|

Allah'ın hakkı çok
mu ucuz?
Hayatın hayatı olan dini, Allah'ın hakkını ne kadar hafife
alıyoruz? Aslında insanlar var olduğu için var, dolayısıyla fert fert
insanlara hizmet etmekle mükellef bir aygıttan başka bir şey olmayan devlet,
karşılıklı mukaveleden kaynaklanan sorumluluklar dışında üzerimizde hiçbir
hak sahibi olmadığı halde bizden kendisine mutlak itaat istiyor.
Kendilerini sistemin sahibi, daha ötede yeryüzünün hakimi addedenler de,
gerekirse milyonlarca insanın hayatı pahasına da olsa hakimiyetlerinin
savaşını veriyorlar. Oysa hepimiz, Allah'ın kullarıyız. Hepimizi yaratan da,
yaşatan da O. Bütün kareleriyle varlığımızı, hayatımızı, her anımızı, bütün
hücreleriyle vücudumuzu, acıkıp doymanın, susayıp kanmanın, yorulup
dinlenmenin, hastalanıp şifa bulmanın zevkini sadece ve sadece O'na
borçluyuz. Sevdiklerimizin de varlığını, sevmeyi, merhamet etmeyi,
"vatan" dediğimiz toprağımızı, güneşimizi, ayımızı, baharımızı,
çiçeklerimizi, bunlarla olan münasebetimizi ve bu münasebetlerin idrakini,
aldığımız havanın her bir molekülünü, içtiğimiz suyun her bir damlasını,
yediğimiz ekmek için gerekli olan tohum, toprak, hava, su, güneş ve mevsimler
arasındaki münasebeti de sadece O'na borçluyuz. Böyle iken, kendileriyle
varlık sahasında ve varoluş temelinde, hem de hepimizin irademizin dışında
olarak aynı konumda bulunduğumuz bazıları, Allah'ımıza karşı ve kendilerinin
de yerine getirmekle mükellef bulundukları vazifelerimize sınır koyuyor, o
vazifeleri yerine getirmeye çalışmamızdan rahatsız oluyor, hatta hayatımızda
O'nun yerini almaya çalışıyorlar.
Kaldı ki hayatımız, bu hayatla sınırlı değil. Varlıktaki mutlak gayelilik,
her bir varlık türünün kendisini iradesi dışında olarak karşı karşıya bulduğu
ve yerine getirmekten alıkoyamadığı varoluş vazifeleri, bütün unsurları
birbiriyle mükemmel bir ilgi ve ilişki içindeki evrensel ahenk, her bir
vicdanın meftun bulunduğu mutlak adalet duygusu ve özlemi, kötülüklerden
rahatsız olup onları cezalandırma, iyiliklerden huzur bulup onları
mükâfatlandırma isteği, vicdan azabı veya rahatlığı, bir başka hayatın
varlığını açıkça ortaya koyuyor. Her canlı ölümlü; hayatımızda Allah'ın
yerini almaya çalışanların kendilerinin bile doğumla dünyaya gelmeleri ve
ölümle dünyadan gitmelerinde hiçbir rolleri yok. Gelecek bir ağacın bütün
hayatını canlı bir program halinde kendinde barındıran her bir çekirdek, her
canlının hayatının önceden yazılı bulunduğunu gösterdiği gibi, her bir ağacın
hayatının nihayeti ve bir başka ağacın başlangıcı olan çekirdek de, bütün
hayatların kayda alındığını ve ölümün, çekirdeğe nispeten ondan çıkan ağaç
gibi çok daha şümullü ve büyük bir hayatın başlangıcı olduğunu göstermeye
yetiyor. Bir evden diğer eve taşınırken yerleşeceğimiz evi temizliyoruz ve
her şeyin yerli yerinde olmasını istiyoruz. Gideceğimiz evin çöplük gibi
olmasını, o evde bizi sönmeyen ateş ocaklarının, bazısı kaynar sularıyla bazısı
donduruculuğuyla yakan kazanların olmasını istemeyiz.
Bir ejderha gibi ağzını açmış bizi yutmaya hazır ve ne zaman yutacağı
elimizde olmayan ölümün ötesinde bizi bir başka ev, ahret evi ve o evde
sonsuz bir hayat bekliyor. Bu evin bütün müştemilatını hayatımızla buradan ve
önceden gönderiyoruz. Bu eve, dünyada taşınmaya hazırlandığımız eve ulaşmadan
gönderilebiliriz de. Her birimiz, taşınacağımız bir evden daha bir ihtimam ve
acelecilikle bu evi hazırlamamız gerekirken onu umursamadığımız gibi, varlığımızda
en küçük bir katkıları olmayan, kendileri de bizim gibi ölümün pençesinde ahret
evine gönderilecek olan bazıları, bu evimizi hazırlamamıza da mani olmaya
çalışıyorlar. Ayrıca bizi, kendilerine göre koydukları ama kendilerinin bile
saygısızca çiğnedikleri kanunlarla, cezalarla korkutuyorlar. Oysa Hz. İbrahim
(as), ne de güzel söyler: "Düşünün; hangimiz korkudan emin olmakta
haklıyız? (Mutlak doğru yol olarak Allah'a iman ve tevekkül yolunu tutan) ben
mi, yoksa (ilim iddianıza rağmen) hiçbir ilme dayanmadan, kendilerine
tapılabileceğine dair Allah'ın elinize hiçbir delil vermediği varlıklara
tapınan sizler mi?"
|