbrahim: Fahr-i Kâinat Efendimizin dünyaya teşrif edeceğini
haber alınca:

«Ya rabbi, Kâinatın Fahr-i Edebisini benim sulbümden halk et» diye
kesiksiz duaya başladı. Ve biz, bu yüzden namazda İbrahim'in
evlâtlarına salât-ü selâm ederiz.

Bu duanın yüzü suyu hürmetine bıçak Hz. İsmail'i kesmedi, ona diyet
olan kurbanı şereflendirip kutsallaştırdı.

Yine bu duanın hikmeti Hz. İbrahim'i Nemrut'un karşısında muvaffak
kıldı. «Selâmetle soğu» emri gelerek, Nemrut'un ateşini rahmetli bir
suya çevirdi.

Bütün bu hikmetler Fahr-i Kâinat Efendimizin sırrını sezmenin müjdeli
nimetleridir.

b) Hz. İsa: Ruhlar âleminde peygamberler tayin edilince, bütün
peygamberler sevinç ve huşû içinde coşmuştur. Yalnız Hz. İsa mahzundu.
Allah bu hüznün sebebini sorunca, Hz. İsa:

- Peygamber olmaktansa Hz. Muhammed'in ümmeti olmayı tercih ederim,
dedi.

Allah da:

- Ya İsa, mademki bu zevki sezdin, seni dünyaya ikinci kez
göndereceğim, hem de Müslüman olarak, buyurdu.

Hz. İsa'nın ikinci kez dünyaya gelme sırrı bu hikmetten doğar.

Hz. İsa İncil okurken «Faraklit» kelimesi geçince (Efendimizin
İncil'de geçen ismi) parmaklarını öper, gözlerine sürerdi.

Kur'ân'ın Ehl-i kitaba özellik tanıması hep Hz. İsa'nın Efendimize
olan muhabbetindendir. Hıristiyan âleminin, çılgın ve çirkin
materyalist akımlar karşısında yine ayakta kalabilmesi, hep bu
muhabbetin sırrındandır.

Hz. Mevlânâ'nın Hıristiyanlara karşı gösterdiği özellik hep Hz.
İsa'nın Fahr-i Kâinat Efendimize olan muhabbetinden doğar.

Ne yazık ki, bu hikmeti çok derinden sezen Fatih'in davranışlarını
bile çağlar boyu anlayıp uygulayamadık. Boş yere kavgaların,
düşmanlıkların içinde bocaladık.

İlkel düşünceli haçlı zihniyetini, Hz. Mevlânâ ve Fatih'in dahiyâne
sezgileri içinde karşılamak ve bunu devam ettirmek bütün medeniyete
çok şey getirir. Samimi bir İsevî ile ateist bir marksisti çok iyi
ayırmalı ve Kur'ân hükümlerinin Ehl-i kitaba yönelik ılımlı ilgi
hikmetini bulmalıyız.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:32:25 PM2/10/07
to
Efendimiz Dünyayı Şereflendiriyor...

ZAMAN DÜZLEMİNE YANSIYAN NUR
Yüce Rabbimiz, evrenlerin göz bebeği sevgilisi Hz. Muhammed'i (S.A.V.)
zaman düzleminde tüm evrenlere rahmet olarak lütfetmeyi murad etti.
Nazlı emanetin bedenini, soylu İbrahim neslinden ta Hz. Abdullah'a
kadar akıl almaz biyolojik itinalar içinde taşıdı.
Hz. Abdullah, beyaz tenli güzeller güzeli bir yiğitti. Yüreğinin güçlü
duyguları ile süslü ahlâkı tüm insanları hayran bırakıyordu.
Merhameti, cömertliği daha genç yaşında çevresini güneş gibi
aydınlatmıştı. Mekke'nin bu en yakışıklı genci için istediği kızla
evlenmek mümkündü. Ancak, onun yüreği nazlı güzel Âmine annemize
nakşolmuştu.
Âmine annemiz de çok soylu bir aile yapısı yanında, emsalsiz bir ruh
inceliğine sahipti. Hassas gönlü onu şair yapmış, güçlü ruhu da
çağının en itibarlı bir düşünürü hâline getirmişti.
İşte bu iki nazlı güzel, Efendimizin beden motifindeki hikmetleri
taşımakla görevli yücelerdi. Ta elestte Efendimizin yanında hamd
niyazına katılan bu mutlu yıldızlar, Efendimize anne ve baba olmakla
tarihin en büyük şerefini paylaşıyordu.
Ne var ki Allah, sevgili Muhammed'ine öylesine âşıktı ki; O'nu beşerî
ilgiler içinde bir başkasının büyütüp sevmesine bile tahammül
edemiyordu. Bu kâinat incisini küçük yaştan itibaren kendi Allah'lık
sırrı içinde bizzat tasarrufunda bulundurmak istiyordu. Nitekim Hz.
Abdullah, beşer ölçüleri içinde Efendimizi göremeden mânâya intikal
etti.
Mânâ ilminden çok iyi biliyoruz ki, Fahr-i Kâinat Efendimiz Mekke'nin
fethinden sonra mezarlarına giderek, hem Âmine annemize hem Abdullah
babamıza, madde gözü ile de dini bizzat tebliğ etmiştir.
Sevgili okuyucularıma özellikle rica ediyorum, her gün yatmadan
Abdullah babamızla Âmine annemize üç İhlâs bir Fâtiha okumayı ihmal
etmeyiniz.
Güvenilir İslâm tarihi kaynakları ve yüce veli sohbetlerinden
öğreniyoruz ki: Hz. Âmine annemiz sevgili eşinin kaybıyla, düştüğü
hüzün dolu hamilelik günlerinde akıl almaz bir nurun ışığı ile
parlardı, öyle ki, yüzünün mahzun, elemli fonunda, ışık ışık nur-u
Muhammedî'nin nakşı seyredilirdi: Sanki gurubun o nefis renkleri gibi
mahzun ve derin.
Bu hüzünlü ufukta evrenin en nefis güzelliği nur-u Muhammedî
seyrediliyordu. Efendimizin verdiği mânâ kuvveti Âmine annemize akıl
almaz bir güç ve dirilik sağlıyordu. Ve kâinatın emsalsiz emâneti, bir
intikalin son noktasına gelmişti.
B) O KUTSAL AN

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:34:30 PM2/10/07
to
O KUTSAL AN!
Ve güneşin ateş dolu kalbi heyecandan duracaktı.

Çünkü milyar yıldan bu yana sırf Efendimize hizmet için yanıp durmuş,
galaksideki sonsuz menziline bu âna ulaşmak için koşmuştu. Bugün,
ışınlarını kor yüreğinin en özünden yayıyordu. Artık evrenin göz
bebeği Fahr-i Kâinat'a ulaşacak ve O'nun yüzünü ibadet eder gibi
okşayabilecekti.

Ve arz o gün öyle bir zikir vecdi içinde dönüyordu ki, zaman
düzleminde sanki evrenlere bu muhteşem ânın saat ayarını veriyordu. Ve
melekler niyazlarında bambaşka bir coşkunun içinde idiler.

Atmosfer tüm kompüter düzenini bir kez daha gözden geçirmiş, en hassas
moleküllerini Mekke'de Efendimizin çevresinde toplamıştı.

Evrenlerde her varlık bu ânın beklentisi içinde rikkat kesilmişti.

Ve insanlığa bir kurtarıcı, evrenlere bir rahmet, zaman düzlemine
yansıyıverdi...

Hâlâ âşıklar ondört asır geri dönerek o anın muhteşem sevincini
yaşarlar. Çünkü bu an bir enstantane gibi zaman düzleminde
sabitleşiverdi. Ve evrenlere binbir güzellik şehrayini sergilendi.
Elestten sonra ikinci bir bayram yaşıyordu tüm kâinat.

Ve o anda tüm isyanlar, çılgın inkârlar sönüverdi. Evrenin her yanını
bambaşka bir nur kapladı. Her varlık, ham niyazlarını o anda en nefis
bestelerle yaydılar.

Evrenlerin nazlı çiçeği Âmine annemiz, Efendimizin teşrifini şöyle
anlatır:

«Onu doğumdan sonra ilk gördüğün an, secde ederek ve bir parmağını
göğe kaldırırken seyrettim. Ve sonra sonsuzluklardan müthiş bir ses
işittim»:

- O'na doğuları, batıları gezdirin, evrenler ve mahlûkat O'nu ismi ile
tanısın.

Âmine annemiz «bundan sonra O'nu sonsuz nurlar içinde gördüm»
demiştir. Demek ki, o anda Efendimiz doğulara ve batılara yansımıştı.

Aynı sözleri Efendimizin kutsal ebesi, Şifâ annemiz de duymuş ve
anlatmışlardı.

Böyle mânâ âleminden Efendimize ilk îman Hz. Âmine annemizde, sonra da
Hz. Şifâ annemizde tahakkuk etmişti.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:36:12 PM2/10/07
to
EVRENİN NAZLI GONCASI

Annelerin en yücesi, nazlı yüreğini kavuran eşinin mânâya intikali
anında öylesine sarsılmış, öylesine solmuştu ki, ardından yazdığı şu
mısralar ondan sonra yaşadığı birkaç yılın hüzün simgesi oldu:

Baht-ı Mekke Haşimoğulları'ndan boş kaldı

Onlar içinde onun yerini kimse tutamazdı.

O ölümün davetine icabet etti.

Evinden beyaz örtüler içinde çıkarak mezara gitti.

Fakat ölüm onun gibisini bırakamadı.

Mübarek cesetleri görülmemiş bir kalabalık içinde gitti.

Onu dost ve arkadaşları elden ele kapışıyorlardı.

Ecel onu pek erken aldı.

Tüm insanlar ona ağladılar.

Nasıl ağlamasınlar, atâsı çok,

Kerem'i bol, rahim bir zat idi.

Âmine annemiz, bir yandan yüreğindeki eşinin acısı, bir yandan da
yavrusuna îtinanın titiz çabası içinde öylesine yorulmuş, öylesine
solmuştu ki, insanlara en büyük hizmeti yapmış olmanın şerefinden
gayri kendini ayakta tutacak mecali kalmamıştı.

O yıl Mekke'nin çok sıcak olması ve salgın hastalıkların görülmesi
üzerine; kâinatın en güzeli nur yavrusunu bir yayla köyüne, sütanneye
göndermek zorunda kaldı. Hüzün dolu hayatına bir de bu ayrılığın
hicranı çöktü. Artık onu yaşatan, ayakta tutan, kâinata yapılan en
büyük hizmetin verdiği şevk ve Allah'ın nasip ettiği mânevi haz idi.

Acılar bitip, Efendimize kavuştuğu zaman bir yıl yaşayabildi. Mekke
Medine arasındaki Ebva Köyü'nde cennete yansırken, nazlı gönlünden son
olarak şu mısralar dökülüverdi:

Herkes ölecek

Her yeni eskiyecek

Çokluktaki herkes son bulacak.

Ben de öleceğim Fakat namım kalacak

Tertemiz nurdan bir evlât doğurdum.

Dünyaya çok yüce bir rahmet ve sonsuz bir hayır bıraktım.

Ve sonra Allah, sevgilisini bizzat kendi şefkat ve rahmet sırrına
aralıksız ve ebediyen bağlayıverdi.

Bu hikmetler demetini çok yakın ilgiden dolayı sezenlerden biri de
Efendimizin sütannesi Hz. Halime'dir. Onun, dört yıl boyunca, nasıl
soluk soluğa ilâhi tasarruf içinde olduğunu yakînen yaşadı.

Efendimiz, tam bir köy iklimi olan yaylaya teşrif edince, çağlar boyu
yağmur yağmayan bölgeye yağmur ve arkasından bereket yağdı. Efendimiz
bu çocukluk yıllarında çok açık bir şekilde ilâhi şefkat ve rahmetle
korunuyor, bir bulut devamlı olarak Efendimize şemsiye olarak hizmet
ediyordu. Ne sıcak, ne çöl, O'nun nazlı dünyasına giremiyordu. Halime
annemiz, Efendimizdeki tüm bu fevkalâdelikleri görerek mânâ sırrı
içinde ona îman etmişti. Kâinatın yüce sultanı da onun şefkat ve sevgi
dolu ilgisini hiç unutmadı. Halime annemizin hayatı boyu ona hep
hediyeler gönderdi.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:38:02 PM2/10/07
to
Hz. Şeyma:
Efendimizin çocukluk çağının bir süsü olarak seyrettiğimiz sütkardeşi
Şeyma, Efendimizin oyun arkadaşı idi. Mânâ sırrında ise Şeyma elestte
iki hamd niyazı yapan yıldızlardan biri idi. Nitekim Efendimize tebliğ
görevi gelince ilk îman edenlerden biri oldu. Arap Yarımadası'nın en
güzel sesli bu hârika kadını Efendimize kendi gönül sevdasından
bestelediği Muhammed kasîdesiyle hizmete başladı. Bütün çevreye Fahr-i
Kâinat Efendimizin yüceliğini yayıyor; gönüller, fark etmeden o nur
halkasına akıyordu.

Hele Müslümanlar müşriklerin ekonomik boykotunda açlığa düştüğünde Hz.
Şeyma, köy köy, çadır çadır, kaside söyleyerek topladığı paraları,
onlarla aldığı erzakı Müslümanlara gönderince Efendimiz pek mütehassis
oldu.

Hz. Şeyma'nın, Efendimiz için bestesini kendi yaptığı ünlü Muhammed
kasidesini aynen veriyorum:

Asil gün doğ ve parla,

Bütün dünyayı cennet parlaklığı ile doldur,

Biz Peygamberlerin en sonuncusu ile takdis olduk,

Onun bereketi dünyaya kucaklayacak,

En asil dinin mesajı olacak,

Ey Allah'ın elçisi ve gerçeğin taşıyıcısı

Ey Abdullah'ın oğlu, inananların en güzeli ve yücesi,

En sonunda birlik yıldızı parladı,

Tüm karanlığı dağıttı,

Şaşkınlara ve yanılanlara yol gösterdi.

Tüm yetimlere nur getirdi.

Asillerin asili,

Yoksulların gururu,

Sen Ümmîlik sırrı içinde

Bütün milletlere ilmi öğrettin.

Senin sözlerin bütün yazılanları aşıyor,

Muhammed gözün zevki,

Muhammed kalbin sevgisi,

Sütkardeşini takdis et,

Günler parladı,

Ve her an yeniden onun yüceliklerini okudu.

Hey Halime şans sana güldü.

Bak etrafındaki her şey buna nasıl şahit,

Bütün kutsallık sana sütkardeş.

İslâm tarihinin mânâ açısından en esrarlı bir olayını Hz. Şeyma bize
tanıttı. Kronolojik sırayı hiç düşünmeden bu hârika olayı anlatmak
istiyorum.

Mekke'nin fethinden sonra içinde Hz. Şeyma'nın kavminin de bulunduğu
çok kalabalık bir Arap ordusu ile Hüneyn'de zorlu bir savaş oldu.
Savaşın sonunda yedibin esir alındı. Mekke'nin fethinden sonra
Arapların hâlâ kanlı savaşlar vermesini İslâm komutanları büyük bir
öfke ile karşıladılar. Bu yüzden esirler paniğe ve dehşete düştüler.
Ve Hz. Şeyma'ya gelerek Efendimiz yanında ricacı olmasını yalvardılar.

Hz. Şeyma, Efendimizin çadırına geldiği zaman Efendimiz onu ayakta
karşıladı ve büyük iltifatlarda bulundu. Şa­şıran ashaba dönerek:

- O Mekke'nin en zor günlerinde bizim için çadır çadır dolaştı ve bize
para ve erzak gönderdi, buyurdu.

- Ne istersin, kardeşim Şeyma.

- Ya Resûlallah, senin merhametin sonsuzdur, esirlere biraz kolaylık
gösterilsin.

Efendimiz emir verdi:

- Esirlerin hepsini serbest bırakın. Yiyecek ve su verin, buyurdu. Bu
kez Hz. Şeyma:

- Ya Resûlallah, onları madde esaretinden kurtardınız, fakat onlar
şimdi gerçek esirlerdir, nefislerinin esiridirler. Onları asıl bu
esaretten kurtar, sen rahmet denizisin, diye yalvardı.

Ve birden mânânın en ulvi sahnelerinden biri cereyan etti. Efendimiz,
eliyle kendinden bin metre kadar uzak esirleri işaret ederek:

- Ya Rabbî, onları nefislerinin esaretinden de bağışla, diye niyâz
etti.

O anda tüm bunlardan habersiz yedi bin müşrik secdeye varıp hep bir
ağızdan Kelime-i Şahadet getirdiler.

Bu sahne, daha önce emsali görülmeyen bir sırr-ı Muhammedi hikmetidir.
Âşıkların kavrayabildiği muhteşem bir sevgi sahnesidir.

Şimdi tekrar Efendimizin ilk yıllarına dönüyoruz. Hz. Âmine annemizin
ebedi âleme göçmesinden sonra, Fahr-i Kâinat Efendimiz sevgili
dedelerinin himayelerine verildi. Bu süre yedi sekiz yaşlarına kadar,
zevkli, mutlu bir çağ hâlinde devam etti.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:39:06 PM2/10/07
to
Hz. Abdülmuttalip:
Efendimizin dedesi, Kureyş'in reisi, herkesin sayıp sevdiği yüce bir
zat idi. Onun hikmetler dolu hayatını, yalnız Ebrehe Vak'ası'nda
görmek bile kavramaya yeterlidir.

Bilindiği gibi, Efendimizin dünyaya teşrifinden kırk gün önce çılgın
bir Habeş kumandanı Ebrehe, devrinde görülmemiş bir ordu kurarak tüm
dünyayı istila harekatına girişti. Yemen'den başlayıp tüm Arabistan'ı
kapsayan ve oradan Bizans'a uzanan ilk plânı tatbike koydu. Binlerce
fil ve deveden kurulu ordusu ile silindir gibi her yeri ezip
geçiyordu. Ancak, çok kıymetli bir ticaret merkezi olan Mekke'yi
tahrip etmeden, şehrin lideri Abdülmuttalip hazretlerinden teslim
almayı düşleyerek şehri kuşatıp beklemeye başladı.

Hz. Abdülmuttalip ise, düşman askerleri tarafından gasp edilen koyun
ve develerinin hesabını sormak için Ebrehe'nin çadırına gitti. Ebrehe
Mekke'nin teslim edilme işini konuşmaya geldiğini sanarak.
Abdülmuttalip hazretlerini saygı ile karşıladı. Fakat Efendimizin
muhterem dedelerinin şahsi meselelerini getirdiğini görünce şaşırdı:

- Ben sizi Mekke'nin teslim şartlarını konuşmaya geldiniz sanmıştım,
dedi.

Bunun üzerine Abdülmuttalip hazretleri, şu hârikalar hârikası cevabını
verdi:

- Mekke Allah'ın evidir, onu ancak O'ndan isteyebilirsin, ben kendime
ait olan koyunların ve develerin hesabını sormaya geldim!

Ebrehe:

- Sen yarın görürsün, şehrini yerle bir edeceğim, diyerek bağırıp
çağırdı.

Ertesi sabah ise, Sûre-i Fil'de bildirilen mûcize tahakkuk etti,
Ebrehe'nin ordusu bir tek canlı kalmamak üzere yok oldu.

Fahr-i Kâinat Efendimizin, dedesinin yanında geçirdiği mutlu yıllar
sırasında, gönül gözü açık bir Arap âlimi Seyf Zi Yezen, Abdülmuttalip
hazretlerinin kulağına büyük bir müjde fısıldadı:

- Bu senin güzel torunun gelecekte insanları kurtaracak yüce bir
zattır. Semavi kitapların söylediği son peygamberdir.

Hz. Abdülmuttalip son günlerinde Efendimizi faziletli oğlu Hz. Ebû
Talib'e emanet ederken, sıkı sıkıya sakladığı bu sırrı imâ ederek:

- Onu sana emanet ediyorum. O ilâhi bir emanettir. Şartlar ne olursa
olsun onu canın pahasına koru, diyerek vasiyet etmiştir.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:40:21 PM2/10/07
to
Hz. Ebû Talip ve Eşi Fâtıma annemiz: Bu iki yüce zatın Efendimize
sevgileri öyle derindi ki: Fahr-i Kâinat Efendimiz, Ebû Talib
hazretleri için «babamdan sonra babam» ve eşi Fâtıma annemiz için
«annemden sonra annem» iltifatında bulunmuştur.

Hz. Ebû Talib, fevkalâde hassas, akıllı, fazîletli bir insandı.
Hayatta hiç kimseye kötülük yapmış değildi. Hem kabilesi içinde, hem
tüm Mekke'de fevkalâde itibarlıydı. Ancak, yine bir yandan cömertliği,
bir yandan dürüstlüğü onu daima maddi sıkıntıda bırakırdı. Hatta Fahr-
i Kâinat Efendimiz çok sevdiği amcasına sırf maddi yardım olsun diye,
oniki yaş civarında, bir yıl çobanlık bile yaptı.

Yine Hz. Hatice annemizle tanışana kadar ufak tefek ticaretler yaparak
aile bütçesine katkıda bulundu. Ebû Talib'in, Efendimize karşı olan
davranışlarını bir amcalık ilgisi şeklinde görmek gaflettir. Hz. Ebû
Talib, Fahr-i Kâinat Efendimize hem hayrandı, hem de gönülden derin
bir sevgi beslerdi. Bunu en güzel ifade eden Hz. Ebû Talib'in şu
beyitidir:

Beni öldürmeden

Kimse sana zarar veremez,

Beni, ailemi, her şeyimi çiğnemeden,

Yok edip perişan etmeden

Kimse sana el süremez,

Sen benim için her şeysin.

Ebû Talib hazretlerinin İslâmiyet'e yaptığı hizmet o kadar büyüktü ki;
Hz. Hatice annemizle, aynı yıl Beka'ya intikal ettiği zaman Efendimiz
o yılın ismini «Hüzün yılı» koymuştu. Hz. Ebû Talib'in vefatından önce
iman ettiğine Hz. Abbas şahadet ettiği hâlde, Efendimiz uğruna tüm
hayatını fedâ eden bu yüce insana karşı îman tartışmaları açarak
Efendimizi incitmeye kimsenin hakkı yoktur.

Hz. Ebû Talib'in eşi Fâtıma annemizin vefatından sonra

Efendimiz:

- Ebû Talib'den sonra, Fâtıma kadar bana iyilik eden kimse yoktur,
buyurmuştur.

Ve bu yüce kadına Fahr-i Kâinat Efendimiz kefen olarak kendi gömleğini
giydirdi. Ve mezara kendi eliyle indirdikten sonra bir süre yanına
uzandı. Onu hayretle izleyen ashabına dönerek:

- Onu çok severdim, kabrin ıssızlığında üzülmesin diye buraya uzandım.
O mahşere kadar hep beni yanında yatıyor görecek, buyurdu.

Allah'ın bir kulu sevebilme nisbeti tamamiyle Fahr-i Kâinat ilgisine
dayanır. Bir kul, Fahr-i Kâinat Efendimizi ne kadar sever, O'na hizmet
ederse, hele Fahr-i Kâinat Efendimiz de o insanı çok severse; o kulun
Allan indinde mevkii yücelerin yücesi, ötelerin ötesindedir. Tüm
cennet nizamının sırrı da budur.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:41:12 PM2/10/07
to
Hz. Hatice: Elestin hamd ânında Efendimize en yakın gönül pınarı Hz.
Hatice annemizdir. İlâhi takdir kompüterinden Mekke'de bir hikmet
noktasına Efendimizden on beş yıl önce ışınlanmıştı.

Mekke'nin bu nâzenin ve güzeller güzeli sultanı, çağları değiştiren
Fahr-i Kâinata en ve muhatap olma şerefi ile yola çıkmış, mânâ âlemine
altın çivilerle yazılmıştı. Yine mânâ bilimlerinde Hz. Hatice
annemizin dünyadaki kader görüntüsü mutluluk çağının en önemli hikmeti
olarak bilinir.

Şimdi gönül penceresinden, Efendimizden sonra insanlığın en yücesi,
mübarek annemizi seyretmeye çalışalım:

Efendimiz 24 yaşında idi.

Hatice annemiz ise, 39 yaşında dul, nâzenin bir hanımefendi idi. Aynı
zamanda Efendimizin akrabası idi. Merhamet dolu kalbi kadar derin bir
güzelliğe sahipti. Fizik çizgileri ardında bakışlarındaki mânâ dolu
güzellik hemen fark edilirdi. Yüzlerce evlenme teklifini:

- Evlenmeyi kesinlikle düşünmüyorum, beyanı ile reddediyordu.

Herkes ona hayrandı. Fakat kimse onun gönül kalesi önünde hayranlıktan
öte geçemiyordu.

Mekke'nin hattâ Arap Yarımadası'nın en büyük nakliye şirketine
sahipti, bu yüzden de çok zengindi. Hatice annemizin mal varlığını ve
kervanlarını bugünün ölçüleri içinde büyük bir nakliye şirketi olarak
mütalâa edersek, yaklaşık olarak 50 milyarlık bir serveti temsil
etmekteydi.

Şam'a giden büyük bir ticaret kervanının başına görevli olarak talip
olan Efendimiz, kısa bir sürede Hatice annemizin itimad ve takdirini
kazandı. Hatice annemiz onu, bugünün tanımı ile şirketler grubuna
genel müdür tayin etti. Kısa süren bu gelişme Hatice annemizin tüm
dünya güzelliklerine kapalı olan gönlünü Efendimizin aşkı ile
dolduruverdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Şam'a kervanları götürünce, Hatice annemiz
dama çıkar, o gelene kadar hasret şarkıları okurdu.

Mânâ ilimlerinde Allah'ın çok sevdiği üç beste nakledilir. Bunlardan
biri, Şeyma annemizin Efendimize bestelediği Muhammed kasidesi,
ikincisi Hicret'te Efendimiz beklenirken, Medineliler'in söylediği
ünlü Hicret şarkısıdır. Bu besteler, yüzyıllar sonra mânâ ehlinin
zaman perdesinden yakalayıp bize naklettiği ve öğrettiği şarkılardır.

Üçüncü beste ise, Hatice annemizin Efendimize sunduğu hasret
şarkısıdır ki, Allah'ın gayp âleminde gözlenmiş, Efendimizden başkası
onu dinleyip duymamıştır.

Ve birgün Hatice annemizin yüreği bu sevdaya dayanamadı. Efendimizi,
Hz. Ebû Talib'den istemeye karar verdi. Hz. Hatice annemiz, arkadaşı
Münye kızı Nefise'ye durumu açınca, Nefise:

- Aman ya Hatice, bu tarz bir evlenme teklifi ne Arap âleminde, ne de
dünyada görülmüş olay değildir, elâlem bi­ze ne der? diye mani olmak
istedi.

Fakat güzeller güzeli, nazlılar nazlısı Hatice annemiz:

- Herkes ne derse desin, benim bu aşka tahammülüm kalmadı, buyurdu.

Tüm mânâ ilmine altın çivilerle bir yeni mânevi yasa böylece yazılmış
oldu. Mânâ ilimlerinin temeline geçen bu kural aynen şöyle ifade
edilmektedir:

«Allah ve O'nun sevgilisi Fahr-i Kâinat adına yapılacak
fedakârlıklarda sınır yoktur. Hele çevrenin yargılarından çekinmek
kesinlikle yasaktır. Formül: elâlem ne derse desin, yasasıdır.»

Allah, Hz. Hatice'nin sevgisine uygun bu davranışını öyle sevdi ki,
yeryüzünün en mutlu ve muhteşem yuvasını takdir edip kurdu. Böylece
Kâinatın Fahr-i Ebedîsi, Hatice annemizle evlendi. Bu olay İslâm
Dîni'nin temel dayanaklarının en önemli temelini teşkil etti.
Yeryüzünün en şerefli siyasi ve sosyal hareketi olan İslâmiyet böylece
bir yandan büyük bir maddi dayanağa sahip olurken, daha önemlisi
Hatice annemizin Efendimiz üzerindeki akıl almaz ihtimam ve şefkati
ile güçlendi.

Hz. Hatice annemizden söze başladıktan sonra satırların sınırına bağlı
kalmak gerçekten pek kahredicidir. Ne çare ki, Hatice annemizin
Efendimiz üzerindeki şefkat ve ihtimamına örnekler vererek bir başka
perdeye geçmek zorundayız.

Hatice annemiz Efendimize karşı öylesine sevda dolu bir duygu beslerdi
ki: Fahr-i Kâinat Efendimiz dîni telkin için Mekke sokaklarına çıktığı
zaman, Hatice annemiz de:

- O güneşte dolaşırken ben gölgede oturamam, diyerek evin avlusuna
çıkardı.

Efendimizin her soluduğu nefesi izleyerek âdeta o nefeste var olmak
isterdi. Eliyle hazırladığı yemeklerde büyük îtina gösterir, her şeyin
en güzelini ona sunmak için çırpınır dururdu.

Fakat daha önemlisi Efendimizin kalbi ile olan âhengi idi. Hatice
annemiz, Fahr-i Kâinat Efendimizin en ufak bir üzüntüsünü anında
hisseder, bir yandan onu gidermek için çaba sarf ederken, bir yandan
da gönül güzelliği ile o üzüntüyü yok ederdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Kur'ân'ın gelişine mukaddem günlerde Nur
Mağarası'nda murakabeye çekildiği zaman; Hatice annemiz O'na yemek
getirip, sonra dönüp gidiyormuş gibi uzaklaşırdı. Kısa bir süre sonra
dönüp bir taşın ardına gizlenerek saatlerce Efendimizi beklerdi.
Buradaki incelik, Efendimizi, hiç rahatsız etmeden, onun muhteşem
huzurunu bozmadan Efendimizi koruma zevki idi.

Böylesi içten, nazik bir ilgi Hatice annemizin gönlündeki aşkın bir
parçası, ilâhi duygunun bir ihlâsı idi.

Hatice annemiz, evrenin gözbebeği Efendimizden altı tane nur topu
yavru doğurdu:

Hz. Kasım, Hz. Zeynep, Hz. Rukiye, Hz. Fâtıma, Hz. Ümmü Gülsüm, Hz.
Abdullah (Tayyip, Tahir).

Şimdi Efendimizin dünyasında önemli bir yeri olan kölesi Zeyd'i
tanıtmak istiyorum.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:42:33 PM2/10/07
to
Hz. Zeyd:
Hz. Zeyd sekiz yaşında iken, Hz. Hatice annemiz onu köle pazarından
aldı. Ve o gün Efendimize hediye etti. Fahr-i Kâinat Efendimiz:

- Bak evlâdım, biz seni köle olarak aldık, ama şu andan itibaren
hürsün. Köle muamelesi görmeyeceksin. Benim yanımda yetişeceksin.
Büyüdüğün zaman da istediğin yere gidebilirsin, dedi.

Hz. Zeyd, bir yandan masun yalnızlığı, bir yandan fark edemediği bir
duygu şeklinde Efendimize sevgisiyle o andan itibaren Efendimizin
yanından hiç ayrılmadı, ta Mûte'de şehit olana kadar hep Efendimizin
dizinin dibinde durdu. İslâmiyet'in en çetin günlerinde, hem
İslâmiyet'e bilinçli bir şekilde hizmet etti, bir yandan da
Efendimizin koruma görevlisi gibi bütün varlığını O'nun önüne serdi.

Hz. Zeyd'in anne ve babası yıllar sonra Zeyd'in yerini öğrenip onu
götürmek üzere Mekke'ye geldiklerinde, Efendimiz:

- Zeyd esir değildir. İstediğiniz zaman alıp götürebilirsiniz, dedi.

Fakat Zeyd, annesini babasını görmüş olmanın bütün sevincini yaşadığı
hâlde, iş götürülmeye gelince:

- Muhammed (S.A.V.) benim herşeyimdir, O'ndan ayrılırsam yaşayamam,
dedi.

Hz. Zeyd, Efendimizi adım adım izler, O'nu sıcağın, güneşin, tozun
bile rahatsız etmesine izin vermezdi. İslâmiyetin ilk günlerinde
Efendimize karşı yapılan tüm fiili saldırıları, vücudunu siper ederek
önlediği gibi, inzâl olan âyetleri Mekke'nin muhtelif evlerinde
gizlenen Müslümanlara tek tek götürüp ulaştırırdı.

Hz. Zeyd de Efendimizle beraber elest andının ilk hamd niyazlı
yıldızlarındandı. Nitekim, Hz. Hatice ve Hz. Ali'den sonra üçüncü
Müslüman olmak şerefine erişti.

Hz. Zeyd'in, Taif olayında, Hz. Zeynep olayında ve son kez şehâdetle
düğümlenen mûte savaşında verdiği mânevi imtihanlar mânâ ilminde
kurallar getirmiştir.

Hz. Zeyd fevkalâde kıymetli bir rütbe de Efendimizin «Zeyd benim
oğlumdur» iltifatıdır. Nitekim, Hz. Zeyd uzun süre Efendimizin oğlu
olarak çağırılmış, ancak Peygamberlik meseleleri nedeniyle sonrada bu
tarz çağırılmalardan vazgeçilmiştir.

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:43:50 PM2/10/07
to
EFENDİMİZ'İN MUSTAFA (S.A.V.) SIRRI

Efendimizin mutluluk çağındaki hayatı, iki önemli görüntü arz eder.
Bunlardan birincisi, evrenin nazlı goncası Efendimizin Kur'ân inzâline
kadar olan ilk kırk yıllık hayatıdır. Bu sürede, Efendimizde baştan
sona kadar Mustafa sırrının tecellisini izleriz.

Efendimizin mutluluk çağındaki hayatının ikinci safhası ise, Muhammed
sırrının tecellisini yansıtır; Kur'ân inzâliyle başlar.

Bilindiği gibi «Mustafa» kelimesi, mutlak sâfiyete erişecek şekilde
arıtılmış demektir. Fahr-i Kâinat Efendimiz, kurtarmaya geldiği batık
dünyanın çamuruna hiç bulaşmadan bu kutsal göreve hazırlanmıştır.
Efendimizin kırk yaşına kadar olan hayatında inanç ve ahlâk bakımından
tam bir arınmışlığı görüyoruz. Çağının çirkin hayat tarzını bir kez
dahi yaşamamış olan Efendimizin, bu muhteşem hayatı, herkesi hayran
bırakıyordu. Henüz İslâmiyet'in hiç bir izi yok iken, insanlar her
düştüğü ihtilâfta bir içgüdü kuvveti ile Efendimize başvururdu.

Mutluluk çağının bu ilk devrinde, Efendimizin ahlâkına, faziletine ait
pek çok örnekler biliyoruz. Evrenin nazlı goncası yaşarken, Allah,
mânâ dili ile, bu örnek insanı sanki bütün yeryüzüne tanıtıyordu. Bu
devirde dahi, aklı başında bütün bilim adamları, Efendimizin bir
fevkalâdelikler sırrı taşıdığım görüyordu.

Evrenin diğer varlıkları, melekler ve gelmiş geçmiş tüm ruhlar bu
nazlı ihtişamı bir ibadet zevki içinde seyrediyordu. Efendimizin her
nefesi, her adım atışı, evrenin tüm varlıkları için seyrine doyum
olmayan bir zevkti.

Mustafa; yani arınmışlığın en önemli yanı, O'nun çevreye muhtaç
olmaması idi. Bu yüzden Efendimize ümmîlik hikmeti verildi. Ümmîlik,
cahillik demek değildir. Aksine, başkalarından bir şey öğrenmeden kalp
yanı ile ilâhi mesajları sezme hikmetidir. Kâinatın gözbebeği
Efendimize Hatice annemiz kanalıyla verilen büyük servetin gerçek
nedeni de yine arınmışlık noktasından geçer. Allah, Efendimizi
dünyanın tüm maddi değerlerinin en üst seviyesine çıkararak madde
kaygusundan uzak tutmuştur.

Bu hikmetler içinde peygamberlik noktasına geldiğimiz zaman,
Efendimizin gönlünde hamd zevkinden başka bir kaygu kalmamış, arınmış
gönüllerde pırıl pırıl hamd niyazı intaşara başlamıştır.

Bazı akılsız ve densiz tarihçilerin Efendimizi fakir göstermeye
çalışmaları, gafletten ötede tarihi bir ihanettir.

Kâinatın Fahr-i Edebisi, devrinin en şık giyinen, en zarif âhenginin
temsilcisi idi. Üzerinde, tek toz zerresine rastlamak mümkün değildi.
Kıyafetine çok dikkat ettiği söylenir.

Çiçeğe, güzel sese alâkası, O'nun en ince çizgilerle süslü
karakterinin sadece birkaç unsurudur.

Daima güler yüzlü, lâtif sözlü, şefkat dolu bakışlarla insanlara her
an mutluluk dağıtırdı. Efendimizin, Kur'ân'ın inzâlinden önceki bu
Mustafa sırrı öylesine açıktı ki, O'nu görüp de O'nun davranışlarına
hayran kalmamak mümkün değildi. Kur'ân'dan önce herkesin hayran olduğu
bu hikmetler; Kur'ân'dan sonra, ancak inananlara ışık tutan muhteşem
bir tecellinin sırrına büründü.

Efendimizin bu devrindeki hikmetlerden en önemlisi ve bizim sünnet
olarak îtina etmemiz gereken sırların başında Efendimizin zerâfet ve
estetiği gelir. Bir Müslüman, Efendimizi şeklen taklit ederken, bu
hikmeti hiç unutmamalıdır. Her devrin Müslümanı maddî imkânları
ölçüsünde en temiz ve şık kıyafeti, en zevkli renk zerâfeti içinde
temsil etmedikçe sünneti hiç anlamamış demektir. Her millet, İslâmi
ölçülerle çelişmemek kaydıyla, kendi millî kıyafetini giymekle sünnete
aykırı düşmez. Ancak zerafet ve estetiğe, renk ahengine uymazsa
sünnetten uzaklaşmış olur. Şüphesiz buradaki estetik kavramı nezih ve
zarif oluşu ifade etmektedir.

Efendimizin fizik güzelliği çeşitli ağızlardan tarif edilmiştir.
Bunlar arasında gerçeği en iyi yansıtan Hz. Ali'nin tarifleridir:

«Ne uzun, ne de kısa boylu idi. O, herkesten ayrılan bir orta boylu
idi.

El ve ayak parmakları irice, başı büyükçe idi.

Omuzları, dizleri ve bilekleri kemikli idi.

Göğsünde, göbeğine kadar çizgi hâlinde uzanan ince tüyler vardı.

Yürürken ayaklarını sürümez, adımlarını canlı ve uzun atar, sanki
yüksekten iner gibi önüne doğru eğilirdi.

Saçı, ne öyle kıvırcık, ne de düzdü. (Hâreli idi).

Yüzü, çok yuvarlak değildi.

Teni, kırmızı ve karışık beyazdı.

Gözleri büyükçe idi. Göz bebeklerinin siyahı, pek siyahtı. Kirpikleri
sık ve uzundu.

Kendisi, ne zayıf ne de şişmandı.

Bakmak istediği tarafa, bütün vücudu ile dönerek bakardı.

O'nu, birden bire görenler, mânevi vakar ve heybetinden sarsılırlar;
kendisini yakından tanıyınca da, O'na en derin sevgi ile
bağlanırlardı.»

Fâtıma annemiz bir beyitinde Efendimizin güzelliği için:

«O'ndaki güzelliği Züleyha'nın arkadaşları görselerdi ellerini
kesecekleri yerde yüreklerini parçalarlardı,» buyurur.

Allah, gönlünde Efendimiz sevdasını yaşatan tüm okuyucularıma, evrenin
en güzel sîmasını görmek nasip etsin.

Efendimizin kırk yaşına kadar olan döneminde arınma, ahlâk ve fazilet
timsali olan hayatını, gönül penceresinden bir nebze olsun seyrettik.
Bu noktada İslâm düşmanlarının hâinlik dolu yalanlarına siz kıymetli
kardeşlerimin iltifat etmeyecekleri aşikârdır. Ancak, bu yanlış
bilgilerin fark edilmeden yeni kuşaklara intikal etmesini engellemek
için, tarih ilminin haysiyeti adına bazı noktaları açıklamak
istiyorum:

1-) Efendimiz bu yıllarında tek bir satır şiir yazmadı, ya da
metafizik beyanda bulunmadı.

2-) Yine Efendimiz bu devirde, hiçbir kimseden din bilgisi ya da
felsefe bilgisi edinmedi. Zaten ümmîliğin en önemli hikmeti de budur.
Fahr-i Kâinat Efendimizin bu yıllarında, bu konularla ilgili tek
sohbeti de olmadı. Bunun, en gerçek şahidi Hatice annemiz tarafından
beyanı şöyledir:

- O'na ilk vahiy geldiği zaman, bu konularda en ufak bir bilgisi
olmadığı için, bana gelip heyecanla olanları anlattı. Ben dahi, daha
önceki peygamberlere gelen vahiyleri işitmiştim, fakat bu konuda
sevgili peygamberimizin en ufak bir ön düşüncesi yoktu. Nitekim, ben
kendisine bunun bir peygamberlik olduğunu söylediğim zaman bile
hayretle karşıladı.

3-) Yine bu devirde Efendimiz, Mekke zenginlerinde âdet olan şiir
sohbetleri ve benzeri ilmî toplantılara kesinlikle katılmamıştır. Bunu
şâhidi de bizzat Ebû Süfyan'dır. Nitekim, peygamberlik geldiği zaman
Ebû Süfyan:

- O böyle konuları ne bilir, bir kez olsun bizim toplantılarımıza
gelmezdi, diye yadırgamıştı.

Efendimizin hayatındaki bu arınmışlık devrinde ait gerçekler bu kadar
açık iken, tarih ilmine göz göre göre ihânet eden bazı Batılı İslâm
düşmanları, Efendimizin bu devirde kendini yetiştirdiğini iddia etmek
gibi, yalanlara tevessül etmektedirler. Fakat unutmayınız ki, Batıda
da pek çok haysiyetli tarihçi yukarıda üç madde hâlinde saydığımız
gerçekleri tek bir noktada bile tereddüt etmeden kabul etmektedirler.

Allah, sevgisinin madde dünyasındaki hayat hikâyesinin her çizgisini
kendi hazırlamış, ilk kırk yılın akıl almaz ahlâk ve kalp arınması
hikmetini tamamladıktan sonra, Kur'ân sırrı ile kâinatın gelmiş geçmiş
ve gelecek bütün ilmini O'na aktarıvermiştir.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

belagerdan

unread,
Feb 10, 2007, 12:54:45 PM2/10/07
to
Efendimizin arınmış gönlünde, mânâdan getirdiği büyük hikmet, bir gül
gibi açıldı.

Ve hamd niyazı evrenleri kaplayan bir beste gibi kâinata yayıldı.

Ve evrenin büyü şifresi Efendimize yansımaya başladı. Bu, Levh-i
mahfuzun sonsuz sırları olan Kur'ân'dır.

İlâhi kader, Allah kitabını Efendimizin yüce kişiliğinde insanlığa
lütfediyordu. Daha önemlisi, Allah'ın emirlerini Efendimiz Hay sırrı
içinde uygulayacak, evrenin sonsuzluklarına sergileyecekti. İşte
Efendimizin peygamberliğindeki akıl almaz hikmet, bu noktada gizlidir.
Yoksa Fahr-i Kâinat Efendimizi peygamberler zincirinin son halkası
sanmak, pek ciddî bir gaflettir. Efendimiz, evrenin sonsuz sırlarını
Kur'ân hikmeti ile insanlığa yansıtan, daha önemlisi onu yaşatarak,
insana gerçek şerefi getiren bir mânâ mîmarıdır, insanlığın şânıdır.
İşte bu bölümde Efendimizin sırrını iki ana noktada anlatmak ve
sizlere yansıtmak istiyorum.

a) Fahr-i Kâinat Efendimiz, Allah kitabını ve bunun getirdiği kulluk
ve ahlâk kavramını şahsında uygulayarak, bizi evrenin yüce varlığı
insan şerefine eriştirmiştir. Bu akıl almaz mânâ mîmarisi san'atı
içinde Allah'ın bizden istediği, Elest hamdındaki sadakatin
korunmasıdır. Bu sayede insanlar tekrar yaratılışın sonsuz
güzelliklerine intikal edebilecektir.

b) Mânânın bütün hikmetleri Efendimizde olduğu hâlde, O, Kur'ân'ı
uygularken yalnız insanlığın kulluk formülünü yaşamıştır. Her türlü
mûcizelerden ve fevkalâdeliklerinden kaçınmıştır. Böylece insan
yüceliğine bir örnek motif çizmiştir. Bunun mânâsı insanın kulluk
hamdı içinde varlıkların en şereflisi olduğunu sergilemektir.

Eğer böyle olmasa idi, Efendimiz, imzasının en değişmez yanı olarak,
«Allah'ın kulu ve resûlü» ibaresini kullanır mı idi?

Kâinatın en yüce sultanı, bu şifresi ile, insanlık şerefinin en yüce
noktasında kulluğun ihtişamını ilân etmiştir. İşte bu kavram, bütün
beşeriyete gerçek bir rahmet sembolüdür.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:13:18 PM2/10/07
to
KÂİNATIN HÂRİKA GÜLÜ AÇILIYOR

Hira Dağı'nda Nur Mağarası'nda evrenin en esrarengiz olayları
sergileniyordu. Gerçi zahiri bilginler Efendimizin burada tefekkür
ettiğini sanıyordu. Ne var ki, mağarada aylar süren hikmetlerden tek
bir satır dahi, ne mutluluk çağında ne de ilerideki yıllarda bilinmiş
değildir.

Gerçekte ise, maddenin mâverasında Efendimizin kalbinde tüm boyutlara
ufuk ufuk mesafeler açılıyordu. Efendimizin gönlünde bütün şeklî
kavramların duvarları çöküyor, ilâhi hikmet bu sonsuz mekânlardan
Efendimizin gönlüne nakşoluyordu. Bu hikmet dolu esrarlı günlerin
müddetini bilmiyoruz. Belki de bu olaylar, ilâhi saatin tesbit ettiği
bir başka zaman eyleminde cereyan etti.

Ve nihayet bir gün, 27 Ramazanda Efendimize evrenin yasalar ve
şifreler demetinden müthiş bir mesaj yansıyıverdi. Sanki her zerresi
nur olan bir boyutlar sistemi yarılıp, o pırıltılı ışıklarda Cebrail
ilk şifreleri okuyuverdi:

«Oku, Rabbinin ismi ile, o ki yaratandır. İnsanı bir alâktan (câzibe
ve sevgiden) yarattı.

Oku, o yüce kerem sahibi Rabbindir, kalemle öğreten (O'dur) O insana
bilmediği Şeyleri öğretti» (Sûre-i Alak 1-5 Ayetler).

Ve şimdi evren yeni bir çağa ve dünyamız da nur çağına girdi: İlim ve
ahlâk yolu. Bu çağın ilk nurlu mesajı, çok net bir şekilde ilim ve onu
okuyup öğrenmekti.

Efendimizin gönlünde merkezleşen Kur'ân, ilâhi mesajın bu ilk çağrısı
ile, kalb-i Muhammedi'yi öyle şiddetle alevlendirdi ki, Efendimizin
bütün hücreleri ilâhi cereyanla doldu. İlâhi bir sevda titreşimi
fırtınasına yakalandı. İlkel tarihçilerin korku ve benzeri bir duygu
sandığı hadise, tüm bu hâllerden ötede bir duygu cümbüşü idi. Ve sonra
ilâhi cereyanın coşkusu ile Efendimizi bir haz seli sardı. Haneyi
saadetlerine döndüklerinde mübarek yatağına girip örtündüler. Ve sonra
ard arda gelen ilâhi mesajlar:

Sûre-i Müzemmil; «Ey örtünüp bürünen, geceyi yarısından çoğuna dek,
tane tane Kur'ân okuyarak geçir,»

Sûre-i Müddesir; «Ey bürünüp sarınan, sonsuz sırlarını gizleme,
beşeriyete aç.»

Emirleri ile, Nur Mağarası'ndaki hikmet dolu sırları ve ilk gelen
ilâhi mesajları mânâ hikmetlerinde ehline sergiliyordu.

Sûre-i Müzemmil'de, inzâlin hemen arkasından, Efendimizin tüm beden
zikrini gizlemek için örtünme ve sarınma hikmetlerini bildiriyor. Sûre-
i Müddesir'deki «bürünmek» ise, Efendimizin her noktasından intişâr
eden ilâhi nuru perde perde gizlemeyi ifade etmektedir. Bu âyetlerin
enfüsî anlamda yorumları aynen şöyledir:

«Ey esrarlarla örtülü hakikat güneşi, kalk,tüm insanlığı kurtar.»

Sûre-i Müzemmil'de gece yarısından çoğuna dek Kur'ân okunması emrine
gelince; bilindiği gibi bu âyet geldiğinde Cebrail'in getirdiği ilâhî
mesajlar, on âyeti geçmiyordu. Takriben beş satır tutarında olan bu
âyetlerin yanında Allah'ın Efendimize «gece yarısından çoğuna dek,
tane tane Kur'ân oku» emri hangi sırrı taşıyordu?

İşte burada mânâ ilminin en büyük anahtarlarından biri gizlidir.
Allah, Efendimizin gönlüne Kur'ân'ı nakşetmişti. Ancak, bu gizli
hazineye Cebrail'in mesajları getirmeye başlamasından sonra okunma
izni verildi. Böylece Efendimiz, mânâ katında tüm gece boyu Kur'ân
okuyor, inzâl olan âyetler, Cebrâil getirdikçe, beşeriyete intikal
ediyordu.

Kurân'ın kalp yolu ile intikali, anlaşılması, mânâsının kavranması çok
derin bir ilâhi hikmetler bütünüdür. Efendimizin Nur Mağarası'nda
geçirdiği hikmetli günler; Kur'an şifrelerinin Efendimiz kalbinde
sonsuz hafıza bandlarına intikal fazında ön hazırlık safhası olduğunu
anlıyoruz. Veysel Karani bölümünde bu noktaya tekrar döneceğim.

İşte Hicret'ten on iki yıl önce 27 Ramazanda kâinat gülü böyle
hikmetler sırrı içinde açıldı. O anda insanlığa ilim, ahlâk, mutluluk
bir nîmetler kaderi olarak yansıdı.

Bundan sonraki günler, ezel ve hilkatteki nurlu yücelerin Efendimiz
etrafında tek tek toplanmasıyla tanımlanabilir. Elestde, gaflette ve
isyanda kalanların ise kâinatın Efendisinin karşısında toplanması aynı
görüntünün bir başka yönü idi.

Efendimiz, ilk inananları çeşitli vesilelerle çok övmüş, onlara
sevgisinin rahmetinden sonsuz feyizler vermiştir. Biz de evrenin şeref
yıldızları olan bu ilk inananlardan kısa görüntülüler vermek
istiyoruz.

Gönlü yalnız Fahr-i Kâinatla dolu olan güzeller güzeli Hatice annemiz,
ilk îman eden yüceler yücesi olmak şerefine erdi. Bu fevkalâde önemli
îman, özellikle kadınların gönüllerine yansıdı. Ve de ilk inanan
onbirlerden altı tanesinin kadın olma hikmetini doğurdu. İleride
göreceğimiz gibi, İslâmiyet'in yaşantıya ait ilk mesajı kadın-erkek
eşitliği olarak ilân edildi. Hz. Hatice annemizin îmanında her yönden
şerefli eşitliğe ferman çıktığı gibi, ilk kadın şehit Hz. Sümeyye'ye
nasip olan şerefin de hikmetini Hz. Hatice annemizin ilk îman
sırrından görmek mümkündür. Bütün dünya o çağda kadını ikinci sınıf
görme gafletinde iken, Efendimiz:

- İnsanlar içinde bana en yakın olan Hatice'dir, buyurarak, bu çirkin
yanlışlığı kökünden imhâ etti.

Ve sonra da Efendimizin, doğduğu zaman yıkayarak ta bebekliğinden
sonsuzluğa kadar sırrı içinde erittiği Hz. Ali iman etti. Ve sonra
efendimize sevdalı Hz. Zeyd üçüncü İslâm olma şerefine erdi.

Ve sonra Allah, Efendimizin hane halkı dışına çıkarak tüm insanları
inzâr etmesini emretti. Efendimizin seçtiği ilk hedef Ebû Bekir'di.
Tam bu niyetle hane-i saadetlerinden çıkıp Hz. Ebû Bekir'e gidiyordu
ki, bir an mânâ âleminden ilâhi bir emri seyir etti.

Allah Cebrâil'e emir veriyordu:

- Sevgili peygamberim şu anda ilk tebliğe başlıyor. Git, Ebû Bekir'in
dükkânı önünde bekle, Ebû Bekir îmanda te­reddüt ederse, dünyayı yerle
bir et.

Efendimiz, bu yüzden Hz. Ebû Bekir'in yanına geldiğinde görülmemiş bir
heyecan içinde idi. Kapıdan girdi ve ilâhi mesajı tek tek net bir
şekilde bildirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz heyecanın doruğunda idi. Hz.
Ebû Bekir ise, mütebessim, mutlu bir yüz ifadesi ile, hemen iman etti.
Kısa bir sohbetten sonra:

- Ya Resûlallah, bana tebliğ ederken şimdiye kadar görmediğim bir
heyecan içinde idiniz. Sebebini anlayamadım, dedi.

Efendimiz üstü kapalı olarak hikmetlerini anlattı.

Bundan sonra İslâm'ın en yüceleri diye tanıdığımız beş İslâm annesi,
ilk onbir Müslümana katıldı. Bunlar; Hz. Sümeyye (aynı zamanda ilk
İslâm şehidi), Hz. Ümmül Fadl (Hz. Abbas'ın eşi), Hz. Esmâ (Hz. Ebû
Bekir'in büyük kızı), Hz. Fâtıma (Hz. Ömer'in kız kardeşi), Hz. Şeyma.

Böylece, Hz. Hatice annemizle birlikte ilk onbir Müslümanın altı
tanesini hanımlar teşkil etti. Hz. Ali, Zeyd ve Hz. Ebû Bekir'den
sonra, Bilâli Habeşi, Ammar, ilk onbirlere katıldılar.

Yine aynı günlerde bu onbirlere en yakın tarihte katılan­lar Hz.
Osman, Hz. Cafer, Hz. Saad'tır. Muhtelif İslâm tarihlerinde ilk
Müslümanlar sıralanırken, biraz farklı isimlere rastlamak mümkündür.
Ancak, on yıl boyunca yüzelliyi geçmeyen fedakâr ve yüce İslâm
yıldızlarını, beşeriyet saygı ve sevginin zirvesinde tutmak
zorundadır. Çünkü bütün medeniyet, o anda Efendimizin etrafında
toplanan bu yüz elli kişinin akıl almaz mücadele ve tahammül edilmez
sabrı sayesinde İslâm güneşine ulaşabilmiştir. Daha önce de söylediğim
gibi, mânâ ilmi açısından Efendimiz etrafında yıldız yıldız parlayan
bu ilk inananlar, aslında elest meclisinin Efendimizden sonra ilk hamd
eden güneşleridir.

Bu insanların en yücelerini akıl almaz imtihanlar, korkunç meşakkatler
ve sonu gelmez zorluklar bekliyordu.

Mekke, hatta tüm dünyada insanlar, düşünce, hele eylem hürriyetine hiç
sahip değildi. Zaten bu kural çağlar boyu böyle sürüp gitmiştir.
Güçlüler ve zenginler hangi inancın ve eylemin peşinde giderse, toplum
o tarafa akardı. Mekke zenginleri ise korkunç bir zulmün, çılgın bir
ahlâksızlığın temsilcisi idiler. Hayat tarzları çirkinlikler üzerine
kurulmuştu. İşte İslâmiyet'in en korkunç günleri, bu haysiyetsiz gruba
karşı bir moral savaşla başlamıştı. Zahirde inananları toptan yok
etmiyorlardı. Fakat tek tek, akıl almaz eziyetler içerisinde işkenceye
tâbi tutuyorlardı. Sırasıyla maddi işkenceleri ekonomik ve sosyal
boykotlar izledi. İnananları aç susuz bırakarak Mekke dışına sürdüler.
En fakir ve zavallıları işkence ile öldürmeye başladılar. Allah'ın
nazlı yüceleri ilk Müslümanlar, bu oyunu sezerek Fahr-i Kâinat'ın ilk
ümmeti olmak şerefini her türlü ezaya karşı içtenlik ve zevkle
korudular. Tarihte bir daha emsâli görülmeyecek olan ve tekrarı mümkün
olmayan bu fazilet timsali insanların minik sayıları bir ahlâk heykeli
gibi direndi, kendini korudu, insanlığın şeref zaferini noktaladı.

Bugün yeryüzünde Müslüman sayısı Efendimizin bereket sırrı içinde bir
milyarı aştı. Ve bu muhteşem sayı işte bu yüzelli kişinin doruktaki
iman zevkinden yeşerdi.

Bu akıl almaz direniş savaşında en müthiş yük, şüphesiz ki Efendimizin
omuzlarında idi. İnşirâh Sûresi'nde:

«O yük, omurganı tazyikten çatırdatıyordu» ilâhi emri işte bu akıl
almaz savaşın yükünü tarif ediyordu."'

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:15:46 PM2/10/07
to
İNSANLIK TARİHİNİN EN YÜCE FAZİLET SAVAŞI

İnsanlığı şerefli mevkiine götürmek için açılan fazilet bayrağı ve
onun etrafında toplanan minicik fedailer. Karşıda ise çirkinlikleri
ölesiye savunan zâlimler.

Gerek Fahr-i Kâinat Efendimizin şahsına, gerekse bir avuç fedaiye
karşı açılan iğrenç zulüm öyle sert başladı ki, davanın kazanılacağı
katiyen ümit edilemezdi.

Hz. Sümeyye, kollarından gerilip, omuz mafsalları söküldükten sonra
binbir eziyetin dayanılmaz acıları içinde Kelime-i Şahadet'i tekrar
edince; Ebû Cehil göğsüne mızrak sokarak onu şehit etti. Evrenin
semâlarına altın çivilerle onun silüeti işleniverdi.

Sonra boykotlar, sürgünler, açlık ve susuzluk gölge gibi Müslümanları
takip etmeye başladı. Mekke dışına sürülen Müslümanlar, üç yıl boyunca
gölgede 60 derece sıcağa, açlığa ve susuzluğa göğüs gerdiler. Bu arada
başta Efendimizin ve Hz. Ebû Bekix'in serveti olmak üzere, mü'minlerin
tüm maddi varlığı, karaborsa ekmek ve su almak için harcandı ve de
tükendi.

Parası tamamen biten Hz. Ebû Bekir'e bir mü'min başvurarak yardım
istedi. Hz. Ebû Bekir hiç itiraz etmeden o mü'mine fark ettirmeden
gidip bir Yahudi tüccardan borç olarak o mü'minin ihtiyacını giderdi.
Hayrette kalan yakınlarına:

- Onun ümidi bendim, paramın bittiğini söyleyemezdim, diyerek akıl
almaz bir fazilet örneği verdi.

Bu acılı günlerde Fahr-i Kâinat Efendimiz, Hz. Cafer başkanlığında
fakir mü'minleri Habeşistan'a gönderdi. 0 zamanki Habeş kralı Necaşi,
âdil bir insandı. Mekke müşriklerinin hediyelerine ve ısrarlarına
rağmen mü'minleri göçmen olarak kabul etti. Fahr-i Kâinat Efendimiz,
Necaşi'den o kadar memnun kaldı ki, yıllar sonra bir gün Medine'de:

- Bir dostumuz vefat etti, gıyabında cenaze namazı kılacağız,
buyurdular.

Kim olduğunu soran mü'minlere de Necaşî'nin o anda vefat ettiğini
haber verdiler.

Habeşistan göçü de meseleyi çözmekten çok uzaktı. Çileli geçen
günlerde her geçen zaman dilimi ümit kapılarını tek tek kapatıyordu.
Önce Hz. Hatice ve hemen ardından Hz. Ebû Talip vefat etti. Bütün
mü'minler ve şüphesiz başta Efendimiz, hüzne boğuldu.

Ve nihayet, bir ümit ışığı doğdu. Taifliler, Efendimizi bir konuşma
yapmak üzere çağırdılar. Sonra da, Müslümanları kabul edeceklerine söz
verdiler. Fahr-i Kâinat Efendimiz yanına Zeyd'i alarak Taife gitti. Ne
var ki, Taifliler daha Efendimiz konuşmaya başlamadan O'nu taşladılar.
Zeyd, Efendimizi korumak için 100'e yakın taş yarası aldı. Efendimiz
de ayaklarından yaralandı. Taiften kaçarak dönerken, bir bağın
kenarında yaralarını sarmak üzere oturdular. Ve o anda evrenlerin
hayran kaldığı, bir daha emsali olmayan duayı Efendimiz okuyuverdi:

- Ya rabbi, onları cezalandırma, çünkü onlar bilmiyorlar, sende çare
bitmez; bir başka ihsan lütfet.

Faziletleri akıl almaz rahim sırrı içinde bu dua ile heykelleştiren
Fahr-i Kâinat Efendimizin niyazını, orada işitiveren hristiyan bir bağ
bekçisi, onlara üzüm ikram etmek istedi. Fakat Efendimiz, bağ
sahibinin rızası olmadan üzümü yiyemeyeceklerini bildirdi. Bunun
üzerine bağ bekçisi;

- Lütfen beş dakika müsaade buyurun, şimdi gider sahiplerinden izin
alırım, dedi.

Bağ bekçisi Taife döndüğü zaman, Hz. Zeyd de bir yandan yaralarının
acısı, bir yandan da Efendimizin duasındaki akıl almaz merhamet
hikmetinin dalgalanması içinde gerçeği düşünüp duruyordu. Efendimiz,
Zeyd'e mânâ penceresini açıverdi. O anda Taifde bağ sahipleri,
bekçinin müsaade almak üzere gelişini Efendimizin bir ahlâk örneği
göstererek, bütün yorgunluğuna ve susuzluğuna rağmen üzümü yemeyişte
gösterdiği ahlâki yüceliği işitince; hemen îman ettiler. Efendimiz
Zeyd'e dönerek:

- Eğer duamızla azabı önlemeseydik, Taif yerle bir olacak ve bağın
şimdi iman eden bu iki sahibi de kâfir olarak ölecekti. Hâlbuki bak,
inananlar ordusuna iki kişi daha kazandık, buyurdu.

Nitekim, kısa bir süre sonra, Efendimizin bu rahîm sırrı kader
kompüterlerine yansıdı, beklenen ümit Akabe Bîatı'nda doğdu. Ve
Medine'ye hicret kapıları açıldı.

Bu devrin sıkıntılı günlerinde, şüphesiz ki en önemli hadiselerden
biri Hz. Hamza'nın zâlim Mekkelilere karşı İslâm safina geçerek ciddi
bir baraj teşkil etmesidir. Burada, gözden kaçan önemli bir gerçeği
dile getirmek istiyorum. İlk Müslümanlar arasında oldukça güçlü ve
zengin kimseler de vardı. Ne çare ki, Mekke müşrikleri öylesine sert
ve zâlim davranıyorlardı ki; bizzat bunların hayatı dahi fakir
müslümanlardan farksız sıkıntılar içinde geçiyordu. İlk müslümanlardan
olan Hz. Osman bizzat akrabaları tarafından defalarca dövülmüş,
korkunç eziyetlere mahkûm edilmişti. Aynı ezâlar Hz. Ebû Bekire
yapılıyordu. Bunların istisnası Hz. Hamza idi. Hz. Hamza öylesine bir
yiğitti ki; onunla kavga etmek, ne bir ferdin, ne de bir topluluğun
haddine değildi. Nitekim, müşriklerin gözü önünde Ebû Cehil'i dövdüğü
hâlde kimse ağzını açamadı. Hind'in kardeşi Huzayfe de Müslüman olmuş,
ailesinin bütün ısrar ve zorlamalarına rağmen İslâm saflarında
mücadeleden vazgeçmemişti. Bu sayılı kuvvete rağmen, iman, ateşten bir
gömlek gibi bütün mü'minleri ızdırıptan ızdıraba sürüklüyor, hepsi de
Hz. Bilâli Habeşi'de sembolleşen, zirveye ulaşan dayanma gücünü güzel
örneklerle sergiliyorlardı.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:17:11 PM2/10/07
to
KUR'ÂN'IN MUHTEŞEM MUCİZELERİ

Kuı'ân, inzâl olduğu andan itibaren muhteşem mucizelerini ışık ışık
kesiksiz yaydı durdu. Şüphesiz Kur'ân'ın sonsuz mucizeleri bütün bilim
dünyasında bilinen harika olaylardır. Ancak burada üzerinde durmak
istediğimiz konu Kuı'ân'ın insanlara etki sırrıdır.

Kur'ân, kendi tarifiyle Levh-i mehfuz sırlarının arapça kompüterize
bir yorumu olduğundan; onu ilmen çözmek, hele on dört asır önce, hiç
mümkün değildi. Çağımızda bile, pek az noktalarını sezebildiğimiz yüce
kitabımız, ancak gönüllerde sırrını açıyordu. Ve Mekke'de yüzelli
kişinin gönlü bu muhteşem sırra lâyık görülmüştü.

Allah, bu gerçekleri bize anlatmak için ünlü bir olayı sergileyiverdi.
0 çağda Arabistan'da, yine Kuı'ân'ın Sûre-i Müddesix'de işaret ettiği
Velid Bin Mugıyre isminde biri vardı. Korkunç bir matematik zekânın,
cins bir hâfızanın temsilcisi idi. Aynı zamanda güçlü ve varlıklıydı.
Efendimiz, ilk inzâl olan âyet gruplarını halka okurken, bir defasında
Velid- Bin Mugıyre de dinledi ve:

- Böyle güzel sözler hayatımda işitmedim, dedi.

Burada asıl hikmet, ilk gelen beş âyette ondokuz sayısının Kuı'ân'da
yaygın olan nümerik entegrasyonu idi. Bu ilk beş âyet, ondokuz
kelimeden, yetmişaltı harften kurulu idi. Yetmişaltı ondokuzun dört
katı olarak bir matematik nizamın işaretini vermekte idi. (19X4=76).
Cenab-ı Hak, özellikle matematik zekâsı ile hâfızası çok güçlü olan
Mugıyre'nin bu inceliği fark etmesini bekliyordu. Müşrikler ise, o
anda Mugıyre'nin Müslüman olmasından korkarak, ona büyük dünya zevki
ve gururu verdiler Ve Velid Bin Mugıyre, cins kafasına rağmen Kur'ân'ı
inkâr etti, «beşer sözleridir» dedi. Sonra da Kur'ân'ın her yeni âyet
grubu inzâl oldukça önce îman etmeye niyet etti, sonra da benliğe
düşüp inkâr etti. Bu dönüşümler, sonûnda Mugıyre'yi çıldırttı.
Kafasını vura vura öldü.

Ebû Leheb de azılı din düşmanlarındandı. Kur'ân'ın ilk yılda inzâl
olan âyetlerinde Ebû Leheb'in ateşler içinde yanıp öleceği, malının
kendine yardım edemiyeceği bildirilmişti. On yıl sonra Ebû Leheb
Panfigus hastalığından ölünce ve de hastalığı sırasında bütün
servetini ortaya koymasına rağmen çirkin kokular yüzünden kimse
kendisine yardımcı olmayınca, ilâhi mûcize inkâr edilemez bir şekilde
tahakkuk etti.

Fakat bütün bunlar, başlangıçta söylediğimiz gibi insanların
gönüllerinde bir îman kabiliyeti olmadıkça, onları çirkinliklerden
çevirmiyordu. Çünkü Allah, Kur'ân'ın müthiş sırrını ancak gönüllerde
yaşanabilen hikmetler demeti hâlinde yaratmıştı. Kalbi mühürlü olanlar
tüm apaçık mûcizeleri görüyorlar, fakat iman edemiyorlardı.

Bütün bunlara rağmen, Mekke'den bin kilometreden fazla uzakta Yemen'de
bir çoban ise kalp gözü ile mutluluk çağını aynen seyrediyor, âyetler
inzâl oldukça mekân ötesinde onları gönülden alıyor ve ezberliyordu.

Mutluluk çağında yaşayan herkes, Kur'ân'ın ve Efendimizin hikmetlerini
sergilemek için, ilâhi kader kompüterinden sahneye özel olarak
indirilmiştir. İşte Veysel Karani de, Kur'ân'ın zaman ve mekân
ötesinde gönüllere yansıyan sırrını anlatmak için Yemen'e
ışınlanmıştır.

Kur'ân'ın en büyük mucizesi, gönülleri fethederken, zaman ve mekân
diye tanıdığımız bağımlılıkları aşmasıdır. Veysel Karani hazretleri
binlerce kilometre ötede Kur'ân zevkini ve Efendimiz sevdasını öyle
özünde yaşıyordu ki; yıllar sonra bile kendisine anlaşılmaz konular
üzerinde müracaat edilmiştir. Onun bir tek zevki vardı: Efendimizi
madde gözü ile de görmek istiyordu. Ne çare ki, Allah Kur'ân'ın bu
mekânlar ötesi mucizesini göstermek için madde mekânında bu ziyareti
yasaklamıştı.

İncelerin incesi hikmete bakınız ki, bir kez Veysel Karani hazretleri
Cenab-ı Hakk'a:

- Ya Rabbi, madem ki kaderde görme nasibim yok, O'nu görmeden hiç
değilse evini ziyaret edeyim, kokusunu alayım ve soluduğu havayı
teneffüs edeyim, dedi.

Nitekim, onüç gün süren yolculuktan sonra sıcak çöllerin tepelerini
aştı, ziyarete geldi. Yarım saat bekleyip Efendimizin camiden
dönmesine intizâr etmeden onüç gün tekrar kızgın çölleri aştı.
Yirmialtı günlük yolculuğu sırf fevkalâde nazik ziyaret için
tamamladı. Yoksa yirmialtı günlük yolculukta, yarım saat gecikmenin
elbette anne rızasına ters düşmeyeceği aşikârdı. Ancak, insanların bu
muhteşem olayı ve duyguyu anlamaları çok zor olduğu için; beklemeyiş
nedeni anne rızası şeklinde yorumlandı.

Veysel Karani hazretleri Kur'ân'ın akıl almaz mûcize sırrını çağlar
ötesine pırıl pırıl yayarken, Kur'ân'a inananların dev ahlâk
ufuklarında bir başka insanın erişemeyeceği güzelliğe erişiyordu.

Veysel Karani'nin bütün duyguları Efendimiz tarafindan çok iyi
bilindiği için, Efendimiz sonsuzlara yansırken mübarek hırkalarını
Veysel Karani hazretlerine armağan etti. Böylece, kendisini sevmenin
hikmet dolu ihtişamını bizlere bir kez daha sergiledi. Mânâ ilminde
Veysel Karani hazretleri, elest meclisinin şanlı bir yıldızı ve
mutluluk çağının bir mânâ ashabıdır. Gönülden eğitime de Veysîlik
denir.

Efendimizin etrafında nurdan bir halka kuran ashab-ı güzinin her biri
ayrı bir ilâhi hikmeti yaşatır. Onlar tekteki derinliği ile
anlaşılmadıkça, îman mutlak güzelliğine ulaşamaz. Bu yüzden onlara
ayrı ayrı sevgi ve hayranlığımız emredilmiştir.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:19:01 PM2/10/07
to
EFENDİMİZ BEŞERİYETİ KURTULUŞA ÇAĞIRIYOR

İslâmiyet'in yaktığı ilim meşalesi öylesine net, başlattığı insanlığın
şeref tarımı öylesine açıktı ki; ne o gün için Mekke'nin ne de çağlar
boyu toplumların bu davaya karşı çıkması akıl alır bir hareket
değildi. Konu İslâm Tarihi açısından olduğu kadar medeniyet tarihi
açısından da fevkalâde önemlidir.

Mekke'de Erkam'ın evinde başlayıp, ilk ilkelerini tesbit ederek,
Mekke, hatta tüm çevreye bir bildiri niteliğinde görüşlerini açıkladı.
Bu ilkeler, ileride Medine Beyannemesi'nde daha da netleşecek ve
medeniyet vesikası hâline gelecektir. Mekkeliler'i çılgına çeviren bu
ilkeler acaba nelerdi?

1-) İnsanlar doğuştan eşittir ve bu eşitliği birbirinden üstünlük
iddiası ile kimse bozamaz.

2-) Kadınlar da erkeklerle eş yaratılmış ve onlarla eşit haklara
sahiptir. Onların farklı hizmet ve davranışları eşitlik ilkesini
bozamaz.

a-) Özellikle, evlenmede kadının hür iradesi şarttır.

b-) Kadınlar mutlaka okuyup yazmalı, ekonomik hakları tümüne sahip
olmalıdır.

3-) Kimse kimseyi, ekonomik güçle sömüremez. Her türlü haksızlık sona
erdirilecektir.

4-) Tüm yanlış âdetler, put tapmalar, uğursuzluk düşüncesi, evlâdını
gömmek gibi çirkin çarpıklıklar hemen terk edilecektir.

5-) Toplumları çökerten her türlü ahlâksızlığa, özellikle yalana son
verilecektir.

İşte İslâm'ın ilk açtığı insanlığın haysiyet meşalesi, alevinden bu
ilkeleri dalgalandırıyordu. Hemen ardından ilim öğrenme, temizlik ve
sağlık ilkelerine uyma prensipleri Kuı'ân emri hâlinde bildirildi.
Hâlbuki o günkü Mekke ve ondan sonra gelen toplumların çoğu bu
güzelliklerin tersi olan çarpık yaşantıyı seçmişlerdi. İşte Mekke
zenginlerinin dönemediği viraj bu idi.

0 tarihten sonra da, böylesine açık erdemlikler dururken, çirkin
yaşantıyı seçenler ne yazık ki çoğunlukta kalmışlardır. Bugün pek
çokları «çağın gereği bu» diye çarpık yaşantıyı sürdürürken, bunu
kendileri icat etti sanır. Hâlbuki 14 asır önce Mekke'li müşrikler
onlardan çok âlâsını yapıp çıkmaz sokakta saplanıp kalmışlardı.

Kur'ân'ın en büyük mucizesi, getirdiği ilkelerin çağlar boyu yavaş
yavaş toplumlara sinerek yayılmasıdır. Bugün Birleşmiş Milletler Ana
Sözleşmesi bile, bu sırrın ötelerden yansıyan bir görüntüsüdür. Bu
noktaya üçüncü bölümde daha etraflıca değineceğim. .

Elest meclisinde ruhlar, paniğe kapılıp nasıl «evet» demekte
gecikmişlerse, aynı olaylar önce Mekke'de, sonra da bin küsur yıldır
insanlık tarihinde tekrar edip durmuştur. Dikkat ederseniz Mekkeliler
de 17 yıllık gecikmeden sonra gerçeklere boyun eğmiş, insanlık tarihi
de asırlar boyu gecikmeden sonra Kur'ân ahlâkına fark etmeden uymaya
başlamıştır. Bazılarının medeniyet âlemi diye hayranlıkla seyrettiği
gelişmiş ülkeler, el, yüz yıkamayı, kadın eşitliğini ancak 100 seneden
bu yana uygulayabilmişlerdir.

Mekke müşrikleri, İslâmiyet'e karşı direnirken, bir avuç kahramanı
imhâ etmek isterken, elbette kendilerinden bin yıl sonra doğmaya
başlayacak medeniyetin temeline bomba koymaya kalktıklarının farkında
değillerdi.

Mutluluk çağında ilk inananlar arasında bazı mutlu kişiler de doğrudan
doğruya Efendimizin mânâ cereyanına kapılarak bu imânı bulmuşlardır.
Nitekim, Hz. Ömer, Efendimize suikast amacı ile yola çıkmış, fakat ilk
Müslümanlardan olma şerefıni taşıyan kardeşi Fâtıma sultanın
cereyanına çarpılıvermişti.

Hz. Ömer'in Müslüman oluşu Hz. Fâtıma'nın mânâ sırrında gizlidir. Mânâ
ilimleri açısından çok önemli olan bu hadise şöyle cereyan etmiştir:

Fâtıma annemiz o sırada yeni gelen Taha Sûresi'ni okuyordu. Taha,
Efendimizin Ledün âlemindeki ismidir. Hz. Fâtıma bu sûreyi o kadar
içten okuyordu ki, Ledün âleminden Efendimize mânâ cereyanı
bağlanıverdi. İşte o sırada Ömer, kardeşinin İslâm olmasına fevkalâde
kızarak Hz. Fâtıma'ya bir tokat attı. Hz. Fâtıma da kutsal bir öfke
ile elini kaldırıverdi. Hz. Ömer, İslâm olduktan sonra bu olayı
anlatırken:

- Fâtıma bana elini kaldırınca, öyle şiddetli tokat yedim ki,
hayatımda öyle bir tokatı en şiddetli savaşlarda bile görmemiştim,
sanki o bir şimşek gibi bütün bedenimi titretti. Oradan çıktıktan
sonra Erkam'ın evine gidene kadar, bütün vücudum titredi.

Hz. Ömer'in îmana gelişinde bir başka sır da Efendimizin Cenab-ı
Hak'tan onu ismen istemesinde idi. Fahr-i Kâinat Efendimiz
Müslümanların çok eziyet çektiği günlerde Al­lah'a niyâz ederek,
inananların ya Ebû Cehil'le ya Ömer'le takviyesini istedi. Şeref Hz.
Ömer'e nasip oldu. Bize göre bu sır, kardeşi Fâtıma'nın gönlünden
doğmuştur. Ancak mânâ bilimlerinde Hz. Ömer'in İslâmla şereflenişi bir
başka açıdan şöyle izah ederler: 0 zamanda Ömer de Ebû Cehil de küfür
ve isyanda idi. Ebû Cehil devamlı fitne içinde olan bir çirkinliğe
sahipdi. Aynı zamanda Yahudi bir fahişe olan Sara'ya maddesel ve âdi
ilgilerle öylesine zebun olmuştu ki, iç dünyası bu âdi fahişenin bile
plânlarıyla doluydu. Hâlbuki Ömer, iç dünyasında böyle bir fitneye
sahip değildi.

Îman zincirinin önemli bir halkası da sonradan Medine'de îman eden Hz.
Dıhye'der. Mânâ bilimlerinde Dıhye olayına çok önem verilir.

Dıhye, başlangıçta Müslüman değildi, fakat İslâm olmadığı hâlde
Efendimizi çok seven, O'na hizmetten zevk alan zengin bir gönüle
sahipti. Sehası, güler yüzü, tatlı dili onu pek sevimli kılmıştı. Mânâ
ilimlerinde bu karakter çizgisine «latif mizaç» denir. Efendimiz de
Dıhye'yi çok sevmesine rağmen, îman konusunda hiçbir şey söylemez, bu
konuda isteği ondan beklerdi. Ne çare ki, kaderin bir cilvesi, Dıhye
îman etmekte gecikiyordu. Nihayet beklenen an geldi. Ve bir gün
Efendimiz ashabı ile otururken, kalkıp hırkasını hane-i saadetlerinin
eşiğine serdi, sebebini soran ashabına:

- Dıhye îman etmek üzere geliyor, buyurdu.

Ve sonra Dıhye geldi, eşiğe basmadan Hırka-i şerifi aldı, öptü,
ağlayarak yüzüne sürdü ve îman etti.

Dıhye hazretlerinin mânâ bilimlerinde bile hikmeti çok zor kavranır.
Efendimizin sevgisi Dıhye üzerinde öylesine şiddetli, öylesine net idi
ki, Dıhye hazretleri kime îman teklif ederse, o insan mukavemet
edemez, hemen îman ederdi. Hatta, Bizans İmparatoru Heraklius'a elçi
olarak gittiği zaman o bile mukavemet edemedi, îman etti. Mûte Savaşı
bölümünde bu esrarlı hikmetlere tekrar döneceğiz.

Veysel Karani bölümünde söylediğim gibi, Fahr-i Kâinat'ın âlemleri
kaplayan nuru etrafında Allah'ın ışık ışık yaktığı hikmetler, ilâhi
sevdanın akıl almaz sanat şaheserleridir. Sırf Fahr-i Kâinat
Efendimizin saltanatındaki sonsuzluğu göstermek için, renk renk
güzellikler hâlesi hâlinde Ashab-ı Güzini farklı yansımalar şeklinde
yaratmıştır.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:20:50 PM2/10/07
to
EVRENİN EN MUHTEŞEM OLAYI: MÎRAÇ

Mekke'nin o çetin günlerinde Efendimiz bir yandan akıl almaz fazilet
savaşı veriyordu, bir yandan da gönlünde ilâhi aşkın raksını, ha.n
tanımıdır ki; ancak inananların Efendimize karşı olan aşkları
nisbetinde hissedebilir. Kıymetli okuyucularıma mîracın kendisini
olmasa bile, hiç değilse sonuç çizgilerini anlatmak istiyorum.

Yüce kitabımız Kur'ân, mîracı iki ayrı sûrede bildirmektedir:

a-) İsrâ Sûresi birinci âyet: «Kulu Muhammed'i bir gece Mescid-i
Haram'dan altıp, bir kısım âyetleri göstermek için çevresini mübarek
kıldığı Mescid-i Aksa ya götüren Allah'ın şanı yücedir, doğrusu o
işitir ve görür.» Bu âyet, mîracın gerçeği açısından fevkalâde
önemlidir. Ve özellikle mîracın bedenle birlikte yürüdüğünü; önce
dünya mekânında, yani madde evreninde başladığını anlatmaktadır.
Mîracın bu safhası birkaç saniye sürmüştür.

b-) Sûre-i Necm'de Mîracın bütün incelikleri anlatıldığı hâlde,
Mîraçtan bahsedilmez. Bunun nedeni de, ilâhi hikmetin kavranmasındaki
güçlük nedeniyle, Efendimizin mekânları aşan sırrı on üç ilâ on
yedinci âyetlerden anlıyoruz ki, Cebrail ile birlikte evrenin diğer
boyutlarını ve mekânlarını aşıp Sıdre-i Münteha'ya varmıştır. Bu
çizgi, tüm hilkatın sınır ve ufuk çizgisidir. Bundan ötesi Cebrail'in
intikaline imkân vermeyen ilâhi katlardır ki, tüm varlıklar içinde
ancak Efendimize nasip olmuştur.

Mîracın bu safhası da zaman ötesinde cereyan ettiği için hiçbir süre
ölçüsü içinde değildir. Eğer bir saat ifadesi gerekirse, sıfır zamanda
cereyan etmiştir.

Mîracın Mekke'den Kudüs'e olan saflıası, dünyadaki zaman kavramını
ifade etmektedir ve mîraçta geçen zamanın tümü bundan ibarettir.
Nitekim Efendimiz Mîraçtan döndüğü zaman henüz yatağı soğumamıştı.

Mîracın çok önemli iki çizgisini açıklamak istiyorum. Madem ki, mîraç
safha safha boyutları ve mekânları geçerek sürmüştür. 0 hâlde bu
sırada zaman boyutu da aşılmıştır. Bunun anlamı ise çok ilginçtir.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, mîracın Kudüs'ten sonraki bölümünde zaman
diliminin; bir başka anlamda zaman boyutunun tümüne intikal etmiştir.
Böylece yaşadığı çağın öncesini ve sonrasını nokta nokta aşmıştır.
Daha açık tanımı ile, mîraç sırasında Efendimiz, meselâ bizim zaman
dilimimizden de geçmiştir. Ondört asır önce, şu anımızı aynen
seyretmiş, daha gerçek tanımı ile aynen yaşamıştır. Bunun anlamını
fark ettiniz mi? Bu büyük mânâ olayının pek net olan bu hakikati
karşısında hiç kimse Efendimiz için «bizim bu günlerimizi ne
bilecekti?» diyemez. Mânâ ehli, gönül sevdalıları, Efendimizi bu anda
ondört asır önceki beden gerçeği

ile görebilirler. Zaten mîracın en derin hikmetlerinden birisi budur.
Mîraç intikali sırasında zamanın her an, her dakikası içinde Efendimiz
fiilen bulunmuştur. Onun için, Efendimizi 1400 sene önce yaşamış bir
efsane sananlara, tüm boyutlar kahkaha ile gülüyor.

Mîraç olayının yine çok önemli bir yanı da Efendimizin mikro kozmosa,
yani atom çekirdeğinin en ücra köşelerine ve de makro kozmosa, yani
galaksilerin tümüne yansımış olmasıdır. Bu yüzden mîraç, evrenlerin
hem enfüsünde (en iç noktalarında) hem âfakında; evrenin tüm
mesafelerinde sürmüş bir Muhammedî intikal sırrıdır.

Şimdi mîraç konusunda en çok tartışılan bir konuya geliyorum. Fahr-i
Kâinat Efendimiz, mîraçta Allah'ı görmüş müdür, ya da bir başka
deyimle mîraç demek Allah'ı görmek demek midir?

Bu soruyu cevaplamak için evvelâ Allah'ı görme kavramına bir yaklaşım
gerekir. Allah, bir fotoğraf seyredilir gibi görünür mü? Elbette
görünmez. Allah kendinin görünümünü anlamamız için yüce kitabında
aynen şu tarifi yapıyor:

«O evvel ve âhirdir», yani zamandan önce, zamanla beraber ve zamandan
sonra da O vardır. Âyet devam ediyor: «O zâhir ve bâtındır» yani hem
tüm açıklığı ile meydandadır, hem de tüm gizlilikler ve
bilinmezliklerde O vardır.

Demek ki, Allah'ı görme kavramında hem zaman düzlemi ve onun
ötesindeki sonsuzluk ve hem de her türlü mekânların, boyutların
ötelerine yansıyan sonsuzluk vardır.

İşte Fahr-i Kâinat Efendimiz, mîraçta zaman ve mekân eylemlerinin
tümünü geçerek ötelere yansıdı. Bu ciheti, Cebrail'in Sıdre-i
Münteha'da kalıp Efendimizin daha ötelere intikalinden anlıyoruz.
Sıdre-i Münteha boyutların ana iskelet sistemini temsil etmektedir.
İşte Efendimiz bunun da ötesine geçerek, ilâhi güzelliklerin «evvel ve
âhir, zâhir ve bâtın» olan tüm hikmetlerini seyretmiştir.

Namazın Sırları kitabından hatırlayacağınız gibi, burada Efendimize
Ettahiyyâtü hadisi verilmiştir.

Allah, Efendimizin hamdindeki ilâhi sevdaya öylesine meftun olmuştur
ki; bu hadiste, tüm övgülerin üstünde Efendimize bereket sırrı ihsan
etmiştir.

Mekke'nin, o yıllarda akıl almaz çetin günlerinde, bir avuç mü'minle
sürdürülen büyük kulluk çilesi, Fahr-i Kâinat Efendimizin kalbinde
ilâhi sevdayı bir an eksiltmek şöyle dursun; aksine arttırmış ve Allah
da bu günlerin müjdesini o anda emredivermiştir. İşte o bereket
müjdesi milyarları aşan mü'minlerin kurtuluş sırrıdır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, huzur-u ilâhide akıl almaz bir hikmeti daha
bize yansıtmıştır. Cenab-ı Hak, Efendimize:

- Habibim, bana kulluk sırrından ne getirdin? buyurunca, Efendimiz:

- Ya Rabbi, sana, sende olmayan bir şey getirdim, diye niyaz etti.
Allah:

- Bende olmayan nedir habibim? buyurunca. Efendimiz.

- Ya Rabbi, sende olmayan tek şey yokluktur, sana onu getirdim,
buyurdu.

Burada Mîraç ile Elest meclisinin hikmetleri birleşiyordu. Herkesin
merak ettiği bir soru Efendimizin Elest meclisinde paniğe kapılmadan
nasıl «Belî» dediği sırrı idi. İşte Efendimiz, Allah'a sunduğu ve
Allah'ın hilkat sırrından Efendimize karşı sonsuz aşkı sergilediği bu
yokluk sırrı idi. Nitekim: El fakr-ı fahri (yokluğumla iftihar ederim)
hadisi şerifi, Allah karşısında kulluğun mutlak tarifidir. İnsanlar bu
tarife yaklaştıkça mutlak kulluğa yaklaşır, bu kavramda uzaklaştıkça
isyana gider.

Allah Efendimize lütfettiği bereket sırrı içinde ve de Efendimizin
mutlak kulluktaki yokluğu sunmasından öylesine razı oldu ki:

- Sevgili Habibim, ne istersen ihsan edeceğim, İstediğini dile
buyurdu.

Ve Kâinatın Fahr-i Ebedîsi o anda yalnız mü'minleri diledi:

- Salih kullarını da mîraca eriştir, diye niyâz etti. Ve Allah:

- 0 hâlde namaz kılsınlar, diye emretti.

Böylece inananlara hem namaz gibi akıl almaz bir nimetler demeti
hediye edildi, hem de mîraç namazına ilâhi izin çıktı.

Sevgili okuyucularım, şüphesiz mîraç, Allah ile sevgilisi arasında bir
sevda hikâyesidir. Elbette, biz onun ne ateşini, ne rüzgarını, ne de
gönüllerini sonsuza dek coşturan hazzını idrak edemeyiz. Bize düşen,
mîracın sırrındaki inceliği bilmek ve Elestte askıda kalan kulluğumuzu
kazanmak için dört elle namaza sarılıp; her an hamdin gerçeğini
öğrenmeye gayret sarfetmemizdir.

Kur'ân'ın yaşanması, onun âyetlerinin sonsuz sırrının hissedilmesi,
ancak mîraçta verilen namaz sayesinde mümkündür. Özellikle ve mutlaka
Fahr-i Kâinat Efendimizin kimliğimizde vizesi şarttır. Fahr-i Kâinat
Efendimize, tüm sevgileri gölgede bırakan bir aşkla bağlanmadıkça hiç
bir metodla hiçbir yere varamayız. Mîracın bize yansıyan en önemli
hikmeti budur.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:23:41 PM2/10/07
to
Dünyanın Yücelen Kaderi : Hicret
Mîraç bir açıdan dünya tarihinin dönüm noktası idi. Zîra bu yücelme,
insanlığın bağışlanması ve kaderin güzele dönüm fermanını getirdi.
Beşeriyetin bu yeni kaderinin çıkış noktası ise Hicretti.

Ünlü Taif duasından sonra Akabe'de, içlerinden hanımefendilerin de
bulunduğu bir grup Medineli Müslüman, ihlâs dolu gönül güzelliği ile
Efendimize teslim olup, onu Medine'ye çağırırken; yeni bir beşeriyet
tarihi başlattıklarını belki de bilmiyorlardı. Ne var ki, o anda ilâhi
murad insanoğluna büyük bir şeref kapısı açıyordu.

Önce nur yıldızları mü'minler, ufak gruplar hâlinde Medine'ye göçtü.
Mekke müşrikleri hâlâ değişmez körlüklerinin girdabında Efendimize
tuzak hazırlamakla meşguldü. Fahr-i Kâinat Efendimiz, sevgili dostu
Hz. Ebû Bekir'le birlikte yola çıktığı zaman, Efendimizin evinde dünya
tarihinde eşi görülmemiş bir ihlâs sergilendi.

Hz. Ali, Fahr-i Kâinat Efendimizin yatağına yatarak, önceden bilinen
suikasta karşı gönüllü oluyordu. Olayın en ilginç yanı ise Hz. Ali'nin
o yatakta uyuması idi. 0 yatağa yatmak için bir başka mü'min, canını
fedaya belki hazırdı. Fakat kimse o gece mutlaka saldırılacağı belli
olan o yatakta

uyuyamazdı. Mânâ ilminde ihlâsın tarifi bu olaydır. Yani Hz. Ali'nin
yatakta uyuması.

Mekke'nin batı yakasına düşen bir mağarada tarihin en kutsal yolcuları
istirahat ediyordu. Bilindiği gibi, müşrikler mağaranın önüne kadar
gelip mağara ağzının örümcek ağıyla kaplı olduğunu görerek döndüler.
Bu sırada, mağarada muhteşem bir mânâ sırrı sergileniyordu.

Dışarıda kıyamet koparken Fahr-i Kâinat Efendimiz, mübarek başını Hz.
Ebû Bekir'in dizine koyarak uyuyordu.

Hz. Ebû Bekir, tam ayağının altına gelen yerdeki bir deliği, yılan
yuvası olduğunu sezip, ayağı ile kapatmıştı. Nitekim biraz sonra,
yılan gelip Hz. Ebû Bekir'in parmağını soktu. 0 da ayağını hızla
çekince Efendimiz uyandı. 0 sırada dışarı çıkan yılan, mânâ lisanı
ile:

- Ya Ebû Bekir, ben Kâinatın Fahr-i Ebedisini görebilmek için, bu
yuvada yıllardan beri beklerim, neden onu görmeme mani oluyorsun,
diyerek saatlerce Efendimizi seyretti. Ve sonra kayboldu.

Hz. Mevlânâ'nın mânâ penceresinden aktardığı bu hikmet, o anda Hz. Ebû
Bekir'in Hikmet-i Muhammedi'yi tüm boyutlarda sezdiğini ifade
etmektedir.

Hicret sırasında, klâsik tarihlerde okuyacağınız pek çok mûcize zuhur
etti. Ancak en önemlisi Fahr-i Kâinat Efendimizin baştan sona kadar
Hicret'i neş'e ve huzur içinde geçirmesiydi. Bahsin başlangıcında da
arz ettiğim gibi, Fahr-i Kâinat Efendimiz mîraçta dünyanın kaderinin
değiştiğini seyrettiği için hiçbir endişesi yoktu. Medine'de bütün
mü'minler Efendimizi bekliyordu. Gönüllerindeki sevgi, birbirlerinden
haberi olmadan, aynı hasret şarkısını besteleyiverdi. Yeryüzünde böyle
bir hadise görülmüş değildir. Bir topluluk aynı hasreti, anı sevgiyi
farkına varmadan şahane bir beste hâline çeviriverdi. Nitekim Dede
Efendi bin yıl sonra, İstanbul'da o anın zaman düzlemine düştüğü zaman
şarkının notalarını yazarak bizlere hediye etti: Zaten ondan sonra da
Dede Efendi, Medine'ye göç etti.

Medine'de, Müslümanlar Efendimizi karşılarken, bir muhteşem hikâye de
Hz. Habibe'ye aittir:

Ebû Sufyan'ın kölesi olduğu hâlde, cesaretle İslâmiyet'i kabul etmiş
bu yüce kadın, müşriklerin çeşitli eziyetlerine muhatab oldu. Sonunda
gözlerine mil çekip kör ettiler. Efendimize öylesine gönül sevdası
taşırdı ki: Efendimizin çileli günlerinde o sıcak ülkede doyasıya su
içmez:

- Fahr-i Kâinat sıkıntılı iken, suyun bana vereceği mutluluğa bile
tahammülüm yoktur, derdi.

İşte Efendimizi karşılayanlar arasında madde gözleri görmeyen bu yüce
insan da vardı.

- Senin gözlerin görmüyor, sen niye bu kalabalıkta karşılamaya geldin?
diyenlere:

- Kokusunu alırım, buyurdu.

Ve de gerçekten o kokuyu aldı. Efendimiz, mübarek ayaklarını Medine'ye
bastığı an, Habibe'nin gözleri açılıverdi. Hicret'in ilk mûcizesi
böylece pırıl pırıl gönüllere ışık ışık doldu.

Habibe'nin gelmesinden Efendimiz de çok mutlu olmuştu. Daha evvel
görmediği hâlde, uzaktan tanıyıp:

- Sen de geldin mi Habibe? diye iltifat ettiği zaman, her şey bir
saniyede oluverdi.

Hazreti Habibe madde dünyasındaki ışıklara da gözlerini açarken,
güzellerin en güzelini görüyordu.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, Medine'ye gelip ilk mescidin yerini tayin
ettiği zaman, şüphesiz ki kendisinden on dört asır sonra 2,5 milyon
kişinin orada namaz kıldığını seyrediyordu. Bundan dolayı da pek mutlu
idi. Onun nâzenin elleriyle kerpiç taşımasındaki zevki anlamak mümkün
değildi. O mübarek zevki, indi ilâhide öyle bir kader çizgisi
çiziyordu ki, asırlar boyu Allah, bereketini vererek Müslümanların
sayısını milyarlara ulaştırdı.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:26:14 PM2/10/07
to
İSLÂM DEVLETİ KURULUYOR

Hicretin ilk yıllarında muhacirler, maddeten sıkıntılı günler
geçirdiler. Nitekim, Efendimiz hicretin ilk yıllarında Hz. Âişe ile
evlendiği zaman; bu düğünün bir testi sütle tamamlanması bütün
mü'minlerin gönlünde rikkat yarattı.

Şüphesiz ki, Medine'nin ilk yılında İslâm tarihinin ve Dünya tarihinin
en önemli olaylarından biri Medine Beyannamesi'nin ilânı idi. Yazılı
bir anayasa mahiyetinde olan bu beyanname, hedefleri açısından daha
çok Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesine benzer. Bu beyannamenin
hedefleri açısından üç önemli mesajı vardı:

a-) İnsanlar: İnanç, dil, ırk, cins farkı gözetmeksizin eşittir.
Onların hürriyeti, dinlerine ait mahkeme seçme hakları dahil, her
konuda vazgeçilmez haklarıdır. Medine'de kurulan İslâm Devleti'nin bu
hürriyetleri getirmek için, ortaya koyduğu ilke «Medine'de yaşayan her
inançtaki insanlara, Yahudiler dahil, herkese eşit hak ve hürriyeti
taahhüt ederiz» cümlesiyle ifade edildiği zaman, bütün Arabistan
İslâmiyet'in getirdiği bu yeni kavramlar karşısında hayretten hayrete
düştüler. Çünkü o güne kadar gelen bütün dinler, siyasi otoriteler,
yalnız kendilerine hürriyet ve hak tanırdı.

b-) Medine Devleti, bu beyannamede yeryüzünde ilk kez belediye
hizmetlerini tanımlamış, her çeşit inançtaki insanlar için eşit
prensiplere bağlamıştır. Yine bu konuda, beyannamede mülkiyet
haklarının değişmezliği net bir şekilde bildirilmiştir.

Nitekim, şehrin tek içme suyu bir müşrikten 25 bin dinara alınarak
kamulaştırılmıştır. Bu râyiç, normal râyiçin 8 katıdır. Parayı Hz.
Osman ödemiş ve su bütün Medine halkının istifadesine açılmıştır.

c-) Şehrin korunması, güzelleştirilmesi konusunda da prensipler
getiren Medine beyannamesi, şehir halkını her türlü saldırıdan
korumayı taahhüt etmiş, ancak masraflar için çeşitli grupların silâh
temin etme ya da para verme gereğini getirmiştir.

O devirde, özellikle Orta Doğu'da çok karışık olan ticaret hukuku,
v.s. hukuk açısından ana ilkeler getirerek, çeşitli inançtaki
insanların kendi gruplarının uygun göreceği mahkemelerde
yargılanmasını serbest bırakmıştır.

Medine Beyannamesi bir yeni kültürü temsil etmektedir. Âdeta kabile
hayatından en ileri toplum hayatına geçişin tarihte ilk temsilidir.

İslâmiyet'in Medine'de hızla yayılması, çok ilginç bir şekilde cereyan
etmiştir. Efendimizin getirdiği okuyup yazma ilkesi, kadınlar arasında
hızla yayılmış, yeryüzünde ilk kez kadınlar toplu hâlde eğitilmeye
başlanmıştır.

Yeni kurulan şehir meclisi, önce tam bir belediye teşkilâtlanması
yapmış, ilk iş olarak çarşı kontrolleri çıkartmıştır. Satılan malların
Kur'ân hükümleri gereğince sağlığa aykırı olmaması denetlenmiştir.
Bilindiği gibi Kur'ân: kirlenmiş, kokmuş, kesim şekli belli olmayan
yiyeceklerin yenmesini yasaklamaktadır. En ilginç olay ise çarşı
kontrollerinin şefliğine bir annemizin tayinidir. Hz. Şifâ annemiz pek
tanınmış bir isimdi. Çok iyi vaaz eder. Kur'ân'ı çok iyi bilirdi. Bu
yüzden çarşıların kontrol şefliğine atandı.

Bu şehirleşme ve medenîleşme işleri yürürken, bir yandan da
Müslümanlar çok hızlı bir şekilde eğitiliyordu. Özellikle hanımlar,
hutbeleri ve vaazları kesiksiz takip ediyorlar, aralarında en zor
konuları tartışabiliyorlardı. Bir ara vaaz topluluklarının çok
kalabalık olması nedeniyle, hanımların vaaz günleri ve saatleri
ayrıldı, fakat bu uygulama kesinlikle hanımların tecridi anlamına
değildi.

Gerek o yıllarda, gerekse ileri yıllarda birçok İslâm annesi çeşitli
toplulukları yetiştiriyor, ders veriyordu. Bilindiği gibi, başta Âişe
annemiz olmak üzere birçok yetişmiş İslâm annesi, erkekler de dahil
olmak üzere, vaaz ve dersler verirlerdi. Birkaç yıl sonra üst üste
gelen harpler dolayısıyla duyulan ihtiyaç nedeniyle kadınlar hemşire
olarak eğitilmeye başlandı. Böylece tıp tarihinde ilk kez, Efendimizin
kızı Fâtıma annemiz ile aynı zamanda iyi bir savaşçı olan Nesibe
annemiz hemşire olarak ayrıldılar.

Medine devletinin böylece kadınlara verdiği öğretmenlik, hukukçuluk,
hemşirelik, ve denetim görevi asırlar boyu göz ardı edilmiş, daha
acısı, bu uygulama dini bir vecibeymiş gibi âdetleştirilmiştir.

İslâm bilimleri açısından ve İslâm hukuku açısından bir numaralı bilim
adamı Hz. Âişe'dir.

Hz. Âişe:

Yüce Efendimiz:

- Dinin yarısını Âişe'den öğrenirsiniz, buyurmuştur.

Âişe annemiz, korkunç bir zekâ ve hâfızaya sahipti. Ve de tarihteki
kutsal görevini bilerek, Efendimizin her sözünü, hareketini, yorum
tarzını hâfızasına nakşederdi.

Diğer taraftan Âişe annemiz, küçük yaşına rağmen evliliklerinin ilk
yıllarından itibaren Efendimize muhatap olabiliyordu. Fahr-i Kâinat
Efendimiz, mânânın derinliklerinden dünyaya dönüşü, Âişe annemizin
lâtif sesi ve güzel yüzü ile sağlardı. Âişe annemizin beyaz yüzü ve
pembe yanaklarına kıyasla, Fahr-i Kâinat Efendimiz niyaz ve hamd
âleminden âfaklara dönmek için.

- Ya Hümeyra (Pembe yüzlü), ya Hümeyra, konuş, diye emrederdi.

Ve sonra beşeri faz'a; âfakta dönerdi.

Ne yazık ki, birçok İslâm âlimi Hz. Âişe annemizi hadis nakleden bir
ezberci sanır. Hâlbuki, Batılı hukukçular Âişe annemizin hukuk usulüne
dair yorumlarına hayrandır. Nitekim Osmanlılar'ın son çağlarında
tertip ettikleri bir tarz hukuk usûlü; mecelle, hükümlerinin mesnedini
tamamen Hz. Âişe'den alır.

Hz. Âişe, ilim açısından, Kuran ve hadisleri bağdaştırarak yorum
yapabilen gelmiş geçmiş en büyük İslâm Hukuku yorumcusudur. Hz. Âişe
annemizi böyle gerçeği gibi bize yansıtmayan Emevilerdir. Zîra, Hz.
Âişe annemize Emeviler, kendileriyle işbirliği yapması için, büyük
baskı ve menfaat vaatleri yapmış, Âişe annemiz onları reddetmiştir. Bu
yüzden de Emeviler devrinde yazılan tarihlerin tümü, Hz.Âişe'yi
tanımamakta ısrar etmiştir. Bu yargılarımızı değişik bulan
okuyucularımız için, iki önemli noktayı açıklamak isterim"':

a-) Cemel Vak'ası diye bilinen Hz. Âişe'nin Hz. Ali'ye karşı çıkış
olayı kesinlikle nakledildiği gibi değildir. Hz. Âişe annemiz, Hz.
Osman'ın katillerinin açıklanması için böyle bir harekata girişmiş,
Hz. Ali'nin nazik davranışı ve özel izahlarından sonra Medine'ye dönüp
istirahate çekilmiştir. Ondan sonra Emeviler ısrarla Hz. Âişe'yi kendi
taraflarına çekmeyi istemişlerse de hepsini reddetmiştir. Ömrünün
sonuna kadar hiçbir şekilde Emevilerin siyasi gücüne boyun eğmemiş,
onlarla işbirliği yapmamıştır.

b-) Hz. Ali'nin şehadetinden sonra Emevi politikacılar Hz. Hasan'ı yok
etmeyi plânlamış, bu kez Hz. Âişe annemiz ciddi şekilde bu tertiplere
karşı çıkarak:

- Hz. Hasan ve evlâtları benim himayemdedir. Hepsi Medine'de benim
misafirimdir, kim onlara karşı bir harekâta girişirse atıma atlar,
bütün Müslümanları ayağa kaldırırım, buyurmuştur.

Tekrar konumuza dönüyoruz. Medine'de gelişen olağan üstü büyük kültür
ve nizamlara rağmen, İslâm düşmanları düşmanlıklarından vazgeçmemiş,
aksine büyük telâşa kapılarak, müşriklerle Yahudiler işbirliği
havasına girmişlerdir. Özellikle geniş kültürleri olan Yahudi âlimleri
Medine'deki bu yeni dev medeniyetin kısa sürede dünyayı istilâ
edeceğini hemen anlamışlardır. Bir kısmı Müslüman olmuş, bir kısmı ise
çirkin bir kinle Mekke müşriklerine haber göndererek, iş işten
geçmeden Müslümanları imhâ etmelerini öğüt vermişlerdir. Hâlbuki,
ilâhi kader, o sırada Mekke müşriklerinin elebaşlarına ölüm fermanını
yazmıştı.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:47:30 PM2/10/07
to

BEDİR VE UHUD ZAFERLERİ

Hicretin birinci yılı sona ererken, Mekke müşrikleri önce Mekke'de
sonra da Medine'de Yahudilerin fitnesiyle büyük bir terör estirmeye
başlamıştır. Terör o kadar ileri gitmişti ki, Medine'de Efendimize
suikast yapılacağı ve hazırlıkların tamamlandığı söylentileri
dolaşmaya başladı. Diğer taraftan, başta Saad İbni Vakkas olmak üzere
ashab, Efendimizin evinde nöbet tutmaya başladı. Mekke'den gelen
haberlerse pek acı idi. Müslümanların bütün malları yağma edilmiş,
evleri tahrip edilmişti.

Ramazan ayında savaş edilmesine müsaade eden âyet-i kerime inmişti. 63
tanesi muhacirlerden oluşan 313 kişilik İslâm Ordusu Bedir Kuyularına
doğru hareket etti.

Bedir Zaferi: Ordunun savaş hazırlıkları bittiği zaman, ilk ilâhi
müjde o sabah Kadir Sûresi'nin inzâl olmasıyla mü'minleri coşturdu. Bu
azametli sûre, Allah'ın yüce kitabının inzâl sırrını açıklıyor, tüm
mânâ kuvvetleriyle İslâm'ın zaferini enfüsî anlamda müjdeliyordu.
Bedir Harbi'nin bu nâmütenahi hikmetleri ortada iken, onu bir kervan
yolu kesme harekâtı olarak göstermek abestir.

Bedir savaşındaki bir başka incelik de, o zamana kadar bütün
savaşların soy kavgalarını temsil etmesine rağmen, tarihte ilk kez bu
savaşın fikir savaşı olmasındadır. Nitekim bütün mü'minler yakın
akrabalarına karşı rahatlıkla bir fikir savaşı vermişlerdir. Meselâ,
Huzayfe, babası Utbe'ye karşı savaşmıştır.

Bedir savaşının yüceliğini gösteren bir olayı nakletmek istiyorum:
Fahr-i Kâinat Efendimiz, sayıları çok az olan Müslümanların sayısını
arttırmak için çaba sarf ettiği bir sırada, savaştan kısa bir süre
önce müşriklerin eline esir düşen 8-10 Müslümanın koşarak geldiklerini
gördü ve pek sevindi. Ancak, Efendimiz onların neden geciktiğini
sorunca, savaşa yeni katılmak isteyen bu Müslümanların, müşriklere
savaşa girmeyeceklerine dair söz verip öyle kurtulduklarını öğrenince:

- Kutsal bir amaç için de olsa, bir mü'min ahlâkından tâviz veremez.
Biz bu savaşı ahlâkı yeryüzüne yerleştirmek için yapıyoruz. Siz
savaşmayacağınıza dair söz vermişsiniz. Derhâl Medine'ye dönün,
buyurdu.

Fahr-i Kâinat Efendimiz sabah namazından sonra, başını secdeye koyup
secdede şu duayı etti:

- Ya Rabbi, onüç yıldır sonu gelmez mücadelelerden sonra
toplayabildiğim mü'minleri getirdim, onlara zaferi vermezsen yüce dâvâ
sönecek. Sen müjdeni verene kadar alnımı bu secdeden kaldırmam,
buyurdu.

Mü'minler, yüksek sesle yapılan bu duayı duydular. Ancak, Efendimiz
bir saniye sonra secdeden kalktı. Evet mü'minler müjdeyi anlamıştı.
Huşû ve coşku içinde savaş alanına fırladılar.

Düşman askerleri İslâm askerlerinin hem üç katı, hem de tecrübeli
savaşçılardan kurulu idi. Hâlbuki İslâm askerlerinin büyük çoğunluğu
hayatında ilk kez kılıç kullanıyor, savaşa katılıyordu. Buna rağmen
akıl almaz bir kahramanlık destanı yazarak, İslâm'ın bu ilk zaferini
altın çizgilerle evrenin sonsuz boyutlarına yazdılar. Mekke
kâfirlerinin elebaşları, Ebû Cehil ve Şeybe dahil, itlâf olup tarihten
silindiler. İlâhi hikmete bakınız ki, Ebû Leheb ile Velit Bin Mugıyre,
savaşa katılmadıkları hâlde aynı günlerde Mekke'de tarihten
silinircesine kahrolup öldüler.

Savaşı, evrendeki bütün varlıklar büyük coşku ve heyecanla
seyrettiler. Melekler dayanamayıp zaman zaman Bedrin aslanları arasına
katıldı. Ve Bedrin şehitlerini cennet, büyük bir hazla bağrına bastı.

Bedir Savaşı, hiç savaş görmemiş insanların, göğüslerindeki îmanla çok
gülü bir orduyu perişan etmesinin hikâyesidir. Bedir Savaşının tüm
stratejik tertiplerini yapan; zaferi âdeta bir kanaviçe gibi işleyen
şüphesiz Efendimizdi.

Şimdi de size, Bedir Savaşının mânâ penceresinden birkaç noktayı
seyrettireceğim:

a-) Savaştan önce kâfırler, o devrin âdetlerine uygun olarak teke tek
döğüşecek savaşçı istediler. Hz. Ammar hemen fırladı, fakat Efendimiz
izin vermedi:

- Onlar sana, sevgili annene ve babana çok eziyet ettiler. Ola ki
içinde intikam duygusu galip gelir. Unutma, biz savaşı Allah için
yapıyoruz ve onlardan çok farklıyız. Sen savaşın genel çizgisi içinde
döğüşürsün, buyurdu.

b-) Savaş sonunda çok sayıda esir alındı. Bu esirler elleri bağlanarak
Medine'ye götürülüyordu. Efendimiz bu durumu görünce çok üzüldü ve şu
akıl almaz emri verdi:

- Onları çözünüz. Yiyecek ve suyunuzu onlarla eşit olarak paylaşınız.
Savaş bitmiştir. Siz insanlık sevgisinin temsilcilerisiniz. Onlardan
bir lokma fazla yiyecek, bir yudum fazla su almamalısınız. Esirlerden
her kim, Müslümanlara okuma yazma öğretirse serbest bırakılacaktır.

İlme, insanlık haysiyetine böylesine değer veren bir olayı tarih
kaydetmiş midir? Cenevre Antlaşması'nın savaş esirleriyle ilgili
hükümleri, 14 asır önce Efendimizin koyduğu fazilet ilkelerinin
ayağına su dökebilir mi?

Ebû Sufyan, kervanını kurtarmak için Bedirden kaçmıştı, ne var ki,
Bedir'in sonuçları, eşi Hind'i çılgına çevirmişti. Kardeşi, babası,
dayısı telef olanlar arasında idi. Ömrü boyu bu kaostan kurtulamadı.

Bedir savaşı, sıradan küçük bir muharebe değildi, aksine İslâm'ın
kaderine imzasını atan müthiş bir zaferdi. Nitekim, Medine Devleti bu
zaferden sonra oturdu. Efendimize karşı birlik kurmak üzere başlatılan
Yahudi toparlanması dağıldı. Birçok Yahudi kabile reisleri Efendimizle
özel anlaşmalar yaparak, tehlike olmaktan çıktılar. Bedix'in tüm
fazilet yanına rağmen, Mekkeliler intikam çılgınlığına kapıldılar. Tüm
servetlerini ortaya koyarak devrin en güçlü ordusunu hazırladılar.

Belli ki, çok büyük bir savaş ufuklarda görünüyordu. Fahr-i Kâinat
Efendimiz savaşın şehir içinde sokak savaşı şeklinde olmasını îma
etmesine rağmen, Danışma konseyi savaşı kent dışında kararlaştırdı.

İslâm'ın en Yüce Zaferi Uhud Savaşı: İnsanlık tarihi boyunca bir kez
gösterilebilen, bir daha tekrarı mümkün olmayan büyük kahramanlık
destanı.

Ve de tüm mânânın kuvvetleri elinde olduğu hâlde, Fahr-i Kâinat
Efendimizin kulluk maverası sırrı içinde verdiği büyük imtihan.
Efendimiz, bu yüce savaşta kulluğun beşeri zarfi içinde tüm şerlerin
kahredilebileceğini göstermişti. Ve bu savaşta İslâmiyet'in ayakta
kalabilme mûcizesi, Uhud'un en büyük zafer sırrıdır. Ne yazık ki,
birçoklarımıza Uhud savaşını yenilgi olarak tanıttılar.

Hâlbuki, Uhud'da karşı tarafın komutanı olan Ebû Süfyan:

- Sonunda büyük bir zafer kazandık. Bu senin eserindir,

dediği zaman, bilinçli bir asker olan Halid Bin Velid:

- Ya Ebû Süfyan, sen zaferin ne demek olduğunu bilmiyorsun. Bir
savaşta zafer, amaca ulaşmak demektir. Bu sa­vaşın amacı başta
Peygamber olmak üzere bütün Müslümanları kılıçtan geçirmekti.
Görüyorsun ki, Peygamber, İslâm'ın ileri gelenleri ve bin kişilik
İslâm ordusu sağdır. Müslümanların zayiatı 50-60 kişiden ibarettir. Bu
mu zafer? demişti.

Uhud'u zafer sanan yalnız Hind'le Ebû Süfyan'dı.

Şimdi Uhud Savaşı'nı mânâ penceresinden seyretmeye çalışacağız.

Efendimiz, yıllarca önce mîrac'a intikal ederken, zaman düzleminde,
her şeyi olduğu gibi, Uhud Savaşı'nı da ayrıntılarıyla seyretmişti. Bu
yüzden tepedeki ünlü okçulara:

- Aman hiçbir şartta, zafer anında bile, yerinizi terk etmeyin,
buyurmuştu.

Yoksa Efendimiz bu hadiseyi daha önce seyretmeseydi, emri bu şekilde
ayrıntılı vermezdi.

Efendimiz, Bedirdeki mânevi desteklerin hiçbirini bu savaşta
istemiyor, âşığı olduğu kulluk zevkinin hazzını sonuna kadar tatmak
istiyordu.

Düşmanın üçbin deve ve askeri, ikiyüz süvarisi, çift zırhlı
teçhizatına rağmen, Müslümanların 900 kişilik askeri vardı. Efendimiz
bu savaşın fevkalâde ince özellikleri nedeniyle 600 kişilik Yahudi
desteğini de kabûl etmedi, geri gönderdi.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, zırhını giyip kılıcını kuşandıktan sonra
üzerinde:

«Kaderden hazer olunmaz. Korku kaderi çevirmez, Allah'ın
düşmanlarından korkmakta utanç, onlara karşı yürümekte şan ve şeref
vardır» yazılı kılıcını çıkarak:

- Bunun hakkını kim verir? Onun hakkında düşmanların yüzüne vurula
vurula eğilip kıvrılmak vardır, buyurdu.

Ebû Dücâne hazretleri hemen fırladı, kılıcı aldı, harp sahnesine
çıkarken öyle vakur ve azametli yürüyordu ki, müşrikler âdeta
titrediler. Efendimiz bu manzarayı seyredince:

- Allah gururu sevmez, fakat Ebû Dücâne'nin bu yürüyüşü, böyle bir
durumda Allah'ın pek hoşuna gider, buyurdu.

Ebû Dücâne, müşriklere ölüm saçıyordu. Pek çok müşriki kılıçtan
geçirdi. Bir an Hind'i yakaladı. Tam boynunu vuruyordu ki, vazgeçti:

- Senin pis kanını Resûlullah'ın kutsal kılıcına sürmem, dedi.

Bir süre sonra ağır yaralandı ve gözlerini semâlara dikerek:

- Ya Rabbi, beni Fahr-i Âlemin dizinin dibinden cennetine al, diye
niyaz etti.

Bu sırada savaş çok şiddetli seyrediyordu. Efendimiz oldukça uzakta
idi. Bu duayı mânâ perdesinden seyretti ve şu emri verdi:

- Neye mal olursa olsun, Ebû Dücâne'yi buraya getirin.

Hz. Ali ve arkadaşları koşup Ebû Dücâne'yi getirdiler. Hz. Ebû Dücâne,
Efendimizin ayaklarına sarılıp:

- Ya Resûlallah, benden memnun musun? Benim için en önemli olanı
budur, diye niyaz etti.

Ebû Dücâne cennete yansırken, Efendimizin gözlerinden yaşlar
damlıyordu.

Savaşın çetin kargaşasına rağmen, tüm İslâm mücahitleri ayaktaydı. 0
kahramanların yanına her yaklaşan ölümü seçiyordu. Hele Hz. Hamza'nın
yanına yaklaşmak hiçbir düşmanın kârı değildi. Ancak Hz. Hamza onları
kovahyor ve ölüme gönderiyordu. Ne var ki, Hind'in kahpe plânı ile
hazırladığı tuzak yerini buldu. Vahşi'nin uzaktan attığı mızrak bu
kahramanlar kahramanını şehitlerin en başına geçirivermişti.

Bu sırada Uhud'un en muhteşem sahnelerinden biri daha sergileniyordu.
Efendimizi Medine'ye davet eden heyette bulunmasıyla İslam Tarihine
şerefle geçen Hz. Nesibe, savaşta Fahr-i Kâinat Efendimizi bekliyordu.
Onun nöbetine canını siper etmişti. Bir an savaş o kadar hızlandı ki,
Efendimizin yanında hiçbir erkek İslâm savaşçısı kalmadı. Bu süre
yalnızca 10 saniye idi. Ve Hz. Nesibe yalnızdı. Efendimize saldıran
iki süvariden birine kılıcını indirdi ve bacağını kopararak cehenneme
gönderi, diğerine de kılıcını olanca hızıyla indirdi. Fakat hainin
çift zırhı vardı, ancak hafif yara aldı ve kılıcını olanca hızı ile
Hz. Nesibe'nin sağ omuzuna indirdi. Göğsünü ikiye yardı. Ne var ki,
Hz. Nesibe gerekli zamanı kazanmıştı. Hz. Ali yetişip o habisi
cehenneme gönderdi. Efendimiz mübarek eliyle Hz. Nesibe'nin ağır
yarasını sıvazlayınca yara tamamen kapandı.

O zaman Nesibe annemiz bütün âşıkları ağlatan şu sözleri söyledi:

- Ya Resûlallah, dizlerinin dibinde şehit olma şerefıni benden niye
esirgedin!

Efendimiz ise, iltifatların en büyüğünü yaptı: - Ya Rabbi, beni Nesibe
ve ehlinden ayırma.

Uhud'dan günler sonra, Efendimiz Hz. Nesibe'ye başka bir iltifatta
bulundu. Uhud'un kahramanlık safhaları anlatılırken, Efendimiz:

- Ben hep Nesibe'nin kılıcını gördüm, ondan üstün bir kahraman yoktu,
buyurdu.

Birkaç dakika sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz süvarilerin devamlı akın
hâlinde geldiği tepeye doğru dönüp, yanına çok nişancı olan Saad'ı
aldı, ona bir yandan ok veriyor, bir yandan da öldüreceği kâfıri
gösteriyordu. Efendimiz kimi göstermişse, Saad, o haini tam iki
gözünün arasından vurup öldürüyordu. Süvari dalgaları böylece
tavsadıktan sonra, Efendimiz Saad'a:

- Sen benim her istediğimi yaptın, Allah da senin her istediğini
yapsın, buyurdu.

Ömrü boyunca Saad, ne dilerse, aklından ne geçerse hemen oluverirdi.
Hava sıcak dese yağmur yağar, üşüdüm dese güneş açardı. Ömrünün son
günlerinde gözlerine perde indi, hiç görmüyordu. Ashab, Saad'ın bu
özelliklerini bildiği için:

- Ya Saad, neden görmemekte direnirsin? Sen de biliyorsun, biz de
biliyoruz ki, sen bir şeyi görmeyi dilesen Allah perdeyi kaldırır,
dediklerinde Saad:

- Allah kaderine rıza zevki, bana görmekten daha çok haz veriyor,
buyurdu.

Ve sonra hainlerin amansız ve son şiddetli saldırıları başladı.
Efendimiz mübarek dudaklarından yaralandılar. Bir hainin ok halkası
Efendimizin yüzünde kaldı. Ebû Übeyde hazretleri dişleriyle halkayı
çekip aldı, ancak bu işi yapmak, çok büyük bir güç istiyordu. Nitekim
Ebû Übeyde'nin dişleri halkaya sıkışıp halkada kaldı. Sonradan
arkadaşları:

- Ya Ebû Übeyde, dişlerin sökülürken hiç acı duymadın mı?
dediklerinde, Ebû Übeyde hazretleri:

- O'na yaklaşınca, beni öyle bir Muhammed kokusu sardı ki, değil
dişleri, canım çıksa farketmezdim, buyurdu.

Efendimizin yüzü kanıyordu. Efendimiz, kanının yere düşmemesi için
hırkası ile yaraya bastırıyordu. Zira, Allah Cebrail'e şöyle
emretmişti:

- Habibimin bir damla kanı toprağa düşerse yeryüzünü helâk et.

Bu sırada Medine'de olan Fâtıma annemiz gönül penceresinden bu sahneyi
seyretti, hemen koşup gelerek, yaktığı bez parçalarının külüyle kanı
durdurdu. Hz. Ali ile Fâtıma annemiz yarayı pansuman ederken,
Efendimiz dudaklarından yine rahmet ve şefkat dökülüyordu:

- Aman ya Rabbi, onları helâk etme, hiç bilmiyorlar, diye niyaz
ediyordu.

Eğer bu niyaz olmasaydı, Fahr-i Kâinat'ı yaralama küstahlığını
gösteren insanoğlu, gazâb-ı ilâhiye uğrayıp tüm menfi kadrosuyla helâk
olacaktı.

Uhud savaşında ünlü iki kahraman da, şefaatini niyaz edeceğimiz yüce
şehitlerdendir.

Bunlardan ilki, evlendiği gecenin sabahında yatağından fırlayıp,
savaşa katılarak destanlar yaratıp sonra da şehit olan Hz.
Hanzele'dir.

İkincisi de savaşın son ve en tehlikeli saldırılarını büyük bir
kahramanlıkla önleyen Hz. Veheb'dir.

Savaş sırasında yine ünlü Ümmü Eymen annemiz, hemşirelik görevi
yaparken yaralandı. Efendimizden büyük iltifatlar aldı.

Savaşın en son anında Übey İbni Havf denen bir hain, Efendimize doğru
gelirken, Efendimiz küçücük bir ok alarak, o kâfıre fırlattı. 0 hainin
vücudunda hiç bir yara açılmadığı hâlde inledi ve cehennemi boyladı.
Nitekim, âyet-i kerime «O oku senin elinden ben attım» emri ile bir
başka ilâhi sırrı açıkladı.

Düşman, dağılmış gibi görünen İslâm birliklerine hep son darbeyi
indirmek için üst üste hücuma geçiyor, fakat ağır zayiat vererek
püskürtülüyordu. Müşrikler, artık netice alamıyacaklarını anladılar.
Savaş onlara da büyük bir yılgınlık getirmişti. Oldukları yerde yavaş
yavaş toplanmaya başladılar. Bu sırada Müslümanlar dağınık düzenden
kurtulup, 800, küsür kişi, sırtlarını Medine'ye yakın dağa vererek
normal düzene döndüler.

Fahr-i Kâinat Efendimiz; bunca hazırlığa ve plânlara rağmen,
istedikleri hiçbir başarıyı elde edememiş, Hz. Hamza'nın kahpece şehid
edilmesinden başka bir şey geçirememişlerdi. Geri çekilip Mekke'ye
doğru yola çıktılar.

Hz. Hamza'nın şehadeti Efendimizi ve bütün ashabı pek üzmüştü. Allah
Efendimize:

"Onun namazını kıldır. Tüm ashabın onu mânâ âleminde seyretsinler"
buyurdu.

Ve Efendimiz, Hz. Hamza'nın namazına durduğu an, cemaatle birlikte
mekân, cennet boyutlarına yansıyıverdi. Doyumu imkânsız bu cenaze
namazını Efendimiz yedi kez tekrar etti. Ve bütün ashab da mânâ
penceresinden açılan bu ziyafeti seyretti.

Ve sonra Efendimiz, yaralılar hariç, 630 kişilik yorgun mücahitleri
toplayarak, düşman ordusu takibe başladı. Savaştan istediği neticeyi
alamayan düşman ordusu da bu sırada Medine'ye dönüp, şehri talan
etmeyi düşünüyordu. Fakat Müslümanların kendilerine doğru geldiğini
işitince korkup Mekke'ye doğru hızla uzaklaştılar.

Uhud savaşının hikmetleri ve akıllara durgunluk veren sonuçları bütün
mü'minlerce çok iyi kavranmalıdır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

a-) Uhud savaşı, gönlün nefise karşı kazandığı zarif bir zaferdir. Bu
yüzden Hz. Hamza'nın cenaze namazı sırasında cennet seyredilmiştir.

b-) Uhud'da, azılı müşriklerin hemen hemen hepsi imhâ edildi. Bunun
İslam'ın geleceği açısından mânevi anlamı çok büyüktü.

c-) Uhud savaşında tarihin en zarif, fakat en muhteşem kahramanlık
örnekleri sergilendi. Evrenin manevî tarihinin en muhteşem sahifesi
böylece süslendi.

d-) Uhud savaşında Efendimize bağlılığın ne demek olduğu akıl almaz
fedakârlıklar şeklinde seyredildi. 0 sonsuz yüceler, melekler öylesine
etkiledi ki; melekler Âdem'e ettikleri secdenin gerçek hazzına
vardılar.

e-) Uhud'un kahramanları saatler süren düşman saldırılarının hepsini
karşıladıktan sonra, yaralı olarak bile, düşmanın peşine düşmekle hem
irade ve mücadelenin akıl almaz bir örneğini verdiler; hem de mânâ
ilimlerine, gönlün, Allah davasını sonsuza dek takip edeceği kuralını
getirdiler.

Bu yüzden, nefisler birliği kıyamete kadar gönül savaşından kaçacak,
dış görünüşte şirretliği devam ediyor sanılsa da, daima panik hâlinde
olacaktır.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:50:19 PM2/10/07
to

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:51:48 PM2/10/07
to

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:53:53 PM2/10/07
to
Hendek Savaşı: Hicretin dördüncü yılında iyice toparlanan Yahudi ve
Mekke müşriklerinden kurulu 10.000 kişilik bir ordu, Medine'yi işgal
etmek üzere yola çıktı. İran'lı azadlı köle Hz. Selman'ın da
teklifleri ile Medine etrafında üç metre derinlikte hendek kazıldı. Ve
kent savaşına karar verildi. Hendeğin kazılmasında Efendimiz de
günlerce çalıştı. Hatta kimsenin kıramadığı bir kayayı eline aldığı
bir balyozla bizzat Efendimiz parçaladı.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, hendek kazma işi bittiği zaman çok sevinçli
idi. bin kişiyi aşan işçilere bir ziyafet vermeyi kararlaştırdı. Ashab
şaşırmış vaziyette idi. Çünkü böyle bir kalabalığı doyuracak yiyecek
bulmak mümkün değildi. Efendimiz neş'e ile gülerek:

- Hem de onlara kuzu ziyafeti vereceğim, dedi.

Çadırın önünde bir tek kuzu kesti, pişittirdi, sonra da işçileri
yirmişer kişilik guruplar hâlinde ayrı çadırlara alarak, yemek
dağıttı. Bu ünlü ziyafet öyle şanlı ve mucizevi bir ziyafetti ki;
işçiler bütün yorgunluğu unutup aylarca bu yemeği konuştular. Savaş
bir ay kadar sürdü. Bu arada Amr isimli goril bir kafir savaşçıyı, Hz.
Ali bir kılıçla ikiye böldü. Kafirlerin morali fevkalade bozuldu. 0
gece korkunç bir soğuk rüzgar çıktı. Müşrikler perişan olarak
dağıldılar. Bu kesin zaferden sonra Medine'deki İslâm Devleti
yenilmezliğini tüm dünyaya ilân etmiş oldu. Bütün Yahudiler yeniden
bölünüp birbirine düştü. İslâm savunmadan çıkıp yayılma devrine girdi.

C) MEDİNE'DE İLK YILLAR VE FÂTIMA ANNEMİZ

İzlediğiniz gibi, kitabımızın genel yapısı içinde kronolojik bir sıra
izlemedik. Aksine Efendimizin mutluluk çağına ait gönül sırlarını
yansıtmaya gayret etti. Medine devri, on yıl boyunca Efendimizin yüce
kitabımız Kur'ân'ı hay sırrı ile uygulama çağıdır. Ahlâk-ı Muhammedi
bütün yapısı ile sergilenmiş ve insanlığın şerefli ihtişamı böyle
doğmuştur.

Bernard Shaw'un bir sözü, bir devri, Batılı bir mütefekkirin ne kadar
gerçekçi bir dille ortaya koyduğunu gösterir:

«Bugün insanlıkta hangi fazilet çizgisini görüyorsanız altında mutlaka
Muhammed (S.A.S.) imzası vardır».

Kur'ân'ın, yirmi iki yıl boyunca dalga dalga inzali ve Efendimizin bu
hikmetleri yaşayarak yeryüzüne yansıtması, sonsuz bir nur yolunu
sergilemiştir. Biz de «Sonsuz Nur»"' isimli eserimizde geniş bir
şekilde bu konuyu anlatmaya çalıştık. İşte, bu kitabımızda kronolojik
bir sıra izlemememizin nedeni budur.

Medine'nin ilk beş yılında büyük savaş ve mücadelelerin sahneye hakim
olduğunu görüyoruz. Ancak bu devirde mânevi gelişme ve Kur'ân'ın
insanı yücelten emirleri hiç aksamadan yürüdü. Savaşlar vesilesiyle
toplumdaki büyük sosyal değişmeler, İslâm motifleriyle işlenerek
yepyeni bir millet doğdu. Öylesine güçlü bir toplum yapısı ortaya
çıkmıştı ki; Medine'de mü'minlerin kalbi çarparken, ciğerleri
solurken, âdeta Fahr-i Kâinat Efendimizin merkez santraline bağlı tek
bir yapı ahengi vardı.

Medine'de bir yandan da çok önemli siyasi gelişmeler oluyordu.
Bunların en önemlisi Yahudilerin parçalanıp sindirilmesiydi. Hiçbir
Yahudiye hürriyeti, inancı açısından baskı yapılmadığı gibi, ekonomik
faaliyetlerine de sınırlamalar getirilmemişti. Burada fevkalâde önemli
bir noktaya dikkati çekmek istiyorum. Bütün bunlara rağmen Yahudiler
rahatsızdı. Çünkü tek bir kalp gibi atan İslâm toplumuna hile ve israf
sokmak mümkün değildi. Zaten İslâm toplumu kendi yapısında güçlü bir
ahlâki sistem geliştirerek, diğer toplumların her türlü davranışına
müsamaha etmek gücü buluyordu. Burada, Efendimizin koyduğu çok önemli
kural, çağlar boyu toplumlara ibrettir: «Ekonomik istilâya karşı tek
tedbir, güçlü ahlâki yapıya sahip bir toplum şuuru meydana
getirmektir.»

Dikkat ederseniz çağımızda Orta-Doğu çıkmazının en açık nedeni,
Müslüman toplumun bu kuraldan habersiz oluşudur. Halen Orta-Doğu'da
problem İsrail'in ekonomik saldırı gücü değil; ona dayanacak sağlıklı
bir İslâm toplum yapısının olmayışıdır.

Yine bu devirde Efendimizin verdiği önemli bir mesaj da, Jenositten
kaçınma emridir. Efendimiz bu devirde hiçbir Yahudiye Yahudi olduğu
için düşmanlık fikrine fırsat vermemiştir. Aksine Yahudiler açık
düşmanlık göstermedikçe saygı, hatta müsamaha görmüştür. Hatta
Efendimiz birçok kere Yahudiye Yahudi olduğu için kuşku ile bakıp
eleştirenlere mani olmuştur. Bu anlayış nedeni ile, bin yıl Yahudi
toplumu İslâm toplumu içinde tek bir problem çıkarmamıştır. Hatta
haçlı seferlerinin Müslümanlar açısından zor olduğu yıllarda bile
Yahudiler baş kaldırmamış, tarafsız kalmışlardır. Burada çok önemli
tarihi hikmet: İslâm toplumu, kendi bünyesi içinde sağlığını ve
dengesini kaybedince, başka bir görünüme dönüşmüştür. Biraz önce
değindiğim gibi, toplum sağlığını kaybedince Yahudilerin ekonomik
nüfuz ve istilâsına maruz kalmıştır.

Medine'de gelişen sosyal olayların en önemlilerinden birisi, hicretin
ikinci yılında zekâtın farz olması nedeniyle İslâm Devleti'nin büyük
bir ekonomik atılım göstermesidir. İslâmiyet'in bu çağında birçok aile
ilgileri de mutluluk çağı tarihi açısından önemli olaylardır.

Yine hicretin ikinci yılında, Efendimizin kerimesi Rukiye annemiz,
vefat etti. Rukiye annemizin eşi, ilk Müslümanlardan olma şerefini
taşıyan; sahî ve gani gönüllü Hz. Osman efendimizdi. Efendimiz, ikinci
kerimesini de, bu yüce insana (Hz. Osman'a) verdi. Bu yüzden Hz. Osman
Efendimize çift nurlu anlamına Zinnûreyn denildi.

Yine bu yılın çok önemli bir olayı, Hz. Fâtıma'nın Hz. Ali ile
evlenmesidir.

Hz. Fâtıma Annemiz: Hz. Fâtıma annemizin mânevi yanını, Fahr-i Kâinat
Efendimiz şu cümlesi ile özetlemiştir:

- Fâtıma benim ruhumdur.

Hemen hemen bütün, veliyullah «kevser» kelimesini Fâtıma annemizle
ilgi kurarak yorumlamışlardır.

Yine bu nedenle Fahr-i Kâinat Efendimiz:

- "Çocuklarınıza Kur'ân'a ve Elh-i Beyt'e muhabbeti talim ederiz"
buyurmuşlardır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bizlerin kolayca çözemeyeceği mânevi
hikmetler nedeniyle, Fâtıma annemiz 18 yaşını ik­mal ettiği günden
itibaren onu hep ayakta karşılayıp, sağ yanına oturtmuştur. Bu
hikmetin sebebi sorulduğunda:

- O benim âyinemdir. Ona bakınca kendimi seyrederim, buyurmuşlardır.

Fâtıma annemizin zâhir görünümünü Hz. Âişe annemizden dinleyelim:

«Sözü, konuşma tarzı ve bütün hareketleri Fahr-i Kâinat Efendimize
onun kadar benzeyen bir kimse yoktu. Her gelişinde Peygamberimiz onu
şefkat ve sevgi ile karşılar, gelişine pek çok memnun olurdu. Onun
kadar doğru ve ahlâklı bir kimse görmedim. Benim gördüğüm kadar
Peygamberimiz, en çok onu sever, erkekler arasında da yine onun eşi
Ali'yi severdi.»

İslâm yücelerini ilkel kavgalar içinde görmek isteyen bazı
bunamışlara, mânâlı bir örnek olsun diye; Hz. Âişe annemizin Fâtıma
annemiz hakkındaki görüşlerini naklettim. Bu zarif incelik ancak İslâm
yücelerinde vardır.

Fâtıma annemiz, yüce bir şair, zarif ruhlu bir düşünür, hassas kalpli,
akıl almaz bir merhametin temsilcisi, bir gönül gülüydü.

Fahr-i Kâinat Efendimizin yanındaki nazını, ahlâkının yüceliği içinde
öylesine zarif bir ahenkte tutardı ki; sonunda Allah'ın övgüsüne ve
sevgisine muhatap oldu. Üst üste

gelen doğumlar ve ev işleri dolayısıyla Fâtıma annemiz yorulunca, -
sırf Fahr-i Kâinat Efendimizin muhabbetine sığınıp ibadetini azaltır
duruma düşmemek için- daha çok ibadet ederdi. Gece yarılarına kadar
namaz ve hamd niyazının zevkinden sonra, sabah namazını kaçırmamak
için çok geceler gözlerini yummazdı.

İşte Efendimiz, böyle yorgun bir gecenin sabahında Fâtıma annemize,
maddi manevî tüm zahmetlerden kurtulması için namaz tesbihini tavsiye
etti. Bizim namazda Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber,
zikirlerinden kurulu yaptığımız tesbih; işte insanlığa Hz. Fâtıma
annemiz sırrı içinde ihsân edilmiş oldu. Fâtıma annemiz, Fahr-i Kâinat
Efendimizin evrenin sonsuz boyutlarına yansıdığı zaman, O'nun
maddedeki hasretine bile dayanamayarak bu dünyaya ancak dört ay
yaşayabildi. Henüz 27 yaşında cennete intikal etti. Efendimiz Cemale
intikal edince, Fâtıma annemizin yazdığı şu beyit, onun Efendimize
hasretini ne güzel dile getirmektedir:

"Onun vefatı ile benim üzerime öyle musibetler devrildi ki;Gecelerin
üzerine devrilse, karanlığın rengi değişirdi.Onun toprağını
koklayanlar edebiyete kadar başka bir güzel koku duyamazlar"

Mânâ ilminde Fahr-i Kâinat Efendimizi sevenlere en büyük şefaatçı
Fâtıma annemiz olarak bilinir.

Kelime olarak «Fâtıma» demek: arınmış, masum, kendini sevenleri
koruyan demektir.

Hz. Ali, bir gün rüyasında yan yana zeytin ve incir görmüştü. Bu
rüyayı bilâhare Fâtıma annemizle evlenme şerefine ereceği ve ahsen-i
takvim sırrının; yani ehl-i beytin böyle zuhur edeceği şeklinde
yorumlamışlardır. İlâhi emirle Hz. Ali, Hz. Fâtıma annemizle
nikâhlandı. Nikâhta Efendimiz, İslâmda evlilik müessesesini dile
getiren şu hârika kavramı getirdi:

- Ya Ali, kızımı sana cariye olarak veriyorum. Unutma ki sen de onun
kölesisin.

İnsanlık, tarihi boyunca uğraşsa, aile müessesesine bundan daha güzel
bir tanım getirebilir mi? Ve bu vesile ile Fahr-i Kâinat Efendimiz, o
anda çevrede bulunanların tümüne evliliği şöyle tarif etti:

- Evlilik iki bedende tek bir ruhtur.

Nikâhtan sonra Fahr-i Kâinat Efendimiz Hz. Ali'ye bir liste
hazırlattı. Ve:

- Hemen bunları tedarik et, düğün yapılsın, buyurdu.

Listenin tutarı 730 dinardı. Hz. Ali'nin ise 15 dinarı vardı. Fakat
Hz. Ali büyük bir tevekkülle zırhını ve kılıcını satılığa çıkardı.
Önce zırhını çarşıya götürdü. Birçokları almak istediler, fakat 50
dinardan fazla veren çıkmadı. Hz. Ali, tüm ümitlerini yitirmiş olarak
eve dönerken Hz. Osman'a rastladı. Hz. Osman:

- Hayrola ya Ali, zırhınla nereye gidiyorsun? dedi. Hz. Ali mahzun
mahzun:

- Ya Osman, biraz ihtiyacım var da, zırhımı satacaktım,

dedi' Hz. Osman'ın:

- Kaç para istiyorsun? sorusu üzerine:

- Değerler ve fiyatlar hakkında hiçbir bilgim yok. Sen daha iyi
bilirsin, kaç para verirsen al götür, dedi.

Hz. Osman, zırhı eline aldı. Evirdi, çevirdi:

- Ya Ali, zırh pek güzel değil ama, bunda senin mânevî kudretin var.
Benim için çok kıymetlidir, 730 dinar veriyim, dedi.

Hz. Ali bir yandan Fahr-i Kâinat Efendimizin bu mânevî esprisine
hayran kalırken, bir yandan da Hz. Osman'ın Fahr-i Kâinat Efendimizden
o anda aldığı mânevî cereyana hayret ediyordu.

Ve sonra bu dostluk, iki bacanak arasında edebiyete kadar sürecektir.

Bir yıl sonra, bu büyük evlilikten güzeller güzeli Hz. Hasan teşrif
etti. Sonra da Hz. Hüseyin ve Hz. Muhsin teşrif ettiler. Bu evrenin en
güzel mânevi çiçeklerini bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz, öylesine çok
sever, onlarla öylesine meşgul olurdu ki, bu sevgiyi neredeyse herkes
kıskanırdı. Pek azımızın tanıdığı Hz. Muhsin'i hemen hemen Efendimizi
her gün sever, okşardı. Hz. Muhsin, bir yaşında iken cennete intikal
etti.

Hz. Hasan, sîma ve bakışlar açısından Fahr-i Kâinat Efendimize tıpatıp
benzerdi. Öylesine güzeldi ki, onu görüp de âşık olmayan yok gibiydi.
Hz. Hüseyin, davranışlar ve konuşma açısından Efendimize çok benzerdi.
Hattâ yetişkin zamanında sesini duyan yaşlı ashab, Efendimizin sesini
duymuş gibi titrerlerdi.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:55:27 PM2/10/07
to
EFENDİMİZDEN ANLIK ÇİZGİLER

Fahr-i Kâinat Efendimizin hayat hikâyesi içinde, davranış biçimi, ne
yazık ki mutluluk çağı tarihlerinde hep göz ardı edilmektedir. Gerçi
bazı hadis ve tarih bilimcileri parça parça çizgiler vermişlerse de,
bunlar Efendimizin davranış biçimini bütün olarak hemen hemen hiç
yansıtmamaktadır.

Hâlbuki, çağımızın insanı, Efendimizin konuşma, yürüme gibi günlük
hayatından ana çizgileri çok merak etmektedir. Bunlardan birkaç ana
noktayı özetlemek istiyorum:

Fahr-i Kâinat Efendimiz, daha önce de değindiğim gibi, çok şık
giyinen, bütün davranışından estetik ve zerafete çok önem veren bir
yapıya sahipti. Hareketlerinin tümünde estetik ve zerafet ön plânda
idi. Elini kaldırırken, konuşurken, ata binerken zarif hareketlerine
hayran olmamak mümkün değildi. Tane tane konuşur, çok net bir
diksiyona sahipti. Sesi güçlü idi, fakat hiç bağırmazdı. Her sözünde
mutlak bir etkinlik göze çarpardı. En basit bir şeyi tanımlarken bile,
konunun hiç eksiğini bırakmaz, herkesi hayran bırakırdı.

Bütün insanlara, dinlerken de konuşurken de, aşırı bir saygı
gösterirdi. Hiç kimseye bakarken gözünün ucu ile; yani yan bakmaz,
birisiyle konuşurken, mutlaka o tarafa döner, konuşurdu. Fevkalâde
esprili idi. Anlatacağı basit konuları bile esprinin zarif zarfı
içinde takdim ederdi.

İnsanların dünya ilgilerinden ve zaaflarından doğan davranışlarına
büyük bir müsamaha gösterirdi. Nitekim, düğünlerdeki, spor
eğlencelerindeki sınırlı taşkınlıkları izleyerek, bir bakıma onların
devamına müsaade ederdi.

Muhterem annelerimizin, hanımlara has eğlencelerine daima müsamaha
gösterirdi. Ayrıca özellikle, hanımların titiz, temiz giyinmesini;
bugünkü tabirle bakımlı olmalarını müteaddit defa belirtmişlerdir. 0
devrin süs unsuru olan sürme ve kına gibi uygulamaları ısrarla tavsiye
etmişlerdir. Yine İslâm hanımlarının, eşleri ve diğer hanımlar yanında
saçlarının daima bakımlı ve taranmış olmasını birçok defa emretmiştir.

Efendimizin hayatında sunmak istediğimiz bu anlık çizgilerden
çıkaracağımız en önemli sonuç: Efendimizin davranışlarının, o çağdaki
arap karakter çizgisinden tamamen farklı bir görünümde olmasıdır.
Meselâ, Efendimiz gerek kendi çocuklarıyla, gerekse sevgili
torunlarıyla pek sıcak bir ilgi içinde idi. Onlarla şakalaşır,
küçüklerle oynaşırdı. Hatta Efendimizin sevgili torunlarının, bizzat
Fahr-i Kâinat Efendimiz namazda iken bile bu oyunlara devam
ettiklerini biliyoruz. Bu önemli davranış, Efendimizin, çocuk
terbiyesinde en önemli unsuru sevgi temeline dayandırması emridir.
Gençleri muhatap alıp, daima onlarla konuşması, onları özel olarak
eğitmesi, onlara ciddi sorumluluklar vermesi 14 asır önce kavranması
imkânsız davranışlardır. Bu hikmetler, ancak çağımızda sezilebilen
akıl almaz yüceliklerdir.

Efendimizin yaşantısındaki çizgilerden en önemlilerinden biri de,
sağlık ve spora verdiği önemdir. Yalnız yemek yemenin sakıncalarından
tutunuz da, titiz bir diş sağlığına kadar her konuda büyük ölçüde
beden sağlığının temel ilkelerini bizlere öğretmiştir. Ashabına
rastladığı zaman, her defasında «çocuklarına yüzme, ata binme, ok atma
gibi sporları» yaptırıp yaptırmadığını sorardı. Daha önemlisi bizzat
kendisi hem atla, hem yaya koşu yarışları yapardı. Bunu Hz. Âişe
annemizle ve Ebû Bekir Sıddîk Efendimizle sık sık tekrar ederdi. Ufak
tefek rahatsızlıklarında, özellikle perhize, ottan yapılmış ilâçlara
rağbet ederek sağlığını hiç aksatmazdı.

Şüphesiz ki, Fahr-i Kâinat Efendimizin hayat çizgilerinde en önemli
mesele: gelecekteki insanlara en doğru ve güzeli öğretme hikmeti idi.
Bu yüzden Efendimiz, hayatındaki akıl almaz çileler ve mücadelelerin
yanında; ufuk insan olma hikmetini eksiksiz yaşattı, öğretti durdu.
Efendimizin ekmeliyetindeki; yani mükemmelliğindeki zirvesindeki asıl
büyük hikmeti: hayatı, her türlü şartlar altında en güzel biçimde
yaşamayı öğretmesidir. Savaşta merhameti, en çileli günlerde ibadetin
hamd sırrını; akıl almaz uçların tezat hikmetleri içinde hem uyguladı,
hem bizlere öğretti. Efendimizin hayatındaki bu sonsuz hikmetleri
temelinden kavramadan sünneti sadece kıyafetle yaşamaya çalışmak pek
hazindir.

Elbette bir Müslüman, Efendimizi taklit etmek, onun ahlâkını kazanma
çabası içinde olacaktır. Ancak bunun prensibi, Efendimizi yukarıda çok
özet çizgiler hâlinde anlatmaya çalıştığımız mükemmel insan
noktasından hareket ederek bulunabilir.

Bir Müslümanın Efendimize benzeme tutkusu, temizlik, zerafet, sevgi
dolu davranışların tümünden geçmedikçe sünneti yerine getirme
gerçeğine kavuşamaz. İnanınız ki, yeryüzünde güzel olan ne varsa,
zarif ve mükemmel olan hangi davranış varsa, mutlaka Efendimizden
yansımış bir ışıktır. Velev ki onun sahibi farkında olsun, olmasın;
mutlaka her güzel şey Efendimizin sırrından yansımıştır. Ve mutlaka
güzel olan şey: Efendimizin, mutluluk çağında onu öyle yaşadığı için
güzel olmuştur. Biz kendi kendimize hangi iddiada olursak olalım,
bakımlı tertemiz dişler, insanların farkında olmadan bir sünneti
yerine getirme tutkusudur.

Batı, son yıllarda bu müthiş hikmeti sezdi. Bu yüzden Fahr-i Kâinat
Efendimize hayranlığı büsbütün arttı.


Onk.Dr. Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 1:59:30 PM2/10/07
to
UMRE SEFERİ VE HUDEYBİYE ANTLAŞMASI

Efendimiz, hicretin 6'ncı yılında rüyâsında ashabı ile Mekke'yi tavaf
ettiğini gördü. Bu rüyaya, ashab pek sevindi. O yıl Mekke'ye
gireceklerini sandılar.

Hâlbuki, bu rüyanın ayrıntılarında büyük sırlar saklı idi. Efendimiz,
1500 ashabı ile (4'ü kadın), silâhsız olarak Mekke'ye hareket emri
verdi. Hiçbir mü'min, arının kovanına böyle savaşa hazırlıksız nasıl
gidilebileceğini düşünmedi bile. Hiç tartışmadan büyük bir
teslimiyetle yola çıktılar. Hudeybiye mevkiinde konakladılar.
Müşrikler, olayı haber alır almaz, silâhlanıp savaşmaya karar
verdiler. Silâhsız olarak Müslümanların Mekke'nin kapısında
beklemesini bir türlü hazmedemiyorlardı. Hâlbuki, Efendimiz, bu
seferle Mekkelileri bir anlaşmaya ikna etmek istiyordu. Ve kesinlikle
kararı; o yıl için bir Hac yada Umre ziyareti değildi. Mekke
müşriklerinin bütün tahriklerine rağmen, hiçbir tartışmaya, ya da
çatışmaya izin vermedi. Büyük bir grup hâlinde topladığı ashabına akıl
almaz bir sabır ve teslimiyet eğitimi yaptırıyordu.

Heyetler arasında hiç akla gelmeyen bir tasavvur edilemeyen anlaşma
zemini arıyordu. Her defasında Kureyş inadında direniyor, Efendimiz
ise, sabrı ile bu inadı aşmak istiyordu. Bu süre içerisinde 10 ashab
cennetle müjdelendi. Ayrıca bütün mü'minler Efendimize bir kez daha
teslimiyet andı içtiler (bîat ettiler).

Bu teslimiyet andından Efendimizin muradı, hazırlanacak Hudeybiye
Anlaşması'na mü'minleri hazırlamaktı. Diğer taraftan bu teslimiyet
andı Kureyşlileri korkuttu ve inadlarını kırdı.

İnadı kırılan Kureyşliler nihayet görünüş itibariyle tamamen Kureyş'i
koruyan bir anlaşma yapmaya Amr Bin Süheyl'i memur ettiler. Anlaşma
metnini Hz. Ali hazırlıyordu. Süheyl'in metinden «Resûlullah»
kelimesinin çıkarılmasını istemesi üzerine; Hz. Ali:

- Silmem, diye yemin etti.

Fakat bu kelimeyi bizzat Fahr-i Kâinat Efendimiz sildi.

Hudeybiye Anlaşması'nın Müslümanlar lehine bir tek maddesi vardı: On
yıllık barış! Mü'minleri en çok müteessir eden maddesi ise: Mekke'den
Medine'ye iltica edenlerin iade edilmesine karşılık; Mekke'de
yakalanan Müslümanın iade edilmemesi hükmü idi. Hatta tam o sırada
Mekke'de büyük eziyet görmüş Müslüman Ebû Cendel, kaçıp gelerek
Müslümanlara sığınmıştı. Daha anlaşmanın mürekkebi kurumadan Süheyl:

- Anlaşmaya sâdık olduğunuzu göstermeniz için, Ebû Cendel'i iade edin,
dedi.

Ashabın çok üzülmelerine rağmen Efendimiz Ebû Cendel'i iade etti.
Hudeybiye Anlaşması zahir planda böyle haksız gibi görünen maddeleri
taşımasına rağmen; İslâm Devleti'nin Mekkelilerce kabulünü
belgeliyordu. Bu ise, Kureyş'in sonu demekti. Nitekim, Hudeybiye'den
dönerken Fetih Sûresi inzâl oldu. Mü'minler bu sûreyi, gelecekte
Mekke'nin fethinin müjdesi şeklinde yorumluyorlardı. Hâlbuki
Efendimiz.

- Bu âyetler kazandığımız Hudeybiye zaferini müjdeliyor, Hudeybiye
Anlaşması İslâm'ın en büyük fetih harekâtıdır, buyurdu.

Bu anlaşmadan kısa bir süre sonra, Islâm Devleti çığ gibi büyüdü,
önüne geçilmez güç hâline geldi. Fahr-i Kâinat Efendimizin durup
dururken bu anlaşmayı zorla ve de bir sanat eseri gibi işleyip meydana
getirmesi, dünya siyaset tarihinde eşine rastlanmayan dahiyane bir
mûcizedir.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 2:01:07 PM2/10/07
to
MÛTE SAVAŞI VE ALTIN ŞEHİTLER

Hicretin 7'nci yılında Hz. Dıhye elçi olarak Bizans İmparatoru
Heraklius'a gönderildi. Onu halkı ile birlikte İslâm'a davet eden bir
mektubu Heraklius'a verdiği zaman bir mânâ hikmeti cereyan etti.
Hatırlanacağı üzere Hz. Dıhye yüce bir İslâm velisi idi. Öyle hikmetli
bir mânevi cereyan taşırdı ki; kimi İslâm'a davet etse, karşısındaki
hemen Müslüman olurdu. Heraklius da hemen Müslüman oldu. Ancak,
milleti ve etrafındakiler İslâmiyet'e şiddetle karşı çıktı. Bu yüzden
Heraklius, dinini saklayarak yeni doğan İslâm Devleti gelişene kadar
Bizans'ın İslâmiyet'e zarar vermesini geciktirmek istedi. Nitekim, Hz.
Dıhye'yi Uskuf Dagatirin isimli, o çağın en büyük hristiyan âlimine
gönderdi. Uskuf Müslümanlığı hemen kabul etti. Ve Bizanslıları da
İslâm'a çağırdı. Fakat kavmi onu linç ederek şehit etti. Heraklius'un
Efendimize özel bir mektup göndererek durumu izah ettiği, hatta,
«keşke yanınızda olsam da ayaklarınızı yıkasam» dediği, Yakubî Tarihi
cilt:2 sahife 78'de yazılıdır.

Efendimiz, Mekke'nin fethinden sonra henüz Hıristiyanlarla savaşacak
duruma gelmediğimizi biliyor, bu yüzden imkân oranında ihtilâf
çıkartmıyordu. Hıristiyanlar ise, İslâmiyet'in hızlı yayılması
karşısında büyük endişeye düşüyor, bir an önce İslâm ateşini söndürmek
istiyordu. İşte Dıhye olayından 1.5 yıl sonra İslâm elçisi Haris'in
Bizanslılar tarafından şehit edilmesi üzerine bir çatışma zorunlu hâle
geldi. İslâm Devleti'nin, kuzey sınırlarında biriken dev hristiyan
ordusuna karşı bir başarı kazanma şansı yok gibiydi. Efendimiz, en
güvendiği ve sevdiği kişilerden kurduğu bir orduyu Hz. Zeyd'in
komutasında Mûte'ye gönderdi. Kendisi de Medine'de ashabıyla birlikte
oturup mânevî âlemde muharebeyi izliyordu. Mânâ kuvvetine
inanmayanlar, 100 bin kişilik Bizans ordusuna karşı, sayıları üç bini
zor bulan İslâm ordusunun hemen imhâ olacağını sanırlardı. Fakat Fahr-
i Kâinat Efendimiz ilk kez ashabının huzurunda hiç çekinmeden mânevî
sırrını açmış; tek tek savaşın bütün noktalarını izliyor, hatta
yönetiyordu. Bir ara Efendimiz:

- Cafer, çabuk bayrağı al, Zeyd şehid oldu, diye bağırdı.

Gerçekten o anda yüzlerce kişiyi kılıçtan geçiren Zeyd, mızrak
darbeleriyle delik deşik olarak şehid olmuştu. Hz. Cafer-i Tayyar,
İslâm bayrağını kaparak savaşın en kızgın yerine daldı. 0 kadar cesur
dövüşüyordu ki, sağ kolunun koptuğunu bayrağın yere düşmesinden
anladı. Hemen sol eliyle bayrağı kaldırdı, bu şekilde de birçok
düşmanı öldürdükten sonra sol kolu da koptu. Bu kez bayrağı göğsüyle
ayakta tutuyordu. Bu sırada Fahr-i Kâinat Efendimiz, sanki savaşı
ekrandan naklen yayınlıyormuş gibi, ashaba aynen anlatıyordu. Sonra
kumandayı Efendimizin süt kardeşi Abdullah aldı. Ve o da şehid oldu.

Cenab-ı Hak kesilen kollarının yerine cennette kanatlar ihsan
ettiğinden Hz. Cafer ismi, Uçan Cafer anlamına, «Cafer-i Tayyar»
olarak simgeleşti.

Sonra Efendimiz, Halid'in kumandanlığı aldığını, Allah'ın ona yardım
edeceğini niyâz ederek mânâ ekranını kapattı. Halid cidden çok değişik
bir tabya ustası idi. Bizanslıları şaşırtıp, orduyu zaferle Medine'ye
döndürmeyi başardı. Ordu henüz Medine'ye doğru yeni yola çıkmıştı. Bu
sırada Efendimiz, hane-i saadetlerine dönüyordu. Yolda Hz. Zeyd'in
kızına rastladı. Hz. Zeyd'in kızı da, babası gibi Efendimizi gönlünün
en derin noktasından severdi. 0 da mânâ âleminden, Efendimizin
nazarlarından babasının şehadetini seyretti. Bu yüzden, Efendimize,
hasret dolu mahzun bakışlarıyla öylesine derinden bakıyordu ki;
Efendimiz dayanamadı, ve ağladı. Sebebini soran ashaba:

- Bu, sevgilinin sevgilisine hasretidir, anlatılamaz, ancak yaşanır,
buyurdu.

Fahr-i Kâinat Efendimizin gönlünde Hz. Zeyd'e ait hüzün aynen Hz.
Zeyd'in kızının gönlüne yansıdı. Ve Efendimize bakarken, Efendimize
ait derin sevgide babasının silüeti olduğunu göstermek için mahzun
baktı.

Efendimiz ise, Hz. Zeyde olan hasretini onun kızının gönlüne nazar
ederek giderdi. İşte «sevgilinin sevgiliye hasreti» budur.

Mekke'nin fethi ile Araplara, Mûte savaşı ile de Bizans'a karşı kesin
bir zafer kazanılmıştı. Şimdi İslâm Devleti'nin tam ortasında;
Hayber'de bir Yahudi fesat yuvası vardı. Bu volkanik vadi İslâmiyet
için ciddi bir çıban başı idi.

schenseditor

unread,
Feb 10, 2007, 2:02:40 PM2/10/07
to
Hayber'in Fethi: Efendimiz, kendi kumandasındaki bir ordu ile Hayber'i
kuşattı. Ancak, Efendimiz biraz rahatsızlandı. Ve sıra ile önce Ebû
Bekir'i sonra Ömer'i, sonra Osman'ı tayin ederek saldırılar düzenledi.
Her üç saldırı da başarı sağlayamadı.

Efendimiz, o sırada gözleri çok hasta olduğu için yatmakta olan Hz.
Ali'yi çağırdı. Sonra, elleriyle onun gözlerini sıvazladı:

- Ya Ali, bundan sonra ne sıcak ne soğuk seni rahatsız etmesin,
buyurdu.

Nitekim ömür boyu bu dua Hz. Ali üzerinde akıl almaz bir mucize sırrı
hâlinde tecelli etti, durdu.

Hz. Ali, savaşa katılır katılmaz, Yahudilerin en güçlü adamı olarak
bilinen goril yapılı Mehrap, Hz. Ali'ye teke tek savaş teklif etti.
Bunun amacı, hayati boyunca yenilmemiş olan Mehrap'ın Hz. Ali'yi savaş
dışı bırakmasını sağlamak ve moral kazanmaktı. Hâlbuki, tek tek savaş
başladıktan iki saniye sonra Hz. Ali Mehrap'ı ortasından ikiye
bölüverdi. Bu kez, Yahudiler büyük bir paniğe kapıldılar. Hz. Ali o
kadar sert savaşıyordu ki, her dakika Hayber'in bir kulesi düşüyordu.
Bir ara ana kalenin en büyük kapısı önüne geldiler. Bu dev demir kapı,
öyle insan gücü ile falan yıkılacak gibi değildi. Nitekim, savaştan
çok önceki yıllarda Hz. Ali bu kapıyı gördüğünde:

- Bu kapıyı insan gücü ile açmak mümkün değil, demiş Hikmet-i ilâhiye
bakın ki; Hz. Ali, «Allah» deyip kapıya yüklenince, kapı açılmak şöyle
dursun, kökünden sökülüp yıkıldı. Böylece yirmi bin kişi ile korunan
koskoca Hayber Kalesi 1300 kişilik İslâm ordusu karşısında perişan
oldu. Bu olaydan sonra Arabistan'daki tüm Yahudi cemaatleri İslâm'a
devamlı olarak itaat ettiler.

İslâmiyet'in doğduğu andan itibaren, tertipler ve hileler içerisinde
İslâmiyet'e çelme takan bu şer kuvvet ortadan kalkmıştı.

Savaş sonunda esir olan asil bir Yahudi hanımefendi Safıye'ye,
Efendimiz:

- Ya Safıye, seni serbest bırakıyorum. Kavminle beraber git, onlarla
hayatının kalan kısmını istediğin biçimde geçir. Yok eğer Müslüman
olmak istersen, bizimle beraber Medine'ye dön, yine hür ve serbestsin,
buyurdu. Safiye:

- Ya Resûlallah, sizi ordunuzun başında ilk gördüğüm anda, kalbim
iradem dışında Kelime-i Şahadet getirdi. Ve ben çoktan Müslüman
olmuştum. Yüzlerce kadının içinden benim Müslüman olduğumu nasıl
bildiniz? 5imdi imânım akıl almaz bir yüceliğe, gönlümdeki ateş
dayanılmaz bir sevgiye döndü. Bana hürriyetimi vermeyin, câriyeniz
olarak sizin yanınızda kalayım, dedi.

Bunun üzerine Efendimiz:

- Madem ki gönlünde bu hasret belirdi, seni nikâhlayacağım, buyurdu.


Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:10:41 PM2/10/07
to
VEDA HACCI VE GADÎR-İ HUM TEBLİĞİ

Hicret'in 10'ncu yılında Efendimiz yolda toplananlarla birlikte, 100
bin hacı adayı ile birlikte Mekke'ye geldi. Burada da 50 binden fazla
hacı adayı toplanmıştı. Fahr-i Kâinat Efendimiz,bu büyük topluluğa
Arafat'tan, yani Hz. Âdem'in dünyaya ışınlandığı mekân noktasından şu
şaheser Veda Hutbesi'ni okudular. Bu şaheser mesajı özet olarak
sunuyorum:

«Ey insanlar, bu sizlere belki de son hitabımdır. Canlarınız, malınız
ve namusunuz kutsaldır. Her türlü tecavüzden korunmuştur.

Bu yüce dinin sayesinde kazandığınız bu şerefli mevkiden sakın eski
sapıklıklara dönmeyin. Burada bulunmayanlara da bu emirlerimi
nakledin. Kimin üzerinde bu başkasına ait hak var ise, derhâl iade
etsin. Emanet bulunuyorsa, yerine getirsin. Faiz cahiliyetten kalma
çarpık bir âdettir. Her türlüsü ayağımın altındadır ve yasaktır. Kan
davaları tamamen kaldırılmıştır. Şeytan sizin topraklarınızdan
hakimiyet kurma gücünü ebediyen kaybetmiştir. Ancak bazı işlerde ona
uyarak onu memnun etmeyiniz.

Ey insanlar, kadınların haklarını büyük bir titizlikle gözetin Aile
yuvanızı kimseye çiğnetmeyin. Size emsalsiz bir emanet bırakıyorum,
ona sıkıca sarılın, o Kur'ân'dır.

İnananlar birbirinin kardeşidir.

Hiç kimseye zulüm etmeyin. Kendinize de zulüm etmeyin. Kimsenin de
size zulüm etmesine izin vermeyin.

Ey insanlar, babasının soyunu (insanlığın Âdem'den gelen soyunu) inkâr
edenlere melekler lânet etsin. Allah gazabını versin. Ve bütün
Müslümanların bedduası onların üzerine olsun. Rabbımız birdir, babamız
da birdir. 0, topraktan olan Hz. Âdem'dir. »

Bu, fevkalâde önemli mesajdaki mûcizeyi fark ettiniz mi? Fahr-i Kâinat
Efendimiz, kendinden asırlarca sonra gelecek sapıkların Hz. Âdem'i
inkâr edeceklerini (maymundan ced arama) mûcizevi bir hikmetle sezerek
onlara beddua ediyor.

«Allah'ın yanında en kıymetliniz, takvası en çok olanınızdır. (Takva
Allah'a karşı kulluk mes'uliyetinin idrakidir.)»

Sonra Efendimiz, bütün insanlarla helallaştı:

«Sözle, ya da başka bir yoldan kırdıklarım var ise, gelsin ödeşelim,
borçlu olduğum kimse var ise, lütfen gelip istesin,» diye buyurdu. Ve
sonra da:

- Ey insanlar, yarın beni sizden soracaklar, o zaman «Allah'ın
elçiliğini ifâ ettin, vazifeni yerine getirdin, bize vasiyet ve
nasihatte bulundun, şahadet ederiz», deyiniz buyurdu. Sonra da mübarek
parmağını kaldırarak:

- Şahit ol ya Rab, diyerek üç kez tekrar etti.

Ardından Hz. Bilâl ezan okudu. Önce öğle, sonra ikindi namazını
Efendimizin ardından 150 bin Müslüman kıldı.

Sonra Efendimiz, devesi üzerine binerek yola çıkmak üzereydi ki, Sûre-
i Maide'nin üçüncü âyeti nâzil oldu:

«İşte bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Üzerinizdeki
nîmetleri tamamladım ve size din olarak İslâmiyet'i seçip kabul ettim.»

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:14:12 PM2/10/07
to
MUTLULUK ÇAĞINDAN SONSUZA

Fahr-i Kâinat Efendimiz, âyet-i kerime'de açıkca bildirilen rahmet
sırrını temsil etmektedir:

«Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik»

Fahr-i Kâinat Efendimiz, mutluluk çağının sonunda evrenin sonsuzluğuna
yansıyınca, O'nun âlemlere rahmet sırrı evrenin zaman ve mekân
nakışlarındaki her noktasına intikal edivermişti. İnsanlar hangi
inançtan olurlarsa olsunlar, Efendimizin getirdiği rahmet sırrından
eksiksiz müstefittirler.

Onun getirdiği ilkeler, mutluluğun vazgeçilmez anahtarıdır. Özellikle
çağımızda tüm insanlar, bu ilkelere farkında olsunlar olmasınlar,
büyük bir iştiyakla koşmaktadırlar. İlme, insan haklarına saygı,
sağlığa değer verme, kadın haklarına hürmet, bunların en göze
batanlarıdır.

Ne çare ki, insanoğlu Fahr-i Kâinat Efendimizin lütfedip getirdiği bu
güzellikleri, zaman perdesine aldanıp, kendim keşfettim sanır. İşte bu
üçüncü bölümümüzde Fahr-i Kâinat Efendimizin getirdiği ahlâki
ilkelerin zaman içinde yavaş yavaş toplunılara nüfuz ederek nasıl
yerleştiğini inceleyeceğiz. Yine bu bölümün ikinci bahsinde de, âyetin
çok şumûllü, yani yaygın olan mânâsını tanımaya çalışacağız. Çünkü
âyet-i kerime çok net, kesin ve tartışmasız bir mesaj getirmektedir.
Ne, «Biz seni mü'minlere rahmet olarak gönderdik», ne de, «seni
beşeriyete rahmet olarak gönderdik» diyor; aksine, apaçık bir şekilde:

«Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik» buyuruyor. 0 hâlde, bu
rahmet sırrı içinde melekler, cennet, ruhlar âlemi, Ledün âlemi gibi
farklı mekânlar olduğu gibi, evrenlerin bilinmezliğindeki tüm mekânlar
da dahildir.

Bütün bunları çok cılız çizgiler hâlinde kavrayabileceğimiz aşikârdır.
Ancak bu sayede Efendimizi tanımaya henüz adım atmış olacağız.
A) İLİM VE ONUN KUTSALLIĞI

Yüce kitabımız, «Oku» emri ve ilmin kutsallığını tebliğ ile inzâle
başlamıştır. Cenab-ı Hak, Efendimize Kur'ân'ı tebliğe başlarken;
Efendimizin beşeri görevini bize tanıtmıştır. Sûre-i Alâk'ın 1-5'nci
âyetleri: Bir yandan ilmi insanlara zorunlu bir ibadet kılarken, aynı
âyetler insanlara ilmi Allah'ın öğrettiğini bildirerek ilmi
kutsallaştırmıştır.

Efendimiz, her vesile ile erkek-kadın her inananın mutlaka okuyup
yazmasını emretmiş, âlimin mürekkebini şehidin kanı ile bir tutmuştur.
Daha önemlisi, ne Kur'ân ne de Efendimizin hadisleri ilmi tanımlarken
kesinlikle din ilmi olarak ayırmamış, aksine genel anlamda ilmi kutsal
saymıştır. Efendimiz:

«İlim Çinde de olsa gidin öğrenin» «Hakikat ve ilim, Müslümanın
kaybolmuş malıdır, nerede bulursanız alın».

Hadisleriyle, ilmin evrensellik kavramını ilk defa insanlığa
tanıtmıştır. Hatırlayacağınız gibi, Bedir harbi esirlerine bile
«okuyup yazma öğreten hürriyetine kavuşacaktır» fermanı ile ilme
verdiği önemi emsalsiz bir şekilde sergilemiştir. Hiç kimse
Efendimizin ilmi her şeyden üstün tuttuğu gerçeğini inkâr edemez.
Düşününüz ki, Efendimizden bin yıl sonra İtalya'da Galile «dünya
dönüyor» dediği için idam talebi ile yargılanmıştır. Ancak sözünden
dönerek idamdan kurtulmuştur.

İslâmiyet'in ilme verdiği önem, Horasanlı Cabir kanalıyla Cebir
ilmini, Birûni kanalıyla Fiziği, İbn-i Sinâ kanalıyla Biyolojiye
dayalı Tıbbı doğurmuştur. Bilim tarihi konusun

da tarafsız bilgilere sahip olmamamıza rağmen; bütün Batılı
tarihçiler, teknolojinin temelinde yatan bu üç bilimin, yeryüzüne bu
üç İslâm âlimi tarafından hediye edildiğini kabul etmektedir. Daha
önemlisi, İslâmiyet'in ilme verdiği bu kutsallık, îtibar kesinlikle
Rönesans'ın doğuşunda tek faktördür. O zamana kadar, kilise taassubu
ve büyücülük çılgınlığı içinde tam bir karanlığa bürülü olan Avrupa,
İslâm cemiyetlerinin özündeki ilme saygı ve bağlılık ilkesini
keşfederek, gözündeki perdeyi kaldırmıştır.

Bu bahsin anahtarı olan, Efendimiz âlemlere rahmet sırrı içinde kim
ilmi kutsal saymış ise, o daha gelişmiştir. Alâk Sûresi'nin başındaki
ilk beş âyet de, dikkat edersek:

«O insana bilmediğini öğretti» emri ile ilmin bütün insanlara has
ilâhi bir nimet olduğunu, beşeriyete yaygınlığını dile getirmektedir.

Bugünün dünyasının insanlık adına, şüphesiz en üstün zaferi ilimdir.
Bu ise, Efendimizin, âlemlere rahmet olan sırrı içinde yaşayan
mucizesidir. Efendimiz dünyaya teşrif etmeseydi ve Kur'ân gelmeseydi,
ilim hiçbir zaman kutsallaşamayacak, bugünkü hürriyetine kavuşamayacak
ve insanlar Avrupa Orta Çağının zulmeti altında mutsuz yaşıyor
olacaklardı.

İbn-i Sinâ'nın, kendisinden yedi asır sonra, «Kanunname-i Tıp» isimli
eseri Avrupa'ya gelmeseydi, hastanelerde hastalara hâlâ tütsüler
yapılacaktı. Horasanlı Cabir'in Cebir kitabı kendisinden bin yıl
sonra, Fransızların eline geçmeseydi, Biruni'yi Batılı öğrenip Fiziği
tanımasaydı; çok daha önemlisi, Kur'ân'ın emrettiği ilmin kutsallığı
ilkesi bütün dünyada duyulmasaydı, araştırmacılar hâlâ büyücü diye
yakılacaktı.

Bazı bilim adamları bugünkü ilmin hür ve bağımsız saltanatını fikir
cereyanlarıyla ilgili saymak isterler. Hâlbuki, bilim tarihçileri çok
iyi tesbit etmiştir ki; Batı dünyasında önce akılcı bilim; fizik,
kimya, biyoloji inkılâpları doğmuş, sonrada bu bilimlerin getirdiği
gerçekler, Batı'nın kördüğüm olduğu skolastik düşünceye baş kaldıran
fikirleri doğurmuştur.

Efendimizin âlemlere rahmet sırrı içinde olayları seyretmenin
egzersizini kazanırsak, ilmin 19'ncu asırdaki bunalımlı patlama
devrinden sonra, çağımızda nasıl Allah'a götüren sihirli bir nefes
olduğunu sezeriz. Müsbet ilimdeki patlamalar, çağında, yani geçen
yüzyıl, peşinde inkârcı, materyalist, marksist düşünceler de
sürüklemiştir. Ama bakınız: İçinde bulunduğumuz yılların bilimi, tek
tek Kur'ân âyetlerini açmakla görevli bir mucize hikmetini âşikar
şekilde taşıyor. Böylece, Kur'ân'ın, neden ilmi kutsallaştıran
âyetlerle başladığını gönül gözü açık olanların görmemesi mümkün
değildir.

Çağımızın, ilim açısından bulunduğu noktada fizik, astrofizik ve
biyoloji açısından neden Müslüman bilim adamalarının sahneye hakim
olmadığını düşünmek, kendi kendine sorup durmak, olayları dış yüzünden
seyretmenin vazgeçilmez bir yargısıdır. Olayları gönül penceresinden
seyredenler ise, şu üç nokta üzerinde telâşsız, gönül ferahlığı ile
olayları iç yüzünü sezmektedir:

a-) İlim Efendimizin sırrıdır ve Efendimiz tüm âlemlerin, tüm
beşeriyetin rahmet anahtarıdır. İnsanların bir kısmı farkına varmasa
da,

b-) Bugünkü teknoloji ve medeniyetin temeli olan fizik, matematik,
biyoloji anahtarlarını bilime, Horasanlı Cabir, Biruni ve İbni Sinâ
hediye etmiştir.

c-) Henüz ilmin mavesarında son sözü kimler söylemiştir, ya da
söyleyecektir, o noktaya gelmedik. Ama şu anda kavrıyoruz ki, ilmin
merkezine doğru yaklaştıkça, Allah'a îman, Kur'ân mucizelerine
hayranlık hızla artmaktadır. İlme yaklaşımda öyle bir noktaya
geleceğiz ki; yeniden Kur'ân mucizesi bir kez daha ihtişamını
gösterecektir.

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:20:05 PM2/10/07
to
EFENDİMİZİN HAYAT BİÇİMİNE GETİRDİĞİ RAHMET

Bugünün tıbbı, daha da ilerleyip birçok bilinmezi çözse, en sağlıklı
hayatı tanımlamaya çalışsa; Efendimizin yaşayarak bize uyguladığı
Kur'ân emri; sağlığın altın anahtarları olan temel ilkeleri aşabilir
mi?

Abdest, oruç, namaz, ağız sağlığı, her türlü pislikten arınma, bu
temel ilkeler tek tek incelendiği takdirde, insan sağlığı açısından
daha mükemmel disiplinlerin getirilemiyeceğini net bir şekilde fark
ederiz. (Kur'ân Mûcizeleri isimli eserimizde bunları tek tek
inceledik."

Şimdi Efendimizin yaşantı biçiminden, yine sağlığın değişmez
kaynaklarını daha ayrıntılarla izleyelim:

a-) Doymadan sofradan kalkmak, üzüntülü ve kederli zamanlarda yemek
yememek, sofraya kesinlikle dostlarıyla birlikte, onlar yoksa aile
efradıyla birlikte oturmak ve mutlaka yalnız yemekten kaçınmak.

b-) Kaynağı belli olmayan yiyecekleri, bayat yiyecekleri, domuz etini,
kanlı eti yememek, alkolden kaçınmak.

c-) Ağız sağlığına titiz bir şekilde îtinâ göstermek. Günde üç kez
misvak (doğal diş fırçası) kullanmak.

Her türlü hayvansal ve beşeri salgı (ifrazat) bulaşmasından uzak
kalmak. Bulaşmışsa bunları ciddi olarak temizlemek.

d-) Koşmak, yüzmek, güreşmek gibi sporları genç yaştan itibaren
uygulamak.

Bu maddeler içerisinde saydığımız sağlık ilkeleri, Efendimizin net
emirlerine dayanan olaylardır. Mesela Efendimiz koşma sporunu bizzat
kendisi hayatı boyunca yapmış, gerek eşi Âişe annemizle, gerek
arkadaşı Ebû Bekir Efendimizle hemen hemen haftada iki kez yarış
yapmıştır. Diğer sporları da arkadaşlarına ve Müslüman gençlerine
tavsiye etmiştir.

e-) Bebekleri anne sütü ve anne sevgisiyle büyütmek.

f-) Her türlü vesvese, kuşku, kuruntu ve telâştan uzak kalarak ruhsal
yapısını zinde tutmak.

g-) Hastalıklarda bitki menşe'li ilâçlar kullanmak. Perhize çok ciddi
şekilde riayet etmek.

Bal, kuru üzüm, hurma gibi sağlığı koruyucu besinleri devamlı olarak
alarak daima güçlü kalmak.

h-) Kendine zulmetmemek, dini amaçla bile olsa ifrata giderek kendinde
baskılar yaratmamak. Evlenmek, beşeri ihtiyaçların, aşırılığa
kaçmadan, hepsine uygunluk göstermek.

i-) Yaşadığı beldede yeşil bitki örtüsü bulunmasına dikkat etmek,
imkân varsa bahçesinde mutlaka ağaç yetiştirmek. Oturacağı yörede
zeytin, incir gibi meyvaları yetiştirecek iklim şartlarına ve iyi içme
suyunun bulunmasına dikkat etmek.

Fahr-i Kâinat Efendimizin bu sağlık kavramları, çok olumsuz şartlarda
yaşayan Müslümanları çağlar boyu sağlıklı ve güçlü kılmıştır.
Unutmayalım ki, temizliğini hayranlıkla seyrettiğimiz Batı, 70 yıldan
bu yana yıkanmayı ve dişini fırçalamayı öğrenmiştir. Endişe ve
korkuların yarattığı streslerin vahim neticelerini ancak günümüzde
fark etmiştir. AIDS belâsı yüzünden belden aşağı temizliği ancak son
yıllarda bilimsel olarak zorunlu kabul etmiştir. Ne yazık ki, hâlâ
sokak ayakkabısıyla yatak odasına girme çirkinliğini atamamıştır.

Efendimizin, «Rahmeten lil âlemin» sırrı, mutluluk çağından günümüze
kadar dalga dalga yayılıp genişleyerek, tüm insanlığı mucizevi bir
şekilde temiz yaşama konusunda da istila etmiştir.

Efendimizin tanımladığı hayat tarzı:

«Bugün ölecekmiş gibi âhiret için, hiç ölmeyecekmiş gibi, dünya için
çalışın» yasası, bugün insanların tartışıp içinden çıkamadıkları en
sağlıklı hayat biçimi değil midir? Çünkü biyoloji, psikoloji ve
sosyoloji ilimleri ortaklaşa bir gerçeği ortaya koymuştur: İnsan,
duygusal yanı ile hayat çıkarları arasında bocalamaktadır. Yani bir
nevi vicdanla menfaat çelişkisi içindedir. Yukarıda arz ettiğim hadis
ise, içinden çıkılmaz bu çelişkinin tek reçetesidir. Böylesine nefis
bir hayat çizgisini Fahr-i Kâinat Efendimizden başkası tanımlayabilmiş
değildir. Unutmayınız, ancak duygularıyla, hayat mücadelesi arasında
denge kurabilenler mutludur.

Efendimizin tıp bilimine kazandırdığı yorumu tanımlarken,
kitaplarımızda sık sık «Biyolojiye dayalı Tıp» tanımı kullanıyoruz. Bu
tanımdan, İbni Sinâ'nın Batıya öğrettiği tıp kanunlarını (Kanunname-i
Tıp) kastediyoruz. Zira İbni Sinâ'nın bu hedefleri, Osmanlı dilinde
«Tıbb-ı Nebevî» dediğimiz Efendimiz tıpla ilgili emirlerine
dayanmaktadır.

Fahr-i Kâinat Efendimizin, sağlık konusunda verdiği direktiflerden
bazı örnekler vermek istiyorum. Bu örneklerde 14 asır önce Efendimizin
tıp biyolojisi açısından ne kadar açık mucizeler verdiğini
göreceksiniz:

a-) Sıcak ülkelerde, bu arada Arabistan'da göz hastalıklarına pek sık
rastlanır. Özellikle kronik konjoktivitler (iltihaplar) bu bölgelerde
körlüğe kadar giden büyük problemler yaratır. Bu tarz kronik göz
iltihabı taşıyan ashab, Efendimize başvurduğu zaman, Peygamberimizin
tavsiyesi akla durgunluk veren bir tedavi tarzıdır. Efendimiz aynen şu
tavsiyede bulunmuştur:

«Bir mantar alıp, küflenmeye bırakınız, sonra da ince bir şiş alarak
önce ateşte iyice ısıtın. Kendi hâline terk ederek soğumasını
bekleyin. Soğumuş şişi küflenmiş mantara sürdükten sonra gözünüze
çekin».

Mikrobu ve antibiyotiği bilmeden böyle bir tavsiye mümkün müdür? Fakat
Efendimiz âlemlere rahmettir.

b-) Efendimiz bir emrinde: «ara sıra aksırınız, eskimiş
hastalıklarınız iyileşir» buyurmuştu. Uzun yıllar anlaşılamayan bu
hikmet, aksırma refleksinin hormon merkezlerini kontrol eden
hipotalamus'tan geçtiğinin anlaşılması üzerine kavranabildi.

Beyin anatomisinde ve fizyolojisinde böylesine usta bir bilgi yine
Efendimizin âlemlere rahmet sırrında gizlidir.

c-) Hasta hayvanlara şefkat gösterilmesi konusunda verdiği bir emirde
«çok ağır hasta hayvanlara bile su verin» buyurmuştu. O sırada bir
ashab onların ölü ya da ağır hasta olduğunu nasıl fark edeceklerini
Efendimizden sorması üzerine, Efendimiz, çok modern bir ölüm tanımı
yaptı:

- Karaciğerinde su bitmemiş her canlı henüz ölmemiş sayılır. Bunu siz
tesbit edemezsiniz. Bu yüzden bir hayvan ne kadar hasta olursa olsun
su verin, buyurmuştu.

Çağımızda, organ nakilleri dolayısıyla biyolojik ölüm çok
tartışılmaktadır. Ve ölümün derinlemesine üç katta vuku bulduğu
anlaşılmıştır. Ölümün ilk katı ve daha yüzeysel olanı, kalp ve
solunumun durmasıdır. Ölümün daha derin katı, beyin fonksiyonlarının
durmasıdır. Ölümün son ve mutlak katı ise, karaciğer fonksiyonlarının
durması, suyun işlenmez hâle gelmesidir. Efendimizin ölümü tarifte
verdiği kriterin azametini görüyor musunuz? Normal olarak, ashabın
sorduğu soruya Efendimizin «soluğu kesilmiş» diye cevap vermesi
lâzımdı. Hâlbuki Efendimiz, çağlar ötesine bir mesaj göndererek ölümü
tarif etmektedir.

d-) Efendimize kadar veremliler evlerin kuytu köşelerinde ölüme terk
edilirdi. Fahr-i Kâinat Efendimiz, böyle uzun süren ateşli öksürüklü
hastaları çobanların yanına gönderdi, böylece hem sirayet büyük ölçüde
önlendi, hem de veremliler bir tür paravantoryum tedavisine
kavuştular. Asırlar boyu, verem, İslâm ülkelerinde fevkalâde az
görüldü. Tabii bunda İslâmiyet'in temizliğe ve biraz önce
zikrettiğimiz sağlık kurallarına uymasının rolü büyüktür.

e-) O çağlarda cüzzamlılar vahşi bir ölüme terk edilirdi. Efendimiz,
onlarla konuşarak hatta bir defasında onlarla yemek yiyerek cüzzamda
bulaşmanın sanıldığından zor olduğunu gösterdi. Buna rağmen bir
hadislerinde: «Cüzzamlıdan aslandan kaçar gibi kaçınız» buyurdu.
Asırlar sonra 18'nci asrın sonunda tıpta «FACİES LIONALİS -Aslan yüz-»
tanımı geldi. Çünkü cüzzamın teşhisinde en büyük belirti: cüzzamın tam
bir aslan çehresine benzemesidir.

f-)Fahr-i Kâinat Efendimiz, yeryüzünde ilk kez, temel karantina
yasasını getirmiştir:

«Bir yerde kolera ve veba var ise, o beldeye girmeyiniz. Bulunduğunuz
yerde bu hastalıklar çıkmışsa, o beldeden çıkmayınız.»

Ayrıca Efendimiz, birçok hastalık tarifleri ve bunlara uygun pek çok
ilâç tanımları yapmıştır. Bunlar hem İbn-i Sinâ'nın kitabında hem de
Tıbb-ı Nebevî denen kitaplarda vardır.

Şüphesiz ki, asıl önemli olanı, Efendimizin bir Peygamber olarak tıp
ilmine verdiği önem, ona koyduğu müthiş kurallardır.

Muhterem okuyucularım, Fahr-i Kâinat Efendimizin insan sağlığına
getirdiği bu mucizevi motifleri 14 asır öncesinin dünyası üzerinde
düşünün. O devirde yeryüzünün her ülkesinde hastalıklar, cinlere
perilere ve sıcağa bağlanır; halk büyücülerin çılgın gösterilerine
sağlığını emanet ederdi. Şuna iyice inanınız ki, Efendimizin getirdiği
sağlık kuralları, özellikle suyun altın değerinde olduğu Orta-Doğu'da
akıl alır formüller değildi. Ve ancak Efendimizin âlemlere rahmet olan
sırrı içinde seyredilebilir.

Eğer Efendimiz yeryüzüne teşrif etmeseydi, ne ilim bugünkü seviyesine
gelir, ne de insan sağlığı bugünkü merhalesine ulaşırdı. Bizler hâlâ
biraz daha değişik formasyonlu büyücüler elinde perişan olurduk.

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:22:50 PM2/10/07
to
EFENDİMİZİN AHLÂKA GETİRDİĞİ HÂRİKA YORUM

Efendimizden önce ahlâk tam bir perişanlık içinde idi. Daha önce gelen
semâvi kitapların ahlâk yasaları, yanlış yorumlarla çıkarcıların arzu
ettiği istikamette saptırılmış, toplumdaki tüm etkinliğini
kaybetmişti. Ahlâk, ya zenginin haklı gururu, ya da fakirin zorunlu
aczi sanılıyordu. Fahr-i Kâinat Efendimiz, ahlâk kavramında müthiş bir
reform yaptı. Ahlâkı, şartların etkisiyle değişkenlik kazanan bozuk
motifinden çıkardı. Bu yüzden, Fahr-i Kâinat Efendimizin getirdiği
ahlâk kavramı yorumunda, kesinleşmiş bir ilâhi yasa zindeliğini
görüyoruz. Fahr-i Kâinat Efendimiz, ahlâkı, insanların bir arada
yaşama prensipleri çizgisinden çıkararak, insanın Allah'a karşı
zorunlu ibadeti hâline getirdi. Efendimize göre, ahlâk ibadetin
özündeki en değişmez davranış biçimidir. Bu yüzden insanın yücelmesi
ve şerefi ancak ahlâk sorumluluğu içinde mütalâa edilebilir. Şimdi
Efendimizin ahlâka getirdiği yorumu ana maddeler hâlinde özetliyorum:

a-) Ahlâkın çıkış noktası ittikadır. Yani insanın Allah'a karşı saygı
sevgi yönüyle kazandığı bir sorumluluk duygusudur. İnsanlar, Allah'ın
kendisine verdiği «en şerefli mahlûk» uygun biçimde davranmaya
mecburdur. Hiç kimse kendi başına hayalî bir yaşantı biçimi seçemez.
Dünyanın şartlarına boyun eğerek yaşamak yerine; kulluğun şerefli
bilincini kullanarak şartları kendi fazilet duygusuna boyun eğdirir.

b-) Ahlâk, kuru kuru bir zaaf ve suskunluk biçimi değildir. Aksine,
tüm hayatın bilinçli şekilde uygulanan nâzik bir bilançosudur.
Sırasında merhamet, sırasında cesaret, hattâ vatanı için savaşmak ve
ölmek ahlâkın ta kendisidir. Efendimiz, ahlâkın en güzel bir ibadet
olduğunu dile getirirken, «zâlimin zulmüne karşı boyun eğmemek, bu
zulmü onun yüzüne vurmak» emrini misal getirmiştir.

Tüm insanlara karşı sonsuz merhamet ve sevgi, Efendimiz ahlâkının en
net çizgisidir. Ama bu çizgide yukarıda arz ettiğim gibi, zâlime boyun
eğmek silikliği yoktur.

c-) Ahlâkın insan varlığında yaşayıp devamlı hâle gelebilmesi için,
Kur'ân'ın emrettiği bir takım temel prensiplere kesiksiz uymak
zorundayız. Yani bir kimse:

1- Yalana kesinlikle paydos demedikçe.

2- Emanete sadakat göstermedikçe (hayatı boyunca kendine verilen bir
görevi ciddiyetle yapmadıkça)

3- İnfak etmedikçe (Allah'ın verdiği tüm nîmetleri insanlarla
paylaşmadıkça) ahlâklı olamaz. Görüntüsündeki yapmacı jestler, kendini
ve çevresini aldatan buz üstündeki çizgiler gibidir.

4- Her insan dirilip hesap verceğine inanmadıkça, ahlâki davranışları
göstermeliktir.

d-) Kur'ân'ın şiddetle yasakladığı büyük günahlardan; zinâ, adam
öldürme, içki ve kumar gibi alışkanlıklardan uzaklaşmadıkça ahlâki
çizgiler oturmaz.

e-) Efendimizin ahlâka getirdiği en vazgeçilmez unsurlardan biri de
tatlı dil ve güler yüzdür. Hiç kimsenin hiçbir mazeretle kalbi
kırılmayacak, küçük düşürülmeyecektir.

Bu temel ahlâk kavramı yorumunu, insanlığın gelmiş geçmiş tüm
düşünürleri bir araya gelse, değil hazırlamak, hayâl bile edemezler.
Marksistlerin «toplum gelişir, ahlâk değişir» görüşü, böylesine çok
ciddi bir yorum karşısında ancak hazindir. Nitekim bugün marksist
ülkeler bile ahlâk konusunda Efendimizin getirdiği temel ilkelerin
cılız kopyaları peşindedir. Rüşvete karşı konan ağır cezalar, alkol
yasağı bunlardan sadece birkaç tanesidir. Eğer marksistler gibi
düşünenler varsa, yani toplumdaki gelişmelerin yeni ahlâklar
getireceğini sanıyorlarsa, belki yüz yıl sonra dönüp dolaşıp Ahlâk-ı
Muhammediyeye erişebileceklerdir.

Efendimizin dünyaya teşrifleri, eski çağın kapanıp son çağın
başlamasını temsil etmektedir. İslâm tanımınca «âhir zaman» dediğimiz,
karşılığı «son çağ» olan bu devir, Efendimizin doğduğu andan itibaren
başlamıştır. Onun için ahlâk kavramı, Efendimiz tarafindan en muhteşem
zarf içinde sergilenmiştir. Dikkat ederseniz, Batı'nın kendi tamamıyla
son çağa geçişi, Rönesans olayıdır. Rönesans ise yine Batı'nın Türk-
İslâm medeniyetine ayak uydurma devrimidir. Bu, bizzat Batı'nın kendi
tanımı ve teşhisidir. Tabii bu çok ciddi ve bilimsel tahlillerimiz,
ahlâki kavramları, fahişeliğin yaygınlaşmasıyla paralel görenler için
değildir. Tüm hayatını ilkel evrim inancına bağlayıp, toplumlarda
manevi değerleri tek tek yok ederek, kendi özledikleri çirkin devre
dönmek isteyenler, vahşi sırtlanlar gibi yaşamayı evrimin bir halkası
sananlar, ahlâk kavramı üzerinden ellerini çekmelidir.

Efendimizin âlemlere rahmet sırrının, yeryüzünün ahlâk değerlerine
yansımasına gelince:

Yukarıda tanımını yaptığım kişilerin yeryüzünde evrim çılgınlığı
perdesi arkasında ahlâkı tahrip etme çabalarına rağmen, hâlâ
yeryüzünün büyük kısmı, toplumların ahlâklarına sıkı sıkıya bağlıdır.
Bugün Amerika, medeniyetin ve hürriyetin temsilciliğini yapmak
iddiasında ise; bu, halkının hâlâ kiliseden gelen temel geleneklere
bağlılığından güç almaktadır. Ve bütün tahriplere rağmen Batı'nın
toplum yapısının sağlıklı olarak ayakta kalması kesinlikle dini
ahlâklarına bağlı kalmalarıyla sıkı sıkıya irtibatlıdır. Yeni çağın
bütün sosyologları, toplum yapısının ayakta kalmasında bir numaralı
faktörün mânevî değerlere saygıdan ibaret olduğunu kabul
etmektedirler.

İşte Fahr-i Kâinat Efendimizin, âlemlere rahmet olan sırrından en ince
hikmetlerden bir tanesi bu noktada gizlidir. Mesele, burada, Batı'nın
kilise sayesinde ayakta kalması meselesi değildir. Çağımızda
mutsuzluktan yılgın insanoğlunun, kaçınılmaz bir içgüdü tesiri altında
manevi huzur ve değerleri aramasındadır. Bu duygu ise, ister istemez
insanlık sevgisine ve manevi değerlere doğru tüm milletleri
çekmektedir. Bizzat kendi toplumumuzda bile, büyük çoğunluk anne ve
babalarından bir din kültürü almadıkları hâlde; dini inançlara büyük
bir ilgi, onun getirdiği ahlâka karşı derin bir hasret duymaktadır.
Bir bakıma bu yeni kuşaklar, tüm dünyada Fahr-i Kâinat Efendimizin
âlemlere rahmet sırrı içinde bir gönül rüzgârına kapılmış gibidir.

Elbete bu rüzgâr onları önce kendi inançlarının merkezlerine çekecek
ve sonra da daha derinlerde özlenen ahlâk kavramına götürecektir.
Çağımızın hikmetlerini, Efendimize ait bu mucize sırrında büyük bir
hayranlıkla izlemeliyiz.

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:28:42 PM2/10/07
to
İNSAN HAKLARI VE HÜRRİYET

Efendimiz bir gün yanına üç kişiyi alarak ashabının yanına geldi:

- İşte bana en yakın kişiler. İnsanlık derecesi en üst düzeyde
bulunanlar, buyurdu. Bu üç kişi:

Hz. Bilâl (Habeş kaynaklı köle) Hz. Selman (İran kökenli
köle)Hz.Suhayb (Rum asıllı köle)

Efendimiz, bu emirleriyle hem ırk, hem renk farkını, hem de sosyal
sınıf farkını tümüyle kardırıyordu. Buna rağmen, insanları
sınıflandırmada hârika bir kavram getiri.yordu. İnsanların yücesi
faziletçe, ahlâkça yüce olandı. İnsanların hiçbir karakter çizgisi
böylesine net tanımlanamaz. Fiziğinde, biyolojisinde ve sosyal
sınıfında mutlak eşitlik, buna karşılık fazilette yücelme.

Fahr-i Kâinat Efendimizin ilk İslâmi eğitimi yaptığı Erkam'ın evinde
verdiği ilk mesajlardan birisi «insanların doğuştan eşitliği»
ilkesidir. Ve bu eşitliğin hayat boyu onların en vazgeçilmez hakkı
olduğu yeryüzünde ilk defa Efendimiz tarafından Erkam'ın evinde
açıklanmıştır. Daha sonraları Medine Beyannamesi'nde bu ilke, farklı
inanç grubundaki insanların bir arada mutlu yaşamasını hedef alıyordu.
Çeşitli dinlerde ve inançlarda insanların, Medine Beyannamesi'nde
Müslümanlarla aynı hürriyet haklarına sahip olduğunun ilân edilmesi,
Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesi'nin 14 asır önce Medine'de yakılan
ateşidir.

Nitekim, Birleşmiş Milletler Beyannamesi hazırlanırken, çeşitli
kültürler ayrı komisyonlarda inceleniyordu. İslâm kültürünü inceleyen
komisyon başkanı, Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesinin en ciddi
kaynağının Medine Beyannamesi olacağını bildirmişti. Gerçekten
Birleşmiş Milletler Ana Sözleşmesinin temel ikinci ve üçüncü maddeleri
Medine Beyannamesi'nin bir yankısıdır. Efendimizin âlemlere rahmet
olan sırrı, zaman düzleminde sanki 20'nci asrın ortasına
yansıyıvermişti. İnancımız odur ki, Marksist engellemelere rağmen,
bütün milletler Medine Beyannamesi'nin hedef aldığı insan hakları ve
hürriyetine mutlaka kavuşacaktır.

Daha bu yüzyıl içinde sağlanan, fakat bir türlü uygulanamayan savaş
esirleri ve sivil halkla ilgili Cenevre Andlaşması'nın çok mükemmel
şekli olan; Efendimizin Bedir Savaşı'nda esirlere ilişkin bildirisi,
gerçekten âlemlere rahmet sırrının muhteşem bir vesikasıdır. Bir kez
daha bu bildiriyi hatırlayalım:

a-) Yaşlılar, çocuklar, hastalar ve kadınlar, din adamları (bu madde
Mûte Savaşı'ndan alınan talimattır) savaş dışı tutulacaktır.

b-) Savaş sırasında geçmiş olaylar bahane edilerek, ya da başka
mazeretler gösterilerek, kesinlikle zulüm yapılmayacak, intikam
güdülmeyecektir.

c-) Esirler kesinlikle bağlanmayacak, dövülmeyecek, hiçbir nedenle
mânevi baskı ve işkence yapılmayacaktır.

d-) Esirler, normal askerin yiyecek ve suyundan, Müslüman askerlerinin
aynı miktarda eşit olarak istihkakından yararlanacaktır.

Evet, bakalım binlerce komisyon toplansın, böylesine insanî bir
anlaşma yapıp uygulayabilecek mi?

İşçi haklarına gelince: Fahr-i Kâinat Efendimizin işçi hakları
konusundaki emirleri öylesine yüksek seviyededir ki, ne kapitalist, ne
marksist yaklaşımlarla işçiyi bu açıdan görüp, ona saygı göstermek,
hiç birine nasip olmamıştır. Fahr-i Kâinat Efendimizin işçi ücreti
konusunda temel direktifi, işçinin razı edilmesi ve alın terinin
helâllaşılmasıdır. Bu konuda, Efendimizin en ufak tâviz vermemiştir.
Mutluluk çağında birçok ashab, işçilerin çok fazla ücret istediği
şeklinde Efendimize yakınmışlar, Efendimiz bütün bu başvuruları
reddederek:

- Madem onu çalıştırdınız, terinin diyetini razı olana kadar ödemek
zorundasınız, buyurmuştur.

Hakkın korunması açısından aynı katı tutum, mülkiyet hakları konusunda
da görülmektedir. Su yolu, camii gibi tamamen kutsal amaçlı
istimlâklarda bile Efendimiz, mülkiyet hakkını esas saymıştır. Türk
İslâm Tarihi'nde camilerin yapılışı sırasında pek çok gayri müslim,
mülklerine akıl almaz paralar isteyerek zengin olmuşlardır. Elbette
Efendimizin emirleri istismarlara kanat açmak hedefini gütmemektedir.
Fakat mülkiyet hakkına gösterilecek saygı, hür olmanın temel ilkesi
olarak kabul edilmiştir. Çağımızın en ileri hukuk ilkelerinden birisi
olan bu prensibi ilk kez Efendimiz bildirmiş ve hassasiyetle takip
etmiştir.

Önceki bölümlerden hatırlayacağımız şekilde Medine'nin içme suyunu
bile getirtirken bir müşrike Hz. Osman tarafından astronomik paralar
ödenmiştir.

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:30:15 PM2/10/07
to
KADIN HAKLARI VE EFENDİMİZİN ÂLEMLERE RAHMET SIRRI

İslâmiyet'in geldiği yıllarda yeryüzüne bir göz atarsak, kadın
haklarının insanlığın yüz karası olduğunu görürüz. Roma, Bizans, Çin,
Hindistan, Orta-Doğu, İran, Habeşistan ve Mısır'da durum aynıdır.
Bütün bu ülkelerde kadınların ne sosyal, ne ekonomik, ne kişisel
hürriyetleri olmadığı gibi, dinî görev yapma hakları bile yoktu. Buda
Dinî'nde kadınlar mabede sokulmaz, birçok Hıristiyan ülkede kadınlar
İncil'e el süremezdi. Yine bu ülkelerin yüzde doksanında kadınların
miras hakkı yoktu.

Yine Erkam'ın evinde, İslâmiyet'in daha ilk ayında Efendimizin
kadınlar konusundaki emri bomba gibi patlamıştı. «Kadınlar, ekonomik
haklar dahil, tüm hürriyetler açısından erkeklerle eşittir. Hiçbir kız
kişisel rızası olmadan evlendirilemez».

İslâmiyet'e savaş bayrağı açan müşrikleri en çok kızdıran, Efendimizin
kadınlara getirdiği bu eşitlikti. Nitekim, müşrikler ilk
toplantılarında İslâmiyet'e karşı çıkıp onu eleştirirken:

- Kadınlara eşitlik getiren bir din kabul edilemez, diyorlardı.

Bu ana prensibin ilânından sonra Medine'de kadınlara ekonomik hürriyet
ilân edildi. Bu ana ilke Efendimizin muhtelif emirleriyle şu ana
noktaları içeriyordu: Kadınlar mallarına ve kazançlarına tam bir hakla
sahiptir. Bir erkek, sadaka ve zekât vermek amacıyla bile olsa,
kadının kazancına ve malına el süremez.

Kadınlar, ticarette ve kazanç elde etmede hürriyete sahiptir. Kadınlar
özellikle ticari konularda kendi paralarını ve mülklerini kocalarına
sormadan kullanabilirler.

Şüphesiz ki, Efendimizin kadınlara getirdiği en önemli hürriyet, daha
doğrusu hak, ilim öğrenme ve öğretme hürriyetidir. Mutluluk çağı
bölümünden hatırlayacağımız üzere Hz. Âişe annemiz, ashaba Hukuk ve
Fıkıh dersi vermiştir. Hz. Ömer devrinde hadis kitaplarına intikal
eden bir olay, Efendimizin kadınlara verdiği ilim hürriyetini ne güzel
sergiler. Hz. Ömer, kendi halifeliği devrinde camide hutbe okurken:

- Muhterem mü'minler, mehirleri (boşanma tazminatı) çok arttırdınız,
bu böyle giderse boşanma imkânsızlaşacak, dedi. Caminin arka kısmında
uzun boylu, yüzü çilli bir mü'min hanımefendi ayağa kalkarak:

- Ya Ömer, Kur'ân sizin söylediğiniz gibi söylemiyor, «mehirleri talep
edilen şekilde verin» diye emrediyor, siz ya­nılıyorsunuz, dedi.

Ve Hz. Ömer, halife olarak, Kur'ân'ı iyi bilen bir ilim adamı olarak
bu hanımefendiye cevap veremedi. Ve «siz haklısınız» demekle iktifa
etti.

Yine mutluluk çağından hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz,
Medine çarşısının baş denetçisi olarak Hz. Şifâ annemizi
görevlendirmişti. Yine hatırlayacaksınız, Fahr-i Kâinat Efendimiz,
muhterem kerimeleri Fâtıma annemize ve kahraman savaşçı Nesibe
annemize yaralı tedavi etmeyi öğreterek ilk hemşireliği kurmuştu.

Muhterem okuyucularım, Efendimizin kadın hakları konusundaki
davranışları, aile hayatı içinde zerafeti, sonraki yüzyıllarda İslâm
cemiyetleri içerisinde neden aynı tempo ile yürümemiştir? Sorusunun
cevabı, şüphesiz bu kitabımızda tartışılamaz. Ancak şu iyi
bilinmelidir ki, kadınların iffet ve şerefleri kadar kutsal olan
hakları, bizzat Efendimizin kanat gerdiği çok kutsal bir konudur. Bu
konuda yanlış eğitilmiş bazı inananlar boş yere rahatsız olmaktadır.
Tesettür dahil her türlü iffet ve şeref kadının vazgeçilmez
meziyetleridir. Ancak unutulmamalıdır ki, İslâm'ın tanımladığı inanan
kadın: her türlü hakka eşit biçimde sahip, hür, son derece bilinçli
bir iffete sahip kadındır. İslâmiyet, kendinden habersiz, bilinçsiz,
esir tipi inanan kadın motifini kesinlikle reddeder. İslâmiyet, îmanı
öyle güçlü bir faktör saymıştır ki, bu îmana sahip bir mü'min kadının
hiçbir yanlışlığı yapmayacağına inanır.

Eğer böyle olmasaydı, Efendimiz kadınlara okuyup yazma ve ilim
öğrenmeyi emreder miydi?

Eğer öyle olmasaydı, Efendimiz kadınları hususi şekilde eğitir miydi?

Eğer öyle olmasaydı dinin yarısını Âişe'den öğrenin buyurur muydu? Hz.
Âişe ile sık sık koşu yarışı yapar mıydı?

Iffet ve namus kavramlarıyla hürriyet ve temel hakları birbirine
karıştırmak pek hazin bir gaflettir. Çağımızda bilinçsiz bir iffetin
yaşaması mümkün müdür?

Burada çok önemli noktayı tekrar hatırlatmak istiyorum. Yeryüzünde
kadınlara hitap eden ilk yazılı belge Kur'ân'dır. Ve o zamanın
müşrikleri Kur'ân'ın her konuda kadınlara da ayrıca hitap etmesini bir
türlü hazmedememişlerdir. Kur'ân'ın bu sırrı Efendimizin âlemlere
rahmet hikmeti ile birleşmiş, asırlar ötesinde kadın haklarına dönüşün
sırrı olmuştur.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:32:09 PM2/10/07
to
AHİRETE YANSIYAN RAHMET

Efendimizin âlemlere rahmet olan sırrı içinde en kolay
kavrayabileceğimiz hikmet, ahirete yansıyan rahmet sırrıdır.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, bir andan bu dünyada öğrettiği güzel ahlâk
yolu ile bizlerin ahirete ak yüzle gitmemizi sağlarken, bir yandan da,
kulluk gereği yaptığımız hatalardan dolayı ahirette göreceğimiz
cezalara mahşerde şefaat perdesi olacaktır.

Efendimizin bize bu konuda verdiği teminat, rahmet sırrının tam bir
ihtişamıdır:

«Gönülde bir hardal tanesi (en küçük zerre demektir), îmana olanı
cehennemde bırakmam».

Efendimizin cennetteki rahmet sırrına gelince: Ahirete intikal noktası
olan kabir, yine Fahr-i Kâinat Efendimizin rahmet sırrı içinde
aşılacak bir geçittir. Ondan sonraki berzah ise (zaman tüneli) ancak
Muhammedî pasaportla aşılabilen zor bir yolculuktur. Fahr-i Kâinat
Efendimizin mânâ âlemindeki «Yâsin» ismi, cennet hazzının anahtarıdır.
Efendimizin cereyanı olmadan cennetteki sonsuz güzelliklerin,
ışıkların, kokuların hazzı alınamaz. Bu hikmet; hem Yâsin'in dördüncü
âyetinde, Allah'ın «aziz ve rahim» olan sıfatlarıyla Efendimizi
bizlere Peygamber olarak tanıtır; hem de aynı sûrenin «Allah'ın
selâmını» bildiren âyetinde işaret edilir. Şüphesiz ki, Efendimizin
mü'minlere yansıyan en önemli rahmet sırrı, bir mü'minin Efendimizi
görme mutluluğudur. Her mü'min Efendimizin bu rahmetini farklı
fazlarda tadar.

a) Rüyada, ya da yarı uyku hâlinde iken Efendimizi görmek,

b) Bizzat dünyada, dünya gözü ile Efendimizi görmek,

c) Son nefeste Efendimizi görmek,

d) Mahşerde Efendimizi görmek,

e).Cennette Efendimizi görmek.

Mânâ âleminde, bu çeşitli fazlarda görmelerin en anlamlısı, Efendimizi
dünyada dünya gözü ile görmek olarak kabul edilir. Ancak burada
Efendimizi dünya gözü ile görmek için, mutlaka mutluluk çağında
yaşamak gerekmez. Büyük tarikatların kurucuları İslâm yüceleri, kendi
devirlerinde Efendimizi mutlak görerek ondan talimat alma şerefine
ermişlerdir. Yine mânâ ilimlerinin temel bir yasasına göre: Kalbin
sırrı içinde her Fâtiha okuyuşta mutlaka Efendimiz beşeri hâliyle
görülür. Bu sonsuz bir mutluluktur.

Nur-u Muhammediyi görmek ise; çok farklı bir intikaldir. Nur-u
Muhammedî, insanı hazzından bayıltan parlak siyah renkte tecelli eder.
Derinlerde bir noktadan başlar, tecelli eder. Sonra tüm boyutları ve
insanı istilâ eder. Nur-u Muhammedî tecelli eder etmez, tarifi
imkânsız bir koku tüm benliğimizi sarar. Bu kokunun benzeri olmamakla
birlikte, mânâ âleminde bu koku; çok tatlı bir gül kokusuyla amber ve
öd ağacı kokularının karışımına benzetilir. Bu hikmetin bir küçücük
yansıması, bütün parfümlerin temelinde gül yağının bulunmasından
anlaşılabilir.

Nur-u Muhammedi'yi; Hz. Ebû Bekir Efendimiz mağarada, Hz. Ali
Efendimiz Mekke'nin fethi sırasında, Hz. Zeyd Taifte müşahade ettiler.

Hz. Hatice annemiz, hasret anlarında Efendimizin dönüşünü evinin
damında beklerken hissetti.

Fâtıma annemiz, Efendimizin mutluluk çağından âlemlere yansıdığı anda
bu nura ve kokuya gark oldular.

Fahr-i Kâinat Efendimizin rahmet sırrından mü'minlere lütfettiği en
büyük hikmet ise, Elest meclisinde bütün mü'minlere kıldırdığı
namazdır. Mü'minler, Efendimizin nurunu ve kokusunu aldıkları an,
Ezelde hâlâ devam etmekte olan bu muhteşem namazın saflarında
kendilerini seyredeler.

Efendimizin mü'minlere olan rahmet sırrında, yine çok önemli bir
tecelli de hakikî namaz kılınırken, gönüllerinde Efendimizin okuduğu
Fâtiha'yı işitmelerindedir.

Allah, Fahr-i Kâinatın rahmet sırrından, O'nun nurundan ve kokusundan
bizleri ayırmasın.

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:33:10 PM2/10/07
to
MADDESEL EVRENLERDE RAHMET SIRRI

Genelde, maddesel evrenler denince, semâlar da mekân tutan evrenler
kastedilir. Ancak, bu mekânların maddenin dar boyutlarını yansıtması
şart değildir. Diğer kitaplarımızda da değindiğimiz gibi, semâların
sonsuzluğunda dünya boyutlarından farklı nice evren mekânları vardır.
Daha dar bir tanım yapmak istersek: Galaksileri temsil eden dev
dünyalardan, atom çekirdeğini temsil eden minik dünyalara kadar,
sonsuz boyut iskeletlerinin temsil ettiği muhteşem uzay.

Birinci bölümde anlattığım gibi, elestte Efendimiz, «Evet Rabbimizsin»
hamdını yaptıktan sonra Cenab-ı Hak, tüm varlıklara; bu arada
cisimlere,ışınlara hamd sırrından bir raks verdi. Elektronlar, nükleer
çekirdek etrafında elektromanyetik varlıklarını korumak için, müthiş
bir fizik gayret içinde elips yörüngesinde raksa başladılar.
Yörüngenin, elektrona nazaran kıble olan çekirdeğin çevresinde elips
biçiminde olması, elektronun her an, ayrı hesaplar yapmasını
gerektirir. Saniyede yüz bin kez dönüşün sonsuz anlardaki hesabını
yapmanın imkansızlığı ortadadır. Fakat elektronlar, Fahr-i Kâinat
Efendimizden müthiş bir kopya almıştır: Hamd sırrı. Bu yüzden,
manyetik şipin dediğimiz bir hareket yaparlar. Bu, elektronun
çekirdeğe doğru eğilmesidir. Bu hareket, hamd sırrı içinde, elips
yörüngede seyretmenin tüm matematik zorluklarını giderir.

Allah, Efendimize «Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik» buyururken,
«tüm varlıklara kulluğun sırrını, yani hamd niyazını sen öğrettin»
demektedir. İşte böylece, gerek dev mekânların galaksileri ve
güneşleri, gerekse minik dünyaların atomları, ilâhi aşkın rahman
tecellisinde hamd niyazına kapılmıştır. Hepsi sonsuz mahreklerde
yüzer, dururlar (Yâsin Sûresi Âyet:40).

Sûre-i Rahman âyet 29'da Allah: «Göklerde ve yerde olan herşey, O'ndan
ister, O(Allah) her an yeni bir tecellidedir». İşte bu hikmet içinde;
her varlık, Efendimizin ahlâkı olan, Fâtiha'daki kulluk istianesini
(yalvarışını) yaparak, hayatını devam ettirir. Nitekim, Prof. Poul
Davies'in son yıllarda tesbit ettiği gibi; galaksileri temsil eden dev
güneşler ve etrafındaki gezegenler, galaksilerin ekseni etrafında
dönerken, muhtaç oldukları enerjileri eskiden sanıldığı gibi, kendi
cazibelerinden almazlar. Aksine, evrende tesbiti mümkün olmayan sonsuz
kaynaklardan alırlar.

Göklerin en büyük esrarı olan bu olayda, Efendimizin rahmet sırrından
doğan kulluk hikmeti yatar. Efendimiz, madde ve mânâ hayatında bu
yüzden kulluğun mutlak temsilcisidir. Ve her varlığa kulluğun hamd
sırrını kopya vererek, onlara rahmet olmuştur.

Birbiri içinden geçen milyarlarca yıldız ailesinden kurulu
galaksilerin, bir tek cazibe felâketi göstermeden evrenin etrafındaki
raksı; hep Allah'a yakarma cereyanı sayesinde, Efendimizin âlemlere
rahmet sırrındandır.

Cafer - i Tayyar

unread,
Feb 10, 2007, 2:35:55 PM2/10/07
to
EFENDİMİZİN MELEKLERE RAHMET SIRRI

Melekler Adem'e secde ettiler. Bu, onların teslimiyetlerindeki nazlı
itaatlarını sergiliyordu.

Ne var ki, melekler mutluluk çağını izlerken, bu secdenin hazzına ve
doyulmaz zevkine vardılar. İşte bu müthiş haz, Efendimizin melekler
âlemine yansıyan rahmet sırrından bir hikmettir.

Böylece melekler, zaman ötesindeki titreşimlerinde Efendimizin
Elest'deki hamd niyazında, bir kez daha bayram ettiler. Elest'ten
mutluluk çağına ve sonra da ebediyete kadar, zikirlerde bir coşku
doğdu. Melekler Efendimizi mutluluk çağında seyrettikten sora,
öylesine bir haz sırrına erdiler ki, tüm boyutlarda zikirleri muhteşem
bir senfoni gibi dalgalandı, durdu.

Evrenlerin sonsuz mekânlarında dayanılmaz bir fon müziği gibi,
meleklerin besteleri Efendimizin rahmet sırrından ebediyetlere
yansıdı.

Mü'minlerin aşk dolu zikirleri, şehitliğe koşan imanları, meleklerin
nazlı titreşimlerinde Efendimize salâvat besteleri yarattı. Hani, bir
kameramana, fevkalâde muhteşem bir olayın kayıt görevini verirsiniz
de, olayı kaydeden kameraman, o olayı yaşar ya, işte melekler de
mutluluk çağında; tüm hârika olayları içinde yaşayarak zevkten zevke
yansıdılar.

Cebrail'e Kur'ân'ı inzâl zevki, Efendimizden yansıyan büyük bir
rahmetti. Efendimiz yeryüzüne teşrif etmese idi, Cebrail Levh-i
Mahfûz'un muhteşem şifresi olan Kur'ân'ı tebliğ şerefine eremeyecekti

Azrail, her mü'minin emanetini alırken, işittiği Kelime-i Şahadet
zevkine o kadar âşıktır ki, bir mü'mini son nefeste ziyaret ederken,
onu incitmemek için, bir rahmet zevki içinde rikkat kesilir.

İsrafil, Efendimizin mahşere teşriflerini beklemenin büyük heyecanı
içindedir. Onun, yıkılan boyutlara yeniden can verecek rahmet sırrını
seyretmenin hazzını; mutlaka dirilten müziğini çalarken, duyacaktır.

Kadir gecesi boyutlar yarılıp, arz mekânı sabaha kadar tüm boyutlara
açılınca, bütün melekler ve ruhlar, Fahr-i Kâinatı Medine'de
koklamanın doyulmaz hazzına koşarlar. Ve her yıl, bu geceyi hasretle
beklerler. Bu açıdan bakıldığında, Kadir gecesi, Efendimizi ziyaret
açısından Allah'ın meleklere verdiği muhteşem bir davet şölenidir.

Ve bütün melekler, mü'minin gerçek namazında vazgeçilmez bir
cemaattir. Mü'min, namazda oturup, Ettahiyyatü okuduktan sonra kelime-
i şahadeti tekrar ederken; o mü'minin görülmez cemaati olan
milyonlarca melek, hep bir ağızdan bu şahadet'e katılır. Ve
Efendimizin âlemlere rahmet sırrından bir kez daha haz duyar.

EsmaNur

unread,
Feb 10, 2007, 2:42:20 PM2/10/07
to
EFENDİMİZİN LEDÜN ÂLEMİNDE RAHMET SIRRI

Ledün âlemi: Sonsuz derinliklerin, mânânın gizli mavera iklimidir.
İçimizdeki özden, gönül penceresinden bir yanımızla, gerçekte o âlemde
varız. Hayatın gafleti, nefsin gururu ilk anda bu güzeller güzeli
âlemle ilgimizi keser. Bu yüzden çoğumuz için Ledün âlemi, bilinmez,
erişilmez bir tutkudur Hâlbuki Ledün âleminde, bilinmezliğin sonsuz
ikliminde hep gönül rüzgarları eser. Yücelen insanı önüne katıp,
incitmeden sonsuzluğa yansıtır.

İşte bu âlemde, her görülen ışık, her varılan menzil, Fahr-i Kâinat
Efendimizin sevda cereyanıdır. Ve o, her an yeni bir mü'mini bu sonsuz
güzellikler diyarına davet eder. Âlemlere rahmet sırrının tükenmezliği
içinde bizleri arar ve bulur. Bu âlem, duymakla duyulanı birleştiren
bir mânâ çizgisidir. Gönül penceresindeki bir sevgiyle başlar.
Gözyaşlarıyla yeşeren hazlar, onun ölmezlik denizinin dalgalarıdır. Ve
sonra sizi birden alıp, hissettiklerinizi net bir hayat ekranına
yansıtır. Ve ilâhi sevdanın sonsuzluklarında hazdan haza intikal
ettirir, durur.

İşte Ledün âleminin bu erişilmez sırını Fahr-i Kâinat Efendimiz
mîraçta mü'minlere bir mekân kılmıştır. Ledün âleminin yaşanması bu
yüzden yalnız Fahr-i Kâinat Efendimize sevgi ve intisap şerefine
bağlıdır. Ezelden ebede perde perde yaşanan güzellikler, Elest'in
bayramından yükselen maytaplar, bizi dünya çölünden alıp, sonsuz
güzellikler âlemine yansıtır. Ledün âleminde mü'minin gözlerine öyle
derinden bir nur gelir ki, zamanın sonsuz mesafelerini aşarak Elest
meclisindeki o ilâhi namazı seyreder. Fahr-i Kâinat Efendimizin
sırrının en nazik hikmeti buradadır. İlâhi güzellikleri, onun
ihtişamını seyretme kabiliyetini kaybettiğimiz bu dünyada; gönül
penceresinde Nur-u Muhammedî bir perde açar. 0 anda Ledün âleminin
sırrı içinde mekândan mekâna yansırız. Ta ezeldeki Elest namazını
bulana kadar. İşte Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere rahmet olan
sırrının en muhteşem cereyanı budur. Bir kez Ledün penceresi açıldı
mı, zaman sonsuz sür'at kazanır, mekânlar fırtınaya tutulmuş yapraklar
gibi perde perde dökülür ve sonra Efendimizin okuduğu Fâtiha işitilir.
Ardından, Elest'in büyük bayramında, ilâhi sedâ, doyumuna imkân
olmayan bir beste gibi çalar, durur. Bu, ünlü Elest hadisidir:

«Sen olmasaydın, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım.»

Zaten bu hadis, yüce velîlerin bizzat Ledün âleminden aldıkları canlı
bir ilâhi emirdir.

Bu yüzden, bazıları, bu hadisin kaynağını hadis kitabında ararlarsa
pek mahcub olurlar.

E) EFENDİMİZİN LEVH-İ MAHFUZDAKİ RAHMET SIRRI

Allah, Fahr-i Kâinat Efendimizi Elest'de öyle sevmişti ki; hilkatın
yeni fazında bütün varlıkları Efendimizin gönlündeki sevgi sırrı ile
yarattı. Hilkatın, yani yaratılışın temel yasalarının kader
programlarını kanunlaştıran dev kompüter merkezi; Levh-i Mahfûz olarak
bilinmektedir. İşte bu sistemde Allah, sevgili Habibinin hamdini
değişmez, bir raks hâline getirdi. Evrendeki maddesel varlıklar da,
madde ötesi varlıklar da daima bu sırrın değişmez tasarrufu içindedir.
Buradan çıkan sonuçlar, evrendeki çok önemli yasaların ana
maddeleridir.

Şüphesiz ki, Levh-i Mahfuz'daki bu rahmet sırrının; atomlara,
galaksilere yansıyan câzibe hikmetinden çok ötelerde tecellileri de
vardır. Mü'minlerin kaderlerine yansıyan sonu gelmez lütuflar,
güzellikler tümü ile Efendimizin Levhi Mahfuz'a yansıyan rahmet
sırrından doğar.

Levh-i Mahfuz'a Efendimizin yansıyan rahmet sırrının bir güzel örneği,
bütün eşyanın ve varlıkların insana hizmet etme yarışını sergiler. Bu
yüzden, bir yandan melekler gönüllerimizdeki sıkıntıları alır, bir
yandan çiçekler kuru dünyamızın ruhumuza yansıyan hüznünü giderir.
Bütün canlılar, insanın etrafında onu tavaf eder gibi zikreder durur.

Efendimizin Levh-i Mahfuz'a yansıyan bir rahmet sırrı da bizzat
biyolojimize nakşolmuştur. Hipotalamus dediğimiz beyin bölgesi, tüm
hormonlarımıza hâkimdir. Hayattaki sağlık ve biyolojik mutluluğun
anahtarı hipotalamus'un çalışma biçimine bağlıdır. Allah bu merkeze
öyle bir şifre koymuştur ki; bu şifre sevgi ve güvenle hipotlamus'u,
dolayısıyla hormon sistemlerini en güzel şekilde çalıştırır. Nefret ve
korku ise bu sistemi bozup, hormon sisteminde akıl almaz felâketler
meydana getirir. İşte Efendimizin Levh-i Mahfuz'a yansıyan rahmet
sırrı, biyolojiye öyle bir imza atmıştır ki; ancak inanan ve Efendimiz
gibi sevmesini bilenleri biyolojik sağlığını yürütebilir. Aksi ise
hüsrana ve perişanlığa mahkûmdur.

Fahr-i Kâinat Efendimiz, kulluk sırrını, ilâhi çizgiden en net şekilde
ayıran, evrenin en usta varlığıdır. Bu yüzden imzasını atarken, hep
«Allah'ın Kulu ve Resûlü» olarak kullanmıştır. Kim ki Efendimizi bu
nazik hilkat güzelliğinden ayırarak ilâhlaştırmak isterse; Efendimizi
hiç anlamıyor demektir.

Dikkat ederseniz, mânâ penceresinden gönüllerdeki sevgi bahçelerinde
Efendimizi seyrederken, hep ilâhi san'atın şaheseri olarak hissettik.
Zaten Efendimizin en büyük sırrı buradadır. Hıristiyanların gerek Hz.
İsa'yı gerek tüm insanları ilâhlaştırmak yanılgısı İslâm penceresinden
giremez. Allah, kendi bilinmezliğinin akıl almaz gergefinde, sonsuz
tecellilerle yarattığı âlemlerin fonunda öyle bir aşk şarkısı
bestelemiştir ki; onu duymadan ne Allah'ı ne muhteşem âlemleri fark
etmek mümkün değildir.

İşte Efendimiz, âlemlerin; Allah'ın yarattığı güzelliklerin ufkunda
ilâhi bir aşk bestesidir. Bu yüzden o nağmeleri gereği gibi yalnız
Allah hisseder. Bizlerin onu nakil ve tanımlarımız bir niyazdan
ibarettir: Bütün kardeşlerimiz adına, okuyucularımızla birlikte
yaptığımız bir niyaz.

Mânâ bilimlerinde, özellikle Ledün âleminde Efendimizden söz açılınca
bitirmek yasaktır. Çünkü O'nun anlatımı, tanımı, ilâhi bestenin
sonsuzluklarında sürer durur. Gerçekten satırları bitirmekten hayatım
boyunca hicap duyacağım. Ne çare ki, bendenizin gönül penceresinden
sizlere yansıma mecâlim sınırlı.

Yoksa Fahr-i Kâinat Efendimizi tüm evren anlatıyor ve ebediyete kadar
anlatmaya devam edecek. Maddesel olan veya olmayan her varlık Allah'ın
zikrindeki kulluk hazzını aldıkça, her an elest meclisini
hatırlatıyor. Orada, gönüllerimizin sultanı Fahr-i Kâinat Efendimizin
müthiş ilâhi bilmeceyi çözerek, hepimize yeniden nasıl var olma zevki
verdiğini tekrar yaşıyor.

Allah, hepimize evrenlerdeki bu sonsuz övgüyü duymak nasip etsin.
Hepimizin niyazını, ilâhi rahmeti içinde hoş görerek, hepimizi Fahr-i
Kâinat Efendimizin şefkat ve şefaatiyle arındırsın.

Allah, Fahr-i Kâinat Efendimizin âlemlere rahmet sırrı içinde,
gönlünde sevgi rüzgarı eserek «Muhammed rüzgarına» kapılan dünyanın
yeni ve genç insanlarını, O'nun âlemlere rahmet sırrı içinde, îmanda
muvaffak kılsın. Allah, hepimizin gönüllerinde Fahr-i Kâinat
Efendimizin hikmetini canlandırarak, bizzat O'ndan rahmet sırları
almak nasip etsin.

Kitabımıza başlarken de arz ettim. Fahr-i Kâinat Efendimizi anlatmak,
hele O'nu gönül penceresinden tanıtmak ne haddimize! Ancak, bu
kitabımızın bir niyaz sırrı vardır. Bu niyazı Fahr-i Kâinat
Efendimizin âlemlere rahmet sırrına sığınarak arz ediyorum:

Allah, kitabımızı okuyan kardeşlerimizin ve bendenizin gönlünde ortak
bir aşk-ı Muhammedî'yi lütfetsin. Ve inşaallah, bu sevda ile hepimize,
Kâinatın Fahr-i Ebedîsi, yaratılanların en şereflisi, güzeller güzeli
Fahr-i Kâinat Efendimizi hem madde hem mânâ gözü ile görmek nasip
etsin.

Onk.Dr.Haluk Nurbaki | Damla Yayınevi

rifata...@cox.net

unread,
Feb 10, 2007, 4:38:54 PM2/10/07
to
Sayın Cafer i Yelkenli Tayyare,

sct mize *nur* saçıyorsun maşallah. Bu gidişle sen de tükenirsin
yakında. Gevşe biraz. hehehe

On 10 Feb 2007 11:33:10 -0800, "Cafer - i Tayyar"
<caferi...@yahoo.com.tr> wrote:

.... Allem gullem silindi. Elektronlara yazık.

Acephale Lemar

unread,
Feb 10, 2007, 3:03:53 PM2/10/07
to
belagerdan wrote:
> EZELİN SIRRI

Path:
geiz-ist-geil.priv.at!news1.tnib.de!feed.news.tnib.de!news.tnib.de!newsfeed.freenet.de!newspeer1.nwr.nac.net!border2.nntp.dca.giganews.com!border1.nntp.dca.giganews.com!nntp.giganews.com!postnews.google.com!s48g2000cws.googlegroups.com!not-for-mail
From: "belagerdan" <belag...@belagerdan.com>
Newsgroups: soc.culture.turkish
Subject:
=?iso-8859-9?q?Fahr-i_K=E2inat_Efendimiz_|_Ezelden_Mutluluk_=C7a=F0=FDna_|_Haluk_Nurbaki?=
Date: 10 Feb 2007 09:20:58 -0800
Organization: http://groups.google.com
Lines: 92
Message-ID: <1171128058.3...@s48g2000cws.googlegroups.com>
NNTP-Posting-Host: 88.233.60.12

Bu da

Path:
geiz-ist-geil.priv.at!news1.tnib.de!feed.news.tnib.de!news.tnib.de!newsfeed.freenet.de!feeder.news-service.com!proxad.net!216.239.36.134.MISMATCH!postnews.google.com!s48g2000cws.googlegroups.com!not-for-mail
From: "schenseditor" <schens...@schens.com>
Newsgroups: soc.culture.turkish
Subject:
=?iso-8859-9?q?Re:_Fahr-i_K=E2inat_Efendimiz_|_Ve_Kur'=E2n_Geliyor_|_Haluk_Nurbaki?=
Date: 10 Feb 2007 10:13:18 -0800
Organization: http://groups.google.com
Lines: 253
Message-ID: <1171131198.4...@s48g2000cws.googlegroups.com>
References: <1171128058.3...@s48g2000cws.googlegroups.com>
<1171128317.7...@m58g2000cwm.googlegroups.com>
<1171128404.2...@p10g2000cwp.googlegroups.com>
<1171128494.8...@s48g2000cws.googlegroups.com>
<1171128744.9...@m58g2000cwm.googlegroups.com>
<1171128870....@a75g2000cwd.googlegroups.com>
<1171128972.5...@j27g2000cwj.googlegroups.com>
<1171129082.2...@k78g2000cwa.googlegroups.com>
<1171129213.0...@l53g2000cwa.googlegroups.com>
<1171129353.1...@s48g2000cws.googlegroups.com>
<1171129430.7...@q2g2000cwa.googlegroups.com>
<1171130085....@v45g2000cwv.googlegroups.com>
NNTP-Posting-Host: 88.233.60.12

Iki kimlikli tek kisi, ayni IP, acemi olmalilar, ham vs.

sct cöp kutusu degil, tartisma kutusu. Edebini takin, yoksa davana
zarar veriyorsun.

Acephale Lemar

unread,
Feb 10, 2007, 3:05:14 PM2/10/07
to

schenseditor

unread,
Feb 11, 2007, 2:53:59 PM2/11/07
to

Bakırköy hastanesinde değil tek sunucuda…  MU HA HA
"t-ipconnect.de" v.s. misali internette ip gizleyen sunucu-host ana
bilgisayarlar vardır veya oluşturulur (geçici veya sabit)… burada size
birde internet eğitimi mi vereceğiz…? Bir şey bulduğunumu
zannediyorsun? lol lol lol

cakarcakmaz

unread,
Feb 22, 2007, 8:50:24 AM2/22/07
to
Cafer - i Tayyar schrieb:


Ben birini gördüm ama... Rüyadamiydim yari uyku muydu hatirlamiyorum.
Gördügüm kimdi, efendi miydi, hanimefendimiydi onuda secemedim. Efendi
olsaydi bile ben onu hic görmedim ki o mu degil mi bileydim. Sadece
bundan yillar evvel bir arkadas bahsetmisti, filanca cok mübarek
kisidir, rüyasinda peygamber efendimizi görmüs diye. Sonra duydum ki
aralari bozulmus. Cünkü o mübarek kisi bizim arkadasin bacisini alip
tüymüs. Mübarek kisi zaten evliydi ve 8 cocugu vardi. Olmasaydi iyiydi
ama o mübarek kisiydi. Cünkü peygamberi rüyasinda görmüstü. Piyasaya da
birsürü borc takmis giderken. Mübarek borclar. Cünkü o peygamberi
rüyasinda görmüs. Bir de gercekten görseydi nolurdu aceba diye düsündüm.
Allah allah, yallah yallah.

Amin. O koku ile yapilan bi parfüm vardir mutlaka, hangi marka?

cakarcakmaz

unread,
Feb 22, 2007, 8:53:09 AM2/22/07
to
belagerdan schrieb:
> O KUTSAL AN!
> Ve güneşin ateş dolu kalbi heyecandan duracaktı.
>
> Çünkü milyar yıldan bu yana sırf Efendimize hizmet için yanıp durmuş,
> galaksideki sonsuz menziline bu âna ulaşmak için koşmuştu. Bugün,
> ışınlarını kor yüreğinin en özünden yayıyordu. Artık evrenin göz
> bebeği Fahr-i Kâinat'a ulaşacak ve O'nun yüzünü ibadet eder gibi
> okşayabilecekti.
>
> Ve arz o gün öyle bir zikir vecdi içinde dönüyordu ki, zaman
> düzleminde sanki evrenlere bu muhteşem ânın saat ayarını veriyordu. Ve
> melekler niyazlarında bambaşka bir coşkunun içinde idiler.
>
> Atmosfer tüm kompüter düzenini bir kez daha gözden geçirmiş, en hassas
> moleküllerini Mekke'de Efendimizin çevresinde toplamıştı.
>
> Evrenlerde her varlık bu ânın beklentisi içinde rikkat kesilmişti.
>
> Ve insanlığa bir kurtarıcı, evrenlere bir rahmet, zaman düzlemine
> yansıyıverdi...
>
> Hâlâ âşıklar ondört asır geri dönerek o anın muhteşem sevincini
> yaşarlar. Çünkü bu an bir enstantane gibi zaman düzleminde
> sabitleşiverdi. Ve evrenlere binbir güzellik şehrayini sergilendi.
> Elestten sonra ikinci bir bayram yaşıyordu tüm kâinat.
>
> Ve o anda tüm isyanlar, çılgın inkârlar sönüverdi. Evrenin her yanını
> bambaşka bir nur kapladı. Her varlık, ham niyazlarını o anda en nefis
> bestelerle yaydılar.
>
> Evrenlerin nazlı çiçeği Âmine annemiz, Efendimizin teşrifini şöyle
> anlatır:
>
> «Onu doğumdan sonra ilk gördüğün an, secde ederek ve bir parmağını
> göğe kaldırırken seyrettim.

Rivayet odur ki IBDA-C tam da o anda kurulmustur.

> Ve sonra sonsuzluklardan müthiş bir ses
> işittim»:
>
> - O'na doğuları, batıları gezdirin, evrenler ve mahlûkat O'nu ismi ile
> tanısın.

Evet. Bu nedenle kuzey-güney hattinda hic dolastirilmadi, nolurdu
nolmazdi cünkü.

> Âmine annemiz «bundan sonra O'nu sonsuz nurlar içinde gördüm»
> demiştir. Demek ki, o anda Efendimiz doğulara ve batılara yansımıştı.
>
> Aynı sözleri Efendimizin kutsal ebesi, Şifâ annemiz de duymuş ve
> anlatmışlardı.
>
> Böyle mânâ âleminden Efendimize ilk îman Hz. Âmine annemizde, sonra da
> Hz. Şifâ annemizde tahakkuk etmişti.

Evet. Postaci kapiyi iki kez calmisti.

0 new messages