Moris Levi'nin bu haftaki öyküsü

3 views
Skip to first unread message

Yusuf Azurlay

unread,
Apr 28, 2023, 12:23:03 PM4/28/23
to Yusuf Azurlay
Herkes gibi ben de arada sırada kendi kendime şunları sorarım.
Nereden geliyor benim atalarım?
Ne özelliklerini taşıyorum?
Zaten ismimi söylediğimde bana farklı olduğumu hissettiriyorlar, ismim dışında göze batan farkım var mı?
Şivem mi? Duruşum mu? Tipim mi? Nedir farklı olan?
Alışılmışın dışında yaşantım, ilgi alanlarım, fikirlerim, reflekslerim mi var?...
Size garip gelecek ama eğlenceli gelir bana bunları düşünmek.Taa içimde, isim faslını geçtikten sonra bile soru sorulmasından farklı özelliklere de sahip olduğumu hisseder, içten içe sevinirim.*
Soyadım Levi. Dini anlamı olan bir soyadı. Kitaba göre Yakub'un 12 oğlundan birinin, çabuk öfkelenen, Tevrat'a göre babasına bile sormadan inisiyatif kullanan Levi'nin torunlarıyız. Kitap, Moşe'nin de (Hz Musa) bizim kabileden olduğunu yazıyor.
Atalarımı araştırırken soyadımdan atalarımın Osmanlı'ya nasıl, nereden gelmiş olduklarını bulamam. Nerede ise dünyanın her tarafındaki her 12 Yahudi aileden biri Levi soyadına sahip. Ama annemin genç kızlık soyadı olan Kampeas bana bazı ipuçları verebilirdi. Yıllarca araştırdım durdum. "Kampeas" soyadına sahip olan yazarlara, gazetecilere vsr mailler çektim. Sefarad olduğumuzu kuvvetle tahmin ettiğim için İberik yarımadasındaki yerleşim yerlerine vsr baktım. Sonunda bir gün Brezilyalı gelinim ona sorduğumda bu soyadının eski Portekizce olduğunu söyleyince bir kısım atalarımın Osmanlı'ya Avrupa'nın en batı ucundan "Fin del Mundo"** dan geldiğini anladım.
Ne kadar iyi hissettim bunu öğrendiğimde bilemezsiniz. Öyle Portekiz'i bildiğimden, tanıdığımdan filan değil, yanıltmayayım sizleri. Ama ne güzeldir bilir misiniz insanın kökenini bilmesi, sohbet ederken konuyu bir şekilde getirip de söylemesi? Tabi ki ilkel ama çok da rahatlatıcı bir duygu bu. Bilinmezlik çağrıştıran bir mekanda, yerdeki soğuk taş ile aranızda, ince de olsa, sıcak, renkli, size ait bir halı varmış gibi hissettiriyor. Bunu öğrenince kendi halımın rengini keşfetmeye diktim gözlerimi. Başladım Portekiz tarihini okumaya, Portekiz kültürünü incelemeye, müziğini dinlemeye, şairlerini tercüme etmeye ***vsr vsr.
Avrupa’nın bir ucundaki o ufak ülkeden kanımda kalan bir şeyler var galiba. Atalarımı haksız yere kovmuşlar ama yine de müzikleri, şiirleri çok güzel geldi. Lisanları azıcık yabancı ama yine de kulak kabartınca bizim ladino kelimeleri fark ettim. Okuduğumda insancıl ve sıcak geldi. Sanırım içinde yine Ladino gibi insanın kendi kendisi ile alay ettiği bolca deyim de vardır. İnsanlar konuştuklarında neşeli tınılar duyuluyor. Yüz ifadelerinden belli ki bolca espri yapıp ortamı yumuşatıyorlar. Bu günlük konuşma melodisinin eksikliğini ne yazık ki ortadoğu'da uzunca bir süredir hissediyoruz.
En sonunda fırsatını yakaladık Lizbon ve Porto'ya gittik. Güzel şehirler. Binalar, doğa, iklim, yemekler, şaraplar, günlük ritm güzel. Sokaklar doğduğum ve uzun yıllar çalıştığım Galata'nın sokaklarına benziyor. Kadınları sıcak gülüyor, çekinmeden kahkahalar atıyorlar, erkekleri tıpkı eniştelerim gibi bıyıklı, muzip ve azıcık da dayı. Belli ki insanların ruhları Akdenizin dalgaları gibi heyecanlı.
Giderken daha önce anlatılanlardan etkilenmiştim tabi. "Avrupa'nın en yoksul ülkesi" demişlerdi. Gidince düşündüğümden emin oldum ve bir daha "Ne fark eder?" dedim. Namık Kemal'in dediği gibi "Yere düşmekle cevher, sâkıt olmaz kadr-ü kıymetten” Bir zaman gelir yine zenginleşirler. O potansiyelleri fazlasıyla var. Nasılsa güzel ülkelerinin dokusunu bozdurmayacak derin bir estetik kültürü yerleşmiş. Ozanları, ressamları, mimarları, müzisyenleri bolca olan, bir zamanlar tarihteki üç "Ufuklarında güneş batmayan imparatorluğu"ndan**** birini kurmuş bir milletten bahsediyoruz.
Bizimkileri gönderdikten sonra yaptıkları keşif gezileri sonucunda bu imparatorluk oluşmuş. Ama yazmadan geçemeyeceğim, dünyanın öbür ucuna gidebilmeyi yine de bizimkilerden biri sayesinde başarmışlar. Yüzyıllardır unutturmaya çalıştıkları astronom Rabbi Abraham Zakuto'yu artık anmaya başlamışlar. Müzesi bile var. Kitabımda yazmıştım.
Her şey güzel de bana göre öyküsü olmadan bir yerin "anlamı" da olmuyor. Bizi orada çok kültürlü, zarif, hanımefendi bir Türk rehberi gezdirdi. Ondan rica ettim, ülkenin öykülerini anlattı. “Karanfil” devrimini anlattı. Biliyordum ama yine de etkilendim. Paylaşayım sizinle;
---------------
Bundan yaklaşık 50 yıl önce, Portekiz'de 24 Nisan 1974 gecesi saat 22:55 de radyoda popüler bir müzik kanalında "E Depois do Adeus" (Elvedadan sonra) isimli bir parça çaldı. Bir önceki yıl Portekiz, Eurovision müzik festivaline bu parça ile katılmış ve şarkı onlarca şarkı arasında sonuncu olmuştu. Böyle başarısızlıklar genellikle Akdeniz milletlerinin hafızalarından silinir ama o günden sonra 50 yıl bu şarkı Portekiz'de milli marş kadar tanındı ve sevildi. Şarkının sözleri şöyleydi; "Partir é morrer / Como amar / É ganhar / E perder" (Yola çıkmak ölüm olabilir, aşk da olabilir, kazanmak da, kaybetmek de) Bu şarkı özellikle seçilmişti, bir işaretti aslında. Küçük rütbeli subaylara, birliklerini şehirlerin kilit yerlerine götürmek için hazırlanma işareti veriliyordu. Kışlalarından sessizce ayrılmaya hazırlanan birlikler saat 00:20 deki ikinci şarkıyı duyar duymaz harekete geçtiler, köşe başlarını tuttular. İkinci şarkı ise "Grândola, Vila Morena" (Grandola köyüm benim) di. Sözleri de şöyleydi; "Her köşe başında bir dost / her yüzde eşitlik / her köşe başında bir dost / benim yanık benizli şehrimde /kardeşlik diyarında" İki saat içerisinde köşeler tutulmuş, 40 yıllık faşist diktatörlüğü bitirecek olan devrim başlamıştı.
"Estado Novo" (Yeni düzen) isimli anti demokratik, otokratik, faşist hareket 1933 yılında Portekiz'i eline geçirmişti. Başkan Oliveira Salazar ülkeyi ölene kadar demir bir yumrukla yönetti. Faşist düzenin en önemli sloganı şuydu; "Tanrı, vatan ve aile" Faşistlere göre bu üç kutsal kavram dışında her şey anlamsız, tehlikeli ve yasaktı. Tabi bu üç kavrama onların penceresinden bakılmalıydı. 40 yıl boyunca sadece kısıtlı yerel seçimlere izin verildi. Kadınların bu seçimlerde bile oy vermesi ve seçilmeleri kısıtlanmıştı. Eleştirmek, yasak yayınları okurmak ve bulundurmak, siyasi nitelikli toplantı yapmak, hatta öneride bulunmak bile şiddetle cezalandırılıyordu. Rejimin casusları her yerdeydiler. "Duvarların kulağı var" sözü bütün Portekiz'de söylenir olmuştu. Portekiz'in çığlığı Fado müziği bile kısıtlanmıştı. Bilhassa sanatçılar, akademisyenler baskı altındaydılar.
Böyle bir rejim 40 yılı aşkın süre hakim olur ise bir ülke en az 100 yıl geri gider, vahşileşir. 24 Nisan 1974 gecesi harekete geçen genç askerler de ölümü göze almışlardı. Başarısız olma şansları yoktu. Bu yüzden de çok gergin ve kan dökmeye hazırdılar. Mermiler namlulara sürülmüştü. Çatışma çıkması an meselesiydi. Ama hiç umulmadık bir şey oldu. Kiminiz buna "Estado Novo"nun sloganında yeterince tarif edilemeyen Tanrı elini koydu diyebilir.
El koydu. Ve Tanrı her zaman olduğu gibi iyi şeyler yapacağı zaman kadını yanına alarak yaptı bu işi!
O gün sabaha karşı bir cafenin çalışanı, Celeste Caeiro isimli temizlikçi / garson, 40 yaşlarında bir kadın, patronunun bir gün önce verdiği görevi yerine getirmek için çiçek pazarına gitmişti. Çalıştığı kafe, ertesi günkü açılış yıldönümünde karanfil çiçekleri ile süslenecekti. Ama kafeye kucağında çiçeklerle döndüğünde patronu onu telefonla arayıp "Bu gün garip şeyler oluyor,açmayacağız! Sen de hemen kafeyi kilitle evine git" demişti. Kadın "Çiçekler ne olacak?" diye sorunca da "Çöpe ata, eve götür, ne yaparsan yap çiçek mi düşüneceğiz bu durumda!" diye de fırça yemişti. Caeiro elinde çiçekleriyle ne olduğunu anlamak için sabahın köründe Lizbon'un ana meydanına çıktı. Sokağı dönünce tanklarının yanında mevzilenmiş gergin askerlerle burun buruna geldi. Silahını ona doğrultmuş olan genç bir askerle bir süre karşılıklı bakıştılar. Sonunda askerin yüzü yumuşadı. Elinde bolca çiçekle tanklara bakan kadının garip haline gülümsedi ve "Hey sen, bana bir sigara ver!" diye seslendi. Caeiro sigara içmiyor ve taşımıyordu. Önce annelik içgüdüsüyle "sana yiyecek bir şey alayım, açsındır!" dedi genç askere. Ama her yerin kapalı olduğunu görünce elindeki karanfillerden bir tanesini uzattı. Asker ise bir kahkaha attı ve karanfili tüfeğinin namlusuna tutturdu. Kahkaha ve karanfil bir anda bütün askerlere bulaştı. Kadının kucağındaki bütün karanfiller, şehrin ana meydanını tutmuş askerlere dağılıverdi.
Bir kaç saat içerisinde çiçekçiler dükkanlarını açtılar ve dükkanlarındaki karanfilleri sokağa çıkan halka ve askerlere dağıttılar. Artık şehirde mevzi almış bütün askerler karanfillerle ve şehir halkı ile birlikte kahkaha atıyor şarkı söylüyor, halkla birlikte sevinçle dans ediyorlardı.
Karanfil devriminde devrimi yapanlar kan akıtmadılar. Düşünebiliyor musunuz? Celeste Caeiro çiçek yerine şüpheli başka bir şey taşısa idi ve gergin asker ateş etseydi neler olurdu?
O gün, kucağında karanfilller taşıyan bir temizlikçi kadının merakı, saf hareketleri, pişkin içten gülüşü sayesinde, Portekiz, kansız, çatışmasız faşizmden kurtulmuştu.
Devrimden sonra yapılan, kadınların özgürce oy kullanabildiği ilk seçimlerde de eski faşist yönetime azıcık yakın olduğunu fazla gizlemeyen siyasi parti sadece % 8 oy alabildi. "Vatan ve aile" artık demokrasiye emanettiler.
--------
Ne yalan söyleyeyim?
Portekiz'e gitmeden ve bu öyküleri dinleyip azıcık da Portekiz ozanlarını dinlemeden önce oralara azıcık diş bilerdim. Atalarıma az çektirmemişler.
Ama sonra anladım. Suç şimdi oralarda yaşamakta olan insanlarında değil ki?
Zamanda !
Dileyelim ki sonra öykü olabilecek içten, basit, güzel -bir temizlikçi kadının karanfil vermesi gibi- gelişmeler, her yerdeki kötü zamanları unuttursun...
--------------
Not 1 * Yıllar önce bu özel sevincimi Almanya'da azınlık olmanın acısını hissettiklerini bana anlatan Müslüman Türk delikanlılarına; "Eksik değil fazlanız var sizin.! Hem de çok! Sizi küçümseyenler sizin sahip olduklarınıza asla sahip olmayacak!" demiştim. Bir başka keyifle ayrılmışlardı yanımdan ve hemen ilk fırsatta tekrar gelmişlerdi. Üstelik daha kalabalık. Düşündüm, dünyanın her yerinde azınlıkların bütün ömürleri boyunca renkli ve yaratıcı olmaları belki de bu bilincin verdiği keyfe tutku ile bağlı olmalarındandır.
Not 2 ** "Dünyanın sonu" demek. Keşiflerin başlamadığı devirde Portekiz'in en Batı ucu bu isimle anılıyordu. Malum, Portekiz, Avrupa'nın ve dolayısıyla "Eski Dünya"nın en batısındaki ülkedir.
Not 3 *** Portekiz'de her yerde ismi geçen ozanlarından birinin; Almeida Garrett'in "Yazgı" isimli çok güzel bir şiirini sizler için tercüme ettim. Umarım beğenirsiniz.
Not 4 **** Bu sıfat tarihte sadece 3 imparatorluğun; dünyanın her bölgesine dağılmış toprakları olan İngiltere, İspanya ve Portekiz'in olmuştur.
———
Kim söylemişti yıldıza yolunu ?
Gökyüzünde nereye gideceğini nerden biliyor?
Kuş nasıl öğrendi
yuva yapmayı ?
Kim karanfile "Hadi çiçek aç artık!" diyor ?
Ve ipek böceğine
"Ör artık kefenini!”
Kenarda köşede
bırakılan ipleri kim dolaştırır?
Kim vızıldamayı öğretti
arıya?
Beyaz çiçekten mi yoksa kırmızıdan mı
bal isteneceğini?
Bana da kimse söylemedi;
gözlerinin,
var olma nedenim olacağını.
Seni sevmenin bana çok iyi geleceğini.
Arılar çiçeklere koşarken,
yıldızlar gökyüzünde dönerken,
ve hepsinde olduğu gibi,
kendi ezgileri
taa içlerinden fısıldarken,
ben de senin kollarına,
yazgıma geldim...
Geldim,
çünkü sadece sende yaşamayı biliyorum,
ve yalnız senin için ölebilirim.
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages