izmir için sanat

292 views
Skip to first unread message

Abdullah Uyan

unread,
Dec 24, 2008, 1:02:58 PM12/24/08
to ABDULLAH UYAN, Abidin PARILTI, Adnan Çevik, Adnan TONEL, Ahmet ERİNANÇ, Ahmet ÖZKAN, Ahmet SİPAHİOĞLU, Ahmet SOMERS, Ahu Gül Ürük, Alaattin Karadibak, Ali Cem Köroğlu, Ali Hoca, Alpaslan Mater, Alpay Erdoğmuş, Alper MUTLU, Altuğ DİLMAÇ, Aslıhan Ünlü, Aşkın Metiner, Atay GERGİN, Ayche, Aydan Çınar, Aydın Uştuk, Aylin DİNLER, Aylin İçsel Kaleli, Aylin Kontente, Ayşe Üner, Ayşegül ÖZEN, Ayşegül Yeşilnil, Ayşın Tamer, Ayten Huzur, Azime Aktaş, Bahar Başar, Banu Şen, Barış Erdenk, Başak SAKIZLIOĞLU, Begüm TOPÇU, Behiç AK, Bengi GÜNAY, Berna HASBEK, Berna Taşöz, Betül USLU, Betül Üney, Betül Yılmaz, Beyna İŞGÜZAR, Birsel MATARA, Bora Üçer, Buket AKKAYA, Burak Akyüz, Burcu BAŞARAN, Bülent Alkış, Büşra Pekin, Can ERTUĞRUL, Can ÖZBATUR, Can Özcan, Cantuğ Turay, Cem Aksakal, Cem İDİZ, Cengiz Çekil, Cenk Oral, Ceren Olpak, Civan Canova, Cüneyt Arslan, Çağda Çitkaya, Deniz Erözen, Deniz EVRENOL, Deniz SİPAHİ, Derya Keykubat, Didem AYAS, Didem ŞAHİN, Dilek TUNALI, Dinçer Sezgin, Doğan KORKMAZ, DOKUZEYLÜLTİYATRO, Duygu TÜRKEKUL, Duygu Yılancı, Ebru Akın, Ebru Çulpan, Ebru Onurtan Bilingen, Ebru ÖNGÖREN, Ece KILINÇ, Ece Koparal Vlastuin, Ece TÜRKUMUT, Eda Çekil, Efdal Sevinçli, Efter TUNÇ, Ege Işık, Egemen Dinçer, Elif Ergun Aktuğ, Elif İskender, Elvan Feyzioğlu, Elvin İşteermiş, Emek Büyükçelik, Emel Atasoy, Emrah ABAKA, Emrah Tümer, Engin ELGÜN, Engin Özsayın, Enver Akmaner, Eray BİNTAŞ, Ercüment Acar, Erçin Sıcakkan, Erdal Kara, Eser Gültekin, Esin UMULU, Esra Kızıldoğan, Evcimen Perçin, Evren NAZIM, Eylül Gürcan, Ezgi Bakışkan, Faik KARTELLİ, Faruk Kalkan, Fatma Top, Feridun ÖZİŞ, Feyza ZEYBEK, Fırat Koçbay, Fırat Kutluk, Filiz EKİNCİ, Filiz Selvi, funda cebi, Funda Çebi, Funda İlhan, Funda Özşener, Funda Şirinkal, Gamze Şatana, Gazal ERTEN, Gökçen ERGÜR, Gökhan BİRİNCİ, Görkem ÖKTEM, Gözde Okur, Gül ABUS, Gül Onoğur, Gülay Korkut, Gülay TAŞ, Gülnur ERDOĞAN, Güneş HIZLIATEŞ, Güney SARACOĞLU, Güngör Dilmen, Günnur Orhon, Gürol TONBUL, Hakan DÜNDAR, Hakan EREN, Hakan Günenç, Hakan YAVAŞ, Hale Şenözgen, Halil Yoleri, Halim Ercan, Halim Yazıcı, Haluk IŞIK, Haluk İbanoğlu, Handan Dağdeviren, Harika Lafçıoğlu Bircan, Harun Öngören, Hasan ERKEK, Hilal ÇİMEN, Hülya KARCI, Hülya NUTKU, Hülya Savaş, Hülya Şen, Hüseyin Avni Danyal, Işıl Özgentürk, Işın MUMCU, İbrahim Raci Öksüz, İhsan Bengier, İlknur Güneş, İnci KALKAN, İzmir Sanat, Kamer YILDIZ, Kemal Başar, Kerem Bahıt, Kerim DÜNDAR, Kıvanç Başkan, Levent ULUKUT, Leziz YILDIR, Medi Yavuz, Mehmet Koştumoğlu, Mehmet ÖZBAY, Melih Gençboyacı, Melih Öztürk, Memed Onur Özkök, Merih AK, Mert Öner, Metin YEĞİN, Mine ARTU, Mine Daloğlu, Murat Aytulun, Murat Can Canbay, Murat CANCANBAY, Murat Ergür, Murat GÜLMEZ, Murat TUNCAY, Murat Zubi, Müge Uyan, Müjdat GEZEN, Müjde BİLİR, Müşerref Öztürk, Nazlı UĞURTAŞ, Necdet Aydın, Necmettin Tetik, Nedim Atila, Nejdet, Nejla Baskın, Nesrin Dev, Nesrin Kültür Kraz, Neval Temoçin, Nezih Yeşilnil, Nihal KUYUMCU, Nihan Şengül, Nil Ünlü, Nilgün ÖĞRÜK, Oğuz UÇAK, Onur Akyıl, Orkide ÇİVİCİOĞLU, Ozan AKHAN, Önder PAKER, Özdemir NUTKU, Özen RODOP, Özer Tunca, Özge Irgat, Özge Ökten, Özgür Adam İnanç, Özgür Dereli, Özgürefe Yeşilpınar, Özlem BELKIS, Özlem Coşkuner Aslan, Özlem Çınaroğlu, Özlem Köse ÜNLÜ, Petek Dinçer, Pınar Canaydın, Pınar ÇİĞDEM, Pınar GÜLMEZ, Pınar ŞEN, Polat CANPOLAT, Polat İnangül, Ragıp Taranç, Rıza Kocaoğlu, Ruken İL, Sadık TÜMAY, Sadık YAĞCI, Sadi TEK, Safiye EĞİN, Sahne TASARIMCILARI, sahn...@googlegroups.com, sanat_...@googlegroups.com, Seçil MUTLU, Selçuk DİNÇER, Selda AKHAN, Selda ERGUN, Selda KOZBEKÇİ, Selda KULLUK YERDELEN, Selen TUNAZ, Selin TÜRKMEN, Sema GÖKTAŞ, Semih ÇELENK, Serdar KIZIK, Serdar ONGURLAR, Serel ÇAPACI, Sergül BULUT, Serhat TEOMAN, Serhat YİĞİT, Sertel UĞUR, Seval ŞADANOĞLU, Sevcan AKINCI, Sevcan YENİYAHAT, Sevinç RENKVER, Seyrani YILDIZ, Sibel SÖNMEZ, Sirel EKŞİ, Somer KARVAN, Soner OLGUN, Süleyman Taviloğlu, Süreyya KİLİMCİ, Şahin ERKILIÇ, Şakir DEMİRPEHLİVAN, Şebnem DOĞRUER, Şebnem GÜRSOY, Şebnem ÖZSARAN, Şebnem Şenel AKIN, Şefik Güngör, Şefik GÜNGÖR, Şenay AKSOY, Şenay SÖNMEZ, Tamer Karadağlı, Tamer LEVENT, Tanzer GÜVEN, Tayfun ÇIKRIKÇI, Tayfun Erarslan, Tayfun ŞENGÖZ, Tevfik RODOS, Tolga KALENDER, Tuna BUKET, Tuncer Cücenoğlu, Turel EZİCİ, Turgay TANÜLKÜ, Turgay TANÜLKÜ, Tülay AKGÜL, Tülay BEKRET, Türkan GÖKTAŞ, Türker ALPUGAN, Ufuk SERİNDAĞ, Uğur AKINCI, Uğur ÜLKER, Ümit BAKIŞ, Volkan BOZOK, Yasemin ATASU, Yasemin B. Heper, Yasemin SEVİM, Yeşim GEZER, Yıldız KENTER, Yonca GİNYOL, Zafer Özer Çetinel, Zafer ŞAHİN, Zeki KARCIOĞLU, Zeki Karcıoğlu, Zeynep KUMRAL, Zeynep NUTKU, Zuhal ÇETİN, Zuhal HASDEMİR
"İzmir İçin Sanat Derneği"ne ilişkin bilgiler ektedir..
Saygılar... Abdullah UYAN
İZİS DUYURUSU.doc

Tekin Özertem

unread,
Dec 25, 2008, 5:01:25 AM12/25/08
to sahn...@googlegroups.com

Sayın Uyan,

 

İzmir İçin Sanat  Derneği “İZİS”in kuruluşunu gerçekleştiren sayın kurucuları içtenlikle kutluyor; İstanbul’da yaşadığım ve yeni haberim olduğu için bu etkinliğe katılamayacağımı bilgilerinize sunuyor beni de üyeliğe kabul etmeniz ricası ile başarılar diliyorum.

Saygılarımla,

Dr. Tekin Özertem

 


ce...@yahoo.com

unread,
Dec 26, 2008, 5:55:43 AM12/26/08
to sahn...@googlegroups.com
www.iatp-web.org sitesindeki yazıyı mutlaka okumanızı öneriyorum....Kemal oruç'da yazdıklarından sonra bu yazı tacizci-yönetmenin düzenlediği gecelerin nasıl olduğuna dair çok güzel veri veriyor....Kemal Oruç nedense işin bu yönüne değinmemiş....İNSAN hakları ihlallerini lütfen göRMEZDEN GELMEYELİM....

Bertolt Brecht Gecesinden İzlenimler

24 Aralık Çarşamba akşamı saat 20.00’da izleyici olarak katıldığım Bertolt Brecht’i anma gecesine dair izlenimlerimi kısaca yazma gereği hissediyorum. Geceye yaklaşık 350 seyirci katıldı. Seyirciler Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi salonuna sığmadığı için, salona giremeyenlerin koridordaki projeksiyon cihazından etkinliği izlediğini belirtmek istiyorum. Etkinliğe oluşan bu ilginin ana nedeninin Brecht’in isminden kaynaklandığını ve ücretsiz bir belediye etkinliğine dönük talep olduğunu düşünüyorum.

Öncelikle organizasyonu yapan kişi olan tacizci yönetmen M. Esatoğlu, gecenin yapılma amacını Brecht’i anmak olarak tanımladı. Yani etkinlik Brecht’in doğum günü veya ölüm yıldönümü gibi özel bir tarihe denk düştüğü için organize edilmemişti. Amaç sadece Brecht’i anmaktı. 1996 yılında ATÇ (Amatör Tiyatrolar Çevresi) döneminde Boğaziçi Üniversitesi’nde Brecht 100 yaşında adlı bir etkinliğe de katılmış biri olarak, dünkü etkinlikte neredeyse aynı konuşmacıları 12 yaş yaşlanmış görmek benim açımdan oldukça enteresan, aynı zamanda oldukça sıkıcı bir deneyim oldu. Konuşmacıların birçoğunun yıllar önce Brecht’e dair söylediklerini neredeyse aynı cümlelerle tekrar dinliyor olmak bireysel açıdan pek tatmin edici değildi. Seyircinin, özelikle genç seyircinin de sunumlara dönük canlı bir ilgisinin olmadığını, daha çok şarkı, film ve canlı performanslara dönük bir
odaklanma içinde olduğunu gözlemledim. Bunun nedeni ise, yaşı ortalama 50’nin üzerinde olan konuşmacı grubunun ‘nostaljik Brecht tasvirleri ve betimlemelerinin’ genç seyirci için çok fazla bir şey ifade etmemesiydi. Seyircilerin bir kesimi ise, hayatının bir döneminde amatör tiyatroya hasbelkader bulaşmış ve Brecht’e aşina olan bir grup olmasıydı. Onlar için Brecht ise, amatör tiyatro yaparken ki “muhalif nostaljiyi” anımsatıyordu.

Gecenin kurgusu ve mantığı tamamen Brecht nostaljisi yaratmak üzerine kuruluydu. Bu yüzden de, Brecht’in artık müzelik hale getirilmiş oyunlarından video gösterileri ve Brecht müzikleri sürekli olarak seyirciye sunuldu. Brecht’in kuramı ve sanat yapma pratiğine dair değerlendirme yapan kişiler sırasıyla Mutlu Parkan, Yılmaz Onay, Zafer Diper, Sarper Özsan, Kemal Özer ve Metin Balay oldu. Mutlu Parkan, yıllar önce yazdığı kitabındaki verilerden hareketle oldukça ansiklopedik bir Brecht sunumu yaptı. Brecht’in temel olarak Aristo mantığını yıktığını ve yabancılaştırma estetiğini kurduğunu söyledi. Ayrıca Brecht’in birden fazla sevgilisi olduğu için eleştirildiğini, ancak onun da bir insan olduğunu, hatta Doğu Almanya Başbakanı ile karşı karşıya geçip şarap içerek oyun metinlerine dair sansürü tartışabilecek büyüklükte bir insan olduğunu vurguladı. Brecht araştırmaları konusunda
titiz çalışan bir aydın olan Yılmaz Onay ise, Brecht’in duyguyu reddetme ve yabancılaştırma (Marksist ve Brechtyen) kavramlarının yanlış anlaşılması üzerine teorik bir sunum yaptı. Brecht’in öz olarak sosyalist gerçekçi olduğunu, salt yabancılaştırma ile açıklanamayacağını, özdeşleşmeyi de kullandığını söyledi. İstanbul 2010 Bienal etkinliğinde Brecht’in seçildiğine sevindiğini, ancak Bienal sanatçılarının Brecht’i nasıl yansıtacağına kuşku ile baktığını söyledi. Yılmaz Onay’ın konuşma, diksiyon ve sunum anlamında ciddi bir anlaşılma problemi olduğunu gözlemdim. Örneğin birçok seyirci konuşmayı anlamadığı için gülmeye başladı. Kadıköy Belediyesi ile olan ilişkilerini gecenin organizasyonu için aktif olarak kullanan Zafer Diper ise, Brecht’ten bir monologu M.Esatoğlu ile birlikte sahnede canlandırdı. Müzisyen Sarper Özsan, Brecht’in müzik anlayışının
kitlelerle halkı bütünleştirecek yabancılaştırmaya dayalı olduğunu belirtti. Piyanonun başına geçerek sahnede oyuncu Arzu Akın’ın nostaljik Brecht şarkıları söylemesine ve diğer sanatçılara eşlik etti. Şair Kemal Özer ise, Brecht’in şiir anlayışının imgeler ve gerçekçi bir anlatı arasında denge oluşturan bir tarzda olduğunu, Türkiye’deki ilk çevirileri kendisinin yaptığını ve Brecht’in ülkemizdeki şiir dünyasında önemli bir etki yarattığını belirtti ve sanatçının şiirlerini seslendirdi. Prof. Metin Balay ise, Küçük Organon kitabından referanslar vererek Brecht’in tiyatronun temel fonksiyonunu eğlence olarak tanımladığını ve sanatçının çağının eleştirel bir gözlemcisi olarak sürekli olarak kendini yenilediğini ve geliştirdiğini belirtti. Konuşmacılar içinde günümüze dair Brecht’in ne ifade ettiğine nadir de olsa bir şeyler söyleyen kişi Prof. Metin Balay
oldu. Yabancılaştırma kavramını Ankara’nın varoş semti olan Altındağ’daki bir kasapta gördüğü “Etli Kemik 50 kuruş” yazısını gördükten sonra çok iyi anladığını belirtti. Alman sanatçı Catharina Weithaler Cesaret Ana ve Çocukları oyunundan fahişe Yvette’in şarkısını Almanca seslendirdi. Dilruba Saatçi ve Murat Aygen ise Üç Kuruşluk Opera’daki Pezevengin Şarkısı baladını oldukça “tutkulu” bir şekilde seslendirdiler. Tiyatro Simurg ise, Üç Kuruşluk Opera’dan Bay Peachum ve Bayan Peachum bölümünü canlandırdılar. M. Esatoğlu ve Tiyatro Simurg’un oyunculuk ve yönetmenlik bağlamında 11 yıl öncesinden hiç farklı olmadığını söylemek istiyorum. Son olarak ise 1978 yılında Deneme Sahnesi’nde Cesaret Ana’yı oynamış olan deneyimli tiyatrocu Ani İpekkaya’ya plaket verildi.

Etkinliği izledikten sonra temel olarak şunu düşündüm. Politik tiyatronun krizde olduğu bir dönemde, Brecht’i müzelik ve sol-nostaljik bir imge olarak araçsallaştırmanın bir çıkış noktası olamayacağını düşünüyorum. Bu tutumun devrimci sanatçı Bertolt Brecht’i “bir dönem yaşamış” ve “artık modası geçmiş” şeklinde algılayan sistemik bakış açısına katkı sunduğunu düşünüyorum. Brecht’in materyalist ve politik tiyatro anlayışına dair gerçekçi ve incelikli gözlemler yapmaktan kaçınan, Epik Tiyatro anlayışını salt Brecht oyunları çerçevesinde yorumlayan ve sığ Brecht analizlerini geliştirmek istemeyen M.Esatoğlu’nun vizyonunun günümüz genç seyircisi adına büyük bir talihsizlik olduğunu düşünüyorum.

Etkinliği de tacizci yönetmen M.Esatoğlu’nun muhalif kesimlerin duyarsızlığı ve dejenerasyonundan yararlanarak kendisine ‘taban” aradığı bir etkinlik olarak yorumluyorum. Bizler için üzücü olan ise, Yılmaz Onay, Metin Balay, Kemal Özer gibi aydınların “kendilerine bilgilendirme yapılmasına” rağmen” tacizci yönetmen M.Esatoğlu konusunda kayıtsız kalmaları. Bana kalırsa da bu kayıtsızlığın temelinde, M.Esatoğlu’nun kamusal alanda onlara prestij kazandırma çabası yatıyor. Yani pragmatik ve ilkesiz bir birliktelik söz konusu. Sanırım bu konuda İATP-G ve feministlerin bellek yitirmemesi ve konuyu gündemde tutması gerekiyor. Örneğin bir ay sonra da Nazım Hikmet konulu benzer bir etkinliğin yapılacağı söylendi.

Ben etkinliği izledikten sonra yabancılaştırma kavramına dair ironik de olsa şunu düşündüm: Acaba Bertolt Brecht kendisi için düzenlenen bir geceyi sahnede çocuksu gülücükler ve kırmızı karanfiller dağıtan sunucunun tiyatro sanatını tacizleri için araçsallaştırdığını bilseydi, acaba kemikleri sızlamaz mıydı?



Oda Tiyatrosu

unread,
Dec 26, 2008, 11:22:43 AM12/26/08
to sahn...@googlegroups.com
Arkadaşlar
 
Bir konuda ricam olacak. Tiyatroda olmak göz önünde olmak bok atılmasına karalamaya çok müsait bir yerdir.
Hele ki yönetmenseniz her türlü şeyle karşılaşırsınız. İşine gelmeyen birbirine gay der,uyuşturucu kullanıyor der. Der de der.Mehmet Esatoğlu-hayata ve hatta tiyatroya bakışımız çok farklı olsa da iyi şeyler yapmış bir adamdır. Bir kişi tacizci olarak damga yiyorsa bunun sözle değil kanıtlı bir belgesi olması bir mahkumiyeti vs olması gerekmez mi?
Aynısını-mesela arkadaşım olan Kemal Oruç a biri yapsa. Beni kuliste sıkıştırdı dese.Artık o da mı tacizci olacak.
Ayrıca bir insan katil bile olsa sanatı ve kişiliği farklıdır.
 
Bu gibi spekilasyonlar iyi değildir. Tiyatroya içeriden ve dışarıdan zarar verir.
Bildiğiniz gibi bir çok tiyatro birbirini tutmaz,herkez birbirinin arkasından atar tutar,kaynaklar paylaşılmaz vs. Artık böyle yapmayın.
En azından bir eleştiri yapıyorsanız-başına bir sıfat getirmeyin.
 
Kaan Erkam

ce...@yahoo.com

unread,
Dec 26, 2008, 4:54:37 PM12/26/08
to sahn...@googlegroups.com


SAYIN KAAN ERKAM, TİYATRO ALANI DEDİĞİMİZ BÖLGE SÜTTEN ÇIKMIŞ AK KAŞIK BİR YER DEĞİL Kİ. HIRSIZI DA VAR, FAŞİSTİ DE VAR, IRKÇISI DA VAR, KADIN DÜŞMANI MAŞİSTİ DE VAR, TACİZCİSİ DE VAR MAALESEF....DEVLETİ YA DA BELEDİYEYİ SOYAN TİYATRO MÜDÜRLERİNE HIRSIZ, HALKI VE KÜLTÜRLERİ HOR GÖREN VE AŞAĞILAYANLARA FAŞİST (IRKÇI) KADINLARI TİYATROYU KULLANARAK TACİZ EDENLERE DE MAALESEF BİLİMSEL LİTETATÜRDE tacizci deniyor.

GÖRMEK İSTEYEN GÖZ, İSTEDİĞİNİ GÖRÜR. BUNA DA ALGIDA SEÇİCİLİK DENİR. iddialarla değil belgelerle ESATOĞLU VAKASINA BAKMAK İSTERSENİZ, LÜTFEN ELİNİZİ gerçekten ama gerçekten VİCDANINIZA KOYUNUZ VE AŞAĞIDAKİ BELGELERİ LÜTFEN İNCELEYİNİZ.....TACİZCİ YÖNETMEN MESELESİ SPEKÜLASYON DEĞİL GERÇEKTİR. ERKEK EGEMEN GÖZLÜKLERİ ÇIKARMAK VE TİYATRO ALANINDAKİ İHLALLERE DUR DEMEK GEREKİYOR.
*****

İATP-G EĞİTMENLER KOMİSYONU'NDAN AÇIKLAMA:
DİKKAT TACİZ VAR!...
Mağduriyetler artıyor...
Susmayalım!
Ülkemizde her geçen gün çocuklara, gençlere, yaşlılara ve kadınlara yönelik yeni bir cinsel istismar ve şiddet olayına daha tanık oluyoruz. Toplum içinde saygınlığıyla bilinen kişilerin çeşitli suistimal olaylarının içinden çıkması, toplumsal yozlaşmanın ulaştığı boyutu gözler önüne seriyor. Bir öğretmeni veya bir çocuk doktorunu çocuk pornosu ticaretinin baş aktörü olarak görmek ya da bir savcıyı fuhuş sektörüne "yardım ve yataklık" yaparken bulmak artık sıradanlaşan olgular haline gelmeye başladı. Çocuk yuvalarında, hastanelerde ve bakımevlerinde şiddetin, tacizin ve tecavüzün artık olağan uygulamalar haline gelmesi, muhalif olduğunu söyleyen kurumların dahi bu meseleleri ciddiyetle ele almaktan ısrarla imtina etmesi, tecavüz ve taciz görüntülerinin cep telefonları ya da internet aracılığıyla gündelik yaşamımızın "olağan" bir "eğlencesi" haline gelmesi oldukça kaygı
verici gelişmelerdir. Bu denli şiddetli olaylar, ana akım medyadaki magazin haberlerinin veya muhalefetin cafe sohbetlerinin bir parçası olmaktan nadiren kurtulabiliyor. Ekseriyetle bizi belli hezeyanlara sürükleyip birkaç ayıplayıcı söz söylettikten sonra "kendiliğinden" sönümleniyor. Belki olayla ilgili benzer birkaç başka anımızı dile getirmemizin bir vesilesi oluveriyor. Ama nihayetinde tüketim toplumunun hızla değişen, hemen akabinde bir yenisinin peşine düşen zihniyetini besleyen bir "malzeme" haline gelmekten kurtulamıyor. Bu derece can yakıcı, toplumsal ve etik bir yozlaşmaya dikkat çeken "hak ihlallerine" seyirci kalmak, bunları gündelik hayatın sıradan bir parçası olarak benimser hale gelmek maalesef ki bizleri de ortadaki suçun çeşitli derecelerde bir parçası haline getirir.
Bir hak ihlalini bilmek ve bu hak ihlalinin mağdurun hayatında ne gibi olumsuzluklara yol açtığını duymak veya tanıklık etmek önemli bir dönüm noktasıdır. Siz bir insanın "mahvına" veya "onurunun zedelenmesine" yol açan vakayı bilmiyorsanız bir anlamda masumsunuzdur. Ancak bilmenize rağmen sessiz ve suskun kalıyorsanız artık devreye sizin o suçla olan bağlantınız girer. Bir suçun birinci derecede sorumlusu faildir. Bu tartışma götürmez bir durumdur ve nettir. Belirsizleştirilen ve aslında tartışılmadan bırakılan, suça teşvik edenler ve vakaya tanıklık etmesine rağmen susanların akıbetidir. Susmak olayın üstünü örtmektir, kanıksanmasına zemin hazırlamaktır, potansiyel yeni vakalara açık kapı bırakmaktır, suça ortaklık etmektir.
Bundan yaklaşık sekiz yıl önce Beyoğlu'ndaki İnsancıl Atölyesi'nin bir bileşeni olan Özgür Sahneli kadın oyuncuların oluşturduğu bir tiyatro grubu, eğitmenleri/yönetmenleri Mehmet Esatoğlu'nun fail durumunda olduğu bir cinsel taciz vakası sonucu dağıldı. Burada tiyatro yapan 11 kadının bir kısmı bu olaydan sonra ya tamamen tiyatrodan koptu veya çok zorlu geçen mücadelelerin sonrasında yeniden tiyatro yapmaya başladılar. Tiyatro eğitmenliğini çalışma yaptırdığı kadınları taciz etmek ve özel hayatıyla ilişkili çeşitli vaatler vermek üzerinden kuran Mehmet Esatoğlu'nun "teatral taciz vakası" aynı dönemde bir tiyatro yapısının da sonu olmuştu. Amatör Tiyatrolar Çevresi (ATÇ), Özgür Sahneli kadınların gündeme getirmesiyle meseleyi tartışmaya açmış ve cinsel taciz vakasını "bir eğitmenin mesleki suiistimalinin şiddetli bir sonucu" olarak değerlendirmişti. Ancak tahmin edileceği
üzere, tartışılan "suçun" çeşitli tarafları oluşmuş, ATÇ içindeki grupların büyük bir kısmı ve bu olayı ataerkinin kadın bedenine tahakküm etme cüreti bağlamında ele alarak değerlendiren Kadın İnisiyatifi, olayın ciddi bir etik sorunun göstergesi olduğunu dile getirmiş ve ilkesel bir prensibin ihlaline dikkat çekmiştir: Eğitmenlik etiğindeki yozlaşma.
Ortadaki somut taciz olayına göz yumulmasına ve hasıraltı edilmesine rıza göstermek veya göstermemek? İşte ATÇ'yi dağılmanın eşiğine getiren bütün mesele budur. Suça ortaklık etmek veya etmemek? İşte bütün mesele budur! Bu insanın vicdanı ve adalet duygusuyla son derece bağlantılı bir sorudur. Elimizi vicdanımıza koymamız ve adalet duygumuzu harekete geçirmemiz insani bir sorumluğumuzdur ve yeterlidir.
Biz bu "yönetmenin" cinsel taciz sicilinin kabarık olduğunu biliyoruz. Ve bu vakaların piyasada bilindiğini de biliyoruz. Son günlerde benzer mağduriyetlerin sayısının hayli artmış olduğunu duyuyoruz. Yönetmenlik yaptığı kurumların böyle bir çalıştırıcıyı hazmettiklerini, bir tacizciye ısrarla zemin hazırladıklarını görüyoruz. Bu kurumları ifşa etme hakkını öncelikle mağdurlara bırakıyoruz.
Yetişkin bir kadın veya bir erkek özel hayatını karşılıklı rıza gösterildikten sonra dilediği gibi yaşayabilir ve yaşamalıdır. Ancak, bir eğitmenin cinsel suistimali, özelde tiyatro alanında bir çalışma yöntemi olarak devreye sokması çok ciddi sonuçları olan bir durumdur.
Tiyatroda cinsel tacizin sınırı inceliklidir. Bir tiyatro çalışmasına katılanlar tarafından bunun nerde başlayıp nerde bittiğinin anlaşılması veya hissedilmesi, özellikle yeni başlayanlar ve özellikle de yeni başlayan kadınlar açısından güçtür. Sahne sanatları, performer'ın kendisinden vazgeçmesini, kendi sınırlarını aşmasını, kendi içindeki yaratıcılığı açığa çıkarmasını, savunma mekanizmalarından ve yerleşik davranış kalıplarından arınmasını talep eder. Peki bu nasıl olacaktır? Sahnede ordasınızdır. Mahremiyetinizle, arazlarınızla ve becerilerinizle. Tiyatro sanatının yukarıda bahsettiğimiz oyunculuk handikaplarının giderilmesine ilişkin çeşitli metotları vardır. Bu metotların nasıl somutlanacağı ve ne gibi bir yönelime gireceği, icracıların bu metotları yorumlayışına bağlıdır. İşte "incelikli" olan nokta da burada başlar.
Tiyatroya yeni başlayanlar kendilerini "bir bilene" teslim eder. Tiyatro eğitimi eşit koşullarda başlamaz. Eğiten ve eğitilenler vardır. Eğitmen "bilen" ve rehberlik eden kişidir. Eğitilen kişi çalışmaya, bilgiye olan hayranlık duygularıyla, bir ön kabulle başlar: Eğitmene güven. Hele hele çocuk ve gençler, eğitmenlerine ve öğretmenlerine "sınırsız" ve "koşulsuz" güven duymak isterler ve duyarlar da. Onu model alırlar ve yönlendirmelerini benimserler. İşte bu nedenle, gençlerle ve çocuklarla tiyatro yapmanın etik sorumluğu çok fazladır, çünkü suistimale çok açık bir yaş grubu sizin ellerinize teslim edilmiştir. Eğitim hakkı temel insan haklarından biridir. O veya bu şekilde bu hakkın engellenmeye çalışılması bir insan hakkı ihlalidir.
Dikkat cinsel taciz var!
Amatör veya profesyonel olsun hiç fark etmez. İlkokullarda, liselerde, kolejlerde, derneklerde, üniversitelerde, mahallelerde eğitimci misyonunun arkasına sığınarak, birlikte çalıştığı veya eğitim verdiği oyunculara cinsel tacizde bulunan bir "eğitimci" kesimin varlığından haberdar olmamız gerekiyor. Buna dikkat çekmek bizim etik sorumluluğumuzdur.
Okullarda ve mahalle derneklerinde yönetmenlik, dizilerde ve sinemalarda oyunculuk yapmaya devam eden söz konusu yönetmenin en son 12 Eylül'ü anlatan "Eve Dönüş" filminde oynadığı görülür. Bu kişinin çocuklara, gençlere ve kadınlara verdiği zarar 12 Eylül kadar olmasa da oldukça büyüktür. Bu kişi eğitimci misyonunun kendisine sağladığı iktidarı ve üstünlüğü kullanmakta ve çalışmaya katılanların "yönetmene" duydukları güveni sömürmektedir ve muhalif olduğunu dile getiren kurumların kapısı da kendisine açıktır! Kullandığı "yöntem" sayesinde katılımcılar umutsuzluğa ve üretimsizliğe sürüklenmekte ve tiyatro sanatıyla bağları kopma noktasına gelmektedir.
Biz duyuyoruz, duydukça da yazacağız… Biz duyuyoruz, biliyoruz ve diğer bilenleri, duyanları ellerini vicdanlarına koymaya; mağdurları ise açıklama yapmaya, bu ızdırabı tek başına yaşamamaya davet ediyoruz.
İATP-G EĞİTMENLER KOMİSYONU

Muhalif Kesimde Taciz Caiz midir?
Eren Keskin Avukat/İnsan Hakları Aktivisti (15.10.2007 )

Günlerdir tiyatrocu Mehmet Esatoğlu tarafından gerçekleştirilen cinsel tacize yönelik bazı mağdur ve tanık ifadelerini okuyorum.

Aslında yıllar önce, sözkonusu kişiyle ilgili aynı mahiyette bir şikayet İHD'ye de yapılmıştı. Konuyla ilgili bazı görüşmelerin ardından birkaç kadın arkadaşın dışında konuyla fazla ilgilenilmemişti.

Burada asıl tartışılması gereken, bizlerin muhalifler olarak egemenimize ne kadar çok benzediğimiz konusu. Yıllar önce, yazdığım bir yazı nedeniyle ceza almış ve 6 ay Bayrampaşa cezaevinde kalmıştım. Orada çeşitli sol örgütleri de tanıma olanağı buldum. Gözlemlediğim şuydu; erkekle kadın arasındaki roller, toplumsal cinsiyet ilişkisinin yarattığı yaklaşım ve uygulamalar, muhalif örgütlerde de değişmiyordu. Karar alma mekanizmalarında kadınlar yoktu. İçeride de bir "erkekler dünyası" kurulmuştu. "Normal" olanı herkes kabullenmişti. Oysa hiç unutmamak gerekiyor ki, "normal sayılanı" iktidarlar belirliyor. Ve bizleri de bu "normal sayılan" roller içine hapsediyorlar.

Taciz ve tecavüz devlet güçleri tarafından uygulandığında buna doğal olarak karşı çıkıyor ve tavır alıyoruz. Ancak bu suç muhalif kesimden biri tarafından gerçekleştirildiğinde, susuyor ve susarak onaylıyoruz. Bir kez daha Edward Said'in "Entelektüel kriz çözmez, kriz çıkarır" sözünü hatırlıyorum. Evet, biz kadınlar "kriz" çıkartmalıyız. Feminist kadınlar Mehmet Esatoğlu ve onun kadınlara karşı işlediği suçlar konusunda "kriz çıkartmaya" çalışıyorlar. Onlarla birlikte davranmak gerektiğine inanıyorum. Bugün bizi sınıfsal, cinsel, ulusal olarak ezen egemenimize karşı çıkabilmek için, onun bize dayattığı iktidar ilişkilerine ve içselleştirdiğimiz anlayışlara da karşı çıkmamız gerekiyor.

TACİZLERİN MAĞDURLARI VE TANIKLARI KONUŞMAYA DEVAM EDİYOR!

Tiyatro Eğitiminde Cinsel Taciz Üzerine Bir Görüşme

Düzenleyen: Esra Aşan / 15 Eylül 2007

2007 BarışaRock'taki feminist protestolarla yeniden gündeme gelen Mehmet Esatoğlu ve tiyatro eğitiminde cinsel taciz meselesi festival sonrasında da tartışılmaya devam ediyor. Protestoları tetikleyen ise birkaç yıl önce çalıştırıcısı Mehmet Esatoğlu'nun tacizine uğramış olan genç bir kadının alanda tacizcisiyle karşılaşması ve feminist aktivist olan annesinin duruma müdahil olmasıydı. Protestocular, söylem olarak cinsiyetçilik karşıtı olduğunu ifade eden böyle bir festival alanında bir tacizcinin olmaması gerektiğini düşünmüş ve bu feminist duyarlılıkla hareket etmişlerdi.

Tiyatro eğitiminde cinsel tacize açık ortamlar kuran Mehmet Esatoğlu'nun çalıştırıcılık yöntemi, ilk kez 2000 yılında Amatör Tiyatrolar Çevresi içinde Özgür Sahne'den kadınlar tarafından tartışmaya açılmıştı. Konunun İstanbul'daki kadın hareketi bileşenlerine taşınmasıyla tartışmaların feminist öncüllerle şekillenmesine katkı sunulmaya çalışılmıştı.

2005 yılında Toplumsal Araştırmalar Vakfı'nın çatısı altında, tiyatro eğitimi esnasında Mehmet Esatoğlu'nun faili olduğu bir taciz daha gerçekleşti. Bu durum, kurum içinde deşifre edilince Esatoğlu'nun vakıfla ilişkisi kesildi. Bu olay, daha önce de sol ve feminist belli kurumlar tarafından bilinmekle beraber, ilk kez tüm açıklığıyla Barışarock esnasında kamusallaştı.

Tiyatro eğitiminde cinsel tacize açık ortamlar kuran Mehmet Esatoğlu konuya ilişkin hala bir özeleştiri vermemiştir. Bu tartışmaları şahsına ilişkin bir komplo girişimi olarak nitelendirerek çalışma tarzından rahatsızlık duyan kadınların beyanlarını yok saymaya devam etmektedir.

Yaşanan bir taciz vakasında en önemli aşama tacizin açıklanmasıdır. Yaşananların paylaşılması gerçekleşmeden, sorunun çözümüne dönük adım atmak da imkansız hale gelir.

Bu sebeple tiyatro alanına çeşitli düzeylerde katkı sunan bir grup feminist kadın olarak, aldığı tiyatro eğitimi esnasında cinsel tacize maruz kalan genç kadınla görüştük. Bu görüşme notlarında, konunun hassasiyeti ve çeşitli çevrelerde seviyesiz ve cinsiyetçi yaklaşımlarla meselenin bir dedikodu malzemesi olarak ele alınabileceği kaygısıyla öncelikle mağdurun söz hakkını gözeterek ve politik bir tercihle isim verilmeyecektir.

Mehmet Esatoğlu ile ne zaman ve nasıl tanıştın?

2005 yılının son aylarıydı, Mehmet Esatoğlu Toplumsal Araştırmalar Vakfı'nda (TAV) çocuklara tiyatro-drama eğitimi veriyordu. Ben de o sene tiyatrocu olmaya, konservatuar sınavlarına girmeye karar verdim. Ben daha önce de TAV'da dört yıl kadar tiyatro dersleri almıştım. O yüzden de yine ilk önce TAV'da araştırma yaptım. Bize Mehmet Esatoğlu'nun çalıştırdığı bazı öğrencilerin Müjdat Gezen'in sınavlarını burslu olarak kazandığı söylenince, onunla görüşmeye karar verdik. Annemle beraber konuştuk. Adam o konuşmada bizi ikna etti. Bir sürü şey anlattı, Küba'dan bahsetti, annemin komünist damarı kabardı. İşte bu şekilde TAV'da, kendisinden tiyatro dersi almaya başladım. Sonrasında da taciz geldi zaten. Ve bitti.

O sırada kaç yaşındaydın?

17 yaşındaydım, lise sona gidiyordum.

Peki bu çalışmaya yalnızca sen mi katılıyordun?

Evet tek başımaydım. Bir keresinde vakıfta çalışma yapan küçük bir çocuk yanımızdaydı o kadar, o zaman da çalışma yapmıyorduk, konuşuyorduk. Zaten iki ya da belki üç ders yapmıştık en fazla. Sonra sıkıntımı anneme açtım. Daha sonra da babama anlatmıştım. Babama anlatmak, anneme anlatmaktan daha zor oldu tabii. Annemin feminist bir kadın olması önemli. Annem kızar, ona söylemek daha rahat. Ama babam üzülür diye düşündüm. Benim için de çok zor oldu. Olaydan çok sonra, bu sene Masal-Gerçek tiyatrosunda tiyatro yapıyordum meğer aynı mekanda onlar da prova yapıyormuş, çalışıyormuş. Duyduğumda ağladım. Adamın ismini duyduğumda provaya devam edemedim.

Bize biraz da Esatoğlu ile yaptığın çalışmalardan bahseder misin?

Annemle ilk konuşmaya gittiğimde bana Stanislavski'nin Bir Aktör Hazırlanıyor kitabını okumamı söylemişti. Okudum ben de. "Bununla ilgili soruların varsa gel konuşalım" dedi. Ben de kitapta bazı başlıklar belirledim. Bu başlıklar üzerinden konuşmaya başladık; sonra da uygulamalı konuşmaya başladık. Ben bazı sorular sordum ona. O da bana anlattı, zaten en başta anlatış tarzı hoşuma gitmedi.

Bu konuşmalarda seni rahatsız eden somut olarak ne oldu?

Kitap üzerinden bir iki soru sormuştum, neden sonuç ilişkileri üzerinden bir şeyler. O da bana dedi ki: "Mesela" dedi "senin çocuk sahibi olabilmen için neden sonuç ilişkisine göre bazı nedenlerin olması gerekir" dedi. "Bazı şeyler olması gerekiyor. Atıyorum senin evde yalnız kalman gerekiyor. Annen baban şehir dışına gitti; ya da sen onları evden yolladın. Sonra ben senin evine geldim sonra biz içtik. Bir şeyler oldu; yakınlaştık. Sen bu şekilde ancak hamile kalabilirsin mesela" dedi. "Sonra, çocuğu ne yapacağız diye düşünebiliriz." falan gibisinden şeyler söyledi.

Stanislavski okuması ve sonrasında senin soruların bu örnekle mi yanıtlandı? Yani çalışmanın masabaşı kısmı bu şekilde miydi?

Evet aynen öyle. İşte bu masa başı konuşması.

Peki başka ne tür "teatral" çalışmalar yaptırdı?

Bir de derslerde şunları yaptık: Bir iki tane alt metinle -yine Stanislavski'den yola çıkarak- neden sonuç ilişkileriyle ilgili çalışmalar yaptık, doğaçlama benzeri şeyler. Bir kaç tane de doğaçlama yaptık. Doğaçlamalarımdan birinde 'kocamı bekleyen hamile kadın'dım. Yani ben sürekli hamile kalıyordum. Ya konuşmalarda ya da doğaçlamalarda hamile oluyordum. Mesela diyordu ki: "Hamile kaldın, kocan çocuk istemiyor. Ne yaparsın?"

Seni sıkmıyorsak eğer, bize bu adamın seni taciz ettiğine karar vermene sebep olan diğer doğaçlamalardan da biraz söz eder misin?

Başta yapılanlar çok basit ve normaldi zaten. Mesela biriyle tanışırken ne çok yırtık, ne de çok tutucu görünmemek gibi, yani tanışma ile ilgili bir şeyler yapmıştık. Bir başka doğaçlamada şöyle olmuştu ama: "sevgilinle yıldönümündesin dans ediyorsunuz ve sevgilinle ilgili bir şeyler yapıyorsun" dedi. Beni dansa kaldırdı, ışığı kapattı, müziği açtı. Sonra biz bununla dans ediyorduk. Şöyle başladı.

- Hayatım çok güzel burası değil mi?
- Evet güzel.

O bir şeyler söylüyor ve ona cevap vermemi istiyor. Ben de veriyorum. Ama artık içimden gelmeyerek söylemeye başladım.

- Hayatım seni çok seviyorum, sen de beni seviyor musun?

Hani insan hisseder ya kötü bir şeyler olduğunu, işte bunu hissettiğim için cevap vermek istemedim. O da "seviyor musun? sevmiyor musun?" dedi. Ben de "Ben de seni seviyorum" demek zorunda kaldım. Ondan çok rahatsız oldum. Sonra ışığı yaktı.

Bir defasında da şu oldu: Bir şey anlatacaktı, konu nereden geldi bilmiyorum. "İki tane öpüşme vardır amacı da farklıdır" dedi. "Ben seni yanağından öpsem" dedi ve yanağımdan öptü, "bu bambaşka bir şeydir" dedi. "Ben seni dudağından öpsem, bu da bambaşka bir şeydir" dedi ve tam dudağımdan öpeceği sırada ben geri çekildim. İşte böyle şeyler oldu.

Tacizin senin için görünür hale gelmesi de bu çalışmada oldu herhalde.

Bu ikinci ya da üçüncü çalışmamızdı. İlk çalışmada kendimle ilgili çalıştık. Genelde sohbet ettik, neden-sonuç üzerine. Şüphelendiğim hiç bir şey olmadı. Sadece konuşmuştuk ilkinde. "Kambur durma, dik dur, güzelsin, farkına var, aynada çıplak kendini izle" falan dedi. Bunlar güzel şeyler aslında. "Evde tek başınayken aynada kendini izle. Bedeninin farkında ol." Bunlar tiyatro için gerekli şeyler ve söylemesi hoş. Ama sonra söyledikleri güzel değil tabii.

Sonra yapılan egzersizlerde iş çığrından çıkmış görünüyor. Durumu annene, bu iki çalışmadan sonra mı açıkladın?

"Ben iki hafta yokum görüşürüz" dedi; mailimi aldı. Ben çalışmadan ilk çıktığımda kötü bir şey olduğunu hissettim ama kondurmak istemedim. Nasıl desem? Tiyatro kisvesi altına da sığınabilirdi. Ben de yanılmış olabilirdim. Günahını da almak istemedim çünkü ben de yanılabilirim. Sonuç itibariyle kendimi çok kötü hissettim oradan çıktığımda. En azından gençlere eğitim veren bir insanın daha dikkatli olması gerekirdi. Arkadaşımla konuştum. "Böyle böyle oldu" diye anlattım. "Sence nasıl bir şeydir bu ya?" dedim. "Bu gerçekten tiyatro mu ben mi abartıyorum?" Çok şaşırdım, şaşkına döndüm zaten. Kendimden şüphe ettim artık. Arkadaşım da "Bunda ters bir şeyler var. Böyle olmaması gerekir. Sen bunu annenle konuş" dedi. Sonra annemle konuştum. Annem "bunlar kötü şeyler" dedi. "Bu bir taciz, böyle düşünmekte haklısın." dedi. "Haklı olmasan bile, onun sana böyle hissettirmemesi
gerekiyordu" dedi. "Daha dikkatli davranması gerekiyordu" dedi. Ondan sonra vakıftaki yetkililerle konuştuk zaten. Orada beni küçüklüğümden beri tanırlar, ben orada dört sene tiyatro eğitimi aldım. Biliyorlardı öğrenci olarak nasıl olduğumu.

Daha öncede TAV'da tiyatro eğitimi almıştın, hem de dört yıl gibi uzun bir süre, ama benzer bir sorunla karşılaşmamıştın herhalde.

Hiç böyle bir şey yaşamadım. Zaten bayan hocalarım vardı. Kısa bir dönem bir tane erkek hocadan da ders aldım. Ama kesinlikle böyle şeyler yaşamadım. Bizim yaptıklarımız tiyatroya hizmet eden şeylerdi. Bir de Mehmet Esatoğlu ile derslerimizde bir örnek verildiğinde genelde şu vardı: Yaşlı erkekle genç kızın aşkı. Neden biz seninle amca-yeğen olamıyoruz, baba-kız, abi-kardeş olamıyoruz? Neden biz seninle sürekli aşk yaşıyoruz? Sürekli bir aşk ortamındayız biz onunla. Bana şöyle diyordu mesela, ödev olarak: "Şu gözleri beğenmiyorsun –kendi gözlerini gösteriyordu- ama tiyatroda rolün gereği sevmek zorundasın. Zamanla bu gözleri sevmek zorundasın. Şurasını beğenmiyorsan –yüzünde herhangi bir yeri gösteriyordu- zamanla ona alışacaksın, ona aşık olacaksın. Bu şekildeydi, sonuçta biz onunla hep bir aşk yaşama ortamındaydık yani.

Annenden sonra da babana anlattın meseleyi, peki daha sonra neler oldu?

Evet. Netleştim ve babama anlattım. Zaten babam konuştu yanlış hatırlamıyorsam, babamın konuşmuş olması lazım vakfın yetkilileriyle. Direkt zaten çıkartıldı işten. Demiş ki: "Burada bir yanlış anlaşılma var, ben onun babasıyla konuşmak istiyorum". Babam kesin tavrını koydu. "Ben kızıma inanıyorum. Kızımın bu şekilde üzülmesini istemiyorum. Benim o adamla konuşacak hiçbir şeyim yok" dedi. Bu şekilde cevap verdi onlara da.

TAV'daki yetkililer de senin tacizle ilgili beyanını esas aldılar.

Evet benim beyanımı göze alarak işine son verdiler. Çok affedersiniz. İstifaya zorlandı. "Kendi rızanla istifa et" dediler. Yanlış hatırlamıyorsam, bana söylenen buydu. Yanlış hatırlıyor da olabilirim, annem bu konuda çok daha bilgili. Ben o dönem birçok şeyi bilmek istemiyordum, dinlemiyordum. Açıkçası adamın adını bile duymak istemiyordum. Anlatılan şeyleri de yarım kulak dinliyordum.

Taciz sözkonusu olduğunda, kadınlar açısından en zor süreç meselenin açıklanmasından sonraki süreç oluyor genel olarak. Daha sonrası ve Barışarock'da yaşadıkların hakkında da bir şeyler anlatmak ister misin?

Çok sıkıntılarım oldu. Konservatuara hazırlanıyordum, dediğim gibi. Ben bir dönem tiyatrodan çok soğudum, hem de bir senem kalmıştı ve hazırlanmam gerekiyordu. Sonra başka bir hoca ile çalışmaya başladım. Bu meselenin bana şöyle bir zararı oldu. Kendime olan güvenimi yok etti. Ben hocamla tirad çalışmam gerekirken, bir iki ay boyunca 'tiyatro sahnesinde güven' çalıştım. Kendime güvenim yeniden gelsin diye. Rolde coşkuları çıkartamaz oldum. Kendime ket vuruyordum. Duyguları ortaya çıkarmakta, kendimi engelliyordum. Bu şekilde rahatsızlıklarım oldu ve ondan kaçtım, adamdan sürekli kaçtım. Taa ki Barışarock'a kadar.

Bu ilk karşılaşma mıydı?

Daha önce bir kere daha karşılaşmıştık. Bilgi Üniversitesi'nde. Annemle babamın konferansı vardı. Ben de onlara destek olmak için o gün gitmiş, arkadaşımı da sınava götürmüştüm. Hiç beklemediğim bir anda o gün karşıma çıktı ve yüzsüz yüzsüz bana baktı. O kadar kötü hissettim ki kendimi. Yine kendimden şüphe ettim. En nefret ettiğim şeydi bu. Beni kendimden şüphe ettirmesinden nefret ediyorum. Çok kötü oldum. Ondan sonra da BarışaRock'da karşılaştık.

Orada göreceğini biliyor muydun peki?

Annem bana "görebilirsin" demişti. "Çalıştırdığı bir grup varmış, o da mutlaka oradadır, hazırlıklı ol" dedi. Ben bunu unutmuştum. Arkadaşımın çadırına doğru gidiyordum. Amatör Tiyatrolar ekibinin önünden geçerken onu gördüm. Ve çok kötü oldum. İki senedir görmedim adamı, elim ayağım boşaldı birden. Arkadaşlarımdan uzaklaştım. Kayboldum. Biraz sakinleşmek için yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Benim suçum değildi bu yaşananlar biliyordum ama bir şekilde beni etkiliyor sonuçta. Bir kere daha karşılaştık, o beni görmüyor hep ben onu görüyorum ama. Ondan sonra eylem yapıldığını duydum Barışarock'da Annem haber verdi gidemedim ilk eyleme. Orada savunma yapan insanların "sarhoş" olarak adlandırıldığı ilk eyleme gidemedim. Ondan sonra "nereye kadar kaçacağım" dedim. Ben de gittim. Ben de orada bir şeyler yapmak istedim. Bazı insanların inanmadığını görünce çok kötü oldum.
Orada da sinirlerim boşaldı, ama sonunda sakinleştim. Ben de orada sesimi çıkardım. Bir şeyler yaptım En azından orada bulundum. Bu bana çok iyi geldi. Bir şeyler yapabilmek ona karşı. O gece de bayağı konuştuk zaten. Bu bana çok iyi geldi. Kendimi artık çok daha güçlü hissediyorum.

Barışarock'da eylemi yapanlar arasında yer alman ve şu an kendini çok daha iyi hissediyor olman çok sevindirici.

Evet bir sürü insan, duyan duymayan herkes geldi. Bir de şunu belirtmek istiyorum özellikle. Oraya gelen bazı insanlar "Barışarock tiyatroyu engellemeye çalışıyor" dedi. Belki o şekilde fişin çekilmesi yanlış bir davranış olabilir orada. Ama "tiyatro engellenmeye çalışıldı" denmesi beni çok üzdü. Orada birçok tiyatrosever insan var. Ben de bunlardan biriyim. Tiyatroyu engellemeye çalışmıyoruz. Bunun altını çizmek istiyorum özellikle. Sadece öyle bir insanın öyle bir ortamda, tacize, tecavüze, savaşa, her türlü şiddete karşı olunan bir ortamda bulunmasını istemiyoruz. Bizim amacımız buydu. Yanlış davranılmış da olabilir, fiş çekilmiş olabilir. Ama bunun sonuçları da farklı empoze edildi orada. İnsanlara "tiyatro engellenmeye çalışılıyor" diyerek etten bir duvar ördü adam kendine orada. Haklıyken haksız duruma düştük, düşürüldük


Tacizlerin Tanığıyım
Fadime Yılmaz / Zeytinburnu Halk Sahnesi (13.09.2007)

Ben de mağdur oldum, ben de tiyatrocuyum, ben de eğitmenim, ben de feminstim, ben de kadınım, BEN DE TANIĞIM.

- Neye mi? Mehmet Esatoğlu’nun sayısız ve sınırsız cinsel tacizine.
- Nerde mi oldu? Tiyatroda. İnsancıl Atölyesinde, sokakta...
- Kimler mi vardı? Yaşları 20 ile 30 arasında olan bir yığın tiyatrocu kadın, felsefeci,tiyatrocu, erkek.
- Kimlere mi tacizde bulundu? Bütün kadın oyunculara, hepimize.
- Nasıl mı yaptı? Tiyatro çalışmalarında söyleyerek, dokunarak, öperek, sarılarak ve bütün bunların bir yöntem olduğunu söyleyerek.
- Kimler mi ortaya çıkardı? Mağdur kadınlar
- SONUÇ? Tiyatroyu bırakan onlarca kadın, dağılan tiyatro grupları..

Evet arkadaşlar “Şapka düştü kel göründü” yıllardır söylüyoruz yazıyoruz, ama kimseler duymadı sesimizi yada duymak istemedi. Bir iki tiyatro sitesi dışına çıkmadı - çıkamadı. Tacizlerin, mağduriyetlerin ardı arkası kesilmedi. Bu sefer üç beş sağlam feminist olan biteni kalabalığa anlatmaya, seslerini duyurmaya çalıştı.

Günlerdir tiyatro sitelerinde çeşitli yazılar okuyorum. İnsanlar enini, boyunu, önünü ve sonunu bilmedikleri meselelere tanıklık yazıları yazıyorlar. Ve ben bu yazıları okudukça gülüyorum. Bu tecrübesiz ve “tertemiz” gençlere hem gülüyor, hem acıyorum. Hepsi bulanık camdan bakar gibi bakıyorlar dünyaya ve yaşanan olaylara. Feministler ve mağdurlar dışında hiç kimse hiçbir şey anlamıyor. Bizim olsun kirli olsun felsefesi almış başını gidiyor.

Tiyatroda, sanatta, işte, evde, sokakta, erkek egemen “sol kültür”de bu taciz mevzusunu anlamakta insanlar zorlanıyor. Çünkü anlamak başkalarına anlatma sorumluluğunu yüklüyor. Anladığında kirlendiğini farketme korkusu sarıyor. Madalyonun görünen yüzüyle ilgilenmek çok daha kolay geliyor. Mağdurla empati kurmak başına iş almak gibi bir şey oluyor. Bunun için İstanbul’da yaşayan eğitmenlik-yönetmenlik yapan “insanı” İzmir’den, Aydın’dan gelen insanlar savunuyor. Ne için? “Sol kültür”, “devrimci kültür”, “alternatif kültür” adına. Peki neye tanık bu arkadaşlar? Sonuca. E biz de çıkar tacize ve mağduriyete tanık olduğumuzu söylersek, ve her türlü platformda söyleyeceğiz dersek? Gözümüzün önünde, yanımızda bu kişinin, eğitmenin-yönetmenin, kendisini eğitmenine koşulsuz teslim eden öğrencilerini taciz ettiğini ve bu insanların tiyatrodan uzaklaştığını
söylersek n’olur?

Olgularla konuşmak gerekirse konuşalım. 1999 yılında benim de üyesi olduğum Özgür Sahne, Tiyatro Simurg ve İstanbul Sahnesi Beyoğlu’unda bir atölye tutmuştuk. Atölyenin adını da İnsancıl Atölyesi koymuştuk Bizler Özgür Sahneli kadınlar 10 kişinin üzerindeydik. Bu atölyenin her şeyinde yer aldık. Aidatından, kirasından temizliğine kadar. Nede olsa bizim atölyemizdi ve her şeyine ortaktık. Taaki tacize uğrayıp dağılana kadar.

Bir süre geçtikten sonra grubumuzun eğitmenliğini ve yönetmenliğini üstlenen (Hangi aşamada yönetmenimiz olduğunu anlayamadığım) Esatoğlu hepimizi taciz etmeye başladı. Taciz ettiği yetmiyormuş gibi bizim gruptan üç kişiyle, Tiyatro Smurg’tan iki kişiyle, İstanbul Sahnesi’nden bilmem kaç kişiyle aynı anda ilişki yaşadığı ortaya çıktı. Ya onaylayacak ya kaçacaktık. Üçüncü bir yol olduğunu düşündük. Bir yazı yazdık [*] ve bu yazıyı o zaman grubumuzun da üyesi olduğu ATÇ (Amatör Tiyatrolar Çevresi) toplantısında grupların görüşüne sunarak mağduriyetimizi dile getirdik. Söz konusu yazıyı biz yazdık. Ben ve dört arkadaşım. Amacımız.tiyatroda tacizi tartışmaya açmak, Esatoğlu ve onun gibilerinin eğitim pratiklerini sorgulamaları, sol içinde cereyan eden bu olaylardan daha fazla kadınlar-tiyatrocular mağdur olmasın idi. Ama durum beklediğimiz gibi olmadı. Tiyatro Simurg,
Bakırköy Oyuncuları, İstanbul Sahnesi ve İnsancıl Dergisi (Bunlar Esatoğlu’nun yönetmenlik yaptığı gruplar, dergi ise Esatoğlu’nun sanat yönetmenliği yaptığı dergi idi) etten bir duvar örerek tartışmayız, tartıştırmayız dediler. Bunların dışındaki ATÇ üyesi diğer gruplar, bunun eğitmen etiğine aykırı olduğunu, bu konuların tartışılması gerektiğini, tacizcilerle birlikte yürüyemeyeceklerini belirttiler. Velhasıl sonuçta bu etik ve ciddi bir sorundur diyenler ayrıldı ve ATÇ dağıldı. Ayrılan grupların çoğunluğu ayrı bir platform kurdular.

Güya olgular ve belgelerle konuşan “BARIŞAROCK” katılımcısı tiyatrocular. Sizler de yukarıda bahsettiğim grup üyeleri gibi bir tacizciyi savunduğunuzun farkındasınız sanırım. Belge istiyorsanız, buyrun o dönemde yazılan yazıları tek tek yayınlayın sitelerinizde. Sizin için mağdurların beyanları hiç mi önemli değil? Esatoğlu (namı diğer Behruz) deyim yerindeyse cinsel organı elinde dolaşan bir tacizcidir. Bu adam sapıklık derecesinde bir istismarcıdır, hastadır. Bize göre derhal tedavi olması ve tiyatro eğitmenliğini bırakması gerekmektedir. Yoksa mağdurların sayısı artmaya devam edecektir. Yalnızca bizleri değil kaç tane ortaöğrenim öğrencisini taciz ettiği, kaç okuldan atıldığını bilmeyen yoktur. Varsa da İstanbul dışında yaşayan ve festivalden festivale “ilk kez misafir olarak“ katılan insanlardır.

Bizim için sorun yalnızca Esatoğlu sorunu değildir. Bizler biliyoruz ki, partilerde, sendikalarda, derneklerde bu gibi vakalar yaşanmaktadır. Fakat bu meseleler kurumlar içerisinde örtülerek mağdurlar bir kez daha mağdur edilmektedir. Ben şahsım adına susmayı düşünmüyorum. Söylediklerim ne “Komplo”dur ne de “Yalan”. Talep edilen bütün platformlarda çıkıp konuşacağımı buradan herkese bildiririm.

[*] “Alternatif Kültür Mü Yozlaşma Kültürü mü?”

Kadının Beyanı Esastır!”

Temel alınması gereken kadının açıklamasıdır!

Güney sayı 42’de yayınlanan “Mehmet Esatoğlu ile ilgili tavır” okur çevremizde hararetli tartışmalara yolaçtı. Kimi okurlarımız tepki ve görüşlerini internetteki ziyaretçi defterine yazarken, bazı okurlarımız da diğer yollardan görüşlerini ve tepkilerini bize iletti. Okurlarımızın verdiği çok farklı tepkiler ve tartışmanın Barışarock festivalini de aşarak dallanıp budaklanır olması, bizi bu konuda bir kere daha söz alıp genel duruşumuzu açıklamamızın gerekliliğine inandırdı. Bu yazımızda hem genel duruşumuzu açıklamaya hem de somut olaydan yola çıkarak okurlarımızdan gelen kimi eleştirilere tavır takınmaya çalışacağız. Geçen sayımızda tavır takınırken, tarafların yeni açıklamaları elimize geçmişti ve bunlara yenileri de eklendi. Bizim bunları inceleme ve kendi aramızda tartışarak durumu yeniden değerlendirmeye ihtiyacımız vardı ve bunu açıklamamızda
belirtmiştik. Şimdi önünüzde duran bu yazı aynı zamanda bu araştırma/tartışma ve yeniden değerlendirmenin bir sonucu olarak kabul edilmelidir. Bu değerlendirmeyi yaparken okuduğumuz/incelediğimiz yazılı tavırların dökümü yazının sonunda yeralmaktadır. Bunun dışında Barışarock festivalinde protesto sürecini yaşayan arkadaşlarımızın tanıklıklarını ve çekilmiş bir videoyu da dikkate aldık.

En baştan şunu açıklayalım: Geçen sayımızda (sayı 42) cinsel taciz suçlamalarına ilişkin ilkemiz ortaya konmuştur. Orda şöyle diyoruz: “... Ancak bir noktada çok açığız. O da, ‘cinsel taciz’ açıklamalarının temel alınması gerektiği noktasındadır.” Bu, cinsel tacize uğradığını söyleyen kadın(lar)ın açıklamasının temel alınması gerektiği demektir. Peki bu “temel alma” ne anlama gelmektedir? Bu konuda bir dizi tartışma sürdüğü ve özellikle Tiyatrolardan Ortak Bildiri’de bu konu üzerinde fikir yürütüldüğü için bunun bizim için ne anlama geldiğini açıklama ihtiyacı duyuyoruz.

Erkek egemen toplumda kadınlara yönelik cinsel tacizin olağan bir görüntü, hemen her kadının hayatında birçok kez karşılaştığı “olağanlaştırılmış” bir saldırı olduğu konusunda ‘sol’ çevrede görüş birliğine sahibiz. Eğer erkek egemen toplum diyorsak, -bunun bizim dışımızda bir şey olmadığını- iş ilişkilerinden aile ilişkilerine, arkadaşlıklardan cinselliğe kadar tüm ilişkilerimizde şu ya da bu ölçüde yansımasını bulabildiğini de en baştan kabul etmemiz gerekmektedir. Kabul etmek ve bilince çıkarmak değişimin önkoşuludur!

İşte “kadının açıklaması temel alınmalıdır!” ilkesi de bu toplumsal gerçeklikten doğmuştur. Kadınların cinsel tacize uğraması “olağan” birşey iken, kadınların buna karşı kendilerini savunmaları, karşı koymaları ve açığa vurmaları çeşitli yöntemlerle engellenmektedir. Kadınların çoğunluğu hala utanç ve suçluluk duygularıyla uğradıkları saldırıya, yaşadıkları haksızlıklara karşı duramamaktadırlar. Ve işin en kötüsü, toplumsal suçlamayı kadınlar çoğunlukla içselleştirmiş durumdadırlar. Bu ne demektir? Çoğu durumda kimsenin onları suçlamasına gerek yoktur, onlar kendi kendilerini suçlamakta ve ‘acaba ben mi davet çıkardım’ gibisinden düşüncelerle kendilerini tüketmektedirler. Bütün bunlar, “anne sütüyle” kadınlara verilmiş, toplumsal olarak öğretilmiş, baskılanma mekanizmalarıdır. Cinsel baskının özünü de bu oluşturur.

Bu durumu değiştirmenin bir tek yolu vardır. O da bu baskılanmaya karşı çıkan kadınlara kulak vermek, onları ciddiye almak ve onlara gerekli dayanışmayı sunmak! “Kadının açıklaması esastır” işte tam da şu anlama gelir: Cinsel tacize maruz kaldığını açıklayan kadının açıklamasını ciddiye almak, ona kulak vermek ve ona gerekli dayanışmayı sunmak.

‘Sol’, devrimci, sosyalist çevrenin cinsiyetçi, erkek egemen toplumun baskılanma mekanizmalarını ortaya çıkarıp bunlara karşı kendi içinden başlayarak mücadele etme görevi varsa eğer, -ki bunu lafta kabul eden çok- o zaman buna uygun da davranmayı bilmek gerekir. Bunun için, tabuları önce kendi içimizde yıkma, sorunları açığa çıkararak, onların üzerine gitme cesaretini gösterebilmemiz gerektir.

“Cinsel taciz” olaylarının çoğunlukla iki kişi arasında geçtiği, şahidinin-delilinin olmadığı bir gerçektir. Suçlanan erkeklerin de bu suçlamayı kabul etmeye hiç bir zaman niyetinin olmadığı da açık ve toplumsal gerçekliktir. Bu anlamda, cinsel taciz olayının “objektif olarak” delilleriyle açıklığa kavuşturulması nerdeyse imkansızdır. Zaten bu bilindiğinden ve bugünkü toplumsal gerçeklikte, suçlanan erkek değil, tacize uğradığını açıklayan kadın üzerinde çok yönlü bir baskı oluşturulduğundan tacize uğrayan kadınların ezici çoğunluğu uğradığı tacizi açıklamaktan çok sineye çekmeyi ve tacize maruz kaldığı ortamlardan kaçma/uzaklaşma gibi kendine göre ‘korunma yöntemleri’ne başvurmaktadır. Bugünkü toplumsal gerçeklik ne yazik ki budur. Fakat biz bunun değişmesini istiyoruz. Bunu değiştirebilmenin de bir tek yolu vardır: O da cinsel taciz suçlamasında bulunan
kadının açıklamasının temel alınmasıdır. Bu konuda evet, en baştan taraflı bir tutum almak zorundayız. Biz taraflıyız, cinsel tacize uğradığını açıklayan kadınlardan tarafız! Bizim ilkemiz, pusulamız budur!

Tartışma içinde işte tam da bu noktada bir ayrışma yaşanıyor. Kimi Güney okurlarımızdan da “ya iddia yanlışsa - haksızlık yapmayalım!” çekinceleri geliyor. Bunlar tabii ki anlaşılır çekinceler. Bu çekinceler karşısında bizim söyleyeceğimiz bir tek şey var:

Evet, böyle bir sakınca var. Evet gerçekten de bizim bu açıklamamız kötüye kullanılabilir, suistimal edilebilir. Ancak, bugünkü toplumsal gerçeklikte birincisi biz bunun istisnai durum olacağını düşünüyoruz, ikincisi ama böyle bir suistimal edilme payını en baştan kabul ederek ve bunun bilincinde olarak, yine de “kadının açıklaması temel alınmalıdır!” diyoruz. Çünkü, bugünkü vahim durumu değiştirmenin başka yolu yoktur! Aksi durum, bugünkü koşulların aynen devam etmesi, tacize uğrayan kadınların yalnız bırakılması demektir ki... bu bizim için hiç kabul edilemez bir durumdur! Daha açık söyleyelim: Bu istisnai olarak birkaç “suçsuz” erkeğin “yanması”nı beraberinde getirecekse de, biz bunun göze alınması gerektiğini söylüyoruz. Genel toplumsal düzlemde bu bir haksızlık değil, cins baskısına karşı mücadelenin gereğidir. Kadınların yüzde yüzünün bugünkü kaderinin
değiştirilmesi için böyle bir göze alış yanlış değil –tam tersine bir gerekliliktir! Mücadelemiz sonucu gün gelir de başka bir toplumsal gerçeklik sözkonusu olursa, o zaman durumu yeniden değerlendiririz. Şimdiki durumda ama, biz bu ilkeye sahip çıkıyor ve buna uygun davranma görevini üstleniyoruz (bu bizi kimi zaman darda bırakacak olsa da!).

Tiyatrolardan Ortak Bildiri’de de bu noktada bir tavır var. Orda deniyor ki, “kadının beyanı esastır” ilkesi “kötüye kullanılmaktadır.”. Hatta o kadar ileriye gidiyor ki arkadaşlar, “linç kültürü”nden “kadın faşizanı bir yaklaşım”dan vb. sözediyorlar. Hepsine burada değinmemiz mümkün değil, ancak bazı noktalarda öyle şeyler söyleniyor ki, bunlara tavır takınmadan geçemeyeceğiz.

Arkadaşlar “kötüye kullanılma” konusunda uzun uzadıya yazmışlar, ama işin püf noktasına peki “kadının beyanı esastır.” nasıl anlaşılmalıdır, konusuna gelince, “araştırılmalıdır”ın ötesine geçemiyorlar. İyi güzel, araştıralım da (kimse bunu reddetmiyor!), peki araştırmanızın son gelip dayandığı nokta iddiaya karşı iddiaysa o zaman ne olacak? Buna yanıt yok! Daha doğrusu verilen yanıt şu:

“Evet, iki kişi arasında geçen taciz olayında tacizin ispatı da, karşı-ispatı da zordur. Bu yüzden “ispatı yoksa taciz yoktur” denemeyeceği gibi, tacizin nasıl, ne zaman, nerede yapıldığını tacize uğrayanın açıklamaması anlamına gelemez. Tacize uğrayan tacize karşı mutlaka mücadele etmeli, “dur” demesini bilmelidir. Üçüncü kişilere taciz iddiasını ileri sürdüğünde bunu inandırıcı biçimde açıklamakla karşı karşıyadır.” (Tiyatrolardan Ortak Bildiri)

Esas meselenin ne olduğu bu paragrafta gündeme gelmektedir. Biraz daha yakından bakalım:

- “Evet, iki kişi arasında geçen taciz olayında tacizin ispatı da, karşı-ispatı da zordur. Bu yüzden “ispatı yoksa taciz yoktur” denemeyeceği gibi...”

Bu noktaya kadar onaylıyoruz da peki şimdi ne olacak? Şöyle devam ediyorlar:

- “tacizin nasıl, ne zaman, nerede yapıldığını tacize uğrayanın açıklamaması anlamına gelemez.”

Burda söylenen kendiliğinden anlaşılırdır ve genelde de böyle olmaktadır. Somut M. Esatoğlu’na gelen suçlamalar bağlamında da tacize uğradığını söyleyenlerin açıklamaları vardır. Ancak, esas mesele bu açıklamaların ne kadar ciddiye alınıp alınmadığı meselesidir. Tiyatrolar adına yapılan açıklamada tam da bu açıklamalar yokmuş gibi davranıldığı ölçüde bu ciddiye almama tavrı devam ettirilmektedir.

- “Üçüncü kişilere taciz iddiasını ileri sürdüğünde bunu inandırıcı biçimde açıklamakla karşı karşıyadır.”

Burada çok açık bir biçimde “kadının beyanı esastır” ın anlamı, sonuç itibariyla kadının açıklamasının inandırıcı olup olmadığına indirgenmektedir. Peki buna kim karar verecektir? Kimine göre inandırıcı olan, diğerine göre inandırıcı olmayabilir... Ve suçlamaya maruz kalan erkekler her durumda haklarında açıklama yapan kadınların inandırıcılığını zedelemek için ellerinden geleni yapmakta, sahip oldukları toplumsal erki sonuna kadar kullanmaya çalışmaktadırlar.

Tiyatrolardan Ortak Bildiride başka türlü bir yaklaşımın “yargısız infaz” olacağı, ‘ne burjuva demokratik hukukla, ne sosyalist demokrasi hukukuyla’ bağdaşmayacağı uzun uzadıya açıklanmaktadır. Buna bizim cevabımız şudur: Burjuva hukuku (sözümona) güçsüzün güçlüye, bireyin devlete karşı korunmasına dayanır. Bireyin korunması bağlamında da suç iddiası kanıtlanmadığı durumda, iddia düşer. Bu konuda iddiayı getiren suçu kanıtlamak zorundadır, yoksa suçlanan kişi suçsuzluğunu değil. Suçun kanıtlanmadığı durumlarda iddia düşer ve hakkında iddiada bulunan kişi suçsuz sayılır. En kaba biçimiyle, burjuva hukuku böyle işler. İşte tam da bu noktada sorun vardır! Cinsel taciz bağlamında burjuva hukukunun bu yaklaşımı işe yaramazdır, o bu yaklaşımla “güçsüzün güçlüye karşı korunması”, ezilen kadın cinsinin egemen erkek cinsine karşı korunmasının gereğini
yerine getiremez. Burjuva hukukunun, kadın-erkek egemenlik ilişkisi bağlamındaki yanıtı varolan egemenlik ilişkisinin sürgitmesidir (uç noktalarda törpülenerek), başka bir şey değil! Cinsel taciz bağlamında bu hukuka dayanırsanız, yani ‘iddia ispatlanmadığı noktada düşer’i temel alırsanız, o zaman kadınlara yönelik taciz ve hatta tecavüz olaylarının ezici çoğunluğunun erkeğin suçsuzluğuyla sonuçlanmasına varırsınız, ki bugünkü sosyal ve hukuksal pratik de (burjuva demokratik hukukun en iyi işlediği ülkelerde dahi) budur. Bu hukuk işe yaramazdır! Bizim savunacağımız, dayanacağımız hukuk değildir! Biz, cinsel taciz bağlamında başka bir hukukun geçerli olması gerektiğini açık söylüyoruz. Bu kadının cinsel tacize uğradığını açıkladığı her noktada, onun açıklamasının temel alınması ve evet erkeğin suçsuzluğunu kanıtlamadığı sürece zan altında kalması demektir.

Sonuç itibariyla Tiyatrolardan Ortak bildiride “kötüye kullanılma”ya karşı mücadele” pozisyonuna sığınılıp “kadının beyanı esastır” ilkesi sulandırılmakta ve işe yaramaz hale getirilmektedir.

O zaman bunun adı doğru konulmalıdır: Tiyatrolardan Ortak Bildiride savunulan son tahlilde “kadının beyanı esastır” değil, “inandırıcı beyan esastır” pozisyonudur. Bir taraftan ancak inandırıcıysa “kadının beyanı esastır” demeye getirip, diğer taraftan da “Tacize uğrayan tacize karşı mutlaka mücadele etmeli, “dur” demesini bilmelidir.” şeklinde öğüt vermek de işin tuzu biberi oluyor. Yine başa dönelim: kadınların zaten binbir suçluluk-utanç-kendinden şüphelenme kompleksiyle tacizi açıklama zorluğu olduğu biliniyor. Yukardaki türden bir tavırla tacizi açıkladıkları zaman açıklamalarının ciddiye alınıp alınmayacağının da açık bırakıyorsunuz, hemen ardından da ‘hadi aslanım, mücadele et’ diyorsunuz. Bravo doğrusu!

Böyle bir havanın estiği bir grup/çevre içinde bir kadının cesaretini toplayıp, tacize uğradığını açıklaması nasıl beklenecektir? Bu tavır ancak ve ancak, kadınlarda olan ‘Bana kimse inanmaz!” “sonunda ben suçlanırım” “bana zarar verir” düşüncesinin pekişmesine yarayacaktır.

“Kadının beyanı esastır” bizim açımızdan ilkedir. Ve kadının açıklamasının her ihtimalde ciddiye alınması demektir. Yukarda söylendiği gibi iki kişi arasında geçen bir olayın ispatı çok zordur. Bu durumda taciz yoktur denemeyeceği gibi, taciz olmuştur gibi kesin bir yargıya varmak da zordur. Bunun bilincinde olarak, biz kadından yana tavır takınırız. Onun açıklamasını ciddiye alırız. Her durumda suçlanan erkeği kesin mahkum edip, “tacizci”dir diye yargılamak zorunda da değiliz (bunu yapacağımız durumlar olur, açık bıraktığımız durumlar olur...). Ancak, bu bağlamda, suçlamanın geldiği kişiyi en azından “şaibeli” olarak kabul eder ve ilişkilerimizi ona göre düzenleriz. (Kadının “açıklaması”nın iftira olduğu en başından çok açık ve kanıtlı olduğu durumlardaki tavrımız tabii ki farklı olacaktır.) Bu genel tavrı “linç kültürü” olarak göstermeye
çalışanlar bizce haksızdırlar. Bizim kendi içimizde yeni ilişkilerin sağlanması gibi bir görevimiz vardır. Bu bağlamda teorimiz ile pratiğimiz uygunluk içinde olmak zorundadır. Hakkında suçlama olan bir erkeğe karşı tavrımızın ne olacağı, o somutta gelen suçlamaya, olayın gelişimine, suçlanan erkeğin pozisyonu ve tavrına (özeleştirel mi davranıyor, yoksa kendini aklamaya mı çalışıyor), eğer özeleştiri yapıyorsa, taciz suçlamasını getiren kadınların özeleştiriyi samimi bulup bulmadıklarına, taleplerine vb. vb. gibi bir dizi faktöre bağlıdır. Devrimci kültür ve sanat çevrelerinde böylesi olayların açığa çıkarılıp, üstüne gidilmesi, kadınları ve erkekleri eğitmenin aracı olarak kullanılması ve somut durum onu gerektiriyorsa ilişkilerin koparılması, teşhir ve tecrit gibi yöntemlere başvurulması gereklidir. Bu linç kültürü vs. değil, yeni ilişkilerin yaratılması, yeni
anlayışların yaşam bulması için yaşanması gereken sancılı süreçlerin gereğidir.

Özeleştirel olarak tespit etmeliyiz ki, Güney dergisi olarak biz de yıllar önce (senesini hatırlayamıyoruz) taciz olaylarını duyduğumuzda M.E.’den uzak durma ve dergimize gönderdiği yazıları yayınlamama tavrını benimsemiştik. 2006 yılında bazı arkadaşlarımızdan M.E. ile ilişkiye geçme talebi geldiğinde, taciz suçlamasının araştırılması gerektiğini savunduk ve bu noktada da bir arkadaşımızı görevlendirdik. Hatalı davrandığımız nokta şu ki, bu konuyu araştırmakla görevlendirdiğimiz arkadaşın ‘eski bir olay... M. Esatoğlu açıklamasını yapmış, olay kapanmış’ yanıtını verdiğinde rahatladık ve olayın peşini bıraktık. Bu değerlendirme neye dayanıyor, belgesi nerde vb. sormadık bile... Bu tavır yanlıştı ve bizim bu tavrımız M.E. ile yeniden ilişkilerin kurulmasına, ona 38-41 sayıları arasında dergi sayfalarında yer verilmesine yolaçtı. Gelinen yerde, bizim o günkü
tavrımızın izin verilemez bir ihmalkârlık olduğunu ve kendi ilkelerimize ve pratiğimize ters düştüğümüzü tespit ediyoruz.

Bu anlamda Güney dergisinin sayı 42’de geçmişteki ihmalkârlığıyla ilgili özeleştiri yapmış olması ve M. Esatoğlu ile ilişkilerini dondurduğunu açıklaması devrimci sorumluluğunun gereği olmuştur.

Ancak, bunu yaparken bile, tam “emin olamama” durumu sözkonusu olabilmiştir. Sayı 42’de açıklama ve özeleştiri yaparken bunu şöyle ifade ediyoruz: “Bizler bu yazıyı yazdığımızda bile, hala bu iki açıklama dışındaki beyanların nasıl değerlendirileceği konusunda bir netliğe sahip değiliz. Ancak bir noktada çok açığız. O da: ‘cinsel taciz’ açıklamalarının temel alınması gerektiği noktasıdır.” Bizim bu tavrımız, bir yandan henüz kesin bir sonuca, değerlendirmeye varmadan, ilişkilerimizi dondurduğumuzu açıklamamız, bazı okurlarımız tarafından eleştirilmektedir. Kimileri hatta bunu “yargısız infaz”la karşılaştırmaktadır. Biz, böyle görmüyoruz. Açıklamamızda ilkemiz ortaya konmuştur: “kadının açıklaması esastır.” Buna bağlı olarak ilk hamlede “ilişkilerimizi dondur”duğumuzu açıklamamız gayet doğrudur. Bu konuda beklememizi gerektiren bir şey yoktur. Tam
tersi, Barışarock’ta bir protesto olayı yaşanmıştır. Buna bağlı olarak bir dizi tartışmalar yürümektedir. Okurlarımıza karşı bu konuda bizim tavır takınma sorumluluğumuz vardır. Biz böyle yaklaşıyoruz. Kaldı ki dergimizde yayınlanan yazı daha yayınlanmadan önce M.Esatoğlu’na gösterilmiş ve yazının bu haliyle dergide basılacağı kendisine söylenmiştir.

Geçen sayımızda bunun ötesinde, gelişen olayları, elimize geçen çeşitli yazıları hemen değerlendirecek durumda değildik. Ve bu da bizzat yazımızda dürüstlükle açıklanmaktadır. Bizim de sakin bir şekilde yürüyen tartışmaları değerlendirme ve kendi içimizde tartışmaya ihtiyacımız vardı. Bunu elimizden geldiğince yerine getirmeye çalıştık ve bu yazımızda değerlendirmemizi daha genişçe ortaya koymaya çalışıyoruz.

Ancak, kimileri “kesin sonuç” almaktan, hafiyeliğe soyunup, “taciz olmuş mudur olmamış mıdır”, gibi bir “kesin sonuç” almamızı bekliyorsa, bu büyük bir yanılgıdır. Böyle bir şey bu örnekte de mümkün değildir. Yukarda açıkladık, bizim araştırmalarımızın sınırı bellidir ve esasen yazılı belgelere dayanmaktadır. Ve “değerlendirme” ve “kesin sonuç”tan bizim anladığımız da bu değildir. Biz en son Barışarock’ta yaşanan protestolar da dahil olmak üzere, bu süreçte yaşanan tartışmaları, takınılan tavırları değerlendirmek ve kendimiz açısından bir sonuca varmak istedik. Sözkonusu olan budur.

Yeri gelmişken şuna ta tavır takınalım: Kimi okurlarımız, “başka işiniz yok mu, bunu tartışıyorsunuz” diye eleştirmektedirler, kimileri de “kişilerin özel yaşamları kendilerini ilgilendirir. Size uygun değillerse ilişkinizi kesersiniz olur biter, ama böyle teşhir etme hakkını hiç bir güç size vermez.” şeklinde tavır takınmıştır. Her iki tavır da bizce devrimci-sol –sosyalist diyenlerin kendi içlerinde yaşadıkları sorunları tartışma ve aşma görevinin önemini kavramayan bir tutuma işaret etmektedir. Egemen kültüre karşı mücadele salt egemenlerin kendi aralarındaki ilişkinin teşhiri, ya da ezilenlere dayatmalarının belirli yönlerine karşı duruş anlamına gelmez. Yeni bir toplum, yeni bir kültür, yeni insan ilişkileri özleminde olan bizler, egemen kültürün kendi içimizdeki yansımalarına karşı da mücadele etmek ve bunun için de ‘yeni nasıl olmalıdır ve oraya nasıl
ulaşacağız’ tartışmalarını yürütmek, ortak tavırlar geliştirmek zorundayız. Bu anlamda bunları tartışmak lüks değildir. Hele hele “kişilerin özeli” hiç değildir! Kaldı ki, bu tartışmayı gündeme getiren biz değiliz. Barışarock festivalinde saatlerce süren protesto ve tartışmalar yaşandı. Ve bunun yankıları hala sürüyor. Bu anlamda da olay dergimiz üzerinden tavır takınmayı, okurlarımıza açıklama yapmayı gerektiren bir boyuttadır. Bu öncelikle de “kendi sorumluluğumuzun” ortaya konması açısından gereklidir.

Barışarock’taki olay tiyatrolara saldırı mıdır?

Barışarock festivalinde, bir grup feminist ve onları destekleyenler tarafından hakkında cinsel taciz suçlaması olan Mehmet Esatoğlu’nun alanı terketmesi yönünde baskılar ve protesto olayı yaşanmıştır. Tiyatro Simurg grubu ve başkaları Mehmet Esatoğlu’na sahip çıkmış, alanı terketmesi talebini reddetmiş ve bu protestoyu tiyatrolara yapılmış bir saldırı olarak değerlendirmiştir. Festival ertesinde kaleme alınan ve çok sayıda amatör tiyatro grubunun imzasını taşıyan “Tiyatrolardan Ortak Bildiri”de de olay “Tiyatrolara yapılan saldırı” ve hatta “gerici faşist saldırı”dan farkı olmayan bir saldırı olarak tanımlanmaktadır. Bu anlamda geçen sayımızda takındığımız tavır ve özeleştirinin ötesinde Barışarock festivalinde yaşanan protestonun tiyatrolara saldırı olarak değerlendirilip değerlendirilmeyeceğine de tavır takınmak zorunluluğumuz var. Bu konuda bizim özel bir
sorumluluğumuz da sözkonusu çünkü, M. Esatoğlu dergimize yazan bir kişiydi ve Barışarock koordinasyonuyla tiyatrolar adına görüşmeleri sürdüren arkadaşlardan biri de yakın zamana kadar Güney Dergisi adına çalışma yürütmüş bir kişi. Arkadaşın bu bağlamda takınmış olduğu tavırlardan kendimizi ayırıyor, bu tavırların GÜNEY’in genel tavrı ve yaklaşımıyla örtüşmediğini açıklama gereği duyuyoruz. (Bkz. Dipnot)

Barışarock’ta yaşananlar üzerine çeşitli değerlendirmeleri, olayın öncesindeki görüşmeleri de aktaran tarafların kaleminden okuduk, Festivalde olup bitenlerin bir bölümünü doğrudan yaşadık, bir bölümünü de tanık olan arkadaşlarımızdan dinledik ve ayrıca kaydedilmiş bir videodan izledik. Bunlar temelinde bizim vardığımız sonuçlar şunlardır:

Barışarock’taki protestonun “Tiyatrolara saldırı” olarak değerlendirilmesi olayın saptırılmasına, üstünün örtülmeye çalışılmasına hizmet etmektedir.

“Tiyatrolardan Ortak Bildiri”de aktarıldığı gibi, Barışarock festivalinin hemen öncesinde Tiyatro Simurg’ ve Tiyatrolar adına konuşan arkadaşla Koordinasyon komitesinin görevlileri arasında görüşmeler yapılmış ve bu görüşmelerde hakkında cinsel taciz suçlaması bulunan M. Esatoğlu’nun festival alanına gelmemesi talebi getirilmiştir. Bu talebe uyulmadığında, feminist çevrelerin alanda protesto gösterisi yapacaklarını, kendilerinin de bunu engellemeyecekleri açıkça ortaya konmuştur. Tiyatrolar adına görüşme yürüten arkadaşların tavırları en başından itibaren, getirilen talebi reddetmek ve diretmek olmuştur. Festivalin son günü, (Pazar) M. Esatoğlu’nun festival alanında olduğunu öğrenen feminist çevreler Tiyatro sahnesinin önünde protestolarını başlatmış, M. Esatoğlu’nun alanı terketmesini talep etmişlerdir. Protestocuların tavırları başından itibaren kararlı ve
ölçülüdür: Onlar tiyatro gruplarıyla bir sorunlarının olmadığını, tek taleplerinin M. Esatoğlu’nun alanı terketmesi olduğunu, o alanı terkederse sorunun biteceğini defalarca açıklamışlardır. Koordinasyon görevlilerinin verdiği söze güvenerek, tiyatro gruplarının kendi aralarında yeni bir durum değerlendirmesi yapmaları için zaman tanımış ve yaklaşık yarım saat sonra tekrar geleceklerini o saate kadar ME.nin alanı terketmesi gerektiğini beklediklerini gayet net bir şekilde açıklamışlardır. Tiyatrocuların kendi aralarındaki görüşmede seçeneklerin ne olduğu esasen açıktır. Tiyatrolardan Ortak Bildiri’den aktaralım:

“Seçeneklerin şunlar olduğu ortaya çıktı:
a) Mehmet Esatoğlu gidecek, protesto bitecek (...)
b) Tiyatrocular protestocuları ve koordinasyonu protesto edip alanı terk edecek,
c) Protestocular protestolarına devam ederken, tiyatrocular oyunlarını oynamaya çalışacak. (...) Mehmet Esatoğlu’da bu protestolardan sonra gitmeyecek.”

Tiyatro grupları maalesef, bu bağlamdaki en kötü şıkı seçip, (M. Esatoğlu’nun kendisinin ben gidebilirim demesine rağmen – bunu kendileri aktarıyorlar.) Esatoğlu’nu alanda tutma, onu koruma ve protestoya rağmen oyunlarını oynama yönünde karar almışlardır. Oyunlarını oynama yönünde karar alanlardan bazı grup ve kişiler, olayın iç yüzünü bilmiyor ve gerçekleşen protestoları “tiyatroya saldırı” olarak algılamış/algılıyor olabilirler. Ancak niyet ve neden ne olursa olsun bu grup ve kişilerinde pratik olarak tavırları “M. Esatoğlu’nu alanda tutmak isteyen” grup ve kişilerin tavırları ile aynı sonucu doğurmuştur. Dolayısıyla bu olayın yatışmasına değil, daha da tırmanmasına yolaçmış, feminist kadın grubu ve onu destekleyenler protestolarını yükseltirken, karşılarında tiyatrocuları bulmuşlardır.

Şimdi bu olayı kalkıp tiyatrolara karşı saldırı olarak nitelemek olayın saptırılmasından başka bir şey değildir.

Bütün bu süreç sadece ve sadece bir şeyi göstermektedir. O da, bütün bu olaylar çerçevesinde kadınların ciddiye alınmaması durumunun egemen olduğudur. Ne festival öncesinde tiyatro gruplarının kendi aralarında görüşüp ona göre tavır almaları talebi ciddiye alınmıştır. (Zaman darlığı, görüşülemeyeceği vb. ileri sürülerek iş yokuşa sürülmüştür!) Ne de festivalde ‘M. Esatoğlu’nun alanı terkemesi’ yönündeki talepleri. Dolayısıyla olayın büyümesine yolaçan şey, Tiyatrocuların koordinasyon komitesinin de uyarılarını dikkate almayan diretmeci tavırları olmuştur. Tiyatrocular bu şekilde tavır koydukları ölçüde protestoların da hedefi olmuşlardır.

Olayın büyüyüp, protestoya dönüşmesinin sorumlusu kadınların açıklamalarını ciddiye almayanlardır!

Konuya ilişkin yazıları okuyup değerlendirdiğimizde tespit ediyoruz ki, M. Esatoğlu’nun birlikte tiyatro çalıştığı kadınlara tacizde bulunduğu açıklamalarının yapıldığı ilk andan itibaren kadınların açıklamaları ciddiye alınmamıştır. Ve tam da bu ciddiye alınmama durumu birikerek bugüne gelmiş ve kadınları tepkiye ve protestoya yöneltmiştir. Bazı açıklamalarda “kan davası yürütülüyor” gibi yakıştırmalar yeralmaktadır. Hayır, bizce sözkonusu olan kan davası yürütülmesi değil, bir ilkenin kabul ettirilmesi için mücadeledir. Verilen mücadelenin özü ‘Bizi ciddiye alın! Kadınların açıklamalarını ciddiye alın!’ mücadelesidir. Ve bu mücadele içerikte ve biçimde haklıdır!

Ciddiye almamak çok boyutludur. Olayın çok eski bir şey olduğu ve “temcit pilavı” gibi ikide bir öne sürüldüğü iddiaları kadar, M. Esatoğlu açıklamasını yapmış, özür dilemiş... gerekçeleri de bu kategoride ele alınmak zorundadır.

Yapılan açıklamalar, Barışarock’ta gündeme gelen protestonun salt eski olayların, 2000 yılındaki olayların “temcit pilavı” gibi ısıtılıp yeniden gündeme gelmesi olmadığını gösteriyor. M.E. hakkında 2006’da yeni suçlamaların ileri sürülmesi de sözkonusu. (Bkz. Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST) imzalı yazı ve “Tiyatro eğitiminde cinsel taciz üzerine bir görüşme”, Esra Aşan)

Ve yazılı belgeler temelinde bizim vardığımız sonuç, M. Esatoğlu’nun başından itibaren takındığı tavrın “temiz” olmadığıdır! Ne yazık ki, onu savunan, koruyan tiyatro grubu elemanları da bu tavra ortak olmuştur. Gerçi ortada bir ‘yanlış anlaşıldıysam özür dilerim” gibi bir tavır da vardır. Fakat komplo suçlaması, devrimci değerlere saldırıldığı gibi diğer tavırlarla birleşince, bu “özür”ün kabul görmemesi bizce anlaşılır olmaktadır. M. Esatoğlu’nun konuyla ilgili açıklamalarını da okuduk ve bütün parçalar birleştiği zaman, ortaya çıkan tablo şudur: Mehmet Esatoğlu başından itibaren suçlamaları reddetmiş ve bunun ötesinde karşı saldırıya geçmiştir. Onun bütün savunusu kendisine karşı bir komplonun olduğu vb. üzerine kuruludur. Ve tartışmayı başka bir alana, “devrimci değerlere”, “sanatsal değerlere” saldırının sözkonusu olduğuna çekmeye
çalışmıştır. İşin ilginç tarafı, M.E.’nin açıklamalarında bir komplo kurbanı olduğu savunusu aynen kalırken, komplonun arka planının ne olduğu konusunda farklı yerlerde farklı şeyler söylemiş olmasıdır. 8 Eylül tarihli söyleşide komplo girişiminin arka planını Clinton’un Sivil Toplum Örgütlerini sistem içine çekme çabasıyla açıklamaktadır. Tiyatrolardan Ortak Bildiride aktarılan tepkisinde ise komplonun arka planı F-tipi tecrite karşı mücadelenin engellenmesiyle açıklanıyor. Aktaralım:

“Mehmet Esatoğlu’na durumun aktarılması üzerine kendisi, Biz ne zaman “F-Tipi tecrite karşı”, “12 Eylül cuntacılarının yargılanması”, “Barışarock” gibi öne çıkan organizasyonlarda yer alsak bu sorun 8 yıldır hep karşımıza çıkarılıyor” diyerek, suçlamanın doğru olmadığını, başka belli bir amaç taşıdığı kaygısının olduğunu (...) belirtmiştir.” (Tiyatrolardan Ortak Bildiri)

Biz bu tür “komplo” iddialarını taciz açıklamalarında bulunan kadınların inanırlığını zedeleme çabaları olarak değerlendiriyoruz.

Yukarda açıkladığımız gibi, olay salt 2000 yılındaki tartışmalarla sınırlı kalmamış, şimdi yeni bir taciz iddiası gündeme gelmiştir. Buna göre, 2005 yılında tiyatro dersi alırken M.E. tarafından taciz edildiğini açıklayan genç bir kadın (17 yaşında), Barışarock festivalinde M.E. ile karşılaşmış ve feminist hareket içinde yeralan annesine haber vermiştir. Kızından M.E.nin alanda olduğunu öğrenen anne, harekete geçmiş ve protesto eylemini tetikleyen de bu olmuştur. İlgili genç kadının taciz olayıyla ilgili açıklaması 15 Eylül 2007’ye aittir. Orda şöyle söylenmektedir:

“2005 yılının son aylarıydı, Mehmet Esatoğlu Toplumsal Araştırmalar Vakfı’nda (TAV) çocuklara tiyatro-drama eğitimi veriyordu. Ben de o sene tiyatrocu olmaya, konservatuar sınavlarına girmeye karar verdim. (...) Bize Mehmet Esatoğlu’nun çalıştırdığı bazı öğrencilerin Müjdat Gezen’in sınavlarını burslu olarak kazandığı söylenince, onunla görüşmeye karar verdik. Annemle beraber konuştuk. Adam o konuşmada bizi ikna etti. Bir sürü şey anlattı, Küba’dan bahsetti, annemin komünist damarı kabardı. İşte bu şekilde TAV’da, kendisinden tiyatro dersi almaya başladım. Sonrasında da taciz geldi zaten. Ve bitti.”

İlgili söyleşide, genç kadın yaşadıklarını ayrıntılı biçimde açıklamaktadır. Bunları burda aktarmıyoruz. Ancak, salt genç kadınla yapılmış ve Eylül 2007 tarihli bu söyleşinin varlığı bile, Tiyatrolardan Ortak Bildiride takınılan tavrın elle tutulur yanının olmadığını göstermektedir.

Tiyatrolardan Ortak Bildiride takınılan tavır şu iddialar üzerinde yükselmektedir:

- “Mehmet Esatoğlu ve Tiyatro Simurg’un karşısına temcit pilavı gibi çıkarılan “taciz” iddiası... İlk kez 2000 Ekimi’nde dile getirilip o dönemde kimi tiyatrolarca da değerlendirilen olayın üzerinden 8 yıl geçmiştir.”
- “Ortada 2000 yılındaki somut “olay” tartışması dışında doğrudan mağdur ya da mağdurların bir açıklaması yoktur.” !!!!
- “İddia edilen tacizin, nasıl, nerede, ne zaman vb. yapıldığı gayet meçhuldür.”

Bu kadar iddialı çıkışlar yaparken, biraz dikkatli olunmakta fayda vardır. Zamanında taciz suçlamalarıyla ortaya çıkan kadınlar ve destekçileri bu konuda bir panel dahi yapmışlardır. “Boğaziçin Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu/03 Aralık 2000’de “Sanatta Cinsel Taciz” konulu bir panel yapılmıştır, bunun yazılı belgesi vardır. Yeni taciz suçlamalarıyla ilgili olarak da, Eylül 2007 tarihli söyleşide genç kadın arkadaşın yapmış olduğu açıklama ortadadır. Bu açıklamada “iddia edilen tacizin, nasıl nerede, ne zaman vb. yapıldığı” gayet somut olarak ortaya konmaktadır. Bunların yok sayılması, araştırma yapmadan kuru-sıkı atılması, bir kez daha gelen taciz suçlamalarının ciddiye alınmadığının göstergesidir.

Sonuç: BarışaRock’ta yaşanan protesto, tacize uğradıklarını, tacize tanık olduklarını açıklayan kadınların başından itibaren ciddiye alınmamalarına karşı geliştirdikleri tepkidir. Bu tepki içerikte ve biçimde haklı bir tepkidir. Olayın tırmandırılıp, BarışaRock’ta tiyatro sahnesinin devredışı kalmasının sorumlusu, “kadınların beyanı esastır” ilkesini, buna uygun davranılması talebini getiren feminist kadınları ve destekçilerini ve BarışaRock Alan Görevlilerini ciddiye almayanlar olmuştur.

Güney dergisi olarak sayı 42’de yapmış olduğumuz açıklama gerekli ve yerinde bir açıklamadır. Fakat bu konuda geç kalmış olduğumuzu, geçmişte ihmalkârlık yapmış olduğumuzu da özeleştirel olarak tespit ediyoruz. “Kadınların açıklaması esastır” bizim ilkemizdir. Bu ilkenin kendi aramızda ve çevremizde pratik bulması için çalışacağımızı bir kez daha açıklamayı görev biliyoruz.

Dipnot: Güney sayı 38’den sayı 41’e kadar dergide birinci dereceden sorumlu olarak çalışan Mehmet Bakır arkadaşın, “Tiyatro Gruplarına, ilgili arkadaşlara... Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi sayı 42’de Mehmet Esatoğlu hakkında yapılan açıklamaya ilişkin zorunlu açıklamamdır.” başlıklı bir yazısı vardır. Bu yazıda arkadaş, Güney Dergisinin açıklamasıyla hemfikir olmadığı noktaları ortaya koymaktadır. Biz de maalesef bu somut durumda, arkadaşla aramızda anlayış farklılığının olduğunu görmüş bulunuyoruz. “Kadınların açıklaması temel alınmak zorundadır” bizim ilkemiz ve pusulamızdır. Ve bu geçmişten bu yana böyledir. Biz de üzgünüz ve arkadaşın tavırlarının bizi bağlamadığını, onun bu bağlamdaki yaklaşımı ve geliştirdiği tavırların bizim yaklaşım ve tavırlarımız olmadığını açıklama gereği duyuyoruz.

Güney Kültür Sanat Edebiyat Dergisi
Ocak/2008

Yukarıdaki değerlendirmemiz şu yazılı belgelere dayanmaktadır:

- Panel “Sanatta Cinsel Taciz”, 3 Aralık 2000, Boğaziçi Üniversitesi Demir Demirgil Tiyatro Salonu
- “Alternatif kültür mü, yozlaşma kültürü mü?” (2000 yılında yazılmış, İATP-G’nin önsözüyle) Özgür Sahne Oyuncuları
- Barışarock alan koordinasyonun açıklaması
- Barışarock’ta neler oldu? Bir tanıklık ve bir yorum
- Tacizi Tiyatro Adına Korumak ya da BarışaRock neye karşı? (Mehmet Tarhan, Lambdaistanbul LGBTT Dayanışma Derneği gönüllüsü, Vicdani Redci) 30 Ağustos 2007
- BarışaRock protestolarının hatırlattıkları
- Tiyatroda cinsel taciz, Boğaziçi Gösteri Sanatları Topluluğu (BGST)
- Tiyatrolardan Ortak Bildiri
- BarışaRock’ta taciz gündemi, Mine Koçak, 3 Eylül 2007
- Mehmet Esatoğlu ile söyleşi, Gölge Tiyatro, 8 Eylül 2007
- “Tacizlerin Tanığıyım”, Fadime Yılmaz, Zeytinburnu Halk Sahnesi, 13.9.07
- Esatoğlu vakası ve cinsel taciz üzerine, Esra Aşan, 13 Eylül 2007
- Tiyatro eğitiminde cinsel taciz üzerine bir görüşme, Düzenleyen: Esra Aşan, 17 Eylül 2007
- “Tiyatro gruplarına, ilgili arkadaşlara... Güney Kültür-Sanat-Edebiyat Dergisi sayı 42’de Mehmet Esatoğlu hakkında yapılan açıklamaya ilişkin zorunlu açıklamamdır.” Mehmet Bakır
- Gölge interaktif tiyatro dergisi, www.tiyatroevi.com da yeralan BarışaRock festivali ile ilgili diğer yazılar.









--- On Fri, 12/26/08, Oda Tiyatrosu <odatiy...@odatiyatrosu.com> wrote:

GİBİ YAPANLAR

unread,
Dec 26, 2008, 5:54:33 PM12/26/08
to sahn...@googlegroups.com
Merhaba,

Ben gözümle gördüğüme ya da gerçek kanıtlarla kanıtlanmış olana inanırım. Ben Mehmet Esatoğlu'nu taciz ederken ne gördüm ne de bu olaya dair bir kanıta rastladım. Dolayısıyla kanıtı olmayan bir durum üzerine asla konuşmam, yazmam. Ben o geceye gittim, gördüm ve yazdım.

Saygılarımla...

Kemal Oruç

26 Aralık 2008 Cuma 18:22 tarihinde Oda Tiyatrosu <odatiy...@odatiyatrosu.com> yazdı:



--
GİBİ YAPANLAR

ce...@yahoo.com

unread,
Dec 27, 2008, 4:05:22 PM12/27/08
to sahn...@googlegroups.com


SAYIN KEMAL ORUÇ, insan maalesef bir akvaryumun içinde yüzen bir balık. dışarısını aradaki suyun va camın geçirgenliği ölçüsünde görebilir. ancak görmek için biraz çaba göstermek ve bireycilikten (kendi gerçekliğimizi asal gerçeklik saymaktan) kurtulmak ve biraz da olgulara dayanarak konuşmak gerekiyor. ESATOĞLU vakası ile yüzlerce olgu, belge, kanıt, eylem, protesto vs. olmuşken BU OLAY BANA GÖRE olmamıştır, bana göre değil demek ne kadar mantıklı? HAYAT sadece "benden" mi ibaret?

bence siz gerçeklikle yüzleşmek istemiyorsunuz ve suçlara ortak oluyorsunuz. Sonuçta bu artık vicdan meselesi ve aydın olma tavrına kadar gider. Vicdanınız rahatsa size hayatta başarılar diliyorum. Ama benim vicdanım pek rahat değil?

SANAT ALANINDAKİ HER TÜRLÜ YOZLAŞMA-TACİZ-IRKÇILIK VE MAŞİSTLİĞE (erkek egemenliğe) son dileklerimle.

GERÇEKLERLE YÜZLEŞMEK İSTEMEYENLER KENDİNE DEMOKRATIM, MUHALİFİM, SOLCUYUM VS. BOŞUNA DEMESİN. AÇIK AÇIK EVET BEN DE SUÇLARI GÖRÜYORUM AMA GÖZ YUMUYORUM DESİN....


Tiyatro Eğitiminde Cinsel Taciz Üzerine Bir Görüşme

2007 BarışaRock’taki feminist protestolarla yeniden gündeme gelen Mehmet Esatoğlu ve tiyatro eğitiminde cinsel taciz meselesi festival sonrasında da tartışılmaya devam ediyor. Protestoları tetikleyen ise birkaç yıl önce çalıştırıcısı Mehmet Esatoğlu’nun tacizine uğramış olan genç bir kadının alanda tacizcisiyle karşılaşması ve feminist aktivist olan annesinin duruma müdahil olmasıydı. Protestocular, söylem olarak cinsiyetçilik karşıtı olduğunu ifade eden böyle bir festival alanında bir tacizcinin olmaması gerektiğini düşünmüş ve bu feminist duyarlılıkla hareket etmişlerdi.

Tiyatro eğitiminde cinsel tacize açık ortamlar kuran Mehmet Esatoğlu’nun çalıştırıcılık yöntemi, ilk kez 2000 yılında Amatör Tiyatrolar Çevresi içinde Özgür Sahne’li kadınlar tarafından tartışmaya açılmıştı. Konunun İstanbul’daki kadın hareketi bileşenlerine taşınmasıyla tartışmaların feminist öncüllerle şekillenmesine katkı sunulmaya çalışılmıştı.
“Ben iki hafta yokum görüşürüz” dedi, mailimi aldı. Ben çalışmadan ilk çıktığımda kötü bir şey olduğunu hissettim ama kondurmak istemedim. Nasıl desem? Tiyatro kisvesi altına da sığınabilirdi. Ben de yanılmış olabilirdim. Günahını da almak istemedim çünkü ben de yanılabilirim. Sonuç itibariyle kendimi çok kötü hissettim oradan çıktığımda. En azından gençlere eğitim veren bir insanın daha dikkatli olması gerekirdi. Arkadaşımla konuştum. “Böyle böyle oldu” diye anlattım. “Sence nasıl bir şeydir bu ya?” dedim. “Bu gerçekten tiyatro mu ben mi abartıyorum?” Çok şaşırdım, şaşkına döndüm zaten. Kendimden şüphe ettim artık. Arkadaşım da “Bunda ters bir şeyler var. Böyle olmaması gerekir. Sen bunu annenle konuş” dedi. Sonra annemle konuştum. Annem “bunlar kötü şeyler” dedi. “Bu bir taciz, böyle düşünmekte haklısın.” dedi. “Haklı olmasan bile, onun
sana böyle hissettirmemesi gerekiyordu” dedi. “Daha dikkatli davranması gerekiyordu” dedi. Ondan sonra vakıftaki yetkililerle konuştuk zaten. Orada beni küçüklüğümden beri tanırlar, ben orada dört sene tiyatro eğitimi aldım. Biliyorlardı öğrenci olarak nasıl olduğumu.

Daha öncede TAV’da tiyatro eğitimi almıştın, hem de dört yıl gibi uzun bir süre, ama benzer bir sorunla karşılaşmamıştın herhalde.
Hiç böyle bir şey yaşamadım. Zaten bayan hocalarım vardı. Kısa bir dönem bir tane erkek hocadan da ders aldım. Ama kesinlikle böyle şeyler yaşamadım. Bizim yaptıklarımız tiyatroya hizmet eden şeylerdi. Bir de Mehmet Esatoğlu ile derslerimizde bir örnek verildiğinde genelde şu vardı: Yaşlı erkekle genç kızın aşkı. Neden biz seninle amca-yeğen olamıyoruz, baba-kız, abi-kardeş olamıyoruz? Neden biz seninle sürekli aşk yaşıyoruz? Sürekli bir aşk ortamındayız biz onunla. Bana şöyle diyordu mesela, ödev olarak: “Şu gözleri beğenmiyorsun –kendi gözlerini gösteriyordu- ama tiyatroda rolün gereği sevmek zorundasın. Zamanla bu gözleri sevmek zorundasın. Şurasını beğenmiyorsan –yüzünde herhangi bir yeri gösteriyordu- zamanla ona alışacaksın, ona aşık olacaksın. Bu şekildeydi, sonuçta biz onunla hep bir aşk yaşama ortamındaydık yani.

Annenden sonra da babana anlattın meseleyi, peki daha sonra neler oldu?
Evet. Netleştim ve babama anlattım. Zaten babam konuştu yanlış hatırlamıyorsam, babamın konuşmuş olması lazım vakfın yetkilileriyle. Direkt zaten çıkartıldı işten. Demiş ki: “Burada bir yanlış anlaşılma var, ben onun babasıyla konuşmak istiyorum”. Babam kesin tavrını koydu. “Ben kızıma inanıyorum. Kızımın bu şekilde üzülmesini istemiyorum. Benim o adamla konuşacak hiçbir şeyim yok” dedi. Bu şekilde cevap verdi onlara da.

TAV’daki yetkililer de senin tacizle ilgili beyanını esas aldılar.
Evet benim beyanımı göze alarak işine son verdiler. Çok affedersiniz. İstifaya zorlandı. “Kendi rızanla istifa et” dediler. Yanlış hatırlamıyorsam, bana söylenen buydu. Yanlış hatırlıyor da olabilirim, annem bu konuda çok daha bilgili. Ben o dönem birçok şeyi bilmek istemiyordum, dinlemiyordum. Açıkçası adamın adını bile duymak istemiyordum. Anlatılan şeyleri de yarım kulak dinliyordum.

Taciz sözkonusu olduğunda, kadınlar açısından en zor süreç meselenin açıklanmasından sonraki süreç oluyor genel olarak. Daha sonrası ve Barışarock’da yaşadıkların hakkında da bir şeyler anlatmak ister misin?
Çok sıkıntılarım oldu. Konservatuara hazırlanıyordum, dediğim gibi. Ben bir dönem tiyatrodan çok soğudum, hem de bir senem kalmıştı ve hazırlanmam gerekiyordu. Sonra başka bir hoca ile çalışmaya başladım. Bu meselenin bana şöyle bir zararı oldu. Kendime olan güvenimi yok etti. Ben hocamla tirad çalışmam gerekirken, bir iki ay boyunca ‘tiyatro sahnesinde güven’ çalıştım. Kendime güvenim yeniden gelsin diye. Rolde coşkuları çıkartamaz oldum. Kendime ket vuruyordum. Duyguları ortaya çıkarmakta, kendimi engelliyordum. Bu şekilde rahatsızlıklarım oldu ve ondan kaçtım, adamdan sürekli kaçtım. Taa ki Barışarock’a kadar.

Bu ilk karşılaşma mıydı?
Daha önce bir kere daha karşılaşmıştık. Bilgi Üniversitesi’nde. Annemle babamın konferansı vardı. Ben de onlara destek olmak için o gün gitmiş, arkadaşımı da sınava götürmüştüm. Hiç beklemediğim bir anda o gün karşıma çıktı ve yüzsüz yüzsüz bana baktı. O kadar kötü hissettim ki kendimi. Yine kendimden şüphe ettim. En nefret ettiğim şeydi bu. Beni kendimden şüphe ettirmesinden nefret ediyorum. Çok kötü oldum. Ondan sonra da BarışaRock’da karşılaştık.

Orada göreceğini biliyor muydun peki?
Annem bana “görebilirsin” demişti. “Çalıştırdığı bir grup varmış, o da mutlaka oradadır, hazırlıklı ol” dedi. Ben bunu unutmuştum. Arkadaşımın çadırına doğru gidiyordum. Amatör Tiyatrolar ekibinin önünden geçerken onu gördüm. Ve çok kötü oldum. İki senedir görmedim adamı, elim ayağım boşaldı birden. Arkadaşlarımdan uzaklaştım. Kayboldum. Biraz sakinleşmek için yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Benim suçum değildi bu yaşananlar biliyordum ama bir şekilde beni etkiliyor sonuçta. Bir kere daha karşılaştık, o beni görmüyor hep ben onu görüyorum ama. Ondan sonra eylem yapıldığını duydum Barışarock’da Annem haber verdi gidemedim ilk eyleme. Orada savunma yapan insanların “sarhoş” olarak adlandırıldığı ilk eyleme gidemedim. Ondan sonra “nereye kadar kaçacağım” dedim. Ben de gittim. Ben de orada bir şeyler yapmak istedim. Bazı insanların inanmadığını görünce
çok kötü oldum. Orada da sinirlerim boşaldı, ama sonunda sakinleştim. Ben de orada sesimi çıkardım. Bir şeyler yaptım En azından orada bulundum. Bu bana çok iyi geldi. Bir şeyler yapabilmek ona karşı. O gece de bayağı konuştuk zaten. Bu bana çok iyi geldi. Kendimi artık çok daha güçlü hissediyorum.

Barışarock’da eylemi yapanlar arasında yer alman ve şu an kendini çok daha iyi hissediyor olman çok sevindirici.
Evet bir sürü insan, duyan duymayan herkes geldi. Bir de şunu belirtmek istiyorum özellikle. Oraya gelen bazı insanlar “Barışarock tiyatroyu engellemeye çalışıyor” dedi. Belki o şekilde fişin çekilmesi yanlış bir davranış olabilir orada. Ama “tiyatro engellenmeye çalışıldı” denmesi beni çok üzdü. Orada birçok tiyatrosever insan var. Ben de bunlardan biriyim. Tiyatroyu engellemeye çalışmıyoruz. Bunun altını çizmek istiyorum özellikle. Sadece öyle bir insanın öyle bir ortamda, tacize, tecavüze, savaşa, her türlü şiddete karşı olunan bir ortamda bulunmasını istemiyoruz. Bizim amacımız buydu. Yanlış davranılmış da olabilir, fiş çekilmiş olabilir. Ama bunun sonuçları da farklı empoze edildi orada. İnsanlara “tiyatro engellenmeye çalışılıyor” diyerek etten bir duvar ördü adam kendine orada. Haklıyken haksız duruma düştük, düşürüldük.

acizlerin Tanığıyım
Fadime Yılmaz / Zeytinburnu Halk Sahnesi (13.09.2007)

Ben de mağdur oldum, ben de tiyatrocuyum, ben de eğitmenim, ben de feminstim, ben de kadınım, BEN DE TANIĞIM.

- Neye mi? Mehmet Esatoğlu’nun sayısız ve sınırsız cinsel tacizine.
- Nerde mi oldu? Tiyatroda. İnsancıl Atölyesinde, sokakta...
- Kimler mi vardı? Yaşları 20 ile 30 arasında olan bir yığın tiyatrocu kadın, felsefeci,tiyatrocu, erkek.
- Kimlere mi tacizde bulundu? Bütün kadın oyunculara, hepimize.
- Nasıl mı yaptı? Tiyatro çalışmalarında söyleyerek, dokunarak, öperek, sarılarak ve bütün bunların bir yöntem olduğunu söyleyerek.
- Kimler mi ortaya çıkardı? Mağdur kadınlar
- SONUÇ? Tiyatroyu bırakan onlarca kadın, dağılan tiyatro grupları..

Evet arkadaşlar “Şapka düştü kel göründü” yıllardır söylüyoruz yazıyoruz, ama kimseler duymadı sesimizi yada duymak istemedi. Bir iki tiyatro sitesi dışına çıkmadı - çıkamadı. Tacizlerin, mağduriyetlerin ardı arkası kesilmedi. Bu sefer üç beş sağlam feminist olan biteni kalabalığa anlatmaya, seslerini duyurmaya çalıştı.

Günlerdir tiyatro sitelerinde çeşitli yazılar okuyorum. İnsanlar enini, boyunu, önünü ve sonunu bilmedikleri meselelere tanıklık yazıları yazıyorlar. Ve ben bu yazıları okudukça gülüyorum. Bu tecrübesiz ve “tertemiz” gençlere hem gülüyor, hem acıyorum. Hepsi bulanık camdan bakar gibi bakıyorlar dünyaya ve yaşanan olaylara. Feministler ve mağdurlar dışında hiç kimse hiçbir şey anlamıyor. Bizim olsun kirli olsun felsefesi almış başını gidiyor.

Tiyatroda, sanatta, işte, evde, sokakta, erkek egemen “sol kültür”de bu taciz mevzusunu anlamakta insanlar zorlanıyor. Çünkü anlamak başkalarına anlatma sorumluluğunu yüklüyor. Anladığında kirlendiğini farketme korkusu sarıyor. Madalyonun görünen yüzüyle ilgilenmek çok daha kolay geliyor. Mağdurla empati kurmak başına iş almak gibi bir şey oluyor. Bunun için İstanbul’da yaşayan eğitmenlik-yönetmenlik yapan “insanı” İzmir’den, Aydın’dan gelen insanlar savunuyor. Ne için? “Sol kültür”, “devrimci kültür”, “alternatif kültür” adına. Peki neye tanık bu arkadaşlar? Sonuca. E biz de çıkar tacize ve mağduriyete tanık olduğumuzu söylersek, ve her türlü platformda söyleyeceğiz dersek? Gözümüzün önünde, yanımızda bu kişinin, eğitmenin-yönetmenin, kendisini eğitmenine koşulsuz teslim eden öğrencilerini taciz ettiğini ve bu insanların tiyatrodan uzaklaştığını
söylersek n’olur?

Olgularla konuşmak gerekirse konuşalım. 1999 yılında benim de üyesi olduğum Özgür Sahne, Tiyatro Simurg ve İstanbul Sahnesi Beyoğlu’unda bir atölye tutmuştuk. Atölyenin adını da İnsancıl Atölyesi koymuştuk Bizler Özgür Sahneli kadınlar 10 kişinin üzerindeydik. Bu atölyenin her şeyinde yer aldık. Aidatından, kirasından temizliğine kadar. Nede olsa bizim atölyemizdi ve her şeyine ortaktık. Taaki tacize uğrayıp dağılana kadar.

Bir süre geçtikten sonra grubumuzun eğitmenliğini ve yönetmenliğini üstlenen (Hangi aşamada yönetmenimiz olduğunu anlayamadığım) Esatoğlu hepimizi taciz etmeye başladı. Taciz ettiği yetmiyormuş gibi bizim gruptan üç kişiyle, Tiyatro Smurg’tan iki kişiyle, İstanbul Sahnesi’nden bilmem kaç kişiyle aynı anda ilişki yaşadığı ortaya çıktı. Ya onaylayacak ya kaçacaktık. Üçüncü bir yol olduğunu düşündük. Bir yazı yazdık [*] ve bu yazıyı o zaman grubumuzun da üyesi olduğu ATÇ (Amatör Tiyatrolar Çevresi) toplantısında grupların görüşüne sunarak mağduriyetimizi dile getirdik. Söz konusu yazıyı biz yazdık. Ben ve dört arkadaşım. Amacımız.tiyatroda tacizi tartışmaya açmak, Esatoğlu ve onun gibilerinin eğitim pratiklerini sorgulamaları, sol içinde cereyan eden bu olaylardan daha fazla kadınlar-tiyatrocular mağdur olmasın idi. Ama durum beklediğimiz gibi olmadı. Tiyatro Simurg,
Bakırköy Oyuncuları, İstanbul Sahnesi ve İnsancıl Dergisi (Bunlar Esatoğlu’nun yönetmenlik yaptığı gruplar, dergi ise Esatoğlu’nun sanat yönetmenliği yaptığı dergi idi) etten bir duvar örerek tartışmayız, tartıştırmayız dediler. Bunların dışındaki ATÇ üyesi diğer gruplar, bunun eğitmen etiğine aykırı olduğunu, bu konuların tartışılması gerektiğini, tacizcilerle birlikte yürüyemeyeceklerini belirttiler. Velhasıl sonuçta bu etik ve ciddi bir sorundur diyenler ayrıldı ve ATÇ dağıldı. Ayrılan grupların çoğunluğu ayrı bir platform kurdular.

Güya olgular ve belgelerle konuşan “BARIŞAROCK” katılımcısı tiyatrocular. Sizler de yukarıda bahsettiğim grup üyeleri gibi bir tacizciyi savunduğunuzun farkındasınız sanırım. Belge istiyorsanız, buyrun o dönemde yazılan yazıları tek tek yayınlayın sitelerinizde. Sizin için mağdurların beyanları hiç mi önemli değil? Esatoğlu (namı diğer Behruz) deyim yerindeyse cinsel organı elinde dolaşan bir tacizcidir. Bu adam sapıklık derecesinde bir istismarcıdır, hastadır. Bize göre derhal tedavi olması ve tiyatro eğitmenliğini bırakması gerekmektedir. Yoksa mağdurların sayısı artmaya devam edecektir. Yalnızca bizleri değil kaç tane ortaöğrenim öğrencisini taciz ettiği, kaç okuldan atıldığını bilmeyen yoktur. Varsa da İstanbul dışında yaşayan ve festivalden festivale “ilk kez misafir olarak“ katılan insanlardır.

Bizim için sorun yalnızca Esatoğlu sorunu değildir. Bizler biliyoruz ki, partilerde, sendikalarda, derneklerde bu gibi vakalar yaşanmaktadır. Fakat bu meseleler kurumlar içerisinde örtülerek mağdurlar bir kez daha mağdur edilmektedir. Ben şahsım adına susmayı düşünmüyorum. Söylediklerim ne “Komplo”dur ne de “Yalan”. Talep edilen bütün platformlarda çıkıp konuşacağımı buradan herkese bildiririm.

[*] “Alternatif Kültür Mü Yozlaşma Kültürü mü?”


Muhalif Kesimde Taciz Caiz midir?
Eren Keskin Avukat/İnsan Hakları Aktivisti (15.10.2007 )

Günlerdir tiyatrocu Mehmet Esatoğlu tarafından gerçekleştirilen cinsel tacize yönelik bazı mağdur ve tanık ifadelerini okuyorum.

Aslında yıllar önce, sözkonusu kişiyle ilgili aynı mahiyette bir şikayet İHD'ye de yapılmıştı. Konuyla ilgili bazı görüşmelerin ardından birkaç kadın arkadaşın dışında konuyla fazla ilgilenilmemişti.

Burada asıl tartışılması gereken, bizlerin muhalifler olarak egemenimize ne kadar çok benzediğimiz konusu. Yıllar önce, yazdığım bir yazı nedeniyle ceza almış ve 6 ay Bayrampaşa cezaevinde kalmıştım. Orada çeşitli sol örgütleri de tanıma olanağı buldum. Gözlemlediğim şuydu; erkekle kadın arasındaki roller, toplumsal cinsiyet ilişkisinin yarattığı yaklaşım ve uygulamalar, muhalif örgütlerde de değişmiyordu. Karar alma mekanizmalarında kadınlar yoktu. İçeride de bir "erkekler dünyası" kurulmuştu. "Normal" olanı herkes kabullenmişti. Oysa hiç unutmamak gerekiyor ki, "normal sayılanı" iktidarlar belirliyor. Ve bizleri de bu "normal sayılan" roller içine hapsediyorlar.

Taciz ve tecavüz devlet güçleri tarafından uygulandığında buna doğal olarak karşı çıkıyor ve tavır alıyoruz. Ancak bu suç muhalif kesimden biri tarafından gerçekleştirildiğinde, susuyor ve susarak onaylıyoruz. Bir kez daha Edward Said'in "Entelektüel kriz çözmez, kriz çıkarır" sözünü hatırlıyorum. Evet, biz kadınlar "kriz" çıkartmalıyız. Feminist kadınlar Mehmet Esatoğlu ve onun kadınlara karşı işlediği suçlar konusunda "kriz çıkartmaya" çalışıyorlar. Onlarla birlikte davranmak gerektiğine inanıyorum. Bugün bizi sınıfsal, cinsel, ulusal olarak ezen egemenimize karşı çıkabilmek için, onun bize dayattığı iktidar ilişkilerine ve içselleştirdiğimiz anlayışlara da karşı çıkmamız gerekiyor.


--- On Sat, 12/27/08, GİBİ YAPANLAR <gibiya...@gmail.com> wrote:

> From: GİBİ YAPANLAR <gibiya...@gmail.com>
> Subject: {sahnetozu} Re: ACABA BRECHT'İN kemikleri sızladı mı? MÜZELİK BRECHT VE GECEDEN İZLENİMLER..../RİCA
> To: sahn...@googlegroups.com
> Date: Saturday, December 27, 2008, 12:54 AM
> Merhaba,
>
> Ben gözümle gördüğüme ya da gerçek kanıtlarla
> kanıtlanmış olana inanırım.
> Ben Mehmet Esatoğlu'nu taciz ederken ne gördüm ne de
> bu olaya dair bir
> kanıta rastladım. Dolayısıyla kanıtı olmayan bir
> durum üzerine asla
> konuşmam, yazmam. Ben o geceye gittim, gördüm ve
> yazdım.
>
> Saygılarımla...
>
> Kemal Oruç
>
> 26 Aralık 2008 Cuma 18:22 tarihinde Oda Tiyatrosu <
> odatiy...@odatiyatrosu.com> yazdı:
>
> > *Arkadaşlar*
> > **
> > *Bir konuda ricam olacak. Tiyatroda olmak göz
> önünde olmak bok atılmasına
> > karalamaya çok müsait bir yerdir.*
> > *Hele ki yönetmenseniz her türlü şeyle
> karşılaşırsınız. İşine gelmeyen
> > birbirine gay der,uyuşturucu kullanıyor der. Der de
> der.Mehmet
> > Esatoğlu-hayata ve hatta tiyatroya bakışımız çok
> farklı olsa da iyi şeyler
> > yapmış bir adamdır. Bir kişi tacizci olarak damga
> yiyorsa bunun sözle değil
> > kanıtlı bir belgesi olması bir mahkumiyeti vs
> olması gerekmez mi? *
> > *Aynısını-mesela arkadaşım olan Kemal Oruç a
> biri yapsa. Beni kuliste
> > sıkıştırdı dese.Artık o da mı tacizci olacak. *
> > *Ayrıca bir insan katil bile olsa sanatı ve
> kişiliği farklıdır.*
> > **
> > *Bu gibi spekilasyonlar iyi değildir. Tiyatroya
> içeriden ve dışarıdan
> > zarar verir. *
> > *Bildiğiniz gibi bir çok tiyatro birbirini
> tutmaz,herkez birbirinin
> > arkasından atar tutar,kaynaklar paylaşılmaz vs.
> Artık böyle yapmayın.*
> > *En azından bir eleştiri yapıyorsanız-başına bir
> sıfat getirmeyin.*
> > **
> > *Kaan Erkam*
> > **
> > *----- Original Message ----- * *From:
> <**ce...@yahoo.com*<ce...@yahoo.com>
> > *>*
> > *To: <**sahn...@googlegroups.com*
> <sahn...@googlegroups.com>*>*
> > *Sent: Friday, December 26, 2008 12:55 PM*
> > *Subject: {sahnetozu} ACABA BRECHT'İN kemikleri
> sızladı mı? MÜZELİK BRECHT
> > VE GECEDEN İZLENİMLER....*
> > *
> > *
> >
> > *www.iatp-web.org* <http://www.iatp-web.org>*
> > *
> >
>
>
>
> --
> GİBİ YAPANLAR
>
>


Oda Tiyatrosu

unread,
Dec 27, 2008, 4:48:42 PM12/27/08
to sahn...@googlegroups.com
Merhaba

Yazılanları okudum. Özünü bimiyorum.
BU konuda diyeceğim tek şey eğer anlatılanlar gerçekse çok yanlış.
Madalyonun iki tarafı olsa da bu konuda diyecek bir şey bulamıyorum.

k.e

Kemal ORUÇ

unread,
Dec 29, 2008, 4:47:49 PM12/29/08
to sahn...@googlegroups.com
Sayın Bülent Sezgin, (Çaıkça belirtmediğiniz için umarım yanlış yazmamışımdır)

Benim makalem, gecenin sunumu ve politik durumu üzerinedir. Taciz olayını zaten yüzlerce kişi konuştu, yazdı ve bu olayla ilgili pankartlar açtı... Hepsini biliyorum! Üç maymunu da oynamıyor hiç kimse! Siz de bu konu üzerine bir yazı yazdınız, güzel; ama neden bir de ben yazayım ki? Zaten herkes yazdı!

Bu olay hakkında yazmayan herkesi aydınlıktan dışlamış oldunuz böylece, kendinizce; kutlarım öyleyse...

Saygılarımla...

Kemal Oruç

27 Aralık 2008 Cumartesi 23:05 tarihinde <ce...@yahoo.com> yazdı:
Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages