Mevlana’dan Tevazu ve Mahviyet Dersleri

716 views
Skip to first unread message

Gülendam Gl

unread,
Dec 28, 2012, 11:08:56 AM12/28/12
to sef...@googlegroups.com




Mevlana’dan Tevazu ve Mahviyet Dersleri
Mustafa DURU

Günümüz insanının en büyük zaaflarından birisi, tevazu ve mahviyet gibi hayati öneme sahip erdemleri kaybederek, gurur hastalığına yakalanmış olmasıdır. İnsanoğlunun değer yargıları değişmiş, güzel ahlak gibi erdemlerin yerini maddi değerler almaya başlamış, hayatımıza ekonomi odaklı bir yaşam modeli hakim olmuştur. Büyüklük- küçüklük insanların ilim ve ahlakı ile değil, maddi imkanları ve sosyal statüleri ile ölçülmeye başlanmıştır.

İş güç sahibi olan, biraz cebi ve cüzdanı dolup mal mülk sahibi olmaya başlayan, biraz gücü ve itibarı artan, biraz makam mevki sahibi olup şan şöhret elde edenler, hemen bu dünyevi değerlerin cazibesine kapılıp gurur hastalığına yakalanıveriyorlar. Kendini diğer insanlardan üstün görmeye başlıyorlar. Zira çağımızda insanoğlunun kendine duyduğu güven zirveye ulaşmış, insanlığın sağladığı gelişmeler, insanın benliğini(enesini) adeta nemrutlaştırmaya başlamıştır. İnsanoğlu büyüklüğün sadece Allaha mahsus olduğunu unutur ve büyüklük davasına cüret eder olmuştur.

Onun için, günümüz insanının manevi hastalıklarına karşı en çok ihtiyaç duyulan şey, “tevazu- mahviyet ve terk-i enaniyet (enaniyetin terki)” dir.

Tevazu ve mahviyetin zıddı olan gurur, “kibir, aciz, kıymetsiz şeylere güvenip mağrur olmak, boş yere güvenmek ve kendini başkalarından üstün tutmak” anlamlarına gelmektedir.

Tevazu, büyüklenmeme, alçak gönüllülük, başkasını zillet altına sokmama ve kibirsizlik halidir. Tevazu insanlara ve topluma karşı sergilenen bir tutumdur.

Mahviyet ise, insanın Allah'ın sınırsız büyüklüğünü ve Allah'a karşı kendisinin sınırsız küçüklüğünü ve hiçliğini bilerek buna göre tavır sergilemesidir. Tevazu, insanın kendisinin mutlak surette acz- fakr ve kusurlara mübtela olduğunu bilerek, kendine haddinden fazla kıymet vermemesi ve tevâzu içinde olması demektir.

“Mahviyet; insanın kendi benlik ve varlığını yok edip, Allah'ın Zatında ve varlığında fani olma halidir. İnsan kendinde kusur ve eksiklikten başka bir şey görmez. Şayet üzerinde sena edilmeye layık bir haslet varsa, onu Allah'tan bilip ona şükreder, asla üzerine almaz. Allah'a karşı tam bir mahv (yok olmaklık) hali hakimdir.” (Sorularlarisaleinur.com)

Mahviyet; Allah ile kul arasında bir münasebet iken, tevazu da kişinin diğer insanlara karşı bir halidir diyebiliriz.

Tevazu ve mahviyet konusundaki en güzel örnekleri, Başta Peygamber Efendimiz ve Sahabe-i Kiram olmak üzere büyük zatların, Allah dostlarının hayatlarında bulabiliriz:

Bir gün, bir papaz Hazreti Mevlana'yı ziyarete gelmiş ve onun elini öpmek istemiş. Bunun üzerine Hazreti Mevlâna, ondan önce davranıp papazın elini öpmüş. Papaz, Mevlana'nın huzurunda saygı ile eğilmiş, fakat tevazu timsali olan olan Hazreti Mevlana papazın önünde ondan daha çok eğilmiş ve “Dinimizin bir şiarı olan tevazuu kimseye kaptırmam!” demiş.

Mevlana Hazretleri, bu tavrıyla orada gerçek büyüklüğün ne olduğunu ortaya koymuştur. Nitekim elini öptüğü kişi, o esnada hemen Mevlâna'nın eline ayağına kapanmış ve “Temsilcisi bu kadar mütevazı olan bir din mutlaka haktır.” diyerek kelime-i şehadet getirip Müslüman olmuştur.

“Şayet böyle bir tavırla, bir insanın gönlüne girmek, ona iman ufkunu göstermek ve ebedî saadeti kazandırmak mümkün olacaksa, başınızı o kimsenin ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koymanız bir zillet değildir; bu, olsa olsa bir üslup tercihidir. Asıl zillet; insanın nefsi, istikbali ve çoluk çocuğu adına yüzsuyu dökmesi; korku, tama, tenperverlik ve rahata düşkünlük gibi zaaflarından dolayı el etek öpmesidir.”

Mevlana'nın şu sözleri, sadece kendi çağında değil, bütün zamanlarda geçerli olan evrensel nitelikte tevazu ve mahviyet dersleridir:

“Övülmenin tesiri sürer gider; bir zaman sonra da deşilmesi gereken bir çıbandır, baş gösterir. Nefis çok övülme yüzünden Firavunlaştı; alçak gönüllü ol, ululuk taslama. Elinden geldikçe kul ol, pâdişah olma. Top gibi zahmetler çek, mihnetlere katlan, çevgen olma. Yoksa şu lûtfun, şu güzelliğin kalmadımı, seninle eş-dost olanlar usanırlar senden. O vakit, vaktiyle seni aldatan o topluluk, seni görünce, işte şeytan derler. Seni kapı dibinde gördüler mi, hepsi de mezarından baş çıkarmış hortlak der.

Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar. Kendisini olgun sanansa, ululuk sâhibi Allah'a, bu zannı yüzünden uçup ulaşamaz. A sapık, olgunluk zannından, vehminden daha beter birşey yoktur senin canında. Senden bu kendini görüş gidinceye dek gönlünden, gözünden çok kanlar akar.

İblîs'in hastalığı, “Ben ondan hayırlıyım” demesiydi; bu hastalık, her yaratılmışın içinde vardır. Kendisini pek kırık dökük görse bile arı-duru sudur ama pisliği dibinde ara.
Sınamak için seni bir coşturdu mu, içinde pislik bulunan su, bulanır, pisliğin rengini gösteriverir.
A yiğit, ırmak sana arı duru görünüyor ama dibinde pislik var.”

Övülmek, methedilmek, insanlar arasında meşhur olmak insanın hoşuna gider. Mevlana hazretleri halkın teveccühlerine aldanmamak gerektiği konusunda uyarıyor ve o methü senaların geçici ve riyakarane olduğunu belirtiyor. Onun için insan daima tevazu içerisinde olmalı, asla gurura kapılmamalıdır. Kendini beğenen kişinin olgunlaşamayacağına ve gelişemeyeceğine dikkat çekerek, kendini büyük sanan kişinin Allah'a yakınlaşamayacağını söylemektedir.

Bediüzzaman Said Nursi, gururun insanı maddi manevi olgunluktan ve güzel hasletlerden mahrum bırakacağını, kendi kemalatını yeterli görerek başkasının kemalatına tenezzül etmeyen kişinin nakıs olduğunu söylemektedir. Zira Bediüzzamana göre, ''Zaaf, gururun madenidir.” Zayıf insanlar, zayıflıklarını gizlemek ve açıklarını kapatmak için büyük görünme telaşına kapılırlar ve gurur hastalığına yakalanırlar. Kibirli insanlara bakıldığı zaman pek çoğunun sonradan görme oldukları ve sosyal hayatta işgal ettikleri makam ve mevkinin ehli olmadıkları görülür.

Bu gerçeği Bediüzzaman şöyle ifade eder:

“Büyük Görünme Küçülürsün! Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu mizanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet-i beşerde, içtimaî binada, görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var. O pencere, kamet-i kıymetinden yüksekse, tekeb- bürle tetâvül edecek, uzanacak. O pencere, kamet-i himmetinden alçaksa, tevazu'la tekavvüs edecek, eğilecek. Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük mizanıdır büyüklük...” (Lemaat)

Yani kendini büyük gösterme gayreti, aslında o kişinin küçüklüğünü ortaya koyar. Büyük insanlar ise, mütevazi olurlar, büyük görünme telaşına girmezler. Onların mütevazi hali, aslında ne kadar büyük olduklarını gösterir ve karşısındaki insanlarda saygı uyandırır.

Tevazu ve mahviyet konusunda Kuran'ın ortaya koyduğu pirensiplere dikkat çeken Bediüzzaman, diğer insanlarla münasebetlerde uygulanması gereken şu ölçüyü vermektedir:

"Ey insan! Kur'anın desatirindendir (prensiplerindendir) ki, Cenab-ı Hakk'ın masivasından (yarattıklarından) hiçbir şeyi ona taabbüd edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünki mahlûkat, Mâbudiyetten uzak- lık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukîyet nisbetinde de birdirler." (Lemalar, 17. Lema)

Hz. Ömer'in hayatından aktaracağımız bir olay, günümüz müslümanları için de büyük bir ders ve ibret mahiyetindedir:

Hazreti Ömer, hazineden bir deve alarak hizmetçisi ile birlikte Kudüs'e doğru yola çıkmış. Yanlarındaki tek deveye hizmetçisiyle nöbetleşerek binen Halife, Kudüs önlerine kadar gelmiş. Mü'minlerin halifesini karşılamak için şehrin dışına koşanlar, bu durumu görünce hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü, dünyanın o dönemdeki en büyük devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak bir izar (gömlekten az uzun tek parça elbise, peştemal) ve bir sarıktan başka bir şey yoktu.

Hz. Ömeri karşılayan müslümanlardan bazıları, bu durumu yadırgayarak Rumlara açılan bir kapı mahiyetindeki o topraklarda İslam halifesinin böyle görünmesini uygun bulmadıklarını ifade ettiler: “Ey Emirü'l-mü'minîn! Büyük bir kalabalık sizi bekliyor; bu insanların önüne bir sultana yaraşır şekilde aziz ve heybetli bir kılık-kıyafetle çıksanız!..” dediler.

Adalet timsali büyük Halife, onlara “Allah bizi İslam dini ile aziz kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Madem ki, bizi aziz eden İslam'dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve istemeyiz.” Cevabını vermiştir.

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages