You do not have permission to delete messages in this group
Copy link
Report message
Show original message
Either email addresses are anonymous for this group or you need the view member email addresses permission to view the original message
to sef...@googlegroups.com
Mevlana’dan Tevazu ve Mahviyet Dersleri Mustafa DURU
Günümüz insanının en büyük zaaflarından birisi, tevazu ve mahviyet gibi
hayati öneme sahip erdemleri kaybederek, gurur hastalığına yakalanmış
olmasıdır. İnsanoğlunun değer yargıları değişmiş, güzel ahlak gibi
erdemlerin yerini maddi değerler almaya başlamış, hayatımıza ekonomi
odaklı bir yaşam modeli hakim olmuştur. Büyüklük- küçüklük insanların
ilim ve ahlakı ile değil, maddi imkanları ve sosyal statüleri ile
ölçülmeye başlanmıştır.
İş güç sahibi olan, biraz cebi ve cüzdanı dolup mal mülk sahibi olmaya
başlayan, biraz gücü ve itibarı artan, biraz makam mevki sahibi olup
şan şöhret elde edenler, hemen bu dünyevi değerlerin cazibesine kapılıp
gurur hastalığına yakalanıveriyorlar. Kendini diğer insanlardan üstün
görmeye başlıyorlar. Zira çağımızda insanoğlunun kendine duyduğu güven
zirveye ulaşmış, insanlığın sağladığı gelişmeler, insanın
benliğini(enesini) adeta nemrutlaştırmaya başlamıştır. İnsanoğlu
büyüklüğün sadece Allaha mahsus olduğunu unutur ve büyüklük davasına
cüret eder olmuştur.
Onun için, günümüz insanının manevi hastalıklarına karşı en çok
ihtiyaç duyulan şey, “tevazu- mahviyet ve terk-i enaniyet (enaniyetin
terki)” dir.
Tevazu ve mahviyetin zıddı olan gurur, “kibir, aciz, kıymetsiz şeylere
güvenip mağrur olmak, boş yere güvenmek ve kendini başkalarından üstün
tutmak” anlamlarına gelmektedir.
Tevazu, büyüklenmeme, alçak gönüllülük, başkasını zillet altına
sokmama ve kibirsizlik halidir. Tevazu insanlara ve topluma karşı
sergilenen bir tutumdur.
Mahviyet ise, insanın Allah'ın sınırsız büyüklüğünü ve Allah'a karşı
kendisinin sınırsız küçüklüğünü ve hiçliğini bilerek buna göre tavır
sergilemesidir. Tevazu, insanın kendisinin mutlak surette acz- fakr ve
kusurlara mübtela olduğunu bilerek, kendine haddinden fazla kıymet
vermemesi ve tevâzu içinde olması demektir.
“Mahviyet; insanın kendi benlik ve varlığını yok edip, Allah'ın
Zatında ve varlığında fani olma halidir. İnsan kendinde kusur ve
eksiklikten başka bir şey görmez. Şayet üzerinde sena edilmeye layık bir
haslet varsa, onu Allah'tan bilip ona şükreder, asla üzerine almaz.
Allah'a karşı tam bir mahv (yok olmaklık) hali hakimdir.”
(Sorularlarisaleinur.com)
Mahviyet; Allah ile kul arasında bir münasebet iken, tevazu da kişinin diğer insanlara karşı bir halidir diyebiliriz.
Tevazu ve mahviyet konusundaki en güzel örnekleri, Başta Peygamber
Efendimiz ve Sahabe-i Kiram olmak üzere büyük zatların, Allah
dostlarının hayatlarında bulabiliriz:
Bir gün, bir papaz Hazreti Mevlana'yı ziyarete gelmiş ve onun elini
öpmek istemiş. Bunun üzerine Hazreti Mevlâna, ondan önce davranıp
papazın elini öpmüş. Papaz, Mevlana'nın huzurunda saygı ile eğilmiş,
fakat tevazu timsali olan olan Hazreti Mevlana papazın önünde ondan daha
çok eğilmiş ve “Dinimizin bir şiarı olan tevazuu kimseye kaptırmam!”
demiş.
Mevlana Hazretleri, bu tavrıyla orada gerçek büyüklüğün ne olduğunu
ortaya koymuştur. Nitekim elini öptüğü kişi, o esnada hemen Mevlâna'nın
eline ayağına kapanmış ve “Temsilcisi bu kadar mütevazı olan bir din
mutlaka haktır.” diyerek kelime-i şehadet getirip Müslüman olmuştur.
“Şayet böyle bir tavırla, bir insanın gönlüne girmek, ona iman ufkunu
göstermek ve ebedî saadeti kazandırmak mümkün olacaksa, başınızı o
kimsenin ayaklarının altına kaldırım taşı gibi koymanız bir zillet
değildir; bu, olsa olsa bir üslup tercihidir. Asıl zillet; insanın
nefsi, istikbali ve çoluk çocuğu adına yüzsuyu dökmesi; korku, tama,
tenperverlik ve rahata düşkünlük gibi zaaflarından dolayı el etek
öpmesidir.”
Mevlana'nın şu sözleri, sadece kendi çağında değil, bütün zamanlarda
geçerli olan evrensel nitelikte tevazu ve mahviyet dersleridir:
“Övülmenin tesiri sürer gider; bir zaman sonra da deşilmesi gereken
bir çıbandır, baş gösterir. Nefis çok övülme yüzünden Firavunlaştı;
alçak gönüllü ol, ululuk taslama. Elinden geldikçe kul ol, pâdişah olma.
Top gibi zahmetler çek, mihnetlere katlan, çevgen olma. Yoksa şu
lûtfun, şu güzelliğin kalmadımı, seninle eş-dost olanlar usanırlar
senden. O vakit, vaktiyle seni aldatan o topluluk, seni görünce, işte
şeytan derler. Seni kapı dibinde gördüler mi, hepsi de mezarından baş
çıkarmış hortlak der.
Kendi noksanını gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar. Kendisini
olgun sanansa, ululuk sâhibi Allah'a, bu zannı yüzünden uçup ulaşamaz. A
sapık, olgunluk zannından, vehminden daha beter birşey yoktur senin
canında. Senden bu kendini görüş gidinceye dek gönlünden, gözünden çok
kanlar akar.
İblîs'in hastalığı, “Ben ondan hayırlıyım” demesiydi; bu hastalık,
her yaratılmışın içinde vardır. Kendisini pek kırık dökük görse bile
arı-duru sudur ama pisliği dibinde ara. Sınamak için seni bir coşturdu
mu, içinde pislik bulunan su, bulanır, pisliğin rengini gösteriverir.
A yiğit, ırmak sana arı duru görünüyor ama dibinde pislik var.”
Övülmek, methedilmek, insanlar arasında meşhur olmak insanın hoşuna
gider. Mevlana hazretleri halkın teveccühlerine aldanmamak gerektiği
konusunda uyarıyor ve o methü senaların geçici ve riyakarane olduğunu
belirtiyor. Onun için insan daima tevazu içerisinde olmalı, asla gurura
kapılmamalıdır. Kendini beğenen kişinin olgunlaşamayacağına ve
gelişemeyeceğine dikkat çekerek, kendini büyük sanan kişinin Allah'a
yakınlaşamayacağını söylemektedir.
Bediüzzaman Said Nursi, gururun insanı maddi manevi olgunluktan ve
güzel hasletlerden mahrum bırakacağını, kendi kemalatını yeterli görerek
başkasının kemalatına tenezzül etmeyen kişinin nakıs olduğunu
söylemektedir. Zira Bediüzzamana göre, ''Zaaf, gururun madenidir.” Zayıf
insanlar, zayıflıklarını gizlemek ve açıklarını kapatmak için büyük
görünme telaşına kapılırlar ve gurur hastalığına yakalanırlar. Kibirli
insanlara bakıldığı zaman pek çoğunun sonradan görme oldukları ve
sosyal hayatta işgal ettikleri makam ve mevkinin ehli olmadıkları
görülür.
Bu gerçeği Bediüzzaman şöyle ifade eder:
“Büyük Görünme Küçülürsün! Ey enesi çifteli, kafası da kibirli! Şu
mizanı bilmeli: Her adam için elbet cem'iyet-i beşerde, içtimaî binada,
görmek görünmek için şu mertebe denilen bir penceresi var. O pencere,
kamet-i kıymetinden yüksekse, tekeb- bürle tetâvül edecek, uzanacak. O
pencere, kamet-i himmetinden alçaksa, tevazu'la tekavvüs edecek,
eğilecek. Kâmillerde, büyüklük mikyasıdır küçüklük. Nâkıslarda, küçüklük
mizanıdır büyüklük...” (Lemaat)
Yani kendini büyük gösterme gayreti, aslında o kişinin küçüklüğünü
ortaya koyar. Büyük insanlar ise, mütevazi olurlar, büyük görünme
telaşına girmezler. Onların mütevazi hali, aslında ne kadar büyük
olduklarını gösterir ve karşısındaki insanlarda saygı uyandırır.
Tevazu ve mahviyet konusunda Kuran'ın ortaya koyduğu pirensiplere
dikkat çeken Bediüzzaman, diğer insanlarla münasebetlerde uygulanması
gereken şu ölçüyü vermektedir:
"Ey insan! Kur'anın desatirindendir (prensiplerindendir) ki, Cenab-ı
Hakk'ın masivasından (yarattıklarından) hiçbir şeyi ona taabbüd
edecek bir derecede kendinden büyük zannetme. Hem sen kendini hiçbir
şeyden tekebbür edecek derecede büyük tutma. Çünki mahlûkat,
Mâbudiyetten uzak- lık noktasında müsavi oldukları gibi, mahlukîyet
nisbetinde de birdirler." (Lemalar, 17. Lema)
Hz. Ömer'in hayatından aktaracağımız bir olay, günümüz müslümanları için de büyük bir ders ve ibret mahiyetindedir:
Hazreti Ömer, hazineden bir deve alarak hizmetçisi ile birlikte
Kudüs'e doğru yola çıkmış. Yanlarındaki tek deveye hizmetçisiyle
nöbetleşerek binen Halife, Kudüs önlerine kadar gelmiş. Mü'minlerin
halifesini karşılamak için şehrin dışına koşanlar, bu durumu görünce
hayretler içinde kalmışlardı. Çünkü, dünyanın o dönemdeki en büyük
devletinin hükümdarı, ayağındaki mestleri çıkarıp koltuğunun altına
koymuş, hizmetçisini taşıyan devenin yularını eline almış, sıradan bir
insan gibi başı önde yürüyordu. Dahası, üzerinde de giysi olarak bir
izar (gömlekten az uzun tek parça elbise, peştemal) ve bir sarıktan
başka bir şey yoktu.
Hz. Ömeri karşılayan müslümanlardan bazıları, bu durumu yadırgayarak
Rumlara açılan bir kapı mahiyetindeki o topraklarda İslam halifesinin
böyle görünmesini uygun bulmadıklarını ifade ettiler: “Ey
Emirü'l-mü'minîn! Büyük bir kalabalık sizi bekliyor; bu insanların önüne
bir sultana yaraşır şekilde aziz ve heybetli bir kılık-kıyafetle
çıksanız!..” dediler.
Adalet timsali büyük Halife, onlara “Allah bizi İslam dini ile aziz
kılmıştır; bundan başka bir şeyde izzet aramamız beyhudedir. Madem ki,
bizi aziz eden İslam'dır; izzeti ve şerefi onun dışında aramayız ve
istemeyiz.” Cevabını vermiştir.