ON DOKUZUNCU SÖZ-RİSALET-İ AHMEDİYEYE DAİRDİR-3-SEKİZİNCİ,DOKUZUNCU,ONUNCU,ON BİRİNCİ REŞHA

1 view
Skip to first unread message

Erhan Patlak

unread,
Sep 25, 2023, 4:33:13 AM9/25/23
to

      ON DOKUZUNCU SÖZ-RİSALET-İ AHMEDİYEYE DAİRDİR

SEKİZİNCİ REŞHA
Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde, büyük bir hâkim, büyük bir himmetle, ancak daimî kaldırabilir. Halbuki, bak: Bu zat, büyük ve çok âdetleri, hem inatçı, mutaassıp, büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref edip, yerlerine öyle secâyâ-yı âliyeyi ki dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok harika icraatı yapıyor.
İşte, şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziretü’l-Arabı gözlerine sokuyoruz. Haydi, yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler, yüz sene çalışsınlar! O zâtın o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?
DOKUZUNCU REŞHA
Hem bilirsin: Küçük bir adam, küçük bir haysiyetle, küçük bir cemaatte, küçük bir meselede, münazaralı bir dâvâda, hicapsız, pervâsız, küçük fakat hacâlet-âver bir yalanı, düşmanları yanında hilesini hissettirmeyecek derecede teessür ve telâş göstermeden söyleyemez.
Şimdi bak bu zâta: Pek büyük bir vazifede, pek büyük bir vazifedar, pek büyük bir haysiyetle, pek büyük emniyete muhtaç bir halde, pek büyük bir cemaatte, pek büyük husumet karşısında, pek büyük meselelerde, pek büyük dâvâda, pek büyük bir serbestiyetle, bilâpervâ, bilâtereddüt, bilâhicap, telâşsız, samimî bir safvetle, büyük bir ciddiyetle, hasımlarının damarlarına dokunduracak şedit, ulvî bir surette söylediği sözlerinde hiç hilâf bulunabilir mi? Hiç hile karışması mümkün müdür? Kellâ!
اِنْ هُوَ اِلاَّ وَحْىٌ يُوحٰى 1 Evet, hak aldatmaz, hakikatbîn aldanmaz. Hak olan mesleği hileden müstağnîdir, Hakikatbînin gözüne hayalin ne haddi var ki hakikat görünsün, aldatsın?

ONUNCU REŞHA
İşte, bak: Ne kadar merak-âver, ne kadar cazibedar, ne kadar lüzumlu, ne kadar dehşetli hakaikı gösterir ve mesâili ispat eder. Bilirsin ki, en ziyade insanı tahrik eden meraktır. Hattâ, eğer sana denilse, “Yarı ömrünü, yarı malını versen, Kamerden ve Müşteriden biri gelir, Kamerde ve Müşteride ne var, ne yok, ahvâlini sana haber verecek. Hem doğru olarak senin istikbalini ve başına ne geleceğini doğru olarak haber verecek”; merakın varsa, vereceksin. Halbuki, şu zat öyle bir Sultanın ahbârını söylüyor ki, memleketinde Kamer, bir sinek gibi, bir pervane etrafında döner. O Arz olan o pervane ise, bir lâmba etrafında pervaz eder.
Ve o Güneş olan lâmba ise, o Sultanın binler menzillerinden bir misafirhanesinde, binler misbahlar içinde bir lâmbasıdır. Hem öyle acaip bir âlemden hakikî olarak bahsediyor ve öyle bir inkılâptan haber veriyor ki, binler küre-i arz bomba olsa, patlasalar, o kadar acip olmaz. Bak, onun lisanında -
اِذَا السَّمَاۤءُ انْفَطَرَتْ - اَلْقَارِعَةُ اِذَا الشَّمْسُ كُوِّرَتْ 2 gibi sûreleri işit. Hem öyle bir istikbalden doğru olarak haber veriyor ki, şu dünyevî istikbal ona nisbeten bir katre serap hükmündedir.
Hem öyle bir saadetten pek ciddî olarak haber veriyor ki, bütün saadet-i dünyeviye ona nisbeten bir berk-i zâilin bir şems-i sermede nisbeti gibidir.
ON BİRİNCİ REŞHA
Böyle acip ve muammâ-âlûd şu kâinatın perde-i zahiriyesi altında, elbette ve elbette böyle acaip bizi bekliyor. Böyle acaibi haber verecek, böyle harika ve fevkalâde mu’ciznümâ bir zat lâzımdır.
Hem bu zâtın gidişatından görünüyor ki, o görmüş ve görüyor ve gördüğünü söylüyor.
Hem bizi nimetleriyle perverde eden şu semâvât ve arzın İlâhı bizden ne istiyor, marziyâtı nedir; pek sağlam olarak bize ders veriyor.
Hem bunlar gibi daha pek çok merak-âver, lüzumlu hakaikı ders veren bu zâta karşı herşeyi bırakıp ona koşmak, onu dinlemek lâzım gelirken, ekser insanlara ne olmuş ki, sağır olup kör olmuşlar, belki divane olmuşlar ki bu hakkı görmüyorlar, bu hakikati işitmiyorlar, anlamıyorlar?

Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :

1 : “Onun sözü, kendisine vahyolunandan başka birşey değildir.” Necm Sûresi, 53:4.

2 : “Güneş dürülüp toplandığında...” Tekvir Sûresi, 81:1 • “Gök yarıldığı zaman...” İnfitar Sûresi, 82:1 • “Çarpacak olan felâket...” Kària Sûresi, 101:1.

Lügatler

ahbâr : haberler

ahvâl : haller, durumlar

Arz : Dünya, yeryüzü

Asr-ı Saadet : Peygamberimizin yaşadığı dönem, mutluluk asrı

berk-i zâil : bir an parlayıp yok olan şimşek

bilâhicap : utanmaksızın

bilâpervâ : korkmadan

bilâtereddüt : tereddütsüz

burhan-ı katı : sağlam delil

burhan-ı nâtık : konuşan delil

cazibedar : çekici

delil-i sadık : doğru delil

delil-i sâtı : parlak delil

dem : kan

ekser : çoğunluk

emniyet : güven

feylesof : filozof, felsefeci

hacâlet-âver : utanç verici

hak : doğru, gerçek

hakaik : gerçekler

hakikatbîn : doğru görüşlü

hakikî : gerçek, doğru

hâkim : idareci

hakkaniyet : doğruluk

Hâlık : yaratıcı Allah

hasım : düşman

haşir : öldükten sonra âhirette yeniden diriltilip Allah’ın huzurunda toplanma

haysiyet : şeref, itibar

hicapsız : utanmadan

hidayet : hak ve doğru yolda oluş

hilâf : aykırılık, terslik

himmet : ciddî gayret

husumet : düşmanlık

inkılâp : değişim, dönüşüm

istikbal : gelecek

kâinat : evren, yaratılmış her şey

Kamer : Ay

katre : damla

kellâ : asla öyle değil

küre-i arz : yerküre, dünya

marziyât : Allah’ın rızasına uygun işler

menzil : mekan, yer

merak-âver : merak verici

mesâil : meseleler

mevcudat : varlıklar

misbah : lamba

mu’ciznümâ : mu’cize gösteren

muammâ-âlûd : anlaşılması zor ve karışık

mutaassıp : tutucu

münazaralı : tartışmalı

müstağnî : ihtiyaç duymayan

Müşteri : Jüpiter gezegeni

nisbet : kıyas, oran

nisbeten : kıyasla, oranla

perde-i zahiriye : görünürdeki perde

pervâsız : korkmadan, çekinmeden

pervaz etmek : uçmak

perverde etmek : beslemek

ref etmek : kaldırmak

saadet : mutluluk

saadet-i dünyeviye : dünyaya ait mutluluk

saadet-i ebediye : sonsuz mutluluk

safvet : paklık, temizlik

secâyâ-yı âliye : yüksek ve güzel huylar, yüksek karakter

semâvat : gökler

serap : göz aldanması

Sultan : otorite, kudret ve egemenlik sahibi olan Allah

şedit : şiddetli

şems-i sermed : devamlı ve sürekli güneş

tahrik eden : harekete geçiren Kamer

teessür : üzüntü

ulvî : yüce

vahdâniyet : birlik

vaz etmek : koymak, yerleştirmek

zahirî : görünürde

 

 

 

Reply all
Reply to author
Forward
0 new messages